• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #778943
    Anonim

      Allah razı olsun _zynp_ kardeşim ne çok ibret alıncak dersler var bu olayda.

      #778984
      Anonim

        ecmain kardeşim sizdende, ders alabilmek duasıyla…

        #778994
        Anonim
          Yirmidördüncü Lem’a lemalar 24. lema

          Tesettür hakkında

          (Onbeşinci Nota’nın İkinci ve Üçüncü Mes’eleleri iken, ehemmiyetine binaen Yirmidördüncü Lem’a olmuştur.) بِسْمِ اللّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ
          يَا اَيُّهَا النَّبِىُّ قُلْ ِلاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَاءِ الْمُؤْمِنِينَ يُدْنِينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلاَبِيبِهِنَّ

          ilâ âhir… âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefihe ise, Kur’anın bu hükmüne karşı muhalif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, “bir esarettir” diyor. (*)

          Elcevap: Kur’an-ı Hakîm’in bu hükmü tam fıtrî olduğuna ve muhalifi gayr-ı fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerinden, yalnız “dört hikmet”ini beyan ederiz.

          Birinci Hİkmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktiza ediyor. Çünki kadınlar hilkaten zaîf ve nazik olduklarından, kendilerini ve hayatından ziyade sevdiği yavrularını himaye edecek bir erkeğin himaye ve yardımına muhtaç bulunduğundan, kendini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskale maruz kalmamak için, fıtrî bir meyli var. Hem kadınların on adedden altı-yedisi ya ihtiyardır, ya çirkindir ki; ihtiyarlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendinden daha güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecavüzden ve itti

          _________________________________

          (*) Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i Temyiz’in müdafaatından bir parça:

          “Ben de Adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üçyüz elli senede ve her asırda üçyüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikî ve hakikatlı bir düstur-u İlahîyi, üçyüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üçyüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rûy-i zeminde adâlet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir!..”

          (Orjinal Sayfa:185)

          hamdan korkar, taarruza maruz kalmamak ve kocası nazarında hıyanetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyade kendini saklayan ihtiyarlardır. Ve on adedden ancak iki-üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Malûmdur ki; insan sevmediği ve istiskal ettiği adamların nazarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâmahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskal eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nazik ve seri-üt teessür olduğundan, maddeten tesiri tecrübe edilen belki semlendiren pis nazarlardan elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekva ediyorlar. Demek medeniyetin ref-i tesettürü, hilaf-ı fıtrattır. Kur’an’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o maden-i şefkat ve kıymetdar birer refika-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukuttan, zilletten ve mânevî esaretten ve sefaletten kurtarıyor.

          Hem kadınlarda, ecnebi erkeklere karşı fıtraten korkaklık, tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktiza ediyor. Çünki sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmet ile çekmekle beraber, hamisiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika gayr-ı meşru zevkin belâsını çekmek ihtimali var. Ve kesretle vaki olduğundan, cidden şiddetle nâmahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister. Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal’ası çarşafı olduğunu gösteriyor. Mesmuatıma göre: Merkez ve payitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahalinin gözleri önünde, gâyet âdi bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların hayasız yüzlerine bir şamar vuruyor!..

          İkinci Hikmet: Kadın ve erkek ortasında gâyet esaslı ve şiddetli münasebet, muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyacından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsus bir refika-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede

          (Orjinal Sayfa:186)

          dahi bir refika-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refika-i hayattır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve onu darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocası, sırr-ı imânâ binaen onun ile alâkası hayat-ı dünyeviyeye münhasır ve yalnız hayvanî ve güzellik vaktine mahsus muvakkat bir muhabbet değil; belki hayat-ı ebediyede dahi bir refika-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle, bir hürmetle alâkadardır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyarlık ve çirkinlik vaktinde dahi o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukabil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsis ve muhabbetini ona hasretmesi mukteza-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, fakat pek çok kaybeder.

          Şer’an koca, karıya küfüv olmalı, yâni birbirine münasib olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyanetine bakıp taklid eder, refikasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur.

          Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyanetine bakıp “ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diye takvaya girer.

          Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefahete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttaki kocasını taklid etmez, o mübarek ebedî arkadaşını kaybeder.

          Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefahetini taklid ediyorlar. Birbirine ateşe atılmasında yardım ediyorlar!..

          Üçüncü Hikmet: Bir ailenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mabeyninde bir emniyet-i mütekabile ve samimî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar, o mütekabil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünki açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzeli görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından dahi iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit o samimî muhabbet ve hürmet-i mütekabile gitmekle beraber, gâyet çirkin ve gâyet alçakça bir his uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki: İnsan, hemşire misillü mahremlerine karşı fıtraten şehevanî his taşıyamıyor. Çünki mahremlerin sîmâları, karabet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşruayı ihsas ettiği cihetle; nefsî, şehevanî temayülatı kırar. Fakat bacaklar gibi şer’an mahremlere de göstermesi caiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre gâyet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir.

          Çünki mahremin sîmâsı mahremiyetten haber verir ve nâmahreme benzemez. Fakat meselâ açık bacak, mahremin gayrıyla müsavidir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i farikası olmadığından, hayvanî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukut-u insaniyettir!..

          Dördüncü Hİkmet: Malûmdur ki; kesret-i nesil herkesçe mat

          (Orjinal Sayfa:187)

          lubdur. Hiçbir millet ve hükûmet yoktur ki, kesret-i tenasüle tarafdar olmasın. Hatta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: تَنَاكَحُوا تَكْثُرُوا فَاِنِّى اُبَاهِى بِكُمُ اْلاُمَمَ -ev kema kal- Yâni: “İzdivaç ediniz; çoğalınız. Ben kıyamette, sizin kesretinizle iftihar edeceğim.” Halbuki tesettürün ref’i, izdivacı teksir etmeyip, çok azaltıyor. Çünki en serseri ve asrî bir genç dahi, refika-i hayatını namuslu ister. Kendi gibi asrî, yâni açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhuşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisar altına alamaz. Çünki kadının -aile hayatında müdür-ü dâhilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan- en esaslı hasleti sadakattır, emniyettir. Açık-saçıklık ise bu sadakatı kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir. Hatta erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehavet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakata zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himayet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz. Başka kadınları da nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupa’ya kıyas edilmez. Çünki orada düello gibi çok şiddetli vasıtalarla açık-saçıklık içinde namus bir derece muhafaza edilir. İzzet-i nefis sahibi birisinin karısına pis nazarla bakan, boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memalik-i bâride olan Avrupa’daki tabîatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yâni Âlem-i İslâm kıt’ası, ona nisbeten memalik-i harredir. Malûmdur ki; muhitin, insanın ahlâkı üzerinde tesiri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesat-ı hayvaniyeyi tahrik etmek ve iştihayı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû-i istimalata ve israfata medâr olmaz. Fakat seri-üt teessür ve hassas olan memalik-i harredeki insanların hevesat-ı nefsaniyesini mütemadiyen tehyic edecek açık-saçıklık, elbette çok sû-i istimalata ve israfata ve neslin zaafiyetine ve sukut-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde ihtiyac-ı fıtrîye mukabil, her birkaç günde kendini bir israfa mecbur zanneder. O vakit, her ayda onbeş gün kadar hayız gibi arızalar münasebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbur olduğundan, nefsine mağlub ise fuhşiyata da meyleder.

          Şehirliler; köylülere, bedevilere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünki köylerde, bedevilerde, derd-i maişet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münasebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden masume işçi ve bir derece kaba kadınların kısmen açık olmaları, hevesat-ı nefsaniyeyi tehyice medâr olamadığı gibi; serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefasidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyas edilmez.

          (Orjinal Sayfa: 188)

          #778995
          Anonim


            Ehl-i îman âhiret hemşirelerim olan kadınlar taifesi ile bir muhaveredir

            Bazı vilayetlerde taife-i nisadan samimî ve hararetli bir surette Nurlara karşı alâkalarını gördüğüm ve haddimden pek ziyade, onların Nurlara ait derslerime itimadlarını bildiğim sıralarda, mübarek Isparta’ya ve mânevî Medreset-üz Zehra’ya üçüncü defa geldiğim zaman işittim ki; o mübarek âhiret hemşirelerim olan taife-i nisa, benden bir ders bekliyorlarmış. Güya vaaz suretinde câmilerde onlara bir dersim olacak. Halbuki ben dört beş vecihle hastayım ve hem perişan, hatta konuşmaya ve düşünmeğe iktidarsız bulunduğum halde, bu gece şiddetli bir ihtar ile kalbime geldi ki; madem onbeş sene evvel gençlerin istemeleriyle Gençlik Rehberi’ni onlar için yazdın ve pek çok istifade edildi. Halbuki hanımlar taifesi, gençlerden daha ziyade bu zamanda öyle bir rehbere muhtaçtırlar. Ben de bu ihtara karşı gâyet perişan ve zaaf ve aczimle beraber “Üç Nükte” ile gâyet muhtasar bazı lüzumlu maddeleri, o mübarek hemşirelerime ve mânevî genç evlâdlarıma beyan ediyorum.

            BİRİNCİ NÜKTE: Risale-i Nur’un en mühim bir esası şefkat olmasından, nisa taifesi şefkat kahramanları bulunmaları cihetiyle daha ziyade Risale-i Nur’la fıtraten alâkadardırlar. Ve lillahilhamd, bu fıtrî alâkadarlık çok yerlerde hissediliyor. Bu şefkatteki fedakârlık, hakikî bir ihlâsı ve mukabelesiz bir fedakârlık mânâsını ifade ettiğinden, şimdi bu zamanda pek çok ehemmiyeti var. Evet bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibariyle kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gâyet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymetdar seciye inkişaf etmez veyahût sû-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük nümunesi şudur: O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir; hâfız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya

            (Orjinal Sayfa: 189)

            hapsinden kurtarmağa çalışıyor, Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak o masum çocuğunu, âhirette şefaatçı olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim îmanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekva edecek. Dünyada da terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatının hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder. Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, bîçare veledini haps-i ebedî olan Cehennem’den ve îdam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrı ile çalışsa; o veledin bütün ettiği hasenatının bir misli, validesinin defter-i a’mâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatları ile ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de değil dâvâcı olmak, bütün ruh u canı ile şefaatçı olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlâd olur.

            Evet insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle ben kendi şahsımda kat’î ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:

            Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki; en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki; o dersler fıtratımda, âdeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini, aynen görüyorum. Demek bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma, merhum validemin ders ve telkinatını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.

            Ezcümle; meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikatı olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatlı fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum. Evet bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, masum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun masum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkatı sû-i istimal etmektir. Evet kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatın küçücük bir nümunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi isbat ediyor.

            Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve a’mâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor.

            (Orjinal Sayfa: 190)

            Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medâr olur. Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki, yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ü şeref istiyorlar. Fakat maatteessüf bîçare mübarek taife-i nisaiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve acizden gelen başka bir nevide riyakârlığa giriyorlar.

            İKİNCİ NÜKTE: Bu sene inzivada iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekseri dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvalar işittim. “Eyvah!” dedim. İnsanın hususan müslümanın tahassüngâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmağa başlamış dedim. Sebebini aradım. Bildim ki: Nasıl, İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesatıyla sefahete sevketmek için bir iki komite çalışıyormuş. Aynen öyle de; bîçare nisa taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki: Bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâdlarıma kat’iyen beyan ediyorum ki: Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi, saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur!.. Rusya’da o bîçare taifenin ne hâle girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un bir parçasında denilmiş ki: Aklı başında olan bir adam; refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemaline bina etmez. Belki kadınların hüsn-ü cemalinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli. Tâ ki, o bîçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünki onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhamet ile birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakattan sonra ebedî bir müfarakata maruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

            Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki; refika-i ebediyesini kaybetmemek için sâliha zevcesini taklid eder, o da sâlih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki; kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur; saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam

            (Orjinal Sayfa: 191)

            ki; sefahete girmiş zevcesine ittiba eder; vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki; zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklid eder. Veyl o zevc ve zevceye ki; birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yâni; medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder.

            İşte, Risale-i Nur’un bu mealdeki cümlelerinin mânâsı budur ki: Bu zamanda aile hayatının dünyevî ve uhrevî saadetinin ve kadınlarda ulvî seciyelerin inkişafının sebebi, yalnız daire-i şeriattaki âdâb-ı İslâmiyetle olabilir. Şimdi aile hayatında en mühim nokta budur ki; kadın, kocasında fenalık ve sadakatsızlık görse, o da kocasının inadına kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askerîdeki itaatın bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslaha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa o da, kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeğe ve sevdirmeğe çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünki hakikî sadakatı bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünki nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin onsekizinin nazarından istiskal eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından ancak birisinden istiskal eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azab çektiği gibi, sadakatsızlık ittihamı altına girer; zaafiyetiyle beraber, hukukunu muhafaza edemez.

            Elhasıl; nasılki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta şefkat itibariyle erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar; öyle de o masum hanımlar dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için fıtratlarıyla ve zaîf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmağa kendilerini mecbur bilirler. Çünki erkek, sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birşey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin cezası olarak dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker. Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki; mübarek taife-i nisaiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe’ olduğu gibi, fısk ve sefahette dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mes’ud bir aile hayatını geçirmeğe mahsus bir nevi mübarek mahlukturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!.. Allah bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin, âmîn.

            Hemşirelerim! Mahremce bu sözümü size söylüyorum: Maişet derdi için; serseri, ahlâksız, firenkmeşreb bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisad ve kanaatla, köylü masum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nev’inden kendinizi idareye

            (Orjinal Sayfa: 192)

            çalışınız, satmağa çalışmayınız. Şayet size münasib olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşâallah rızanız ve kanaatinizle o da ıslah olur. Yoksa şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz!

            ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Aziz hemşirelerim; kat’iyen biliniz ki: Daire-i meşruanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde; on derece onlardan ziyade elemler ve zahmetler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisatlarla isbat etmiştir. Uzun tafsilatı Risale-i Nur’da bulabilirsiniz.

            Ezcümle: Küçük Sözlerden Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikatı gösterecek. Onun için daire-i meşruadaki keyfe iktifa ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki masum evlâdlarınızla masumane sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir. Hem kat’iyen biliniz ki; bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet, îman dairesindedir ve îmandadır. Ve a’mâl-i sâlihanın her birisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefahette, bu dünyada dahi gâyet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risale-i Nur yüzer kat’î delillerle isbat etmiştir. Âdeta îmanda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefahette bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hâdiselerle aynelyakîn görmüşüm ve Risale-i Nur’da bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedid muannid ve mu’terizlerin eline girip; hem resmî ehl-i vukuflar ve mahkemeler o hakikatı cerhedememişler. Şimdi sizin gibi mübarek ve masum hemşirelerime ve evlâdlarım hükmünde küçüklerinize, başta Tesettür Risalesi ve Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders versin.

            Ben işittim ki; benim size câmîde ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbab, bu vaziyete müsaade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden bütün hemşirelerimi, bütün mânevî kazançlarıma ve dualarıma Nur şakirdleri gibi dâhil etmeğe karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risale-i Nur’u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit kaidemiz mucibince; bütün kardeşleriniz olan Nur şakirdlerinin mânevî kazançlarına ve dualarına da hissedar oluyorsunuz.

            Ben şimdi daha ziyade yazacaktım; fakat çok hasta ve çok zaîf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifa ettim. اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
            Duanıza muhtaç kardeşiniz

            Said Nursî

            #779139
            Anonim

              59322.jpg
              Hazret-i Yunus’un meşhur kıssası

              Bismillahirrahmanirrahim
              Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın kıssa-i meşhuresinin hülâsası:
              Denize atılmış, büyük bir balık onu yutmuş.
              Deniz fırtınalı ve gece dağdağalı ve karanlık ve her taraftan ümit kesik bir vaziyette,

              “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ Sûresi, 21:87.) münâcâtı, ona sür’aten vasıta-i necat olmuştur.
              Şu münâcâtın sırr-ı azîmi şudur ki:
              O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti. Çünkü o halde ona necat verecek öyle bir Zat lâzım ki, hükmü hem balığa, hem denize, hem geceye, hem cevv-i semâya geçebilsin. Çünkü onun aleyhinde gece, deniz ve hût ittifak etmişler. Bu üçünü birden emrine musahhar eden bir Zat onu sahil-i selâmete çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsaydılar, yine beş para faydaları olmazdı.
              Demek esbabın tesiri yok. Müsebbibü’l-Esbabdan başka bir melce olamadığını aynelyakin gördüğünden, sırr-ı ehadiyet, nur-u tevhid içinde inkişaf ettiği için, şu münâcat birden bire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir.
              O nur-u tevhid ile hûtun karnını bir tahtelbahir gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvac dehşeti içinde, denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydan-ı cevelân ve tenezzühgâhı olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sahil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn 4 altında o lûtf-u Rabbânîyi müşahede etti.
              İşte, Hazret-i Yunus Aleyhisselâmın birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz. Gecemiz istikbaldir. İstikbalimiz, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir. Denizimiz, şu sergerdan küre-i zeminimizdir. Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur. Bizim hevâ-yı nefsimiz, hûtumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor. 1 Bu hut, onun hûtundan bin derece daha muzırdır. Çünkü onun hûtu yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz ise, yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.
              Madem hakikî vaziyetimiz budur. Biz de, Hazret-i Yunus Aleyhisselâma iktidaen, umum esbabdan yüzümüzü çevirip, doğrudan doğruya, Müsebbibü’l-Esbab olan Rabbimize iltica edip “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ Sûresi, 21:87.) demeliyiz ve aynelyakin anlamalıyız ki, gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbal, dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını def edecek yalnız o Zat olabilir ki, istikbal taht-ı emrinde, dünya taht-ı hükmünde, nefsimiz taht-ı idaresindedir.
              Acaba Hâlık-ı Semâvat ve Arzdan başka hangi sebep var ki, en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi bilecek? Ve bizim için istikbali, âhiretin icadıyla ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından kurtaracak-hâşâ-Zât-ı Vâcibü’l-Vücuddan başka hiçbir şey, hiçbir cihette, Onun izin ve iradesi olmadan imdad edemez ve halâskâr olamaz. (Lemalar, 1. Lema)
              Bediüzzaman Said Nursi
              LÜGAT:
              Aynelyakin : Gözle Görerek Kesin Bilgi Edinme
              Bilkülliye : Bütünüyle
              Cevv-İ Semâ : Gökyüzü, Hava Boşluğu
              Dağdağa : Gürültü, Dehşet Verici
              Dağvâri : Dağ Gibi
              Emvac : Dalgalar
              Esbab : Sebepler
              Hevâ-Yı Nefis : Nefsin Yasak Arzu Ve İstekleri
              Hût : Büyük Balık
              Hülâsa : Özet
              Hz. Yunus :
              İnkişaf Etme : Ortaya Çıkma
              İstikbal : Gelecek
              İttifak : Anlaşma, Birlik
              Kamer : Ay
              Kıssa-İ Meşhure : Meşhur Kıssa
              Küre-İ Zemin : Yeryüzü
              Lûtf-U Rabbânî : Allah’ın Lûtfu
              Mahlûkat : Varlıklar
              Melce : Sığınak
              Mevc : Dalga
              Meydan-I Cevelân : Gezinti Alanı
              Musahhar Eden : Boyun Eğdiren
              Münâcât : Allah’a Yalvarış, Duâ
              Müsebbibü’l-Esbab : Bütün Sebepleri Ve Sebeplerin Sonucunu Yaratan Allah
              Müşahede Etmek : Gözlemlemek
              Nazar-I Gaflet : Bir Şeyin Mânâsını Anlamadan Bakmak
              Necat : Kurtuluş
              Nur : Aydınlık
              Nur-U Tevhid : Her Şeyin Bir Olan Allah’a Ait Olduğuna Ve Onun Yaptığına İnanmaktan Doğan Nur
              Sahil-İ Selâmet : Kurtuluş Sahili
              Semâ : Gökyüzü
              Sergerdan : Şaşkın, Başı Dönük
              Sırr-I Azîm : Büyük Sır
              Sırr-I Ehadiyet : Allah’ın Her Bir Varlıkta Birliğinin Görülmesinin Sırrı
              Sukut Etmek : Düşmek; Hükümsüz Hâle Gelmek
              Şecere-İ Yaktîn : Kabak Ağacı
              Tahtelbahir : Denizaltı
              Tazyik : Baskı
              Tenezzühgâh : Seyir Ve Gezinti Yeri
              Vasıta-İ Necat : Kurtuluş Aracı
              Zât : Kişi

              #779569
              Anonim



                Üçüncü Mesele Gençlik Rehberi’nde izahı bulunan ibretli bir hadisenin hülâsası şudur:
                Bir zaman, Eskişehir Hapishanesinin penceresinde, bir Cumhuriyet Bayramında oturmuştum. Karşısındaki lise mektebinin büyük kızları, onun avlusunda gülerek raksediyorlardı. Birden, mânevî bir sinema ile elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Ve gördüm ki, o elli altmış kızlardan ve talebelerden kırk ellisi, kabirde toprak oluyorlar, azap çekiyorlar. Ve on tanesi, yetmiş seksen yaşında çirkinleşmiş, gençliğinde iffetini muhafaza etmediğinden sevmek beklediği nazarlardan nefret görüyorlar kat’î müşahede ettim. Onların o acınacak hallerine ağladım. Hapishanedeki bir kısım arkadaşlar ağladığımı işittiler. Geldiler, sordular. Ben dedim: “Şimdi beni kendi halime bırakınız, gidiniz.”
                Evet, gördüğüm hakikattır, hayal değil. Nasıl ki bu yaz ve güzün âhiri kıştır; öyle de, gençlik yazı ve ihtiyarlık güzünün arkası kabir ve berzah kışıdır. Geçmiş zamanın elli sene evvelki hadisatı sinema ile hâl-i hazırda gösterildiği gibi, gelecek zamanın elli sene sonraki istikbal hadisâtını gösteren bir sinema bulunsa, ehl-i dalâlet ve sefahetin elli altmış sene sonraki vaziyetleri onlara gösterilseydi, şimdiki güldüklerine ve gayr-ı meşrû keyiflerine nefretle ve teellümlerle ağlayacaklardı.
                Ben o Eskişehir Hapishanesindeki müşahede ile meşgul iken, sefahet ve dalâleti terviç eden bir şahs-ı mânevî, insî bir şeytan gibi karşıma dikildi ve dedi:
                “Biz hayatın herbir çeşit lezzetini ve keyiflerini tatmak ve tattırmak istiyoruz; bize karışma.”
                Ben de cevaben dedim:
                Madem lezzet ve zevk için ölümü hatıra getirmeyip dalâlet ve sefahete atılıyorsun. Kat’iyen bil ki, senin dalâletin hükmüyle bütün geçmiş zaman-ı mazi ölmüş ve mâdumdur. Ve içinde cenazeleri çürümüş bir vahşetli mezaristandır. İnsaniyet alâkadarlığıyla ve dalâlet yoluyla, senin başına ve varsa ve ölmemişse kalbine, o hadsiz firaklardan ve o nihayetsiz dostlarının ebedî ölümlerinden gelen elemler, senin şimdiki sarhoşça, pek kısa bir zamandaki cüz’î lezzetini imha ettiği gibi, gelecek istikbal zamanı dahi, itikatsızlığın cihetiyle yine mâdum ve karanlıklı ve ölü ve dehşetli bir vahşetgâhtır. Ve oradan gelen ve başını vücuda çıkaran ve zaman-ı hâzıra uğrayan biçarelerin başları ecel cellâdının satırıyla kesilip hiçliğe atıldığından, mütemadiyen akıl alâkadarlığıyla senin imansız başına hadsiz elîm endişeler yağdırıyor. Senin sefihâne cüz’î lezzetini zîr ü zeber eder.
                Eğer dalâleti ve sefaheti bırakıp iman-ı tahkikî ve istikamet dairesine girsen, İmân nuruyla göreceksin ki, o geçmiş zaman-ı mazi mâdum ve herşeyi çürüten bir mezaristan değil, belki mevcut ve istikbale inkılâp eden nuranî bir âlem ve bâki ruhların istikbaldeki saadet saraylarına girmelerine bir intizar salonu görünmesi haysiyetiyle, değil elem, belki imanın kuvvetine göre Cennetin bir nev’î mânevî lezzetini dünyada dahi tattırdığı gibi gelecek istikbal zamanı, değil vahşetgâh ve karanlık, belki İmân gözüyle görünür ki, saadet-i ebediye saraylarında hadsiz rahmeti ve keremi bulunan ve her bahar ve yazı birer sofra yapan ve nimetlerle dolduran bir Rahmân-ı Rahîm-i Zülcelâli ve’l-İkram’ın ziyafetleri kurulmuş ve ihsanlarının sergileri açılmış, oraya sevkiyat var diye İmân sinemasıyla müşahede ettiğinden, derecesine göre bâki âlemin bir nevi lezzetini hissedebilir. Demek hakikî ve elemsiz lezzet yalnız imanda ve İmân ile olabilir.
                Şuâlar, On Birinci Şuâ, s. 181
                LÜGATÇE
                berzah: Kabir.
                hâl-i hazır: Hazır hâl, şimdiki zaman.
                ehl-i dalâlet ve sefahet: Kur’ân ve sünnetin dışında yanlış yollara sapanlar ve haram eğlencelere dalanlar.
                terviç: Revaç verme, değerini arttırma, kıymet verme.
                mâdum: Mevcut olmayan, yok olan, yok, ölü.
                zîr ü zeber: Paramparça. Alt üst, karma karışık, darmadağınık.
                iman-ı tahkikî: İnandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz îmân, şuurlu ve tahkikî îmân.
                intizar: Gözleme, ümit ederek bekleme.

                #779905
                Anonim

                  Zât-ı Zülcelal ona demiş:

                  `Ve inneke le ala hulikin azim / Ve hiç şüphesiz ki sen pek büyük bir ahlak üzerindesin.` (Kalem Suresi: 4)

                  Bütün ümmet, hatta düşmanları da dahil olduğu halde, icma etmişler ki;
                  bütün ahlak-ı haseneye camidir.

                  Nübüvvetten evvel, ondaki ahlak-ı hamidenin kemaline tercüman olan `Muhammedü`l-Emin` ünvanıyla iştihar etmiştir.

                  Hazret-i Aişe(r.a.) her vakit derdi: `Hulukuhü`l-Kur`an / Onun ahlakı Kur`andı`.

                  Demek Kur`an`ın tazammun ettiği bütün ahlak-ı haseneye cami idi.

                  İşte o Zat-ı Kerimde icma-i ümmetle, tevatür-ü manevi-i kat`i ile sabittir ki:

                  İnsanların sireten ve sureten
                  en cemili
                  ve en halimi
                  ve en sabiri
                  ve en şakiri
                  ve en zahidi
                  ve en mütevazıı
                  ve en afifi
                  ve en cevadı ve kerimi
                  ve en rahimi
                  ve en adili;
                  herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afüvv, sıhhat-i fehm, şefkat gibi ne kadar secaya-yı aliye varsa,
                  en mükemmel bir fihriste-i nuranisidir.

                  Bunların içindeki nokta-i icaz şudur ki:
                  Ahlak-ı hasene çendan birbirine mübayin değil; fakat derece-i kemalde birbirine müzahemet eder.
                  Biri galebe çalsa, öteki zaifleşir.
                  Mesela:
                  Kemal-i hilm ile kemal-i şecaat;
                  hem kemal-i tevazu ile kemal-i şehamet;
                  hem kemal-i adalet ile kemal-i merhamet ve mürüvvet;
                  hem tam iktisad ve itidal ile tamam-ı kerem ve sehavet;
                  hem gayet vakar ile nihayet haya;
                  hem gayet şefkat ile nihayet el-buğz-u fillah;
                  hem gayet afüvv ile nihayet izzet-i nefs;
                  hem gayet tevekkül ile nihayet içtihad gibi

                  mecami-i ahlak-ı mütezahime, birden derece-i aliyede, bir zatta içtimaı, müzayakasız inkişafları mucizelerin mucizesidir.

                  (Şuaat, Marifetü`n-Nebi)

                  #779927
                  Anonim

                    Allah razı olsun kardeşim…

                    #779977
                    Anonim

                      Hakiki saadet, Allah’ı tanımak ve sevmektir
                      21 Ekim 2010 / 00:01
                      Günün Risale-i Nur dersi…

                      Bismillahirrahmanirrahim
                      Mukaddime

                      Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billâhtır.

                      Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman ı billâh içindeki marifetullahtır.
                      Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır.
                      Ve ruh-u beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.

                      Evet, bütün hakikî saadet ve hâlis sürur ve şirin nimet ve sâfi lezzet, elbette marifetullah ve muhabbetullahtadır.
                      Onlar, onsuz olamaz. Cenâb-ı Hakkı tanıyan ve seven, nihayetsiz saadete, nimete, envâra, esrara, ya bilkuvve veya bilfiil mazhardır. Onu hakikî tanımayan, sevmeyen, nihayetsiz şekavete, âlâma ve evhama mânen ve maddeten müptelâ olur.

                      Evet, şu perişan dünyada, âvâre nev-i beşer içinde, semeresiz bir hayatta, sahipsiz, hâmisiz bir surette, âciz, miskin bir insan, bütün dünyanın sultanı da olsa kaç para eder? İşte bu âvâre nev-i beşer içinde, bu perişan, fâni dünyada, insan sahibini tanımazsa, mâlikini bulmazsa, ne kadar biçare sergerdan olduğunu herkes anlar. Eğer sahibini bulsa, mâlikini tanısa, o vakit rahmetine iltica eder, kudretine istinad eder. O vahşetgâh dünya, bir tenezzühgâha döner ve bir ticaretgâh olur. (Mektubat 20. Mektup)
                      Bediüzzaman Said Nursi
                      LÜGAT:
                      Âciz : Güçsüz, Savunmasız
                      Âlâm : Elemler, Acılar, Sıkıntılar
                      Âli : Yüksek
                      Âvâre : Serseri
                      Beşeriyet : İnsanlık
                      Biçare : Çaresiz
                      Bilfiil : Fiilen, Uygulamaya Konulmuş
                      Bilkuvve : Potansiyel Olarak
                      Cenâb-I Hak : Hakkın Ta Kendisi Olan Sonsuz Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
                      Cin Ve İns : Cinler Ve İnsanlar
                      Envâr : Nurlar
                      Esrar : Sırlar
                      Evham : Vehimler, Kuruntular
                      Fâni : Gelip Geçici
                      Fıtrat : Yaratılış
                      Hakikî : Gerçek, Asıl
                      Hâlis : Katıksız, Saf
                      Hâmi : Koruyucu
                      Hilkat : Yaratılış
                      İltica : Sığınma
                      İman-I Billâh : Allah’a İman
                      İnsaniyet : İnsanlık
                      İstinad : Dayanma
                      Kalb-İ İnsan : İnsan Kalbi
                      Kat’iyen : Kesinlikle
                      Kudret : İlâhî Güç Ve İktidar
                      Lezzet-İ Ruhaniye : Ruhen Alınan Lezzet
                      Mâlik : Sahip
                      Mânen : Mânevî Olarak
                      Marifetullah : Allah’ı Tanıma
                      Mazhar : Erişme, Nail Olma
                      Miskin : Zavallı
                      Muhabbetullah : Allah Sevgisi
                      Mukaddime : Başlangıç, Giriş
                      Müptelâ : Düşkün, Bağımlı
                      Nev-İ Beşer : İnsanlık
                      Nihayetsiz : Sonsuz
                      Rahmet : İlâhî Şefkat Ve Merhamet
                      Ruh-U Beşer : İnsan Ruhu
                      Saadet : Mutluluk
                      Sâfi : Temiz, Arınmış
                      Semeresiz : Meyvesiz, Sonuçsuz
                      Sergerdan : Şaşkın, Başıboş
                      Suret : Şekil, Biçim
                      Sürur : Sevinç
                      Şekavet : Mutsuzluk
                      Tenezzühgâh : Gezinti Yeri
                      Ticaretgâh : Alışveriş Yeri
                      Vahşetgâh : Ürkütücü Yer

                      #780112
                      Anonim

                        Risalenin tercümesinde istihdam edilmedim
                        23 Ekim 2010 / 00:01
                        Günün Risale-i Nur dersi…

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        Aziz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim,
                        Bu defa çok kıymettar ve fevkalme’mul manevî hediyenizden küçücük üç dört mesele hatıra geldi.
                        Birincisi: Üçüncü keramet-i Aleviyede, “Risalelerde yalnız iki zeyil vardır” demesi, risale şekline girmiş olan zeyillere zeyil diyor. Sair zeyiller ise; hâtimeler, ilâveler, haşiyeler hükmünde görmüştür.
                        İkincisi: İki Âyetü’l-Kübrâ’nın vird-i ekberinde hatırıma gelmediği halde, ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektupla Otuz İkinci Söz, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyan ve tercüme ettiklerinden, niyet ve vaad ettiğim halde tercümesinde istihdam edilmedim.
                        Üçüncüsü: Risale-i Nur’un benden ayrılması ve ben de daire-i tenviriyesinden uzak düştüğümden, bu havali ve Eskişehir gibi sair yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzumlu bir kısım hakikatlerinden hissedar etmek için, inâyet-i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrarla o kısım hakikatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda izah edilmelerinde, âdetâ ihtiyarım olmadan beni istimal ettiğini bildim, çok şükrettim.
                        Bu defa hediyelerinize mukabil, elimden gelseydi yalnız maddî fiyatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmi Beşinci Söze, yirmi beş altın, belki elmas ve Yirmi Dokuzuncu Söze, yirmi dokuz yakut verirdim. Öyleyse, verilmiş gibi kabul ediniz.
                        Evet, tevafukta muvaffakiyetli olan “kalem-i ulvî” keramet-i Aleviyeyeye göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüz bin mâşâallah! Hüsrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem’ası ile Esmâ-i Sitte Lem’ası, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektub-u sadâkat-medâr hükmünde bana göründü, Risale-i Nur’a çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hatırlattı. Ve Firdevsî hediyenizdeki risalelerin harfleri adedince, Cenab-ı Erhamürâhimîn sizlere rahmet, bereket, saadet ihsan eylesin. Âmin.
                        Yorulmaz, usanmaz, ciddî, samimî Hafız Ali kardeş,
                        Tevafukta, muvaffakiyetli kaleminle yazılan İ’câz-ı Kur’ân’ın âhirinde senin hakkında “Allah’ım, iman ve Kur’ân hizmetinde onu muvaffak eyle.” olan dua bu defa şüphem kalmadı ki, tam kabul olmuş.
                        Umum kardeşlere birer birer selâm.
                        Bediüzzaman Said Nursî
                        LÜGAT:
                        Âyetü’l-Kübrâ : En Büyük Delil Anlamına Gelen Risale-İ Nur’da Bir Bölüm; Yedinci Şua
                        Aziz : İzzetli, Çok Değerli, Saygın
                        Beyan Etme : Açıklama
                        Ehemmiyetli : Önemli
                        Emsalsiz : Benzersiz, Eşsiz
                        Eşrâtü’s-Sâat : Kıyamet Alâmetleri; Kıyamet Alâmetlerinin Anlatıldığı Ve Yorumlandığı Risale Olan Beşinci Şua
                        Evham : Kuruntular, Şüpheler
                        Fevkalme’mul : Beklenilenin Üstünde
                        Gaybî : Bilinmeyen, Görünmeyen
                        Haşiye : Dipnot, Açıklayıcı Not
                        Hâtime : Son, Sonuç
                        İstihdam Edilme : Çalıştırılma
                        Kelime-İ Tevhid : “Allah’tan Başka İlâh Yoktur” Anlamında “Lâ İlâhe İllâllah” İfadesi
                        Kerâmet-İ Aleviye : Hz. Ali’nin (R.A.) Kerameti
                        Keyfiyet : Durum, Özellik
                        Kıymettar : Kıymetli, Değerli
                        Muhabere : Haberleşme, Konuşma
                        Nam : Ad
                        Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
                        Sadık : Doğru Sözlü, Dürüst
                        Sair : Diğer, Başka
                        Tahammülsüz : Dayanılmaz
                        Tazyik : Baskı
                        Tebyiz : Müsveddeyi Temize Çekme
                        Tecrit Edilme : Soyutlanma, Yalnız Başına Bırakılma
                        Tenvir Etme : Nurlandırma, Aydınlatma, Parlatma
                        Tetabuk : Birbirine Uygun Düşme
                        Tevafuk : Uygunluk, Anlamlı Denklik
                        Vaad Etme : Söz Verme
                        Vefâdâr : Vefâlı, Sözünde Ve Dostluğunda Devamlı Olan
                        Vird-İ Ekber : Büyük Dua, Zikir; Yirmi Dokuzuncu Lem’a
                        Zeyil : İlâve, Ek
                        Zülfikâr-Misâl : Zülfikâr Gibi; Hz. Peygamberin (A.S.M.) Hz. Ali’ye (R.A.) Verdiği Kılıç Gibi
                        Âhir : Son
                        Âmin : “Allah’ım Kabul Eyle”
                        Cenâb-I Erhamürrâhimîn : Merhametlilerin En Merhametlisi Olan Şeref Ve Azamet Sahibi Yüce Allah
                        Daire-İ Tenviriye : Nurlandırma Dairesi, Alanı
                        Ehemmiyetli : Önemli
                        Esmâ-İ Sitte Lem’ası : Cenâb-I Hakkın Altı İsminin (Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddüs) Açıklandığı Risale, Otuzuncu Lem’a
                        Fevkalade : Olağanüstü
                        Firdevsî : Cennet Bahçesi Gibi
                        Hakikat : Gerçek, Doğru
                        Hastalar Lem’ası : Hastalar Risalesi
                        Havali : Civar, Çevre
                        Hissedar : Pay Sahibi
                        İ’câz-I Kur’ân : Kur’ân’ın Mu’cizeliği, Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstülüğü; Yirmi Beşinci Söz
                        İhsan Eyleme : Bağışlama, İkram Etme, Verme
                        İhtiyar : Dileme, Seçme, İrade
                        İnâyet-İ İlâhiye : Allah’ın İnâyeti, Yardımı
                        İstimâl Etme : Kullanma
                        İzah Edilme : Açıklanma
                        Kerâmet-İ Aleviye : Hz. Ali’nin (R.A.) Kerameti
                        Letâfetli : Güzel, Hoş, Şirin
                        Mâşaallah : Allah Dilemiş Ve Ne Güzel Yapmış Ve Allah Nazardan Saklasın Gibi Anlamlara Gelen Ve Beğeniyi İfade Etmek İçin Kullanılan Bir Söz
                        Mektub-U Sadâkat-Medâr : Sadâkate, Bağlılığa Sebep Olan Mektup
                        Mukabil : Karşılık
                        Muvaffakiyetli : Başarılı
                        Nazar : Bakış, Görüş
                        Rahmet : İlâhî Şefkat Ve Merhamet
                        Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Bölümleri
                        Saadet : Mutluluk
                        Sair : Diğer, Başka
                        Şükür : Nimeti Veren Allah’a Karşı Minnet Duyma, Teşekkür Etme
                        Tevafuk : Uygunluk, Anlamlı Denklik
                        Ulvî : Yüce, Büyük
                        Umum : Bütün
                        Yakut : Çeşitli Renkleri Olan Kıymetli Bir Süs Taşı

                        #780176
                        Anonim

                          icon_bck.gifAnasayfaya Dön
                          Karakter boyutu : font_01.gif font_02.gif font_03.gif font_04.gif

                          67497.jpg
                          R. Nur talebelerin tayınlarını mükemmel veriyor
                          24 Ekim 2010 / 00:01
                          Günün Risale-i Nur dersi

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          Umum dostlarıma ve Nur kardeşlerime bu vasiyeti ilân ediyorum:
                          Ben şahsım itibarıyla vazife-i Nuriyeyi yapmaya tâkatim kalmamış. Belki ihtiyaç da kalmamış.
                          Hem müteaddit tesemmümlerle ve çok ihtiyarlık vaziyetiyle ve hastalıkla, şimdiki hayatta kalmak, tahammülüm kalmamış gibidir.
                          Şayet müştak olduğum ölüm elime geçmese de, zahirî hayatımda ölmüşüm gibi diye bu vasiyetimi yazıyorum.
                          Hâlık-ı Rahmân-ı Rahîme hadsiz şükür olsun ki, bundan altmış yetmiş sene evvel hilâf-ı âdet olarak tahsil-i ilim, hususan ilm-i imanî yolunda başkaların muavenetine yalvarmamak ve tam fakr-ı haliyle beraber Eski Said çocukluk, gençlik zamanında talebelerine tayınlarını kendi vermeye çalıştığı ve ancak kısa bir zaman beş tayın kabul edip mütebâki talebelerine, bazan yirmi otuz talebesine tayın verdiğinden, ilmi, vasıta-i cer etmeye o talebeler mecbur olmadılar.
                          İktisat ve kanaatle o zaman muvaffak oldukları gibi, Cenab-ı Erhamürrahimîne hadsiz şükür olsun ki, Eski Said gibi şimdi Risale-i Nur kendi hakikî talebelerinin tayınlarını neşriyatıyla mükemmel vermeye başlamış.
                          Âzamî ihlâsı kırmamak için, Risale-i Nur has talebelerine, hususan nafakasını tedarik edemeyenleri tam tamına idare edecek derecede Risale-i Nur’un satılan nüshalarının beşten birisi Risale-i Nur’un hakkı olduğu cihetle, şimdi elli altmış talebesine kâfi sermayesi çıkıyor.
                          Benim (biçare Said’in) içinde hiçbir hakkı yoktur.
                          Yalnız Risale-i Nur’un kıymettar hâsiyeti ve şakirtlerinin şahs-ı mânevisinin kemâl-i sadakati bu mânevî Nur bayramına vesile oldu.
                          Şimdi bütün talebelerin fevkinde diyerek değil, benim en yakınımda, hizmetimde olup bir derece tam tarz-ı hareketimi bilenler ve yakından görenler içinde, dört beş adamı mutlak vekil yapıyorum. Ben ölsem veya hayatta şuursuz kalsam, Nurlara karşı hizmetimin tarzını bilerek tam yapabilsinler. Şimdilik Tâhirî, Sungur, Ceylân, Hüsnü ve bir iki adam daha mutlak vekilim olarak vasiyet ediyorum. Şimdi Risale-i Nur’un satılan nüshalarının sermayesi, Risale-i Nur’un malıdır. Said de bir hizmetkârdır. Hayatta tayınını alabilir. Hattâ bugünlerde ölüm bana çok yakın göründü. Ben de altı vilâyette bulunan elli altmış talebeyi iki üç sene Nur sermayesinden tayınını vermek kat’î niyet ederken, belki bazılarını bazı mâniler onları talebelik hizmetinden vazgeçirecek diye vazgeçtim. Şimdi vasiyetimi yazdım.
                          Said Nursî
                          Hâşiye: Gavs-ı Âzam Şeyh-i Geylânî (r.a.) Risale-i Nur’a ve Müellifine işaret ettiği keramet-i gaybiyesinde bir fıkrada سَعِيدًا تَعِيشُ diye maişet hususunda saadetle yaşayacağını ve en mesut olacağını haber vermiş. Halbuki biz Üstadımızın fakr u istiğnasını şimdiye kadar zahiren buna muhalif görüyorduk. Gavs-ı Âzamın bu ihbar-ı gaybiyesi Üstadımızın hayatında şimdi bilfiil görülmüş ki, küçüklüğünde, daha on yaşında iken amcasının çorbasını içmezdi, minnet altına girmezdi.
                          Ve ders verdiği eski talebelerinin maişetini de kendisi deruhte ederdi.
                          Aynen şimdi de elli altmış talebesinin tayınlarını vermesi, o gaybî ihbarın tam tahakkuk ve tezahür ettiğini göstermiştir.

                          Tahirî, Sungur, Ceylân (Emirdağ Lâhikası , 447)
                          LÜGAT:
                          Alâmet : Belirti, İşaret
                          Âlem-İ İslâm : İslâm Âlemi
                          Cenab-I Erhamürrahimîn : Merhametlilerin En Merhametlisi Olan Allah
                          Fakr-I Hal : Muhtaçlık Hâli, Fakirlik
                          Hadsiz : Sınırsız
                          Hâlık-I Rahmân-I Rahîm : Dünya Ve Âhirette Yarattığı Varlıklara Sonsuz Rahmet, Şefkat Ve Merhametiyle Davranan Her Şeyin Yaratıcısı Allah
                          Haşiye : Dipnot
                          Hayır : İyilik, Faydalı Ve Sevaplı Amel
                          Hilâf-I Âdet : Kural Dışı Olarak, Beklemedik Bir Şekilde
                          Hususan : Özellikle
                          İktisat : Tutumluluk
                          İlm-İ İmanî : İmanla İlgili İlimler
                          Kanaat : Allah’ın Nasip Ettiği Rızka Razı Olma, Yetinme
                          Leyle-İ Berat : Berat Gecesi; Hicrî Ayların Sekizincisi Olan Şaban Ayının On Beşinci Gecesi
                          Muavenet : Yardım
                          Mukaddeme : Başlangıç
                          Muvaffak Olmak : Başarılı Olmak
                          Müştak : Arzulu, Çok İstekli
                          Müteaddit : Bir Çok, Çeşitli
                          Mütebâki : Geri Kalan Kısım
                          Şükür : Allah’ın (C.C.) Nimetlerine Karşı Memnunluk Gösterme; Allah’a Teşekkür Etme
                          Tahsil-İ İlim : İlim Tahsil Etme, Öğrenme
                          Tâkat : Güç
                          Tayın : Erzak, Yiyecek
                          Tesemmüm : Zehirlenme
                          Tevafuk Etme : Uygunluk, Denk Gelme
                          Umum : Bütün
                          Vasıta-İ Cer Etme : Bir Şeyi Herhangi Bir Şeyin Yararına Kullanma, Alet Etme
                          Vazife-İ Nuriye : Risale-İ Nur’un Vazifesi
                          Zahirî : Görünürde
                          Âzamî : Çok Büyük
                          Biçare : Çaresiz
                          Bilfiil : Fiilen, Gerçekte
                          Deruhte Etmek : Yerine Getirmek
                          Fakr U İstiğna : Fakirlik Ve Tok Gözlülük; Muhtaç Olunmasına Rağmen Kimseden Bir Şey İstememe
                          Fevkinde : Üstünde
                          Fıkra : Bölüm, Kısım; Kısa Yazı
                          Gaybî : Bilinmeyen, Gayb Âlemine Ait
                          Has Talebeler : Özel Talebeler; Nur Talebelerinin Önde Gelenleri
                          Hâsiyet : Özellik
                          Hâşiye : Dipnot
                          Hizmetkâr : Hizmetçi
                          Hususan : Özellikle
                          İhbar : Haber Verme
                          İhbar-I Gaybiye : Gaybla İlgili Haberler, Gelecekle İlgili Haberler
                          İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
                          Kat’î : Kesin
                          Kemâl-İ Sadakat : Tam Ve Mükemmel Bağlılık
                          Keramet-İ Gaybiye : Gaypla İlgili Keramet, Gelecekle İlgili Keramet
                          Kıymettar : Kıymetli, Değerli
                          Maişet : Geçim, Yaşayış
                          Minnet : İyilik Karşısında Kendini Borçlu Hissetmek
                          Muhalif : Aykırı, Zıt
                          Mutlak : Kayıtsız, Sınırsız
                          Müellif : Telif Eden, Yazan
                          Nafaka : Geçim İçin Gerekli Olan Şey
                          Neşriyat : Yayın, Yayınlama
                          Nüsha : Kopya
                          Saadet : Mutluluk
                          Şahs-I Mânevi : Mânevî Şahıs; Belli Bir İdeal Ve Gaye Etrafında Bir Araya Gelen Topluluğun Oluşturduğu Mânevî Şahsiyet Ve Ortak Kimlik; Tüzel Kişilik
                          Şakirt : Talebe, Öğrenci
                          Tahakkuk : Gerçekleşme
                          Tarz-I Hareket : Hareket Tarzı
                          Tayın : Erzak, Yiyecek
                          Tezahür Etmek : Görünmek
                          Vekil : Bir Kimse Tarafından Onun İşlerini Yapmak Üzere Tayin Edilen Kişi
                          Zahiren : Görünürde

                          #780257
                          Anonim

                            Yahudi ve Hıristiyanlarla nasıl dost oluruz?
                            27 Ekim 2010 / 00:01
                            Günün Risale-i Nur dersi…

                            Bismillahirrahmanirrahim

                            Asya’nın bahtını, İslâmiyetin taliini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat, Şeriat-ı Garranın terbiyesinde kalmak şartıyla.

                            Tenbih : Mehasin-i medeniyet denilen emirler, Şeriatın başka şekle çevrilmiş birer meselesidir. Muhakemat, s. 39.
                            Sual: Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy vardır. “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” (Mâide Sûresi: 5:51.) Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?
                            Cevap: Evvelâ: Delil kat’iyyü’l-metîn olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur’ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir.
                            Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir.
                            Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez.
                            Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san’atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!
                            Saniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için, gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır.
                            Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk, kat’iyen nehy-i Kur’ânîde dahil değildir. (Münazarat sh. 70)
                            Bediüzzaman Said Nursi
                            SÖZLÜK:

                            ADÂVET : Düşmanlık, kin.
                            ÂMM : Genel, umumî.
                            BAHT : kader, kısmet.
                            BİNÂENALEYH : Bunun üzerine, bundan dolayı.
                            CÂİZ : Geçerli,kabul edilir.
                            EZHÂN : Zihinler.
                            HAREM : Âile, eş.
                            İKTİBAS : İstifâde sûretiyle alma. Alıntı.
                            İLLET-İ HÜKÜM : Hükmün sebebi.
                            İNKILÂB-I ACİBİ MEDENİYET : Medeniyetin acip ve garip değişimi.
                            İNKILÂB-I AZÎM-İ İSLÂMÎ : İslâmın büyük inkılâbı; meydana getirdiği değişiklik.
                            İSTİHSAN : Beğenme, güzel bulma.
                            İŞTİKAK : Türeme.
                            İZHÂR : Ortaya koymak, açığa çıkarmak, göstermek.
                            KAT’İYYÜ’D-DELÂLET : Bir ibârenin, ifâde ettiği mânâya ve hükme işaretinin kesin olması.
                            KAT’İYYÜ’L-METİN : Metnin, ibârenin kesin, şüphesiz oluşu.
                            KAYD : Bağlamak. Sınırlamak.
                            MECALÎ : (Meclâ. C.) Aynalar.
                            MEHÂSİN-İ MEDENİYET : Medeniyetin nîmetleri, güzellikleri.
                            ME’HAZ : Menba’. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer.
                            MEŞRÛTİYET : Bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi.
                            MUHABBET : Sevgi, sevmek.
                            MUHABBET : Sevgi, sevmek.
                            MUKAYYED : Bağlı, kayıtlı, sınırlı.
                            MUTLAK : Salıverilmiş, serbest bırakılmış. Katî, şüphesiz, asla bir şarta bağlı olmayan, yalnız, tek, sınırı ve sonu olmayan.
                            MÜFESSİR : Tefsir eden, izâh eden, anlayabildiği mânâyı söyleyen
                            MÜŞTAK : Arzulu, fazla istekli, iştiyak gösteren.
                            NASARÂ : Hıristiyanlar. Hz. İsâ’ya (a.s.) inananlar.
                            NASRÂNİYET : Hıristiyanlık. İsevîlik.
                            NEHİY : Yasak etmek. Menetmek.
                            NEHY-İ KUR’ANİ :Kur’an’ın yasaklaması.
                            NİFAK : Dıştan Müslüman göründüğü halde inanmamak, ikiyüzlülük, dinde riyâ.
                            ŞERİAT : Doğru yol, hak din yolu; İslâm dini, İslâm’ın bütün hükümleri.
                            ŞERİAT-I GARRÂ : Parlak din; İslâmiyet.
                            TAKYİD : Kayıt ve şarta bağlama.
                            TÂLİ’ : Baht, kısmet, kader.
                            TENBİH : İkaz. Nasihat.
                            TERAKKÎ : Yükselme, ilerleme.
                            TEVİL : Bir fikir veya sözden bir başka mânâ çıkarmak; anlaşılması zor olan âyet ve hadîslerde ne kast edildiğini ve ince mânâları bildirme.
                            UKÛL : Akıllar.
                            ZAMAN-I SAADET : Asr-ı Saadet; Hz. Peygamber (a.s.m.) ve Sahabî devri.
                            ZAPT : Tutma.

                            #780242
                            Anonim

                              Dünya bir lezzet verse, bin elem çektirir
                              22 Ekim 2010 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi…

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! Benim sû-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalâlet verici vesveseler kalmıştır.
                              Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacâletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum.
                              Bilmüşahede, göre göre, gayet sür’atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbap ve akran ve akaribim gibi, kabir kapısına yanaşıyorum.

                              O kabir, bu dâr-ı fâniden firâk-ı ebedî ile ebedü’l-âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır.
                              Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat’î bir yakîn ile anladım ki, hâliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede, içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur.
                              Hususan benim gibi nefs-i emmâreyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır.
                              Bir lezzet verse, bin elem takar, çektirir.
                              Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.

                              Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerîmim! “Her gelecek şey yakındır.” sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki, yakın bir zamanda, ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim.
                              Kabrime teveccüh edip giderken, Senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kàliyle bağırarak derim:
                              “El-aman, el-aman! Ya Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın hacâletinden kurtar!”

                              İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nidâ ediyorum: “El-aman, el-aman! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halâs eyle!”

                              İşte, kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyîciler beni bırakıp gittiler. Senin af ve rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki, Senden başka melce ve mence yok. Günahların çirkin yüzünden ve mâsiyetin vahşî şeklinden ve o mekânın darlığından, bütün kuvvetimle nidâ edip diyorum:
                              “El-aman, el-aman! Ya Rahmân! Yâ Hannân! Yâ Mennân! Yâ Deyyân! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar! Yerimi genişlettir!
                              İlâhî, Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten li’l-Âlemîn olan Habibin, Senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekvâ değil, belki nefsimi ve halimi Sana şekvâ ediyorum.

                              “Ey Hâlık-ı Kerîmim ve ey Rabb-i Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlûkun ve masnuun ve abdin, hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelîl, hem müsi’, hem müsin, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor.
                              Senin rahmetine iltica ediyor.
                              Hadsiz günah ve hatîatlarını itiraf ediyor.
                              Evham ve türlü türlü illetlerle müptelâ olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder.
                              Eğer kemâl-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şânındır. Çünkü Erhamürrâhimînsin.
                              Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak mâbud yoktur ki ona iltica edilsin.” (Lemalar 17. Lema 12. Nota)
                              Bediüzzaman Said Nursi
                              LÜGAT:
                              Abd : Kul
                              Âciz : Güçsüz, Elinden Bir Şey Gelmeyen
                              Ahbap : Dostlar, Sevgililer
                              Akarib : Akrabalar, Yakınlar
                              Akran : Arkadaşlar
                              Alîl : Hasta, Hastalıklı
                              Âsi : İsyan Eden
                              Avdet Etmek : Geri Gelmek, Dönmek
                              Bilmüşahede : Gözle Görerek
                              Dâr-I Dünya : Dünya Yurdu
                              Dâr-İ Fâni : Geçici Âlem, Dünya
                              Dergâh : Allah’ın Yüce Katı
                              Dergâh-I Rahmet : Allah’ın Rahmet Kapısı
                              Ebedü’l-Âbâd : Sonsuzların Sonsuzu, Âhiret Hayatı
                              El-Aman El-Aman : “İmdat İmdat” Anlamına Gelen Ve Yardım Dilemeyi İfade Eden Söz
                              Elem : Acı, Keder
                              Erhamürrâhimîn : Merhamet Edenlerin En Merhametlisi Olan Allah
                              Evham : Kuruntular, Şüpheler
                              Fâni : Geçici Olan, Ölümlü
                              Feryad : Bağırıp Çağırma
                              Firâk-I Ebedî : Sonsuz Ayrılık
                              Gaddar : Acımasız
                              Gafil : Duyarsız, Umursamaz
                              Habib : Allah’ın En Sevgili Kulu Olan Hz. Peygamber (A.S.M.)
                              Hacâlet : Utanç
                              Hadsiz : Sınırsız
                              Hak : Doğru Gerçek
                              Halâs : Kurtulma, Kurtuluşa Erme
                              Hâlık-I Kerîm : Her Şeyi Yaratan Ve Sonsuz Cömertlik Sahibi Olan Allah
                              Hâlik : Helâk Olan, Yok Olma Özelliği Taşıyan
                              Hatîat : Yanlışlar, Hatâlar
                              Hususan : Özellikle
                              İhtiyarsız : İrade Dışı
                              İlâhî : Ey Allah’ım
                              İllet : Hastalık
                              İltica Etmek : Sığınmak
                              İnhiraf Etmek : Doğru Yoldan Sapmak
                              İntizar Etmek : Beklemek
                              Kafile : Grup, Topluluk
                              Kat’î : Kesin
                              Kemâl-İ Rahmet : Mükemmel Bir Şefkat Ve Merhamet
                              Lisan-I Hal : Hal Ve Beden Dili
                              Lisan-I Kal : Söz İle Anlatım
                              Mâbud : İbadet Edilen
                              Mağfiret Etmek : Bağışlamak
                              Mahlûk : Yaratılmış, Varlık
                              Mâsiyet : Günah, İsyan
                              Masnu : Sanatla Yapılmış, Sanat Değeri Yüksek
                              Meftun : Düşkün
                              Mekân : Yer
                              Mekkâr : Düzenbaz, Hileci
                              Melce : Sığınak
                              Mence : Kurtulacak Yer
                              Menzil : Yer, Mekân
                              Mevcudat : Varlıklar
                              Müptelâ Olmak : Bağımlı Olmak, Tutulmak
                              Müsi’ : Kötülük Eden
                              Müsin : Yaşlı, İhtiyarlamış
                              Nedamet Etmek : Pişman Olmak
                              Nefis : İnsanı Daima Kötülüğe, Maddî Zevk Ve İsteklere Sevk Eden Kuvvet
                              Nefs-İ Emmâre : Hazır Zevke Düşkün Ve İnsanı Kötülüğe Sevk Eden Duygu
                              Nidâ : Sesleniş
                              Rab : Her Bir Varlığa Yaratılış Gayelerine Ulaşmaları İçin Muhtaç Olduğu Şeyleri Veren, Onları Terbiye Edip İdaresi Ve Egemenliği Altında Bulunduran Allah
                              Rabb-İ Rahîm : Her Bir Varlığa Merhamet Ve Şefkat Gösteren Ve Herşeyi Terbiye Ve İdare Eden Allah
                              Rahmet : İlâhî Şefkat, Merhamet
                              Rahmeten Li’l-Âlemîn : Âlemlere Rahmet Olarak Gönderilen Peygamberimiz
                              Seyyid : Efendi
                              Sür’at : Hız
                              Şakî : Eşkıya, Haydut
                              Şân : Yücelik, Azamet
                              Şekvâ : Şikâyet
                              Tazarru Ve Niyaz : Dua Etme, Yalvarıp Yakarma
                              Teşyîci : Cenazeyi Kabre Getiren
                              Teveccüh Etmek : Yönelmek
                              Vesile : Aracı, Vasıta
                              Yâ Deyyân : Ey Herkesin Hakkını Ve Hesabını En İyi Bilen Allah
                              Yâ Hannân : Ey Rahmetinin En Hoş Cilvelerini Gösteren Ve Çok Merhametli Olan
                              Yâ Mennân : Ey İhsanı Bol Olan Ve Çok Nimetler Veren Allah
                              Yâ Rahmân : Ey Çok Merhamet Sahibi Olan Ve Şefkatle Bütün Yaratıkların Rızkını Veren Allah
                              Yakîn : Kesin Ve Doğru Bilgi
                              Zelîl : Alçak, Aşağı

                              #780318
                              Anonim

                                Parmaklarından çeşme gibi su akıyordu…
                                28 Ekim 2010 / 00:01
                                Günün Risale-i Nur dersi…

                                Bismillahirrahmanirrahim
                                İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir. Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhaldir. Şu mu’cize gayet katidir.
                                Birinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Enes’ten nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:
                                Hazret-i Enes diyor: Zevra nâm-mahalde, üç yüz kişi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti; getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra, bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.
                                İşte, şu misali, Hazret-i Enes, üç yüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üç yüz kişi, şu habere mânen iştirak etmesinler; hem iştirak etmedikleri halde tekzip etmesinler?
                                İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
                                Hazret-i Câbir ibni Abdullahi’l-Ensârî beyan ediyor: Biz, bin beş yüz kişi, gazve-i Hudeybiye’de susadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Bin beş yüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.
                                Sâlim ibni Ebi’l-Ca’d, Câbir’den sormuş: “Kaç kişiydiniz?” Câbir demiş ki: “Yüz bin kişi de olsaydı, yine kâfi gelirdi. Fakat biz, on beş yüz (yani bin beş yüz) idik.”
                                İşte, şu mucize-i bâhirenin râvileri, mânen bin beş yüz kadardırlar. Çünkü, fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahabeler ise, sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve validelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde, hem “Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın” meâlindeki hadis-i şerifin tehdidine karşı, yalana mukabil sükût etmeleri mümkün değildir. Madem sükût ettiler; o haberi kabul ettiler, mânen iştirak edip tasdik ediyorlar demektir. (Mektubat, 19. Mektup)
                                Bediüzzaman Said Nursi
                                SÖZLÜK:
                                BUHÂRÎ : (H. 194-256) Buharalı. Altıyüz bin hadisten seçilen 7275 hadis ile en sahih ve muteber olan Sahih-i Buharî adlı eserin sahibi.
                                CÂBİR-ÜL-ENSARÎ : Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem’den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere’nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere’de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar’dan Medine’de en son vefat eden bu zattır.
                                FEDÂİ : Fedâkâr, kendini bir hizmete adayan.
                                FITRAT-I BEŞER : İnsanın yaratılışı, huyu.
                                GAZVE-İ HUDEYBİYE : Hudeybiye Savaşı.
                                İŞTİRAK : Ortaklık, katılma.
                                İTTİFÂK : Birleşme. Söz birliği etme.
                                KABÎLE : Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden gelen insanlar.
                                KAVİM : Millet, aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan insan topluluğu.
                                KIRBA : (C.: Kıreb-Kırebat) Saka tulumu. Deriden su kabı.
                                KÜTÜB-Ü SÂHİHA : Doğruluğu ispatlanmış kitaplar.
                                MAHAL : Yer.
                                MAİYET: Emri altındakiler
                                MEÂLÎ : Kısaca mânasına ait.
                                MEYL : Ortadan bir tarafa eğik olmak. * İstek. Yönelme. Arzu.
                                MİSÂL : Benzer, örnek.
                                MU’CİZE : Benzerini yapmaktan insanların âciz kaldığı şey.
                                MU’CİZE-İ BÂHİRE : Büyük ve ap açık mu’cize.
                                MUHÂL : İmkânsız; olması mümkün olmayan.
                                MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
                                MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
                                MÜSLİM : Hicri 204-261, Miladi 820-875 yılları arasında yaşamıştır. Hadis âlimidir. İçinde 2775 sahih hadis bulunan ve 15 senede vücuda getirdiği Sahih-i Müslim adlı eserin sahibidir.
                                MÜTEVÂTİR : Yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun naklettiği haber.
                                NAKLEN : Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.
                                NAKL-İ SAHİH : İçinde yalan yanlış olmayan doğru nakil, rivâyet.
                                NÂM : İsim, ün, şan.
                                PEDER : Baba.
                                RÂVİ : Rivâyet eden, nakleden.
                                SIDK : Doğruluk.
                                SÜKÛT : Suskunluk, sessizlik.
                                TASDİK : Onaylama, doğrulama.
                                TEKZİB : Yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek.
                                TEMSİL : Örnek, birşeyin aynısını veya mislini yapma, benzetme.
                                VÂLİDE : Anne.
                                ZEVRA’ : Bir yer adı

                                #780435
                                Anonim

                                  Arz ve sema Senin (c.c) varlığına şehadet eder
                                  30 Ekim 2010 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi…

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettâh-ı Allâm! Ey Fa’âl-i Hallâk!
                                  Nasıl arz, bütün sekenesiyle Hâlıkının Vâcibü’l-Vücud olduğuna şehâdet eder, öyle de, Senin-Ey Vâhid-i Ehad! Ey Hannân-ı Mennân! Ey Vehhâb-ı Rezzâk! vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadetiyetine şehâdet, belki mevcudât adedince şehâdetler eder.
                                  Hem nasıl zemin, bir ordugâh, bir meşher, bir tâlimgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanât fırkalarında bulunan dört yüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihazâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin her şeye yetişmesine delâlet eder.
                                  Öyle de, hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine, kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesiyle ve hadsiz o efrâdın kemâl-i musahhariyetle evâmir-i Rabbâniyeye itaatleri, rahmetinin her şeye şümûlünü ve hâkimiyetinin her şeye ihâtasını gösteriyor.
                                  Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkât kâfilelerinin sevk ve idâreleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idâre ve tedbîrleri dahi, her şeye taallûk eden bir ilimle ve herşeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta-i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
                                  Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidat ve mânevî cihazât ile teçhiz edilen ve zemin mevcudâtına tasarruf eden insan için, bu tâlimgâh-ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyât-ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitâbât-ı Sübhâniye ve bu gâyetsiz ihsanât-ı İlâhiye, elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak, başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekâda bulunan ihsanât-ı uhreviyeye işaret, belki şehâdet eder.
                                  Ey Hâlık-ı Küll-i Şey!
                                  Zeminin bütün mahlûkâtı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idâre olunuyorlar ve musahhardırlar.
                                  Ve zemin yüzünde faaliyeti müşâhede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve Onun idâresi ve tedbîri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabul etmeyen bir küll ve inkısâmı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor.
                                  Hem zemin, bütün sekenesiyle beraber, lisân-ı kâlden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hâlıkını takdîs ve tesbih ve nihayetsiz nîmetlerinin lisân-ı halleriyle Rezzâk-ı Zülcelâlinin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar.
                                  Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdîsât ve tesbihâtıyla, Seni kusurdan, aczden, şerikten takdîs ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim. (Lemalar, Münacat)
                                  Bediüzzaman Said Nursi
                                  SÖZLÜK:
                                  ÂLEM-İ BÂKÎ : sonsuz olan âlem.
                                  ARZ : Yer, dünya; sunma, takdim etme.
                                  AZAMET-İ KİBRİYÂ : Kibirliliğin büyüklüğü.
                                  BEDÂHET : Açıklık. Belli, açık.
                                  CİHÂZÂT : Cihazlar, maddî-mânevî âletler, lüzumlu edevât.
                                  DELÂLET : Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
                                  EFRÂD : Fertler, şahıslar.
                                  EHADİYET : Allah’ın yarattığı herşeyin yanında Zâtıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle bulunarak birliğini göstermesi.
                                  EVÂMİR-İ RABBÂNÎ : Allah’ın terbiye ve idare eden kanunları.
                                  FA’ÂL-İ HALLAK : Herşeyi en güzel bir şekilde yaratan, her zaman farklı bir işte olan Allah.
                                  FÂTIR-I KADÎR : Herşeye gücü yeten ve herşeyi benzersiz bir şekilde yaratan Cenab-ı Hak..
                                  FETTÂH-I ALLÂM : Herşeyi en ince ayrıntılarına varıncaya kadar bilen ve herşeye ayrı ayrı sûretler veren.
                                  FIRKA : Grup, parti, topluluk, tümen.
                                  HADSİZ : Sınırsız, sonsuz.
                                  HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
                                  HÁLIK-I KÜLL-İ ŞEY : Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
                                  HAMD : Allah’a hamd etme; Onu övme,medhetme, şükür.
                                  HANNÂN-I MENNÂN : Merhamet ve ihsanı bol olan Allah.
                                  HAVL : Güç, kuvvet
                                  HİTÂBÂT-I SÜBHÂNİYE : Allah’ın, kusursuz ve noksansız konuşması.
                                  İHÂTA : İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.
                                  İHÂTA-İ İLM : İlmin kuşatması.
                                  İHSANÂT-I UHREVİYE : Âhiretteki iyilikler, bağışlar.
                                  İNKISAM : Kısımlara ayrılma, bölümler.
                                  İRÂDE : İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.
                                  İSTİDÂT : Kabiliyet, yetenek.
                                  İSTİTAR : Gizlenme, setredilme.
                                  İTAAT : Söz dinleme.
                                  KEMÂL : Olgunluk, mükemmellik, eksiksizlik, tamlık.
                                  LİSÂN-I KAL : Konuşma, anlatma dili.
                                  MAHLÛKÁT : Yaratılmışlar. Varlıklar.
                                  MEŞHER : Sergi, fuar.
                                  MEVT : Ölüm; hayatın sona ermesi.
                                  MUHTELİF : Çeşitli. Farklı.
                                  MUNTAZAMAN : Düzenli olarak.
                                  MUSAHHARİYET : Musahhar oluş, emre boyun eğdirme.
                                  MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
                                  MÜNÂVEBE : Nöbetle iş görmek, nöbetleşmek.
                                  MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
                                  NEBÂTÂT : Bitkiler.
                                  REZZÂK-I ZÜLCELÂL : Herbirvarlığın rızkını veren büyüklük sâhibi Cenâb-ı Hak.
                                  RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.
                                  SEKENE : Sâkinler, kalanlar, oturanlar, meksûn olanlar.
                                  SİKKE : Damga; nereye ve kime âit olduğunun bilinmesi için konulan mühür.
                                  ŞERİK : Ortak, rakip.
                                  ŞİDDET-İ ZUHUR : Şiddetli görünme.
                                  ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
                                  TAALLÛK : münâsebet; alâkalı oluş; âit olma.
                                  TAHMÎDÂT : Tahmidler, Allah’ı övüp hamdetmeler, #Elhamdülillâh# demeler.
                                  TAKDÎS : Mukaddes bilme. Allah’ı noksan ve kusurlardan pâk ve yüce kabul etmek.
                                  TÂLİMGÂH : Eğitim yeri.
                                  TASARRUF : Birşeyin sahibi olup, idâre etme, mülkünü istediği gibi kullanma.
                                  TECEZZÎ : Bölünme, parçalanma.
                                  TEÇHİZ : Donatma. Cihazlandırma.
                                  VÂCİBÜ’L-VÜCUD : Varlığı zarurî ve şart olan, varlığı gerekli olan ve yokluğu düşünülemeyen, varlığı zâtî, ezelî, ebedî olan; varlığı, vücud tabakalarının en sağlamı, en kuvvvetlisi, en esaslısı ve en mükemmeli olan.
                                  VAHDET : Birlik.
                                  VÂHİD-İ EHAD : Bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah.
                                  VEHHÂB-I REZZÂK : Bol bol rızık veren ve çok ihsanda bulunan Allah.
                                  ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar.

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.