- Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Eylül 2011: 16:38 #797440
Anonim
Allah abimizin yardımcısı olsun…..onu başımızdan eksik etmesin……amin..
27 Eylül 2011: 18:45 #797448Anonim
s.a. hocam bende risalaranın şifresini istiyrlar………..bende bilmiyorum kullanıcı adınıda bilmiyorum yard. olursanız ikide bir çıkıyor karşıma forumda dolaşırken……..lütfen buna bir çözüm bulun……….
27 Eylül 2011: 18:58 #797449Anonim
Bende de var bu problem hocam.
27 Eylül 2011: 19:22 #797450Anonim
evet bende de var aynı problem.
Nerde bu yönetimm 🙂28 Eylül 2011: 07:08 #797451Anonim
Sorun giderildi..
28 Eylül 2011: 08:26 #797453Anonim
sağolun abim ALLAH RAZI OLSUN İNŞ……….
28 Eylül 2011: 09:04 #797459Anonim
Utanmıyorsan, İstediğini Yap! [TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“(Rasûlüm!) Mü’min erkeklere söyle: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allâh, onların yapmakta olduklarından haberdardır. Mü’min kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; nâmus ve iffetlerini muhâfaza etsinler…” (Nûr, 30-31)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:“İlk peygamberlerden itibâren halkın hatırında kalan bir söz vardır: Hayâ etmedikten sonra istediğini yap!” (Buhârî, Enbiyâ 54, Edeb 78)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Hz. Enes (ra), bir gün Hz. Osman’a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hz. Osman’ın yanına girer. Onu gören Hz. Osman (ra):
“–Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri olduğu hâlde buraya giriyorsun” der.
Bu söz karşısında şaşıran Enes (ra), hayret içinde:
“–Allah’ın Rasûlü’nden sonra da mı vahiy geliyor?” diye sorunca, Hz. Osman (ra):
“–Hayır, bu bir basîret ve doğru bir firâsettir” buyurur. (Kuşeyrî, Risâle, s. 238)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
er-Rakîb: Yarattıklarından bir an bile gâfil olmayan, her şeyi denetimi altında tutan, gözetleyip denetleyen, kullarını bu denetimi ile koruyan, bütün varlıkları üzerinde gözcü olan demektir.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Kısa Günün Kârı
İnsanlığın zîneti olan hayâ, sâhibini her türlü kötülükten muhâfaza eden mânevî bir kalkandır. İnsanın, Allâh’a ve kullarına karşı bütün vazîfelerini hakkıyla yerine getirmesini sağlar.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Lügatçe
ırz: Bir kimsenin, başkaları tarafından dokunulmaması ve saygı gösterilmesi gereken namusu.
iffet: Temizlik, namus.
hayâ: Utanma, utanç.
vahiy: Bir emrin Allah tarafından bir peygambere bildirilmesi.
basîret: Görüş, ileriyi görme.
firâset: Anlayışlı.[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”]
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]28 Eylül 2011: 09:22 #797462Anonim
İslamcıların ‘sistem’ tutkusu
28 Eylül 2011 Çarşamba 05:48
Onyıllarını Risale-i Nur hizmetine adamış dostlarla bir sohbetteydim geçenlerde. Konu, Türkiye’deki İslamcı düşünceye geldi. Dostlardan biri, “90’lı yıllardan beri çok şey değişti” dedi ve hatırlattı: “O zamanlar biz Avrupa Birliği’ne girmeyi savunuyorduk; bazı İslamcılarsa bize ‘siz dinden çıkmışsınız, tevbe edip nikah tazeleyin’ diyordu.”
Durum böyle idi, çünkü söz konusu “İslamcılar”, Müslümanların her alanda nevi şahsına münhasır “sistemler” kurmaları gerektiğine inanıyordu. İslam’ın bir siyasi sistemi, ekonomik sistemi, ortak pazarı, dinarı, “NATO”su, ve hatta “bilimi” olmalıydı. En büyük “İslami dava” da, “ilahî” olduğu varsayılan bu sistemlerin “beşerî” olanların yerine geçirilmesiydi.
Bu düşünce, 2000’lerde geriledi ve AK Parti’nin “muhafazakâr” vizyonuna alan açtı. Ancak tümüyle ortadan kalkmadı. Başbakan’ın laiklik müdafaasına yönelik bazı itirazlarda da sanki kendini yeniden gösteriyor.
Benimse bu İslamcı ideolojiye iki temel eleştirim var; kısaca belirteyim.
Sistem mi, ahlâk mı?
Birincisi, bu ideolojinin temelinde yatan “ilahî sistem”, “beşerî sistem” ayrımına dair. Bu ayrım bence hayalidir; çünkü İslamcıların “ilahî sistem” dedikleri şeyler de aslında “beşerî”dir. Çünkü, Kur’an’da ve Sünnet’te ne bir devlet yapısı ne de bir ekonomik sistem tarifi vardır; sadece bu alanlara bakan ilkeler vaz’edilir. İslamcıların yaptığı ise, bu ilkelerden türettikleri (ama aslında üstüne pek çok subjektif yorum kattıkları) kurguları “ilahî” sanıp kutsamaktır.
Aynı sebeple, İslamcılık, İslamî ilkelerinin bazen gayrımüslimler eliyle de hayata geçebildiğini görmez. Mesela İmam Şatibi’nin saydığı “şeriatın beş maksadı”nın (dinin, canın, malın, aklın ve neslin korunması) bugün Batılı demokratik ülkelerde pekâlâ sağlandığını es geçer.
İslamcılık’taki ikinci ve daha da büyük problem, sistem tutkusunun Müslüman zihni siyasi bir ütopyacılığa hapsetmesi, iman, ahlak ve kültür gibi kritik meseleleri atlamasıdır.
Mesela, son 20-30 yılda “İslam ekonomisi”nin nasıl olacağına dair binlerce sayfa teori üretilmiştir. Ama “serbest ekonomi içinde Müslüman bireyin para kazanma ve kullanma ahlâkı” üzerine çok az kafa yorulmuştur. (MÜSİAD’ın bu konudaki olumlu yayınlarını teslim edeyim.)
Aynı şekilde “İslam devleti”nin nasıl olacağına dair tonlarca kitap ve makale vardır. Ama “demokratik bir düzende İslamî ilkelere uygun siyaset nasıl yapılabilir” sorusu üzerine eğilen yok gibidir.
‘İddiasız’ kalmak
Kısacası İslamcılık, “hak düzen”i kurunca her sorunu çözeceğini sandığından, “sivil” alanla, örneğin bireylerin imanı ve toplumun kültürüyle fazla ilgilenmez. Hilal Kaplan’ın yerinde tespitiyle, sekülerleşmeden (dinden uzaklaşmadan) şikayet eder, ama onun “toplumsal dinamikler üzerinden giderek nasıl bertaraf edilebileceği üzerine” kafa yormaz. Zaten bu dinamiklere kafa yoran, mesela “bilimsel materyalizm”e karşı duran Nurcu geleneğe “çiçekle, böcekle” uğraştığı için hep dudak bükmüştür.
Bu eleştirileri getirdiğimizde ise, İslamcılardan “ne yani, İslam’ın tüm iddialarından vazgeçip küresel sisteme entegre mi olalım” tepkisi gelir. “Sistem kurmak”tan başka bir “iddia” gelmemektir ki akıllarına…
Aynı sebeple, İslamcı ideolojiden vazgeçenler sahiden de “iddiasız” kalabilmekte, eskinin “mücahitleri” bugünün “müteahhitleri”ne dönüşünce “battı balık yan gider” havasına girebilmektedir.
Oysa, 21. yüzyılın en büyük İslamî meselesi, açık, demokratik ve küresel bir dünyada nasıl iyi Müslümanlar olunacağı ve İslam adına hangi değerlerin nasıl savunulacağıdır. Buna eğilmenin vakti de çoktan gelmiş ve hatta geçmektedir.
Star29 Eylül 2011: 07:18 #797486Anonim
Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum
29 Eylül 2011 / 00:01
Günlük Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Birtek gayem vardır: O da, mezara yaklaştığım bu zamanda, İslâm memleketi olan bu vatanda bolşevik baykuşlarının seslerini işitiyoruz.
Bu ses, âlem-i İslâmın iman esaslarını zedeliyor. Halkı, bilhassa gençleri imansız yaparak kendisine bağlıyor.
Ben bütün mevcudiyetimle bunlarla mücâdele ederek gençleri ve Müslümanları imana dâvet ediyorum.
Bu imansız kitleye karşı mücadele ediyorum.
Bu mücahedemle inşaallah Allah huzuruna girmek istiyorum.
Bütün faaliyetim budur.
Beni bu gayemden alıkoyanlar da, korkarım ki bolşevikler olsun.
Bu iman düşmanlarına karşı mücahede açan dindar kuvvetlerle el ele vermek, benim için mukaddes bir gayedir.
Beni serbest bırakınız, el birliğiyle, komünistlikle zehirlenen gençlerin ıslahına ve memleketin imanına, Allah’ın birliğine hizmet edeyim. (Şualar)
Bediüzzaman Said Nursi
Sözlük:
bolşevik: Rusya’da kanlı komünist ihtilali yapan ve bütün dünya milletlerinin de aynı metodla komünizm hakimiyetine gireceğini savunanlar
alem-i İslam: İslam alemi
mücahede: cihad etme, çarpışma, gayret, savaş29 Eylül 2011: 07:29 #797494Anonim
Rabbim, Yalnız Seni Seviyorum! [TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“(Rasûlüm! ) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Âl-i İmrân, 31)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Allahım! Senden seni sevmeyi, seni sevenleri sevmeyi ve seni sevgine ulaştıracak amelleri sevmeyi dilerim. Allahım! Senin sevgini bana canımdan, ailemden ve soğuk sudan daha ileri kıl!” (Tirmizi, Daavat 73, Tefsirü’l-Kur’an 39)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Sevgilerin en değerlisi olan Allah sevgisi başta olmak üzere, gönülde yer verilmesi gereken diğer sevgiler dile getirilmiştir. Cenâb-ı Hakk’ı sevmek ve O’nun sevgisini kazanmak, bir insan için en büyük saâdettir. Böyle bir saâdete erişen kimse ömür sermayesini tam mânasıyla değerlendirmiş, dünya imtihanını başarıyla kazanmış olur.
Fâhr-i Kâinât Efendimiz (sav) de, bir hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Allâh Teâlâ bir kulu sevdiğinde Cebrâil’i çağırır ve:
“–Ben falan kulumu seviyorum, sen de sev!” buyurur.
Cebrâil de onu sever ve semâ ehline nidâ eder:
“–Allâh, falanı seviyor, siz de seviniz!”
Semâ ehli de onu severler. Sonra onun sevgisi yeryüzündekilere de verilir, herkes ona muhabbet gösterir.” (Buhârî, Bed’u’l-Halk, 6)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
el-Mucîb: Kendine yalvaranların isteklerini veren, kullarının dilek ve dualarına karşılık veren, icabet eden demektir.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Kısa Günün Kârı
Allah sevgisine ulaştıracak amelleri seven kimse, derin bir hazla yapacağı ibadetler sayesinde Cenâb-ı Mevlâ’nın sevgisini elde eder.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Lügatçe
saâdet: Mutluluk.
nidâ: Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”]
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]29 Eylül 2011: 07:32 #797495Anonim
Risale-i Nur’dan vecizeli duvar kağıdı – [indir]
29 Eylül 2011 / 09:53
Günün vecizesi -İşte, bu hadsiz kelimât-ı tesbihiye içinde, yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin…Risale Haber – Haber Merkezi
İşte, bu hadsiz kelimât-ı tesbihiye içinde, yalnız tek bir sünbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz, nasıl şehadet eder, bileceğiz.
Evet, herbir nebat, herbir ağaç, pek çok lisanla Sânilerini öyle gösteriyorlar ki, ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara “Sübhanallah, ne kadar güzel şehadet ediyor” dedirtirler. [Otuz Üçüncü Söz](Haber detayında (altta) yer alan resmin üzerine farenizin sağ tuşu le tıklayıp Resmi farklı kaydet seçeneğini işaretleyerek duvar kağıdınızı indirebilirsiniz…)
29 Eylül 2011: 07:34 #797496Anonim
.
Esnemeden koşan adam!
29 Eylül 2011 Perşembe 06:33
Eskişehir’de münzevi bir hayat süren Atasoy Müftüoğlu ile Yeni Şafak’tan ‘nevzuhur’ veya ‘türedi’ denmeye seza gençlerden bazıları bir mülakat gerçekleştirmiş. Mal bulmuş Mağribi gibi Atasoy Müftüolu’nun eteğine yapışmışlar. Öve öve bitiremiyorlar. Onların övgüleri gibi Müftüoğlu’nun tespitleri de son derece mübalağalı. Mübalağa Bediüzzaman’ın ifadesiyle ihtilalcidir.
Söz konusu zatı uzaktan tanırım. Sözlerine şaşırmadım zira farklı bir şey beklemiyordum. Zerre kadar Yunus’lara ve Mevlana’ya itibar etmiyor. Onlara Sezai Karakoç kadar bile önem vermiyor. Kendi görüşleri! Ben de zerrece sözlerine metelik vermiyorum. Beni bağlamıyor. Öyleyse ne diye yazıyorum? Tezlerini okuyacakların elinde karşı bir tez olsun istiyorum. Hepsi bu kadar. Bana göre; bazı şeyleri saplantı haline getirmiş ve içinden çıkamamış. Sözgelimi, konuşmasında babasının jandarmalarca 15 kilometre kelepçeli olarak yürütülmesinden sonra ‘o günden beri bizi mutlu eden bir gün olmadı’ diyor. Bilemiyorum, bunu nasıl bir halet-i ruhiye ile okumalı ve izah etmeli? Dolayısıyla Atasoy Müftüoğlu inzivasında kendisini kapata kapata öfke biriktirmiş ve bunu dışa vurmanın yollarını arıyormuş ve Yeni Şafak mikrofon uzatınca öfkesini patlatmasına vesile olmuş.
Herkesi ve her şeyi paylıyor. Tarihi, Müslümanları ve mezhepleri her şeyi dövüyor. Hem ulemayı yetersiz görüyor hem içtihada çağırıyor! Bunu kendisi mi yapacak? Peki, ne duruyor? ‘Şartlarına havi olanlar yapar’ derken de topu tavca atıyor! Kafasına göre; tarihle ilgili, İslami anlayışla ilgili muhasebeden ziyade mühendislik yapıyor. Yerleşik değerleri yıkacağım diye herkese sataşıyor. Ve Yusuf Kaplan’ın ifadesiyle konuşmasında Türk entelijansiyasının (İslâmcılar da dâhil) “Batılı zihnin bir taşrası’ olduğunu savunuyor. Kendisine göre yerden göğe kadar haklı. Zira Batılı zihnin dışında kalanları da zaten bir kalem fırçasıyla yerle bir ediyor.
Sözgelimi bir Bediüzzaman bir Necip Fazıl ve diğerlerini hiçe sayıyor. Geriye söylediği gibi Batı’nın derkenar şarihleri ve haşiyecileri kalıyor. Akıldan tekrar mistik ufuklara yelken açtığımızı söylüyor ve dert yanıyor ve bunun bir felaket habercisi olduğunu beyan ediyor. Öyleyse tasavvufa dayalı İslami edebiyatı da bir kenara koymamız iktiza ediyor. Zaten hikaye geleneğimizi besleyen Mevlana ve Yunus gibi kaynakları bir kenara ittiğimizde onların da ruhuna Fatiha dememiz gerekiyor.
*
Ezcümle şunları söylüyor: ”İslam ümmeti akla veda ettiği gün tarihe de veda etti. Yeniden tarihe dönmesi için yeniden akla dönmesi gerekli. Araçsal bir aklı kastetmiyorum, vahiyle uzlaşmış bir aklı kastediyorum. Fakat çarpıcıdır, yeniden İslam dünyası mistisizme dönüyor. Bu ümmetin asla ve kat’a bir geleceği olmayacak demektir. Çünkü şu anda tarihsel bağlamda neo-liberal bir işgal ve istila yaşıyoruz. Biz bunu fark etmiyoruz. Demokrasinin modern zamanlarda bir dekor olduğunu Müslümanların öğrenmesi gerekiyor. Asıl büyük kararların sermaye tarafından verildiğini öğrenmek gerekiyor. Bugün mezhepçilik varsa ve bu utanç vericidir ki hâlâ var, insanların hangi mezhepten olduğunu konuşuyorsak böyle bir kültürün geleceği yok….
“Geçmişte alimler ‘bu kadar yeter’ dediler. Bu ne demek? “İçtihada gerek yok. Bütün soruları cevapladık bu kadar yeter” demekti. Bununla başladı her şey. Ama yetmiyor. Dolayısıyla bugün yeniden alimlerin, entelektüellerin, aydınların içtihadı konuşmaları gerekiyor. Koşulları yerine getirenler içtihad yapmalılar. Bu böyle devam edemez. Çünkü bu neo-liberaller çağında dini hayat bireyselleşiyor. Büyük kültürler küçük kültürleri yerellikleri yutuyor. Hiçbir direniş gösteremiyoruz. Çünkü kültürel içerik üretmiyoruz. Gelip sorsunlar, 21. yüzyıla ne öneriyorsunuz? Var mı önerimiz? Dini hayat bir cemaatin menkıbe fabrikalarında her gün endüstriyel olarak üretilen rüyalarıyla yürüyor. Bilinçle değil. Bu cemaatlerin sayıları, paraları, menkıbe fabrikaları çoğalırken, bir diğer tarafta hâlâ zihinsel bir taşrada yaşıyoruz. Avrupa merkezli düşüncenin taşrasıyız. Taşrada oturan merak etmez, sorgulamaz, üretmez sadece merkeze bakar. Merkez ne yapıyorsa onu yapar. Dolayısıyla önce bu taşralılıktan özgürleşmemiz gerekiyor. Bakın İslam dünyası toplumlarının gündeminde zihinsel bir savaş yok…”
*
Evet, mezhepçilikten şikayet ediyor ve bu mealde Necip Fazıl gibilerini mezarında paylıyor. Kendisine göre haklı olabilir. Lakin yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş durumda. Sünni mezhepleri tutanları tarihin derkenarına hapsederken aksine muhibbi olduğu İran için bir şey demiyor. Herhalde ‘devrim yaptılar ve zafer elde ettiler bu kadarı da haklarıdır’ diyor olabilir. Lakin unutmadan İslam dünyasında kurumsal mezhepçi tek yapı İran. Suudi Arabistan bile onun yanında pratik ve yaya kalır. Bizim mezhepçiliğimizden bahsediyorsa bu ferdi düzeyde. Yani ayrıntı. Zaten onun da diline doladığı ferdiyetçilik. Kurumsal olana bir şey demiyor anlaşılan!
Mezhepçilik dışında yerin dibine geçirdiği hususlardan birisi de tasavvuf. Onu batılı dille anmayı yeğliyor. Kendi ifadesiyle mistisizm. İran tarzı irfanla arasının barışık olduğu da anlaşılıyor. En azından bir tarizine rastlamadık. Zira o biraz felsefi. Bu hususta sadece Sünni tasavvufla meselesi var gibi görünüyor. Onu miskinler tekkesi olarak algılıyor.
‘Risale-i Nur’a eleştirel bakıyorum’ diyen Atasoy Müftüoğlu’nun bu husustaki argümanı veya ihticacı şöyle: ”O dönem Ankara’da olan Said-i Nursi ile de tanıştım. O zaman Nurculuk çok riskli bir şeydi, illegaldi çünkü. Ben o eserleri okuduktan sonra yeni bir süreç başlayacak sanıyordum. “Bir ömür, devamlı okunacak” deyince ben müsait olmadığımı söyledim. Bunu Said Nursi’ye de anlattım ve “Bu çocukları engellemeyin” dedim. Geleneği kabul etseydim hâlâ orada duruyor olacaktım. Hâlâ bu harekete eleştirel olarak bakıyorum…”
Elbette ki peygamberlerden başka kimsenin ismeti yok. O ismet de Allah’ın hıfzı himayesi altında olduğu için baki. Beşer kaynaklı değil. Elbette Aristo ile Eflatun arasındaki muhaverede olduğu gibi üstada saygı ile hakikate saygı ya da hakperestlik arasında bir köprü ve denge kurmak gerekiyor. Zira hakikate sırt çevirmek cehaleti getiriyorsa üstada sırt dönmek de istifadesizliği ve feyizsizliği beraberinde getiriyor. Feyzi bilgiden değil üstaddan alırsınız. İhlası da öyle. Lakin Aristo örneğinde olduğu gibi ‘sınırsız karizmaların’ insanlığı yüzlerce veya binlerce yıl yerinde saydırdığını da Atasoy Müftüoğlu gibi itiraf etmek gerekir.
Yolların ayrılış noktasında Bediüzzaman’ın ‘Bir ömür, devamlı okunacak’ demesine takılmış! Acaba buradaki yanlış ne? Bu yanlış kendisine mi raci yoksa Bediüzzaman’ın anlayış ve telkininden mi kaynaklanıyor? Bence kalıcılık veya sebat bilgi genişlemesi hususunda değil, aksine istikamet meselesinde düğümleniyor. İstikametin pusulası tektir, her gün değişmez. Kabe her gün başka yere konmaz, göçmez. Bediüzzaman aslında bu hususta mesleğini çok güzel izah ediyor. Ondan naklen yeğeni ve biraderzadesi Abdurrahman Nursi bu hususu vuzuha kavuşturuyor:
”Mühim gördüğü bazı meseleleri nakletmek istediğinde yine kendi eserlerinden alarak değiştirmeden aynen tekrar ederdi. ‘Aynı konuları neden böyle tekrarlıyorsun?’ dediğimizde’ Hakikat usandırmaz. Libas değiştirmek istemem’ derdi.” Demek ki orada durmak gerekiyor. Her yere basılıp geçilmez. Kur’an’daki tekrarların hikmetlerinden birisi pekiştirmektir. Hakikat tekrarlaya tekrarlaya pekişir ve yol olur. Ve müminler kafaları ve gönülleri karışmadan bu yoldan yürürler. Hakikat usandırmaz. Bundan dolayı Kur’an bize ‘Ey iman edenler, iman edin’ buyurmaktadır. Demek ki aynı nokta üzerinde deveran etmek yanlış değil. Bu yenilerini öğrenmeye de mani değil. Mevlana’nın pergel benzetmesi işkali/sorunu ortadan kaldırıyor. Demek ki insanın istikamet üzere olması için bazı hakikatleri tekrarlaması icap eder. Ve bu tekrar vazife gereği ömür boyu devam eder. Namaz gibi niyaz gibi ve zikir gibi. Ne diyelim ‘Her dem yeni dirlikte, bizden kim usanası’ diyen Yunus’dan ve Bediüzzaman’dan da usanılırmış! Onu başkalarına kavuşmanın önünde bir engel görüyor. Olabilir ve herkes bir değil. Farklı mizaçlar da Allah’ın şuunatından. Allah’ın hikmetinden sual olunmaz.
Peki! Esnemeden koşan adam kimi temsil eder? Her daim koşan adam hüsrandadır. Mustafa Karataş Hoca, Atasoy Müftüoğlu’nun pek de hoşlanmayacağı bir isim olan İsmail Hakkı Bursevi’den bir nakil yaptı ve misal getirdi. Her daim koşan adamı, imtihanı tehlikeli adam olarak gören İsmail Hakkı Bursevi Hazretleri bazen duraksadığını ve tökezlediğini ve bundan dolayı da şükrettiğini söylemiş. Çünkü imtihanı savuşturduğuna dair bundan bir karine sezermiş. Tökezlemeyen tek varlık Cenab-ı Hak’tır. Müslümanların ümmet olarak tökezlemesi ise yeni bir nöbet ve hamle devri için mola devresidir. İslam dünyası 500 yıldan beri felaket de yaşamıyor. 14 yüzyıllık İslam tarihinin sadece iki dilim olmak üzere 200+200= 400 yılı fetret devridir. Onun ötesi zaferler devridir. Bu konuda da anlaşamayabiliriz lakin benim hakemim bilimler tarihçisi Fuat Sezgin’dir.
Acele eden kendine yazık eder. Nitekim Bezzaz, Cabir’den (R.A.) rivayet ettiği bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: ”İnne hazeddine metinun. Feevgil fihi birıfkin feinnemünbette la zahren ebka vela ardan kata/ Bu din metindir. Dine yumuşakça dehalet eyle. Sabırsız ve acül süvari ne yol kat etti ne de sırt bıraktı…” Bunu özetler mahiyette eskiler bir kaide-i külliye koymuşlar: Men istacale’ş şey’e kable evanihi ukibe bihirmanihi. Olgunlaşmadan bir şeyi isteyen mahrumiyetle cezalandırılır. Zafere kilitlenen bir yapı ihlası kırar, Makyevalist olur ve Allah’ın işine karışır. Dolayısıyla atalarımız zafere değil sefere kilitlenmişlerdi. Aksi aynen Bediüzzaman’ın deyimiyle Allah’ın işine karışmaktır.
Nitekim Arap Baharı İslamcılığın feveran ve kabarma halinde olduğu 1990’lı yıllarda olsaydı coşarlar ve sahiplenirlerdi. Ama kendi namlarına olmayınca onu yüzüstü bırakıyorlar. 1990’lı yıllarda onlar istedi ama hamlıklarından dolayı Allah bahşetmedi. Şimdi 2010’lu yıllarda Allah veriyor ama erken talep ettiklerinden; enerjileri tükendiği ve bu yüzden içleri geçtiğinden dolayı şimdi onlar sahip çıkmıyorlar. Hatta anlamıyorlar bile. İktidar sahipleri akıl tutulması hali yaşarken İslamcılar da manevi sarhoşluk hali yaşıyorlar. Bu iş ihlas işi ve kıvam işidir. Onlar istemedi diye Allah mesajını yarım bırakacak değil elbet. İçleri geçmiş (göynümüş) eski İslamcılar ‘bizim bu dahlimiz yok ve beşeri eli değmedi’ diye iltifat etmiyorlar. Hatta Doğan Avcıoğlu ve benzerlerinin 31 Mart vakasını İngilizlere mal etmesi gibi şimdi eski İslamcılar da Arap Devrimini başkalarına mal etme yarışındalar. Ezher Şeyhi Ahmet Tayyip ise Arap Baharının zati dinamiklerle harekete geçtiğini söylemektedir. Tam ahirzaman işleri! Akşam Müslüman olup sabahleyin şaşırmak.
Berlusconi gibi Atasoy Müftüoğlu da Kaddafi’ye sahip çıkıyor ve Kaddafi’nin batılılara Afrika’yı dar ettiğini söylüyor. Kaddafi’ye kilitlenmiş vaziyette. Kaddafi Batı’ya direniyormuş. Afrika merkezli işler görüyormuş. Allah aşkına Mübarek, Ali Abdullah Salih ve Bin Ali ile dörtlü fotoğrafına hiç mi bakmadı?
Bitirirken: Ben bu yazıyı bütün samimiyetimle okurlar için kaleme aldım. Asla şahsını tezyif ve karalamak gibi bir düşünce, hedef ve niyetin içinde olmadım ve yoktur. Ama ifadelerim sert oldu. Zira konuşmasını yerden göğe kadar haksız ve kelimenin tam anlamıyla mütecaviz buldum ve beni öfkelendirdi. Bununla birlikte, üzüntüsünü hafifletecekse yine de kendisine yönelik ağır eleştirilerimden veya ifadelerimden dolayı peşinen özür diliyorum. Tonundan ve şiddetinden dolayı özür dilesem de hakikatinin arkasındayım. Zira şahsi bir hesabım yok…29 Eylül 2011: 07:48 #797498Anonim
Yolumuzun özü
29 Eylül 2011 Perşembe 06:31
-Bülent Kardeşe-
Özetlemek gerekirse gittiğimiz yolu şöyle,
Mânevî bir mücâhade yapmaktayız işte böyle:
Şahsımızı ıslâh etmek en birinci vazîfemiz.
Düzeltirsek kendimizi âlemimiz olur temiz.
***
Ahlâksızlık, nefsin kötü arzûları düşmanımız.
İyi, güzel, doğru işler için geçer zamanımız.
Zarar vermek yoktur bizde en zararlı kula bile;
İşimiz hep müsbet ile, tâmîr ile, duâ ile…
***
Mesleğimiz hakîkattir; yoktur onda mürşîd, peder.
Burda herkes talebedir; ömür boyu öyle gider.
Yaşça büyük olanları ağabeydir; genci kardeş.
Makam, mevki bulamazsın: Eski – yeni aynı ve eş…
***
Fazîlet, takvâ ölçüsü hükmeder her birisinde.
Nefsini hiç üstün saymaz; dâim halkın gerisinde.
Var saydığın o kemâlât, bende değil, cemâatte;
Kusûrluyuz fert fert bizler, musırrız bu kanâatte.
***
Bir gemide mürettebât, fabrikada çarklar gibi;
Birlikteyken mânâmız bir. Tek tek binler farklar gibi…
Bende yoksa, sende varsa; etmem aslâ gıpta, hased…
Sevinirim buna yalnız. Müşterektir iyi haslet.
***
Noksanların ıslâhına duâ ile çalışılır.
Nasîhatler incitmezse nezâketle karışılır.
Büyüklenip öfke ile baskı ve zor kullanılmaz.
Güzellikle, iknâ ile kaybedilen insan çok az.
***
Kâinâta bedel tutar, bir kişinin ihyâsını;
Kur’ân’da Hak, emir verip yasaklıyor imhâsını.
Bir mü’mini yitirmek de mânen onu imhâ gibi;
Ağır bir suç teşkîl eder, sorumludur müsebbibi.
***
Bu zamanda dalâletler hücûm eder hep birlikte.
Savunma zor tek başına. Ancak çâre var “birlik”te.
Şahıs kâmil, velî olsa yalnız ise mağlûb olur.
Mânevî bir şahsiyette birleşerek kuvvet bulur.
***
Bizler îmân hizmetinde bir çizgide durmaktayız.
İhlâsla, hak kuvvetiyle inkâra ket vurmaktayız.
Gücümüzü hep hayırda, güzellikte kullanırız.
İyiliğe destek olur, kötülüğe çullanırız.
***
Îmânımız bir Allah’a, O’nun şanlı Resûlüne;
Gàyemiz tam uymak İslâm esâsına, usûlüne.
İhyâ için çalışırız Sünnet’i bu dünyâmızda;
Hak ve Nebî râzı olur diye umup, ukbâmızda.29 Eylül 2011: 07:57 #797501Anonim
Nehirler yolunuzu bulmanız içindir…
29 Eylül 2011 / 04:18
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak(c.c), Nahl Suresi 15-16. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işâretler meydâna getirirdi. İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.29 Eylül 2011: 08:00 #797502Anonim
O (asm) şiddetli rüzgarda şöyle dua ederdi
29 Eylül 2011 / 04:48
Günün Hadis-i Şerifi…Bismillahirrahmanirrahim
Osman bin Ebi’l-Âs’dan (r.a.) rivayetle:
Rüzgar şiddetli estiğinde Hz. Peygamber şöyle duâ ederdi:
“Allah’ım, bununla gönderdiğinin şerrinden Sana sığınıyorum.”
Camius Sagir [5:101, Hadîs No: 6571] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.