• Bu konu 108 yanıt içerir, 5 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 110)
  • Yazar
    Yazılar
  • #782897
    Anonim

      Yani bir polisin devlete dayanmasıyla,en büyük kişiyi yakalayabilir…polis devlete bağlılığını kesse ,işine son verilse..hiç kimseyi yakalayamaz…

      işte varlıkları Allaha versek,hepsini sonsuz kudretiyle yaratır..Allaha vermesek,bir elmayı bize kim verebilir…

      tüm bilimadamları yapamıyor da,ilimsiz akılsız tabiat mı yapacak..

      #782898
      Anonim

        Bir köyde iki muhtar olmasıyla karışıklık olur,işler yürümez..

        Bir ilde iki vali olmasıyla karışıklık olur,işler yürümez.

        Bir devlete iki başkan olunca da ,işler yürümez..

        Bir askeri ve çok askeri bir komutan kolaylıkla idare eder…ama on komutana verilse,işler yürümez…bir anda on komutan dese gel asker,asker kime gidecek…

        bu temsilleri anladıksa,hakikata tatbik edeceğiz ki ve Anlayacağız ki Allah ehaddir,tekdir.

        #782899
        Anonim

          Nasıl ki karınca o memuriyet cihetiyle Firavunun sarayını harap ediyor. Sinek o intisapla Nemrud’u gebertiyor. Ve o intisapla, buğday tanesi gibi bir çam çekirdeği, koca çam ağacının bütün cihazatını yetiştiriyor. Haşiye
          Eğer o intisap kesilse, o memuriyetten terhis edilse, yapacağı işlerin cihazatını ve kuvvetini, belinde ve bileğinde taşımaya mecburdur. O vakit, o küçücük bileğindeki kuvvet miktarınca ve belindeki cephane adedince iş görebilir. Evvelki vaziyette gayet kolaylıkla gördüğü işleri bu vaziyette ondan istenilse, elbette bileğinde bir ordu kuvvetini ve belinde bir padişahın cihazat-ı harbiye fabrikasını yüklemek lâzım gelir ki, güldürmek için acip hurafeleri ve masalları hikâye eden maskaralar dahi bu hayalden utanıyorlar.
          Elhasıl, Vâcibü’l-Vücuda(ALLAHA) her mevcudu(CANLIYI) vermek, vücub(ZARURİ OLMA) derecesinde bir suhuleti(KOLAYLIĞI) var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.

          Haşiye: Evet, eğer intisap olsa, o çekirdek, kader-i İlâhîden bir emir alır, o harika işlere mazhar olur. Eğer o intisap kesilse, o çekirdeğin hilkati, koca çam ağacının hilkatinden daha ziyade cihazat ve iktidar ve san’atı iktiza eder. Çünkü, dağdaki, kudret eseri olan mücessem çam ağacının, bütün âzâları ve cihazatıyla, o çekirdekteki kader eseri olan mânevî ağaçta mevcut bulunması lâzım gelir. Çünkü o koca ağacın fabrikası o çekirdektir. İçindeki kaderî ağaç, kudretle hariçte tezahür eder, cismanî çam ağacı olur.

          #782900
          Anonim

            ÜÇÜNCÜ MUHAL
            Bu Muhali izah edecek, bazı risalelerde beyan edilen iki misal:
            BİRİNCİ MİSAL: Bütün âsâr-ı medeniyetle(MEDENİYETİN ESERLERİYLE) tekmil(TAMAMLANMIŞ) ve tezyin edilmiş(SÜSLENDİRİLMİŞ), hâli bir sahrâda kurulmuş, yapılmış bir saraya gayet vahşî bir adam girmiş, içine bakmış. Binlerle muntazam (DÜZENLİ,ÖLÇÜLÜ,DENGELİ) san’atlı eşyayı görmüş. Vahşetinden, ahmaklığından, “Hariçten kimse müdahale etmeyip, o saray içinde o eşyadan birisi o sarayı müştemilâtıyla(İÇİNDEKİLERİYLE) beraber yapmıştır” diye taharrîye(ARAŞTIRMAYA) başlıyor. Hangi şeye bakıyor, o vahşetli aklı dahi kabil görmüyor ki, o şey bunları yapsın.

            Sonra, o sarayın teşkilât programını(PROJESİNİ) ve mevcudat fihristesini ve idare kanunları içinde yazılı olan bir defteri görür. Çendan, elsiz ve gözsüz ve çekiçsiz olan o defter dahi, sair içindeki şeyler gibi, hiçbir kabiliyeti yoktur ki, o sarayı teşkil(OLUŞTURSUN) ve tezyin etsin(SÜSLENDİRSİN). Fakat muztar(MECBUR) kalarak, bilmecburiye,(MECBURİ OLARAK) eşya-yı âhare(DİĞER EŞYALARA) nispeten, kavânîn-i ilmiyenin(İLMİ KANUNUNLARIN) bir ünvanı olmak cihetiyle, o sarayın mecmuuna (BÜTÜNÜNE) bu defteri münasebettar gördüğünden, “İşte bu defterdir ki, o sarayı teşkil, tanzim ve tezyin edip bu eşyayı yapmış, takmış, yerleştirmiş” diyerek, vahşetini ahmakların, sarhoşların hezeyanına çevirmiş.

            İşte, aynen bu misal gibi, hadsiz derecede misaldeki saraydan daha muntazam, daha mükemmel ve bütün etrafı mucizâne hikmetle dolu şu saray-ı âlemin(DÜNYA SARAYININ) içine, inkâr-ı ulûhiyete(ALLAHI İNKAR ETMEYE) giden tabiiyyun fikrini taşıyan vahşî bir insan girer. Daire-i mümkinat(MÜMKİN OLANLARIN DAİRESİNİN) haricinde(DIŞINDA) olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun(VARLIĞI VACİB,SABİT OLAN ALLAHIN) eser-i san’atı (SANAT ESERİ) olduğunu düşünmeyerek ve Ondan i’râz ederek(YÜZÇEVİREREK), daire-i mümkinat (MÜMKİN OLAN BU ALEMLER) içinde, kader-i İlâhînin yazar bozar bir levhası hükmünde ve kudret-i İlâhiyenin kavânîn-i icraatına(İCRAAT KANUNLARINA) tebeddül(HALDEN HALE) ve tagayyür eden(DEĞİŞEN) bir defteri olabilen ve pek yanlış ve hata olarak “tabiat” namı verilen bir mecmua-i kavânîn-i âdât-ı İlâhiye(ALLAHIN ADET KANUNLARININ TÜMÜ) ve bir fihriste-i san’at-ı Rabbâniyeyi(RABBANİ SANATLARIN FİHRİSTESİNİ) görür. Ve der ki: “Madem bu eşya bir sebep ister. Hiçbir şeyin bu defter gibi münasebeti görünmüyor. Çendan hiçbir cihetle akıl kabul etmez ki, gözsüz, şuursuz, kudretsiz bu defter, rububiyet-i mutlakanın işi olan ve hadsiz bir kudreti iktiza eden icadı yapamaz. Fakat madem Sâni-i Kadîmi(ALLAHI) kabul etmiyorum; öyleyse, en münasibi, ‘Bu defter bunu yapmış ve yapar’ diyeceğim” der.

            #782901
            Anonim

              Biz de deriz: Ey ahmaku’l-humakadan(AHMAKLARIN EN AHMAĞINDAN) tahammuk etmiş(AHMAKLAŞMIŞ) sarhoş ahmak! Başını tabiat bataklığından çıkar, arkana bak. Zerrattan(ATOMLARDAN) seyyârâta(GEZGENLERE) kadar bütün mevcudat(VARLIKLAR), ayrı ayrı lisanlarla şehadet ettikleri ve parmaklarıyla işaret ettikleri bir Sâni-i Zülcelâli gör. Ve o sarayı yapan ve o defterde sarayın programını yazan Nakkaş-ı Ezelînin cilvesini gör, fermanına bak, Kur’ân’ını dinle, o hezeyanlardan(SAÇMALIKLARDAN) kurtul.

              #782902
              Anonim

                İKİNCİ MİSAL: Gayet vahşî bir adam, muhteşem bir kışla dairesine girer. Gayet muntazam(DÜZENLİ) bir ordunun umumî, beraber talimlerini, muntazam hareketlerini görür. Bir neferin hareketiyle bir tabur, bir alay, bir fırka kalkar, oturur, gider, bir ateş emriyle ateş ettiklerini müşahede eder(GÖRÜR). Onun kaba, vahşî aklı, bir kumandanın, devletin nizâmâtıyla(DÜZENİYLE) ve kanun-u padişahî (PADİŞAHIN KANUNUYLA)ile o kumandanın emrini, kumandasını anlamayıp inkâr ettiğinden, o askerlerin iplerle birbiriyle bağlı olduklarını tahayyül eder(HAYAL EDER). O hayalî ip ne kadar harikalı bir ip olduğunu düşünür, hayrette kalır.

                Sonra gider, Ayasofya gibi gayet muazzam (BÜYÜK) bir camie, Cuma gününde dahil olur. O cemaat-i Müslimînin(MÜSLÜMAN CEMATİN), bir adamın sesiyle kalkar, eğilir, secde ederek oturduklarını müşahede eder(GÖRÜR). Mânevî ve semâvî kanunların mecmuundan(BÜTÜNÜNDEN) ibaret olan şeriatı ve Şeriat Sahibi, nin emirlerinden gelen mânevî düsturlarını anlamadığından, o cemaatin maddî iplerle bağlandığını ve o acip ipler onları esir edip oynattığını tahayyül(HAYAL) ederek, en vahşî, insan suretindeki canavar hayvanları dahi güldürecek derecede maskaralı(SAÇMA) bir fikirle çıkar, gider.

                İşte, aynı bu misal gibi, Sultân-ı Ezel ve Ebedin(BAŞLANGICI VE SONU OLMAYAN ALLAHIN) hadsiz(SINIRSIZ) cünudunun(ORDUSUNUN) muhteşem bir kışlası olan şu âleme ve o Mâbûd-u Ezelînin muntazam bir mescidi olan şu kâinata, mahz-ı vahşet (SADECE VAHŞET) olan inkârlı fikr-i tabiatı taşıyan bir münkir (İNKARCI) giriyor. O Sultan-ı Ezelinin(ALLAHIN) hikmetinden gelen nizâmât-ı kâinatın(KAİNAT DÜZENİNİN) mânevî kanunlarını birer maddî madde tasavvur ederek (DÜŞÜNEREK)ve saltanat-ı rububiyetin(TERBİYECİLİK SALTANATININ) kavânîn-i itibariyesi(İTİBARİ ,GÖRÜNMÜYEN VARLIĞI NETİCELERİNDEN BİLİNEN KANUNLARI..MESELA YERÇEKİMİ GÖRÜNMÜYOR..AMA MADDEYİ ÇEKMESİYLE BİLİNİYOR)) ve o Mâbûd-u Ezelînin (BAŞLANGICI OLMAYAN KENDİSİNE SADECE İBADET EDİLECEK OLAN ALLAHIN) şeriat-ı fıtriye-i kübrâsının,(BÜYÜK YARATILIŞLA İLGİ ŞERİATININ YANI ADETULLAHIN) mânevî ve yalnız vücud-u ilmîsi(İLMİ OLARAK VAR OLAN) bulunan ahkâmlarını(KANUNLARINI) ve düsturlarını, birer mevcud-u haricî(MADDİ VE HAKİKİ BİR VARLIĞI OLAN OLARAK) ve maddî birer madde tahayyül (HAYAL)ederek, kudret-i İlâhiyenin (ALLAHIN KUDRETİNİN) yerine, o ilim ve kelâmdan gelen ve yalnız vücud-u ilmîsi (İLMİ OLARAK VAR )bulunan o kanunları ikame etmek ve ellerine icad vermek, sonra da onlara “tabiat” namını takmak ve yalnız bir cilve-i kudret-i Rabbâniye (ALLAHIN KUDRETİNİN BİR YANSIMASI) olan kuvveti, bir zîkudret(KUDRET SAHİBİ) ve müstakil(KENDİ BAŞINA ,TEK) bir kadîr (KUDRET SAHİBİ) telâkki etmek(KABUL ETMEK YANİ TABİATI KENDİLİĞİNDEN KUDRET SAHİBİ OLDUĞUNU KABUL ETMEK), misaldeki vahşîden bin defa aşağı bir vahşettir.

                #782903
                Anonim

                  Elhasıl, tabiiyyunların(TABİATA TAPANLARIN), mevhum (OLMADIĞI HALDE VAR SANILAN) ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir san’at olabilir, sâni (SANATI YAPAN) olamaz. Bir nakıştır, nakkaş(NAKIŞI YAPAN) olamaz. Ahkâmdır(KANUNDUR), hâkim (KANUN YAPAN) olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir(FITRI ŞERİATTIR) , şâri'(ŞERİATI KOYAN) olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir(İZZETİN PERDESİDİR), hâlık(YARATICI) olamaz. Münfail(TESİR ALTINDA KALAN) bir fıtrattır, fâtır (YARATICI) bir fâil(FİİLİ HAKEDEN) olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır(vasıtadır), masdar (kaynak)olamaz.

                  #782904
                  Anonim

                    Elhasıl: Madem mevcudat var. Madem On Altıncı Notanın başında denildiği gibi, mevcudun vücuduna, taksim-i aklî ile, dört yoldan başka yol tahayyül edilmez. O dört cihetten üçünün-herbirinin üç zâhir muhallerle-butlanı(BATIL OLDUĞU) katî(KESİN) bir surette ispat edildi. Elbette, bizzarure(ZARURETEN) ve bilbedâhe(AÇIKÇA), dördüncü yol olan vahdet(BİRLİK) yolu, katî (KESİN) bir surette ispat olunuyor.
                    O dördüncü yol ise, baştaki b723.gif
                    Gökleri ve yeri yoktan var eden Allah hakkında şüphe olur mu?” İbrahim Sûresi: 14:10.
                    -âyeti, şeksiz ve şüphesiz, bedâhet(AÇIK) derecesinde, Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun uluhiyetini ve herşey doğrudan doğruya dest-i kudretinden çıktığını ve semâvat ve arz kabza-i tasarrufunda bulunduğunu gösteriyor.

                    #757167
                    Anonim

                      Ey esbabperest(SEBEBE TAPAN) ve tabiata tapan biçare(ÇARESİZ) adam! Madem herşeyin tabiatı, herşey gibi mahlûktur(YARATILMIŞTIR); çünkü san’atlıdır ve yeni oluyor. Hem her müsebbeb (NETİCE) gibi, zâhirî (GÖRÜNÜŞTEKİ) sebebi dahi masnudur(SANATLIDIR). Ve madem herşeyin vücudu pek çok cihazat ve âletlere muhtaçtır.

                      O halde, o tabiatı icad eden ve o sebebi halk eden bir Kadîr-i Mutlak (SONSUZ KUDRET SAHİBİ) var. Ve o Kadîr-i Mutlakın ne ihtiyacı var ki, âciz vesâiti(SEBEPLERİ) rububiyetine(TERBİYECİLİĞİNE) ve icadına teşrik(ORTAK) etsin? Hâşâ!

                      Belki doğrudan doğruya, müsebbebi(NETİCEYİ) sebep ile beraber halk ederek(YARATARAK), cilve-i esmâsını(İSİMLERİNİN GÖRÜNTÜSÜNÜ) ve hikmetini göstermek için, bir tertip(SIRAYA DİZME) ve tanzim (DÜZEN) ile zâhirî(GÖRÜNÜŞTE) bir sebebiyet, bir mukarenet(YAKINLIK) vermekle, eşyadaki zâhirî kusurlara, merhametsizliklere ve noksaniyetlere merci(KAYNAK) olmak için, esbab (SEBEB)ve tabiatı(KANUNLARI) dest-i kudretine(KUDRET ELİNE) perde etmiş, izzetini o suretle muhafaza etmiş.

                      Acaba bir saatçi, saatin çarklarını yapsın, sonra saati çarklarla tertip edip(SIRAYA DİZİP) tanzim etsin(DÜZELTSİN), daha mı kolaydır? Yoksa harika bir makineyi o çarklar içinde yapsın, sonra saatin yapılmasını o makinenin câmid (CANSIZ) ellerine versin, tâ saati yapsın, daha mı kolaydır? Acaba imkân(OLABİLİRLİK) haricinde(DIŞINDA) değil midir? Haydi, o insafsız aklınla sen söyle, sen hâkim ol.

                      Veyahut bir kâtip mürekkep, kalem, kâğıdı getirdi. Onunla kendi bizzat o kitabı yazsa daha mı kolaydır? Yoksa o kâğıt, mürekkep, kalem içinde, o kitaptan daha san’atlı, daha zahmetli, yalnız o tek kitaba mahsus olarak bir yazı makinesi icad etsin, sonra o şuursuz makineye “Haydi, sen yaz” desin de kendi karışmasın, daha mı kolaydır? Acaba yüz defa yazıdan daha müşkül değil midir?

                      Eğer desen: Evet, bir kitabı yazan makinenin icadı o kitaptan yüz defa daha müşküldür(ZORDUR). Fakat o makine, aynı kitabın birçok nüshalarını (KOPYALARINI)yazmasına vasıta olmak cihetiyle, belki bir kolaylık var.

                      #784309
                      Anonim

                        Elcevap: Nakkaş-ı Ezelî(BAŞLANGICI OLMAYAN NAKKAŞ OLAN ALLAH), hadsiz(SINIRSIZ) kudretiyle, nihayetsiz(SONSUZ) cilve-i esmâsını(İSİMLERİNİN GÖRÜNTÜSÜNÜ) her vakit tazelendirmekle ayrı ayrı şekilde göstermek için, eşyadaki teşahhusları (ŞAHISLARI) ve hususî simaları öyle bir surette halk etmiştir ki, hiçbir mektub-u Samedânî (ALLAHIN MEKTUBLARI OLAN VARLIKLARIN ŞEKİLLERİ,SİMALARI)ve hiçbir kitab-ı Rabbânî,(RABBANİ KİTAP OLAN CANLILAR) diğer kitapların aynı aynına olamıyor(MESELA BİR İNSAN MEKTUBDUR,AYNI ZAMANDA KİTAPDIR.BU İNSAN DİĞER 7 MİLYAR HİÇBİR İNSANA BENZEMİYOR.HELE SİMASI ,FITRATI TAM AYNI DEĞİL).

                        Alâküllihal(İSTER İSTEMEZ), ayrı mânâları ifade etmek için, ayrı bir siması bulunacak. Eğer gözün varsa, insanın simasına(YÜZÜNE) bak, gör ki: Zaman-ı Âdem’den(ADEM BABAMIZDAN) şimdiye kadar, belki ebede kadar, bu küçük simada,(YÜZDE) âzâ-yı esasîde(AZALARI AYNI YANİ HEPSİNDE İKİ KULAK,BURUN,GÖZ,EL,AYAK VAR) ittifakla beraber, herbir sima(YÜZ), umum (BÜTÜN İNSAN )simalara(YÜZLERİNE) nispeten, herbirisine karşı birer alâmet-i farikası(FARKLILIK ÖZELLİĞİ) var olduğu kat’iyen(KESİN) sabittir.

                        Bunun için, herbir sima(YÜZ) ayrı bir kitaptır. Yalnız san’atın tanzimi (DÜZENİ)için ayrı bir yazı takımı ve ayrı bir tertip(SIRALAMA) ve telif ister. Ve maddelerini hem getirmek, hem yerleştirmek ve hem de vücuda(VARLIĞA) lâzım olan herşeyi derc etmek(YERLEŞTİRMEK) için, bütün bütün başka bir tezgâh ister.

                        Haydi, farz-ı muhal(FARZ EDELİM,OLMAZ OLUR KABUL EDELİM) olarak, tabiata bir matbaa nazarıyla baktık. Fakat bir matbaaya ait olan tanzim ve basmak, yani, muayyen(BELLİ OLAN) intizamını(DÜZENİNİ) kalıba sokmaktan başka, o tanzimin(DÜZENİN) icadından, icadları yüz derece daha müşkül(ZOR) bir zîhayatın(CANLININ) cismindeki maddeleri aktâr-ı âlemden(ALEMİN HER TARAFINDAN) mizan-ı mahsusla (MAHSUS ÖLÇÜLE) ve has bir intizamla (DÜZENLE) icad etmek ve getirmek ve matbaa eline vermek için, yine o matbaayı icad eden Kadîr-i Mutlakın (ALLAHIN) kudret ve iradesine muhtaçtır. Demek bu matbaalık ihtimali ve farzı, bütün bütün mânâsız bir hurafedir.(MASALDIR).

                        İşte bu saat ve kitap misalleri gibi, Sâni-i Zülcelâl,(SONSUZ CELAL SAHİBİ SANATKAR) Kadîr-i Külli Şey(HERŞEYE GÜCÜ YETERN ALLAH), esbabı(SEBEBİ) halk etmiş(YARATMIŞ), müsebbebâtı da(NETİCELERİ DE) halk ediyor. Hikmetiyle, müsebbebâtı (NETİCELERİ) esbaba (SEBEBE )bağlıyor(YANİ ÇOÇUK OLACAK,AMA ANNE BABA SEBEP…YUMURTA YARATILACAK AMA TAVUK SEBEB..BU SEBEBLERE TESİR VERMEMİŞ.BUNLAR SADECE SEBEB.HALK EDEN YARATAN ALLAH)

                        . Kâinatın harekâtının tanzimine (DÜZENİNE) dair kavânîn-i âdetullahtan (ALLAHIN SÜNNET KANUNLARINDAN)ibaret olan şeriat-ı fıtriye-i kübrâ-yı İlâhiyenin(İLAHİ BÜYÜK FITRİ kanunların) bir cilvesini(GÖRÜNTÜSÜNÜ) ve eşyadaki o cilvesine yalnız bir ayna ve bir mâkes(AKSEDİLEN YER) olan tabiat-ı eşyayı(EŞYANIN TABİATINI,MAHİYETİNİ), iradesiyle tayin etmiştir. Ve o tabiatın vücud-u haricîye(MADDİ VARLIĞA) mazhar (SAHİP) olan veçhini(TARaFINI), kudretiyle icad etmiş ve eşyayı o tabiat üzerinde halk etmiş, birbirine mezc etmiş(KATMIŞ).

                        Acaba gayet derecede mâkul(akla uygun) ve hadsiz bürhanların (delillerin)neticesi olan bu hakikatin kabulü mü daha kolaydır? Acaba vücub(OLMAMASI MÜMKÜN OLMAYAN) derecesinde lâzım değil midir? Yoksa câmid(CANSIZ), şuursuz(AKILSIZ), mahlûk(YARATILMIŞ), masnu, (SANATLI) basit olan o sebep ve tabiat dediğiniz maddelere, herbir şeyin vücuduna lâzım hadsiz cihazat ve âlâtı verip hakîmâne(BELLİ GAYEYE YÖNELİK) , basîrâne olan işleri kendi kendilerine yaptırmak mı daha kolaydır? Acaba imtinâ (MÜMKÜN OLMAYAN) derecesinde imkân haricinde(DIŞINDA) değil midir? Senin o insafsız aklının insafına havale ediyoruz.

                        Münkir(İNKARCI) ve tabiatperest(TABİATA TAPAN) diyor ki: “Madem beni insafa davet ediyorsun. Ben de diyorum ki: Şimdiye kadar yanlış gittiğimiz yol hem yüz derece muhal(İMKANSIZ), hem gayet zararlı ve nihayet derecede çirkin bir meslek olduğunu itiraf ediyorum. Sabık(GEÇMİŞ) tahkikatınızdan, zerre miktar(AZICIK) şuuru (AKLI) bulunan anlayacak ki, esbaba(SEBEBE), tabiata icad vermek mümtenidir(MÜMKÜN DEĞİLDİR), muhaldir(İMKANSIZDIR). Ve herşeyi doğrudan doğruya Vâcibü’l-Vücuda (ALLAHA) vermek vâciptir, zarurîdir. Elhamdü lillâhi ale’l-îmân deyip İmân ediyorum.

                        #784512
                        Anonim

                          Yalnız bir şüphem var: Cenâb-ı Hakkın Hâlık olduğunu kabul ediyorum. Fakat bazı cüz’î esbabın(SEBEPLERİN) ehemmiyetsiz şeylerde icada müdahaleleri ve bir parça medh ü senâ (ÖVGÜ)kazanmaları, saltanat-ı rububiyetine ne zarar verir? Saltanatına noksaniyet gelir mi?”
                          Elcevap:
                          Bazı risalelerde gayet katî ispat ettiğimiz gibi, hâkimiyetin(HÜKÜMDARLIĞIN) şe’ni(GEREĞİ), müdahaleyi reddetmektir. Hattâ, en ednâ(ZAYIF) bir hâkim, bir memur, daire-i hâkimiyetinde oğlunun müdahalesini kabul etmiyor. Hattâ, hâkimiyetine müdahale tevehhümüyle(VEHMİYLE), bazı dindar padişahlar, halife oldukları halde mâsum evlâtlarını katletmeleri, bu redd-i müdahale(KENDİ İŞİNE BAŞKASININ KARIŞMASINI REDETME ) kanununun hâkimiyette(HÜKÜMVERMEDE) ne kadar esaslı hükmettiğini gösteriyor. Bir nahiyede(İLDE) iki müdürden tut, tâ bir memlekette iki padişaha kadar, hâkimiyetteki istiklâliyetin(BAĞIMSIZLIĞIN) iktiza ettiği(GEREKTİRDİĞİ) men-i iştirak(ORTAKLIĞI MEN) kanunu, tarih-i beşerde(İNSAN TARİHİNDE) çok acip hercümerc(KARIŞIKLIK) ile kuvvetini göstermiş.

                          Acaba âciz ve muavenete(YARDIMA) muhtaç insanlardaki âmiriyet(EMİRVERME) ve hâkimiyetin(HÜKÜMDARLIĞIN) bir gölgesi bu derece müdahaleyi reddetmeyi ve başkasının müdahalesini men etmeyi ve hâkimiyetinde (HÜKÜMVERMEDE) iştirak(ORTAK) kabul etmemeyi ve makamında istiklâliyetini(BAĞIMSIZLIĞINI) nihayet taassupla muhafazaya çalışmayı gör;

                          sonra, hâkimiyet-i mutlaka(SINIRSIZ HÜKÜMDARLIK) rububiyet derecesinde; ve âmiriyet-i mutlaka (SINIRSIZ EMİRVERME) ulûhiyet derecesinde; ve istiklâliyet-i mutlaka(SINIRSIZ BAĞIMSIZLIK) ehadiyet derecesinde; ve istiğnâ-yı mutlak(SINIRSIZ MUHTAÇ OLMAMA) kadîriyet-i mutlaka derecesinde biR
                          Zât-ı Zülcelâlde, bu redd-i müdahale ve men-i iştirak(ORTAKLIĞI MEN) ve tard-ı şerik(ORTAKLIĞI TARD ETME), ne derece o hâkimiyetin (HÜKÜMDARLIĞIN) zarurî bir lâzımı ve vâcip bir muktezası (GEREĞİ) olduğunu, kıyas edebilirsen et.

                          #784513
                          Anonim

                            Amma ikinci şık şüphen ki: Bazı esbab, bazı cüz’iyâtın bazı ubudiyetlerine (İBADETLERİNE) merci(KAYNAK) olsa, o Mâbûd-u Mutlak (SINIRSIZ KENDİSİNE İBADET EDİLEN) olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücuda (ALLAHA) müteveccih(YÖNELMİŞ), zerrattan seyyârâta kadar mahlûkatın ubudiyetlerinden(İBADETLERİNDE) ne noksan gelir?
                            Elcevap: Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip, en mükemmel meyvesini zîşuur(AKIL SAHİBİ), ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati(YARATILIŞININ NETİCESİ) ve gaye-i fıtratı(FITRATININ ,VİCDANININ GAYESİ) ve semere-i hayatı (HAYATININ MEYVESİ) olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak(SINIRSIZ HÜKÜMDAR) ve Âmir-i Müstakil(TEK EMİR VEREN OLAN ALLAH), kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i Ehad,(TEK OLAN ALLAH) bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes (BOŞ,FAYDASIZ) eder mi? Hâşâ ve kellâ, hem hikmetini ve rububiyetini inkâr ettirecek bir tarzda, mahlûkatın ibadetlerini başkalara vermeye rıza gösterir mi? Hiç müsaade eder mi? Ve hem hadsiz bir derecede kendini sevdirmeyi ve tanıttırmayı ef’âliyle (FİİLLERİYLE,MESELA RIZIK VERMESİ BİR FİİLDİR.BUNUNLA) gösterdiği halde, en mükemmel mahlûkatının şükür ve minnettarlıklarını, tahabbüb(SEVGİ) ve ubudiyetlerini başka esbaba vermekle kendini unutturup, kâinattaki makasıd-ı âliyesini(YÜKSEK GAYESİNİ) inkâr ettirir mi?

                            Ey tabiatperestlikten (TABİATA TAPMAKTAN) vazgeçen arkadaş, haydi sen söyle.

                            O diyor: “Elhamdü lillâh, bu iki şüphem hallolmakla beraber, vahdâniyet-i İlâhiyeye dair ve Mâbûd-u Bilhak O olduğuna ve Ondan başkaları ibadete lâyık olmadığına o kadar parlak ve kuvvetli iki delil gösterdin ki, onları inkâr etmek, güneşi ve gündüzü inkâr etmek gibi bir mükâberedir.”

                            #784514
                            Anonim

                              inşaallah bu çalışmamız..çok kimseye tabiat risalesini anlamaya vesile olur.Zaten amacımız tabiat risalesinin bir nebze olsada anlaşılmasına vesile olmak idi.Gayemiz rıza ilahi.O razı olursa inşallah.bu tabiat risalesini okuyanlar ..anlarlar ve bize dua ederler…burda yazılanları isteyen başka forumlarada ekleyebilirler..

                              #784515
                              Anonim

                                Başka forumda miftah123 kardeş sormuş:

                                Çalışmalarınızdan dolayı Allah razı olsun, inşaAllah istifade etmeye çalışacağım. Benim kafama takılan bir soru var ? Buradaki büyük ve birbirine zıt olan tabirinden ne anlamalıyız ? Sebeplerin birbirine zıt olması ne demektir, açıklar mısınız ?

                                cevab ademyakup;

                                sebepler sağır,cahil,kaba …ama sebeplerin,sebep oldukları ise tamamen sanatlı,bedi,gayeli ,amaçlı,şuurlu…işte bunlar sebeplerin zıddı…

                                yumurta sebep..ama şuursuz,sağır…bakıyorsun böyle bir sebpden,sanatlı,eşsiz,hayatlı civciv çıkıyor…

                                bu ise sebebin zıttı demektir…işte şayet sebep yapsaydı..kendine zıt olan bu şeylerinde sebebde olması lazım…

                                yani neticedeki şeyler,neticeye sebep olanın zıttı..dır demek isteniyor..

                                zıttı olunca nasıl yapacak…

                                mesela atomlar sebep hemde cansızdır,camiddir,akılsızdır,şuursuzdur…..ama bunlardan hayatlı ağaçlar şuurlu canlılar,sanatlı mahluklar yaratılıyor..bunlarda sebep olan atomun tamemen zıttıdır…

                                #784611
                                Anonim

                                  Nasıl ki küfür, mevcudata karşı bir tahkirdir; terk-i ibadet dahi, kâinatın kemâlâtını bir inkârdır.

                                  Yazar: Sorularla Risale, 26-10-2006

                                  Ağaca değer kazandıran meyveleridir. Her tarafa dal budak salmış muhteşem bir meyve ağacı, meyve vermiyorsa onun mükemmelliğinden söz edilemez.

                                  Muhteşem bir sarayda, sultanı tanımayan hatta onu inkâr eden asiler yerleşmişlerse, bu hâl o sarayın değerini düşürür. Bu asilerin devlet güçleriyle çatışmaya girmeleri halinde, sarayın yerle bir edilmesinde bir sakınca görülmez.Bir fuarın bütün ziyaretçileri ticaretle ve sanatla hiç ilgisi olmayan kimselerse, o sergilere, galerilere, reyonlara kimse iltifat etmiyorsa, fuarın kuruluş gayesinin yerine geldiği söylenemez.

                                  “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” mealindeki ayet-i kerimenin verdiği habere göre, insanların yaratılış gayesi, Allah’ı tanımak, O’na iman ve ibadet etmek, O’nun rıza çizgisinde yürümektir. Bütün varlıkların, kendilerine verilen görevleri aksatmadan yerine getirmekle yaptıkları ibadetler, insanda kemâlini bulmuş ve son noktasına varmıştır.

                                  Her şey Allah’ı tespih eder, ama bu tespihin en mükemmel şeklini insan icra eder. Melekler de bu kâinattaki İlâhî eserleri tefekkür ederler, lakin bu tefekkürün de en ileri seviyesini insan ortaya koyar.İbadetin zıddı isyandır. Allah’ın rızası yolunda yürümeyen insan, isyan yolunu tutuyor demektir. İsyan ise “kâinatın kemâlâtını inkâr”dır. Çünkü, isyan eden insan da kâinat ağacının bir meyvesidir ve bütün bir ağacı, kendi isyanına hizmet ettirmektedir. İbadetsiz birine yol göstermek, güneş için bir kemâl olmadığı gibi, böyle birinin kanını temizlemek de hava için bir kemâl değildir. Aynı şekilde, böyle birini sırtında gece gündüz gezdirmek de yer küresi için kemâl sayılamaz.

                                  İnsanın hizmetine verilen bütün varlıklar ve yine insana ihsan edilen bütün duygular ve organlar bu mânâda değerlendirildiğinde, ibadeti terk etmenin şu muhteşem kâinatın kemâlini görmemek ve gafletle perdelemek olacağı daha iyi anlaşılır.

                                15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 110)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.