• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 316 ile 330 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #792445
    Anonim

      TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 8.53.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
      Siz dünyevî çok diplomatları her zaman dinliyorsunuz; bir parça da âhiret hesabına konuşan, benim gibi kabir kapısında, vatandaşların haline ağlayan bir biçareyi dinlemek lâzımdır.

      Bu istida, yirmi seneden beri hiç müracaat etmediğim halde, bir hiddet zamanında bir defa olarak beni tâzip eden Dahiliye Vekili Hilmi’ye hitaben yazılmış, berâ-yı malûmat Afyon Emniyet Müdürüne gönderilmiş. Mânâsız, lüzumsuz dört beş defa bana sıkıntı verdiler. “Senin yazın böyle değil; kim sana böyle yazmış?” diye resmen beni karakola çağırdılar. Ben de dedim: “Böylelere müracaat edilmez; yirmi sene sükûtum haklı imiş!”

      Ey Emirdağı hükûmeti ve zabıtası! Bu hasbihali bir sene evvel yazmıştım. Fakat vemedim, sakladım. Şimdi, beş cihetle kanunsuz beni hususî ikametgâhımda bir hizmetçiden men ve müdahale etmeleri gibi dünyada emsalsiz bir tarzda beni istibdad-ı mutlak altına alıyorlar. Kanun namına kanunsuzluk edenleri, insafa gelmek fikriyle izhar ediyorum.

      Lügatler :
      âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
      berâ-yı malûmat : bilgi vermek için
      biçare : çaresiz
      bilâkis : tersine
      cereyan : akım, hareket
      dünyaperestlik : dünyayı taparcasına sevme
      Dahiliye Vekili : İçişleri bakanı
      ehl-i iman : Allah’a inananlar, mü’minler
      ehl-i vukuf : bilirkişi
      emsalsiz : benzersiz
      feylesof : filozof; felsefe ile uğraşan
      hasbihal : konuşma, görüşme
      hususan : özellikle
      hüccet : güçlü delil
      idam-ı ebedî : sonsuz yok oluş; inkârcı ve sapkınlara göre, hem kendilerini hem sevdiklerini idam edecek bir darağacı, kabir gibi
      ikametgâh : ikamet edilen, oturulan yer
      istibdâd-ı mutlak : tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük
      izhar etme : açıklama, gösterme
      men etme : engelleme, yasaklama
      mürekkep : –den oluşmuş
      nazara almak : dikkate almak
      sedd-i Kur’ânî : Kur’ân’ın yıkılmaz seddi, kalesi
      sükût : sessiz kalma, susma
      tahsin : güzel bulma, güzelliğini ilân etme
      takdir etme : birşeyin değerini anlama ve ilân etme
      tebdil etmek : değiştirmek
      terhis tezkeresi : görevin sona erdiğini gösteren belge
      ulema : âlimler

      #792446
      Anonim

        KADER RİSALESİ
        5.3.HÂTİME(DEVAMI)
        BEŞİNCİ FIKRA:
        Şu fıkra, Arabî geldiği için Arabî yazıldı. Hem şu fıkra-i Arabiye, Allahu ekber zikrinde otuz üç mertebe-i tefekkürden bir mertebeye işarettir.
        اَللهُاَكْبَرُاِذْهُوَالْقَدِيرُالْعَلِيمُالْحَكِيمُالْكَرِيمُالرَّحِيمُالْجَمِيلُالنَّقَّاشُاْلاَزَلِىُّالَّذِىمَاحَقِيقَةُهٰذِهِالْكَاۤئِنَاتِكُلاًّوَجُزْءاًوَصَحَاۤئِفَوَطَبَقَاتٍ،وَمَاحَقَاۤئِقُهٰذِهِالْمَوْجُودَاتِكُلِّيّاًوَجُزْئِيّاًوَوُجوُدًاوَبَقَاۤءً،اِلاَّخُطُوطُقَلَمِقَضَاۤئِهِوَقَدَرِهِ،وَتنْظِيمِهِوَتقْدِيرِهِبِعِلْمٍوَحِكْمَةٍ،وَنقُوشُپَرْكَارِعِلْمِهِوَحِكْمَتِهِوَتصْوِيرِهِوَتدْبِيرِهِبِصُنْعٍوَعِنَايَةٍ،وَتزْيِينَاتُيَدِبَيْضَاۤءِصُنْعِهِوَعِنَايَتِهِوَتَزْيِينِهِوَتَنْوِيرِهِبِلُطْفٍوَكَرَمٍ،وَاَزَاهِيرُلَطَاۤئِفِلُطْفِهِوَكَرَمِهِوَتَوَدُّدِهِوَتَعَرُّفِهِبِرَحْمَةٍوَنِعْمَةٍ،وَثَمَرَاتُفَيَّاضِرَحْمَتِهِوَنِعْمَتِهِوَتَرَحُّمِهِوَتَحَنُّنِهِبِجَمَالٍوَكَمَالٍ،وَلمَعَاتُوَتَجَلِّيَاتُجَمَالِهِوَكَمَالِهِبِشَهَادَاتِتَفَانِيَةِالْمَرَايَا،وَسَيَّالِيَةِالْمَظَاهِرِمَعَبَقَاءِالْجَمَالِالْمُجَرَّدِالسَّرْمَدِىِّالدَّاۤئِمِالتَّجَلِّى،وَالظُّهُورِعَلٰىمَرِّالْفُصُولِوَالْعُصُورِوَالدُّهُورِ،وَدَاۤئِمِاْلاِنْعَامِعَلٰىمَرِّاْلاَنَامِوَاْلاَيَّامِوَاْلاَعْوَامِ.

        نَعَمْفَاْلاَثَرُالْمُكَمَّلُيَدُلُّذَاعَقْلٍعَلَىالْفِعْلِالْمُكَمَّلِ،ثُمَّالْفِعْلُالْمُكَمَّلُيَدُلُّذَافَهْمٍعَلَىاْلاِسْمِالْمُكَمَّلِ،ثُمَّاْلاِسْمُالْمُكَمَّلُيَدُلُّبِالْبَدَاهَةِعَلَىالْوَصْفِالْمُكَمَّلِ،ثُمَّالْوَصْفُالْمُكَمَّلُيَدُلُّبِالضَّرُورَةِعَلَىالشَّأْنِالْمُكَمَّلِ،ثُمَّالشَّأْنُالْمُكَمَّلُيَدُلُّبِالْيَقِينِعَلٰىكَمَالِالذَّاتِبِمَايَلِيقُبِالذَّاتِوَهُوَالْحَقُّالْيَقِينِ.

        نَعَمْتَفَانِىالْمِرْاٰةِ،زَوَالُالْمَوْجُودَاتِمَعَالتَّجَلِّىالدَّاۤئِمِمَعَالْفَيْضِالْمُلاَزِمِ،مِنْاَظْهَرِالظَّوَاهِرِ،اَنَّالْجَمَالَالظَّاهِرَلَيْسَمُلْكُالْمَظَاهِرِ،مِنْاَفْصَحِتِبْيَانٍ،مِنْاَوْضَحِبُرْهَانٍلِلْجَمَالِالْمُجَرَّدِِلـْلاِحْسَانِالْمُجَدَّدِلِلْوَاجِبِالْوُجُودِ،لِلْباَقِىالْوَدُودِ. اَللّٰهُمَّصَلِّعَلٰىسَيِّدِنَامُحَمَّدٍمِنَاْلاَزَلِاِلَىاْلاَبَدِعَدَدَمَافِىعِلْمِاللهِوَعَلٰۤىاٰلِهِوَصَحْبِهِوَسَلِّمْ. 1

        Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
        1: Allah en büyüktür, o Kadîr, Alîm, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl olan Ezelî Nakkaş’tır ki, bu kâinatın sayfaları ve tabakalarıyla, küll ve cüz olarak hakikati ve bu mevcudatın külliyet ve cüz’iyet ve vücut ve bekà itibarıyla hakikati, Onun kazâ ve kader kaleminin ilim ve hikmetle tanzim ve takdir ettiği hatları; ilim ve hikmet pergelinin sun’ ve inâyetle tasvir ve tedbir ettiği nakışları; sun’ ve inâyetinin yed-i beyzâsının lütuf ve keremle süsleyip aydınlattığı zinetleri, tezyinatı, lütuf ve kereminin ve teveddüd ve taarrüfünün lâtifelerinden rahmet ve nimetle açan çiçekleri; rahmet ve nimetinin ve terahhum ve tahannününün feyzinden cemâl ve kemâl ile çıkan meyveleri; ve, aynaların fâniliği ve mazharların seyyâliyetiyle beraber, onlarda tecellî eden o mücerred ve sermedî cemâlin bâki kalarak, gelip geçen mevsimler ve asırlar ve dehirler üzerinde tecelliyat ve zuhurâtının ve gelip geçen mahlûkat ve günler ve seneler üzerindeki in’âmâtının devam etmesinin şehâdetiyle, Onun cemâl ve kemâlinin tecelliyat ve lemeâtından başka birşey değildir. Evet, eserin mükemmelliği, akıl sahipleri için, fiilin mükemmelliğine delâlet eder. Mükemmel fiil ise, fehim sahipleri için, ismin mükemmelliğine delâlet eder. İsmin mükemmelliği, bilbedâhe sıfâtın mükemmelliğine; sıfâtın mükemmelliği ise, bizzarure şe’nin mükemmelliğine; şe’nin mükemmelliği ise, hakkalyakîn derecesinde bir kat’iyetle ve o zâta lâyık bir şekilde, zâtın mükemmelliğine delâlet eder.Evet, aynaların fâniliği ve mevcudatın zevâliyle beraber tecelliyâtın ve füyuzâtın devam etmesi, bütün zuhurattan daha zâhir bir surette, onlarda görünen cemâlin mazharlara ait olmadığına delâlet eder ve en fasih bir lisanla ve en vâzıh bir burhanla gösterir ki, o tecelliyat, Vâcibü’l-Vücudun ve Bâkî-i Vedûdun mücerred cemâlinin ve mazharlar üzerinde daimî yenilenen ihsânâtının cilveleridir. Allahım! Efendimiz Muhammed ‘e, âl ve ashâbına, ezelden ebede, ilm-i İlâhînin mevcudatı adedince salât ve selâm et.

        #792447
        Anonim

          İ’lem Eyyühel-Aziz! Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırlar. Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mu’cize ve harika olduğuna ve insanların da aciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sahib ve sani’ olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle harika bir masnuun sanii de mu’ciznüma olduğuna kat’iyyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezeli’nin makasıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden maada bu binadan bir şeye malik ve sahib olmadıklarına tekraren hükmedecektir. Ve keza o çiçeklerin zevilhayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki: Bir Hakim-i Kerim tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedaya ve behayadır ki, Sani’ ile masnu arasında bir vesile-i tearüf ve tahabbüb olsun.

          (Bediüzzaman Said Nursi – Mesnevi-i Nuriye’den)

          Lügatler
          Âciz :güçsüz, zayıf
          Amele :işçi
          Behaya : güzel, parlak, lâtif şeyler; hediyeler
          Fakir :ihtiyaç sahibi, muhtaç, yoksul
          Hakîm-i Kerîm : herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah
          Hariç :dış, dışarı, dışında
          Harika :hayret uyandıran, hayranlık veren, imkânların üstünde olan
          Hedaya :hediyeler
          Hükmetmek :idare etmek, hakim olmak,yönetmek
          İ’lem Eyyühel Aziz :Ey aziz kardeşim, bil ki
          İktidar :güç, takat, kudret, idare
          Kat’iyet :kesinlik, şüphesizlik
          Keza : bunun gibi, aynı, aynı biçimde
          Küre-i arz :yeryüzü, dünya
          Maada :başka, fazla, bundan gayrı
          Makasıd :maksatlar, gayeler
          Mâlik: sahip
          Masnu :yapılan, yapılmış, sanatlı yapılmış
          Mesnevi-i Nuriye :nurlu parçalar, nurlu manzumeler

          Misafir :ikamet yeri dışında olan, konuk, yolcu
          Misafirhane :misafir ağırlanan yer
          Mu’cize :insanların yapmaktan aciz kaldıkları, ancak Allah tarafından yapılabilen ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasip olan harika hadiseler
          Mu’ciznüma :mucize gösteren
          Muhtaç :ihtiyacı olan
          Muvazzaf :vazifeli, bir işle meşgul
          Mülk :mal, sahip olunan şey
          Sahip :koruyan, elinde tutan, mâlik olan
          Sâni’ : her şeyi mükemmel ve sanatla yaratan Allah
          Sultan-ı ezeli : başlangıcı olmayan zamanın Sultanı(Allah)
          Tahabbüb :sevgi besleme, sevgi duyma
          Tebessüm: gülümseme, gülme
          Tekraren :tekrar ederek, yineleyerek
          Teveddüd :birini kendine sevdirme
          Tezyinat :süslemeler, donatmalar, ziynetler
          Ücret :hizmet karşılığı verilen şey
          Vesile-i tearüf ve tahabbüb: birbirlerini tanıma ve birbirlerini sevme vesilesi, aracı
          Zevil hayat :hayat sahipleri

          #792452
          Anonim

            Resulullah’ı tasdik eden üç büyük fikir
            01 Haziran 2011 / 00:01
            Günün Risale-i Nur dersi…

            Bismillahirrahmanirrahim
            Bu kâinatın bir mânevî güneşi ve Hâlıkımızın en parlak burhanı, bu Habibullah denilen zattır ki, onun şehadetini teyid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var.
            Birincisi:“Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek” diyen İmam ı Ali (radıyallahu anh) ve yerde iken Arş-ı Âzamı ve İsrafil’in azamet-i heykelini temâşâ eden Gavs-ı Âzam (k.s.) gibi keskin nazar ve gayb-bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliya-yı azîmeyi câmi ve Âl-i Muhammed nâmıyla şöhretşiâr-ı âlem olan cemaat-i nuraniyenin icmâ ile tasdikleridir.
            İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr ı siyasiyeden hâli ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükümetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim i âdil olarak, şarktan garba kadar cihanpesendane idare eden ve Sahabe nâmıyla dünyada namdar olan cemaat-ı meşhurenin, ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli imanla tasdikleridir.
            Üçüncüsü: Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden ve muhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhir ulemasının cemaat-ı uzmâsının, tevafukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek bu zâtın vahdâniyete şehadeti, şahsî ve cüz’î değil; belki, umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa karşısına hiç bir cihetle çıkamaz bir şahadettir diye hükmetti. (Mektubat, 19. Mektup)
            Bediüzzaman Said Nursi
            SÖZLÜK:
            Aktab : Kutuplar, Büyük Velilerden Zamanının En Büyük Mürşidi Olan Kimseler
            Âl-İ Muhammed : Hz. Muhammed’in (A.S.M.) Soyundan Olanlar
            Arş-I Âzam : Allah’ın Büyüklük Ve Yüceliğinin Ve Herşeyi Kuşatan Sınırsız Egemenliğinin Tecelli Ettiği Yer
            Azamet-İ Heykel : Heybetli, Haşmetli Yapısı, Görüntüsü
            Bedevî : Çölde Yaşayan, Göçebe
            Burhan : Güçlü Ve Sarsılmaz Delil, Kanıt
            Câmi’ : Kapsamlı
            Cemaat-I Meşhure : Meşhur Topluluk
            Cemaat-İ Nûrâniye : Nurlu, Nurânî Cemaat
            Cihanpesendâne : Bütün Dünyaya Kabul Ettirerek
            Dâhiyane : Dâhicesine, Son Derece Zekice
            Delâlet : İşaret Etme, Gösterme
            Diplomat : Memleket Ve Millet Meseleleri Hakkında Siyasî Söz Sahibi Olan Kimse
            Efkâr-I Siyâsiye : Siyasî Fikirler, Düşünceler
            Efrad : Fertler, Bireyler
            Esmâ : Allah’ın İsimleri
            Evliyâ-İ Azîme : Büyük Veliler
            Fetret : Hz. İsa İle Hz. Muhammed Arasında Geçen Peygambersiz Devir
            Garb : Batı
            Gayb-Bîn : Gaybı Gören; Görünmeyenden Haberi Olan
            Habibullah : Allah’ın En Sevdiği Kul Olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (A.S.M.)
            Hâkim-İ Âdil : Adaletle İş Gören Hükmedici, Adaletli Hükümdar
            Hâlık : Herşeyi Var Eden Yaratıcı Allah
            Hâli : Uzak, Issız
            Hayat-I İçtimaiye : Toplum Hayatı
            İ’lâm Etmek : Bildirmek, Öğretmek
            İcmâ : Fikir Birliği
            İmam-I Ali : Ali Bin Ebû Talip )
            İttifak : Birleşme, Söz Birliği
            Kâinat : Evren, Bütün Yaratılmışlar
            Malumât : Bilgiler
            Muhakkik : Gerçekleri Araştıran Ve Delilleriyle Bilen Âlimler
            Muhit : Çevre, Civar
            Muhtelif : Çeşitli
            Nâm : Ad
            Namdar : Şan Ve Şöhret Sahibi
            Nazar : Görüş, Bakış, Dikkat
            Perde-İ Gayb : Mânevî Âlemleri Gözümüzden Saklayan Perde
            Sahabe : Hz. Peygamberi (A.S.M.) Dünya Gözüyle Gören Ve Onun Yolundan Giden Müslümanlar
            Sıfât : Sıfatlar; Allah’ın Yüce Zatını Niteleyen Kutsal Özellikler
            Şark : Doğu
            Şehadet : Tanıklık, Şahitlik
            Şöhretşiâr-I Âlem : Âleme Şöhret Salmış
            Tasdik : Doğrulama, Onay
            Temâşâ Etme : Seyretme
            Teyid : Doğrulama
            Ümmet : Hz. Peygambere İnanıp Onun Yolundan Giden Mü’minler
            Ümmî : Tahsil Görmemiş, Okuma Yazma Bilmeyen
            Vacibü’l-Vücud : Varlığı Zorunlu Olan Ve Var Olmak İçin Hiçbir Sebebe İhtiyacı Olmayan Allah
            Yakîn : Görür Gibi İnanma

            #792523
            Anonim

              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
              8.54.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
              1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
              Aziz, sıddık kardeşim ve bu fâni dünyada hamiyetli ve ciddî bir arkadaşım,

              Evvelâ: Bütün dostlarım ve hemşehrilerimden en ziyade zâtınız ve bazı Erzurumlu zatların, benim bu işkenceli ve mazlumiyet hâletimde şefkatkârane ciddî alâkadarlığınıza ve imdadıma fikren koşmanıza cidden çok minnetdarım; âhir ömrüme kadar unutmayacağım. Size bin mâşaallah ve bârekâllah derim.

              Saniyen: Mesleğime ve Risale-i Nur’dan aldığım dersime bütün bütün muhalif olarak ve on seneden beri fâni dünyanın geçici, ehemmiyetsiz hâdiselerine bakmamak olan bir düstur-u hayatıma da münâfi olarak, sırf senin hatırın ve merak ettiğin ve bu defaki uzun mektubun için vaziyetime ve zâlimlerin işkencelerine ait birkaç maddeyi beyan edeceğim.

              Birincisi: Otuz sene evvel Darü’l-Hikmet’te âzâ iken, birgün, arkadaşımızdan ve Darü’l-Hikmet âzâsından Seyyid Sadeddin Paşa dedi ki:

              “Kat’î bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebîde ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki: ‘Bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi yani zındıkayı (dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız’ diye senin idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et.”

              Ben de “Tevekkeltû alâllah, ecel birdir, tagayyür etmez” dedim.

              İşte bu komite, otuz sene, belki kırk seneden beri hem tevessü etti, hem benimle mücadelede herbir desiseyi istimal etti. İki defa imha için hapse ve on bir defa da beni zehirlemeye çalışmışlar. En son dehşetli plânları, sabık Dahiliye Vekilini ve Afyon’un sâbık Vâlisini, Emirdağının sabık kaymakam vekilini aleyhime sevk etmeleriyle, resmî hükûmetin nüfuzunu bütün şiddetiyle aleyhimde istimal etmeleridir. Benim gibi zaif, ihtiyar, merdumgiriz, fakir, garip, hizmete çok muhtaç bir biçâreye o üç resmî memurlar, aleyhimde öyle bir propaganda yapmış ve herkesteki korku o dereceye varmış ki, bir memur bana selâm etse, haber aldıkları vakitte değiştirdikleri için, casusluktan başka hiçbir memur bana uğramadığını ve komşularımın da bazıları korkularından hiç selâm etmediklerini gördüğüm halde, inayet ve hıfz-ı İlâhî bana bir sabır ve tahammül verdi. Emsalsiz bu işkence, bu tazyik, beni onlara dehalete mecbur etmedi…
              Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
              1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

              Lügatler :

              âhir : son
              âzâ : üye
              aziz : çok değerli, izzetli
              bârekâllah : Allah hayırlı ve mübarek kılsın anlamında, beğeniyi ifade etme için kullanılan bir söz
              biçâre : çaresiz, zavallı
              Dahiliye Vekili : İçişleri bakanı
              dehalet : sığınma
              desise : hile, aldatma
              düstur-u hayat : hayat prensibi
              ecel : ölüm zamanı
              ecnebî : yabancı
              emsalsiz : benzersiz
              fâni : geçici, ölümlü
              hâdise : olay
              hâlet : durum, hâl
              hamiyetli : din gibi mukaddes değerleri ve kendi aile ve yakınlarını koruma duygusu ve gayreti olan
              imha : yok etme
              inâyet ve hıfz-ı İlâhî : Allah’ın yardımı ve koruması
              istimal etmek : kullanmak
              kat’î : kesin olarak
              komite : kötü bir amaç için kurulmuş cemiyet, komisyon
              mâşaallah : Allah dilemiş ve ne güzel yapmış anlamına gelen ve beğeniyi ifade etme için kullanılan bir söz
              mazlumiyet : zulme uğramışlık
              mecbur etmek : zorlamak
              merdümgiriz : insanlardan sıkılan, kalabalıktan hoşlanmayıp yalnızlık isteyen
              muhalif : aykırı, zıt
              münâfi : aykırı, zıt
              nüfuz : etki
              sâbık : önceki, geçmiş
              saniyen : ikinci olarak
              sevk etmek : yönlendirmek
              sıddık : çok doğru ve sadık
              şefkatkârane : şefkatli bir şekilde
              tagayyür etmek : değişmek
              tazyik : baskı
              tevekkeltû alâllah : “Allah’a dayandım ve güvendim”
              tevessü etmek : genişlemek, yayılmak
              vaziyet : durum, hâl
              vücud : varlık
              zâlim : zulmeden, acımasız
              zındıka : dinsiz

              #792524
              Anonim

                Selamun aleyküm muhterem kardeşlerim,
                Bu gece idrak edeceğimiz Leyle-i Regaib’i ve seksen sene manevi bir kazanç elde edebilmeye vesile olabilen şuhur-u selasenizi tebrik ediyoruz.
                Cenab-ı Hak, girmek üzere olduğumuz bu çok bereketli ve mübarek manevi mevsimi cümlemiz hakkında azami derecede istifadeye medar eylesin ve dünyanın dört bir yanında mazlum durumda bulunan ehl-i iman kardeşlerimiz için de saadet-i dareyne nail olabilmeleri noktasında, bir vesile-i necat eylesin, amin.
                Kardeşlerim, Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin, Risale-i Nur Külliyatında yer alan ve Şuhur-u selase ve Regaib gecesi ile ilgili mektublarından bazılarını sizlerle paylaşıyorum.
                Selam ve dua ile.

                Aziz, sıddık kardeşlerim!
                Evvela: Seksen küsur sene bir ömr-ü maneviyi sizlere kazandıracak olan şuhur-u selase-i mübarekeyi ve bilhassa bu geceki Leyle-i Regaib’i tebrik ediyoruz.

                Aziz ve sıddık kardeşlerim ve fedakar ve sadık arkadaşlarım!

                Evvela: Sizin, bu mübarek şuhur-u selase ve içindeki kıymetdar leyali-i mübarekeleri tebrik ediyoruz. Cenab-ı Hak, herbir geceyi sizin hakkınızda birer Leyle-i Regaib ve Leyle-i Kadir kıymetinde size sevab versin, amin.
                Seksen küsur sene manevi ve baki bir ömrü kazandırmak sırrını taşıyan
                Bu şuhur-u selase, seksen küsur sene bir ömrü kazandırıyor. Elbette sizler gibi mücahidler, onu kazanmağa çalışacaksınız. Cenab-ı Hak her bir gecesini sizin hakkınızda Leyle-i Mi’rac ve Leyle-i Berat ve Leyle-i Kadir kadar kıymetdar eylesin, amin.
                şuhur-u selasenizi ve Leyle-i Regaibinizi bütün ruhumla tebrik ediyorum. İki-üç gün evvel, Yirmiikinci Söz tashih edilirken dinledim. Gördüm ki; içinde hem külli zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli iman dersi, hem gafletsiz huzur, hem kudsi hikmet, hem yüksek bir ibadet-i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şakirdlerin ibadet niyetiyle risaleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Barekallah dedim. Hak verdim.
                Nasıl maddi hava fena ise, fena tesir ediyor. Manevi hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhur-u selase ve muharremede Alem-i İslam manevi havası, umum ehl-i imanın ahiret kazancına ve ticaretine ciddi teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı safileştiriyor, güzelleştiriyor. Müdhiş arızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder.
                (Kastamonu Lahikasından)
                Aziz, sıddık kardeşlerim!
                Bugün manevi bir ihtar ile sizin hesabınıza bir telaş, bir hüzün bana geldi. Çabuk çıkmak isteyen ve derd-i maişet için endişe eden kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiği aynı dakikada bir mübarek hatıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki: Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevablı ibadet ayları olan şuhur-u selase gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamda üçyüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadir’de otuzbine çıkar. Bu pekçok uhrevi faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsi pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhur-u selaseyi böyle bire on kar veren Medrese-i Yusufiye’de geçirmek, elbette büyük bir kardır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir. İbadet cihetinde böyle olduğu gibi, Nur hizmeti dahi nisbeten -kemmiyet değilse de keyfiyet itibariyle- bire beştir. Çünki bu misafirhanede mütemadiyen giren ve çıkanlar, Nur’un derslerinin intişarına bir vasıtadır. Bazan bir adamın ihlası, yirmi adam kadar faide verir. Hem Nur’un sırr-ı ihlası; siyasetkarane kahramanlık damarını taşıyan, Nur’un tesellilerine pekçok muhtaç bulunan mahpus biçareler içinde intişarı için bir parça zahmet ve sıkıntı olsa da, ehemmiyeti yok. Derd-i maişet ciheti ise: Zaten bu üç ay ahiret pazarı olmasından herbiriniz çok şakirdlerin bedeline, hatta bazınız bin adamın yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin harici işlerinize yardımları olur diye tamamıyla ferahlandım ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir nimettir bildim.
                (14. Şua’dan)
                Bediüzzaman Said Nursi

                #792525
                Anonim

                  KADER RİSALESİ 6.1.ZEYL
                  بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

                  Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir.

                  CENÂB-I HAKKA vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarikatlerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kàsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim “acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür” tarikidir.

                  Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine isal eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder. Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder.

                  Şu tarik, hafî tarikler misillü, “letâif-i aşere“ gibi on hatve değil; ve tarik-i cehriye gibi “nüfus-u seb’a“ yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki Dört Hatveden ibarettir. Tarikatten ziyade hakikattir, şeriattir.

                  Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.

                  Şu kısa tarikin evrâdı, ittibâ-ı sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.

                  Lügatler :
                  Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                  eslem : en selâmetli, en güvenli
                  evrâd : zikirler
                  fakr : fakirlik, ihtiyaç hali
                  fehm : anlayış, kavrayış
                  ferâiz : farzlar, Allah’ın kesin emirleri
                  hafî : gizli
                  Hakîm : herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah
                  hatve : basamak, mertebe
                  isal etmek : ulaştırmak
                  istifade : faydalanma
                  ittibâ-ı sünnet : Hz. Peygamberin sünnetine uyma
                  kàsır : eksik, noksan
                  kebâir : büyük günahlar
                  letâif-i aşere : on lâtife, on duygu
                  mahbubiyet : sevgili olma; Allah’ın muhabbetine erişme
                  Rahîm : rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah
                  Rahmân : kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah
                  selâmetli : güvenli, esenlikli
                  şeriat : Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi
                  tâdil-i erkân : namazı şartlarına uygun şekilde kılma
                  tarikat : mânevî ilerlemeye götüren yol
                  tarik-i cehriye : açık olarak ve yüksek sesle zikir eden tarikat
                  tefekkür : Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme
                  tesbihat : Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler
                  ubûdiyet : kulluk
                  umumiyetli : genel, kapsayıcı
                  vâsıl olmak : ulaşmak
                  zeyl : ek, ilâve
                  ziyade : fazla, çok

                  #792543
                  Anonim

                    İhlası kazanmak ve muhafaza etmek…
                    02 Haziran 2011 / 00:01
                    Günün Risale-i Nur dersi…

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
                    b424.gif-1-
                    b700.gif -1-
                    b701.gif -2-
                    b702.gif -3-
                    b703.gif -4-
                    EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
                    Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
                    en büyük bir kuvvet,
                    en makbul bir şefaatçi,
                    en metin bir nokta-i istinad,
                    en kısa bir tarik-i hakikat,
                    en makbul bir duâ-i mânevî,
                    en kerametli bir vesile-i makasıd,
                    en yüksek bir haslet,
                    en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
                    Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
                    b704.gif (Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
                    Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
                    Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm b705.gif (Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
                    İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
                    BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
                    Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
                    Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
                    İKİNCİ DÜSTURUNUZ
                    Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
                    Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
                    Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
                    İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
                    Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
                    Bu sırrın sırrı şudur ki:
                    Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)
                    ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
                    Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
                    Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
                    Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
                    Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
                    Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
                    Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
                    Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, b706.gif (“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
                    DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
                    Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
                    Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
                    Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.
                    Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
                    Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    SÖZLÜK:
                    BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
                    Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
                    CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
                    CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
                    Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
                    DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
                    DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
                    ENÂNİYET : Benlik, gurur.
                    ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
                    ESBÂB : Sebepler.
                    FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
                    FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
                    FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
                    FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
                    Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
                    Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
                    HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
                    HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
                    Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
                    HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
                    HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
                    HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
                    Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
                    HILLET : Samimî dost.
                    Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
                    HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
                    HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
                    HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
                    Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
                    HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
                    ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
                    İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
                    İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
                    İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
                    İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
                    İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
                    İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
                    İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
                    İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
                    İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
                    KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
                    KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
                    Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
                    KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
                    LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
                    Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
                    MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
                    Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
                    MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
                    Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
                    MÂNİ : Engel.
                    Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
                    MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
                    Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
                    MES’UL : Sorumlu.
                    MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
                    MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
                    MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
                    Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
                    MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
                    Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
                    Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
                    MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
                    MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
                    MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
                    Müteallikât: İlgili, alakalı.
                    NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
                    NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
                    NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
                    Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
                    Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
                    Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
                    RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
                    SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
                    SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
                    Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
                    SAVLET : Saldırı.
                    SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
                    Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
                    SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
                    SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
                    ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
                    ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
                    ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
                    TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
                    Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
                    Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
                    TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
                    TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
                    TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
                    TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
                    Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
                    TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
                    TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
                    Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
                    Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
                    Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
                    Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
                    Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
                    UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
                    UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
                    Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
                    UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
                    Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
                    ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
                    Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
                    Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
                    VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
                    VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
                    Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
                    ZİYÂDE : Fazla, çok.

                    #792595
                    Anonim

                      Sema ve arz O (c.c)’nun varlığına şehadet eder
                      03 Haziran 2011 / 00:01
                      Günün Risale-i Nur dersi…

                      Bismillahirrahmanirrahim
                      Ey arz ve semâvâtın Hâlık-ı Zülcelâli,
                      Senin Kur’ân-ı Hakîminin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle iman ettim ve bildim ki:
                      Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilâtıyla Senin vücub-u vücuduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler.
                      Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül—cüz’î olsun, küllî olsun—yoktur ki, intizamıyla Senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.
                      Hem hiç bir hayvan yoktur ki, zaafiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumlu bulunan cihazatın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.
                      Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanâttan hiçbir tanesi yoktur ki, san’at-ı acîbesiyle ve lâtif ziynetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle Seni bildirmesin.
                      Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mucizeleri, mahdut ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
                      Hem, hava, su, nur, ateş, toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber şuurkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle; basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın. (Lem’alar, Münacat)
                      Bediüzzaman Said Nursi
                      SÖZLÜK:
                      Alâmet-İ Farika : Ayırt Edici İşaret
                      Arz : Dünya
                      Cihâzât : Donanım, Cihazlar
                      Cüz’î : Az, Küçük
                      Ehadiyet : Allah’ın Birliğinin Ve İsimlerinin Herbir Varlıkta Ayrı Ayrı Tecellî Etmesi
                      Fa’âl-İ Hallâk : Herşeyi Yaratan, Dilediğini Dilediği Yapan Allah
                      Fâtır-I Kàdir : Herşeye Gücü Yeten Yaratıcı; Allah (C.C.)
                      Fettâh-I Alâm : Herşeyi En İnce Ayrıntılarına Varıncaya Kadar Bilen Ver Her Şeye Ayrı Ayrı Sûretler Veren; Allah
                      Habbe : Tane, Tohum
                      Hadsiz : Sınırsız
                      Hakîmâne : Hikmetli Bir Şekilde
                      Hâlık : Her Şeyi Yaratan Allah
                      Hannân-I Mennân : Rahmetlerin En Hoş Cilvesini Kullarına Bağışlayan Ve Sonsuz Minnete Lâyık Olduğunu Gösterecek Şekilde Kullarını Nimetlendiren Allah
                      Hayvanât : Hayvanlar
                      Hazine-İ Gayb : Gayb Hazinesi
                      Hikmet : Fayda, Gaye
                      İcad Etmek : Yaratmak, Var Etmek
                      İntizam : Düzen, Tertip
                      İntizamsız : Düzensiz
                      İstilâ Edici : Kuşatıcı
                      Katre : Damla
                      Kudret : Allah’ın Güç, Kuvvet Ve İktidarı
                      Küllî : Kapsamlılık; Tür
                      Lâtif : İnce, Güzel, Hoş
                      Mahdut : Sınırlanmış
                      Mevzuniyet : Ölçülü Olma
                      Mu’cize : Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstü Şey
                      Muntazam : Düzenli, İntizamlı
                      Mütenevvi : Çeşitli
                      Müteşâbih : Birbirine Çok Benzeyen
                      Nebatat : Bitkiler
                      Rahîmâne : Şefkatli Ve Merhametli Şekilde
                      Rızık : Allah’ın İhsan Ettiği Nimetler, Yiyecekler
                      San’at-I Acîbe : Hayrette Bırakan Ve Hayranlık Veren San’at
                      Sâni-İ Hakîm : Herşeyi San’atla Ve Hikmetle Yaratan Allah
                      Şehadet : Şahitlik
                      Şuurkârâne : Şuurlu Ve Bilinçli Bir Şekilde
                      Şuursuzluk : Bilinçsizlik, İdraksizlik
                      Tahavvül : Değişim, Başkalaşma
                      Tebeddül : Değişim
                      Temeyyüz : Benzerlerinden Farklı, Üstün Olan
                      Urba : Elbise
                      Vâcibü’l-Vücud : Varlığı Gerekli Olan, Var Olmak İçin Hiçbir Sebebe İhtiyacı Bulunmayan Allah
                      Vahdet : Allah’ın Birliği
                      Vâhid-İ Ehad : Bir Olan Ve Birliği Her Bir Şeyde Görülen Allah
                      Vehhâb-I Rezzâk : Çok Fazla Bağışta Bulunan Ve Bütün Yaratılmışların Rızkını Veren; Allah
                      Vücud : Varlık, Var Oluş
                      Zaafiyet : Zayıflık, İhtiyaç Hâli
                      Zemin : Yer
                      Ziya : Işık, Parlaklık
                      Ziynet : Süs

                      #792605
                      Anonim

                        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
                        8.55.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
                        Üçüncüsü: İki sene, iki mahkeme, ellerinde tetkik edilen bütün Risale-i Nur eczalarında kanunca bir vesile bulamayıp (HAŞİYE) bizi ve Risale-i Nur’u beraat ettirdikten sonra, zındıka komitesi, münafık bazı memurları vesile ederek, merkez-i hükûmette resmî bir plân çevirip beni bütün bütün hilâf-ı kanun olarak bütün dostlarımdan ve talebelerimden tecrit ve sıhhat ve hayatım noktasında en fena bir yerde, beni nefyetmek nâmı altında, haps-i münferid ve tecrid-i mutlak mânâsında beni Emirdağına gönderdiler. Şimdi tahakkuk etmiş ki, iki maksatla bu muameleyi yapıyorlar.

                        Birisi: Eskiden beri ihaneti kabul etmediğimden, beni o surette hiddete getirip bir mesele çıkararak mahvıma yol açmaktı. Bundan birşey çıkaramadıkları için, zehirlendirmek vasıtasıyla mahvıma çalıştılar. Fakat inayet-i İlâhiye ile, Nur şakirtlerinin duaları tiryak gibi, panzehir gibi ve sabır ve tahammülüm tam bir ilâç gibi o plânı akîm bıraktı, o maddî ve mânevî zehirin tehlikesini geçirdi. Gerçi hiçbir tarihte, hiçbir hükûmette bu tarzda işkenceli zulümler, kanun namına, hükûmet namına yapılmadığı halde, damarlarıma dokunduracak tarzda mütemadiyen tarassutlarla herkesi ürkütmekle beni hiddete getiriyordu. Fakat birden kalbime ihtar edildi ki, bu zalimlere hiddet değil, acımalısın. Onların herbirisi, pek az bir zaman sonra, sana muvakkaten verdikleri azap yerinde bin derece fazla bâki azaplara ve maddî ve mânevî Cehennemlere mâruz kalacaklar. Senin intikamın, bin defa ziyade onlardan alınır. Ve bir kısmı, “aklı varsa” dünyada da kaldıkça, geberinceye kadar vicdan azabı ve idam-ı ebedî korkusuyla işkence çekecekler. Ben de onlara karşı hiddeti terk ettim, onlara acıdım. “Allah ıslah etsin!” dedim.
                        Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                        (HAŞİYE) : Ya hiç bir cihetle hiçbir kanun, hattâ onların bazı keyfî kanunları bize ve Risale-i Nur’a ilişmiyorlar; veyahut şimdiki bazı kanunları iliştiği halde, koca adliyeler ve üç büyük mahkemeler, istikbalde gelecek şiddetli nefret ve lânetten çekinmek için Nurun ve bizim mahkûmiyetimize cesaret edemeyip ittifakla umumumuzun beraatine ve bütün Risale-i Nur’un iadesine karar verdiler. Dağ gibi kuvvetli adliyeler çekindiği halde, muvakkat bir makamda olan gaddar şahsiyetlerin bu zulmü yapmaları, elbette semavatı ve arzı kızdırıyor, daha hiddetime lüzum kalmıyor.

                        Lügatler :

                        akîm : neticesiz, sonuçsuz
                        arz : yeryüzü, dünya
                        bâki : devamlı, kalıcı
                        beraat : temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması
                        dehalet : sığınma
                        ecza : parçalar, bölümler
                        emsalsiz : benzersiz
                        gaddar : acımasız
                        haps-i münferid : tek başına hapis; hücre hapsi
                        haşiye : dipnot, açıklayıcı not
                        hıfz ve inayet-i İlâhiye : Allah’ın koruması ve yardımı
                        hiddet : öfke
                        hilâf-ı kanun : kanuna zıt, kanun dışı
                        ıslah etmek : düzeltmek, iyileştirmek
                        idam-ı ebedî : bütün sevdiklerinden sonsuza dek ayrılış, dirilmemek üzere sonsuz yok oluş
                        ihanet : hakaret etme, aşağılama
                        ihtar : hatırlatma, ikaz
                        inâyet ve hıfz-ı İlâhî : Allah’ın yardımı ve koruması
                        istikbal : gelecek
                        ittifak : birleşme, fikir birliği
                        lânet : kötü dua, beddua
                        mahkûmiyet : hükümlülük, tutukluluk
                        mahv : yok olma, ortadan kaldırma
                        mâruz kalmak : bir şeyle yüz yüze gelmek
                        mecbur etmek : zorlamak
                        merdut : reddolunmuş
                        merkez-i hükûmet : yönetim merkezi
                        mukabele etmek : karşılık vermek
                        muvakkat : geçici
                        münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
                        mütemadiyen : sürekli
                        nefyetmek : sürgün etmek
                        panzehir : zehire karşı ilâç
                        semavat : gökler
                        suret : şekil
                        şakirt : öğrenci, talebe
                        tahakkuk etmek : meydana çıkmak
                        tarassut : gözetleme
                        tazyik : baskı
                        tecrid-i mutlak : tam bir yalnızlık, yalnız başına bırakma
                        tecrit : yalnız başına bırakma, soyutlanma
                        tetkik edilen : incelenen, araştırılan
                        tiryak : derman, ilâç
                        umum : bütün; herkes
                        zabit : subay
                        zındıka komitesi : dinsizlik, inançsızlık cemiyeti, dinsizlerin komisyonu

                        #792606
                        Anonim

                          KADER RİSALESİ 6.2.ZEYL(DEVAMI)
                          Birinci Hatveye 1فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ âyeti işaret ediyor.
                          İkinci Hatveye 2 وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ âyeti işaret ediyor.
                          Üçüncü Hatveye
                          3مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ âyeti işaret ediyor.
                          Dördüncü Hatveye 4 كُلُّ شَىْءٍ هَاِلكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ âyeti işaret ediyor.
                          Şu Dört Hatvenin kısa bir izahı şudur ki:
                          BİRİNCİ HATVEDE:
                          5فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ âyeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefis etmemek. Zira insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka herşeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hattâ fıtratında tevdi edilen ve Mâbud-u Hakikînin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek, 6مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte, şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.
                          Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                          1 : “Nefislerinizi temize çıkarmayın.” Necm Sûresi, 53:32.
                          2 : “Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.” Haşir Sûresi, 59:19.
                          3 : “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79.
                          4 : “Herşey helâk olup gidicidir Ona bakan yüzü müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.
                          5 : “Nefislerinizi temize çıkarmayın.” Necm Sûresi, 53:32.
                          6 : “Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse…” Furkan Sûresi, 25:43.

                          #792651
                          Anonim

                            Bütün ümmetinin bütün zamanlarda işlediği hasenatın bir misli onun defter-i hasenatına girmesi ve bütün kâinatın hakikatlarını, getirdiği nur ile nurlandırması, değil yalnız cinn ve insi ve meleği ve zihayatları, belki kâinatı ve semavatı ve arzı minnetdar eylemesi ve istidad lisanıyla nebatatın duaları ve ihtiyac-ı fıtri diliyle hayvanatın duaları, gözümüz önünde bilfiil kabul olmasının şehadetiyle milyonlar, belki milyarlar fıtri ve reddedilmez duaları makbul olan suleha-yı ümmeti her gün o zata (A.S.M.) salât ü selam ile rahmet duaları ve manevi kazançlarını en evvel o zata (A.S.M.) bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur’anın üç yüz bin hurufunun herbirisinde on sevabdan ta yüz, ta bin hasene ve meyve vermesinden yalnız kıraat-ı Kur’an cihetiyle defter-i a’maline hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle o zatın (A.S.M.) şahsiyet-i maneviyesi olan hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.), istikbalde bir şecere-i tuba-i Cennet hükmünde olacağını Allam-ül Guyub bilmiş ve görmüş ve o makama göre Kur’anında o azim ehemmiyeti vermiş ve fermanında ona tebaiyeti ve sünnet-i seniyesine ittiba ile şefaatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mes’ele-i insaniye göstermiş.

                            (Bediüzzaman Said Nursi – 11. Şua’dan)

                            Lügatler
                            Allâm-ül Guyub : gaybı, görünmeyen şeyleri bilen Allah
                            Arz : yeryüzü,dünya
                            Azim :büyük, yüce, çok ileri
                            Belki :bilakis, aslında
                            Bilfiil :fiilen, kendi çalışması ile
                            Cihet :yön, taraf
                            Cin :latif ve ruhani varlıklar
                            Defter-i âmâl :amel defteri, iyilik ve kötülüklerimizin yazıldığı defter
                            Defter-i hasenat : sevaplar ve iyiliklerin kaydedildiği defter
                            Dua :yalvarma, yakarma, isteme
                            Ehemmiyet: önem
                            Evvel :ilk önce
                            Ferman :emir,tebliğ, buyruk
                            Fıtrî :yaratılıştan gelen, yapıyla alakalı, doğal
                            Hadsiz : sayısız, sınırsız
                            Hakikat-i Muhammediye : Hz. Muhammed’in hakikati, mânevî şahsiyeti
                            Hasenat :güzellikler, iyilikler, güzel davranışlar ve işler
                            Hasene :iyilik, güzellik, hayırlı amel, Allah rızasına uygun iş
                            Haysiyet : itibar, değer, kıymet
                            Hayvanat: hayvanlar, canlılar
                            Huruf :harfler
                            Hükmünde :benzeri, gibi
                            İhtiyac-ı fıtri :yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç
                            İns: insan
                            İstidat :potansiyel kabiliyet, yetenek, akıllılık, anlayışlılık
                            İstikbal: gelecek
                            İttiba :uymak, tabi olmak

                            Kâinat : evren, yaratılanların hepsi
                            Kıraat-ı Kur’an :Kur’an’ı okuma
                            Lisan :dil, lehçe
                            Makam :yer, netice, durum, durulacak yer, rütbeli yer, derece, mevki
                            Makbul :kabul olunan, beğenilen, sevaplı
                            Manevî :manaya ait, ruhani
                            Mazhariyet :sahip olma, nâil olma, erişme
                            Melek :nurdan yaratılmış varlıklar
                            Mesele-i insaniye :insanlık meselesi
                            Minnettar : iyiliğe karşı teşekkür duyan, yapılan iyilikleri başa kakan
                            Misil :benzer, eş, tıpkı
                            Nebatat: bitkiler
                            Nur : ışık,aydınlık, parlaklık
                            Nurlandırmak :kalbini aydınlatmak
                            Rahmet :merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek
                            Salât-ü selam :selam ve dua
                            Semavat :gökler, semalar
                            Sevab :hayır, hayırlı iş
                            Suleha-yı ümmet :ümmetin salih kişileri
                            Sünnet-i seniyye :Hz. Peygamberin(a.s.) en yüksek halleri, yaşayışı, tavırları, hareket düsturları
                            Şahsiyet-i maneviye :manevi şahsiyet
                            Şecere-i tuba-i Cennet :cennetteki Tuba ağacı
                            Şefaat :af edilmek için aracılık etmek
                            Şehadet : şahitlik, tanıklık
                            Şua :ışık, parıltı
                            Tebaiyet :tabi olma, uyma
                            Ümmet : peygambere inanıp onun yolundan gidenler, mü’minler
                            Zat : hürmete layık kimse, kişi
                            Zîhayat : hayat sahibi, canlı

                            #792652
                            Anonim

                              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 8.56.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
                              Hem bu azap ve işkenceler pek büyük sevap kazandırmakla beraber, Risale-i Nur şakirtleri yerine ve onların bedeline benimle meşgul olup yalnız beni tâzip etmeleri, Nurculara büyük bir fâide ve selâmetlerine hizmet olması cihetinde de Cenâb-ı Hakka şükrediyorum ve müthiş sıkıntılarım içinde bir sevinç hissediyorum.

                              Dördüncüsü: Senin mektubunda benim istirahatimi ve eğer iktidarım olsa, benim Şam ve Hicaz tarafına gitmeme dair sizin hükûmet-i hazıraya müracaat maddesi ise:

                              Evvelâ: Biz, imanı kurtarmak ve Kur’ân’a hizmet için, Mekke’de olsam da buraya gelmek lâzımdı. Çünkü, en ziyade burada ihtiyaç var. Binler ruhum olsa, binler hastalıklara müptelâ olsam ve zahmetler çeksem, yine bu milletin imanına ve saadetine hizmet için burada kalmaya—Kur’ân’dan aldığım dersle—karar verdim ve vermişiz.

                              Saniyen: Bana karşı hürmet yerine hakaret görmek noktasını mektubunuzda “Mısır’da, Amerika’da olsaydınız, tarihlerde hürmetle yâd edilecektiniz” diye yazıyorsunuz.

                              Aziz, dikkatli kardeşim,

                              Biz, insanların hürmet ve ihtiramından ve şahsımıza ait hüsn-ü zan ve ikram ve tahsinlerinden mesleğimiz itibarıyla cidden kaçıyoruz. Hususan acip bir riyakârlık olan şöhretperestlik ve câzibedar bir hodfuruşluk olan tarihlere şâşaalı geçmek ve insanlara iyi görünmek ise, Nurun bir esası ve mesleği olan ihlâsa zıttır ve münafidir. Onu arzulamak değil, bilâkis şahsımız itibarıyla ondan ürküyoruz. Yalnız Kur’ân’ın feyzinden gelen ve i’câz-ı mânevîsinin lemeatı olan ve hakikatlerinin tefsiri bulunan ve tılsımlarını açan Risale-i Nur’un revacını ve herkesin ona ihtiyacını hissetmesini ve pek yüksek kıymetini herkes takdir etmesini ve onun pek zahir mânevî kerâmâtını ve iman noktasında zındıkanın bütün dinsizliklerini mağlûp ettiklerini ve edeceklerini bildirmek, göstermek istiyoruz ve onu rahmet-i İlâhiyeden bekliyoruz.
                              Şahsıma ait ehemmiyetsiz ve cüz’î bir maddeyi haşiye olarak beyan ediyorum:

                              Madem Recep Bey ve Kara Kâzım seninle dost ve zannımca eski Said’le de münasebetleri var. Onlardan iyilik istemek değil, belki bana karşı selefleri gibi mânâsız, lüzumsuz tazyik ve zulme meydan vermesinler. Hakikaten buranın maddî ve manevî havasıyla imtizaç edemiyorum. Sıkıntılarım pek fazla. İkametgâhımı hem dışarıdan, hem içeriden kilitliyorum. Her cihetle yalnızım. Ve bir cihette de komşusuz, sıkıntılı bir odada, hasta bir halde hayatımı geçiriyorum. Bazan bir günü, Denizli’de bir ay hapisten fazla beni sıkmış. Bu yirmi sene dehşetli zulümle hürriyetime ve serbestiyetime ilişmek artık yeter! Zaten iki sene mahkemelerin tetkikatıyla ve aleyhimdeki münafıkların plânları akîm kalmasıyla kat’iyen tebeyyün etmiş ki, şahsımda ve Nurlarda bu vatan ve millete zarar tevehhüm etmekle daha kimseyi kandıramazlar. Ben de herkes gibi hürriyetime sahip olsam, belki tebdil-i hava için mutedil havası bulunan bu kazanın bazı köylerine gitmeme müsaadekâr bir iş’ar olsa, münasip olur. Size ve oradaki Nur dostlarıma çok selâm ve dua ediyoruz.
                              1اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

                              Said Nursî
                              Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                              1 : Bâkî olan sadece Odur.

                              Lügatler :
                              acip : hayret verici, şaşırtıcı
                              akîm : neticesiz, sonuçsuz
                              aziz : çok değerli, izzetli
                              bedel : karşılık
                              beyan etmek : açıklamak, izah etmek
                              bilâkis : aksine, tersine
                              câzibedar : çekici
                              Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
                              cüz’î : küçük, az, ferdî
                              Eski Said : Bediüzzaman Said Nursî
                              evvelâ : birincisi
                              feyiz : bolluk, bereket, lütuf
                              hakikat : birşeyin aslı esası, gerçek mahiyeti
                              haşiye : dipnot, açıklayıcı not
                              hodfuruşluk : kendini beğendirmeye çalışma çabası
                              hususan : bilhassa, özellikle
                              hükûmet-i hazıra : şimdiki hükûmet
                              hüsn-ü zan : güzel düşünce
                              i’câz-ı mânevî : mânevî hârikalık, mânevî mu’cizelik
                              ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme; samimiyet
                              ihtiram : saygı gösterme
                              ikametgâh : oturulan yer
                              iktidar : güç, kudret
                              imtizaç etmek : birbiriyle karışmak, kaynaşmak
                              iş’ar : yazılı bilgi, tebliğ
                              kerâmât : kerametler, Allah’ın bir ikramı olarak görünen olağanüstü hâller
                              lemeat : parıltılar
                              mağlûp etmek : yenmek
                              mutedil : ılıman, dengeli
                              münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
                              münafi : aykırı
                              münasip : uygun
                              müptelâ olmak : bağımlı, düşkün olmak
                              müsaadekâr : müsaade edici, izin verici
                              rahmet-i İlâhiye : Allah’ın herşeyi kuşatan sonsuz rahmeti
                              revac : kıymet, değer
                              riyakârlık : gösteriş
                              saadet : mutluluk
                              saniyen : ikinci olarak
                              selâmet : esenlik, güven
                              selef : önceki, yerine geçilen
                              şakirt : talebe, öğrenci
                              şâşaalı : gösterişli, göz alıcı bir şekilde
                              şöhretperestlik : şöhret düşkünü
                              şükretmek : Allah’a karşı minnet duymak, teşekkür etmek
                              tahsin : beğenme, birşeyin güzelliğini ilân etme
                              takdir etmek : bir şeye gerekli değeri göstermek
                              tâzip etmek : azap etmek
                              tazyik : baskı
                              tebdil-i hava : hava değişimi
                              tebeyyün etmek : görünmek, açığa çıkmak
                              tefsir : Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap
                              tetkikat : araştırmalar, incelemeler
                              tevehhüm etmek : sanmak, zannetmek, kuruntuya kapılmak
                              tılsım : sır, gizli gerçek
                              yâd edilmek : anılmak, hatırlanmak
                              zahir : açık, görünen
                              zan : sanma
                              zındıka : dinsizlik, inançsızlık

                              #792653
                              Anonim

                                KADER RİSALESİ 6.3.ZEYL(DEVAMI)
                                İKİNCİ HATVEDE:
                                وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ dersini verdiği gibi, kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmârenin muktezasıdır.

                                Şu makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi, şu hâletin aksidir. Yani, nisyân-ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzuzat ve ihtirasatta unutmak; ve mevtte ve hizmette düşünmek…

                                ÜÇÜNCÜ HATVEDE:

                                1مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ dersini verdiği gibi, nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu Hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır-ı Zülcelâl tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamd etmektir.

                                Şu mertebede tezkiyesi, 2 قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا sırrıyla şudur ki: Kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir.

                                DÖRDÜNCÜ HATVEDE:

                                3كُلُّ شَىْءٍ هَاِلكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ dersini verdiği gibi, nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan, bir nevi rububiyet dâvâ eder; mâbuduna karşı adâvetkârâne bir isyanı taşır. İşte, gelecek şu hakikati derk etmekle ondan kurtulur. Hakikat şöyledir ki:
                                Herşey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuttur.

                                Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani, kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu bulan, herşeyi bulur.
                                Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                                1 : “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79.
                                2 : “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” Şems Sûresi, 91:9.
                                3 : “Herşey helâk olup gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.

                                Lügatler :

                                acz : âcizlik, güçsüzlük
                                adâvetkârâne : düşmancasına
                                ahz-ı ücret : ücret alma
                                bizzat : kendisi
                                dâvâ etmek : iddia etmek
                                derk etmek : anlamak
                                fahr : övünme, gurur
                                fakr : fakirlik, ihtiyaç hali
                                fâni : gelip geçici, ölümlü
                                Fâtır-ı Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi harika, üstün sanatıyla yaratan Allah
                                fenâ : göçüp gitme, ölümlülük
                                firak : ayrılık
                                gınâ : zenginlik
                                hâdis : sonradan olan
                                hakikat : gerçek
                                hâlet : durum, hal
                                hamd : övgü ve şükür
                                hatve : basamak, mertebe
                                huzuzat : haz ve lezzet veren şeyler
                                ihsan : bağış, iyilik
                                ihtirasat : ihtiraslar, aşırı istekler, tutkular
                                iltizam : taraf tutma, taraftarlık
                                istifade-i huzuzat : hazlardan, lezzetlerden istifade
                                kemâl : mükemmellik, kusursuzluk
                                kemâlât : mükemmellikler, üstün özellikler
                                kudret : güç, iktidar
                                külfet : zorluk
                                mâbud : kendisine ibadet edilen
                                mâdum : yok, ölü
                                mânâ-yı harfî : bir şeyin kendisini değil de san’atkârını, ustasını, sahibini bilip tanıtan mâna
                                mânâ-yı ismî : bir şeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı
                                mefkut : kayıp, bilinmeyen
                                mehâsin : güzellikler, iyilikler
                                mevcut : var, varlık
                                mevt : ölüm
                                Mûcid-i Hakikî : gerçek var edici, yaratıcı olan Allah
                                mukteza : bir şeyin gereği
                                müstakil : bağımsız
                                naks : noksanlık, eksiklik
                                nefis : kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu
                                nefs-i emmâre : insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu
                                nevi : tür, çeşit
                                nihayetsiz : sonsuz
                                nisyan : unutmak
                                nisyân-ı nefis : nefsi unutmak
                                rububiyet : rablık
                                Sâni-i Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi san’atkâr, Allah
                                sır : gizli gerçek, gizem
                                şahsî : kişisel
                                şükür : verdiği nimetlerden dolayı Allah’a memnuniyetini sunma
                                tathir : temizleme
                                temeddüh : böbürlenme
                                tezkiye : temizleme
                                ucb : kibir, kendini beğenme
                                vâcid : var eden, vücuda getiren
                                vücud : varlık
                                vücud-u şahsî : kendi kişisel varlığı
                                Zât-ı Vâcibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan ve yokluğu asla düşünülemeyen Zât, Allah
                                zevâl : gelip geçicilik, yokluk
                                ziya-yı vücud : varlık ışığı
                                zulümât-ı adem : yokluk karanlığı

                                #792661
                                Anonim

                                  Her yüz, yüzer cihetle Allah’a şehadet eder
                                  04 Haziran 2011 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  Eşya, vücut ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddit, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken,
                                  birden bire gayet muntazam, hakîmâne öyle bir teşahhus vechi veriliyor ki,
                                  meselâ herbir insanın yüzünde, bütün ebnâ-yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i farika o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla, kemâl-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz, gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu ispat eder.
                                  Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni-i Hakîmin vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.
                                  Ey münkir! Hiçbir cihetle kabil-i taklit olmayan şu sikkeleri ve mecmuundaki parlak sikke-i samediyeti hangi destgâha havale edebilirsin? (Otuz Üçüncü Söz)
                                  Bediüzzaman Said Nursi
                                  SÖZLÜK:
                                  âciz : güçsüz
                                  alâmet-i farika : ayırt edici işaret
                                  bâtın : görünmeyen, iç
                                  bilmüşahede : gözle görüldüğü gibi
                                  câmid : cansız
                                  ebnâ-yı cins : kendi cinsinden olanlar
                                  efrat : fertler
                                  envâ : türler
                                  erzak : rızıklar
                                  faaliyet-i hakîmane ve basîrâne ve rahîmâne : şefkat ve merhametle, görerek ve bilerek yapılan hikmetli işler, icraatlar
                                  fâsık-ı gafil : âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan günahkâr kimse
                                  hakîmâne : hikmetli biçimde
                                  Hâlık : herşeyi yaratan Allah
                                  hâtem : mühür, damga
                                  heyet-i mecmua : genel yapı, bütün
                                  imkânat : olabilirlikler, varlığı ile yokluğu ihtimal dahilinde olanlar
                                  izhar : gösterme
                                  kabil-i taklit : taklidi mümkün
                                  kemâl-i hikmet : tam ve mükemmel bir hikmet
                                  kemâl-i mizan ve intizam : mükemmel bir ölçü ve düzen
                                  kıyamet : dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
                                  muntazam : düzenli
                                  münkir : inkârcı, inançsız
                                  münkir-i cahil : cahil inkârcı
                                  mütehayyir : şaşkın, hayrete düşen
                                  mütereddit : teredütte kalan, kararsız
                                  nebâtât : bitkiler
                                  nihayetsiz : sonsuz
                                  Sâni-i Hakîm : herşeyi hikmetle ve san’atla yaratan Allah
                                  sikke : mühür, işaret
                                  sikke-i ehadiyet : Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren mühür
                                  sikke-i samediyet : hiç kimseye muhtaç olmayan ve herşey Kendisine muhtaç olan Allah’a ait mühür, işaret
                                  suret : şekil, biçim
                                  şehadet : şahitlik, tanıklık
                                  tabiat : doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem
                                  taife : grup, topluluk
                                  talimat : emirler, eğitimler
                                  teçhiz : donatma
                                  terhisat : görevlerin sona ermesi
                                  teşahhus : şahıslanma, belirlenme
                                  teşahhusat : şahıslanmalar, belirlenmeler
                                  vahdet : birlik
                                  vech : şekil
                                  vücud : varlık
                                  zâhir : görünen, dış
                                  zaman-ı Âdem : Âdem peygamberin zamanı
                                  zemin : yer
                                  ziyade : fazla, çok

                                15 yazı görüntüleniyor - 316 ile 330 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.