- Bu konu 56 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
19 Ekim 2011: 18:31 #673997
Anonim
Yirmi Sekizinci Lem’a
Eskişehir Hapishanesinde ihtilattan ve konuşmaktan memnû’ olduğum zamanda karşımdaki kardeşlerime teselli için yazdığım kısacık fıkraların bir kısmıdır. 1
Birinci NükteRisale-i Nur’dan haber veren İkinci Keramet-i Aleviye Risalesi 2


İkinci Nükte Hakikatli bir teselliEskişehir’de tevkifhânede Risale-i Nur şakirdlerine yazılan fıkralardır.Aziz kardeşlerim,
Sizin için pek çok müteessirdim, elem beni eziyordu. Fakat bana ihtar edildi ki; kader ve kısmetinizde, beraber bu hapishânenin suyunu içmek ve ekmeğini yemek vardı. Bir eser-i rahmet-i İlâhiye ve bir cilve-i inâyet-i Rabbâniyye olarak bu suyu ve bu ekmeği beraber yememizin ve içmemizin en kolayı ve en hafifi ve en hayırlısı ve sevablısı ve Risale-i Nur şakirdlerinin en menfaatli bir dershâneleri ve en feyizli bir çilehâneleri ve düşmanlarına karşı ne derece ihtiyatlı davranmak lâzım geldiğini tâlim eden en hassas bir imtihan meydanı ve her birinde ayrı ayrı güzel meziyetleri bulunan bu arkadaşların birbirinin âlî meziyetlerinden ve güzel hasletlerinden ve birbiriyle tesis ve tecdid-i uhuvvetlerinden istifade etmek ve ders almak için en nurlu bir dershâne, bir tekke suretinde gördüğümden, bu vaziyetten değil şekvâ, belki bütün ruhumla şükür ettim. Evet, mesleğimiz şükürdür. Ve her şeyde bir vech-i rahmeti, bir cihet-i nimeti görmektir.
Umumunuzun elemleriyle müteellim kardeşiniz Said Nursî
[NOT]Dipnot-1 Risale-i Nur’un telifinden sonra Üstad Bediüzzaman’ın bizzat kendisinin yazdığı ve bazılarını da talebelerine yazdırdığı Risale-i Nur’un fihristesindeki tanzime göre 28. Lem’a sıraya konulmuştur. Nâşirler
Dipnot-2 İkinci Keramet-i Aleviye Risalesi Sikke-i Tasdik-i Gaybî ve teksir Lem’alar’da yer aldığından buraya konulmamıştır.[/NOT]
[TABLE] [TR]
[TD]Eskişehir Hapishanesi/Eskişehir: (bk. bilgiler – Eskişehir)
[/TD]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aziz: çok değerli, izzetli
[/TD]
[TD]cihet-i nimet: nimet yönü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i inâyet-i İlâhiye: Allah’ın inâyetinin, yardımının bir yansıması
[/TD]
[TD]elem: acı, keder
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eser-i rahmet-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmetinin eseri
[/TD]
[TD]feyiz: ilim, irfan, mânevî gıda
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıkra: bölüm, ifade
[/TD]
[TD]haslet: huy, özellik, karakter
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilat: karışıp görüşmek
[/TD]
[TD]ihtiyatlı: tedbirli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak
[/TD]
[TD]kader: Allah’ın meydana gelecek şeyleri olmadan önce takdir edip planlaması
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memnu’: yasaklı
[/TD]
[TD]meslek: gidilen yol, metod
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteellim: elemlenen, acı çeken
[/TD]
[TD]müteessir: üzüntülü, kederli
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekke: zikir ve ibâdet için toplanılan yer
[/TD]
[TD]tesis ve tecdid-i uhuvvet: kardeşliği kurma ve devamlı pekiştirme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevkifhâne: tutukevi, hapishane
[/TD]
[TD]tâlim eden: ders veren, öğreten
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: herkes
[/TD]
[TD]vech-i rahmet: rahmet yönü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âli: yüksek
[/TD]
[TD]çilehane: yalnız başına ve çile içinde ibadet edilen yer
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şakird: talebe, öğrenci
[/TD]
[TD]şekvâ: şikayet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şükür: teşekkür etme, Allah’ın nimetlerine karşı minnet duyma
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
19 Ekim 2011: 18:34 #798642Anonim
Üçüncü Nükte (Sadâkatte namdar, safvet-i kalbde mümtaz Süleyman Rüştü ile bir muhâvere-i lâtife münasebetiyle) Büyük bir âyetin küçük bir nüktesidir.Şöyle ki: Güz mevsiminde, sineklerin terhisat zamanına yakın bir vakitte, hodgâm insanlar, cüz’î tâcizleri için sinekleri itlâf etmek üzere hapishanedeki odamızda bir ilâç istimâl ettiler. Benim fazla rikkatime dokunmuştu. Odamda çamaşır ipi vardı. Bilâhare, o insanların inadına, sinekler daha ziyade çoğaldılar. Akşam vaktinde, o küçücük kuşlar, o ip üstünde gayet muntazam diziliyorlardı. Çamaşırları sermek için Rüştü’ye dedim: “Bu küçücük kuşlara ilişme; başka yere ser.” O da, kemâl-i ciddiyetle, dedi ki: “Bu ip bize lâzımdır; sinekler başka yerde kendilerine yer bulsun.”
Her ne ise… Bu lâtife münâsebetiyle, seher vaktinde, sinek ve karınca gibi kesretli küçük hayvanlardan bahis açıldı. Ona dedim ki:Böyle nüshaları çoğalan nevilerin ehemmiyetli vazifeleri ve kıymetleri vardır. Evet, bir kitap, kıymeti nisbetinde nüshaları teksir edilir. Demek, sinek cinsi de ehemmiyetli vazifesi ve büyük kıymeti var ki, Fâtır-ı Hakîm, o küçücük kaderî mektupları ve kudret kelimelerinin nüshalarını çok teksir etmiş. Evet, Kur’ân-ı Hakîmin
يَآ اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ فَاسْتَمِعُوا لَهُ اِنَّ الَّذِينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللهِ لَنْ يَخْلُقُوا ذُبَابًا وَلَوِ اجْتَمَعُوا لَهُ وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لاَ يَسْتَنْقِذُوهُ مِنْهُ ضَعُفَ الطَّالِبُ وَالْمَطْلُوبُ 1
[NOT]Dipnot-1 “Ey insanlar, size bir misal getirildi. Şimdi onu dinleyin: Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınızın hepsi bir araya gelse de, aslâ bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan birşey kapacak olsa, onu da geri alamazlar. İsteyen de âciz, istenen de…” Hac Sûresi, 22:73.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]
Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve benzersiz olarak yoktan yaratan Allah [/TD]
[TD]Süleyman Rüştü/Rüştü: (bk. bilgiler – Süleyman Rüştü Çakın)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâhare: daha sonra [/TD]
[TD]cüz’î: küçük [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derc edilen: yerleştirilen[/TD]
[TD]güz: sonbahar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hodgâm: bencil[/TD]
[TD]istimâl etmek: kullanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itlâf etmek: telef etmek, öldürmek[/TD]
[TD]kaderî: kaderle belirlenmiş [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i ciddiyetle: çok ciddî olarak [/TD]
[TD]kesretli: çok sayıda [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar [/TD]
[TD]lâtife: şaka, nükte, espri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmua: yazılı metinlerin bir araya getirilmesiyle oluşan eser [/TD]
[TD]muhâvere-i lâtife: karşılıklı olarak yapılan güzel ve nükteli bir sohbet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümtaz: seçkin, üstün[/TD]
[TD]namdar: namlı, şan ve şöhret sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]neşredilmek: yayınlanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbetinde: oranında [/TD]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüsha: kopya, birbirinin aynısı olan[/TD]
[TD]rikkat: acıma, yufka yüreklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safvet-i kalb: kalp temizliği [/TD]
[TD]seher vakti: tan yerinin ağarmaya başladığı zaman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teksir etmek: çoğaltmak [/TD]
[TD]terhisat: görevin sona ermesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâciz: rahatsızlık verme [/TD]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
19 Ekim 2011: 18:36 #798643Anonim
yani, “Cenâb-ı Haktan başka, bütün esbab ve ulûhiyetleri ehl-i dalâlet tarafından dâvâ edilen âliheler içtimâ etse, bir sineği halk edemezler. Yani, sineğin hilkati öyle bir mûcize-i Rabbâniyedir ve bir âyet-i tekvîniyedir ki, bütün esbab toplansa, onun mislini yapamazlar, o âyet-i Rabbâniyeye muâraza edemezler, taklidini yapamazlar” meâlindeki âyetine ehemmiyetli bir mevzu teşkil eden ve Nemrud’u mağlûp eden; ve Hazret-i Mûsâ (a.s.) onların tâcizlerine karşı müştekiyâne, “Yâ Rab, bu muacciz mahlûkları ne için bu kadar çoğaltmışsın?” deyince, ilhâmen cevap gelmiş ki: “Sen bir defa sineklere itiraz ettin. Bu sinekler çok defa sual ediyorlar ki: ‘Yâ Rab, bu koca kafalı beşer Seni yalnız bir lisân ile zikrediyor. Bazı da gaflet ediyor. Eğer yalnız kafasından bizleri halk etseydin, binler lisân ile Sana zikredecek bizim gibi mahlûklar olurlardı” diye, Hazret-i Mûsâ’nın (a.s.) şekvâsına bin itiraz kuvvetinde hikmet-i hilkatini müdafaa eden sineğin; hem gayet nezâfetperver, her vakit abdest alır gibi yüzünü, gözünü, kanatlarını temizleyen bu tâife, elbette mühim bir vazifesi vardır. Hikmet-i beşeriyenin nazarı kàsırdır; daha o vazifeyi ihâta edememiş.
Evet, Cenâb-ı Hak, nasıl ki deniz yüzünü temizlemek ve her günde milyarlarla vefiyat bulunan hayvânât-ı bahriye cenazelerini
HAŞİYE-1 toplamak ve deniz yüzünü cenazelerle âlûde, müstekreh manzaradan kurtarmak için, sıhhiye memurları
[TR]
[NOT]Haşiye-1 Evet, bir balık, binler yumurta, binler yavru ve bazan bir milyon yumurtadan ibâret olan havyardan çıkan tevellüdât-ı semekiyeye nisbeten vefiyatları bulunacak—tâ ki muvâzene-i bahriye muhâfaza edilebilsin. Rahîmiyet-i İlâhiyenin lâtif cilvelerindendir ki, valide balıkların yavrularıyla nisbetsiz bir tefâvüt-ü cismîde bulunduklarından, yavrulara valideleri kumandanlık edemiyorlar. Sokuldukları yere giremedikleri için, Hakîm ve Rahîm, yavrular içinde onlara küçük bir kumandan çıkarıp, validelik vazifesini o küçük kumandancıklara gördürür.
[/NOT][TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Hakîm: her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hazret-i Mûsâ: [bk. bilgiler – Mûsâ (a.s.)][/TD]
[TD]Nemrud: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah [/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma [/TD]
[TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler [/TD]
[TD]esbab: sebepler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli [/TD]
[TD]gayet: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etme: yaratma [/TD]
[TD]havyar: balık yumurtası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât-ı bahriye: deniz hayvanları [/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i beşeriye: insanlığın akıl yoluyla oluşturdukları felsefe bilimi [/TD]
[TD]hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve gayesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilkat: yaratılış [/TD]
[TD]ibâret: meydana gelmiş, toplanmış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihâta etmek: içine almak, kuşatmak[/TD]
[TD]ilhâmen: ilham olarak, Allah’ın kalbe yerleştirmesi şeklinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]içtimâ etmek: toplanmak [/TD]
[TD]kàsır: eksik, noksan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisân: dil, anlatma şekli[/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: varlık [/TD]
[TD]mağlûp etmek: yenmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevzu: bahis, konu[/TD]
[TD]meâl: açıklama, anlam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misil: benzer [/TD]
[TD]muacciz: rahatsız edici [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhâfaza etmek: korumak, saklamak [/TD]
[TD]muvâzene-i bahriye: denizin dengesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muâraza etmek: sözle mücadele etmek, karşı gelmek[/TD]
[TD]mûcize-i Rabbâniye: her şeyin rabbi olan Allah’ın mucizesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdafaa etmek: savunmak[/TD]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstekreh: çirkin, tiksinti uyandıran[/TD]
[TD]müştekiyâne: şikâyet eder şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, görüş [/TD]
[TD]nezâfetperver: temizliğe düşkün [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla [/TD]
[TD]nisbetsiz: oransız, ölçüsüz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahîmiyet-i İlâhiye: Allah’ın her bir varlığa sonsuz şefkat göstermesi [/TD]
[TD]sual etmek: sormak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıhhiye memuru: sağlık görevlisi[/TD]
[TD]tefâvüt-ü cismî: görünüşteki farklılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevellüdât-ı semekiye: balıkların yumurtadan çıkmaları[/TD]
[TD]teşkil eden: meydana getiren, oluşturan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâciz etmek: rahatsız etmek [/TD]
[TD]tâife: topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: İlâhlık [/TD]
[TD]valide: anne[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vefiyat: vefatlar, ölümler[/TD]
[TD]yâ Rab: ey Rabbim [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikretmek: anmak, ifade etmek[/TD]
[TD]âlihe: batıl ilâhlar, tanrılar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlûde: karışık[/TD]
[TD]âyet-i Rabbâniye: her şeyin rabbi olan Allah’ın âyeti, delili [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i tekvîniye: yaratılış âyeti; Cenâb-ı Hakkın var etme fiil ve kudretine dair olan delil [/TD]
[TD]şekvâ: şikâyet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
19 Ekim 2011: 18:38 #798644Anonim
nev’inden gayet muntazam âkilüllâhm bir kısım hayvânâtı halk etmiş. Eğer o bahriye sıhhiye memurları gayet muntazam vazifelerini îfâ etmeseydiler, deniz yüzü âyine gibi parlamayacaktı. Belki hazîn ve elîm bir bulanıklık gösterecekti.
Hem her günde milyarlarla yabanî hayvanlar ve kuşların cenazelerini toplamakla rû-yi zemini o taaffünattan temizlemek ve zîhayatları o elîm, hazîn manzaralardan kurtarmak için, nezafet ve sıhhiye memurları hükmünde olan kartallar misilli, kerâmetkârâne, gizli ve uzak, beş altı saat mesafeden bir sevk-i Rabbânî ile o cenazenin yerini hisseden, giden ve kaldıran âkilüllâhm kuşları ve vahşî hayvanları halk etmiş. Eğer bu berriye sıhhiyeleri gayet mükemmel, intizamperver ve vazifedar olmasa idiler, zemin yüzü ağlanacak bir şekil alacaktı.
Evet, âkilüllâhm hayvanların helâl rızıkları, vefat etmiş hayvanların etleridir. Hayatta olan hayvanların etleri onlara haramdır. Eğer yeseler, cezâ görürler.
1 حَتّٰى يَقْتَصُّ الْجَمَّاۤءُ مِنَ الْقَرْنَاۤءِ (ev kemâ kàl). Yani, “Boynuzsuz olan hayvanın kısâsı kıyâmette boynuzludan alınır” diye ifade-i hadîsiye gösteriyor ki: Gerçi cesetleri fenâ bulur; fakat ervahları bâkî kalan hayvânât mâbeyninde dahi, onlara münâsip bir tarzda, dâr-ı bekàda mücâzat ve mükâfatları vardır. Ona binâen, canavarlara sağ hayvanların etleri haramdır, denilebilir.
Hem küçücük hayvanların cenazelerini ve nimetin küçücük parçalarını ve tanelerini toplamak vazifesiyle karıncaları nezâfet memurları olarak, hem nimet-i İlâhiyenin küçücük parçalarını teleften ve çiğnemekten ve hakàretten ve abesiyetten sıyânet etmekle ve küçücük hayvânâtın cenazelerini toplamakla, sıhhiye memurları gibi tavzif olunmuşlar.
Aynen onlardan daha mühim, sinekleri dahi, insanın gözüne görünmeyen, hastalıkların mikroplarını ve madde-i semmiyeyi temizlemekle, sinekler muvazzaftırlar. Değil mikropların nâkıleleri, bilâkis, muzır mikropları mass, yani, emmek
[TR]
[NOT]Dipnot-1 Ahmed bin Hanbel, Müsned, 2: 235[/NOT][TABLE]
[TD]abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş
[/TD]
[TD]bahriye sıhhiye memuru: deniz sağlık görevlisi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]berriye sıhhiyesi: karada yaşayan sağlık görevlisi[/TD]
[TD]bilâkis: tersine[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]binâen: dayanarak[/TD]
[TD]bâkî kalan: kalıcı ve sürekli olan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâr-ı bekà: devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi [/TD]
[TD]elîm: acı ve sıkıntı veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ervah: ruhlar [/TD]
[TD]ev kemâ kàl: veya söylediği gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenâ bulmak: yok olmak [/TD]
[TD]hakaret: küçüklük, değersizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak [/TD]
[TD]hayvânât: hayvanlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazîn: hüzün veren, acıklı[/TD]
[TD]ifade-i hadisiye: Hz. Peygamberden (a.s.m.) nakledilen hadisin açıklaması [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizamperver: intizamı çok seven, herşeyi tertipli ve düzenli yapan [/TD]
[TD]kerâmetkârâne: kerâmetli bir şekilde [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kısâs: işlenen bir suçun cezası[/TD]
[TD]kıyâmet: dünyanın yıkılıp harap olmasından sonra kurulacak âhiret âlemi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]madde-i semmiye: zehirli madde[/TD]
[TD]mass etmek: emmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misilli: benzeri [/TD]
[TD]muntazam: düzenli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazzaf: görevli[/TD]
[TD]muzır: zararlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâbeyn: ara[/TD]
[TD]mücâzat: cezalandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]mükemmel: kusursuz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâfat: ödüllendirme[/TD]
[TD]münâsip: benzer, uygun [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: tür[/TD]
[TD]nezafet: temizlik [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet: rızık olarak verilen şey, lütuf [/TD]
[TD]nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti, yardımı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâkile: taşıyıcı[/TD]
[TD]rû-yi zemin: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rızık: Allah’ın ihsan ettiği nimetler, yiyecekler [/TD]
[TD]sevk-i Rabbânî: her şeyin rabbi olan Allah’ın yönlendirmesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıhhiye memuru: sağlık görevlisi[/TD]
[TD]sıyânet etmek: korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taaffünat: çürümeler, kokuşmalar[/TD]
[TD]tavzif olunmak: vazifelendirilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telef: zayi etme, yok etme[/TD]
[TD]vahşî: yabanî, saldırgan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazifedar: görevli[/TD]
[TD]yabanî: evcilleştirilmemiş, doğal ortamda yaşayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer[/TD]
[TD]zîhayat: canlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âkilüllâhm: etçil, etle beslenen[/TD]
[TD]îfâ etme: yerine getirme [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
19 Ekim 2011: 18:40 #798645Anonim
ve yemekle o mikropları imhâ, o madde-i semmiyeyi istihâleye uğratırlar, çok sârî hastalıkların önünü alırlar. Hem sıhhiye neferleri, hem tanzifat memurları, hem kimyager olduklarına ve geniş bir hikmete mazhar bulunduklarına delil ise, onların gayet kesretidir. Çünkü kıymettar, menfaattar şeyler teksir edilir. HAŞİYE-1
Ey hodgâm insan! Sineklerin binler hikmet-i hayatiyesinden başka, sana âit bu küçücük faydasına bak, sinek düşmanlığını bırak: Çünkü, gurbette, kimsesiz, yalnızlıkta sana ünsiyet verdiği gibi, gaflete dalıp fikrini dağıtmaktan seni ikaz eder. Ve lâtif vaziyeti ve abdest alması gibi yüzünü, gözünü temizlemesiyle, sana abdest ve namaz, hareket ve nezâfet gibi vazife-i insâniyeti ihtar eder ve ders veren sineği görüyorsun.
Hem sineğin bir sınıfı olan arılar, nimetlerin en tatlısı, en lâtifi olan balı sana yedirdikleri gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânda, vahy-i Rabbânîye mazhariyetle serfirâz olduğundan, onları sevmek lâzım gelirken, sinek düşmanlığı, belki insana dâimâ muâvenete dostâne koşan ve her belâsını çeken o hayvânâta düşmanlığı gadirdir, haksızlıktır. Muzırların yalnız zararlarını def için mücâdele olabilir. Meselâ koyunları kurtların tecâvüzünden korumak için onlara mukàbele edilir. Acaba hararet zamanından vücudun idaresinden fazla olan kanın çoğalması ve bulaşık ve bazı mevâdd-ı muzırrayı hâmil evridede cereyan eden mülevves kana musallat, belki memur olan sivrisinek ve pireler fıtrî haccâmlar olmasınlar mı? Muhtemel…
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِى صُنْعِهِ الْعُقُولُ 1
[NOT]Haşiye-1 Bir sineğin kanadı ve vücudu ne kadar hârika bir san’at-ı Rabbâniye olduğuna lâtifâne bir işaret olarak, meşhur Yûnus Emre‘nin bu fıkrası ne güzel bildirir: Bir sineğin kanadını kırk kağnıya yüklettim Kırkı da çekemedi, kaldı şöyle yazılı.
Dipnot-1 San’atına, akılların hayran olduğu Allah, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim [/TD]
[TD]Yûnus Emre: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]belâ: büyük sıkıntı[/TD]
[TD]cereyan eden: dolaşan, akan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def: ortadan kaldırma, yok etme[/TD]
[TD]dostâne: dostça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evride: toplardamar[/TD]
[TD]fıkra: ifade, cümle (bk f-ḳ-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen [/TD]
[TD]gadir: zulüm, acımasızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaflet: sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma [/TD]
[TD]gurbet: gariplik, yabancı memlekette olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haccâm: kan alma görevlisi[/TD]
[TD]hararet: ısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânât: hayvanlar [/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin anlamlı ve yerli yerinde oluşu [/TD]
[TD]hikmet-i hayatiye: hayatta olmasındaki hikmet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hodgâm: bencil[/TD]
[TD]hâmil: taşıyan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[TD]ikaz etmek: uyarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imhâ: yok etme[/TD]
[TD]istihâle: dönüşüm, bir halden başka bir hale dönüşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çok [/TD]
[TD]kimyager: kimyacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: değerli [/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde [/TD]
[TD]madde-i semmiye: zehirli madde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: bir şeye erişme, ayna olma [/TD]
[TD]mazhariyet: elde etme, erişme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfaattar: faydalı, yararlı[/TD]
[TD]mevâdd-ı muzırra: zararlı maddeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele etmek: karşılık vermek[/TD]
[TD]musallat: sataşma, ilişme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muzır: zararlı[/TD]
[TD]muâvenet: yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mücâdele: çekişme, uğraşma, savaşma[/TD]
[TD]mülevves: kirli, pis[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nezâfet: temizlik [/TD]
[TD]nimet: Allah’ın rızık olarak verdiği yiyecek, içecek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’at-ı Rabbâniye: Allah’ın san’atı [/TD]
[TD]serfirâz: benzerlerinden üstün olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sârî: sirayet eden, bulaşıcı[/TD]
[TD]sıhhiye neferi: sağlık görevlisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzifat memuru: temizlik görevlisi [/TD]
[TD]tecâvüz: saldırı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teksir edilmek: çoğaltılmak [/TD]
[TD]vahy-i Rabbânî: her şeyin rabbi olan Allah’ın vahyetmesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazife-i insâniyet: insanlık görevi[/TD]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ünsiyet vermek: arkadaşlık etmek [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
19 Ekim 2011: 18:42 #798646Anonim
Nefsimle mücâdele ettiğim bir zamanda, nefsim kendinde gördüğü nimet-i İlâhiyeyi kendi malı tevehhüm ederek gurura, iftihâra, temeddühe başladı. Ben ona dedim ki: “Bu mülk senin değil, emânettir.” O vakit nefis gurur ve iftihârı bıraktı, fakat tembelliğe başladı. “Benim malım olmayana ne bakayım? Zâyi olsun, bana ne?” dedi. Birden gördüm: Bir sinek, elime kondu, emânetullah olan gözünü, yüzünü, kanatlarını güzelce temizlemeye başladı. Bir neferin mîrî silâhını, elbisesini güzelce temizlediği gibi, sinek de temizliyordu. Nefsime dedim: “Bak.” Baktı, tam ders aldı. Sinek ise, mağrur ve tembel nefsime hoca ve muallim oldu.
Sinek pisliği, tıp cihetiyle zararı yok bir maddedir ki, bazan tatlı bir şuruptur. Fakat sinek, yediği binler muhtelif muzır maddelerin ve mikropların ve semlerin menşei olmakla, sinekler küçücük istihâle ve tasfiye makineleri hükmüne geçmeleri hikmet-i Rabbâniyeden uzak değildir, belki şe’nindendir. Evet, arıdan başka sineklerin bazı tâifeleri var ki, HAŞİYE-1 muhtelif ve müteaffin maddeleri yerler, mütemâdiyen pislik yerine katre katre şurup damlatırlar. O semli, müteaffin maddeleri ağaçların yapraklarına yağan kudret helvası gibi tatlı, şifâlı bir şuruba tebdil ederek, bir istihâle makinesi olduklarını ispat ederler. Bu küçücük fertlerin ne kadar büyük bir milleti, bir tâifesi olduğunu göze gösterirler. “Küçüklüğümüze bakma. Tâifemizin azametine bak, ‘Sübhânallah’ de” diye lisân-ı hâl ile söylerler.

[NOT]Haşiye-1 Evet, sineğin küçücük bir tâifesini baharın âhirinde, badem ve zerdali ağaçlarının dallarında, siyah bir kütle halinde halk olunup, dala yapışık olup kalırlar. Mütemâdiyen, pislik yerine damlacıklar onlardan akıyor. O katreler bal gibi, sâir sinekler etrafına toplanırlar, emerler. Diğer bir başka tâifesi de nebâtâtın çiçeklerinin ve incir gibi bir kısım ağaçların telkîhinde istihdâm olunuyorlar. Sinek tâifelerinden yıldızlı, mumlu, ışıklı olan yıldız böceğin şâyân-ı temâşâ olduğu gibi, sinek tâifelerinden yaldızlı, altın gibi parlak kısmı da şâyân-ı dikkattir. Mızraklı sinekle, eşkıyaları hükmünde olan yabanî arıları da unutmamalıyız. Eğer Hâlik-ı Rahmân onların dizginini çekmeseydi, bu mızraklı tâifeler, pireler gibi insanlara hücum etseydiler, Nemrud’u öldürdükleri gibi, nev-i insanı da hırpalayacak idiler; وَاِنْ يَسْلُبْهُمُ الذُّبَابُ شَيْئًا لاَ يَسْتَنْقِذُوهُ âyetinin mânâ-yı işârîsini tefsir ederdi. İşte, bunlar gibi yüz namdar hâsiyetli tâifeleri bulunan sinek cinsinin büyük bir ehemmiyeti vardır ki, mezkûr azîm âyet onu mevzu yapmış;
يَآ اَيُّهَا النَّاسُ ضُرِبَ مَثَلٌ (ilâ âhir) demiş.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Rahmân: her şeyin yaratıcısı olan ve bütün varlıklara şefkat gösteren Allah [/TD]
[TD]Nemrud: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sübhânallah: Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir [/TD]
[TD]azamet: büyüklük [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azîm: büyük, yüce [/TD]
[TD]cihet: yön, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emânetullah: Allah’ın emâneti [/TD]
[TD]eşkiya: yol kesici, isyancı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk olunmak: yaratılmak [/TD]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın herşeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması [/TD]
[TD]hâsiyetli: üstün özellikli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilâ âhir: ve devamı [/TD]
[TD]istihdam olunmak: görevlendirilmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihâle: dönüşüm, bir halden başka bir hale dönüşme[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar [/TD]
[TD]lisan-ı hâl: hâl ve beden dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mağrur: gururlu, kendini beğenmiş[/TD]
[TD]menşe: kaynak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevzu yapmak: konu etmek[/TD]
[TD]mezkûr: zikredilen, anılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallim: öğretmen [/TD]
[TD]muzır: zararlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı işârî: işaret edilen mânâ [/TD]
[TD]mîrî: devlete ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaffin: kokuşmuş[/TD]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
[TD]nebâtât: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefer: asker[/TD]
[TD]nefis: insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden güç [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i insan: insan türü, insanlık[/TD]
[TD]nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sem: zehir[/TD]
[TD]sâir: diğer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasfiye: arındırma [/TD]
[TD]tebdil etmek: değiştirmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak [/TD]
[TD]telkih: aşılama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temeddüh: böbürlenme[/TD]
[TD]tevehhüm etmek: zannetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tâife: grup, tür[/TD]
[TD]zâyi olmak: kaybolmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhir: son [/TD]
[TD]âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: temel özellik [/TD]
[TD]şâyân-ı dikkat: dikkate değer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâyân-ı temâşâ: seyretmeye değer [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
19 Ekim 2011: 18:49 #798647Anonim
Dördüncü Nükte
وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ 1
âyetine dâir gayet ehemmiyet kesb etmiş. Mühim ve mütefennin bir adam bu sual ile bazı hocaları ilzâm ettiği bir suale muhtasar bir cevaptır.
SUAL: Deniliyor ki: “Demir yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki 2 اَنْزَلْنَا denilsin. Neden 3 اَخْرَجْنَا dememiş; zâhiren muvâfık görülmeyen اَنْزَلْنَا demiş?”ELCEVAP: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân, اَنْزَلْنَا kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli nimet cihetini ihtar etmek için اَنْزَلْنَا demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, “ihrac” desin. Belki demirdeki nimet-i azîmeyi ve nev-i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Nimet ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette âlî, yukarı ve mânen yüksek mertebededir. Elbette nimet yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in’âm, ihtiyâcın mâfevkindedir. Onun için, nimetin hazine-i rahmetten beşerin ihtiyâcına imdâd için gelmesinin hak tâbiri, اَنْزَلْنَا dır, “ihrac” değildir.
[NOT]Dipnot-1 “Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır.” Hadîd Sûresi, 57:25.
Dipnot-2 İndirdik.
Dipnot-3 Çıkardık.
[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
[/TD]
[TD]azîm: büyük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insan
[/TD]
[TD]cihet: yön
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: değer, önem
[/TD]
[TD]emr-i İlâhiye: Allah’ın emri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hak tâbir: en doğru tâbir, ifade
[/TD]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihrac: dışarı çıkarma
[/TD]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilzâm etmek: susturmak
[/TD]
[TD]imdâd: yardım
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’âm: nimet verme
[/TD]
[TD]kelimât: kelimeler, sözler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesb etmek: kazanmak
[/TD]
[TD]mertebe: derece, makam
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet
[/TD]
[TD]muvafık: uygun
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâfevk: üst
[/TD]
[TD]mânen: mânevî olarak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli
[/TD]
[TD]mütefennin: bilim adamı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazara verme: dikkati çekme
[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihâyetsiz: sınırsız
[/TD]
[TD]nimet: Allah’ın rızık olarak verdiği, ihtiyaç duyulan herşey
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet-i azîme: büyük nimet
[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhiren: görünüş itibariyle
[/TD]
[TD]âlî: yüce
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
19 Ekim 2011: 18:52 #798648Anonim
Hem tedricî ihrâcat beşerin eliyle olduğu için, “ihrac” kelimesi ihsan cihetini nazar-ı gaflete hissettirmez. Evet, demirin maddesi murad olunsa, mekân-ı maddî itibarıyla ihraçtır. Fakat demirin sıfatı ve burada mânâ-yı maksudu olan “nimet” ise, mânevîdir. Bu mânâ-yı maddî, mekâna bakmıyor, belki mânevî mertebeye bakar. Rahmân’ın hadsiz mertebe-i ulviyetinin bir tecellîsi olan hazine-i rahmetten gelen nimet, elbette en yüksek makamdan en aşağı mertebeye gönderiliyor. Hak tâbiri اَنْزَلْنَا 1 dır. Bu tâbirle nev-i beşere ihtar eder ki, demir en büyük bir nimet-i İlâhiyedir.
Evet, nev-i beşerin bütün san’atlarının mâdeni ve terakkiyâtının menbaı ve kuvvetinin medârı demirdir. İşte bu azîm nimeti ihtâr için, makam-ı imtinan ve in’âmda, kemâl-i haşmetle
2 وَاَنْزَلْنَا الْحَدِيدَ فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ ferman ediyor. Nasıl ki Hazret-i Dâvud’a en mühim bir mûcize olarak 3 وَاَلَنَّا لَهُ الْحَدِيدَ ferman ediyor. Yani, büyük bir peygambere büyük bir mûcize ve büyük bir nimet olarak demiri yumuşatmasını gösteriyor.Sâniyen: “Yukarı,” “aşağı” nisbîdir. Küre-i arzın merkezine göre yukarı ve aşağı oluyor. Hattâ bize nisbeten aşağı olan birşey, Amerika kıt’asına nazaran yukarı oluyor. Demek, merkezden sath-ı arz tarafına gelen maddeler, sath-ı arzda olanlara göre vaziyeti değişir.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân i’câz lisânı ile ifade ediyor ki: Demirin o kadar çok menâfii, o kadar geniş fevâidi vardır ki, insanın hânesi olan küre-i arzın mahzeninden çıkarılacak âdi bir madde değildir. Ve rastgele hâcâtta istimâl edilmiş fıtrî
[TR]
[NOT]Dipnot-1 İndirdik.Dipnot-2 “Biz demiri de indirdik ki, onda hem kuvvet ve şiddet, hem de insanlar için faydalar vardır.” Hadîd Sûresi, 57:25.
Dipnot-3 “Demiri de onun için yumuşattık.” Sebe’ Sûresi, 34:10.
[/NOT][TABLE]
[TD]Amerika Kıt’ası: (bk. bilgiler – Amerika)
[/TD]
[TD]Hazret-i Dâvud: [bk. bilgiler – Dâvud (a.s.)]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân [/TD]
[TD]Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azîm: büyük, yüce [/TD]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman etmek: emretmek, buyurmak[/TD]
[TD]fevâid: faydalar, kazançlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hâcât: ihtiyaçlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâne: ev[/TD]
[TD]ihrac: dışarı çıkarma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihrâcat: bir madeni yerin altından çıkarma işlemleri[/TD]
[TD]ihsan: bağış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[TD]istimâl edilmek: kullanılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itibarıyla: açısından [/TD]
[TD]i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i haşmet: büyüklük ve heybetteki mükemmellik [/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan: dil[/TD]
[TD]mahzen: depo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: derece, yer[/TD]
[TD]makam-ı imtinan ve in’âm: minnet ve nimeti hatırlatma yeri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medâr: sebep, neden, kaynak[/TD]
[TD]mekân: yer [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mekân-ı maddî: maddî yer [/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menâfi: faydalar, yararlar[/TD]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mertebe-i ulviyet: yücelik mertebesi[/TD]
[TD]murad: kast edilen, istenen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâden: kaynak[/TD]
[TD]mânâ-yı maddî: maddî anlam [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı maksud: asıl kastedilen anlam [/TD]
[TD]mûcize: insanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü şey [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı gaflet: bir şeyin mânâsını anlamadan bakmak [/TD]
[TD]nazaran: –göre [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i beşer: insanlık[/TD]
[TD]nimet-i İlâhiye: Allah’ın nimeti [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla [/TD]
[TD]nisbî: konumuna göre farklı hüküm alan, göreceli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sath-ı arz: yeryüzü[/TD]
[TD]sâniyen: ikinci olarak, ikinci derecede[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî: görünüm, yansıma [/TD]
[TD]tedricî: derece derece, aşamalı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakkiyât: ilerlemeler[/TD]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdi: basit, sıradan [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 10:05 #798760Anonim
bir mâden değildir. Belki Hâlık-ı Kâinatın tarafından rahmet hazinesinde ve kâinatın büyük tezgâhından ihzâr edilmiş bir nimet olarak, “Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz” ünvân-ı haşmetiyle de küre-i arz sekenesinin hâcâtına medâr olmak için demiri inzâl etmiş, indirmiş diye, demirdeki umûmî menfaati ifade için, güya demirin gökten gelen rahmet, hararet ve ziyâ gibi öyle şümullü faydaları var ki, kâinat tezgâhından gönderiliyor, küre-i arzın dar anbarından değil. Belki kâinat sarayındaki büyük hazine-i rahmetten ihzâr edilerek gönderilip, küre-i arzın anbarında yerleştirilmiş; o anbardan asırların ihtiyâcına nisbeten parça parça ihraç ediliyor.
Kur’ân-ı Azîmüşşân, bu küçük anbardaki parça parça çıkarılan demiri, yalnız “sarf etmek” mânâsını ifade etmek istemiyor. Belki Hazine-i Kübrâdan o nimet‑i azîmeyi küre-i arz ile beraber indirdiğini ifade etmek için; yani, bu küre-i arz hânesine en lâzım şey demirdir ki, Hâlık-ı Zülcelâl, güya küre-i arzı güneşten ayırıp insanlar için indirdiği zaman, demiri de beraber inzâl etmiş ve ekser ihtiyâc-ı beşer onunla temin edilmiştir. Kur’ân-ı Hakîm, “Bu demirle işlerinizi görünüz ve onu çıkarmaya çalışarak istifade ediniz” diye, mûcizâne ferman ediyor.
Bu âyette hem def-i a’dâya, hem celb-i menâfie medâr iki nimet beyan ediyor. Nüzûl-u Kur’ân’dan evvel demirle ehemmiyetli menâfi-i beşeriye temin edildiği görülmüş. Fakat istikbalde demirin gayet hârika ve muhayyirü’l-ukùl bir surette, denizde, havada ve karada gezerek küre-i arzı musahhar edip, mevt-âlûd bir hârika kuvveti gösterdiğini ifade için, 1 فِيهِ بَأْسٌ شَدِيدٌ kelimesiyle, ihbâr-ı gaybî nev’inden bir lem’a-i i’câz gösteriyor.

[NOT]Dipnot-1 “Onda kuvvet ve şiddet vardır.” Hadid Sûresi, 57:25.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hazine-i Kübrâ: Allah’ın sonsuz nimetlerinin bulunduğu hazine [/TD]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve görkem sahibi, her şeyin yaratıcısı olan Allah [/TD]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân [/TD]
[TD]Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz: göklerin ve yerin Rabbi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asır: yüzyıl[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celb-i menâfi: faydalı şeylerin çekilmesi[/TD]
[TD]def-i a’dâ: düşmanların uzaklaştırılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: pek çok [/TD]
[TD]evvel: önce [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman etmek: buyurmak[/TD]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın sonsuz rahmet hazinesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbâr-ı gaybî: gaybla ilgili haber; önceden haber verme [/TD]
[TD]ihraç etmek: bir mâdeni yer altından çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyac-ı beşer: insanın ihtiyacı [/TD]
[TD]ihzar edilmek: hazırlanmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inzal etmek: indirmek [/TD]
[TD]istikbal: gelecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı [/TD]
[TD]medâr: kaynak, sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfaat: yarar, fayda[/TD]
[TD]menâfi-i beşeriye: insanlığın yararına olan şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt-âlûd: ölümle karışık [/TD]
[TD]mucizâne: mucizeli bir şekilde [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhayyirü’l-ukùl: akıllara şaşkınlık veren[/TD]
[TD]musahhar etmek: boyun eğdirmek, bir şeyin emrine vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’inden: türünden[/TD]
[TD]nimet: Allah’ın rızık olarak verdiği, ihtiyaç duyulan herşey [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nimet-i azîme: çok büyük ve değerli nimet [/TD]
[TD]nisbeten: bağlantılı olarak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüzûl-u Kur’ân: Kur’ân’ın indirilmesi [/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarf etmek: harcamak, kullanmak [/TD]
[TD]sekene: bir yerde ikâmet edenler, sakinler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]surette: şekilde [/TD]
[TD]tezgâh: üretim yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umûmî: genel[/TD]
[TD]ziyâ: ışık, parlaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]ünvân-ı haşmet: görkem ve heybetli oluşu ifade eden isim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şümullü: kapsamlı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 10:08 #798761Anonim
Beşinci NükteGeçmiş nükteden bahsederken hüdhüd-ü Süleyman’dan bahis açıldı. Israrcı ve sualci bir kardeşimiz:HAŞİYE-1 “Hüdhüdün, Cenâb-ı Hakkı tavsifte1 يَخْرُجُ الْخَبْءَ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرَضِ diyerek mühim makamda, mühim evsâf-ı İlâhiye içinde, nisbeten hafif bu vasfın zikrine sebep nedir?”
Elcevap: Beliğ bir kelâmın bir meziyeti şudur ki, söyleyenin ziyade meşgul olduğu san’atını, meşgalesini ihsâs etsin. Hüdhüd-ü Süleymanî ise, suyu az olan sahrâ-yı Ceziretü’l-Arabda gizli su yerlerini ferâsetle, kerâmetvâri keşfeden bedevî arîfleri gibi, hayvan ve tuyûrun arîfi olarak ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma küngânlık eden ve su buldurup çıkarttıran mübârek ve vazifedar bir kuş olmakla, kendi san’atının mikyasçığıyla Cenâb-ı Hakkın semâvât ve arzdaki mahfiyâtı çıkarmakla mâbûdiyetini ve mescûdiyetini ispat ettiğini, kendi san’atçığıyla bilip ifade ediyor.
Evet, hüdhüd pek güzel görmüş. Çünkü, toprak altındaki had ve hesaba gelmeyen tohumların, çekirdeklerin, mâdenlerin muktezâ-yı fıtrîsi, aşağıdan yukarıya çıkmak değildir. Çünkü ecsâm-ı sakîle ihtiyarsız, ruhsuz olduğu için, kendi yukarıya çıkamaz; yukarıdan kendi kendine aşağıya düşebilir. Aşağıdan, hususan toprak sıkleti altında gizlenen bir cisim, câmid omuzundaki ağır yükü silkip çıkmak, kat’iyyen kendi kendine olamaz. Demek bir kudret-i hârika ile çıkarılıyor.
İşte, hüdhüd, berâhîn-i mâbûdiyet ve mescûdiyetin en gizlisini ve en mühimmini kendi arîfliğiyle bilmiş, bulmuş; Kur’ân-ı Hakîm onun hakkındaki ifadesine bir i’câz vermiştir.
[NOT]Haşiye-1 Sual etmekte çalışkan, yazmakta tembellik eden Re’fet’tir.Dipnot-1 “Göklerde ve yerdeki bütün gizlilikleri meydana çıkarır…” Neml Sûresi, 27:25.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Hazret-i Süleyman: [bk. bilgiler – Süleyman (a.s.)][/TD]
[TD]Hüdhüd/Hüdhüd-ü Süleyman: Hz. Süleyman’ın (a.s.) haberleşme vasıtası olarak görevlendirdiği kuş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân [/TD]
[TD]Re’fet: (bk. bilgiler – Re’fet Barutçu)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yer[/TD]
[TD]arîf: bilge [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
[TD]beliğ: sözün düzgün, kusursuz, yerinde hâlin ve makamın gereğine göre söylenmesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]berâhîn-i mâbûdiyet: ibadet edilmeye lâyık olmanın delilleri [/TD]
[TD]câmid: cansız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecsâm-ı sakîle: ağır cisimler[/TD]
[TD]evsâf-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın Zâtını niteleyen yüce sıfatlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferâset: çabuk sezme ve anlama kabiliyeti[/TD]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbâr-ı gaybî: gayb âleminde olan şeyler hakkında haber verme [/TD]
[TD]ihsas etmek: hissettirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyarsız: iradesi olmayan [/TD]
[TD]i’câz vermek: mucizelik özelliği vermek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’iyyen: kesinlikle[/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kerâmetvâri: keramet gösterir gibi [/TD]
[TD]keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i hârika: benzersiz kudret, güç [/TD]
[TD]küngânlık: su kaynağını bulma işi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahfiyât: gizli şeyler[/TD]
[TD]makam: derece, konum[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mescudiyet: secde edilmeye lâyık olma[/TD]
[TD]mevt-âlûd: ölümle karışık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meziyet: üstün özellik[/TD]
[TD]meşgale: meşguliyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mikyas: ölçü[/TD]
[TD]muktezâ-yı fıtrî: doğal yapılarının gereği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar etmek: boyun eğdirmek, bir şeyin emrine vermek[/TD]
[TD]mâbûdiyet: ibadet edilmeye lâyık olma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübarek: bereketli [/TD]
[TD]nev’inden: türünden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla [/TD]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahrâ-yı Ceziretü’l-Arab: Arap Yarımadasında bulunan çöl[/TD]
[TD]semâvât: gökler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıklet: ağırlık[/TD]
[TD]tavsif: özelliklerini anlatma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tuyûr: kuşlar[/TD]
[TD]vazifedar: görevli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikir: anmak, hatırlatmak[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 10:10 #798762Anonim
Altıncı Nükte
قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهِ مَدَدًا 1
Şu âyet-i azîme çok büyük ve çok âlî ve çok geniş bir denizdir. Onun cevherlerini beyan etmek için koca bir cilt kitap yazmak lâzım gelir. Onun o kıymettar cevâhirini başka zamana tâliken, şimdilik yalnız birkaç gün evvel tahattur-u hakàik noktasında, benim için ehemmiyetli bir zaman olan namaz tesbihâtında, uzaktan uzağa fikrin nazarına ilişen bir nüktenin şuâı göründü. O zamanda kaydedemedik; gittikçe tebâud ediyordu. Bütün bütün kaybolmadan evvel o nüktenin bir cilvesini avlamak için, etrafında dâirevâri birkaç kelime söyleyeceğiz.
BİRİNCİ KELİME: Kelâm-ı Ezelî, ilim, kudret gibi bir sıfat-ı İlâhiye olduğu cihetle, gayr-ı mütenâhidir. Nihâyetsiz olan birşeye denizler mürekkep olsa, elbette bitiremez.
İKİNCİ KELİME:Bir zâtın vücudunu ihsâs eden en zâhir, en kuvvetli eser, tekellümüdür. Bir zâtın kelâmını işitmek, bin delil kadar vücudunu, belki şuhud derecesinde, ispat ettiği nokta-i nazarda, bu âyet-i kerîme mânâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Rabb-i Zülcelâlin vücudunu gösteren kelâm-ı İlâhînin adedini, denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa, yazsalar, bitiremezler. Yani, bir zâtın böyle bir kelâmı, vücuduna şuhud derecesinde delâlet ettiğine bedel; Zât-ı Ehad-i Samede, kelâmın mütekellime delâleti ve ihsâsı gibi had ve hesâba gelmeyen hadsizdir ki, umum denizlerin suyu mürekkep olsa, yazmasına kifâyet etmez” demektir.
[TR]
[NOT]Dipnot-1 “De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, hattâ bir o kadarını daha getirip ilâve etsek, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109.
[/NOT][TABLE]
[TD]Rabb-i Zülcelâl: sonsuz heybet ve yücelik sahibi ve herşeyin Rabbi olan Allah
[/TD]
[TD]Zât-ı Ehad-i Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan, bir ve benzersiz olup ortağı olmayan Zât, Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedel: karşılık
[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevher: öz, temel
[/TD]
[TD]cevâhir: cevherler, özler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, şekil
[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etme
[/TD]
[TD]dâirevâri: daire şeklinde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetli: değerli, önemli
[/TD]
[TD]evvel: önce
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz
[/TD]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sınırsız ve sayısız olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız
[/TD]
[TD]ihsas eden: hissettiren, belli eden
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsâs: hissettirme, belirtme
[/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayan Allah’ın konuşması, sözleri
[/TD]
[TD]kelâm-ı İlâhî: Allah’ın kelâmı, sözü
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kifâyet etme: yeterli olma
[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: değerli
[/TD]
[TD]lâzım gelmek: gerekli olmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı işârî: işaret ile bildirilen mânâ
[/TD]
[TD]mütekellim: konuşan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namaz tesbihatı: namazın ardından Allah’ı çeşitli sıfatlarıyla anma
[/TD]
[TD]nazar: göz, bakış
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihâyetsiz: sonsuz
[/TD]
[TD]nokta-i nazar: bakış açısı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz
[/TD]
[TD]sıfat-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatına ait özellik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahattur-u hakàik: hakikatleri hatırlamak
[/TD]
[TD]tebâud etmek: uzaklaşmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekellüm: konuşma
[/TD]
[TD]tâliken: geciktirerek, erteleyerek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün
[/TD]
[TD]vücud: varlık
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: açık, âşikar
[/TD]
[TD]âlî: yüce
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i azîme: büyük ve yüce âyet
[/TD]
[TD]şuhud: görme, şahid olma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuâ: ışın, güçlü ışık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 10:24 #798763Anonim
ÜÇÜNCÜ KELİME: Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân hakàik-ı îmâniyeyi umum tabakàt-ı beşere ders verdiği için, tesbit ve tahkik ve iknâ etmek hikmetiyle, bir hakikati zâhiren tekrar ettiği için, ehl-i ilim ve ehl-i kitap bulunan o zaman ulemâ-i Yehûd, Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmîliğine ve kıllet‑i ilmine gayet haksız bir taarruz ettiklerine mânen bir cevaptır. Şöyle ki:
Âyet-i kerîme der: “Tahkik ve iknâ gibi pek çok hikmetler için ayrı ayrı faydalar nokta-i nazarında çok müteaddit neticeleri bulunan bir hakikati, umûmun, bilhassa avâmın kalbinde yerleştirmek için, erkân-ı îmâniye gibi herbir meselesi bin mesâil kıymetinde ve binler hakàikı tazammun eden meseleleri ayrı ayrı, mûcizâne tarzlarda tekrarını, hasr-ı kelâmî ve kusur-u zihnî ve sermâyenin noksâniyetinden değildir. Belki hadsiz, nihâyetsiz hazine-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhîden alınan ve âlem-i gayb hesâbına âlem-i şehâdete müteveccih olup, cin, ins, ruh, melekle konuşan ve her ferdin kulağında tanînendâz olan Kur’ân’ın menbaı bulunan Kelâm-ı Ezelînin kelimâtını saymak için denizler mürekkep olsa, zîşuurlar kâtip, nebâtâtlar kalem, belki zerratlar kalem ucu olsalar, yine bitiremezler. Çünkü bunlar mütenâhi, o ise nihâyetsizdir.”
DÖRDÜNCÜ KELİME: Mâlûmdur ki, umulmadık birşeyden kelâmın sudûru, kelâmı ehemmiyetleştirir; kendini dinlettiriyor. Hususen cevv-i semâ ve bulutlar gibi büyük cirmlerde tekellümvâri sadâlar dahi ehemmiyetle herkese kendini dinlettiriyor. Hususen dağ cesâmetinde bir fonoğrafın nağamâtı daha fazla kulağın nazar-ı dikkatini celb eder. Hususen semâvât tabakalarını plâklar ittihâz edip küre-i arzın kafasına işittirmek için sudûr eden sadâ-yı semâvî-i Kur’ânîyi, radyo
[TR]
[TABLE]
[TD]Aleyhissalatü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
[/TD]
[TD]Kelâm-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayan Allah’ın kelâmı, Kur’ân-ı Kerim
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
[/TD]
[TD]Peygamber-i Zîşan: şan ve şeref sahibi Hz. Muhammed (a.s.m.)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm: halk tabakası
[/TD]
[TD]cesâmet: büyüklük
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevv-i semâ: gökyüzü
[/TD]
[TD]cirm: cisim
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i ilim: ilimle uğraşan kişiler, âlimler
[/TD]
[TD]ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erkân-ı imaniye: iman esasları
[/TD]
[TD]fonoğraf: gramofonun ilk şekli, ses cihazı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız
[/TD]
[TD]hakaik: hakikatler, gerçekler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: gerçek
[/TD]
[TD]hakàik-ı îmâniye: iman hakikatleri
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hasr-ı kelâmî: konuşmanın yalnız belli şeyler üzerinde yoğunlaştırılması
[/TD]
[TD]hazine-i ezeliye-i kelâm-ı İlâhî: İlâhî konuşma sıfatının başlangıcı ve sonu olmayan hazinesi
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: amaç, gaye
[/TD]
[TD]ins: insanlar
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihâz etmek: edinmek
[/TD]
[TD]kelimât: kelimeler, sözler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm: ifade, söz
[/TD]
[TD]kusur-u zihnî: zihin ve düşünce eksikliği
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâtip: yazıcı
[/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıllet-i ilim: bilgi azlığı
[/TD]
[TD]menba: kaynak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesâil: meseleler
[/TD]
[TD]mucizâne: mucizeli bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlûm: bilinen
[/TD]
[TD]müteaddit: bir çok, değişik
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenâhi: sona eren, biten
[/TD]
[TD]müteveccih olmak: yönelmek
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkati celb etmek: dikkat çekmek
[/TD]
[TD]nağamât: nağmeler, hoş sesler
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebâtât: bitkiler
[/TD]
[TD]nihâyetsiz: sonsuz
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]noksaniyet: eksiklik
[/TD]
[TD]nokta-i nazar: bakış açısı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadâ: ses
[/TD]
[TD]sadâ-yı semâvî-i Kur’ânî: Kur’ân’ın semâvî sedâsı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvât: gökler
[/TD]
[TD]sudûr: ortaya çıkma, meydana gelme
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sudûr eden: ortaya çıkan, meydana gelen
[/TD]
[TD]taarruz etmek: saldırmak
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabakat-ı beşer: insan grupları
[/TD]
[TD]tahkik: doğruluğunu araştırma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanînendâz: çınlayan
[/TD]
[TD]tazammun eden: içine alan, kapsayan
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekellümvâri: konuşur gibi
[/TD]
[TD]tesbihat: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anma
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulemâ-i Yehûd: Yahudi âlimleri
[/TD]
[TD]umum: bütün, genel, herkes
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar
[/TD]
[TD]zâhiren: dış görünüş itibariyle
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur, bilinç sahibi
[/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i şehâdet: görünen âlem, bu dünya
[/TD]
[TD]ümmî: okuma-yazma bilmeyen, tahsil görmemiş
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 10:28 #798764Anonim
kuvvetiyle, zerrât-ı havâiye o hurûfâta âhize ve nâkıle oldukları gibi, elbette bu kudsî hurûfât-ı Kur’âniyeye birer âyine, birer lisan, birer ibre ucu, birer kulak hükmüne geçtiğine remzen, Kur’ân-ı Hakîmin hurûfâtının ne derece ehemmiyetli, kıymetli, hâsiyetli, hayattar olduğuna işareten, âyet mânâ-yı işârîsiyle diyor ki: “Kelâmullah olan Kur’ân o kadar hayattar ve kıymettardır ki, onu dinleyen, işiten kulakların adedi ve o kulaklara giren o kudsî kelimelerin sayısını, bütün denizler mürekkep ve melâike kâtip ve zerreler noktalar ve nebatlar ve kıllar kalemler olsa, bitiremezler.”
Evet, bitiremezler. Çünkü Cenâb-ı Hak beşerin zayıf, ruhsuz kelâmının adedini havada milyonlar kadar teksir etse, elbette arz ve semâvâtın Pâdişâh-ı Bîmisâlinin arz ve semâvâta bakan ve arz ve semâvâtta umum zîşuurlara hitâb eden kelâmının herbir kelimesi zerrât-ı havâiye adedince kelimeler olur.
BEŞİNCİ KELİME: İki Harftir.
Birinci Harf: Nasıl ki sıfat-ı Kelâmın kelimeleri var. Öyle de, Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcudattır. Hususen zîhayatlar, hususen küçük mahlûklar, herbiri birer kelime-i Rabbâniyedir ki Mütekellim-i Ezelîye, kelâmdan daha kuvvetli bir surette işaret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkep olsa bitiremezler, demek olduğu mânâsına dahi şu âyet-i kerîme remzen bakıyor.
İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhamlar, bir nevi kelâm-ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr-ı mütenâhidir. Saltanat-ı Mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm ve o emr-i İlâhiyenin kelimâtı ne derece çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir.
وَالْعِلْمُ عِنْدَ اللهِ 1 لاَيَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللهُ 2
[NOT]Dipnot-1 “Gerçek ilim Allah katındadır.” Mülk Sûresi, 67:26.
[TR]
Dipnot-2 “Gaybı yalnız Allah bilir.” Neml Sûresi, 27:65; Tirmizi, Sevâbü’l-Kur’ân: 7; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân: 21.[/NOT]
[TABLE]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Kudret: Allah’ın bütün âlemleri kuşatan güç ve iktidarı
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân [/TD]
[TD]Mütekellim-i Ezelî: konuşma sıfatının başlangıcı ve sonu olmayan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Pâdişâh-ı Bîmisâl: Benzersiz Pâdişah, Allah [/TD]
[TD]Saltanat-ı Mutlaka: Allah’ın bütün varlık âlemi üzerindeki sınırsız hâkimiyeti [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yer[/TD]
[TD]beşer: insan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cünûd: askerler[/TD]
[TD]ehemmiyetli: değerli, önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütenâhi: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]hayattar: canlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmetli: faydalı, gayeli [/TD]
[TD]hitap eden: konuşan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurufât-ı Kur’âniye: Kur’ân harfleri[/TD]
[TD]hurûfât: harfler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâsiyetli: üstün özellikli[/TD]
[TD]ilham: Allah tarafından canlı varlıkların kalbine gönderilen mânâ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaderî: kaderle ilgili [/TD]
[TD]kelime-i Rabbâniye: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın kelimesi, sözü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelimât: kelimeler, sözler [/TD]
[TD]kelâm: ifade, söz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelâm-ı İlâhî: Allah’a ait söz, konuşma [/TD]
[TD]kelâmullah: Allah’ın kelâmı, sözü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: kutsal, her türlü kusur ve noksandan uzak [/TD]
[TD]kâtip: yazıcı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: değerli [/TD]
[TD]mahlûk: varlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler [/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânâ-yı işârî: işaret yoluyla kastedilen mânâ [/TD]
[TD]mücessem: cisimleşmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]nebat: bitki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit[/TD]
[TD]nihâyetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâkile: taşıyıcı[/TD]
[TD]remzen: işareten[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil [/TD]
[TD]sıfat-ı Kelâm: Allah’ın hiçbir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın sahip olduğu konuşma sıfatı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teksir etmek: çoğaltmak [/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerrât-ı havâiye: hava zerreleri, atomları[/TD]
[TD]zîhayat: canlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur, bilinç sahibi [/TD]
[TD]âhize: alıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]âyet-i kerîme: Kur’ân-ı Kerim’de yer alan her bir cümle [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine: ayna [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 21:22 #798799Anonim
Yedinci NükteAziz kardeşim,
Vahdetü’l-vücuda dair bir parça izahat istiyorsunuz. Bu meseleye dair Otuz Birinci Mektubun bir lem’asında, Hazret-i Muhyiddin’in bu meseledeki fikrine karşı gayet kuvvetli ve izahlı bir cevap vardır. Şimdilik bu kadar deriz ki:
Bu mesele-i vahdetü’l-vücudu şimdiki insanlara telkin etmek, ciddî zarar verir. Nasıl ki teşbihat ve temsiller, havassın elinden avâmın eline ve ilmin elinden cehlin eline girse, hakikat telâkki edilir. HAŞİYE-1 Öyle de, vahdetü’l-vücud meselesi gibi hakaik-i ulviye, ehl-i gaflet ve esbab içine dalan avamlara girse, tabiat telâkki edilir ve üç mühim zarar verir:
Birincisi: Vahdetü’l-vücudun meşrebi, Cenâb-ı Hak hesabına kâinatı adeta inkâr etmek iken, avâma girdikçe, gafil avamlara, hususan maddiyyun fikirleriyle âlûde olan fikirlere girdikçe, kâinat ve maddiyat hesabına ulûhiyeti inkâr yoluna gider.
İkincisi: Vahdetü’l-vücud meşrebi, mâsivâ-yı İlâhînin rububiyetini o derece şiddetle reddeder ki, mâsivâyı inkâr ve ikiliği ref ediyor. Değil nüfus-u emmârenin, belki herbir şeyin müstakil vücudunu görmemek iken, bu zamanda fikr-i tabiatın istilâsıyla ve gurur ve enâniyetin nefs-i emmâreyi şişirmesiyle ve âhireti ve Hâlıkı bir derece unutmak cihetiyle bazı nüfus-u emmâre küçük birer firavun, adeta nefsini mâbud ittihaz etmek istidadında bulunan insanlara vahdetü’l-vücudu telkin etmek, nefs-i emmâreyi—el’iyâzü billâh—öyle şımartır ki, ele avuca sığmaz.
[NOT]Haşiye-1 Nasıl ki iki melâike (teşbihin sırrı münasebetiyle Sevr ve Hût tesmiye edilen), avamca koca bir öküz ve koca bir balık telâkki edilmiştir.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
[/TD]
[TD]Hazret-i Muhyiddin: (bk. bilgiler – Muhyiddin-i Arabî)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: her şeyi yaratan Allah [/TD]
[TD]Sevr ve Hut: Öküz ve Balık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]avâm: halk tabakası[/TD]
[TD]aziz: çok değerli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehl: cahillik, bilgisizlik[/TD]
[TD]cihetiyle: yönüyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına karşı duyarsız olanlar [/TD]
[TD]el’iyâzü billâh: Allah korusun [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enâniyet: benlik, gurur[/TD]
[TD]esbab: sebepler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fikr-i tabiat: herşeyi tabiatın yarattığını kabul eden düşünce; tabiat fikri [/TD]
[TD]firavun: tanrılık iddiasında bulunma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gafil: Allah’ı düşünmeyen ve sorumluluklarından habersiz [/TD]
[TD]hakaik-i ulviye: yüce gerçekler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek [/TD]
[TD]havas: seçkin kişiler, âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet [/TD]
[TD]istilâ: işgal [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek[/TD]
[TD]izahat: açıklamalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]lem’acık: küçük lem’a, parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyat: maddi şeyler[/TD]
[TD]maddiyyun: maddeciler, materyalistler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler [/TD]
[TD]mesele-i vahdetü’l-vücud: vahdetü’l-vücud meselesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşreb: hareket tarzı, metod[/TD]
[TD]mâbud: ibadet edilen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâsiva/mâsivâ-yı İlâhî: Allah’ın dışındaki varlıklar [/TD]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebet: bağlantı, ilgi [/TD]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefs: bir varlığın kendisi [/TD]
[TD]nefs-i emmâre: hazır zevke düşkün ve insanı kötülüğe sevk eden duygu [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüfus-u emmâre: insana daima kötülüğü emreden, yasak zevk ve isteklere teşvik eden nefisler [/TD]
[TD]nükte: ince ve derin anlamlı söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ref etmek: ortadan kaldırmak[/TD]
[TD]rububiyet: her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri verme, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa [/TD]
[TD]telkin etmek: fikir aşılamak, zihinde yer ettirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telâkki etmek: kabul etmek, algılamak[/TD]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesmiye edilen: isimlendirilen [/TD]
[TD]teşbih: benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşbihat: benzetmeler[/TD]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma; İlâhlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık’ adını almaya lâyık değiller” tarzında bir tasavvufî görüş [/TD]
[TD]vücud: varlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âhiret âlemi: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat [/TD]
[TD]âlûde: karışık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Ekim 2011: 21:26 #798800Anonim
Üçüncüsü: Tagayyür, tebeddül, tecezzî, tahayyüzden mukaddes, münezzeh, müberrâ, muallâ olan Zât-ı Zülcelâlin vücub-u vücuduna ve takaddüs ve tenezzühüne muvafık düşmeyen tasavvurâta sebebiyet verir ve telkinât-ı bâtılaya medar olur.
Evet, vahdetü’l-vücuddan bahseden, fikren serâdan Süreyyaya çıkarak, kâinatı arkasında bırakıp nazarını Arş-ı Âlâya diken, istiğrâkî bir surette kâinatı mâdum sayıp herşeyi doğrudan doğruya kuvvet-i imanla Vâhid-i Ehadden görebilir. Yoksa, kâinatın arkasında durup kâinata bakan ve önünde esbabı gören ve ferşten nazar eden, elbette esbab içinde boğulup tabiat bataklığına düşmek ihtimali var. Fikren Arşa çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi diyebilir: “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonoğraflar gibi, Cenâb-ı Haktan işitebilirsin.” Yoksa, Celâleddin gibi bu derece yükseğe çıkamayan ve ferşten Arşa kadar mevcudatı âyine şeklinde görmeyen adama “Kulak ver, herkesten kelâmullahı işitirsin” desen, mânen Arştan ferşe sukut eder gibi, hilâf-ı hakikat tasavvurât-ı bâtılaya giriftar olur.
قُلِ اللهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ فِى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ 1 مَا لِلتُّرَابِ وَلِرَبِّ اْلاَرْبَابِ 2سُبْحَانَ مَنْ تَقَدَّسَ عَنِ اْلاَشْبَاهِ ذَاتُهُ وَتَنَزَّهَتْ عَنْ مُشَابَهَةِ اْلاَمْثَالِ صِفَاتُهُ وَشَهِدَ عَلٰى رُبوُبِيَّتِهِ اٰياَتُهُ جَلَّ جَلاَلُهُ وَلاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ 3
[NOT]Dipnot-1 “Sen Allah de; sonra da bırak onları, daldıkları batakta oyalanadursunlar.” En’âm Sûresi, 6:91.
[TR]
Dipnot-2 Rabbü’l-Erbâb olan Allah’ı anlatmak, topraktan halk olunan insanın haddine mi düşmüştür?
Dipnot-3 Zâtında şebihten mukaddes ve sıfâtında misillerin benzemesinden münezzeh olan, âyetleri Onun rububiyetine delâlet eden, celâli nihayet derecede yüce olan ve Ondan başka hiçbir ilâh bulunmayan Zâtı her türlü kusurdan tenzih ederiz.[/NOT]
[TABLE]
[TD]Arş/Arş-ı Âlâ: Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer
[/TD]
[TD]Arştan ferşe: göğün en yüksek tabaksından yere
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Celâleddin/Celâleddin-i Rumî: (bk. bilgiler – Mevlânâ Celâleddini Rumî)[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid-i Ehad: bir olan ve birliği her bir şeyde görülen Allah [/TD]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Zât, Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler [/TD]
[TD]ferş: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferşten Arşa: yerden göğün en yüksek tabakasına [/TD]
[TD]fikren: düşünce olarak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fonoğraf: gramofonun ilk şekli, ses cihazı[/TD]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]giriftar olmak: tutulmak[/TD]
[TD]hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiğrâkî: Allah aşkıyla kendinden geçme[/TD]
[TD]kelâmullah: Allah’ın konuşması [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i iman: iman gücü [/TD]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar olmak: sebep olmak, vesile olmak[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallâ: yüksek, yüce[/TD]
[TD]mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak, kutsal [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafık: uygun[/TD]
[TD]mâdum: yok, hiç olmuş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânen: mânevî olarak [/TD]
[TD]müberrâ: arınmış, temiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce [/TD]
[TD]nazar: bakış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebebiyet vermek: sebep olmak [/TD]
[TD]serâdan Süreyyaya: yerden Ülker yıldızına kadar; birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenen bir ifadedir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sukut etmek: düşmek, alçalmak[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagayyür: başkalaşma, değişme [/TD]
[TD]tahayyüz: yer tutma, yer alma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]takaddüs: kutsal olma, yüce ve temiz olma [/TD]
[TD]tasavvurât: düşünceler, tasavvurlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasavvurât-ı bâtıla: batıl şeyleri zihinde canlandırma [/TD]
[TD]tebeddül: değişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecezzî: bölünme, parçalanma [/TD]
[TD]telkinât-ı bâtıla: doğru olmayan telkinler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenezzüh: kusur ve noksandan uzak olma [/TD]
[TD]vahdetü’l-vücud: “Allah’ın varlığı o kadar mükemmeldir ki, diğer varlıklar Ona göre bir gölge gibidir ve ‘varlık’ adını almaya lâyık değiller” tarzında bir tasavvufî görüş [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: varlığının gerekli ve zorunlu oluşu [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.