- Bu konu 44 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Ekim 2011: 20:44 #799103
Anonim
İKİNCİ MÜŞKÜL: Ey makam-ı istimâdaki insan! Şu ikinci işkâl ettiğin hakikat o kadar derindir, o kadar yüksektir ki, akıl ona ne ulaşır, ne de yanaşır—illâ nur-u imanla görünür. Fakat bazı temsilâtla o hakikatin vücudu fehme takrib edilir. Öyle ise bir nebze takribe çalışacağız.
İşte, şu kâinata nazar-ı hikmetle bakıldığı vakit, azîm bir şecere mânâsında görünür. Ve şecerenin nasıl dalları, yaprakları, çiçekleri, meyveleri vardır. Şu şecere-i hilkatin de bir şıkkı olan âlem-i süflînin anâsır dalları, nebâtât ve eşcar yaprakları, hayvânât çiçekleri, insan meyveleri hükmünde görünür.
Sâni-i Zülcelâlin ağaçlar hakkında câri olan bir kanunu, elbette şu şecere-i âzamda da câri olmak, mukteza-yı ism-i Hakîmdir. Öyle ise, mukteza-yı hikmet, şu şecere-i hilkatin de bir çekirdekten yapılmasıdır. Hem öyle bir çekirdek ki, âlem-i cismanîden başka, sair âlemlerin nümunesini ve esasatını câmi’ olsun. Çünkü, binler muhtelif âlemleri tazammun eden kâinatın çekirdek-i aslîsi ve menşei, kuru bir madde olamaz.
Madem şu şecere-i kâinattan daha evvel, o neviden başka şecere yok. Öyle ise, ona menşe ve çekirdek hükmünde olan mânâ ve nur, elbette yine şecere-i kâinatta bir meyve libasının giydirilmesi, yine Hakîm isminin muktezasıdır. Çünkü çekirdek daima çıplak olamaz. Madem evvel-i fıtratta meyve libasını giymemiş. Elbette âhirde o libası giyecektir.
Madem o meyve insandır. Ve madem insan içinde, sabıkan ispat edildiği üzere, en meşhur meyve ve en muhteşem semere ve umumun nazar-ı dikkatini celb eden ve arzın nısfını ve beşerin humsunun nazarını kendine hasreden ve mehâsin-i mâneviyesiyle âlemi ya nazar-ı muhabbet veya hayretle kendine baktıran meyve ise, zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Elbette, kâinatın teşekkülüne
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)[/TD]
[TD]Hakîm: herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]anâsır: unsurlar; toprak, hava, su, ateş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]azîm: çok büyük (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insanlık[/TD]
[TD]celb etmek: çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi’: kapsayan (bk. c-m-a)[/TD]
[TD]câri: geçerli, yürürlükte[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esasat: esaslar, prensipler[/TD]
[TD]evvel-i fıtrat: yaratılışın başlangıcı (bk. f-ṭ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşcar: ağaçlar[/TD]
[TD]fehm: anlayış, kavrayış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hasretmek: özgü kılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)[/TD]
[TD]humsu: beşte biri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]illâ: ancak[/TD]
[TD]işkâl etmek: zorlaştırmak, güçleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]libas: elbise[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam-ı istimâ: dinleme makamı (bk. s-m-a)[/TD]
[TD]mehâsin-i mâneviye: mânevi güzellikler (bk. ḥ-s-n; a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menşe: kaynak, kök[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhteşem: ihtişamlı, görkemli[/TD]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza-yı hikmet: hikmetin gereği (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]mukteza-yı ism-i Hakîm: Allah’ın herşeyi hikmetle yaptığını bildiren isminin gereği (bk. s-m-v; ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkül: zorluk, engel[/TD]
[TD]nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]nazar-ı hikmet: hikmet bakışı (bk. n-ẓ-r; ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı muhabbet: sevgi bakışı (bk. n-ẓ-r; ḥ-b-b)[/TD]
[TD]nebze: az miktar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebâtât: bitkiler[/TD]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n)[/TD]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nısfı: yarısı[/TD]
[TD]sabıkan: bundan önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer[/TD]
[TD]semere: meyve[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takrib: yaklaştırma[/TD]
[TD]tazammun eden: içine alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsilât: temsiller, kıyaslama tarzında benzetmeler (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]umum: genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]zât-ı Muhammediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zâtı, şahsiyeti (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhir: son (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i cismanî: maddî âlem (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âlem-i süflî: aşağı, alçak âlem (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çekirdek-i aslî: asıl çekirdek, öz[/TD]
[TD]şecere: ağaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[TD]şecere-i kâinat: kâinat ağacı (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i âzam: büyük ağaç (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:47 #799104Anonim
çekirdek olan nur, onun zâtında cismini giyerek en âhir bir meyve suretinde görünecektir.
Ey müstemi! Şu acip kâinat-ı azîme bir insanın cüz’î mahiyetinden halk olunmasını istib’âd etme. Bir nevi âlem gibi olan muazzam çam ağacını, buğday tanesi kadar bir çekirdekten halk eden Kadîr-i Zülcelâl, şu kâinatı nur-u Muhammedîden (Aleyhissalâtü Vesselâm) nasıl halk etmesin veya edemesin? İşte, şecere-i kâinat, şecere-i tûbâ gibi, gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için, aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar nuranî bir hayt-ı münasebet var. İşte, Mirac, o hayt-ı münasebetin gılâfı ve suretidir ki, zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm o yolu açmış, velâyetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliya-yı ümmeti, ruh ve kalble, o cadde-i nuranîde, Mirac-ı Nebevînin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidatlarına göre makamat-ı âliyeye çıkıyorlar.
Hem sabıkan ispat edildiği üzere, şu kâinatın Sânii, birinci işkâlin cevabında gösterilen makàsıd için, şu kâinatı bir saray suretinde yapmış ve tezyin etmiştir. O makàsıdın medarı zât-ı Ahmediye (a.s.m.) olduğu için, kâinattan evvel Sâni-i Kâinatın nazar-ı inâyetinde olması ve en evvel tecellîsine mazhar olmak lâzım geliyor. Çünkü birşeyin neticesi, semeresi evvel düşünülür. Demek, vücuden en âhir, mânen de en evveldir. Halbuki, zât-ı Ahmediye (a.s.m.) hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medar-ı kıymeti ve bütün maksatların medar-ı zuhuru olduğundan, en evvel tecellî-i icada mazhar, onun nuru olmak lâzım gelir.
1
ÜÇÜNCÜ MÜŞKÜLÜN: O kadar geniştir ki, bizim gibi dar zihinli insanlar istiab ve ihata edemez. Fakat uzaktan uzağa bakabiliriz.[NOT]Dipnot-1
bk. el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:265[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)[/TD]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mirac/Mirac-ı Nebevî: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c; n-b-e)[/TD]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan Allah (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Kâinat: bütün evreni mükemmel bir sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-v-n)[/TD]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cadde-i nuranî: nurlu cadde (bk. n-v-r)[/TD]
[TD]cüz’î: küçük, sınırlı (bk. c-z-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya-yı ümmet: İslâm ümmeti içinden velilik derecesine çıkanlar (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]evvel: önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gılâf: kılıf[/TD]
[TD]halk: yaratma (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayt-ı münasebet: ilişki bağı (bk. n-s-b)[/TD]
[TD]ihata: kapsama, kuşatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiab: içine alma, kaplama[/TD]
[TD]istib’ad: akıldan uzak görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)[/TD]
[TD]işkâl: zorluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]kâinat-ı azîme: büyük kâinat (bk. k-v-n; a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: öz nitelik, özellik[/TD]
[TD]makamat-ı âliye: yüce makamlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maksat: kastedilen şey, gaye (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[TD]makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]medar: sebep, vesile[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı kıymet: kıymet sebebi[/TD]
[TD]medar-ı zuhur: görünme sebebi (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muazzam: büyük (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[TD]mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstemi: dinleyici (bk. s-m-a)[/TD]
[TD]müşkül: zorluk, engel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı inâyet: yardım ve koruma bakışı (bk. n-ẓ-r; a-n-y)[/TD]
[TD]nevi: tür, çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u Muhammedî: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in nuru (bk. n-v-r; ḥ-m-d)[/TD]
[TD]nuranî: nurlu (bk. n-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)[/TD]
[TD]sabıkan: bundan önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve[/TD]
[TD]seyr ü sülûk: mânevî ve ruhî yolculuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]tecellî: yansıma (bk. c-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî-i icad: yaratma, var etme tecellîsi (bk. c-l-y; v-c-d)[/TD]
[TD]tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşekkül: oluşum[/TD]
[TD]velâyet: velîlik (bk. v-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuden: varlık bakımından (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]zât-ı Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zâtı, şahsiyeti (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhir: son (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çekirdek-i aslî: asıl çekirdek, öz[/TD]
[TD]şecere-i kâinat: kâinat ağacı (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i tûbâ: Cennetteki tûba ağacı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:49 #799105Anonim
Evet, âlem-i süflînin mânevî destgâhları ve küllî kanunları, avâlim-i ulviyededir. Ve mahşer-i masnuat olan küre-i arzın hadsiz mahlûkatının netâic-i amelleri ve cin ve insin semerât-ı ef’alleri, yine avâlim-i ulviyede temessül eder. Hattâ, hasenat Cennetin meyveleri suretine,
1 seyyiat ise Cehennemin zakkumları şekline
2 girdikleri, pek çok emârat ve pek çok rivâyâtın şehadetiyle ve hikmet-i kâinatın ve ism-i Hakîmin iktizasıyla beraber, Kur’ân-ı Hakîmin işârâtı gösteriyor.Evet, zeminin yüzünde kesret o kadar intişar etmiş ve hilkat o kadar teşa’ub etmiş ki, bütün kâinatta münteşir umum masnuatın pek çok fevkinde ecnâs-ı mahlûkat ve esnaf-ı masnuat, küre-i zeminde bulunur, değişir, daima dolup boşalır. İşte şu cüz’iyat ve kesretin menbaları, madenleri, elbette küllî kanunlar ve küllî tecelliyât-ı esmâiyedir ki, o küllî kanunlar, o küllî tecellîler ve o muhit esmâların mazharları da bir derece basit ve sâfi ve herbiri bir âlemin arşı ve sakfı ve bir âlemin merkez-i tasarrufu hükmünde olan semâvâttır ki, o âlemlerin birisi de Sidretü’l-Müntehâdaki Cennetü’l-Me’vâdır.
3 Yerdeki tesbihat ve tahmidat, o Cennetin meyveleri suretinde—Muhbir-i Sadıkın ihbarıyla—temessül ettiği sabittir.
4İşte, bu üç nokta gösteriyorlar ki, yerde olan netâic ve semerâtın mahzenleri oralardadır ve mahsulâtı o tarafa gider.
[NOT]Dipnot-1
bk. Yâsîn Sûresi, 36:55:57; Duhân Sûresi, 44:27, 55; Sâd Sûresi, 38:51; Tûr Sûresi, 52:22; Rahmân Sûresi, 55:52, 67; Vâkıa Sûresi, 56:32; Mü’minûn Sûresi, 23:19; Sâffât Sûresi, 37:42.
Dipnot-2
bk. Sâffât Sûresi, 37:62; Duhân Sûresi, 44:43; Vâkıa Sûresi, 56:52; Nebe Sûresi, 78:21-30.
Dipnot-3
bk. Necm Sûresi, 53:15.
Dipnot-4
bk. İbni Hibban, es-Sahîh 3:109; el-Hakim, el-Müstedrek 1:680; el-Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ 6:207; Ebû Ya’lâ, el-Müsned 4:165. [/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Cennetü’l-Me’vâ: Cennetin üçüncü katının ismi[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ)[/TD]
[TD]Sidretü’l-Müntehâ: yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Peygamberimizin (a.s.m.) ulaştığı en son makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arş: gök, semâ (bk. a-r-ş)[/TD]
[TD]avâlim-i ulviye: yüce âlemler (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cin ve ins: cinler ve insanlar[/TD]
[TD]cüz’iyat: ferdî şeyler (bk. c-z-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]destgâh: tezgâh, işyeri[/TD]
[TD]ecnâs-ı mahlûkat: yaratılanların cinsleri, türleri (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emârat: işaretler, belirtiler[/TD]
[TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esnaf-ı masnuat: san’atlı yaratılmış varlıkların sınıfları (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[TD]hasenat: iyilikler, sevaplar (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i kâinat: kâinatın yaratılmasındaki hikmet; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; k-v-n)[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbar: haber verme[/TD]
[TD]iktiza: gerektirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intişar: yayılma[/TD]
[TD]ism-i Hakîm: Allah’ın herşeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi (bk. s-m-v; ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]işârât: işaretler[/TD]
[TD]kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]küllî: genel ve kapsamlı (bk. k-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]küre-i zemin: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maden: kaynak[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsulât: ürünler[/TD]
[TD]mahzen: depo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahşer-i masnuat: sanat eseri varlıkların toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r; ṣ-n-a)[/TD]
[TD]masnuât: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merkez-i tasarruf: iş ve faaliyet merkezi (bk. ṣ-r-f)[/TD]
[TD]muhit: kapsamlı, kuşatıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münteşir: yayılmış olan[/TD]
[TD]netâic: neticeler, sonuçlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netâic-i amel: işin neticeleri[/TD]
[TD]rivâyât: rivâyetler, nakledilen şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sakf: çatı, tavan[/TD]
[TD]semerât: meyveler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semerât-ı ef’al: fiillerin meyvesi, neticesi (bk. f-a-l)[/TD]
[TD]semâvât: gökler (bk. s-m-v)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyiat: kötülükler, günahlar[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâfi: saf, temiz (bk. ṣ-f-y)[/TD]
[TD]tahmidat: şükür ve övgüler (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecelliyât-ı esmâ: Cenâb-ı Allah’ın isimlerinin yansımaları, görüntüleri (bk. c-l-y; s-m-v)[/TD]
[TD]tecellî: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temessül: görünme, belirme (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşa’ub: kısım ve bölümlere ayrılma[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zakkum: Cehennemde bir ağacın ismi[/TD]
[TD]zemin: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]âlem-i süflî: aşağı âlem, dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:52 #799106Anonim
Deme ki, “Havaî bir Elhamdü lillâh kelimem nasıl mücessem bir meyve-i Cennet olur?”
Çünkü, sen gündüz uyanıkken güzel bir söz söylersin; bazan rüyada güzel bir elma şeklinde yersin. Gündüz çirkin bir sözün, gecede acı birşey suretinde yutarsın. Bir gıybet etsen, murdar bir et suretinde sana yedirirler. Öyle ise, şu dünya uykusunda söylediğin güzel sözlerin ve çirkin sözlerin, meyveler suretinde, uyanık âlemi olan âlem-i âhirette yersin ve yemesini istib’âd etmemelisin.
DÖRDÜNCÜ ESAS
Miracın semerâtı ve faidesi nedir?
Elcevap: Şu şecere-i tûbâ-i mâneviye olan Miracın beş yüzden fazla meyvelerinden, nümune olarak yalnız beş tanesini zikredeceğiz.
BİRİNCİ MEYVE: Erkân-ı imaniyenin hakaikini gözle görüp, melâikeyi, Cenneti, âhireti, hattâ Zât-ı Zülcelâli gözle müşahede etmek, kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur-u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki, şu kâinatı perişan ve fâni karma karışık bir vaziyet-i mevhumeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile, o kâinatı kudsî mektubât-ı Samedâniye, güzel âyine-i cemâl-i Zât-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatini göstermiş, kâinatı ve bütün zîşuuru sevindirip mesrur etmiş. Hem o nur ve o meyve ile, beşeri müşevveş, perişan, âciz, fakir, hâcâtı hadsiz, a’dâsı nihayetsiz ve fâni, bekàsız bir vaziyet-i dalâletkârâneden, o insanı o nur, o meyve-i kudsiye ile, ahsen-i takvimde bir mu’cize-i kudret-i Samedâniyesi ve mektubât-ı Samedâniyenin bir nüsha-i câmiası ve Sultan-ı Ezel ve Ebedin bir muhatabı, bir abd-i hassı ve kemâlâtının istihsancısı, halîli ve cemâlinin
[TABLE]
[TR]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]Sultan-ı Ezel ve Ebed: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hakimiyet sahibi Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l; e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]abd-i has: özel ve seçilmiş kul (bk. a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahsen-i takvim: en güzel biçim, tam kıvam (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]a’dâ: düşmanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bekàsız: devamsız, geçici (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]elhamdü lillâh: “her türlü övgü ve şükür yalnızca Allah’a aittir” (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erkân-ı imaniye: imanın rükünleri, şartları (bk. r-k-n; e-m-n)[/TD]
[TD]fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gıybet: başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşma, çekiştirme[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik: gerçek mahiyetler, esaslar (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek mahiyet, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halîl: dost[/TD]
[TD]havaî: havaya ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)[/TD]
[TD]istib’ad: akıldan uzak görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihsancı: beğenen, güzel bulan (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]kemâlat: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: kutsal, kusursuz ve yüce (bk. ḳ-d-s)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mektubat-ı Samedâniye: Samed olan Allah’ın yarattığı herbiri birer mektup gibi mânâlar ifade eden varlıklar (bk. k-t-b; ṣ-m-d)[/TD]
[TD]melâike: melekler (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesrur: sevindirme[/TD]
[TD]meyve-i Cennet: Cennet meyvesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyve-i kudsiye: kutsal, kusursuz ve yüce meyve (bk. ḳ-d-s)[/TD]
[TD]murdar: pis, kirli, haram[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize-i kudret-i Samedâniye: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r; ṣ-m-d)[/TD]
[TD]mücessem: cisme bürünmüş, maddî yapısı olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)[/TD]
[TD]müşevveş: düzensiz, karma karışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]nur-u ezelî ve ebedî: başlangıcı ve sonu olmayan nur (bk. n-v-r; e-z-l; e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[TD]nüsha-i câmia: çok geniş ve kapsamlı nüsha, kopya (bk. c-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semerât: meyveler[/TD]
[TD]suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hal[/TD]
[TD]vaziyet-i dalâletkârâne: hak yoldan sapma hâli durumu (bk. ḍ-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet-i mevhume: olmadığı halde varsayılan vaziyet, durum[/TD]
[TD]zikretmek: anmak, belirtmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)[/TD]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya (bk. a-l-m; e-ḫ-r)[/TD]
[TD]âyine-i cemâl-i Zât-ı Ehadiye: herbir varlıkta birliğiyle tecellî eden zâtın güzelliğini gösteren ayna (bk. c-m-l; v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şecere-i tûbâ-i mâneviye: mânevî tûbâ ağacı (bk. a-n-y)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:54 #799107Anonim
hayretkârı, habibi ve Cennet-i bâkiyesine namzet bir misafir-i azizi suret-i hakikîsinde göstermiş, insan olan bütün insanlara nihayetsiz bir sürur, hadsiz bir şevk vermiştir.
İKİNCİ MEYVE: Sâni-i Mevcudat ve Sahib-i Kâinat ve Rabbü’l-Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebedin marziyât-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyetin—başta namaz olarak—esasatını cin ve inse hediye getirmiştir ki, o marziyâtı anlamak o kadar merak-âver ve saadet-âverdir ki tarif edilmez. Çünkü herkes büyükçe bir velînimetini yahut muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamaya ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur. Temenni eder ki, “Keşke bir vasıta-i muhabere olsaydı, doğrudan doğruya o zâtla konuşsaydım. Benden ne istiyor, anlasaydım. Benden, onun hoşuna gideni bilseydim” der. Acaba, bütün mevcudat kabza-i tasarrufunda ve bütün mevcudattaki cemâl ve kemâlât Onun cemâl ve kemâline nisbeten zayıf bir gölge ve her anda nihayetsiz cihetlerle Ona muhtaç ve nihayetsiz ihsanlarına mazhar olan beşer, ne derece Onun marziyâtını ve arzularını anlamak hususunda hahişger ve merak-âver olması lâzım olduğunu anlarsın. İşte, zât-ı Ahmediye (a.s.m.) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı Ezel ve Ebedin marziyâtını, doğrudan doğruya, Mirac semeresi olarak, hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir.
1Evet, beşer, kamerdeki hali anlamak için ne kadar merak eder ki, biri gidip dönüp haber verse! Hem ne kadar fedakârlık gösterir. Eğer anlasa, ne kadar hayret ve meraka düşer. Halbuki, kamer öyle bir Mâlikü’l-Mülkün memleketinde geziyor ki, kamer bir sinek gibi küre-i arzın etrafında pervaz eder; küre-i arz pervane gibi şemsin etrafında uçar. Şems binler lâmbalar içinde bir lâmbadır ki, o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâlin bir misafirhanesinde mumdarlık eder. İşte, zât-ı
[NOT]
Dipnot-1
bk. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensar 42; Müslim, Îman 279, Müsâfirîn 253; Tirmizî, Tefsîru Sûre (53)1; Nesâî, Salât 1, İftitâh 25; Müsned 1:387, 422.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]Hâkim-i Ezel ve Ebed: egemenliği zaman öncesinden sonsuza kadar devam eden Allah (bk. ḥ-k-m; e-z-l; e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi olan Allah (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl: bütün mülkün gerçek sahibi, heybet, yücelik ve haşmet sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]Rabbü’l-Âlemin: âlemlerin Rabbi; bütün âlemleri idare ve terbiye eden Allah (bk. r-b-b; a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sahib-i Kâinat: evrenin ve herşeyin sahibi olan Allah (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]Sultan-ı Ezel ve Ebed: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hakimiyet sahibi Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l; e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Mevcudat: bütün varlıkları sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; v-c-d)[/TD]
[TD]arzukeş: arzulu, istekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan[/TD]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön[/TD]
[TD]esasat: esaslar, temel prensipler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]habib: sevgili (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hahişger: istekli[/TD]
[TD]hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayretkâr: hayran olan[/TD]
[TD]ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ins: insanlar[/TD]
[TD]kabza-i tasarruf: emri altında bulundurma (bk. ṣ-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kamer: ay[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]marziyât: Allah’ın razı olduğu şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marziyât-ı Rabbâniye: Rab olan Allah’ın razı olduğu şeyler (bk. r-b-b)[/TD]
[TD]mazhar: erişen, nâil olan (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merak-âver: merak verici, düşündürücü[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misafir-i aziz: aziz ve şerefli misafir (bk. a-z-z)[/TD]
[TD]muhsin: bağış ve iyilikte bulunan (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mumdar: ışık veren[/TD]
[TD]namzet: aday[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]pervaz etmek: uçmak[/TD]
[TD]saadet-âver: mutluluk verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve[/TD]
[TD]suret-i hakikî: gerçek görünüş (bk. ṣ-v-r; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[TD]tarif etmek: anlatmak (bk. a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temenni etme: dileme, isteme[/TD]
[TD]vasıta-i muhabere: haberleşme aracı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velînimet: nimeti veren (bk. n-a-m)[/TD]
[TD]zât-ı Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zâtı, şahsiyeti (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[TD]şevk: şiddetli arzu ve istek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
27 Ekim 2011: 20:58 #799108Anonim
Ahmediye (a.s.m.) öyle bir Zât-ı Zülcelâlin şuûnâtını ve acaib-i san’atını ve âlem-i bekàda hazâin-i rahmetini görmüş, gelmiş, beşere söylemiş. İşte, beşer bu zâtı kemâl-i merak ve hayret ve muhabbetle dinlemezse, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmetle hareket ettiğini anlarsın.
ÜÇÜNCÜ MEYVE: Saadet-i ebediyenin definesini görüp, anahtarını alıp getirmiş, cin ve inse hediye etmiştir. Evet, Mirac vasıtasıyla ve kendi gözüyle Cenneti görmüş ve Rahmân-ı Zülcemâlin rahmetinin bâki cilvelerini müşahede etmiş ve saadet-i ebediyeyi kat’iyen, hakkalyakîn anlamış, saadet-i ebediyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir ki: Biçare cin ve ins, kararsız bir dünyada ve zelzele-i zevâl ve firak içindeki mevcudatı, seyl-i zaman ve harekât-ı zerrât ile adem ve firak-ı ebedî denizine döküldüğü olan vaziyet-i mevhume-i canhıraşânede oldukları hengâmda, şöyle bir müjde ne kadar kıymettar olduğu; ve idam-ı ebedî ile kendilerini mahkûm zanneden fâni cin ve insin kulağında öyle bir müjde ne kadar saadet-âver olduğu tarif edilmez. Bir adama, idam edileceği anda, onun affıyla kurb-u şahanede bir saray verilse, ne kadar sürura sebeptir. Bütün cin ve ins adedince böyle sürurları topla, sonra bu müjdeye kıymet ver.
DÖRDÜNCÜ MEYVE: Rüyet-i cemâlullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü’mine dahi mümkün olduğunu cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin: Yani, her kalb sahibi bir insan, zîcemâl, zîkemâl, zîihsan bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsanın derecâtına nisbeten tezayüd eder, perestiş derecesine gelir; canını feda eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını feda etmek derecesine çıkar. Halbuki, bütün mevcudattaki cemâl ve kemâl ve ihsan, Onun cemâl ve kemâl ve ihsanına nisbeten,
[TABLE]
[TR]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]Rahmân-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m; ẕü; c-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)[/TD]
[TD]acaib-i san’at: san’at hârikalıkları (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: sürekli, kalıcı (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, akis (bk. c-l-y)[/TD]
[TD]define: hazine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derecât: dereceler[/TD]
[TD]firak-ı ebedî: sonsuz ayrılık (bk. f-r-ḳ; e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)[/TD]
[TD]hakkalyakin: bizzat yaşayarak elde edilen kesin bilgi (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harekât-ı zerrât: atomların hareketleri[/TD]
[TD]hazâin-i rahmet: Allah’ın rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hengâm: zaman[/TD]
[TD]hilâf-ı akıl ve hikmet: akla ve hikmete aykırı (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)[/TD]
[TD]ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ins: insanlar[/TD]
[TD]kat’iyen: kesinlikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
[TD]kemâl-i merak: tam bir merak (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kurb-u şahane: padişaha yakınlık[/TD]
[TD]kıymet: değer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]leziz: lezzetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahkûm: hükümlü (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mü’min: imanlı, Allah’a inanan (bk. e-m-n)[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]perestiş: aşırı derece sevmek[/TD]
[TD]rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rüyet-i cemâlullah: Allah’ın güzelliğini seyretme (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-âver: mutluluk verici[/TD]
[TD]seyl-i zaman: zamanın akışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[TD]tarif etmek: anlatmak (bk. a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezayüd etmek: artmak[/TD]
[TD]vaziyet-i mevhume-i canhıraşâne: yürek paralayıcı olarak farz edilen durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]zelzele-i zevâl ve firak: gelip geçicilik ve ayrılık sarsıntısı (bk. z-v-l; f-r-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât-ı Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zâtı, şahsiyeti (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]zîcemâl: güzellik sahibi (bk. ẕî; c-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîihsan: bağış ve iyilik sahibi (bk. ẕî; ḥ-s-n)[/TD]
[TD]zîkemâl: kemâl ve olgunluk sahibi (bk. ẕî; k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi (bk. a-l-m; b-ḳ-y)[/TD]
[TD]şuûnât: haller, işler, fiiller (bk. ş-e-n)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Ekim 2011: 18:36 #799140Anonim
küçük birkaç lemeâtın güneşe nisbeti gibi de olmaz. Demek, nihayetsiz bir muhabbete lâyık ve nihayetsiz rüyete ve nihayetsiz bir iştiyaka elyak bir Zât-ı Zülcelâli ve’l-Kemâlin saadet-i ebediyede rüyetine muvaffak olması ne kadar saadet-âver ve medar-ı sürur ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu, insan isen anlarsın.
BEŞİNCİ MEYVE: İnsan, kâinatın kıymettar bir meyvesi ve Sâni-i Kâinatın nazdar sevgilisi olduğu, Mirac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki, kâinatın bütün mevcudatı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes’udiyetkârâne veriyor ki, tasvir edilmez. Çünkü, âdi bir nefere denilse, “Sen müşir oldun”; ne kadar memnun olur. Halbuki, fâni, âciz bir hayvan-ı nâtık, zevâl ve firak sillesini daima yiyen biçare insana, birden “Ebedî, bâki bir Cennette, Rahîm ve Kerîm bir Rahmân’ın rahmetinde ve hayal sür’atinde, ruhun vüs’atinde, aklın cevelânında, kalbin bütün arzularında, mülk ve melekûtunda tenezzühe, seyerana ve cevelâna muvaffak olduğun gibi, saadet-i ebediyede rüyet-i cemâline de muvaffak olursun” denildiği vakit, insaniyeti sukut etmemiş bir insan, ne kadar derin ve ciddî bir sevinç ve süruru kalbinde hissedeceğini tahayyül edebilirsin.Şimdi, makam-ı istimâda olan zâta deriz ki: İlhad gömleğini yırt, at. Mü’min kulağını geçir ve Müslim gözlerini tak. Sana iki küçük temsil ile bir iki meyvenin derece-i kıymetini göstereceğiz.
Meselâ, seninle biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki, herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı; her taraf müthiş cenazelerle dolu; işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vâveylâsıdır. İşte biz şöyle bir
[TABLE]
[TR]
[TD]Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m)[/TD]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Müslim: Müslüman (bk. s-l-m)[/TD]
[TD]Rahmân: kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahîm: rahmetinin çok özel tecellîleri olan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[TD]Sâni-i Kâinat: evreni ve herşeyi mükemmel bir san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Zülcelâl ve’l-Kemâl: sonsuz yücelik, haşmet ve mükemmellik sahibi olan Allah (bk. ẕü; c-l-l; k-m-l)[/TD]
[TD]biçare: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]cevelân: dolaşma, gezme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derece-i kıymet: kıymet derecesi[/TD]
[TD]ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elyak: en layık[/TD]
[TD]firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)[/TD]
[TD]hayvan-ı nâtık: konuşan canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilhad: dinsizlik, inkâr[/TD]
[TD]ins: insanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]insaniyet: insanlık[/TD]
[TD]iştiyak: şiddetli arzu ve istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lemeât: parıltılar[/TD]
[TD]mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam-ı fahr: övünme makamı[/TD]
[TD]makam-ı istimâ: dinleme makamı (bk. s-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazlum: zulme uğrayan (bk. ẓ-l-m)[/TD]
[TD]medar-ı sürur: sevinç ve neşe vesilesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvaffak: başarılı olma, erişme[/TD]
[TD]mülk ve melekût: görünen cismânî ve görünmeyen mânevî âlemler (bk. m-l-k)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşir: mareşal[/TD]
[TD]mü’min: imanlı, Allah’a inanan (bk. e-m-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazdar: nazlı[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]nisbet: kıyas, oran (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[TD]rüyet: görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rüyet-i cemâl: Allah’ın güzelliğini seyretme (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-âver: mutluluk verici[/TD]
[TD]seyeran: gezinme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sukut: alçalma[/TD]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sürur-u mes’udiyetkârâne: mutluluk verici bir sevinç[/TD]
[TD]sür’at: hız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)[/TD]
[TD]tasvir etme: ifade etme, anlatma (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâveylâ: çığlık, feryad[/TD]
[TD]vüs’at: genişlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevâl: gelip geçicilik, yokluk (bk. z-v-l)[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]âdi: basit, sıradan[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Ekim 2011: 18:39 #799141Anonim
vaziyette olduğumuz vakitte, biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjdeyle bize yabancı olanlar ahbap şekline girse; düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse, o müthiş cenazeler, huşû ve huzûda, zikir ve tesbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse; o yetimâne ağlayışlar, senâkârâne “Yaşasın”lar hükmüne girse; ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar terhisat suretine dönse; kendi sürurumuzla beraber herkesin süruruna müşterek olsak, o müjde ne kadar mesrurâne olduğunu elbette anlarsın.
İşte, Mirac-ı Ahmediyenin (a.s.m.) bir meyvesi olan nur-u imandan evvel şu kâinatın mevcudatı, nazar-ı dalâletle bakıldığı vakit, yabancı, muzır, müz’iç, muvahhiş; ve dağ gibi cirimler birer müthiş cenaze; ecel, herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar; bütün sadâlar, firak ve zevâlden gelen vâveylâlar olduğu halde, dalâletin öyle tasvir ettiği hengâmda, meyve-i Mirac olan hakaik-i erkân-ı imaniye nasıl mevcudatı sana kardeş, dost ve Sâni-i Zülcelâline zâkir ve müsebbih;
1 ve mevt ve zevâl, bir nevi terhis ve vazifeden âzâd etmek;
2 ve sadâlar, birer tesbihat hakikatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakikati tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.İkinci temsil: Seninle biz sahrâ-yı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz, aç ve susuz, meyus ve ümitsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden, bir zât, o karanlık perdesinden geçip, sonra gelip bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misal bir yerde istikbalimiz temin edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa, ne kadar memnun oluruz, bilirsin.
[NOT]Dipnot-1
bk. Ra’d Sûresi, 12:13; İsrâ Sûresi, 17:44; Nûr Sûresi, 24:41; Zümer Sûresi, 39:75.
Dipnot-2
bk. Bakara Sûresi, 2:46, 156; Mü’minûn Sûresi, 23:160.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Mirac-ı Ahmediye: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c; ḥ-m-d)[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem-âbâd: yokluklarla dolu[/TD]
[TD]ahbap: sevgililer, dostlar (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cennet-misal: cennet gibi (bk. m-s̱-l)[/TD]
[TD]cirim: büyük cisim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)[/TD]
[TD]ecel: ölüm zamanı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)[/TD]
[TD]garât: gasplar, yağmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-i erkân-ı imaniye: iman esaslarının hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; r-k-n; e-m-n)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hengâm: zaman, an[/TD]
[TD]huzû: Allah’ın büyüklüğünü düşünerek boyun eğme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]huşû: korkuyla karışık sevgiden gelen edepli hal[/TD]
[TD]hâmi: koruyucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibadetkâr: ibâdet eden (bk. a-b-d)[/TD]
[TD]ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhametkâr: merhametli, şefkatli (bk. r-ḥ-m)[/TD]
[TD]mesrurâne: sevinçli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]mevki: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm (bk. m-v-t)[/TD]
[TD]meyus: ümitsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meyve-i Mirac: Mirac meyvesi (bk. a-r-c)[/TD]
[TD]muvahhiş: korkutucu, vahşet verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzır: zararlı[/TD]
[TD]müsebbih: tesbih eden; Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anan (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müz’iç: rahatsız edici[/TD]
[TD]müşterek: ortak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dalâlet: inançsızlık bakışı (bk. n-ẓ-r; ḍ-l-l)[/TD]
[TD]nevi: tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman nuru (bk. n-v-r; e-m-n)[/TD]
[TD]sadâ: ses[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahrâ-yı kebir: büyük çöl (bk. k-b-r)[/TD]
[TD]senâkârâne: överek ve medheder bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, görüntü, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]sürur: mutluluk, sevinç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis: görevin sona ermesi[/TD]
[TD]terhisat: görevin sona ermesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifade ile anma (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâveylâ: çığlık, feryad[/TD]
[TD]yetimâne: yetim gibi, yetimce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevâl: gelip geçicilik, yokluk (bk. z-v-l)[/TD]
[TD]zikir: Allah’ı anma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâkir: zikreden, Allah’ı anan[/TD]
[TD]âzâd: serbest bırakma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Ekim 2011: 18:42 #799142Anonim
İşte, o sahrâ-yı kebir bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hadisat içinde harekât-ı zerrât ve seyl-i zaman tahrikiyle çalkanan mevcudat ve biçare insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağidar olan istikbali, müthiş zulümat içinde, nazar‑ı dalâletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur. İşte, semere-i Mirac olan marziyât-ı İlâhiye ile, şu dünya gayet kerîm bir Zâtın misafirhanesi, insanlar dahi Onun misafirleri, memurları, istikbal dahi Cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit, ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.
Makam-ı istimâda olan zât diyor ki: “Cenâb-ı Hakka yüz binler hamd ve şükür olsun ki, ilhaddan kurtuldum, tevhide girdim, tamamıyla inandım ve kemâl‑i imanı kazandım.”
Biz de deriz: Ey kardeş, seni tebrik ediyoruz. Cenâb-ı Hak bizleri Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın şefaatine mazhar etsin. Âmin.اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنِ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ وَنَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَاۤءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبِ الْمِعْرَاج ِوَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلٰۤى اٰخِرِ الْمَحْشَرِ
1سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
2رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۤ اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
3رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا
4
[NOT]Dipnot-1
Allahım! Onun işaretiyle ay parçalanan, parmaklarından kevser gibi sular akan, gözün asla şaşmadığı Mirac mu’cizesinin sahibi, Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına, dünyanın iptidâsından mahşerin âhirine kadar salât et.
Dipnot-2
“Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
Dipnot-3
“Dualarımızı kabul et, ey Rabbimiz. Herşeyi hakkıyla işiten de, herşeyi hakkıyla bilen de ancak Sensin.” Bakara Sûresi, 2:127.
Dipnot-4
“Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşersek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)[/TD]
[TD]biçare: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dağidar: üzüntülü, kederli[/TD]
[TD]hadisat: hadiseler, olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hamd: şükür ve övgü (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]harekât-ı zerrât: atomların hareketleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilhad: dinsizlik, inkâr[/TD]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i iman: tam ve mükemmel iman (bk. k-m-l; e-m-n)[/TD]
[TD]kerîm: cömertlik ve ikram sahibi (bk. k-r-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam-ı istimâ: dinleme makamı (bk. s-m-a)[/TD]
[TD]marziyât-ı İlâhiye: Allah’ın rızasına uygun iş ve hareketler (bk. e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dalâlet: inançsızlık bakışı (bk. n-ẓ-r; ḍ-l-l)[/TD]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahrâ-yı kebir: büyük çöl (bk. k-b-r)[/TD]
[TD]semere-i Mirac: Mirac meyvesi (bk. a-r-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyl-i zaman: zamanın seli, akışı[/TD]
[TD]tahrik: harekete geçirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[TD]zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmin: Allahım kabul eyle (bk. e-m-n)[/TD]
[TD]şefaat: af için aracılık (bk. ş-f-a)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Ekim 2011: 18:44 #799143Anonim
بَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا
1
رَبَّنَاۤ اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَاۤ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
2وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
3

[NOT]
Dipnot-1
“Ey Rabbimiz, bizi hidayete eriştirdikten sonra kalblerimizi tekrar sapıklığa meylettirme.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:8.
Dipnot-2
“Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Muhakkak ki Senin herşeye gücün yeter.” Tahrim Sûresi, 66:8.
Dipnot-3
“Onların duaları, ‘Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleriyle sona erer.” Yûnus Sûresi, 10:10.[/NOT]28 Ekim 2011: 18:49 #799144Anonim
On Dokuzuncu ve Otuz BirinciSözlerin ZeyliŞakk-ı Kamer mu’cizesine dairdir (a.s.m.)
اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ وَاِنْ يَرَوْا اٰيَةً يُعْرِضُوا وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
1
KAMER GİBİ parlak bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olan inşikak-ı kameri, evhâm-ı fâside ile inhisâfa uğratmak isteyen feylesoflar ve onların muhakemesiz mukallitleri diyorlar ki: “Eğer inşikak-ı kamer vuku bulsaydı, umum âleme malûm olurdu; bütün tarih-i beşerin nakletmesi lâzım gelirdi.Elcevap: İnşikak-ı kamer, dâvâ-yı nübüvvete delil olmak için, o dâvâyı işiten ve inkâr eden hazır bir cemaate, gecede, vakt-i gaflette, âni olarak gösterildiğinden, hem ihtilâf-ı metâli ve sis ve bulutlar gibi rüyete mâni esbabın vücudu ile beraber, o zamanda medeniyet taammüm etmediğinden ve hususî kaldığından ve tarassudât-ı semâviye pek az olduğundan, bütün etraf-ı âlemde görülmek, umum tarihlere geçmek elbette lâzım değildir.
2 Şakk-ı kamer yüzünden bu evham bulutlarını dağıtacak çok noktalardan, şimdilik Beş Noktayı dinle.
BİRİNCİ NOKTAO zaman, o zemindeki küffârın gayet şedit derecede inatları tarihen malûm ve meşhur olduğu halde, Kur’ân-ı Hakîmin
3وَانْشَقَّ الْقَمَرُdemesiyle şu vak’ayı
[NOT]Dipnot-1
“Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı. Onlar ise, ne zaman bir mu’cize görseler yüz çevirir ve ‘Bu daimî bir sihirdir’ derler.” Kamer Sûresi, 54:1-2.
Dipnot-2
bk. en-Nevevî, Şerhu Sahîhi Müslim 17:143; İbni Kuteybe, Te’vilü Muhtelifi’l-Hadis 1:21-25.
Dipnot-3
“Ve Ay yarıldı.” Kamer Sûresi, 54:1.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]cemaat: topluluk (bk. c-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâvâ-yı nübüvvet: peygamberlik iddiası (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]esbab: sebepler (bk. s-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]etraf-ı âlem: dünyanın her tarafı (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]evham: kuruntular, şüpheler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evhâm-ı fâside: asılsız, boş kuruntular[/TD]
[TD]feylesof: felsefeci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]ihtilâf-ı metâli: Ay’ın doğuşunun zaman olarak, farklı yerlerde farklı oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inhisâf: ay tutulması; gözden düşürme, perdeleme[/TD]
[TD]inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kamer: ay[/TD]
[TD]küffâr: kâfirler (bk. k-f-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]malûm: bilinen (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]muhakemesiz: değerlendiremeyen, akıl yürütemeyen (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukallit: taklitçi[/TD]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in mu’cizesi (bk. a-c-z; ḥ-m-d)[/TD]
[TD]mâni: engel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rüyet: görme[/TD]
[TD]taammüm: yayılma, genelleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarassudât-ı semâviye: gökyüzünü gözetlemeler (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]tarih-i beşer: insanlık tarihi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vakt-i gaflet: dalgınlık vakti, uyku anı (bk. ğ-f-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vak’a: olay[/TD]
[TD]vuku bulmak: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]zemin: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeyl: ilâve, ek[/TD]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şakk-ı kamer/inşikak-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Ekim 2011: 18:52 #799145Anonim
umum âleme ihbar ettiği halde, Kur’ân’ı inkâr eden o küffardan hiçbir kimse, şu âyetin tekzibine, yani ihbar ettiği şu vakıanın inkârına ağız açmamışlar. Eğer o zamanda o hadise o küffarca kat’î ve vaki bir hadise olmasaydı, şu sözü serrişte ederek gayet dehşetli bir tekzibe ve Peygamberin iptal-i dâvâsına hücum göstereceklerdi. Halbuki, şu vak’aya dair siyer ve tarih, o vak’a ile münasebettar küffârın adem-i vukuuna dair hiçbir şeyini nakletmemişlerdir. Yalnız,
وَيَقُولُوا سِحْرٌ مُسْتَمِرٌّ
1 âyetinin beyan ettiği gibi, tarihçe menkul olan şudur ki: O hadiseyi gören küffar “Sihirdir“ demişler ve “Bize sihir gösterdi. Eğer sair taraflardaki kervan ve kafileler görmüşlerse hakikattir. Yoksa bize sihir etmiş” demişler. Sonra, sabahleyin Yemen ve başka taraflardan gelen kafileler ihbar ettiler ki, “Böyle bir hadiseyi gördük.” Sonra küffar, Fahr-i Âlem (a.s.m.) hakkında—hâşâ!—”Yetim-i Ebu Talib’in sihri semâya da tesir etti” dediler.
2
İKİNCİ NOKTASa’d-ı Taftazanî gibi eâzım-ı muhakkikînin ekseri demişler ki: “İnşikak-ı kamer, parmaklarından su akması, umum bir orduya su içirmesi, camide hutbe okurken dayandığı kuru direğin mufarakat-i Ahmediyeden (a.s.m.) ağlaması, umum cemaatin işitmesi gibi mütevatirdir.
3 Yani, öyle tabakadan tabakaya bir cemaat-i kesire nakletmiştir ki, kizbe ittifakları muhaldir. Halley gibi meşhur bir kuyruklu yıldızın bin sene evvel çıkması gibi mütevatirdir. Görmediğimiz Serendip Adasının vücudu gibi tevatürle vücudu kat’îdir” demişler. İşte böyle gayet kat’î ve şuhudî mesâilde teşkikât-ı vehmiye yapmak akılsızlıktır. Yalnız muhal olmamak kâfidir. Halbuki, şakk-ı kamer, bir volkanla inşikak eden bir dağ gibi mümkündür.[NOT]Dipnot-1
“Bu daimî bir sihirdir’ derler.” Kamer Sûresi, 54:2.
Dipnot-2
bk. Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân 54; Müsned 3:165; et-Taberî, Câmiu’l-Beyân 27:84-85; el-Kurtubî, el-Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân 17:126; el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve 2:268.
Dipnot-3
bk. el-İcî, Kitabü’l-Mevakıf 3:405-406; el-Âmidî, Gayetü’l-Meram 1:356; İbni Teymiyye, el-Cevabü’s-Sahih 1:414; 2:44; eş-Şehristânî, el-Fark Beyne’l-Firâk 1:313; et-Teftâzânî, Şerhu’l-Mekâsıd 5:17.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Fahr-i Âlem: bütün varlık âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m.) (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]Sa’d-ı Taftazanî: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Yemen: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Yetim-i Ebu Talib: Ebu Talib’in Yetimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem-i vuku: olayın meydana gelmemesi[/TD]
[TD]beyan: açıklama (bk. b-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemaat-i kesire: büyük ve kalabalık topluluk (bk. c-m-a; k-ss̱-r)[/TD]
[TD]dehşetli: korkunç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: çoğunluk (bk. k-s̱-r)[/TD]
[TD]eâzım-ı muhakkikîn: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen büyük âlimler (bk. a-ẓ-m; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise: olay[/TD]
[TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâşâ: asla, kesinlikle öyle değil[/TD]
[TD]ihbar: haber verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)[/TD]
[TD]inşikak: bölünme, yarılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşikak-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[TD]iptal-i dâvâ: iddiâyı çürütme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kizb: yalan[/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küffar: kâfirler (bk. k-f-r)[/TD]
[TD]menkul: nakledilen, anlatılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesâil: meseleler[/TD]
[TD]mufarakat-i Ahmediye: Hz. Peygamberden ayrılma (bk. f-r-ḳ; ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[TD]münasebettar: ilişkili, bağlantılı (bk. n-s-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütevatir/tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber[/TD]
[TD]sair: diğer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gök (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]serrişte: ipucu, tutamak, bahane[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]siyer: Peygamberimizin (a.s.m) hayatını konu alan ilim, İslâm tarihi[/TD]
[TD]tekzib: yalanlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkikât-ı vehmiye: vehmî ve asılsız şüpheler, tereddütler[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaki: olmuş, meydana gelmiş[/TD]
[TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]şakk-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuhudî: açıkça, gözle görür derecede (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Ekim 2011: 18:54 #799148Anonim
ÜÇÜNCÜ NOKTA
Mu’cize, dâvâ-yı nübüvvetin ispatı için, münkirleri ikna etmek içindir, icbar için değildir. Öyle ise, dâvâ-yı nübüvveti işitenler için, ikna edecek bir derecede mu’cize göstermek lâzımdır. Sair taraflara göstermek veyahut icbar derecesinde bir bedâhetle izhar etmek, Hakîm-i Zülcelâlin hikmetine münâfi olduğu gibi, sırr-ı teklife dahi muhaliftir. Çünkü, akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak, sırr-ı teklif iktiza ediyor. Eğer Fâtır-ı Hakîm, inşikak-ı kameri, feylesofların hevesatına göre bütün âleme göstermek için bir iki saat öyle bıraksaydı ve beşerin umum tarihlerine geçseydi, o vakit sair hâdisât-ı semâviye gibi, ya dâvâ-yı nübüvvete delil olmazdı, risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) hususiyeti kalmazdı; veyahut bedâhet derecesinde öyle bir mu’cize olacaktı ki, aklı icbar edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek; Ebu Cehil gibi kömür ruhlu, Ebu Bekr-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zayi olacaktı. İşte bu sır içindir ki, hem âni, hem gece, hem vakt-i gaflet, hem ihtilâf-ı metâli, sis ve bulut gibi sair mevânii perde ederek umum âleme gösterilmedi veyahut tarihlere geçirilmedi.
DÖRDÜNCÜ NOKTAŞu hadise, gece vakti, herkes gaflette iken, âni bir surette vuku bulduğundan, etraf-ı âlemde elbette görülmeyecek. Bazı efrada görünse de, gözüne inanmayacak. İnandırsa da, elbette böyle mühim bir hadise, haber-i vahid ile tarihlere bâki bir sermaye olmayacak.
Bazı kitaplarda “Kamer iki parça olduktan sonra yere inmiş” ilâvesi ise, ehl-i tahkik reddetmişler. “Şu mu’cize-i bâhireyi kıymetten düşürmek niyetiyle, belki bir münafık ilhak etmiş” demişler.
1[NOT]
Dipnot-1
bk. el-Vâdiî, el-Mualle 1:80; Derviş el-Hût, Esna’l-Metâlib 1:378, 1606; el-Medenî, Tahzîru’l-Müslimîn 1:163; Aliyyülkârî, el-Esrâru’l-Merfûa s.398.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Ebu Bekr-i Sıddık: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Ebu Cehil: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Fâtır-ı Hakîm: herşeyi hikmetle ve hârika üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m)[/TD]
[TD]Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve heybet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedâhet: ap açıklık[/TD]
[TD]beşer: insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: sürekli, kalıcı (bk. b-ḳ-y)[/TD]
[TD]dâvâ-yı nübüvvet: peygamberlik iddiası (bk. n-b-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler, kişiler (bk. f-r-d)[/TD]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]etraf-ı âlem: dünyanın her tarafı (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]feylesof: felsefeci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: dalgınlık (bk. ğ-f-l)[/TD]
[TD]haber-i vahid: tek kişi vasıtasıyla aktarılan haber (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise: olay[/TD]
[TD]hevesat: hevesler, arzular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[TD]hususiyet: özel oluş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdisât-ı semâviye: gökyüzünde meydana gelen olaylar (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]icbar: zorlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâf-ı metâli: Ay’ın doğuşunun zaman olarak, farklı yerlerde farklı oluşu[/TD]
[TD]ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]ilhak: eklemek, ilave etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşikak-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[TD]izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kamer: ay[/TD]
[TD]mevânî: maniler, engeller[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: zıt[/TD]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize-i bâhire: apaçık mu’cize (bk. a-c-z)[/TD]
[TD]münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kişi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münkir: inkarcı, inkar eden (bk. n-k-r)[/TD]
[TD]münâfi: aykırı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]risalet-i Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in peygamberliği (bk. r-s-l; ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer[/TD]
[TD]sermaye: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]sırr-ı teklif: kulluk ve imtihan sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ)[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakt-i gaflet: insanların gafil olduğu bir dönem (bk. ğ-f-l)[/TD]
[TD]vuku: olma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zayi olmak: kaybolmak[/TD]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Ekim 2011: 18:58 #799147Anonim
Hem meselâ, o vakit cehalet sisiyle muhat İngiltere, İspanya’da yeni gurup, Amerika’da gündüz, Çin’de, Japonya’da sabah olduğu gibi, başka yerlerde başka esbab-ı mâniaya binaen elbette görülmeyecek. Şimdi bu akılsız muterize bak: Diyor ki, “İngiltere, Çin, Japon, Amerika gibi akvâmın tarihleri bundan bahsetmiyor; öyle ise vuku bulmamış.” Bin nefrin onun gibi Avrupa kâselislerin başına!
BEŞİNCİ NOKTA
İnşikak-ı kamer, kendi kendine, bazı esbaba binaen vuku bulmuş, tesadüfî, tabiî bir hadise değil ki, âdi ve tabiî kanunlarına tatbik edilsin. Belki, şems ve kamerin Hâlık-ı Hakîmi, Resulünün risaletini tasdik ve dâvâsını tenvir için, harikulâde olarak o hadiseyi ika etmiştir. Sırr-ı irşad ve sırr-ı teklif ve hikmet-i risaletin iktizasıyla, hikmet-i Rububiyetin istediği insanlara, ilzam-ı hüccet için gösterilmiştir. O sırr-ı hikmetin iktiza etmedikleri, istemedikleri ve dâvâ-yı nübüvveti henüz işitmedikleri aktâr-ı zemindeki insanlara göstermemek için, sis ve bulut ve ihtilâf-ı metâli haysiyetiyle, bazı memleketin kameri daha çıkmaması ve bazılarının güneşleri çıkması ve bir kısmının sabahı olması ve bir kısmının güneşi yeni gurub etmesi gibi, o hadiseyi görmeye mâni pek çok esbaba binaen gösterilmemiş. Eğer umum onlara dahi gösterilseydi, o halde ya işaret-i Ahmediyenin neticesi ve mu’cize-i nübüvvet olarak gösterilecekti; o vakit risaleti bedâhet derecesine çıkacaktı, herkes tasdike mecbur olurdu, aklın ihtiyarı kalmazdı—iman ise, aklın ihtiyarıyladır—sırr-ı teklif zayi olurdu. Eğer sırf bir hadise-i semâviye olarak gösterilseydi, risalet-i Ahmediye ile münasebeti kesilirdi ve onunla hususiyeti kalmazdı.Elhasıl: Şakk-ı kamerin imkânında şüphe kalmadı, kat’î ispat edildi. Şimdi, vukuuna delâlet eden çok burhanlarından altısınaHAŞİYE-1 işaret ederiz. Şöyle ki:
[NOT]Haşiye-1
Yani, altı defa icmâ suretinde, vukuuna dair altı hüccet vardır. Bu makam çok izaha lâyık iken, maatteessüf kısa kalmıştır.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Amerika: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Avrupa: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Hakîm: herşeyi hikmetle yapan yaratıcı, Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ḥ-k-m)[/TD]
[TD]Japon: (bk. bilgiler – Japonya)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aktâr-ı zemin: yeryüzünün dört bir tarafı[/TD]
[TD]akvâm: kavimler, milletler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedâhet: ap açıklık[/TD]
[TD]binaen: –dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil[/TD]
[TD]cehalet: cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]dâvâ-yı nübüvvet: peygamberlik dâvâsı (bk. n-b-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özetle, sonuç olarak[/TD]
[TD]esbab: sebepler (bk. s-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab-ı mânia: engel olan sebepler (bk. s-b-b)[/TD]
[TD]gurup: güneşin batışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadise-i semâviye: gök hâdisesi (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]harikulâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: itibar[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i Rububiyet: rububiyetin hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-b-b)[/TD]
[TD]hikmet-i risalet: peygamberliğin hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-s-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususiyet: özel oluş[/TD]
[TD]hüccet: delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)[/TD]
[TD]ihtilâf-ı metâli: Ay’ın doğuşunun zaman olarak, farklı yerlerde farklı oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r)[/TD]
[TD]ika etme: yapma, yaptırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza: gerektirme [/TD]
[TD]ilzam-ı hüccet: delille susturma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imkân: olabilirlik (bk. m-k-n)[/TD]
[TD]inşikak-ı kamer/şakk-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]işaret-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in peygamberliğine işaret (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]kamer: ay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâselis: çanak yalayıcı, dalkavuk[/TD]
[TD]maatteessüf: ne yazık ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhat: etrafı çevrilmiş, kuşatılmış[/TD]
[TD]muteriz: itiraz eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize-i nübüvvet: peygamberlik mu’cizesi (bk. a-c-z; n-b-e)[/TD]
[TD]mâni: engel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: ilişki (bk. n-s-b)[/TD]
[TD]nefrin: nefretler, beddualar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]resul: peygamber (bk. r-s-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)[/TD]
[TD]risalet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in peygamberliği (bk. r-s-l; ḥ-m-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]sırr-ı hikmet: hikmetin sırrı (bk. ḥ-k-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı irşad: doğruyu ve hakkı gösterme sırrı (bk. r-ş-d)[/TD]
[TD]sırr-ı teklif: kulluk ve imtihan sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiî: doğal, tabiat gereği (bk. ṭ-b-a)[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama (bk. s-d-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r)[/TD]
[TD]tesadüfî: rastgele[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vuku: olma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zayi olmak: kaybolmak[/TD]
[TD]Çin: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdi: basit, sıradan[/TD]
[TD]İngiltere: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İspanya: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Ekim 2011: 19:02 #799149Anonim
Ehl-i adalet olan Sahabelerin, vukuuna icmâı; ve ehl-i tahkik umum müfessirlerin
1وَانْشَقَّ الْقَمَرُtefsirinde onun vukuuna ittifakı;
2 ve ehl-i rivâyet-i sadıka bütün muhaddisînin, pek çok senetlerle ve muhtelif tariklerle vukuunu nakletmesi;
3 ve ehl-i keşif ve ilham bütün evliya ve sıddıkînin şehadeti; ve ilm-i kelâmın meslekçe birbirinden çok uzak olan imamların ve mütebahhir ulemanın tasdiki; ve nass-ı kat’î ile, dalâlet üzerine icmâları vaki olmayan ümmet-i Muhammediyenin
4 o vak’ayı telâkki-i bilkabul etmesi, güneş gibi inşikak-ı kameri ispat eder.
Elhasıl, buraya kadar tahkik namına ve hasmı ilzam hesabına idi. Bundan sonraki cümleler hakikat namına ve iman hesabınadır. Evet, tahkik öyle dedi; hakikat ise diyor ki:Semâ-yı risaletin kamer-i münîri olan Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet, nasıl ki, mahbubiyet derecesine çıkan ubûdiyetindeki velâyetin keramet-i uzmâsı ve mu’cize-i kübrâsı olan Miracla, yani bir cism-i arzî semâvâtta gezdirmekle semâvâtın
[NOT]Dipnot-1
“Ve Ay yarıldı.” Kamer Sûresi, 54:1.
Dipnot-2
bk. el-Vâhidî, el-Vecîz fî Tefsîri’l-Kitâbi’l-Azîz 1:370; et-Taberî, Câmiu’l-Beyân 2784-87; el-Kurtubî, el Câmi’ li Ahkâmi’l-Kur’ân 17:126-127; es-Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr 7:672.
Dipnot-3
bk. Abdullah İbni Mes’ud tariki; Buhârî, Tefsîr (54) 1; Müslim, Sıfâtu’l-Münafikîn 44-45; Tirmizî, Tefsîr 54. Abdullah İbni Ömer tariki; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 45. Tirmizî, Tefsîr (54) 1; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 48. Abdullah İbni Abbas tariki; Buhârî, Menâkıb 27, Menâkıbu’l-Ensâr 36, Tefsîr (54) 1; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 48. Enes İbni Malik tariki; Buhârî, Menâkıb 27, Tefsîr (54) 1, Menâkıbu’l-Ensâr 36; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn 46; Tirmizî, Tefsîru Sûre 54; Huzeyfe İbnu’l-Yeman tariki; et-Taberî, Câmiü’l-Beyân 27:51; Abdurrezzak, el-Musannef 3:193-194; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ 1:280-281. Cübeyr İbni Mut’im tariki; Tirmizî Tefsîru Sûre 54; Müsned 4:82; İbni Hibban, es-Sahih 14:422.
Dipnot-4
bk. Ebû Dâvûd, Fiten ve Melâhim 1;Tirmizî, Fiten 7; İbni Mâce, Fiten 7.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Hâtem-i Divan-ı Nübüvvet: peygamberlik meclisinin mührü olan Peygamberimiz (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]Mirac: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle gören ve onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[TD]cism-i arzî: dünyaya ait cisim, beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)[/TD]
[TD]ehl-i adalet: adaletle davranan kimseler (bk. a-d-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i keşif ve ilham: görünmeyen ve bilinmeyen âlemlere ait olan hakikatleri Cenâb-ı Allah’ın lütfu ve yardımıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f)[/TD]
[TD]ehl-i rivâyet-i sadıka: Peygamberimizden duyulan şeyleri dosdoğru bir şekilde nakleden kimseler (bk. s-d-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]elhasıl: özetle, sonuç olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: veliler (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasm: düşman[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği, birleşme (bk. c-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilm-i kelâm: iman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı (bk. a-l-m; k-l-m)[/TD]
[TD]ilzam: susturma, cevap veremez hale getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşikak-ı kamer: Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kamer-i münîr: nurlandıran ve aydınlatan ay[/TD]
[TD]keramet-i uzmâ: en büyük keramet (bk. k-r-m; a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahbubiyet: sevgili olma; Allah’ın muhabbetine erişme (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[TD]meslek: usül, metod[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhaddisîn: hadis ilmiyle uğraşan âlimler (bk. ḥ-d-s̱)[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r)[/TD]
[TD]müfessir: Kur’ân-ı Kerimi tefsir eden, yorumlayan kimse (bk. f-s-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütebahhir: ilmi derin olan[/TD]
[TD]nam: ad[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nass-ı kat’î: Kur’ân ve Hadis’in hükmüyle kesinlik kazanan hususlar[/TD]
[TD]semâ-yı risalet: peygamberlik semâsı, göğü (bk. s-m-v; r-s-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvat: gökler (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]senet: hadis naklinde Hz. Peygambere varıncaya kadar uzanan isimler zinciri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ)[/TD]
[TD]tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ)[/TD]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-s-r)[/TD]
[TD]telâkki-i bilkabul: kabul ile karşılama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)[/TD]
[TD]ulema: âlimler (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vak’a: olay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velâyet: velilik (bk. v-l-y)[/TD]
[TD]vuku: olma, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ümmet-i Muhammediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’e inanıp onun yolundan giden Müslümanlar (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.