- Bu konu 44 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Ekim 2011: 20:14 #799086
Anonim
doğrudan doğruya bir mukabele noktasına çıksan, ona yalnız bir nevi âyinedarlık edebilirsin. Öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelâl herşeye herşeyden daha yakın olduğu halde, herşey Ondan nihayetsiz uzaktır. Yalnız, bütün mevcudatı kat’ edip, cüz’iyetten çıkıp, külliyetin merâtibinde git gide binler hicaplardan geçip, tâ bütün mevcudata muhit bir ismine yanaşır, ondan daha ileride çok merâtibi kat’ eder, sonra bir nevi kurbiyete müşerref olur.
Hem meselâ, bir nefer, kumandan-ı âzamın şahs-ı mânevîsinden çok uzaktır. O nefer, kumandanını, onbaşılıkta gördüğü küçük bir nümune ile, gayet uzak bir mesafede, mânevî çok perdeler arkasında ona bakar. Hakikî onun şahs-ı mânevîsiyle kurbiyet ise, mülâzımlık, yüzbaşılık, binbaşılık gibi çok merâtib-i külliyeden geçmek lâzım geliyor. Halbuki, kumandan-ı âzam, emriyle, kanunuyla, nazarıyla, hükmüyle, ilmiyle—sureten olduğu gibi mânen de kumandan ise—bizzat zâtıyla o neferin yanında bulunur, görür. Şu hakikat On Altıncı Sözde gayet kat’î bir surette ispat edildiğinden, ona iktifâen burada kısa kesiyoruz.
Yine hatıra gelir ki: Sen kalbinden dersin, “Ben semâvâtı inkâr ediyorum, melâikelere inanmıyorum. Semâvâtta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?”
Evet, senin gibi aklı gözüne inmiş ve gözüne perde çekilmiş adamlara söz anlatmak ve birşey göstermek elbette müşküldür. Fakat hak o kadar parlaktır ki, körler de görebildiği için, biz de deriz ki:
Feza-yı ulvî, bil’ittifak, esir ile doludur. Ziya, elektrik, hararet gibi sair seyyâlât-ı lâtife, o fezayı dolduran bir maddenin vücuduna delâlet eder. Meyveler ağacını, çiçekler çimenlerini, sünbüller tarlalarını, balıklar denizini bilbedâhe gösterdiği gibi, şu yıldızlar dahi, bizzarure, menşelerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücudunu aklın gözüne sokuyorlar.
Madem âlem-i ulvîde muhtelif teşkilât var; muhtelif vaziyetlerde muhtelif ahkâmlar görünüyor. Öyle ise, o ahkâmların menşeleri olan semâvât muhteliftir. İnsanda cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayal, hafıza gibi mânevî vücutlar
[TABLE]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, söz birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bizzarure: zorunlu olarak[/TD]
[TD]cüz’iyet: ferdîlik (bk. c-z-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]esir: bütün kâinatı kapladığına inanılan madde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feza: uzay[/TD]
[TD]feza-yı ulvî: uzay, gökyüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hararet: sıcaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hicap: perde[/TD]
[TD]hüküm: karar (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifâen: yetinerek, yeterli görerek[/TD]
[TD]inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat etme: aşma, yol alma[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kumandan-ı âzam: en büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[TD]kurbiyet: yakınlık, yüksek makama yakınlaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]külliyet: türler ve cinsler gibi topluluklar (bk. k-l-l)[/TD]
[TD]melâike: melekler (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menşe: kaynak, esas[/TD]
[TD]merâtib: mertebeler, dereceler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merâtib-i külliye: büyük ve kapsamlı mertebeler (bk. k-l-l)[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: kapsayıcı, kuşatıcı[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele: karşı[/TD]
[TD]mülâzımlık: teğmenlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşerref: şereflenme[/TD]
[TD]müşkül: zor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[TD]sair: diğer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]seyyâlât-ı lâtife: akıcı ve şeffaf varlıklar (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]sureten: şeklen, görünüşte (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkilât: yapı, kuruluş[/TD]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]âlem-i ulvî: yüce âlem (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyinedarlık: aynalık[/TD]
[TD]çimengâh: çimenlik yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şems-i Ezel ve Ebed: Ezel ve Ebed Güneşi; bu tabir ezelden ebede bütün varlık âlemini aydınlatan Cenâb-ı Hak için bir benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l; e-b-d)[/TD]
[TD]şahs-ı mânevî: mânevî kişilik (bk. a-n-y)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:16 #799087Anonim
da var. Elbette, insan-ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin şeceresi olan kâinatta, âlem-i cismaniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i arzdan, tâ Cennet âlemine kadar herbir âlemin birer semâsı vardır.
Hem melâike için deriz ki: Seyyârât içinde mutavassıt ve yıldızlar içinde küçük ve kesif olan küre-i arz, mevcudat içinde en kıymettar ve nuranî olan hayat ve şuur, hesapsız bir surette onda bulunuyorlar. Elbette, karanlıklı bir hane hükmünde olan şu arza nisbeten müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler, zîşuur ve zîhayat ve pek kesretli ve muhtelifül’ecnas olan melâike ve ruhanîlerin meskenleridir. Pek kat’î bir surette, İşârâtü’l-İ’câz namındaki tefsirimde,
1 ثُمَّ اسْتَوٰىۤ اِلَى السَّمَاۤءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ âyetinde, semâvâtın hem vücudu, hem taaddüdü ispat edildiğinden; ve melâike hakkında Yirmi Dokuzuncu Sözde, iki kere iki dört eder kat’iyetinde, melâikelerin vücudunu ispat ettiğimizden, onlara iktifâen burada kısa kesiyoruz.Elhasıl: Esirden yapılmış, elektrik, ziya, hararet, cazibe gibi seyyâlât-ı lâtifenin medarı olmuş ve hadiste
2 اَلسَّمَاۤءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ işaretiyle seyyârât ve nücumun harekâtına müsait olmuş ve Samanyolu denilen mecerretü’s-semâdan, tâ en yakın seyyareye kadar, muhtelif vaziyet ve teşekkülde yedi tabaka, herbir tabaka âlem-i arzdan tâ âlem-i berzaha, âlem-i misale, tâ âlem-i âhirete kadar birer âlemin damı hükmünde birer semânın bulunması, hikmeten, aklen iktiza eder.Hem hatıra gelir ki: Ey mülhid! Sen dersin, “Bin müşkülâtla tayyare vasıtasıyla
[NOT]Dipnot-1
“Sonra da iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti.” Bakara Sûresi, 2:29.
Dipnot-2
“Sema, dalgaları karar kılmış bir denizdir.” Tirmizi, Tefsîru Sûreti’l-Hadîd: 1; Müsned, 2:370.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]arz: dünya
[/TD]
[TD]cazibe: çekim gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özetle, sonuç olarak
[/TD]
[TD]esir: kâinatı kapladığına inanılan madde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadis: Peygamberimize ait veya onun onayladığı söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱)
[/TD]
[TD]hane: ev[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hararet: sıcaklık, ısı[/TD]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]iktifâen: yetinerek, yeterli görerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: gerektirme[/TD]
[TD]insan-ı ekber: en büyük insan (bk. k-b-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kasır: saray[/TD]
[TD]kat’iyet: kesinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin, şüphesiz[/TD]
[TD]kesif: yoğun, katı, saydam olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesretli: çok (bk. k-s̱-r)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecerretü’s semâ: samanyolu (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]medar: dayanak, eksen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler (bk. m-l-k)[/TD]
[TD]mesken: yer, mekân (bk. s-k-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelifül’ecnas: değişik cinsler, türler[/TD]
[TD]mutavassıt: orta derecede[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülhid: dinsiz[/TD]
[TD]müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkülât: zorluklar[/TD]
[TD]nam: ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b)[/TD]
[TD]nuranî: nurlu (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nücum: yıldızlar[/TD]
[TD]ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gök (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]semâvât: gökler (bk. s-m-v)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyarat: gezegenler[/TD]
[TD]seyyare: gezegen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyâlât-ı lâtife: akıcı ve şeffaf varlıklar (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taaddüd: çokluk[/TD]
[TD]tayyare: uçak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-s-r)[/TD]
[TD]teşekkül: oluşum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hal[/TD]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[TD]âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i arz: dünya âlemi (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i cismâniyât: cismânî varlıkların bulunduğu âlem, varlıklar dünyası (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r)[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:18 #799088Anonim
ancak bir iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl bir insan, cismiyle, binler sene mesafeyi birkaç dakika zarfında kat’ eder, gider, gelir?”
Biz de deriz ki: Arz gibi ağır bir cisim, fenninizce, hareket-i seneviyesiyle bir dakikada takriben yüz seksen sekiz saat mesafeyi keser; takriben yirmi beş bin senelik mesafeyi bir senede kat’ ediyor. Acaba, şu muntazam harekâtı ona yaptıran ve bir sapan taşı gibi döndüren bir Kadîr-i Zülcelâl, bir insanı Arşa getiremez mi? Şemsin cazibesi denilen bir kanun-u Rabbânî ile, Mevlevî gibi, etrafında pek ağır olan cism-i arzı gezdiren bir hikmet, cazibe-i rahmet-i Rahmân ile ve incizab-ı muhabbet-i Şems-i Ezel ile, bir cism-i insanı berk gibi Arş-ı Rahmân’a çıkaramaz mı?
Yine hatıra gelir ki: Diyorsun, “Haydi, çıkılabilir. Niçin çıkmış? Ne lüzumu var? Velîler gibi ruh ve kalbiyle gitse yeter.”
Biz de deriz ki: Madem Sâni-i Zülcelâl, mülk ve melekûtundaki âyât-ı acibesini göstermek ve şu âlemin destgâh ve menbalarını temâşâ ettirmek ve a’mâl-i beşeriyenin netâic-i uhreviyesini irâe etmek istemiş. Elbette, âlem-i mubsarâtın anahtarı hükmünde olan gözünü ve mesmuat âlemindeki âyâtı temâşâ eden kulağını, Arşa kadar beraber alması lâzım geldiği gibi, ruhunun hadsiz vezaife medar olan âlât ve cihâzâtının makinesi hükmünde olan cism-i mübarekini dahi, tâ Arşa kadar beraber alması mukteza-yı akıl ve hikmettir. Nasıl ki Cennette, hikmet-i İlâhiye cismi ruha arkadaş ediyor. Çünkü pek çok vezaif-i ubûdiyete ve hadsiz lezâiz ve âlâma medar olan cesettir. Elbette o cesed-i mübarek, ruha arkadaş olacaktır. Madem Cennette cisim ruh ile beraber gider. Elbette, Cennetü’l-Me’vâ gövdesi olan Sidretü’l-Müntehâya urûc eden
1[NOT]Dipnot-1
bk. Necm Sûresi, 53:14.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli etttiği yer (bk. a-r-ş)[/TD]
[TD]Arş-ı Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Allah’ın tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Cennetü’l-Me’vâ: Cennetin üçüncü katının ismi[/TD]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mevlevî: Mevlevîlik tarikatına mensup kimse[/TD]
[TD]Sidretü’l-Müntehâ: yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Peygamberimizin (a.s.m.) ulaştığı en son makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]a’mâl-i beşeriye: insanların yaptığı iş ve hareketler[/TD]
[TD]berk: şimşek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cazibe: çekim gücü[/TD]
[TD]cazibe-i rahmet-i Rahmân: rahmeti her şeyi kuşatan Cenâb-ı Allah’ın merhametinin çekiciliği (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cesed-i mübarek: mübarek ceset (bk. b-r-k)[/TD]
[TD]cihâzât: cihazlar, donanım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cism-i arz: dünya[/TD]
[TD]cism-i insan: insan bedeni[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cism-i mübarek: Peygamberimizin mübarek cismi, bedeni (bk. b-r-k)[/TD]
[TD]destgâh: tezgâh[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fen: bilim[/TD]
[TD]hareket-i seneviye: yıllık hareket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i İlâhiye: İlâhî hikmet (bk. ḥ-k-m; e-l-h)[/TD]
[TD]incizab-ı muhabbet-i Şems-i Ezel: Ezel Güneşi olan Cenâb-ı Allah’ın sevgisinin çekiciliği, cazibesi (bk. ḥ-b-b; e-z-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irâe etmek: göstermek[/TD]
[TD]kanun-u Rabbânî: Allah’ın kanunu (bk. ḳ-n-n; r-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’ etme: aşma, yol alma [/TD]
[TD]lezâiz: lezzetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak, sebep, vesile[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesmuat âlemi: işitilen ve duyulan varlıklar âlemi (bk. s-m-a; a-l-m)[/TD]
[TD]muktaza-yı akıl ve hikmet: aklın ve hikmetin gereği (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[TD]mülk ve melekût: Allah’ın sahip olduğu ve hükmettiği görünen ve görünmeyen âlemler (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netâic-i uhreviye: âhiretteki neticeler (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[TD]takriben: yaklaşık olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ ettirmek: seyrettirmek[/TD]
[TD]uruc: yükselme (bk. a-r-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velî: Allah dostu (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]vezaif: vazifeler, görevler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vezaif-i ubûdiyet: kulluk vazifeleri (bk. a-b-d)[/TD]
[TD]zarfında: içinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âlem-i mubsarât: görünen varlıklar âlemi (bk. a-l-m; b-ṣ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlâm: elemler, acılar[/TD]
[TD]âlât: âletler, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyât: âyetler, deliller[/TD]
[TD]âyât-ı acibe: hayret verici deliller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:20 #799090Anonim
zât-ı Ahmediye (a.s.m.) ile cesed-i mübarekini refakat ettirmesi ayn-ı hikmettir.
Yine hatıra gelir ki: Dersin, “Birkaç dakikada binler sene mesafeyi kat’ etmek aklen muhaldir.”
Biz de deriz ki: Sâni-i Zülcelâlin san’atında, harekât nihayet derecede muhteliftir. Meselâ, savtın sür’atiyle ziya, elektrik, ruh, hayal sür’atleri ne kadar mütefavit olduğu malûm. Seyyârâtın dahi, fennen harekâtı o kadar muhteliftir ki, akıl hayrettedir. Acaba lâtif cismi, uruçta sür’atli olan ulvî ruhuna tâbi olmuş, ruh sür’atinde hareketi nasıl akla muhalif görünür?
Hem on dakika yatsan, bazı olur ki, bir sene kadar hâlâta maruz olursun. Hattâ bir dakikada insan gördüğü rüyayı, onun içinde işittiği sözleri, söylediği kelimâtı toplansa, uyanık âleminde bir gün, belki daha fazla zaman lâzımdır. Demek oluyor ki, bir zaman-ı vahid, iki şahsa nisbeten, birisine bir gün, birisine de bir sene hükmüne geçer. Şu mânâya bir temsil ile bak ki:
İnsanın hareketinden, güllenin hareketinden, savttan, ziyadan, elektrikten, ruhtan, hayalden tezahür eden sür’at-i harekâtta bir mikyas olmak için şöyle bir saat farz ediyoruz ki: O saatte on iğne var. Birisi saatleri gösterir. Biri de, ondan altmış defa daha geniş bir dairede dakikayı sayar. Birisi altmış defa daha geniş bir daire içinde saniyeleri, diğeri yine altmış defa daha geniş bir dairede sâliseleri, ve hâkezâ râbiaları, hâmiseleri, sâdise, sâbia, sâmine, tâsia, tâ âşireleri sayacak gayet muntazam, azîm bir dairede birer ibre farz ediyoruz. Faraza, saati sayan ibrenin dairesi küçük saatimiz kadar olsa, herhalde âşireleri sayan ibrenin dairesi arzın medar-ı senevîsi kadar, belki daha fazla olmak lâzım gelir.
Şimdi iki şahıs farz ediyoruz. Biri, saati sayan ibreye binmiş gibi, o ibrenin harekâtına göre temâşâ ediyor. Diğeri, âşireleri sayan ibreye binmiş. Bu iki şahsın bir zaman-ı vahidde müşahede ettikleri eşya, saatimizle arzın medar-ı senevîsi nisbeti gibi, meşhudatça pek çok farkları vardır. İşte zaman, çünkü harekâtın
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı hikmet: hikmetin ta kendisi (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]azîm: çok büyük (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cesed-i mübarek: mübarek ceset (bk. b-r-k)[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faraza: varsayalım ki[/TD]
[TD]farz etmek: varsaymak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fennen: bilimsel olarak[/TD]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâkezâ: böylece, bunun gibi[/TD]
[TD]hâlât: haller, durumlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâmise: râbianın altmışta biri[/TD]
[TD]ibre: iğne, gösterge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’ etmek: aşmak, yol almak[/TD]
[TD]kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: cismanî olmayan, ruhla ilgili (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]malûm: bilinen (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz: uğrama, tesirinde kalma[/TD]
[TD]medar-ı senevî: dünyanın güneş etrafında dönerken bir sene içinde çizdiği yörünge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşhudatça: gözlemce (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]mikyas: ölçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkansız[/TD]
[TD]muhalif: aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ: anlam (bk. a-n-y)[/TD]
[TD]mütefavit: farklı farklı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]nihayet derecede: sonsuz derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b)[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ)[/TD]
[TD]râbia: sâlisenin altmışta biri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saniye: dakikanın altmışta biri[/TD]
[TD]savt: ses[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyârât: gezegenler[/TD]
[TD]sâbia: sâdisenin altmışta biri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâdise: hâmisenin altmışta biri[/TD]
[TD]sâlise: saniyenin altmışta biri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâmine: sâbianın altmışta biri[/TD]
[TD]sür’at: hız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sür’at-i harekât: hareketlerin hızı[/TD]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ: seyretme[/TD]
[TD]tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâbi: uyma[/TD]
[TD]tâsia: sâminenin altmışta biri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulvî: yüce[/TD]
[TD]uruç: yükseliş (bk. a-r-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaman-ı vahid: aynı zaman dilimi (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât-ı Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zâtı, şahsiyeti (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âşire: tasiânın altmışta biri[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:22 #799091Anonim
bir rengi, bir levni, yahut bir şeridi hükmünde olduğundan, harekâtta câri olan bir hüküm, zamanda dahi câridir.
İşte, bir saatte meşhudatımız, bir saatin saati sayan ibresine binen zîşuur şahsın meşhudatı kadar olduğu ve hakikat-i ömrü de o kadar olduğu halde; âşire ibresine binen şahıs gibi, aynı zamanda, o muayyen saatte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, burak-ı tevfik-i İlâhîye biner, berk gibi bütün daire-i mümkinatı kat’ edip, acaib-i mülk ve melekûtu görüp, daire-i vücub noktasına çıkıp, sohbete müşerref olup, rüyet-i cemâl-i İlâhîye mazhar olarak, fermanı alıp vazifesine dönebilir ve dönmüş ve öyledir.
Yine hatıra gelir ki: Dersiniz, “Evet, olabilir, mümkündür. Fakat her mümkün vaki olmuyor. Bunun emsali var mı ki kabul edilsin? Emsali olmayan birşeyin, yalnız imkânı ile, vukuuna nasıl hükmedilebilir?”Biz de deriz ki: Emsali o kadar çoktur ki, hesaba gelmez. Meselâ, her zînazar, gözüyle, yerden tâ Neptün seyyaresine kadar bir saniyede çıkar. Her zîilim, aklıyla kozmoğrafya kanunlarına binip yıldızların tâ arkasına bir dakikada gider. Her zîiman, namazın ef’al ve erkânına fikrini bindirip, bir nevi Miracla kâinatı arkasına atıp huzura kadar gider. Her zîkalb ve kâmil velî, seyr ü sülûk ile, Arştan ve daire-i esmâ ve sıfâttan kırk günde geçebilir. Hattâ, Şeyh-i Geylânî, İmam‑ı Rabbânî gibi bazı zatların ihbarat-ı sadıkaları ile, bir dakikada Arşa kadar urûc-u ruhanîleri oluyor. Hem ecsâm-ı nuranî olan melâikelerin Arştan ferşe, ferşten Arşa kısa bir zamanda gitmeleri ve gelmeleri vardır. Hem ehl-i Cennet, mahşerden Cennet bağlarına kısa bir zamanda urûc ediyorlar.
1[NOT]
Dipnot-1
bk. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 19; Dârimî, Rikâk 89; el-Hâkim, el-Müstedrek 4:542.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)[/TD]
[TD]Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mirac: yükseliş, Allah’ın huzuruna çıkmak (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acaib-i mülk ve melekût: Allah’ın sahip olduğu ve hükmettiği görünen ve görünmeyen âlemlerdeki acaiplikler (bk. m-l-k)[/TD]
[TD]berk: şimşek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burak-ı tevfik-i İlâhiye: Allah’ın burak gibi hızlı olan başarı ihsanı (bk. e-l-h)[/TD]
[TD]câri: geçerli, yürürlükte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i esmâ ve sıfât: Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellî dairesi (bk. s-m-v; v-ṣ-f)[/TD]
[TD]daire-i mümkinat: kâinat, evren; yaratılanların tamamının teşkil ettiği âlem (bk. m-k-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen İlâhlık dairesi (bk. v-c-b)[/TD]
[TD]ecsâm-ı nuranî: nurlu cisimler (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ef’al: fiiller, hareketler (bk. f-a-l)[/TD]
[TD]ehl-i Cennet: Cennet ehli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzerler (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman: emir, buyruk[/TD]
[TD]ferş: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i ömr: gerçek ömür (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükmetmek: karar vermek[/TD]
[TD]ibre: iğne, gösterge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbarat-ı sadıka: içinde yanlış ihtimali bulunmayan doğru haberler (bk. s-d-ḳ)[/TD]
[TD]imkân: olabilirlik (bk. m-k-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kozmoğrafya: astronomi[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâmil: kemâl ve fazilet sahibi (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]levn: renk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahşer: haşir meydanı; kıyametten sonra insanların tekrar diriltilip toplanacakları yer (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
[TD]mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler (bk. m-l-k)[/TD]
[TD]meşhudat: gözlemler, görülen şeyler (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muayyen: belirlenmiş, kararlaştırılmış[/TD]
[TD]mümkün: imkan dahilinde olan, olabilir (bk. m-k-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşerref olmak: şereflenmek[/TD]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rüyet-i cemâl-i İlâhîye: Allah cemâlini görme (bk. c-m-l; e-l-h)[/TD]
[TD]seyr ü sülûk: mânevî ve ruhî yolculuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyare: gezegen[/TD]
[TD]urûc etmek: yükselmek (bk. a-r-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]urûc-u ruhanî: ruhen yükseliş (bk. a-r-c; r-v-ḥ)[/TD]
[TD]vaki: olma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazife: görev[/TD]
[TD]velî: Allah dostu (bk. v-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vuku: olma, meydana gelme[/TD]
[TD]zîilim: ilim sahibi (bk. ẕî; a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîiman: iman sahibi (bk. ẕî; e-m-n)[/TD]
[TD]zîkalb: kalp sahibi, mânevî kalp ehli (bk. ẕî)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zînazar: bakış sahibi (bk. ẕî; n-ẓ-r)[/TD]
[TD]zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âşire: saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi; tâsiânın altmışta biri[/TD]
[TD]İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şeyh-i Geylânî: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:24 #799092Anonim
Elbette bu kadar nümuneler gösteriyorlar ki, bütün evliyaların sultanı, umum mü’minlerin imamı, umum ehl-i Cennetin reisi ve umum melâikenin makbulü olan zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) seyr ü sülûküne medar bir Miracı bulunması ve onun makamına münasip bir surette olması, ayn-ı hikmettir ve gayet makuldür ve şüphesiz vakidir.
ÜÇÜNCÜ ESAS
Hikmet-i Mirac nedir?
Elcevap: Miracın hikmeti o kadar yüksektir ki, fikr-i beşer ulaşamıyor. O kadar derindir ki, ona yetişemiyor. O kadar incedir ve lâtiftir ki, akıl kendi başıyla göremiyor. Fakat bazı işaretlerle, hakikatleri bilinmezse de vücutları bildirilebilir. Şöyle ki:
Şu kâinatın Hâlıkı, şu kesret tabakatında nur-u vahdetini ve tecellî-i ehadiyetini göstermek için, kesret tabakatının müntehâsından tâ mebde-i vahdete bir hayt-ı ittisal suretinde bir Miracla, bir ferd-i mümtazı, bütün mahlûkat hesabına kendine muhatap ittihaz ederek, bütün zîşuur namına makàsıd-ı İlâhiyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarıyla âyine-i mahlûkatında cemâl-i san’atını, kemâl-i rububiyetini müşahede etmek ve ettirmektir.
Hem Sâni-i Âlemin, âsârın şehadetiyle, nihayetsiz cemâl ve kemâli vardır. Cemâl, hem kemâl, ikisi de mahbub-u lizâtihîdirler. Yani bizzat sevilirler. Öyle ise, o Cemâl ve Kemâl Sahibinin, cemâl ve kemâline nihayetsiz bir muhabbeti vardır. O nihayetsiz muhabbeti, masnuatında çok tarzlarda tezahür ediyor. Masnuatını
[TABLE]
[TR]
[TD]Cemâl ve Kemâl Sahibi: sonsuz güzellik ve kemâl sahibi olan Allah (bk. c-m-l; k-m-l)[/TD]
[TD]Hâlık: herşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]Sâni-i Âlem: bütün varlık âlemini sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı hikmet: hikmetin ta kendisi (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i san’at: sanatın güzelliği (bk. c-m-l; ṣ-n-a)[/TD]
[TD]ehl-i Cennet: Cennet ehli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]ferd-i mümtaz: seçilmiş kişi (bk. f-r-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fikr-i beşer: insanın fikri (bk. f-k-r)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek mahiyet, esas, içyüz (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayt-ı ittisal: bağlayan, birleştiren bağ[/TD]
[TD]hikmet-i Mirac: Miracın hikmeti, gayesi ve anlamı (bk. ḥ-k-m; a-r-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihaz: edinme, kabullenme[/TD]
[TD]kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i rububiyet: rububiyetin mükemmelliği; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. k-m-l; r-b-b)[/TD]
[TD]kesret tabakatı: sayısız varlıklardan oluşan âlemler (bk. k-s̱-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]lâtif: ince, cismanî olmayan (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahbub-u lizâtihî: bizzat sevilen, muhabbete lâyık olan (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: derece [/TD]
[TD]makbul: kabul görmüş; değer ve itibar sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makul: akla uygun[/TD]
[TD]makàsıd-ı İlâhiye: Allah’ın gözettiği yüce maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]mebde-i vahdet: başlangıçtaki birlik; Allah’ın birliğini gösteren asıl kaynak (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak, vesile[/TD]
[TD]melâike: melekler (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]münasip: uygun (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müntehâ: en son nokta, sonuç[/TD]
[TD]müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nam: ad[/TD]
[TD]nazar: bakış, göz (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]nur-u vahdet: birlik nuru (bk. n-v-r; v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek, misal[/TD]
[TD]reis: başkan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyr ü sülûk: mânevî ve ruhî yolculuk[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz: şekil, biçim[/TD]
[TD]tecellî-i Ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir yaratıkta görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaki: olmuş, meydana gelmiş[/TD]
[TD]vücut: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât-ı Ahmediye: yüksek velâyet sahibi olan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) zâtı (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr: eserler [/TD]
[TD]âyine-i mahlûk: Cenâb-ı Allah’ın isimlerine aynalık yapan yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:25 #799093Anonim
sever; çünkü masnuatının içinde cemâlini, kemâlini görür. Masnuat içinde en sevimli ve en âli, zîhayattır. Zîhayatlar içinde en sevimli ve âli, zîşuurdur. Ve zîşuurun içinde, câmiiyet itibarıyla en sevimli, insanlar içinde bulunur. İnsanlar içinde, istidadı tamamıyla inkişaf eden, bütün masnuatta münteşir ve mütecellî kemâlâtın nümunelerini gösteren fert, en sevimlidir.
İşte, Sâni-i Mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecellî-i muhabbetin bütün envâını bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün envâ-ı cemâlini, ehadiyet sırrıyla göstermek için, şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi o şecerenin hakaik-i esasiyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde-i evvel olan çekirdekten, tâ müntehâ olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mirac ile, o ferdin, kâinat namına mahbubiyetini göstermek ve huzuruna celb etmek ve rüyet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyeyi başkasına sirayet ettirmek için, kelâmıyla taltif edip fermanıyla tavzif etmektir.
Şimdi, şu hikmet-i âliyeye bakmak için, iki temsil dürbünüyle tarassut edeceğiz.
Birinci temsil: On Birinci Sözün hikâye-i temsiliyesinde tafsilen beyan edildiği gibi, nasıl ki bir sultan-ı zîşânın pek çok hazineleri ve o hazinelerde pek çok cevahirlerin envâı bulunsa, hem sanayi-i garibede çok mahareti olsa ve hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası bulunsa, nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı olsa; her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görüp ve göstermek istemesi sırrınca, elbette o sultan-ı zîfünun dahi bir meşher açmak ister ki, içinde
[TABLE]
[TR]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]Sâni-i Mevcudat: bütün varlıkları sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; v-c-d) [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]celb etmek: çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]cevahir: cevherler, kıymetli taşlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmiiyet: genişlik, kapsamlılık (bk. c-m-a)[/TD]
[TD]ehadiyet: Allah’ın her bir şeyde kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
[TD]envâ-ı cemâl: güzelliğin çeşitleri (bk. c-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferd: kişi, şahıs (bk. f-r-d)[/TD]
[TD]ferman: emir, buyruk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fert: kişi, şahıs (bk. f-r-d)[/TD]
[TD]fünun-u acibe: şaşırtıcı ve hayranlık verici ilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-i esasiye: temel, esas gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hayt-ı ittisal: bağlayan, birleştiren bağ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i âliye: yüce gaye (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]hikâye-i temsiliye: kıyaslamalı, analojik hikâye (bk. m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet-i kudsiye: mukaddes hal, durum (bk. ḳ-d-s)[/TD]
[TD]ihata: kapsama, kuşatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme (bk. k-ş-f)[/TD]
[TD]intişar: yayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiab: içine alma, kaplama[/TD]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibariyle: özelliğiyle (bk. a-b-r)[/TD]
[TD]kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, üstünlükler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]maharet: beceri, ustalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahbubiyet: sevgili olma (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]mebde-i evvel: ilk başlangıç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]meyve-i münevver: nurlu meyve (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşher: sergi[/TD]
[TD]müntehâ: en son nokta, sonuç [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münteşir: yayılmış olan[/TD]
[TD]mütecellî: tecellî eden, görünen (bk. c-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşerref etmek: şereflendirmek[/TD]
[TD]nam: ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz, sınırsız[/TD]
[TD]nümune: örnek, misal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rüyet-i cemâl: Allah’ın güzelliğini seyretme (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]sanayi-i garibe: benzersiz ve hayranlık verici san’atlar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sirayet etmek: bulaştırmak, yaymak[/TD]
[TD]sultan-ı zîfünun: ilim sahibi sultan (bk. s-l-ṭ; ẕî)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sultan-ı zîşan: şan ve şeref sahibi sultan (bk. s-l-ṭ; ẕî)[/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taltif etmek: lütuf ve ikramda bulunmak (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]tarassut: gözetleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavzif etmek: görevlendirmek[/TD]
[TD]tecellî-i muhabbet: sevgi yansıması, görüntüsü (bk. c-l-y; ḥ-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]ulûm-u bedia: eşsiz derecede güzel ve benzersiz ilimler (bk. a-l-m; b-d-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âli: yüce[/TD]
[TD]âyine: ayna[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıttıla: bilgi sahibi olma[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:27 #799094Anonim
sergiler dizsin, tâ nâsın enzârına saltanatının haşmetini, hem servetinin şâşaasını, hem kendi san’atının hârikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin—tâ, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.
Ve şu hikmete binaen, elbette cesîm, muhteşem, geniş bir saray yapmaya başlar. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim eder. Hazinelerinin türlü türlü murassaâtıyla süslendirip, kendi dest-i san’atının en güzel, en lâtif san’atlarıyla ziynetlendirir. Fünun ve hikmetinin en incelikleriyle tanzim eder. Ve ulûmunun âsâr-ı mu’cizekârâneleriyle donatır, tekmil eder. Sonra nimetlerinin çeşitleriyle, taamlarının lezizleriyle, her taifeye lâyık sofraları serer, bir ziyafet-i âmme ihzar eder. Sonra, raiyetine kendi kemâlâtını göstermek için, onları seyre ve ziyafete davet eder. Sonra birisini yaver-i ekrem yapar, aşağıdaki tabakat ve menzillerden yukarıya davet eder, daireden daireye, üst üstteki tabakalarda gezdirir. O acip san’atının makinelerini ve destgâhlarını ve aşağıdan gelen mahsulâtın mahzenlerini göstere göstere, tâ daire-i hususiyesine kadar getirir. Bütün o kemâlâtının madeni olan mübarek zâtını ona göstermekle ve huzuruyla onu müşerref eder. Kasrın hakaikini ve kendi kemâlâtını ona bildirir, seyircilere rehber tayin eder, gönderir. Tâ o sarayın sâniini, o sarayın müştemilâtıyla, nukuşuyla, acaibiyle, ahaliye tarif etsin. Ve sarayın nakışlarındaki rumuzunu bildirip ve içindeki san’atlarının işaretlerini öğretip, derunundaki manzum murassâlar ve mevzun nukuş nedir ve saray sahibinin kemâlâtını ve hünerlerini nasıl gösterirler, o saraya girenlere tarif etsin ve girmenin âdâbını ve seyrin merasimini bildirip ve görünmeyen sultan-ı zîfünun ve zîşuûna karşı marziyâtı ve arzuları dairesinde teşrifat merasimini tarif etsin.
[TABLE]
[TR]
[TD]acaib: şaşırtıcı ve garip şeyler[/TD]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahali: halk[/TD]
[TD]binaen: –dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl ve kemâl-i mânevî: manevî güzellik ve mükemmellik (bk. c-m-l; k-m-l; a-n-y)[/TD]
[TD]cesîm: çok büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daire-i hususiyet: özel daire[/TD]
[TD]derun: içyüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dest-i san’at: san’at eli (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]destgâh: iş yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enzâr: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]fünun: fenler, ilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]garibe: hayret verici ve şaşırtıcı şey[/TD]
[TD]gayrın nazarı: başkasının bakışı (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik: gerçek mahiyetler, esaslar, içyüzler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]haşmet: göz kamaştırıcı büyüklük, görkem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]hüner: beceri, ustalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]kasr: saray[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]leziz: lezzetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]maden: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsûlat: ürünler[/TD]
[TD]mahzen: depo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]manzum: düzenli (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[TD]marifet: geniş bilgi ve beceri (bk. a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marziyât: hoşa giden, razı olunan şeyler[/TD]
[TD]menzil: oda, ev, yer (bk. n-z-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merasim: tören[/TD]
[TD]mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhteşem: ihtişamlı, görkemli[/TD]
[TD]murassaât: değerli mücevherlerle süslenmiş şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]murassâ: değerli taşlarla ve mücevherlerle süslenmiş şeyler[/TD]
[TD]müşahede etmek: gözlemlemek (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşerref etmek: şereflendirmek[/TD]
[TD]müştemilât: içindekiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dekaik-âşinâ: inceliklere nüfuz eden bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâs: insanlar[/TD]
[TD]raiyet: halk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rumuz: işaretler[/TD]
[TD]sultan-ı zîfünun: ilim sahibi sultan (bk. s-l-ṭ; ẕî)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]sâni: sanatkâr (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taam: yiyecek[/TD]
[TD]tabakat: tabakalar, dereceler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: topluluk, grup[/TD]
[TD]taksim: kısımlara ayırma, bölüştürme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)[/TD]
[TD]tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayin: görevlendirme[/TD]
[TD]tekmil: tamamlama (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşrifat: kabul töreni, protokol[/TD]
[TD]ulûm: ilimler (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön, şekil[/TD]
[TD]yâver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyafet-i âmme: genel ziyafet[/TD]
[TD]ziynetlendirmek: süslendirmek (bk. z-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuûn: icraat sahibi (bk. ẕî; ş-e-n)[/TD]
[TD]âdâb: görgü kuralları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı mu’cizekârâne: olağanüstü eserler (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]şâşaa: gösteriş, göz alıcılık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:29 #799096Anonim
Aynen öyle de,
1وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى Ezel-Ebed Sultanı olan Sâni-i Zülcelâl, nihayetsiz kemâlâtını ve nihayetsiz cemâlini görmek ve göstermek istemiştir ki, şu âlem sarayını öyle bir tarzda yapmıştır ki, herbir mevcut pek çok dillerle Onun kemâlâtını zikreder, pek çok işaretlerle cemâlini gösterir. Esmâ-i Hüsnâsının herbir isminde ne kadar gizli mânevî defineler ve herbir ünvan-ı mukaddesesinde ne kadar mahfî letâif bulunduğunu, şu kâinat bütün mevcudatıyla gösterir. Ve öyle bir tarzda gösterir ki, bütün fünun, bütün desâtiriyle, şu kitab-ı kâinatı zaman-ı Âdem’den beri mütalâa ediyor. Halbuki o kitap esmâ ve kemâlât-ı İlâhiyeye dair ifade ettiği mânâların ve gösterdiği âyetlerin öşr-ü mişarını daha okuyamamış.İşte şöyle bir saray-ı âlemi, kendi kemâlât ve cemâl-i mânevîsini görmek ve göstermek için bir meşher hükmünde açan Celîl-i Zülcemâl, Cemîl-i Zülcelâl, Sâni-i Zülkemâlin hikmeti iktiza ediyor ki, şu âlem-i arzdaki zîşuurlara nisbeten abes ve faidesiz olmamak için, o sarayın âyetlerinin mânâsını birisine bildirsin. O saraydaki acaibin menbalarını ve netâicinin mahzenleri olan avâlim-i ulviyede birisini gezdirsin ve bütün onların fevkine çıkarsın ve kurb-u huzuruna müşerref etsin ve âhiret âlemlerinde gezdirsin. Umum ibâdına bir muallim ve saltanat-ı rububiyetine bir dellâl ve marziyât-ı İlâhiyesine bir mübelliğ ve saray-ı âlemindeki âyât-ı tekvîniyesine bir müfessir gibi, çok vazifelerle tavzif etsin. Mu’cizat nişanlarıyla imtiyazını göstersin. Kur’ân gibi bir fermanla o şahsı, Zât‑ı Zülcelâlin has ve sadık bir tercümanı olduğunu bildirsin.
[NOT]Dipnot-1
“En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Celîl-i Zülcemâl: sınırsız güzelliğiyle beraber, sonsuz yücelik ve heybet sahibi olan Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l)[/TD]
[TD]Cemîl-i Zülcelâl: sınırsız yücelik ve heybetiyle beraber, sonsuz güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Cenâb-ı Hakkın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)[/TD]
[TD]Ezel ve Ebed Sultanı: başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan (bk. e-z-l; e-b-d; s-l-ṭ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]Sâni-i Zülkemâl: sonsuz kemâl sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]abes: anlamsız, gayesiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acaib: şaşırtıcı ve garip şeyler[/TD]
[TD]avâlim-i ulviye: yüce âlemler (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]cemâl-i mânevî: mânevî güzellik (bk. c-m-l; a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dellâl: ilan edici, duyurucu[/TD]
[TD]desâtir: düsturlar, prensipler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ ve kemâlât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın isimleri ve Ona ait mükemmellikler (bk. s-m-v; k-m-l; e-l-h)[/TD]
[TD]ferman: buyruk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkine: üstüne[/TD]
[TD]fünun: fenler, ilimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]has: özel[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibâd: kullar (bk. a-b-d)[/TD]
[TD]iktiza: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtiyaz: farklılık, ayrıcalık[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kitab-ı kâinat: kâinat kitabı, evren (bk. k-t-b; k-v-n)[/TD]
[TD]kurb-u huzur: Allah’ın yüce huzuruna yakınlık (bk. ḥ-ḍ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]letâif: güzellikler, incelikler (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahfî: gizli[/TD]
[TD]mahzen: depo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marziyât-ı İlâhiye: Allah’ın razı olduğu şeyler (bk. e-l-h)[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]mevcut: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşher: sergi[/TD]
[TD]muallim: öğretmen (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizât: mu’cizeler, yaratma noktasında bütün sebepleri âciz bırakan şeyler (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]mübelliğ: tebliğ edici, bildirici (bk. b-l-ğ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfessir: yorumlayıcı (bk. f-s-r)[/TD]
[TD]mütalâa: etraflıca inceleyip düşünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşerref etmek: şereflendirmek[/TD]
[TD]netâic: neticeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nişan: alâmet, işaret[/TD]
[TD]sadık: doğru sözlü (bk. s-d-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saltanat-ı Rububiyet: rububiyetin, Rablığın egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b)[/TD]
[TD]saray-ı âlem: dünya sarayı (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavzif: görevlendirme[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaman-ı Âdem: Hz. Âdem’in yaşadığı dönem[/TD]
[TD]zikretmek: anmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, kâinat (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âlem-i arz: dünya âlemi (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: delil[/TD]
[TD]âyât-ı tekvîniye: yaratılışa ait deliller (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]öşr-ü mişar: yüzde bir[/TD]
[TD]ünvan-ı mukaddes: her türlü kusur ve çirkinlikten yüce ünvan (bk. ḳ-d-s)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:32 #799097Anonim
İşte, Miracın pek çok hikmetlerinden, şu temsil dürbünüyle bir ikisini nümune olarak gösterdik. Sairlerini kıyas edebilirsin.
İkinci temsil: Nasıl ki bir zât-ı zîfünun, mu’ciznümâ bir kitabı telif edip yazsa—öyle bir kitap ki, her sahifesinde yüz kitap kadar hakaik, her satırında yüz sahife kadar lâtif mânâlar, herbir kelimesinde yüz satır kadar hakikatler, her harfinde yüz kelime kadar mânâlar bulunsa—bütün o kitabın maânî ve hakaikleri, o kâtib-i mu’ciznümânın kemâlât-ı mâneviyesine baksa, işaret etse, elbette öyle bitmez bir hazineyi kapalı bırakıp abes etmez. Herhalde o kitabı bazılara ders verecek, tâ o kıymettar kitap mânâsız kalıp beyhude olmasın, onun gizli kemâlâtı zâhir olup kemâlini bulsun ve cemâl-i mânevîsi görünsün, o da sevinsin ve sevdirsin. Hem o acip kitabı bütün maânîsiyle, hakaikiyle ders verecek birisini, en birinci sahifeden tâ nihayete kadar üstünde ders vere vere geçirecektir.
Aynen öyle de, Nakkâş-ı Ezelî, şu kâinatı, kemâlâtını ve cemâlini ve hakaik-i esmâsını göstermek için öyle bir tarzda yazmıştır ki, bütün mevcudat hadsiz cihetlerle nihayetsiz kemâlâtını ve esmâ ve sıfâtını bildirir, ifade eder. Elbette bir kitabın mânâsı bilinmezse hiçe sukut eder. Bahusus böyle herbir harfi binler mânâyı tazammun eden bir kitap sukut edemez ve ettirilmez. Öyle ise, o kitabı yazan, elbette onu bildirecektir. Her taifenin istidadına göre bir kısmını anlattıracaktır. Hem umumunu, en âmm nazarlı, en küllî şuurlu, en mümtaz istidatlı bir ferde ders verecektir. Öyle bir kitabın umumunu ve küllî hakaikini ders vermek için gayet yüksek bir seyr ü sülûk ettirmek hikmeten lâzımdır. Yani, birinci sahifesi olan tabakat-ı kesretin en nihayetinden tut, tâ müntehâ sahifesi olan daire-i ehadiyete kadar bir seyeran ettirmek lâzım geliyor. İşte şu temsille Miracın ulvî hikmetlerine bir derece bakabilirsin.
Şimdi, makam-ı istimâda olan mülhide bakıp kalbini dinleyeceğiz, ne hale girdiğini göreceğiz. işte, hatıra geliyor ki: Onun kalbi diyor, “Ben inanmaya başladım. Fakat iyi anlayamıyorum. Üç mühim müşkülüm daha var.
[TABLE]
[TR]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]Nakkaş-ı Ezelî: herşeyi zâtına has olarak nakış nakış işleyen, varlığının başlangıcı olmayan Allah (bk. n-ḳ-ş; e-z-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abes: anlamsız, gayesiz, boş[/TD]
[TD]acip: şaşırtıcı, hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahusus: özellikle[/TD]
[TD]beyhude: boşuna, gayesiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]cemâl-i mânevî: mânevî güzellik (bk. c-m-l; a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]daire-i ehadiyet: Allah’ın birlik dairesi (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]ferd: kişi, şahıs (bk. f-r-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-i esmâ: isimlerin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]hikmeten: İlâhî hikmetin gereği (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]kemâlât-ı mâneviye: mânevî mükemmellikler, üstünlükler (bk. k-m-l; a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]kâtib-i mu’ciznümâ: mu’cize gösteren kâtip (bk. k-t-b; a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: genel, kapsamlı (bk. k-l-l)[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: ince, hoş (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]makam-ı istimâ: dinleme makamı (bk. s-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maânî: mânâlar, anlamlar (bk. a-n-y)[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]mânâ: anlam (bk. a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mülhid: dinsiz[/TD]
[TD]mümtaz: seçkin, üstün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müntehâ: en son nokta, sonuç[/TD]
[TD]müşkül: zorluk, engel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer[/TD]
[TD]seyeran: seyahat, gezi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyr ü sülûk: mânevî ve ruhî yolculuk[/TD]
[TD]sukut etmek: düşmek, alçalmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f)[/TD]
[TD]tabakat-ı kesret: çokluk tabakaları; sayısız varlıklardan oluşan tabakalar (bk. k-s̱-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: topluluk, grup[/TD]
[TD]tarz: şekil, biçim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun eden: içine alan[/TD]
[TD]telif: yazma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]ulvî: yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]zahîr: açık, âşikar (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât-ı zîfünun: fen ilimlerini bilen zât (bk. ẕî)[/TD]
[TD]âmm: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:35 #799098Anonim
“Birincisi: Şu Mirac-ı Azîm niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâma mahsustur?
“İkincisi: O zât nasıl şu kâinatın çekirdeğidir? Dersiniz: Kâinat onun nurundan halk olunmuş; hem kâinatın en âhir ve en münevver meyvesidir.
1 Bu ne demektir?“Üçüncüsü: Sabık beyanatınızda diyorsunuz ki: Âlem-i ulvîye çıkmak, şu âlem-i arziyedeki âsarların makinelerini, destgâhlarını ve netâicinin mahzenlerini görmek için urûc etmiştir. Ne demektir?”
Elcevap:
BİRİNCİ MÜŞKÜLÜNÜZ: Otuz adet Sözlerde tafsilen halledilmiştir. Yalnız şurada, zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) kemâlâtına ve delâil-i nübüvvetine ve o Mirac-ı Âzama en elyak o olduğuna icmâlî işaretler nev’inde bir muhtasar fihriste gösteriyoruz. Şöyle ki:
Evvelâ: Tevrat, İncil, Zebur gibi kütüb-ü mukaddeseden, pek çok tahrifata maruz oldukları halde, şu zamanda dahi, Hüseyin-i Cisrî gibi bir muhakkik, nübüvvet-i Ahmediyeye (a.s.m.) dair yüz on dört işarî beşaretleri çıkarıp Risale-i Hamidiye’de göstermiştir.
2Saniyen: Tarihçe sabit, Şık ve Satîh gibi meşhur iki kâhinin, nübüvvet-i Ahmediyeden (a.s.m.) biraz evvel, nübüvvetine ve Âhirzaman Peygamberi o olduğuna beyanatları gibi çok beşaretler sahih bir surette tarihen nakledilmiştir.
3Salisen: Velâdet-i Ahmediye (a.s.m.) gecesinde Kâbedeki sanemlerin sukutuyla,
4[NOT]Dipnot-1
bk. ed-Deylemî, el-Müsned 1:171; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 1:311.
Dipnot-2
bk. Hüseyin Cisrî, Risâle-i Hamîdiye, s. 52-94.
Dipnot-3
bk İbni Hişâm, es-Siretü’n-Nebeviyye 1:124-127, 158, 190, 192; el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 1:126-130; Ebû Nuayım, Delâilü’n-Nübüvve 1:122-128.
Dipnot-4
bk. el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 1:19; es-Suyûtî, el-Hasâisu’l-Kübrâ 1:81.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)[/TD]
[TD]Hüseyin-i Cisrî: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kâbe: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Mirac-ı Azîm/Âzam: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c; a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Hz. Muhammed (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]Satîh: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Tevrat: Hz. Mûsâ’ya indirilen kitap[/TD]
[TD]Zebur: Hz. Dâvud’a indirilen kitap[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]beşaret: müjdeleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]destgâh: tezgâh[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elyak: en layık[/TD]
[TD]halk olunmak: yaratılmak (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmalî: kısa, özet halinde (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]işarî: işaret yoluyla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, faziletler, üstünlükler (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]kâhin: gelecekten haber veren kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]kütüb-ü mukaddese: mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; ḳ-d-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: özel[/TD]
[TD]mahzen: depo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maruz: uğramış, tesirinde kalmış[/TD]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[TD]münevver: nurlu, aydınlanmış (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkül: zorluk, engel[/TD]
[TD]netâic: neticeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür, çeşit[/TD]
[TD]nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği (bk. n-b-e; ḥ-m-d)[/TD]
[TD]sabık: geçen, önceki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahih: doğru, sağlam[/TD]
[TD]salisen: üçüncü olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sanem: put[/TD]
[TD]saniyen: ikinci olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sukut: düşme[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[TD]tahrifat: değiştirmeler, bozmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarihen: tarihî olarak[/TD]
[TD]uruc: yükselme (bk. a-r-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velâdet-i Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in doğuşu (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]zât-ı Ahmediye: yüksek velâyet sahibi olan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) zâtı, şahsiyeti (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Âhirzaman Peygamberi: son peygamber olan ve dünya hayatının kıyamete yakın son devresinde gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[TD]âhir: son (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i arziye: dünya âlemi (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âlem-i ulvîye: yüce âlem (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsar: eserler[/TD]
[TD]İncil: Hz. İsâ’ya (a.s.) indirilen kitap[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şık: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:37 #799099Anonim
Kisrâ-yı Fârisin saray-ı meşhuresi olan Eyvânı inşikak etmesi
1 gibi, irhasat denilen yüzer hârika tarihçe meşhurdur.Rabian: Bir orduya parmağından gelen suyu içirmesi
2 ve câmide, bir cemaat-i azîme huzurunda kuru direğin, minberin naklinden dolayı mufarakat-i Ahmediyeden (a.s.m.) deve gibi enîn ederek ağlaması
3,
4 وَانْشَقَّ الْقَمَر ُ nassıyla, şakk-ı kamer
5 gibi, muhakkiklerin tahkikatıyla bine bâliğ mu’cizatla serfiraz olduğunu tarih ve siyer gösteriyor.Hamisen: Dost ve düşmanın ittifakıyla ahlâk-ı hasenenin şahsında en yüksek derecede; ve bütün muamelâtının şehadetiyle, secâyâ-yı sâmiye, vazifesinde ve tebliğatında en âli bir derecede; ve din-i İslâmdaki mehâsin-i ahlâkın şehadetiyle, şeriatinde en âli hısâl-i hamîde en mükemmel derecede bulunduğuna ehl-i insaf ve dikkat tereddüt etmez.
Sadisen: Onuncu Sözün İkinci İşaretinde işaret edildiği gibi, Ulûhiyet, mukteza-yı hikmet olarak tezahür istemesine mukabil, en âzamî bir derecede zât-ı Ahmediye (a.s.m.) dinindeki âzamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. Hem Hâlık-ı Âlemin nihayet kemâldeki cemâlini bir vasıtayla göstermek, mukteza-yı hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil, en güzel bir surette gösterici ve tarif edici, bilbedâhe, o zâttır.
[NOT]Dipnot-1
bk. el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 1:19, 126; Ebû Nuayım, Delâilü’n-Nübüvve 1:139.
Dipnot-2
bk. Buhârî, Vudû’ 32, 46, Menakıb 25, Eşribe 31; Müslim, Zühd 74, Fedâil 4-6; Tirmizî, Menakıb 6.
Dipnot-3
bk. Buhârî, Menâkıb 25, Cuma 26; Tirmizî, Menakıb 6, Cuma 10; Nesâî, Cuma 17.
Dipnot-4
“Ay yarıldı.” Kamer Sûresi, 54:1.
Dipnot-5
bk. Buhârî, Menâkıb 27, Menâkıbu’l-Ensâr 36, Tefsîr 54:1; Müslim, Sıfâtu’l-Münafikin 43-48.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Eyvân: köşk, saray[/TD]
[TD]Hâlık-ı Âlem: bütün evreni ve varlık âlemini yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kisrâ-yı Fâris: eski İran hükümdarı, kralı[/TD]
[TD]Ulûhiyet: İlâhlık (bk. e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ; ḥ-s-n)[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâliğ: erişen, ulaşan[/TD]
[TD]cemaat-i azîme: çok büyük topluluk (bk. c-m-a; a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]din-i İslâm: İslâm dini (bk. s-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i insaf ve dikkat: insaf sahibi ve dikkatli kimseler[/TD]
[TD]enîn etmek: inlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamisen: beşinci olarak[/TD]
[TD]hısâl-i hamîde: övülmeye lâyık güzel hasletler, huylar (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşikak: çatlama, bölünme[/TD]
[TD]irhâsât: Peygamberimizde (a.s.m.) peygamber olmadan önce görülen olağanüstü haller ve hadiseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, fikir birliği[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mehâsin-i ahlâk: ahlak güzelliği (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ)[/TD]
[TD]minber: hutbe okunan yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muamelât: davranışlar, işler[/TD]
[TD]mufarakat-i Ahmediye: yüksek velâyet sahibi olan Hz. Muhammed’den (a.s.m.) ayrılma (bk. f-r-ḳ; ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza-yı hikmet ve hakikat: hikmet ve hakikatin gereği (bk. ḥ-k-m; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]mu’cizât: mu’cizeler, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nass: Kur’ân’ın açık ve kesin hükmü[/TD]
[TD]nihayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rabian: dördüncü olarak[/TD]
[TD]sadisen: altıncı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saray-ı meşhure: meşhur saray[/TD]
[TD]secâyâ-yı sâmiye: yüksek ve kıymetli seciyeler, vasıflar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]serfiraz: benzerlerinden üstün olan[/TD]
[TD]siyer: Peygamberimizin (a.s.m) hayatını konu alan ilim dalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tahkikat: araştırmalar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarif edici: tanıtıcı (bk. a-r-f)[/TD]
[TD]tebliğat: tebliğler, bildirilen şeyler (bk. b-l-ğ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tereddüt: şüphe[/TD]
[TD]tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)[/TD]
[TD]zât-ı Ahmediye: yüksek velâyet sahibi olan Hz. Muhammed’in (a.s.m.) zâtı, şahsiyeti (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âli: yüce[/TD]
[TD]âzamî: en çok, en büyük (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şakk-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler; İslâmiyet (bk. ş-r-a)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:40 #799100Anonim
Hem Sâni-i Âlemin nihayet cemâlde olan kemâl-i san’atı üzerine enzâr-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil, en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşahede o zâttır.
Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakatında vahdâniyetini ilân etmek istemesine mukabil, tevhidin en âzamî bir derecede, bütün merâtib-i tevhidi ilân eden, yine bizzarure o zâttır.
Hem Sahib-i Âlemin nihayet derecede âsârındaki cemâlin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini âyinelerde mukteza-yı hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil, en şâşaalı bir surette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren, yine bilbedâhe o zâttır.
Hem şu saray-ı âlemin Sânii, gayet hârika mu’cizeleriyle ve gayet kıymettar cevahirlerle dolu hazine-i gaybiyelerini izhar ve teşhir istemesi ve onlarla kemâlâtını tarif etmek ve bildirmek istemesine mukabil, en âzamî bir surette teşhir edici ve tavsif edici ve tarif edici, yine bilbedâhe o zâttır.
Hem şu kâinatın Sânii, şu kâinatı envâ-ı acaip ve ziynetlerle süslendirmek suretinde yapması ve zîşuur mahlûkatını seyir ve tenezzüh ve ibret ve tefekkür için ona idhal etmesi ve mukteza-yı hikmet olarak onlara o âsar ve sanayiinin mânâlarını, kıymetlerini ehl-i temâşâ ve tefekküre bildirmek istemesine mukabil, en âzamî bir surette cin ve inse, belki ruhanîlere ve melâikelere de Kur’ân-ı Hakîm vasıtasıyla rehberlik eden, yine bilbedâhe o zâttır.
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk.i)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sahib-i Âlem: bütün âlemin, yaratılmış herşeyin sahibi Allah (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Âlem: bütün varlık âlemini sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; a-l-m)[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]bizzarure: kaçınılmaz şekilde, zorunlu olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celb etmek: çekmek[/TD]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâlin mehâsini: sıfat ve fiillerin güzelliği[/TD]
[TD]cevahir: cevherler, kıymetli taşlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dellâllık: ilan edicilik, rehberlik[/TD]
[TD]ehl-i temâşâ ve tefekkür: Allah’ın san’at eserlerine ibretle bakan ve düşünen kimseler (bk. f-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ-ı acaip: hayret verici şeylerin çeşitleri[/TD]
[TD]enzâr-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazine-i gaybiye: görünmeyen hazine (bk. ğ-y-b)[/TD]
[TD]hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn-ü zâtî: bizzat kendine, zâta ait güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]hüsnünün letâifi: fiillerdeki güzelliğin hoşluğu, şirinliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibret: ders çıkarma, düşündürme[/TD]
[TD]idhal: dahil etme, içine alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ins: insanlar[/TD]
[TD]izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i san’at: san’at mükemmelliği (bk. k-m-l; s-n-a)[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret tabakatı: çokluk tabakaları; sayısız varlıklardan oluşan tabakalar (bk. k-s̱-r)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]letâif: güzellikler, incelikler (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[TD]mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler (bk. m-l-k)[/TD]
[TD]merâtib-i tevhid: Allah’ın bir olduğuna inanmanın mertebeleri, dereceleri (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[TD]mukteza-yı hakikat ve hikmet: İlâhî gaye ve hakikatın gereği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza-yı hikmet: İlâhî hikmetin gereği (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son derece[/TD]
[TD]ruhanî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadâ: ses[/TD]
[TD]sanayi: san’atlar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saray-ı âlem: âlem sarayı (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]seyir: gezme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tarif: açıklama, tanıtma (bk. a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavsif: vasıflandırma, niteleme (bk. v-ṣ-f)[/TD]
[TD]tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h)[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir: sergileme[/TD]
[TD]vahdâniyet: birlik, Allah’ın birliği ve ortağının olmayışı (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynet: süs (bk. z-y-n)[/TD]
[TD]zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: evren, yaratılmışların hepsi (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âsâr: eserler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine: ayna[/TD]
[TD]âyinedarlık: aynalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzamî: en büyük, en çok (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[TD]şâşaalı: gösterişli, göz alıcı bir şekilde[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:41 #799101Anonim
Hem şu kâinatın Hâkim-i Hakîmi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksat ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlâkını ve mevcudatın “nereden, nereye ve ne oldukları” olan şu üç sual-i müşkilin muammâsını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak istemesine mukabil, en vâzıh bir surette ve en âzamî bir derecede, hakaik-i Kur’âniye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammâyı halleden, yine bilbedâhe o zâttır.
Hem şu âlemin Sâni-i Zülcelâli, bütün güzel masnuatıyla kendini zîşuur olanlara tanıttırmak ve kıymetli nimetlerle kendini onlara sevdirmesi, bizzarure, onun mukabilinde, zîşuur olanlara marziyâtı ve arzu-yu İlâhiyelerini bir elçi vasıtasıyla bildirmesini istemesine mukabil, en âlâ ve ekmel bir surette, Kur’ân vasıtasıyla o marziyat ve arzuları beyan eden ve getiren, yine bilbedâhe o zâttır.
Hem Rabbü’l-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs’at-i istidat verdiğinden ve bir ubûdiyet-i külliyeye müheyyâ ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya müptelâ olduğundan bir rehber vasıtasıyla yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil, en âzamî bir derecede, en eblâğ bir surette, Kur’ân vasıtasıyla en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda ifa eden, yine bilbedâhe o zâttır.
İşte, mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezâifi en âzamî bir derecede, en ekmel bir surette ifa eden zât, elbette o Mirac-ı Azîm ile Kab-ı Kavseyne çıkacak, saadet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, imanın hakaik-i gaybiyesini görecek, yine o olacaktır.
Sabian: Bilmüşahede, şu masnuatta gayet güzel tahsinat, nihayet derecede
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâkim-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye hükmeden Allah (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]Kab-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Cenab-ı Hak ile görüşmüştür (bk. ḳ-v-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mirac-ı Azîm: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği büyük yolculuk (bk. a-r-c; a-ẓ-m)[/TD]
[TD]Rabbü’l-Âlemîn: âlemlerin Rabbi olan Allah (bk. r-b-b; a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]ahsen: en güzel (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmüşahede: gözle görüldüğü üzere (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]bizzarure: zorunlu olarak, kaçınılmaz şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: sürekli, kalıcı (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]eblağ: en beliğ, veciz ve açık olarak (bk. b-l-ğ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]eşref: en şerefli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)[/TD]
[TD]hakaik-i gaybiye: gizli ve bilinmeyen gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ğ-y-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[TD]hissiyatça: duyguları açısından[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ifa etmek: yerine getirmek[/TD]
[TD]kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]maksat: kastedilen şey, gaye (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marziyat ve arzu-yu İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın istekleri ve razı olduğu şeyler (bk. e-l-h)[/TD]
[TD]masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]meyve-i âlem: kâinatın meyvesi (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muammâ: anlaşılması zor olan sır[/TD]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müheyyâ: hazırlama[/TD]
[TD]müptelâ: bağımlı, tutkun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[TD]sabian: yedincisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sual-i müşkil: zor soru[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvülât: değişimler, düşünmeler[/TD]
[TD]tahsinat: güzelleştirmeler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun eden: içine alan[/TD]
[TD]tılsım: sır, gizem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tılsım-ı muğlâk: anlaşılması zor sır[/TD]
[TD]ubûdiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk (bk. a-b-d; k-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vahdet: birlik, teklik (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vezâif: vazifeler, görevler[/TD]
[TD]vâzıh: açık, aşikâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vüs’at-i istidat: kabiliyet genişliği (bk. a-d-d)[/TD]
[TD]zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[TD]âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzamî: en büyük (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:43 #799102Anonim
süslü tezyinat vardır. Ve bilbedâhe, şöyle tahsinat ve tezyinat, onların Sâniinde gayet şiddetli bir irade-i tahsin ve kasd-ı tezyin var olduğunu gösterir. Ve irade-i tahsin ve tezyin ise, bizzarure, o Sânide san’atına karşı kuvvetli bir rağbet ve kudsî bir muhabbet olduğunu gösterir. Ve masnuat içinde en câmi’ ve letâif‑i san’atı birden kendinde gösteren ve bilen ve bildiren ve kendini sevdiren ve başka masnuattaki güzellikleri “Maşaallah” deyip istihsan eden, bilbedâhe, o san’atperver ve san’atını çok seven Sâniin nazarında en ziyade mahbup o olacaktır.
İşte, masnuatı yaldızlayan mezâyâ ve mehâsine ve mevcudatı ışıklandıran letâif ve kemâlâta karşı “Sübhanallah, Maşaallah, Allahu ekber” diyerek semâvâtı çınlattıran ve Kur’ân’ın nağamâtıyla kâinatı velveleye verdiren, istihsan ve takdirle, tefekkür ve teşhirle, zikir ve tevhidle ber ve bahri cezbeye getiren, yine bilmüşahede o zâttır.
İşte, böyle bir zât ki, es-sebebü ke’l-fâil
1 sırrınca, bütün ümmetin işlediği hasenâtın bir misli, onun kefe-i mizanında bulunan ve umum ümmetinin salâvatı onun mânevî kemâlâtına imdat
2 veren ve risaletinde gördüğü vezâifin netâicini ve mânevî ücretleriyle beraber rahmet ve muhabbet-i İlâhiyenin nihayetsiz feyzine mazhar olan bir zât, elbette Mirac merdiveniyle Cennete, Sidretü’l-Müntehâya, Arşa ve Kab-ı Kavseyne kadar gitmek,
3 ayn-ı hak, nefs-i hakikat ve mahz‑ı hikmettir.[NOT]Dipnot-1
bk. Tirmizî, İlim 14; Müsned 5:357; Ebû Hanîfe, el-Müsned 1:151.
Dipnot-2
bk. Ahzâb Sûresi, 33:56; Buhârî, Ezan 8, Tefsîr (17)11; Müslüm, Salat 14; Ebû Dâvûd, Salat 37.
Dipnot-3
bk. Necm Sûresi, 53:4-18.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Allahu ekber: “Allah en büyüktür” (bk. k-b-r)[/TD]
[TD]Arş: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin ve herşeyi kuşatan sınırsız egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kab-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda Cenâb-ı Hakla bu makamda bizzat görüşmüştür (bk. ḳ-v-b)[/TD]
[TD]Maşaallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]Sidretü’l-Müntehâ: yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Peygamberimizin (a.s.m.) ulaştığı en son makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı hak: doğrunun aynısı, kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]bahr: deniz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ber: kara[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]bizzarure: zorunlu olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cezbe: kendinden geçme hali[/TD]
[TD]câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]es-sebebü ke’l-fâil: “birşeye sebep olan onu yapan gibidir” (bk. s-b-b; f-a-l)[/TD]
[TD]feyz: bereket, nimet (bk. f-y-ḍ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasenât: iyilikler, sevaplar (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]irade-i tahsin: güzelleştirme iradesi, isteği (bk. r-v-d; ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]kasd-ı tezyin: süsleme kastı, süslü olsun diye bilerek süslemek (bk. ḳ-ṣ-d; z-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kefe-i mizan: terazi kefesi (bk. v-z-n)[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmel özellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: kutsal, kusursuz ve yüce (bk. ḳ-d-s)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâif: güzel ve hoş şeyler (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]letâif-i san’at: sanattaki güzellikler (bk. l-ṭ-f; ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahbup: sevgili (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]mahz-ı hikmet: hikmetin ta kendisi (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler[/TD]
[TD]misl: eş değer (bk. m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]muhabbet-i İlâhiye: Allah’ın sevgisi (bk. ḥ-b-b; e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazarında: gözünde, bakışında[/TD]
[TD]nağamât: nağmeler, hoş sesler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefs-i hakikat: gerçeğin kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]netâic: neticeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rağbet: yöneliş, istek[/TD]
[TD]risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]salâvat: Peygamberimize edilen rahmet ve esenlik duası (bk. ṣ-l-v)[/TD]
[TD]san’atperver: san’at sever (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]tahsin: güzelleştirme (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahsinat: güzelleştirmeler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]takdir: birşeyin değerini anlama ve ilân etme (bk. ḳ-d-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r)[/TD]
[TD]tevhid: Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezyin: süsleme (bk. z-y-n)[/TD]
[TD]tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir: sergileme[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velvele: coşku, haykırış[/TD]
[TD]vezâif: vazifeler, görevler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikir: Allah’ı anma[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmet: peygambere inanıp onun yolundan gidenler, mü’minler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.