- Bu konu 295 yanıt içerir, 57 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Mart 2010: 21:33 #768126
Anonim
***ALLAH’IN(C.C.) nuru ile nurlanan bir gönlün semasını hangi bulutlar kaplayabilir? ***
Her an huzûr-u İlahîde bulunmak bahtiyarlığına eren bir kulun ruhunu, hangi fanî emel ve arzular, hangi zavallı teveccüh ve iltifatlar ve hangi pespaye gâye ve ihtiraslar tatmin, teskin ve tesellî edebilir?
Allah’tır onun yarı, mürebbîsi, velisi;
Andıkça, bütün nur oluyor duygusu, hissi.
Yükselmededir marifet iklimine her an,
Bambaşka ufuklar açıyor rûhuna Kur’an.
Kur’an ona yad ettiriyor, “Bezm-i Elest”i,
Aşık, o tecellînin ezelden beri mesti.
Tarihçe-i Hayat15 Mart 2010: 00:32 #768135Anonim
Dünya sergisi açılmaya başlıyor, dikkat !
İkinci mesele: Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risale-i Nur talebelerinde şuhur-u muharremeden sonra bir yorgunluk ve şevkte bir fütur görüyordum. Sebebini vâzıhan bilmiyordum. Şimdi, eskide söylediğim tahminî sebep, hakikat olduğunu gördüm. Şöyle ki:
Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor; manevi hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhur-u selâse ve muharremede âlem-i İslamın manevi havası, umum ehl-i imanın ahiret kazancına ve ticaretine ciddi teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı sâfileştiriyor, güzelleştiriyor, müthiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder. Fakat o şuhur-u mübareke gittikten sonra, âdeta o ahiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi, dünya sergisi açılmaya başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe o manevi havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.
Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risale-i Nur’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse, kudsi vazife itibarıyla daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünkü başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeye sebeptir. Zira, gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmaya kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.
Kastamonu Lâhikası15 Mart 2010: 03:48 #768136Anonim
Mâdem âhiret için, hayır için, ibâdet ve sevap için, îman ve âhiret için Risâle-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerâit altında herbir saati yirmi saat ibâdet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur’ân ve îman hizmetindeki mücâhede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymettar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakîki mücâhid kardeşler ile görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve tesellî etmek ve mütesellî olmak ve hakîki bir tesânüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifâde etmek ve Medresetü’z-Zehrâ’nın şâkirtliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Medrese-i Yûsufiye’de tâyinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevap kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faydaları düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerekir.
On Üçüncü Şua15 Mart 2010: 12:33 #768164Anonim
Dördüncü Şua: İşte ey tembel nefsim! Bir nevi Mi’rac hükmünde olan namazın hakikati, sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lûtuf olarak huzur-u şâhâneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma’bud-u Cemîl-i Zülcelâlin huzuruna kabulündür.
-1- deyip, mânen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyâttan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup,
-2- hitâbına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir. Âdetâ, harekât-ı salâtiyede tekrarla
demekle kat-ı merâtib ve terakkiyât-ı mâneviyeye ve cüz’iyâttan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir
bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir. İşte şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.
1- Allah en yüce ve en büyüktür.
2- Ancak Sana kulluk ederiz. (Fâtiha Sûresi: 5.)
On Altıncı Söz17 Mart 2010: 18:50 #768270Anonim
İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zahir ile ism-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp mercilerini kaybetmek mahzurludur.
Kezâlik, kudretin levazımıyla hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine ait levazımatı ötekisinden talep etmek hatadır.
Ve keza daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.
Ve keza, kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyâtı ayrıdır; birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ, dünyada vücudun tedricîdir; berzahî aynalarda âni ve def’îdir. Çünkü, icadla tecellî arasında fark vardır.
Mesnevî-i Nuriye17 Mart 2010: 18:55 #768271Anonim
Üçüncü Şua: Ey haddinden tecavüz etmiş nefs-i pürvesvâs! Diyorsun ki:
-1- gibi âyetler, nihayet derecede kurbiyet-i İlâhiyeyi gösteriyor.
-2-
-3- ve hadîste vârid olan, “Cenâb-ı Hak, yetmiş bin hicab arkasındadır”4 ve Mi’rac gibi hakikatler nihayet derecede bu’diyetimizi gösteriyor. Şu sırr-ı gâmızayı fehme takrîb edecek bir izah isterim?
Elcevap: Öyle ise dinle.
Evvelâ: Birinci Şuâın âhirinde demiştik: “Nasıl ki, güneş, kayıtsız nuruyla ve maddesiz aksi cihetiyle, sana senin ruhun penceresi ve onun aynası olan gözbebeğinden daha yakın olduğu halde, sen, mukayyed ve maddede mahpus olduğun için, ondan gayet uzaksın. Onun, yalnız bir kısım akisleriyle, gölgeleriyle temas edebilirsin ve bir nevi cilveleriyle ve cüz’î tecellîleriyle görüşebilirsin ve bir sınıf sıfatları hükmünde olan elvanlarına ve bir tâife isimleri hükmünde olan şuâlarına ve mazharlarına yanaşabilirsin. Eğer, güneşin mertebe-i aslîsine yanaşmak ve bizzat doğrudan doğruya güneşin zâtı ile görüşmek istersen, o vakit, pek çok kayıtlardan tecerrüd etmekliğin ve pek çok merâtib-i külliyetten geçmekliğin lâzım gelir. âdetâ, sen, mânen tecerrüd cihetiyle, küre-i arz kadar büyüyüp, hava gibi ruhen inbisat edip ve kamer kadar yükselip, Bedir gibi mukabil geldikten sonra, bizzat perdesiz onunla görüşüp, bir derece yanaşmak dâvâ edebilirsin.
Öyle de, o Celîl-i Pürkemâl, o Cemîl-i Bîmisâl, o Vâcibü’l-Vücud, o Mûcid-i Küll-i Mevcud, o Şems-i Sermed, o Sultân-ı Ezel ve Ebed, sana senden yakındır; sen Ondan nihayetsiz uzaksın. Kuvvetin varsa, temsildeki dekâikı tatbik et.”1- Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir.
(Yâsin Sûresi: 83.)
Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.
(Hûd Sûresi: 56.)
Biz ona şah damarından daha yakınız.
(Kaf Sûresi: 16.)2- Siz de Ona döndürüleceksiniz.
(Yâsin Sûresi: 83; Zümer Sûresi: 44; Fussilet Sûresi: 21; Zuhruf Sûresi: 85.)
3- Melekler ve Cebrâil, elli bin sene uzunluğunda bir gün olan Kıyâmet Gününde, Allah’ın emrini almak üzere Arşa yükselirler. (Meâric Sûresi: 4.)
On Altıncı Söz20 Mart 2010: 18:49 #768398Anonim
Dördüncüsü: İçtihad kapısından İslâmiyete girip mesâilini genişlendirmeye meyleden adamın maksadı, zaruriyata imtisalle takvâ ve kemale mazhariyet ise, güzeldir. Amma zaruriyatı terk ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun içtihada meyli, meylüttahriptir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.
Beşincisi: Herşeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbidir. Fakat maslahat illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzat saadet-i dünyaya müteveccihtir. Şeriatın nazarı ise, bizzat saadet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünkü dünya âhirete vesiledir.
Hubab Risalesi20 Mayıs 2010: 08:32 #771025Anonim
«Risale-i Nur başka kitaplar gibi yalnız ilim vermiyor; onun manevi dersi de vardır. » (Gençlik Rehberi sh:229)
20 Mayıs 2010: 09:11 #771027Anonim
Birkac Bícáre Genclere Verilen Bir Tenbih,Bir Ders,Bir Ihtardir.
Sizdeki genclik kat’iyyen gidecek.Eger siz daire-i mesrúada kalmazsaniz;o genclik záyi olup basiniza hem dünyada,hem kabirde,hem áhirette kendi lezzetinden cok ziyáde belálar ve elemler getirecek.Eger terbiye-i Islámiye ile,o genclik mimetine karsi bir sükür olarak,iffet ve námusluluk ve táatte sarf etseniz,o genclik mánen báki kalacak ve ebedi bir genclik kazanmasina sebeb olacak.
Cenáb-i Hak bizi ve sizi,bu zamanin cázibedár fitnesinden kurtarsin ve muhafaza eylesin,ámin.
On Ücüncü Söz’ün ikinci Makami
22 Mayıs 2010: 10:23 #771070Anonim
İşte şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.
HEM DE NE BÜYÜK BİR SAADET…..
AZAMİ HİSSEDAR OLMAK DUASIYLA8 Ağustos 2010: 09:53 #774391Anonim
“Cenâb-ı Hakkın sana verdiği sabır kuvvetini, eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musîbete kâfi gelebilir. Ve o kuvvetle dayan.”
17 Ağustos 2010: 08:26 #774871Anonim
Mâsumların fânî malları, onların hakkında sadaka olup, bâkî bir mal hükmüne geçtiği gibi, fânî hayatları dahi bir bâkî hayatı kazandıracak derecede, bir nevî şehâdet hükmünde olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azabdan büyük ve dâimî bir kazancı kazandıran bu zelzele, onlar hakkında, aynı gazab içinde bir rahmettir.18 Ağustos 2010: 08:05 #774970Anonim
Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letâifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar mâsumâne gülüyorlar.
23 Ağustos 2010: 08:48 #775405Anonim
Çok hoş bir mevzu(24.söz 5.dal)…Muhabbet…
Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, Allahaısmarladık demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder. Görmüyor musun ki, mecazî aşklarda yüzde doksan dokuzu, mâşukundan şikâyet eder. Çünkü, Samed âyinesi olan bâtın-ı kalble sanem-misal dünyevî mahbuplara perestiş etmek, o mahbupların nazarında sakildir ve istiskal eder, reddeder. Zira, fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. (Şehvânî sevmekler bahsimizden hariçtir.)
Demek, sevdiğin şeyler ya seni tanımıyor, ya seni tahkir ediyor, ya sana refakat etmiyor, senin rağmına mufarakat ediyor. Madem öyledir; bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcih et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun, muhabbetin zilletsiz bir saadet olsun.29 Ağustos 2010: 20:47 #775772Anonim
Dördüncü hastalık: “Sû-i zan“dır.
Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler.:029::( -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.