Kur'an-ı Azimüşşsan Meydan Okuyor.

ademyakup

Talebe
b582.gif

-1-

Gayet kısa bir meali: Yani, "Abdimiz(kulumuz) üzerine inzal ettiğimiz Kur'an'da bir şüpheniz varsa, Kur'an'ın mislinden(benzeri) bir sure yapınız.

Hem de, Allah'tan başka, işlerinizde kendilerine müracaat ettiğiniz şüheda(ŞAHİDLERİNİZİ) ve muinlerinizi de(YARDIMCILARINIZIDA) çağırınız, yardım etsinler.

Eğer sözünüzde sadık iseniz hepiniz beraber çalışınız, Kur'an'ın mislinden bir sure getiriniz.

Eğer bir misil getiremediğiniz takdirde-zaten getiremezsiniz ya-öyle bir ateşten sakınınız ki, odunu, insanlar ile taşlardır."

İşaratül-İcaz | Nübüvvet Hakkında | 160
 

ademyakup

Talebe
Bu konuyu işleyeceğiz..Risalei nurdan ayrıntılı olarak..

Kur'an halen ve devamlı meydan okuyor..

işte meydan Kur'anın Allah sözü olduğundan şüphede iseniz,tüm medeniyet bir araya gelip,Kur'anın benzeri bir kitap oluşturunuz...

meydan okuma devam ediyor..getiren yoktur...

o zamandan bu yana halen benzerini meydana getirmediler..

çünkü getirmeleri mümkün değildir...

bu konuları işleyeceğiz...
 

ademyakup

Talebe
İkinci Nükte: Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın zamanında sihrin revacı(KIYMETLİ,DEĞERLİ) olduğundan, mühim mu'cizâtı ona benzer bir tarzda geldiği;

ve Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın zamanında ilm-i tıp revaçta (DEĞERLİ,KIYMETLİ)olduğundan, mu'cizâtının galibi o cinsten geldiği gibi,

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dahi zamanında Ceziretü'l-Arabda(ARAP YARIMADASINDA) en ziyade revaçta(DEĞERLİ) dört şey idi:

Birincisi: Belâgat( BELÂGAT : Hitap ettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakîkatlı söz söyleme sanatı, hâlin gerektirdiğine uygun söz söylemek.)
ve fesahat(.FESÂHAT : Doğru ve düzgün söyleyerek açık ve güzel ifâde etme.)
İkincisi: Şiir ve hitabet.
Üçüncüsü: Kâhinlik ve gaibden(GÖRÜNMEYENDEN) haber vermek.
Dördüncüsü: Hâdisât-ı maziyeyi(GEÇMİŞ OLAYLARI) ve vâkıât-ı kevniyeyi(KAİNATLA İLGİLİ OLAYLARI) bilmekti.
İşte, Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan geldiği zaman, bu dört nevi malûmat(BİLGİ) sahiplerine karşı meydan okudu.

Mektubat | On Dokuzuncu Mektup | 184
 

ademyakup

Talebe
Başta, ehl-i belâgate birden diz çöktürdü; hayretle Kur'ân'ı dinlediler.

İkincisi, ehl-i şiir ve hitabet, yani muntazam(DÜZENLİ) nutuk okuyan ve güzel şiir söyleyenlere karşı öyle bir hayret verdi ki, parmaklarını ısırttı. Altınla yazılan en güzel şiirlerini ve Kâbe duvarlarına medar-ı iftihar için(ÖVÜNMEYE SEBEB) asılan meşhur Muallâkat-ı Seb'alarını (YEDİ KASİDELERİNİ,KABEYE ASMIŞLARDI VE BUNUNLA ÖVÜNÜYORLARDI VE KUR'AN BU KASİDELERİ )indirtti, kıymetten düşürdü.

Hem gaipten(BİLİNMEYENDEN) haber veren kâhinleri ve sâhirleri(SİHİRBAZLARI) susturdu. Onların gaybî haberlerini onlara unutturdu. Cinnîlerini tard ettirdi.(KOVDU). Kâhinliğe hâtime çektirdi.(SON VERDİ).

Hem ümem-i sâlifenin(GEÇMİŞ ÜMMETLERİN) vekayiine(HADİSELERİNE,OLAYLARINA) ve hâdisât-ı âlemin ahvâline vakıf olanları hurafattan(MASALDAN,BATILDAN) ve yalandan kurtarıp, hakikî hâdisât-ı maziyeyi(GEÇMİŞ OLAYLARI) ve nurlu olan vekayi-i âlemi (DÜNYA OLAYLARINI) onlara ders verdi.

İşte bu dört tabaka, Kur'ân'a karşı kemâl-i hayret ve hürmetle onun önüne diz çökerek şakirt oldular. Hiçbirisi hiçbir vakit birtek sûreyle muarazaya(SÖZLÜ MÜCADELEYE,KURANA BENZER SÖZ SÖYLEMEYE) kalkışamadılar.

Mektubat | On Dokuzuncu Mektup | 184
 

ademyakup

Talebe
Kur'an hala meydan okuyor..

haydi kur'an gibi bir kitap meydana getiriniz diyor...

getirsinler ,güçleri yetiyorsa......

Ami adam bu kadarını bilse,kendini kurtarır.

Ami adam görsün ki,hala kur'ana benzer yapamamışlardır.

İmanı kurtulur.
 

ademyakup

Talebe
Şu Kur'ân'ın, Muhammedü'l-Emin gibi bir ümmîden nazîrini(BENZERİNİ) yapınız ve gösteriniz.

"Haydi, bunu yapamıyorsunuz; o zat ümmî(OKUMA YAZMASI OLMAYAN) olmasın, gayet âlim ve kâtip olsun.

"Haydi, bunu da getiremiyorsunuz; birtek zât olmasın. Bütün âlimleriniz, beliğleriniz toplansın, birbirine yardım etsin. Hattâ güvendiğiniz âliheleriniz(TAPTIĞINIZ İLAHLARINIZ,PUTLARINIZ) size yardım etsin.

"Haydi, bununla da yapamayacaksınız. Eskiden yazılmış beliğ eserlerden de istifade edip, hattâ gelecekleri de yardıma çağırıp Kur'ân'ın nazîrini gösteriniz, yapınız.

"Haydi, bunu da yapamıyorsunuz. Kur'ân'ın mecmuuna(BÜTÜNÜNE) olmasın da, yalnız on sûresinin nazîrini getiriniz.

"Haydi, on sûresine mukabil, hakikî, doğru olarak bir nazîre getiremiyorsunuz. Haydi, hikâyelerden, asılsız kıssalardan terkip ediniz, yalnız nazmına ve belâgatine nazîre olsun getiriniz.

"Haydi, bunu da yapamıyorsunuz; birtek sûresinin nazîrini getiriniz.

"Haydi, sûre uzun olmasın; kısa bir sûre olsun, nazîrini getiriniz. Yoksa din, can, mal, iyalleriniz(HALKINIZ), dünyada da, âhirette de tehlikeye düşecektir."

İşte, sekiz tabakada ilzam(SUSTURMA) suretinde, Kur'ân-ı Hakîm yirmi üç senede değil, belki bin üç yüz senede bütün ins ve cinne karşı bu meydanı okumuş ve okuyor.

Halbuki, evvelki zamanda o kâfirler can, mal ve iyâlini tehlikeye atıp en dehşetli yol olan harp yolunu ihtiyar ederek, en kolay ve en kısa olan muaraza(SÖZLÜ MÜCADELE,KURANIN BENZERİNİ YAPMA) yolunu terk ettiler.

Demek muaraza yolu(KURANIN BENZERİNİ YAPMAK İÇİN SÖZLÜ MÜCADELE YOLU) mümkün değildi.

İşte, hiçbir âkıl, hususan o zamanda Ceziretü'l-Arabdaki(ARAP YARIMADASINDAKİ) adamlar, hususan Kureyşîler gibi zeki adamlar, birtek edipleri Kur'ân'ın birtek sûresine nazîre(BENZER) yapıp Kur'ân'ın hücumundan kurtulmasını temin ederek, kısa ve kolay yolu terk edip can, mal, iyâlini tehlikeye atıp, en müşkülâtlı (ZOR) yola sülûk eder mi?
mektubat..19.mektub
 

ademyakup

Talebe
Eğer denilse: "Nasıl biliyoruz ki, kimse muaraza(KURANA BENZER YAPMAK İÇİN SÖZLÜ MÜCADELE) edemedi ve muaraza kabil değil?"

Elcevap: Eğer muaraza(KURANA BENZER YAPMAK İÇİN SÖZLÜ MÜCADELE) mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs(YAPMAK İSTENİLECEKTİ) edilecekti.

Çünkü muarazaya ihtiyaç şedit (ŞİDDETLİ) idi.

Zira(ÇÜNKÜ) dinleri, malları, canları, iyalleri (MİLLETLERİ,HALKLARI) tehlikeye düşüyor; muaraza edilseydi (KURANA BENZER YAPSAYDILAR) kurtulurlardı.

Eğer muaraza (KURANA BENZER YAPMAK) mümkün olsaydı, herhalde muaraza edecektiler.

Eğer muaraza edilseydi, muaraza taraftarları kâfirler, münafıklar çok, hem pek çok olduğundan, herhalde muarazaya taraftar çıkıp iltizam ederek(TARAFGİR OLUP) herkese neşredeceklerdi. (Nasıl ki, İslâmiyetin aleyhinde her şeyi neşretmişler.)

Eğer neşretseydiler ve muaraza olsaydı, herhalde tarihlere, kitaplara şâşaalı(PARLAK) bir surette geçecekti.

İşte, meydanda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde, Müseylime-i Kezzâbın (YALANCI MÜSEYLİMENİN) birkaç fıkrasından başka yoktur.

Mektubat | On Dokuzuncu Mektup | 185
 

ademyakup

Talebe
Eğer denilse: "Nasıl biliyoruz ki, kimse muaraza(KURANA BENZER YAPMAK İÇİN SÖZLÜ MÜCADELE) edemedi ve muaraza kabil değil?"

Elcevap: Eğer muaraza(KURANA BENZER YAPMAK İÇİN SÖZLÜ MÜCADELE) mümkün olsaydı, herhalde teşebbüs(YAPMAK İSTENİLECEKTİ) edilecekti.

Çünkü muarazaya ihtiyaç şedit (ŞİDDETLİ) idi.

Zira(ÇÜNKÜ) dinleri, malları, canları, iyalleri (MİLLETLERİ,HALKLARI) tehlikeye düşüyor; muaraza edilseydi (KURANA BENZER YAPSAYDILAR) kurtulurlardı.

Eğer muaraza (KURANA BENZER YAPMAK) mümkün olsaydı, herhalde muaraza edecektiler.

Eğer muaraza edilseydi, muaraza taraftarları kâfirler, münafıklar çok, hem pek çok olduğundan, herhalde muarazaya taraftar çıkıp iltizam ederek(TARAFGİR OLUP) herkese neşredeceklerdi. (Nasıl ki, İslâmiyetin aleyhinde her şeyi neşretmişler.)

Eğer neşretseydiler ve muaraza olsaydı, herhalde tarihlere, kitaplara şâşaalı(PARLAK) bir surette geçecekti.

İşte, meydanda bütün tarihler, kitaplar; hiçbirisinde, Müseylime-i Kezzâbın (YALANCI MÜSEYLİMENİN) birkaç fıkrasından başka yoktur.

Mektubat | On Dokuzuncu Mektup | 185
 

ademyakup

Talebe
Birinci tarik: Arap kavmi maarifsiz(İLİMSİZ), bedevi(ÇÖLDE YAŞAYAN) bir millet idi. Muhitleri de(ETRAFLARINDAKİLERDE), onlar gibi bedevi bir muhit idi. Divanları, şiir idi. Yani, medar-ı iftihar(ÖVGÜYE SEBEB) olan hallerini, şiirle kayt ve muhafaza ederlerdi. İlimleri, belagat(HALE UYGUN SÖZ SÖYLEMEK) idi. Medar-ı iftiharları, fesahat(AÇIK,ANLAŞILIR SÖZ SÖYLEME) idi. Sair(DİĞER) kavimlerden(MİLLETLERDEN) fazla bir zekaya malik idiler. Başka insanlara nisbeten cevval fikirleri vardı.

İşte Arap kavmi böyle bir vaziyette iken ve zihinleri de bahar çiçekleri gibi yeni yeni açılmaya başlarken, birden bire Kur'an-ı Azimüşşan, yüksek belagatiyle, harika fesahatiyle mele-i a'ladan(YÜCE MERTEBEDEN) yeryüzüne indi. Arapların medar-ı iftiharları ve timsal-i belagatleri olan ve bilhassa Kabe duvarında teşhir edilmek(GÖSTERMEK) üzere altın suyu ile yazılmış "Muallakat-ı Seb'a" (YEDİ KASİDE) ünvanıyla anılan en meşhur (TANINMIŞ) ediplerin en beliğ ve en fasih(AÇIK) eserlerini iftihar listesinden sildirtti.

Maahaza(BUNUNLA BERABER), Hazret-i Muhammed (a.s.m.) Kur'an'la muarazaya(SÖZLÜ MÜCADELEYE,KUR'ANIN BENZERİNİ YAPMAYA) ve Kur'an'a bir nazire(BENZER) yapılmasına onları şiddetle davet etmekten geri durmuyordu, damarlarına dokunduruyordu, techil (CAHİLLİKLE SUÇLAMAK) ve terzil(REZİL) ediyordu.

O Hazretin yaptığı böyle şiddetli hücumlara karşı, o umera-i belagat(BELAĞAT ALİMLERİ,SÖZ USTALARI) ve hükkam-ı fesahat(AÇIK SÖZ SÖYLEME USTALARI )ünvanıyla anılan Arap edipleri, bir kelime ile dahi mukabelede bulunamadılar. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyetleri ve göklere kadar çıkan gururları iktizasınca(GEREĞİNCE), gece gündüz çalışıp Kur'an'a bir nazire (BENZER) yapmalıydılar ki, aleme karşı rezil ve rüsvay olmasınlar.
Demek bu meselenin uhdesinden(ÜSTESİNDEN) gelemediklerinden, yani Kur'an'ın bir benzerini yapmaktan aciz(GÜÇSÜZ) kaldıklarından sükuta(SUSMAYA) mecbur olmuşlardır. İşte onların bu ıztırari(MECBUR HALDEKİ) sükutları(SUSMALARI) aczlerini(GÜÇSÜZLÜKLERİNİ) meydana çıkardı. Ve bunların aczlerinden de, i'caz-ı Kur'an'ın(KUR'ANIN MÜCİZE ,ALLAH KELAMI OLDUĞUNUN) güneşi tulu etmiştir. (ORTAYA ÇIKMIŞTIR).

İşaratül-İcaz | Nübüvvet Hakkında | 175
 

ademyakup

Talebe
Üçüncü tarik: Belagat imamlarından meşhur Cahız'ın tahkikatına(ARAŞTIRMASINA) göre, Arap edip ve beliğlerinin Hazret-i Muhammed Aleyhissalatü Vesselamın davasını kalemle iptal etmeye tarife gelmez derecede ihtiyaçları vardı.

Ve o Hazrete karşı olan kin, adavet(DÜŞMAN) ve inatlarıyla beraber, en kolay, en yakın, en selim olan kalem ve yazı ile muarazayı(SÖZLÜ MÜCADELEYİ) terk ve en uzun, en müşkül(ZOR), en tehlikeli ve şüpheli seyf(KILIÇ) ve harp(SAVAŞ) ile mukabeleye mecburen iltica ettiler.

Suret-i kat'iyede(KESİNLİKLE) bundan anlaşıldı ki, Kur'an'ın benzerini yapmaktan aciz kalmışlardır.

Zira(ÇÜNKÜ), her iki yolun arasındaki farkı bilmeyenlerden değildiler. Binaenaleyh(BUNUNLA BERABER), birinci yol iptal-i dava için daha müsait iken onu terkedip, hem malları, hem canları tehlikeye atan başka bir yola süluk eden, ya sefihtir-halbuki Müslüman olduktan sonra siyaset-i alemi eline alanlara sefih denilemez-veya birinci yola süluktan kendilerini aciz görmüşlerdir. Onun için kalem yerine seyfe(KILICA) müracaat etmişlerdir.

İşaratül-İcaz | Nübüvvet Hakkında | 176
 

ademyakup

Talebe
b609.gif
-2-
Bu cümlenin, üç vecihle makabliyle(KENDİSİNDEN ÖNCEKİ CÜMLEYLE) irtibatı (BAĞI)vardır.
Birinci vecih: "Kur'an'a muaraza (BENZER YAPMAKTAN) etmekten zahir olan aczimiz, bütün insanların aczini istilzam etmez(GEREKTİRMEZ). Biz yapamadık, ama başkaları yapabilirler" diye zihinlerine gelen vesveseyi def etmek(KALDIRMAK) için, Kur'an-ı Kerim, bu ayetin lisanıyla, "Büyüklerinizi, reislerinizi de çağırınız, size yardım etsinler" diye onları ilzam etmiştir.(SUSTURMUŞTUR)
İkinci vecih: "Eğer biz muaraza teşebbüsünde(ARZUSUNDA) bulunsak, bizi destekleyen, müdafaa eden yoktur" diye ileri sürdükleri zuumlarını da(DÜŞÜNCELERİNİ)DE reddetmiştir ki, "Herhangi bir meslek olursa olsun, mutaassıpları(TARAFTARLARI) çoktur. Muaraza ettiğiniz(KURANA BENZER YAPMAK İÇİN SÖZLÜ MÜCADELEYE GİRİŞTİĞİNİZ) takdirde, sizi müdafaa eden çok olur" diye onları iskat etmiştir(SUSTURMUŞTUR).
Üçüncü vecih: Kur'an-ı Kerim, sanki onlara istihzaen(ALAYCASINA) diyor ki: "Muhammed Aleyhissalatü Vesselam, bütün insanlara nübüvvetini (NEBİLİĞİNİ) tasdik ettirmek için Allah'ından yardım istedi. Allah'ı da, Kur'an'ına sikke-i i'cazı(MÜCİZE MÜHRÜNÜ) basarak pek çok insanlara tasdik ettirdi. Sizin alihelerinizden(İLAHLARINIZDAN,TAPTIĞINIZ PUTLARDAN) bir faydanız varsa, siz de onları çağırınız, size yardım etsinler."
İşaratül-İcaz | Nübüvvet Hakkında | 178
 

ademyakup

Talebe
Kur’an’ın Benzeri Neden Yapılamaz?

Yazar: Mehmed Kırkıncı, 03-7-2010

Her kelam, kendisini söyleyenin sikkesini taşımaktadır. Lisan aynı da olsa, kabiliyetlerin farklılığı, ilim ve belâgattaki tefavüt gibi hususlar, kelâmlara ayrı ayrı sikkeler kazandırmakta ve ehli için o sözün kime ait olduğunu âdeta haykırmaktadır. Meselâ, hepimiz Türkçe konuştuğumuz halde, Yûnus Emre’nin veya Mehmed Âkif’in bir şiirini işittiğimizde bu şiir­lerin şairlerini derhal tefrik edebiliyoruz. Demek ki sözlerde Türkçe’nin öte­sinde bir şey var. O da bu zatlardaki kemâlâtın, belâgatın ve ilmin kelâma aksetmesinden ibaret olan bir mahsus sikkedir ki, bizim sözlerimizde bu­lunmuyor.

Her bir ilim ve kemâl ehlinin kelâmı, sahibinin sikkesini taşırsa, elbette bütün kemalât onun kemâline nisbeten zayıf bir gölge olan Âlim-i mutlak’ın kelâmı İ’caz sikkesini taşıyacaktır.

Bu sırrı müdrik olmayan ve kelâmdan anlamayan bazı haddini bilmez kimseler, Kur’an’ın Arapça inzal edilmesi cihetiyle “aynı lisandan Kur’an’ın neden benzeri getirilmesin?” gibi cahilâne bir iddiada bulunuyorlar.

Yukarıda bunun cevabı verilmiş olmakla beraber; ikinci bir misâlle mes’eleyi biraz daha fehme yakınlaştıralım. Şöyle ki:

İnsanlar, Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı odundan ancak tahta, tahtadan masa ve sandalye gibi şeyler yapabilmektedir. O Kadir-i Mutlak ise odun­dan meyve yapıyor, yaprak ve çiçek çıkarıyor. Demek ki iş odunda değil, ustadadır. Aynı şekilde insanlar topraktan çömlek yapmakta, Sâni-i Kâinat ise topraktan insan yapmaktadır. Misâller çoğaltılabilir.

Kâinattaki yüz üç elementi birer harfe teşbih edersek, o Kadir-i Hakîm bu harflerle nebatat ve hayvanattan insanlara, denizlere, yıldızlara kadar bütün mahlûkatını yazmıştır. Her bir kelimede yirmi dokuz harfin hepsinin bulunması icab etmediği gibi, her bir mahlûkta da bütün elementlerin bu­lunması şart değildir. Cenâb-ı Hakk’ın element harfleriyle yazdığı bir kelime olan elmanın, insanlarca, taklid edilmesi mümkün değildir. Halbuki onun yapılmasında istimal edilen elementleri insanların da istimal edebilmeleri imkân dahilindedir.

İnsanların bir güneş yapmaları ve duha (kuşluk) vaktini getirmeleri ka­bil olmadığı gibi, “Veşşemsi ve duhaha” âyetinin nazirini getirmeleri de mümkün değildir.
 

ademyakup

Talebe
okuyalım..istifade edelim...

kuran halen meydan okuyor...haydi bütün insanlar bir araya gelsin kuranın benzerini meydana getirsinler...

getirmek kolay olmadığından,kurana benzer yapmak için çalışmıyorlar...


demek kuran Allahın kelamıdır,insan sözü değildir.
 

ademyakup

Talebe
Şu Kur’an’a nazire yapın!-1

Kur’an kırk vecihle mu’cizedir ve yedi vecihle de harikadır. Fevkaladedir, fevk al beşerdir.
Kırk vecihle i’caz yönleri ve harika yedi veçhi inceden inceye tetkiki neticesinde görülecektir ki;
Kur’an, kâinatın evveli hilkatinden ta Ebed’ül abada kadar nazarında olan yaratılışın bütün safahatını bilen, yerlerin ve göklerin sırrını, gizli aşikâr hallerini ve unsurların hidemat ve vazifelerini ve özelliklerini, canlıların ve ilk insanın yaratılışından, ana karnındaki teşekkülünden, parmak uçlarına ta kıyamete kadarki olmuş olacak hadiseleri bilen ilahi, uhrevi, ahlaki, insani, terbiyevi, ilmi, edebi, içtima-i, siyasi, sosyal, kevni, fenni ve felsefi ve edebi ve hülasa bulunmuş bulanacak tüm ilimleri, hakikatleri, nüve ve çekirdek nevinden, remzi, işâri ve bazende sarih manalarla belirten ve içinde saklayan bir kütüphane-i İlâhi’dir.

Bütün beşer toplansa bir akıl olsa bu özellikteki Kur’an’ın ne misline, ne misaline ne içindeki hakaikin künhüne ulaşamaz ve üstüne ve önüne geçemez ve benzerini yapamaz ve yapamamıştır ve yapamayacaktır.

Beşer maddi manevi bu güne kadarki bütün tecrübeleriyle ve bütün kemalatıyla, müsbet mesail ve fünunuyla, sosyal ve terbiyevi usulleriyle, medeniyet harikalarıyla, Kur’an’a mubareze etmeye kalksa Kur’an’la muaraza edip O’nu tanzir edemez, benzerini yapamaz, aşağı düşüremez, geri plana atamaz. Hükümlerini iskat edemez.

Risale-i Nur Külliyatının büyük bir kısmı Kur’an’ın hakkaniyeti, Hak Kelamullah oluşu, mu’cize ve harika oluşunun izah ve ispatıyla doludur.


Sadece İşarat-ül İcaz Risalesi ki, aslı Arapça olup üç yüz sahifelik Türkçe tercümesi Kur’an’ın nazmındaki ve belağatındaki, yani hurufat, kelime ve cümlelerindeki beşer aklının kavrayamayacağı dizilişi, biribirine münasebatı ve irtibatı, deruni manalar, bütün akıllar toplansa onu ortaya koyamayacak hakikatler ve hurufat ve kalimattaki tevafukatı ve anlaşılır açık ifadatı ve insanı acze düşüren veciz beyan ve yakin ifade eden tabirat ve tasviratı yönündeki i’cazi yönünü anlatmaktadır.


İşte yukarıda bir kısım özelliğinden bahsettiğimiz üzere Kur’an bir insanın hele hele kitabet ve kıraat görmemiş ümmi bir insanın asla ve kat’a kelamı ve sözleri ve telifi ve (haşa) hüneri olamaz.


Bütün beni beşer toplansa tüm edebiyatçıları ve feylesoflarıyla uğraşsa Kur’an’ın harika olan yedi cihetinden biri olan sadece nazmındaki mucize yönüne bir nazire getiremez.


Geçmiş ve gelecek tarihi ve yaratılışa dair hadisatı, kitabetsiz ve kıraatsız ve keşfiyatsız ve tahkikatsız hiç bir insan aklen, düşünmekle muhakeme etmekle bilemez, anlatamaz.


İşte Kur’an’ın kırk vecihle mucize olduğunun delillerinden birisi budur ki; Bu nevi yaratılışa dair ve istikbalde keşfolunan ve keşfolacak ilmi araştırma ve incelemelerle ve keşfiyatla bulunabilecek ihbarat ve hakikat Kur’an’da çok hem pek çoktur.


Meraklıları Risale-i Nur Külliyatına havale ediyorum. Evet Kur’an’ın bağrından fışkıranRisale-i Nur, Kur’an’ın Allah Kelamı olduğunu iki kere iki dört eder katiyyetinde izah ve ispat etmiştir.

Her ehl-i imanın imanını taklitten tahkike çıkarmak ve inandığı hakikatleri ilmi ve mantıki bir şekilde bilmek için Risale-i Nuru mutlaka dikkat ve teenni ile elde etmesi bu zamanda en büyük zarurettir.
Aksi halde taklidi imandan kurtulmayacak ve İlmi ve tahkiki imanın verdiği huzur ve sükûnetten ve itminanı kalpten mahrum kalacaktır.

Cezmi Huyut - http://www.risalehaber.com
 

ademyakup

Talebe
Şu Kur’an’a bir nazire yapın (!)-2

Bir hatırada duymuştum Almanlar oruç tutan Müslümanlar için “bir ay intihar ediyorlar” diyorlarmış. Gelişen ilim ve yapılan araştırmalar neticesinde; Bir aylık ramazan orucu neticesi gerek insan sağlığı, hadsiz nimetlerle hayatının devamındaki sırrı hilkatini ve vücudunun devamındaki Rahimiyet-i İlahiyeyi anlayıp “neciyim, nereden geliyorum, nereye gideceğim” suallerinin cevabını bularak ruhunu sükunet ve huzur ve kemalata sevkettiği, toplum hayatında zengin ve fakir arasında meydana getirdiği yardımlaşma ve kaynaşmalar ve harika sosyal aktivitelere baktığımız zaman, oruç ibadetinin mana ve mahiyetinin verdiği bu gibi hadsiz harika neticelerin ve meyvelerin bir ümminin cüz’i ve istikbale nüfuz edemeyecek ilminden ve karihasından çıkmadığı anlaşılacaktır.


Demek bir aylık Ramazan Orucu, İnsanı yaratan ve ruh ve bedenini ve içtimai yönünü ve bütün istikbaldeki safahatını nazarında tutan bir İlmi Muhitin ilminden ve Rab ve Muhsin burcundan gelen ve Kemal-i Rububiyyeti ile terbiye-i insaniyeyi netice veren bir fermanı olduğu aşikâre görülüyor.
Oburluktan, şişmanlamış ve sıhhatini yitirmiş, yalnızlaşmaktan huzurunu ve kimliğini kaybetmiş, merhametsiz ve sevgisiz kalplerin ve manen hapsi münferitte yaşayan ve sevmeyi ve sevilmeyi ve yardımlaşmayı unutmuş heykelleşmiş dünyalıların reçetelerine bir gün ilmi tıp mensuplarınca “oruç tutunuz” yazılırsa hiç kimse şaşmasın.

Evet ehl-i imanın Ramazan Orucundaki hikmetli açlık ile zaaf ve aczini ve fakrını anlayarak, hadsiz bir Kudretin teshiri ve nihayetsiz bir rahmetin yardımıyla hayatının devam ettiğini, O Sultan-ı Zülcelal’e mensubiyet ile kimliğini kazanmadaki huzurunu ve helal dairede iktisat ve kanaat ile yaşamaktaki ruhi zenginliği ve fedakarlık ve cömertlikle şahsi hayatının tekemmülünü, yardımlaşmanın her nev’iyle de içtima-i barış ve saadetini temin eden şu oruç emri ilahisinin yerine beşer, bütün ahlaki ve terbiyevi müesseselerini seferber etse onunla mübareze edilebilecek neyini ortaya koyabilir? Oruç hakikatı ile mübareze edecek neyi var?


Oruç ibadetine kıyasen; dünyanın dört bir yanından maddi manevi feragatla ve fedakârlıkla uzun yollar katedip gelerek toplanan ve beşeri bütün ihtiras ve gayelerini unutup melekiyet kesp ederek ve adeta yek vücut olarak milyonlar hacıların toplandıkları ve Sultan’ı Kâinatın Azamet-i Rububiyyetine ve davetine karşı “Allahuekber” ve “lebbeyk Allahümme lebbeyk nidalarıyla bir ordu intizamatında ki Hac ibadeti ile mukabelelerindeki ulviyet ve yücelik ve fazilet ve feyiz ve bereket ve hacıların hayatlarında ve memleketlerine avdetlerindeki sevinç ve saadetleri ve hayatları boyunca sürdürdükleri o ulvi haletleri…
Evet Hac ve akabindeki kurban ibadetinin, dünyanın dört bir yanından gelen ve Mescidi Haramda toplanan milyonlar her cins ve ırktan inananlar mabeyninde meydana getirdiği birlik, beraberlik, teavün, fedakarlık, muhabbet, kardeşlik ve dayanışma faidelerine ve dünya barışına ve huzuruna verdiği desteğe bak ki Şems-i Hakikat’ın bir şua’ının taklid edilemez ve emsali ihdas edilemez bir mucize-i ekber olduğunu anlayasın.


Medeni geçinenlerinin, Ebrehe’nin Kâbe’nin ifa ettiği hizmetleri deruhte edip Kâbe’nin yerine geçmesi gayesi ile gayet şaşaalı ve gösterişli bir kilise İnşa edip meydana getirmeleri misali, Mescid-i Harama ve kabeye ve Hac ibadetine misilleme tarzındaki dünya kupaları ve benzeri organizasyonlarda, stadlarda tüm insanlığı düşürdükleri ikilik, ihtilaf, hırs, haset, düşmanlık, menfaat diğerini kahretmek ve yenmek ve aşağı düşürmek gibi hasis duygular ve sefahet ve rezaletle zedelenen huzur ve barışına bak bir de yukarıda izah ettiğimiz Hac farizası ve vacip Kur’an ibadetinin ruha verdiği ulvi hale ve sulhu umumiye sağladığı neticelere bak ve Hak ve Hakikat yalnız sensin ey en büyük Mu’cize-i Ekber olan Kur’an’dır de.
 

ademyakup

Talebe
Şu Kur’an’a bir nazire yapın-3

“Kalplerin itmi’nanı (huzur ve sükûneti) Allah’a iman iledir.” Kur’an hakikatı’nın geçen asırlara rağmen tazelik kazanması hakikatına bakalım.
On dokuzuncu asrın yarısından itibaren yirminci asrın sonlarına kadar hükmeder vaziyette ve halen bir kısım bedbaht insanlarda devam eden maddeperest nazarla beşerin hafızasından silmeye çalıştıkları şu ki;
Din ve din-i haktaki Allah’a iman ve O’na kul olmak, yani O’na mensubiyet hakikatını insanın kalbinden çıkarıp, unutturmaya, hafızalardan silmeye çalışmasına ve beşerin kalbine başka şeylerin muhabbet ve sevgisini yerleştirme faaliyetlerine rağmen buna muvaffak olamaması gerçeğine bakalım.
Gelişen anatomi ve psikoloji ilmi ile Allah’a imanın ve O’na intisap edip bağlanmanın ve O’na mensubiyetin ve halis bir imanın neticesi olan duanın insanın ruhuyla birlikte, bedenine verdiği ilmen tespit olup istatistiksel olarak belgelenen afiyet ve huzur ve saadet verici neticesine bak.
İmanın binler envarından bir Nur’unun İnsanın Kalp ve ruhuna verdiği sıhhat şuaına bak ve buna nazire olabilecek hangi beşeri avutma ve soğutma ve oyalama işlerine ve temelsiz ve mesnetsiz camit ve cemet istinat ve istimdat putlarına bak kâinatın zerrat ve mürekkabatı adedince “Elhamdülillah-i Âla Nur-il İman ve-l Kur’an de”
Evet maddiyunluk taunu ve dinsizlik belasıyla kimsesizlik ve sahipsizliğin verdiği zulümatı ruhiye ve kalbi vahşet ve cehl-i mürekkep akılsızlığına ve divaneliğine düşüp dalalet vadilerinde çırpınarak “boğuluyorum imdat” diye bağıranların reçetelerine bir gün “Allah’a iman et, Allah’ın marifetini elde et” hakikati yazılırsa, taaccüp edip hayrete düşmemek lazım. Evet, İlmi gelişmeler ve araştırmalar bu noktaya doğru gidiyor.
 

ademyakup

Talebe
Ve yine şu içinde bulunduğumuz dünyanın bu seneki ekonomik krizinde ortaya çıkan ve dininde fevkalade mutaassıp Papa’nın bile bunu itirafla bütün dünya gazetelerine yansıyan faiz yüzünden dünyanın böyle bir krize girdiği hakkındaki beyanatı ve ortaya çıkan faizin fenalığı ve çare olarak görülen ve tüm dünyaya bizzat yetkili ve etkili şahıslar tarafından tavsiye edilen ve usul ittihaz edilmesi halinde ekonomik buhranların nihayete ereceği belirtilen İslam’ın faiz yasağı hakikati.
 

ademyakup

Talebe
İşte doymak bilmez beşerin hırsı ve katmerli faizlerin neticesi dünya milletlerini iflasa götüren krizi ve İslam’ın helal çalışmayı ve helal kazancı ve iktisadı emreden ve insanı sefaletten ve mahrumiyetten kurtaran faizin yasaklığı ile misli misline mal değişimindeki adilane hakikatine bak.

Ve yine bir insanın gerek bedenini ve gerekse hukukunu bütün beşeriyete denk tutan ve kendi rızasıyla olmazsa bütün dünyanın saadetine ve bütün insanlığa bile feda edilemeyecek hukuku ve ferdi insana kâinat kadar ehemmiyet veren Hakikat-ı ekberi esas alan adalet-i Kur’ani’ye ye bak.

Bir de tüm medeni ve çağdaş ve demokratik geçinen ülkelerin kendi milletlerinin sözde bir saadeti için anlamsız ve izah edilemez bahaneleriyle sinek kanadı kadar değer vermeyerek ve kale almayarak biçare beşerin haklarına verdiği değere, ehven üşşer diye işlediği cinayetlere, zulümlere zalimliklere ve ihlal ettiği insan haklarına bak.


Bu gün dünyada en medeni ve demokrat geçinen milletler ve devletler bir insanın hukukuna değer vermede henüz bin dört yüz sene evvel nazil olan Kur’an’ın beşere verdiği değerin künhüne yaklaşmış değil.
 
Üst