- Bu konu 611 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
20 Ekim 2012: 15:34 #809057
Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !.. (devamı)
Tavşan, kayıtsız, seke oynaya arslanın huzuruna gelir ama, vakit de bir hayli ilerlemiştir.
Açlıktan ateş püsküren arslan, kükrer:
– “Nerede kaldın? Bu gecikmene sebep ne?”
Tavşan, yalancı bir telaşla terlerini siler, boynunu büker:
– “Aman efendim, ben saygıda kusur etmedim. Sabah erken yola çıktım ama, diğer bir arslan yolumu kesti, elinden kurtuluncaya kadar neler çektiğimi bilemezsiniz?”
Arslanın öfkesi büsbütün başına vurur:
“Kim bu küstah? Bu ormanda yalnız benim hükmüm geçer. Kimmiş o, çabuk söyle?”
Tavşan durumdan memnun, hep öteki arslanı över, böylece arslanın haysiyetini tahrik eder. Arslan dayanamaz:
– “Düş önüme, göster bu alçağı!.” der, yola düşerler. Tavşan arslanı bir kuyunun başına getirir:
– “İşte sultanım, bu kuyunun içinde!. Bakınız nasıl da kurulmuş.”
20 Ekim 2012: 15:34 #809058Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !..
Arslan hırsla kuyunun içine bakar. Suda aksini görür.
Hırlamaya başlar, kuyudaki aksi de hırlar. Tavşan fırsatı kaçırmaz:
– “Görüyor musunuz efendim? Size nasıl da meydan okuyor.” der.
Arslan büsbütün hiddetlenir, gözleri döner.
“Bir diyarda iki sultan olamaz, parçalamalıyım onu!.” diye mırıldanır.
Ardından da: “Gümm..” diye kuyuya atlar.
Her şey bitmiştir artık. Tavşan yemyeşil çayırlarda seke seke hayvanlara kurtuluşlarını müjdeler.
MESNEVİ: -“Ey kişi… Sen bu dünya kuyusunun dibine, hırsla, tamahla atlamış, mahpus bir arslansın.
Nefsini yen de tavşan gibi hür dolaş…
Senin tavşan nefsin, sahrada yiyip içmekte, zevk ve safa etmekte.
Sen ise şu dedikodu ve münakaşa kuyusunun dibindesin!” (Beyit: 1350-1351)
20 Ekim 2012: 15:35 #809059Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !..
Ebu Mücahid (r.a.) buyurur:
“Allah’ın (c.c.) yarattığı en ahmak mahluk nefistir.” Çünkü, hep kendi aleyhine olanı ister.
Allah (c.c.) nefsi yarattığı zaman sordu:
– “Sen kimsin, ben kimim?” Nefis cevap verdi:
– “Sen sensin, ben benim!..”
Hz. Musa (a.s.) zamanında gizli ilimler ve hassaten sihirbazlık ilerlemişti.
Onun için Hz. Musa (a.s.) da asasını meydana attığı vakit canavar şeklinde gözüktü.
Ve O, asayı kızıl denize vurunca, deniz yol oldu ve ümmeti geçti.
Tasavvuf uleması iş’arî mana olarak, Hz. Musa (a.s.) ın asasının nefsine delalet ettiğini ifade etmişlerdir. Hz. Musa, o asaya dayanıyordu.
Cenab-ı Allah (c. c.) onu attırınca nefsinin ne büyük bir canavar olduğunu öğrendi ve ürktü.
20 Ekim 2012: 15:35 #809060Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !..
Çünkü, Rabbi Musa (a.s.)’a sormuştu:
– “Elindeki nedir?”
– “Asadır, Ya Rabbi!”
– “Onu ne yapıyorsun?”
– “Ona dayanıyorum..”
– “Benden başka dayanacak, sığınacak bir şey olmadığını bilmiyor musun? At onu elinden!..”
Hz. Musa (a.s.) asayı atınca onun hakikatini görmüştü.
Fakat O, nefsini ıslah etmesi, onun hakikatini bilmesiyle kavmini yola getirmiş ve sihirbazları aciz bırakmıştı…
20 Ekim 2012: 15:36 #809061Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !..
Zülkarneyn (a.s.), ölüm endişesi ve nefs engelini aşmaya çalışan bir kavme uğradı.
Oradaki insanların elinde dünya serveti namına bir şey yoktu.
Rızıklarını sebzeden te’min ederlerdi. Sebzelerini korumakta çok ihtimam gösterirlerdi.
Ayrıca bu kavimde herkes kendi mezarını kazar, hergün mezarını temizler ve ibadetlerini burada yapardı. Zülkarneyn (a.s.) bunların hükümdarlarını çağırttı. Hükümdar:
– “Ben kimseyi istemiyorum. Beni isteyen de yanıma gelir.” dedi.
Zülkarneyn (a.s.) bu söz üzerine hükümdarın yanına giderek:
– “Ben seni davet ettim, niye gelmedin?” dedi. Hükümdar:
– “Sana bir ihtiyacım yok, olsa gelirdim.” cevabını verdi. Bunun üzerine Zülkarneyn (a.s.):
– “Bu haliniz nedir? Sizdeki bu hali kimsede görmedim.” deyince hükümdar:
– “Evet biz altın ve gübu sefer daha famüşe kıymet vermiyoruz. Çünkü baktık ki, bunlardan bir miktar, bir kimsenin eline geçerse, zlasını isteyecek ve huzuru bozulacak. Onun için dünyalık peşinde değiliz.” dedi.
20 Ekim 2012: 15:37 #809062Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !..
Zülkarneyn (a.s.):
– “Bu mezarlar nedir? Neden bunları kazıyor ve ibadetlerinizi burada yapıyorsunuz?” diye sordu. Hükümdar:
– “Dünyalık peşinde koşmamak için bunu böyle yaptık. Mezarları görüp de oraya gireceğimizi hatırlayınca, her şeyden vaz geçeriz.” dedi.
Zülkarneyn (a.s.):
– “Niçin sebzeden başka yiyeceğiniz yoktur? Hayvan yetiştirseniz, sütünden, etinden istifade etseniz olmaz mı?” dedi. Hükümdar:
– “Midelerimizin canlı hayvanlara mezar olmasını istemedik. Bitkilerle geçimimizi sağlıyoruz. Zaten boğazdan aşağı geçtikten sonra hiç birinin tadını alamayız.” diye cevap verdi.
20 Ekim 2012: 15:38 #809063Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !..
Cenab-ı Hakk buyurur:
“Ey Rasulüm, nefsanî arzularını kendisine ma’bud edineni gördün mü? Şimdi sen mi ona vekil olacaksın?”(Furkan Suresi, Ayet:43)
“Ey Rasulüm, heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü?” (Câsiye Sûresi, Ayet:23)
Bu iki ayet-i kerîme insanoğlunun kendini cehenneme mahkum eden handikabını ve zaaflarını hatırlatır.
Demek ki, arzular mihrap ve kıble haline gelince insan, zaaflarının putperesti oluyor. Aslî hakikatini, derunî istidatlarını dumura uğratıyor…
Kendini nefs canavarına teslim eden insanın acıklı akıbeti ne hazindir. Ten planında ömrünü idame ettirmek için, öteleri düşünmek istemez.
Hakîkatine ereceği ölüm kendisi için kabus olur.
Çünkü ölüm, bir istikbal endişesi doğurur.
20 Ekim 2012: 15:38 #809064Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !..
İnsanın en mühim irfanı, toprak bilmecesini çözmekle başlar.
Fikirler, çalışmalar, gönüller toprak altında pervaneleşmedikçe bu karanlık ülkenin sırrına, iklimine, yakınlığına girilemez.
Sînemizden her kopan nefesin birer cenaze halinde bizden uzaklaştığını görünce, korkunç ve meçhul istikbalin karanlıkları içimize çökerek;
“Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime!.” teranesi dudaklarımızın son nasibi olursa, hayatın manası ve cazibesi ne olabilir?
Mezarlık hududunu aşamayan bir hayat yolcusunun kartondan eşyaların, nefsanî yıldızların ve zilli zevallerin (biten gölgelerin) esiri olması ne hazindir.
Hayat, beşik ile tabut arasındaki dar bir koridor ve yolculuktur. Dünya hayatı, sonsuz zaman şeridi içinde bir sabun köpüğünden farksızdır
20 Ekim 2012: 15:38 #809065Anonim
NEFİS AZGIN ARSLAN GİBİDİR !..
İnsanların idraklerinde beliren hayat anlayışı nedir? sorusuna, toprakların rutubeti ve mezar taşlarının katılığı en gerçekçi bir cevap olur.
Bu takdirde, nefsanî arzular ve ten planında geçen hayattan daha acı ne olabilir?
Öteden beri beşeriyeti, peygamberlerin irşadlarına rağmen ölüm mes’elesi çok meşgul etmiştir.
Zihinlerde zehirli bir yılan gibi çöreklenen, zaman zaman iz’ac halkaları ile kımıldanan bu soru, türlü nefsanî ifadelerle susturulmak istenmiştir.
Herkesi hayat mevzuunda daha üstün ve ateşli girdap halinde saracak olan ölüm, istisnasız başlara çökecek en çetin bir istikbal endişesi ve musibeti veya rahmetidir…
Beşer tefekkürü ile kavranmasına imkan bulunmayan bu istikbal düğümünü çözebilmek, nefs engelini aşıp, vahyin sesine kulak verip, peygamberlerin ve evliyaullahın gönül ikliminin aşk, vecd ve istiğrakından nasib ve feyz alabilmekle kabildir.Mevlana (k.s.) buyurur:
“Ey salik.. Musa da Fir’avn da senin varlığında mevcuddur. Bu iki hasmı kendinde aramak gerektir.”
Vahyin ışığında aydınlan ki, sendeki Musa, sendeki Fir’avn’a galip gelsin!..
20 Ekim 2012: 15:39 #809066Anonim
Bir Testi Su
Çöl ortasında fakir bir bedevî, çadırında hanımıyla oturuyordu. Bir gece hanımı;
“- Bütün yoksulluğu, cefayı biz çekiyoruz. Herkesin ömrü bollukla geçiyor. Sadece biz fakiriz.
Ekmeğimiz yok, katığımız üzüntü.
Testimiz yok, suyumuz göz yaşı…
Gündüzün elbisemiz güneş, geceleyin döşek ve yorganımız ay ışığı.
Açlığımızdan dolunayı okkalık ekmek sanarak, gökyüzüne saldırıyoruz…
Bizim halimiz ne olacak böyle?” diye dert yandı.
Bedevî şöyle cevap verdi:
“- Be kadın, daha ne zamana dek dünya malını arayıp duracaksın? Şu dünyada ne kadar ömrümüz kaldı? Akıllı kişi artığa eksiğe bakmaz.
Gençken daha kanaatkâr idin, yaşlandın hırsın arttı; altın istiyorsun.
Halbuki önceden altın gibiydin sen.. Ne oldu sana?”
20 Ekim 2012: 15:39 #809067Anonim
Bir Testi Su (devamı)
Hanımı bunları dinlemiyor, üstelik azdıkça azıyordu. Devamla: “- Ey namustan gayri bir şeyi olmayan adam..
Artık senin yaldızlı sözlerinden bıktım. Halimize bak da utan! Bana kanaatten bahsediyorsun.
Ne vakte kadar bu çalım? Sen kanaatten ne vakit canını nurlandırdın? Sen bunları geç de yola gel!
Kocası cevap verdi:
“- Sen kadın mısın, yoksa keder misin? Yoksulluğumla ben iftihar ederim. Başıma kakma! Mal, mülk ve para başta külah gibidir. Külaha sığınan keldir.
Zengin, kulağına kadar ayıp içine dalan kişidir. Malı vardır da o mal ayıbını örter.
Yoksulluk senin anlayacağın şey değildir, yoksulluğa hor bakma! ALLAH (c.c.) göstermesin, benim dünyaya karşı tamahım yok.
Gönlümde, kanaatten bir alem var. Ey kadın! Kavgayı, darılmayı bırak! Bırakmayacaksan hiç olmazsa beni bırak!
Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavga ile işim yok. Savaşlar şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte…
Susacaksan ne âlâ, eğer susmazsan, şimdi evimi, barkımı bırakır alır başımı giderim…”
21 Ekim 2012: 18:05 #809094Anonim
Bir Testi Su (devamı)
Kadın, kocasını hiddetli görünce ağlamaya başladı, güya pişmanlık gösterdi.
Bedevî karısının gözyaşlarına dayanamadı, söylediklerine pişman oldu.
Onun bu pişmanlığım sezen kadın, kocasına şu aklı verdi:
“- Testimizde yağmur suyu var.
Malımız mülkümüz de bundan ibaret.
Bu testiyi al, git Padişahlar Padişahı’nın huzuruna gir, armağanını sun.
De ki: “Bizim bundan başka, hiçbir malımız mülkümüz yok, çölde de bundan iyisi hiç bulunmaz…
Padişahımızın hazîneleri varsa, bunun gibi suyu yoktur. Bu su, az bulunur.”
Zavallı kadın, Bağdat’ın ortasından şeker gibi Dicle’nin akıp gitmekte olduğunu ne bilsin, testisindeki suyu övüp duruyordu.
21 Ekim 2012: 18:06 #809095Anonim
Bir Testi Su
Kocası da bu övgüye katılmış:
“- Kimin böyle bir armağanı olabilir? Gerçekten de bizim bir testi yağmur suyumuz ancak padişahlara layık…” diyordu.
Bedevî testisini bir keçeye sardı, ağzını sıkıca kapadı. Sırtına alarak Bağdat yoluna düştü.
Testi kırılmasın, hırsızlar çalmasın diye gece gündüz gözü gibi koruyordu.
Günler haftalar sonra Bağdat’a geldi.
Sora sora, halîfenin sarayını buldu. Kapıya dayandı. Muhafızlar ne istediğini sordular. Bedevî:
“- Ey muhterem kişiler! Ben garib bir bedeviyim. Padişahın lütfunu umarak çöllerden geldim.
Bu armağanı o sultana götürün, padişahtan murad isteyeni ihtiyaçtan kurtarın!
Tatlı, lezzetli su. Çölde, yağmur sularından biriken gölden toplanmıştır. Testim de güzel yepyeni.”
Halîfenin adamları, bu saf, tertemiz yürekli bedevîye önce gülecek oldular, sonra da onun bu iyi niyetlerle bezenmiş armağanını canla başla kabul ettiler.
Bedevî, sarayın hemen altında gürül gürül akan Dicle’den habersiz, bekliyordu.
21 Ekim 2012: 18:06 #809096Anonim
Bir Testi Su
Bedevî’nin su testisi Halîfeye sunulunca, Halîfe bundan çok memnun olmuş, bedevîyi huzuruna kabul etmişti.
Gönlünü aldı, yeni elbiseler giydirdi sonra da adamlarına:
“- Testiyi altınla doldurun, ona verin.
Dönerken de onu, gemi ile Dicle yolundan götürün.
O çöl yolundan gelmiş.
Dicle yolu yurduna daha yakındır.
Buradan memleketine dönsün.” emrini verdi.
Bedevî gemiye binip Dicle’yi görünce büsbütün şaşırmıştı.
Asıl şaşkınlığı, bu kadar suyu bol Dicle nehri varken, Halîfe’nin, bir testi çöl suyunu kabul etmesiydi.
Ve Allah (c.c.)’a şükrediyordu.
21 Ekim 2012: 18:07 #809097Anonim
Bir Testi Su
Mesnevi: “Ey oğul! Bütün dünyayı, ağzına kadar ilimle, güzellikle dolu bir testi bil.
Fakat bu ilim ve güzellik, fevkalade dolu olduğundan derisine sığmayan kişinin (zuhuru, zatinin muktezası olan ve zuhur etmemesine imkan bulunmayan Allah (c.c)’ın Dicle’sinden bir katredir.
O gizli bir hazîneydi.
Pek dolu olduğundan yarıldı, kendisini izhar etti.
Toprağı, göklerden daha parlak bir hale getirdi.
Gizli bir hazîneyken coştu; toprağı, atlas giyen bir sultan haline soktu.
O bedevî, Allah (c.c)’ın Dicle’sinden bir katreyi görseydi, hakikatte bir deniz olan o katrenin önünde testisini atardı.” (Beyit: 2860-2864)
Hikayede “Halîfe Kapısı”, “Dergah-ı İlahî”yi temsil etmektedir.
Mü’min her ne kadar ilim, irfan, mal-mülk ve ibadet sahibi olursa olsun, bu meziyet ve imkanlarına aldanmamalı ve güvenmemelidir.
Bu değerlerin hepsini Rabbinin lütfü bilip, şahsî amellerinin de Dicle’nin yanında, bir testi su olduğunu unutmamalıdır.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.