• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 301 ile 315 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #792223
    Anonim

      TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ

      8.44.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
      1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

      Aziz, sıddık kardeşlerim,

      Geçen kışta bana karşı suikastlerin, inâyet-i İlâhiye ile ve duanız yardımıyla gelen sabır ve tahammülüm neticesinde akîm kalan plânı pek geniş bir tarzda olduğuna delil ise, bu yakında reisicumhur Afyon’da demiş: “Bu vilâyette dinî cihette bir karışıklık çıkacağını zannederdik.”

      Demek, gizli komite beni sıkıştırmakla bir hâdise çıkarmak istiyordular. Bir ecnebî müdahelesi hesabına ve Müslümanlar ve vatandaşlar arasında, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir tarzda, damarıma şiddetle dokunan ihanetler ve sıkıntılarla tâzipleri, onlara dünyada tam zarardır. Âhirette Cehennem ve sakar ve bize, dünyada mükemmel sevap ve zafer, ve âhirette, inşaallah Cennet ve âb-ı kevseri kazandırır. Demek bu gizli plânı Heyet-i Vekile ve Reis hissetmiştiler ki, buralarda umum me’murlar, hattâ vali ve kaymakam ve zabıta benimle görüşmekten kaçıyor ve ürküyordular. Ben de hayret ederdim. Fakat, elimizde yalnız Nur bulunduğunu ve siyaset topuzu bulunmadığını, zerre kadar aklı bulunanlar anladılar.

      Gariptir ki, en ziyade lehime çalışması lâzım olan bazı vazifedarlar, aleyhimde istimal ve istihdam edildi. Nurcular, çok ihtiyat ve dikkat ve temkinde bulunmaları lâzımdır. Çünkü, mânevî fırtınalar var; bazı dessas münafıklar her tarafa sokulur. İstibdad-ı mutlaka dinsizcesine taraftarken, hürriyet fırkasına girer, tâ onları bozsun ve esrarlarını bilsin, ifna etsin.

      Hem Salâhaddin’in, Asâ-yı Mûsâ’yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz:

      Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avâma müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hurmet-i riba ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde Müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir.

      Her neyse, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım.

      Said Nursî

      Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

      1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

      #792224
      Anonim

        Lügatler :

        âb-ı kevser : Cennette bulunan Kevser ırmağının suyu
        âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
        akîm : neticesiz, sonuçsuz
        âmin : “Âllah’ım kabul eyle”

        avâm : halk tabakası, sıradan insanlar
        burjuva : servet ve mal birikimi yapanlar; zenginler sınıfı
        cereyan : akım, hareket
        dessas : hilebaz, aldatıcı
        ecnebî : yabancı
        elzem : çok gerekli
        esrar : sırlar
        fırka : grup
        Heyet-i Vekile : Bakanlar Kurulu
        Hıristiyan ruhanîler : Hıristiyan din adamları
        hurmet-i riba : faizin haram olması
        ifşa : yayma, duyurma
        ihanet : aşağılama, hakaret
        ihtiyat : önlem alma, tedbirli hareket etme

        imtiyaz : ayrıcalık
        inâyet-i İlâhiye : Allah’ın inâyeti, yardımı, lütfu
        inşaallah : Allah dilerse
        istibdad-ı mutlak : hiçbir hak ve hürriyet tanımayan sınırsız baskı, sınırsız bir diktatörlük
        istihdam : çalıştırma
        istimal : kullanma
        ittifak : birleşme, birlik

        kaide : düstur, prensip
        keyfî : isteğe, arzuya göre
        komite : kötü bir maksat için toplanmış gizli cemiyet, topluluk
        misyoner : Hıristiyanlığı tanıtmaya ve yaymaya çalışan kimse
        muhtasar : kısa, öz
        münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
        müsaadekâr : müsaade edici, izin verici
        Reis : başkan, başbakan
        reisicumhur : cumhurbaşkanı
        sakar : yedi Cehennemden birinin ismi
        suikast : kötü kasıt; bir kimsenin hayatına kastetme
        şimal : kuzey
        tabaka-i avâm : halk tabakası
        tahammül : dayanma, katlanma
        tâzip : azap verme, cezalandırma
        temkin : ağırbaşlılık, ihtiyatlı hareket etme
        vazifedar : görevli
        vücub-u zekât : zekâtın farz oluşu
        zabıta : polis
        zerre kadar : en küçük, çok az miktar

        #792226
        Anonim

          KADER RİSALESİ

          3.1.ÜÇÜNCÜ MEBHAS
          Kadere iman, imanın erkânındandır. Yani, “Herşey Cenâb-ı Hakkın takdiriyledir.” Kadere delâil-i kat’iye o kadar çoktur ki, had ve hesaba gelmez. Biz, basit ve zâhir bir tarzla, şu rükn-ü imaniyeyi, ne derece kuvvetli ve geniş olduğunu, bir mukaddeme ile göstereceğiz.

          MUKADDEME:

          Herşey vücudundan evvel ve vücudundan sonra yazıldığını 1 وَلاَ رَطْبٍ وَلاَ يَابِسٍ اِلاَّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ gibi pek çok âyât-ı Kur’âniye tasrih ediyor. Ve şu kâinat denilen, kudretin Kur’ân-ı Kebîrinin âyâtı dahi, şu hükm-ü Kur’ânîyi, nizam ve mizan ve intizam ve tasvir ve tezyin ve imtiyaz gibi âyât-ı tekvîniyesiyle tasdik ediyor.

          Evet, şu kâinat kitabının manzum mektubatı ve mevzun âyâtı şehadet eder ki, herşey yazılıdır. Amma, vücudundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebâdi ve çekirdekler ve mekadir ve suretler birer şahittir.

          Zira, herbir tohum ve çekirdekler, kâf nun tezgâhından çıkan birer lâtif sandıkçadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir ki, kudret, o kaderin hendesesine göre zerrâtı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu’cizât-ı kudreti bina ediyor.

          Demek, bütün ağacın başına gelecek, bütün vakıâtıyla çekirdeğinde yazılı hükmündedir. Zira tohumlar maddeten basittir, birbirinin aynıdır; maddeten birşey yoktur.

          Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

          1 : “Yaş ve kuru ne varsa hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” En’âm Sûresi, 6:59.

          Lügatler :

          âyât : ayetler, deliller
          dua : Allah’a yalvarıp yakarma
          elhasıl : özetle, sonuç olarak
          erkân : şartlar, esaslar
          had ve hesaba gelmemek : sonsuz ve sınırsız olmak
          hasenat : iyilikler, sevaplar
          hükm-ü Kur’ânî : Kur’ân’ın hükmü
          imtiyaz : farklılık
          intizam : düzenlilik
          irade : dileme, seçim yapma gücü
          istiğfar : Allah’tan bağışlanma dileme
          kader : Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması
          kâinat kitabı : bir kitap gibi yazılmış bütün âlem
          kâinat : evren, yaratılmış herşey
          kudret : güç, iktidar
          Kur’ân-ı Kebîr : büyük bir kitap gibi yazılmış kâinat
          manzum : düzenli
          mevzun : ölçülü
          meyelân-ı hayr : iyiliğe eğilim gösterme
          meyelân-ı şer : kötülüğe eğilim gösterme
          mizan : ölçü, denge
          mukadder : Allah tarafından takdir olunmuş, belirlenmiş
          mukaddime : başlangıç, giriş
          şecere-i mel’un : lânet edilmiş ağaç
          şehadet : şahitlik, tanıklık
          tahribat : yıkıp yok etmeler, bozulmalar
          takdir : belirleme, değer biçme
          tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak
          tasrih etmek : açık şekilde bildirmek
          tasvir : resimleme
          tecavüzât : tecavüzler, haddi aşmalar
          tevbe : pişmanlık duyarak günahtan dönüş
          tevekkül : Allah’a dayanma ve güvenme
          tezyin : süsleme
          vücud : varlık
          zâhir : açık, görünür
          zakkum-u Cehennem : Cehennemdeki zakkum ağacı

          #792227
          Anonim

            Nurlara hücum hatasıyla zemin hiddet eder
            23 Mayıs 2011 / 00:01
            Günün Risale-i Nur dersi…

            Bismillahirrahmanirrahim

            İddiacı der: Zelzele gibi bazı hadiseler, Nurlara hücum zamanında gelmeleri Nurun kerametidir ki, zemin hiddet eder. İşte Said’in bu fiili zemine vermesi dine muhaliftir.

            Hem “Gizli düşmanı ve ifsat komitesi yok” demesi öyle bir yalandır ki, komünist ve mason ve taşnak gibi çok komiteler lisan-ı hal ile “Bu iftiradır, biz meydandayız” derler.

            Ve otuz seneden beri emsalsiz bir tarzda Said’in başına gelen elîm hadiseler, hususan bu on ay tecrid-i mutlak ve Said’in herşeyi bırakıp bütün kuvvetiyle Kur’ân için o mütecaviz din düşmanlarına karşı yüz Nur Risaleleriyle galibâne çalışması, o yalan dâvâyı yüz hüccetle tekzip eder.

            Hem iddiacının “Onu zehirleyen olmamış” demesi öyle bir hatâdır ki, o daima Said ile bulunmak ve sergüzeşte-i hayatına tamamen muttali olmakla ancak o menfî hükmünü ispat ve yirmi sene koltuğum altında işleyen ve görenler hayret eden ve aşılamakla olan zehir çıbanı ve yanımda bulunan dostların görerek şehadetleriyle hem Kastamonu’da, hem Denizli hapsinde, hem Emirdağı’ndaki tesemmümlerimi inkâr etmekle o hatâsını tamir edebilir.

            Kur’ân’da “Neredeyse öfkeden parçalanacak.” (Mülk Sûresi: 8.) âyeti, “Cehennem ehl-i küfre öyle hiddet eder ki, parçalanmak derecesine gelir” mânâsında olduğu tarzında, teşbih sûretinde, Nurlara hücum hatasıyla zemin hiddet eder ve hava ağlar ve kış kızar. Yani, emr-i İlâhî ile o mahlûklar vazifeleri içinde kuvvet ve kudret-i Rabbâniyenin tecellîsine mazhar olup gazab-ı İlâhîyi gösterirler. Be-şeri ikaz için titrer, ağlar demektir. (Şualar)

            Bediüzzaman Said Nursi

            SÖZLÜK:

            ZELZELE : Sarsıntı. Deprem.
            KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
            ZEMİN : Yer; yüzey, satıh.
            HİDDET : Öfke, kızgınlık, gazab.
            MUHÂLİF : Uymayan, zıt olan, karşı duran.
            İFSAD : Bozmak, azdırmak, fitne çıkarmak, karıştırma.
            KOMİTE : Kötü bir maksat için toplanmış gizli cemiyet.
            MASON : Dinsiz, îmânsız; din ve îmân düşmanı bir cemiyete mensup.
            TAŞNAK : Bir Ermeni komitası.
            LİSÂN-I HÂL : Vücut dili. Birşeyin duruşu ve görünüşü ile bir mânâ ifâde etmesi.
            EMSÂL : Misaller, denk ve benzerler.
            ELÎM : Acı veren, çok acıklı, üzüntü veren.
            TECRİD-İ MUTLAK : Tek başına, hücre hapsinde bulundurmak, kimseyle görüştürmemek.
            MÜTECÂVİZ : Haddini aşan, tecâvüz eden, saldıran.
            GÂLİBÂNE : Galip bir tarzda. Üstün gelerek.
            TEKZİB : Yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek.
            HÜCCET : Senet, vesika, delil; bir iddiânın doğruluğunu ispat için gösterilen belge.
            SERGÜZEŞTE-İ HAYAT : Hayat mâcerası, biyografi.
            MUTTALİ : Bilgili, mâlûmat sahibi olan.
            MENFÎ : Nefyedilmiş, noksan, negatif, müsbetin zıddı, olumsuz.
            ŞEHÂDET : Şâhitlik
            TESEMMÜM : Zehirlenme.
            TEŞBİH : Benzetmek, benzetilmek; benzetiş.
            MAHLÛK : Yaratılmış, yoktan var edilmiş olan.
            KUDRET-İ RABBÂNİYE : Herşeyi terbiye ve idâre eden Allah’ın sonsuz kudreti.
            TECELLÎ : Görünme, bilinme
            MAZHAR : Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.
            GAZAB-I İLÂHÎ : Allah’ın gazabı, kahrı, cezası.
            BEŞER : İnsan.

            #792298
            Anonim

              KADER RİSALESİ 3.2.ÜÇÜNCÜ MEBHAS(DEVAMI)
              Hem her şeyin miktar-ı muntazaması, kaderi vâzıhan gösterir. Evet, hangi zîhayata bakılsa görünüyor ki, gayet hikmetli ve san’atlı bir kalıptan çıkmış gibi, bir miktar, bir şekil var ki, o miktarı, o sureti, o şekli almak, ya harika ve nihayet derecede eğri büğrü maddî bir kalıp bulunmalı, veyahut kaderden gelen mevzun, ilmî bir kalıb-ı mânevî ile kudret-i ezeliye o sureti, o şekli biçip giydiriyor.

              Meselâ, sen şu ağaca, şu hayvana dikkatle bak ki, câmid, sağır, kör, şuursuz, birbirinin misli olan zerreler onun neşvünemâsında hareket eder. Bazı eğri büğrü hudutlarda, meyve ve faidelerin yerini tanır, görür, bilir gibi durur, tevakkuf eder. Sonra, başka bir yerde, büyük bir gayeyi takip eder gibi yolunu değiştirir. Demek, kaderden gelen miktar-ı mânevînin ve o miktarın emr-i mânevîsiyle zerreler hareket ederler.

              Madem maddî ve görünecek eşyada bu derece kaderin tecelliyâtı var. Elbette, eşyanın mürur-u zamanla giydikleri suretler ve ettikleri harekâtla hasıl olan vaziyetler dahi bir intizam-ı kadere tâbidir. Evet, bir çekirdekte, hem bedihî olarak, irade ve evâmir-i tekvîniyenin ünvanı olan Kitab-ı Mübînden haber veren ve işaret eden, hem nazarî olarak emir ve ilm-i İlâhînin bir ünvanı olan İmam-ı Mübînden haber veren ve remzeden iki kader tecellîsi var:

              Bedihî kader ise, o çekirdeğin tazammun ettiği ağacın maddî keyfiyat ve vaziyetleri ve heyetleridir ki, sonra gözle görünecek.

              Lügatler :

              bedihî : açık, aşikâr
              câmid : cansız
              emr-i mânevî : mânevî emir
              evâmir-i tekvîniye : yaratılışa ait emirler
              fihristecik : küçük indeks, içindekiler
              harekât : hareketler
              hâsıl olma : meydana gelme
              hendese : plan, çizgi
              heyet : bütün, genel yapı
              hudud : sınır, uç
              ilm-i İlâhî : Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi
              İmam-ı Mübîn : Allah’ın ilim ve emirlerinin, eşyanın geçmiş ve geleceğe ait kaidelerinin yazıldığı defter
              kader : Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması
              kâf nun : Arapça “kün” (ol) emrinin harfleri; Allah’ın birşeye “Ol” deyince onu hemen olduruveren emri
              kalıb-ı mânevî : mânevî kalıp, ölçü
              keyfiyat : özellikler, nitelikler
              Kitab-ı Mübîn : Allah’ın ap açık kudret defteri olan kâinat, Allah’ın kudret ve iradesinin genel bir kanunlar defteri
              kudret : güç, iktidar
              kudret-i ezeliye : Allah’ın ezelî ve sonsuz kudreti
              mürur-u zaman : zamanın geçmesi
              nazarî : teorik
              neşvünemâ : gelişme
              tazammun etme : içine alma
              tecellî : görünüm, yansıma
              vâzıhan : açıkça

              #792299
              Anonim

                Maşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezeli’nin rububiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.
                Evet, gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren zat, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin. Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.
                Kezalik bu âlemi şu kadar zinetler ile nakışlar ile tezyin eden Malik-ül Mülk, elbette ve elbette o harika, antika, mu’cize manzaraları, zinetleri, seyircilerden, müşahidlerden, âşık ve müştaklardan, arif dellallardan hali bırakmayacaktır. İşte camiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflake ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.

                (Bediüzzaman Said Nursi – Mesnevi-i Nuriye’den)

                Lügatler
                Âlem :dünya, kâinat
                Antika :kıymetli sanat eseri
                Arif :bilen, bilgide ileri olan, hakkı ile bilen
                Âşık :çok aşırı seven, şiddetli sevgiyle bağlanan
                Câmiiyet :toplayıcılık, çok şeylerle alakadarlık
                Dellal :rehber, ilan edici
                Elbette :kat’i, kesin, muhakkak
                Hâlî :boş, ıssız
                Halk-ı eflâk : feleklerin, kâinatın yaratılışı
                Halk-ı kâinat : kâinatın yaratılışı, yaratılması
                Harika :hayret uyandıran, hayranlık veren, imkânların üstünde olan
                Hayret :şaşkınlık, ne yapacağını bilememek
                Hüsün: güzellik
                İcad :yaratma, var etme, vücuda getirmek
                İktiza: gerektirme
                İlle-i gaiye :elde edilmesi için çalışılan gaye, maksat, netice
                İnsan-ı kâmil :mükemmel olgun insan
                İstihsan :beğenmek, güzel bulmak, korunmak, kapanmak
                İstilzam :lüzumlu olmak, gerektirmek, icab ettirmek
                Kezalik :bunun gibi, böylece, bu da böyle
                Mâlik-ül mülk :bütün mülkün hakiki sahibi olan Allah
                Manzara :bakılan seyredilen yer

                Maşuk :aşk ile sevilen, sevgili
                Mesnevi-i Nuriye :nurlu parçalar, nurlu manzumeler
                Mu’cize :insanların yapmaktan aciz kaldıkları, ancak Allah tarafından yapılabilen ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasip olan harika hadiseler
                Müşahid :gören, seyreden
                Müştak :fazla istekli ve arzulu
                Nakkaş-ı Ezeli :ezelden her varlığı süslü yaratan
                Nazar :bakma, bakış, görüş, görüş açısı, dikkat
                Netice :sonuç, son, gaye, semere, hülâsa, özet
                Rububiyet : Rablık; Cenâb-ı Hakkın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
                Semere :meyve, verim, netice
                Tahsin :beğenmek, alkışlamak, güzel bulmak, sağlamlaştırmak, sığınmak, muhafaza altına almak
                Takdir :tayin edilmek, belirlenmek, değer vermek
                Tefekkür :düşünmek, fikri harekete getirmek
                Tezyin :süslemek, bezemek, donatmak
                Zat : hürmete layık kimse, kişi
                Zinet :süs, kıymetli eşya

                #792301
                Anonim

                  ayrıntılar 09:52 (1 saat önce)

                  TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
                  8.45.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
                  Bu sıkıntılı zamanda nefsim sabırsızlıkla beni tâciz ederken, bu fıkra onu tam susturdu, şükrettirdi. Size de fâidesi olur diye leffen takdim edilen bu fıkra, başımın yanında asılı duruyor.
                  1. Ey nefsim! Yetmiş üç sene, yüzde doksan adamdan ziyade zevklerden hisseni almışsın. Daha hakkın kalmadı.

                  2. Sen, âni ve fâni zevklerin bekasını arıyorsun. Onun için, onun zevaliyle ağlamaya başlıyorsun. Kör hissiyatınla bu yanlışının tam tokadını yersin. Bir dakika gülmeye bedel on saat ağlıyorsun.

                  3. Senin başına gelen zulümler ve musibetlerin altında kaderin adaleti var. İnsanlar, senin yapmadığın bir işle sana zulmediyorlar. Fakat kader, senin gizli hatâlarına binaen, o musibet eliyle seni hem terbiye, hem hatâna kefaret ediyor.

                  4. Hem yüzer tecrübenle, ey sabırsız nefsim, kat’î kanaatin gelmiş ki, zahirî musibetler altında ve neticesinde inayet-i İlâhiyenin çok tatlı neticeleri var.

                  1عَسٰى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ çok kat’î bir hakikatı ders veriyor. O dersi daima hatıra getir.

                  Hem, feleğin çarkını çeviren kanun-u İlâhî, senin hatırın için o pek geniş kanun-u kaderî değiştirilmez.

                  5. 2مَنْ اٰمَنَ بِالْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ kudsî düsturunu kendine rehber et. Hevesli akılsız çocuklar gibi, muvakkat, ehemmiyetsiz lezzetlerin peşinde koşma. Düşün ki, fâni zevkler, sana mânevî elemler, teessüfler bırakıyor. Sıkıntılar, elemler ise, bilâkis, mânevî lezzetler ve uhrevî sevaplar veriyor. Sen divane olmazsan, muvakkat lezzeti yalnız şükür için arayabilirsin. Zaten lezzetler şükür için verilmiş.
                  Said Nursî
                  Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                  1 : “Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır.” Bakara Sûresi, 2:216.
                  2 : Kadere iman eden, kederden emin olur.
                  Lügatler :

                  avâm : halk tabakası, sıradan insanlar
                  bedel : karşılık
                  beka : devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk
                  bilâkis : aksine, tersine
                  binaen : dayanarak, dolayı
                  divane : akılsız, deli
                  düstur : kural, prensip
                  elem : acı, keder, sıkıntı
                  fâni : gelip geçici
                  felek : âlem yörünge, gök
                  fıkra : bölüm; kısa yazı
                  hakikat : gerçek
                  hissiyat : duygular, hisler
                  imtiyaz : ayrıcalık
                  inayet-i İlâhiye : Allah’ın inâyeti, yardımı
                  kaide : düstur, prensip
                  kanaati gelmek : tatmin olmak, bir hükme varmak
                  kanun-u İlâhî : Allah’ın koyduğu kanun
                  kanun-u kaderî : Allah’ın takdiri ile tespit edilmiş kader kanunu
                  kat’î : kesin olarak
                  kefaret : günahın bağışlanmasına vesile olan şey
                  kudsî : kutsal, mukaddes, yüce
                  leffen : ekli, bitişik
                  musibet : belâ, dert, felâket
                  muvakkat : geçici
                  nefis : bir kimsenin kendisi; insanı daima kötülüğe, maddî zevk ve isteklere sevk eden duygu
                  şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
                  tâciz etmek : rahatsız etmek
                  takdim edilen : sunulan
                  teessüf : hayıflanma, üzülme
                  uhrevî : âhirete dair
                  zahirî : görünürde olan
                  zeval : geçip gitme, sona erme

                  #792305
                  Anonim

                    Meslektaşlarınızla-dindaşlarınızla ittifak ediniz
                    24 Mayıs 2011 / 00:01
                    Günün Risale-i Nur dersi

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    Ey ehl-i hak! Ey hakperest ehl-i şeriat ve ehl-i hakikat ve ehl-i tarikat! Bu müthiş maraz-ı ihtilâfa karşı birbirinizin kusurunu görmeyerek, yekdiğerinizin ayıbına karşı gözünüzü yumunuz.
                    (1) وَاِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا edeb-i Furkanî ile edepleniniz. Ve haricî düşmanın hücumunda dahilî münakaşâtı terk etmek ve ehl-i hakkı sukuttan ve zilletten kurtarmayı en birinci ve en mühim bir vazife-i uhreviye telâkki edip, yüzer âyât ve ehâdis-i Nebeviyenin şiddetle emrettikleri uhuvvet, muhabbet ve teavünü yapıp, bütün hissiyatınızla, ehl-i dünyadan daha şiddetli bir surette meslektaşlarınızla ve dindaşlarınızla ittifak ediniz, yani, ihtilâfa düşmeyiniz.
                    “Böyle küçük meseleler için kıymettar vaktimi sarf etmektense, o çok kıymetli vaktimi zikir ve fikir gibi kıymettar şeylere sarf edeceğim” deyip çekilerek ittifakı zayıflaştırmayınız. Çünkü bu mânevî cihadda küçük mesele zannettiğiniz, çok büyük olabilir. Bir neferin, bir saatte, mühim ve hususî şerâit dahilindeki nöbeti bir sene ibadet hükmüne bazan geçmesi gibi, bu ehl-i hakkın mağlûbiyeti zamanında, mânevî mücahede mesâilinde, küçük bir meseleye sarf olunan senin kıymettar bir günün, o neferin o saati gibi bin derece kıymet alabilir, bir günün bin gün olabilir.
                    Madem liveçhillâhtır, o işin küçüğüne, büyüğüne, kıymetli ve kıymetsizliğine bakılmaz. İhlâs ve rıza-yı İlâhî yolunda zerre, yıldız gibi olur. Vesilenin mahiyetine bakılmaz, neticesine bakılır. Madem neticesi rıza-yı İlâhîdir ve mayası ihlâstır; o küçük değildir, büyüktür. (Lem’alar, Yirminci Lem’a)
                    (1) “Onlar boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.” Furkan Sûresi, 25:72.
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    SÖZLÜK:
                    edeb-i Furkanî : hak ile batılı, doğru ile yanlışı ayıran Kur’ân-ı Kerim’in ortaya koyduğu bir ahlâk kuralı
                    ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık
                    liveçhillâh : Allah için
                    maraz-ı ihtilâf : anlaşmazlığa düşme hastalığı
                    şerâit : şartlar
                    teavün : yardımlaşma

                    #792385
                    Anonim

                      KADER RİSALESİ 5.2.HÂTİME(DEVAMI)
                      Ey nefis! Eğer şu dünya hayatına müştaksan, mevtten kaçarsan, kat’iyen bil ki, hayat zannettiğin hâlât, yalnız bulunduğun dakikadır. O dakikadan evvel bütün zamanın ve o zaman içindeki eşya-yı dünyeviye, o dakikada meyyittir, ölmüştür. O dakikadan sonra bütün zamanın ve onun mazrufu, o dakikada ademdir, hiçtir. Demek güvendiğin hayat-ı maddiye, yalnız bir dakikadır. Hattâ bir kısım ehl-i tetkik, “bir âşiredir, belki bir ân-ı seyyâledir” demişler. İşte, şu sırdandır ki, bazı ehl-i velâyet, dünyanın, dünya cihetiyle ademine hükmetmişler.

                      Madem böyledir. Hayat-ı maddiye-i nefsiyeyi bırak; kalb ve ruh ve sırrın derece-i hayatlarına çık, bak: Ne kadar geniş bir daire-i hayatları var! Senin için meyyit olan mazi, müstakbel, onlar için hayydır, hayattar ve mevcuttur.

                      Ey nefsim! Madem öyledir, sen dahi kalbim gibi ağla ve bağır ve de ki:
                      Fâniyim, fâni olanı istemem. Âcizim, âciz olanı istemem.
                      Ruhumu Rahmân’a teslim eyledim; gayr istemem.
                      İsterim, fakat bir yâr-ı bâki isterim.
                      Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
                      Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı birden isterim.

                      Lügatler :

                      âciz : güçsüz
                      adem : yokluk
                      Allahu ekber : “Allah en büyüktür”
                      ân-ı seyyâle : bir anda akıp giden zaman dilimi
                      Arabî : Arapça
                      âşire : saatin dakika ve saniye gibi on birim küçüğü olan zaman dilimi
                      cihet : yön, taraf
                      daire-i hayat : hayat alanı
                      derece-i hayat : hayat derecesi
                      ehl-i tetkik : dikkatle ve titizlikle araştıran kimseler
                      ehl-i velâyet : veliler, Allah dostları
                      eşya-yı dünyeviye : dünyaya ait şeyler
                      fâni : geçici, ölümlü
                      fıkra : bölüm
                      fıkra-i Arabiye : Arapça bölüm
                      gayr : başkası
                      hâlât : haller, durumlar
                      hayat-ı maddiye : maddî hayat
                      hayat-ı maddiye-i nefsiye : hayatın madde ve nefse bakan yönü
                      hayattar : canlı
                      hayy : diri
                      hiç ender hiç : hiç içinde hiç
                      kat’iyen : kesinlikle
                      mazi : geçmiş zaman
                      mazruf : içinde olanlar
                      mertebe-i tefekkür : tefekkür mertebesi
                      mevcudat : varlıklar
                      müstakbel : gelecek zaman
                      müştak : aşık, çok düşkün
                      nefis : kişinin kendisi
                      Rahmân : rahmeti sonsuz, yarattıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran Allah
                      Şems-i Sermed : devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah
                      yâr-ı bâki : daimi ve sürekli dost
                      zerre : en küçük madde parçası

                      #792386
                      Anonim

                        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
                        8.52.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
                        Salisen: Size karşı elbette çok cihetlerde dâhilî ve haricî muarızlar var. Eğer bu muarızlarınız hakaik-i imaniye namına çıksaydı, birden sizi mağlûp ederdi.
                        Çünkü bu milletin yüzde doksanı, bin seneden beri an’ane-i İslâmiye ile, ruh ve kalb ile bağlanmış. Zahiren muhalifi, fıtratındaki emre itaat cihetiyle serfürû etse de, kalben bağlanmaz.

                        Hem, bir Müslüman, başka milletler gibi değil. Eğer dinini bıraksa anarşist olur, hiçbir kayıt altında kalamaz; istibdad-ı mutlaktan, rüşvet-i mutlakadan başka hiçbir terbiye ve tedbirle idare edilmez. Bu hakikatin çok hüccetleri, çok misalleri var. Kısa kesip sizin zekâvetinize havale ediyorum.

                        Bu asrın Kur’ân’a şiddet-i ihtiyacını hissetmekte İsveç, Norveç, Finlandiya’dan geri kalmamak size elzemdir. Belki onlara ve onlar gibilere rehber olmak vazifenizdir. Siz, şimdiye kadar gelen inkılâp kusurlarını üç dört adamlara verip şimdiye kadar umumî harp ve sair inkılâpların icbarıyla yapılan tahribatları—hususan an’ane-i dîniye hakkında—tamire çalışsanız, hem size istikbalde çok büyük bir şeref ve âhirette büyük kusuratlarınıza kefaret olup, hem vatan ve millet hakkında menfaatli hizmet ederek milliyetperver, hamiyetperver namına müstehak olursunuz.

                        Rabian: Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor. Ve madem siz de herkes gibi kabre koşuyorsunuz. Ve madem o kat’î ölüm ehl-i dalâlet için idam-ı ebedîdir, yüz bin cemiyetçilik ve dünyaperestlik ve siyasetçilik onu tebdil edemez. Ve madem Kur’ân, o idam-ı ebedîyi, ehl-i iman için terhis tezkeresine çevirdiğini güneş gibi ispat eden Risale-i Nur elinize geçmiş ve yirmi seneden beri hiçbir feylesof, hiçbir dinsiz ona karşı çıkamıyor, bilâkis dikkat eden feylesofları imana getiriyor ve bu on iki sene zarfında dört büyük mahkemeniz ve feylesof ve ulemadan mürekkep ehl-i vukufunuz Risale-i Nur’u tahsin ve tasdik ve takdir edip, iman hakkındaki hüccetlerine itiraz edememişler. Ve bu millet ve vatana hiçbir zararı olmamakla beraber, hücum eden dehşetli cereyanlara karşı sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’ânî olduğuna Türk milletinden, hususan mektep görmüş gençlerden yüz bin şahit gösterebilirim. Elbette benim size karşı bu fikrimi tam nazara almak, ehemmiyetli bir vazifenizdir.

                        Lügatler :
                        âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
                        an’ane-i dîniye : dinî gelenek
                        an’ane-i İslâmiye : İslâmî gelenek
                        dahilî ve haricî : içeride ve dışarıda
                        ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapan kimseler
                        elzem : çok gerekli
                        ervah : ruhlar
                        fıtrat : yaratılış
                        hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları
                        hakikat : gerçek
                        hamiyetperver : hamiyet sahibi, fedakârlığı sever
                        hariç : dış
                        hasene : iyilik, sevap
                        havale etmek : göndermek
                        himmet : ciddi gayret, yardım
                        hususan : özellikle
                        hüccet : güçlü ve sağlam delil
                        icbar : mecbur etme, baskı, zorlama
                        inhisar etme : sınırlandırma, özgü kılma
                        inkılâp : değişim
                        istibdad-ı mutlak : tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük
                        istikbal : gelecek
                        kat’î : kesin, şüphesiz
                        kefaret : günahın bağışlanmasına vesile olan şey
                        kusurat : kusurlar
                        mağlûp olma : yenilgiye uğrama
                        mecburiyet : zorunlu olma
                        menfaatli : yararlı, faydalı
                        merhum : rahmete kavuşmuş, vefat etmiş
                        milliyetperver : kendi milletine düşkün olma
                        misal : örnek
                        muarız : karşı gelen, muhalif
                        muhalefet : karşıt olma, aykırılık
                        muhalif : aykırı, zıt
                        müstehak : hak eden, lâyık
                        rabian : dördüncü olarak
                        reis : başkan
                        rüşvet-i mutlak : her istenileni vermek, mutlak rüşvet
                        sair : diğer, başka
                        salisen : üçüncü olarak
                        serfürû : baş eğme, söz dinleme, itaat
                        seyyie : kötülük, günah
                        şehid : Allah yolunda canını feda eden Müslüman
                        şiddet-i ihtiyaç : ihtiyacın şiddeti
                        tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
                        umumî : genel
                        zahiren : görünürde
                        zekâvet : zeki oluş, zekilik

                        #792387
                        Anonim

                          Ölüm Allah’ın bekasına bir delildir
                          30 Mayıs 2011 / 00:01
                          Günün Risale-i Nur dersi

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          ON İKİNCİ LEM’A:
                          Arkadaş! Hayat, Hâlıkın ehadiyetine burhan olduğu gibi, mevt de devam ve bekasına bir delildir.
                          Evet, nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziyâ ve timsallerini göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi, o kabarcık gibi şeffaflar ölüp söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin ziyâ ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuâat, celevat ve timsallerin bir şems-i vâhidin eseri olduklarına şehadet ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücutlarıyla şemsin vücuduna ve ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delâlet ediyorlar.
                          Kezalik, mevcudat, vücuduyla Vâcibü’l-Vücudun vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle, teceddüdî bir teselsülle yerlerine gelen emsali, Sâniin ezelî ve ebedî vâhidiyetine şehadet ediyorlar.
                          Evet, leyl ve neharın ihtilâfı, fusul-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü hengâmlarında meydana çıkan şu güzel mevcudat ve bu lâtif masnuatta devam ile cereyan eden mübadele ve devr ü teslim muamelesi kat’î bir şehadetle, sermedî, âlî, dâimüttecellî bir Sahib-i Cemâlin vücuduna ve bekasına ve vahdetine şehadet eden kat’î bir burhandır.
                          Ve keza, senevî inkılâplarda, müsebbebatla esbabın birlikte ölüm ve zevali ve sonradan ikisinin yine birlikte iâdeleri, esbabın da müsebbebat gibi âciz masnu ve mahlûklardan olduğuna delâlet ettiği gibi, bu masnuat ve mevcudatın, bir Zât-ı Vâhidin müteceddid bir san’atı olduğuna da şehadet eder. (Mesnevi-i Nuriye, Lem’alar)
                          Bediüzzaman Said Nursi
                          SÖZLÜK:
                          âciz : güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
                          adem : hiçlik, yokluk
                          âlem : dünya, evren
                          âlî : yüce, yüksek
                          beka : devamlılık ve kalıcılık
                          burhan : güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt
                          celevat : cilveler, görüntüler
                          Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
                          cereyan eden : meydana gelen
                          dâimüttecellî : tecellî ve yansımaları sürekli devam eden
                          delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
                          devr ü teslim muamelesi : sürekli olarak birbirinin yerine geçme uygulaması
                          ehadiyet : Allah’ın birliğinin varlıklarda tek tek görünmesi ve herbir şeye hükmetmesi
                          emsal : benzer olanlar
                          esbab : sebebler
                          ezelî ve ebedî : varlığının başlangıcı ve sonu olmayan Zât, Allah
                          fesada gitmek : bozulmak
                          fusul-i erbaa : dört mevsim
                          Hâlık : her şeyi yaratan Allah
                          hengâm : zaman; dönem
                          iâde : birinin yerine tekrar getirilme
                          ihtilâf : farklılık
                          inkılâp : değişim
                          intizam : düzen
                          kat’î : kesin bir şekilde
                          keza : aynı, aynı biçimde
                          kezalik : bunun gibi
                          lâtif : ince, güzel
                          leyl : gece
                          masnu : san’at eseri varlık
                          masnuat : san’at eseri varlıklar
                          mevcudat : varlıklar
                          mevt : ölüm
                          mübadele : devirteslim
                          müsebbebat : sebeplerle meydana getirilenler
                          müteselsilen : zincirleme şeklinde; birbirine bağlı olarak
                          nehar : gündüz
                          Sahib-i Cemâl : sonsuz güzellik sahibi olan Allah
                          sair : diğer, başka
                          Sâni : herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah
                          senevî : yıllık
                          sermedî : daimî, sürekli
                          suubet : zorluk
                          şeffaf : saydam, parlak
                          şehadet : şahidlik
                          şems : Güneş
                          şems-i vâhid : bir tek Güneş
                          şerik : ortak
                          şuâat : şualar, ışık hüzmeleri
                          tahavvül : değişim
                          tebeddül : değişerek birbirinin yerini alma
                          teceddüdî : sürekli yenilenme hali
                          teselsül : zincirleme devam etme, ard arda gelme
                          timsal : görüntü; yansıma
                          unsur : element
                          Vâcibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah
                          vahdet : birlik
                          vâhidiyet : birlik
                          vücub-u vücud : Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması
                          vücud : varlık
                          zâtında : kendisinde
                          zeval : geçip gitme, sona erme
                          ziyâ : ışık; parlaklık

                          #792393
                          Anonim

                            TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 8.51.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
                            Eski dahiliye vekili,

                            şimdi parti kâtib-i umumisi Hilmi Bey,

                            Evvelâ: Yirmi sene zarfında bir tek istida Dahiliye Vekili iken sana yazdım. Fakat yirmi senelik kaidemi bozmadım, vermedim. Hem eski dahiliye vekili, hem şimdi kâtib-i umumî sıfatlarıyla seninle konuşacağım. Yirmi sene hükûmetle konuşmayan, tek bir defa hükûmet hesabına hükûmetin büyük bir rüknü ile konuşan adam, on saat kadar söylese azdır. Onun için siz benimle konuşmayı bir iki saat müsaade ediniz.

                            Saniyen: Şimdi partinin kâtib-i umumîsi itibarıyla size bir hakikati beyan etmeye kendimi mecbur biliyorum. Hakikat de şudur:

                            Senin, kâtib-i umumî olduğun Halk Fırkasının millet karşısında gayet ehemmiyetli bir vazifesi var. O da şudur:

                            Bin seneden beri âlem-i İslâmiyeti kahramanlığı ile memnun eden ve vahdet-i İslâmiyeyi muhafaza eden ve âlem-i beşeriyeti, küfr-ü mutlaktan ve dalâletten şanlı bir surette kurtulmasına büyük bir vesile olan Türk milleti ve Türkleşmiş olanların din kardeşleri!

                            Eğer şimdi, eski zaman gibi kahramancasına Kur’ân’a ve hakaik-i imana sahip çıkmazsanız ve doğrudan doğruya hakaik-i Kur’âniye ve imaniyeyi tervice çalışmazsanız, size kat’iyen haber veriyorum ve kat’î hüccetlerle ispat ederim ki, âlem-i İslâmın muhabbet ve uhuvveti yerine, dehşetli bir nefret; ve kahraman kardeşi ve kumandanı olan Türk milletine bir adavet; ve şimdi âlem-i İslâmı mahva çalışan küfr-ü mutlak altındaki anarşiliğe mağlûp olup, âlem-i İslâmın kal’ası ve şanlı ordusu olan bu Türk milletinin parça parça olmasına ve şark-ı şimalîden çıkan dehşetli ejderhanın istilâ etmesine sebebiyet vereceksiniz.

                            Evet, hariçte iki dehşetli cereyana karşı bu kahraman millet, Kur’ân kuvvetiyle dayanabilir. Yoksa, küfr-ü mutlakı, istibdad-ı mutlakı, sefahet-i mutlakı ve ehl-i namusun servetini serserilere ibâha etmesini âlet ederek dehşetli bir kuvvetle gelen bir cereyanı durduracak, ancak İslâmiyet hakikatiyle mezcolmuş, ittihad etmiş ve bütün mazideki şerefini İslâmiyette bulmuş olan bu milletteki din kuvveti ve îman bütünlüğüdür. Evet bu milletin hamiyetperverleri ve milliyetperverleri, herşeyden evvel bu mümteziç, müttehid milliyetin can damarı hükmünde olan hakaik-ı Kur’âniyeyi terbiye-i medeniye yerine ikâme etmek ve düstur-u hareket yapmakla o cereyanı durdurur inşaallah.

                            İkinci cereyan: Eğer siz, hamiyetperver, milliyetperver adamlar gibi, şimdiye kadar cereyan eden ve medeniyet hesabına mukaddesatı çiğneyen usulleri muhafazaya çalışıp, üç dört şahsın inkılâp namında yaptıkları icraatı esas tutarak mevcut haseneleri ve inkılâp iyiliklerini onlara verip ve mevcut dehşetli kusurları millete verilse, o vakit üç dört adamın üç dört seyyiesi üç dört milyon seyyie olup bu kahraman ve dindar milleti ve İslâm ordusu olan Türk milletinin geçmiş asırlardaki milyarlar şerefli merhum ordularına ve milyonlarla şehidlerine ve milletine büyük bir muhalefet ve ervahına bir mânevî azap ve şerefsizlik olmakla beraber; o üç dört inkılâpçı adamın pek az hisseleri bulunan ve millet ve ordunun kuvvet ve himmetiyle vücut bulan haseneleri o üç dört adama verilse, o üç dört milyon iyilikler, üç dört haseneye inhisar edip küçülür, hiçe iner; daha dehşetli kusurlara kefaret olamaz.

                            Lügatler :
                            adavet : düşmanlık
                            âlem-i beşeriyet : insanlık âlemi
                            âlem-i İslâm : İslâm dünyası
                            âlem-i İslâmiyet : İslâm âlemi
                            azâb : sıkıntı, acı çekme
                            azîm : büyük
                            beyan etmek : açıklamak, izah etmek
                            cereyan eden : dolaşan, hareket eden
                            cereyan : akım, hareket
                            Dahiliye Vekili : İçişleri Bakanı
                            dalâlet : doğru ve hak yoldan sapkınlık
                            düstur-u hareket : hareket prensibi, tarzı
                            ehl-i hamiyet : hamiyet ve gayret sahibi kimseler
                            ehl-i namus : namus sahibi
                            esas : temel
                            fütuhat : fetihler, zaferler, başarılar
                            hakaik-i iman : iman hakikatleri, gerçekleri
                            hakaik-i Kur’âniye ve imaniye : Kur’ân ve iman hakikatleri
                            hakaik-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikatleri
                            hakikat : gerçek
                            hamiyetperver : hamiyet sahibi, fedakârlığı sever
                            hariç : dış
                            hasene : iyilik, sevap
                            hüccet : güçlü ve sağlam delil
                            ibâha etmek : serbest bırakmak, helâl göstermek
                            icraat : faaliyet, iş
                            inkılâp : büyük değişim, dönüşüm
                            inşaallah : Allah dilerse, izin verirse
                            istibdad-ı mutlak : tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük
                            istilâ etmek : kuşatmak
                            ittihad etmek : birleşmek, birlik
                            ittiham etmek : suçlamak
                            kaide : esas, düstur
                            kâtib-i umumî : genel sekreter
                            küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Ondan gelen her şeyi inkâr etmek
                            mağlûp olma : yenilgiye uğrama
                            mahrum edilen : yoksun bırakılan
                            mahv : yok olma
                            mazi : geçmiş
                            merkeziyet-i İslâmiye : İslâmın merkezi
                            mevcut : var olan
                            mezc olmak : karışmak, bütünleşmek
                            milliyetperver : kendi milletine düşkün olma
                            muhabbet : sevgi
                            muhafaza : koruma
                            mukaddesat : mukaddes olan şeyler
                            muvaffak : başarılı
                            mümteziç : birleşik, karışık
                            müstemlekât : sömürgeler
                            müttehid : birleşmiş
                            rükün : önde gelen idareciler
                            saniyen : ikinci olarak
                            sebebiyet vermek : sebep olmak
                            sefahet-i mutlak : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük
                            servet : zenginlik
                            sıfat : özellik, vasıf
                            suret : biçim, şekil
                            şark-ı şimalî : kuzeydoğu
                            terbiye-i medeniye : medeniyetin verdiği eğitim
                            tervic : yaymak
                            uhuvvet : kardeşlik
                            usul : esas
                            vahdet-i İslâmiye : İslâmın birliği, beraberliği
                            zulmen : zulmederek

                            #792397
                            Anonim

                              KADER RİSALESİ 4.2.DÖRDÜNCÜ MEBHAS(DEVAMI)
                              Elhasıl: Madem hayat, Esmâ-i Hüsnânın nukuşunu gösterir. Hayatın başına gelen herşey hasendir. Meselâ, gayet zengin, nihayet derecede san’atkâr ve çok san’atlarda mahir bir Zât, âsâr-ı san’atını, hem kıymettar servetini göstermek için, âdi bir miskin adamı, modellik vazifesini gördürmek için, bir ücrete mukabil, bir saatte murassâ, musannâ yaptığı gömleği giydirir, onun üstünde işler ve vaziyetler verir, tebdil eder. Hem her nevi san’atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu ücretli miskin adam o zâta dese, “Bana zahmet veriyorsun. Eğilip kalkmakla vaziyet veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun” demeye hak kazanabilir mi? “Merhametsizlik, insafsızlık ettin” diyebilir mi?

                              İşte, onun gibi, Sâni-i Zülcelâl, Fâtır-ı Bîmisal, zîhayata göz, kulak, akıl, kalb gibi havâs ve letâifle murassâ olarak giydirdiği vücut gömleğini, Esmâ-i Hüsnânın nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde çevirir, çok vaziyetlerde değiştirir. Elemler, musibetler nev’inde olan keyfiyat, bazı esmâsının ahkâmını göstermek için lemeât-ı hikmet içinde bazı şuâât-ı rahmet ve o şuâât-ı rahmet içinde lâtif güzellikler vardır.

                              Lügatler :

                              âdi : basit, sıradan
                              ahkâm : hükümler
                              âsâr-ı san’at : san’at eserleri
                              elem : acı, sıkıntı
                              esmâ : isimler
                              Esmâ-i Hüsnâ : Allah’ın güzel isimleri
                              Fâtır-ı Bîmisal : benzersiz şeyleri hârika ve üstün sanatıyla yaratan Allah
                              hâlât : haller, durumlar
                              hasen : güzel
                              havâs : hisler, duyular
                              keyfiyat : özellikler, nitelikler
                              kıymettar : kıymetli, değerli
                              lâtif : güzel, hoş
                              lemeât-ı hikmet : hikmet parıltıları
                              letâif : lâtifeler, duyular
                              mahir : maharetli, becerikli
                              miskin : fakir
                              mukabil : karşılık
                              murassâ : cevherlerle süslü
                              musannâ : san’atla yapılmış
                              musibet : belâ, felaket
                              nevi : tür, çeşit
                              nihayet : son
                              Sâni-i Zülcelâl : haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi sanatlı bir şekilde yapan Allah
                              şuâât-ı rahmet : rahmet ışınları
                              tebdil etmek : değiştirmek
                              zîhayat : canlı

                              #792398
                              Anonim

                                TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
                                8.49.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
                                Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor. Senin, hamiyet-i diniyen ve tecrübe-i ilmiyen ve Nurlara karşı alâkan sebebiyle, senden rica ediyorum ki, Sabri ile geçen macerayı unutmaya çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münakaşa ile söylemiş. Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffaret olur.

                                Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nura ve Nur vasıtasıyla imana öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlicenaplığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.

                                Sahabelerin bir kısmı, o harplerde, adalet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer’iyeyi düşünüp tâbi olarak, Hazret-i Ali’nin (r.a.) takip ettiği adalet-i hakikiye ve azîmet-i şer’iyye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terk edip, muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini, hattâ İmam-ı Ali’nin (r.a.) kardeşi Ukayl ve “Habrü’l-Ümme” ünvanını alan Abdullah ibni Abbas dahi bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, 1 مِنْ مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esasiye-i şer’iyeye binaen 2 طَهَّرَ اللهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmayı ve bahsetmeyi caiz görmüyorlar. Çünkü, itiraza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük Sahabelere, hattâ muhalif tarafında bulunan Âl-i Beytin bir kısmına ve Talha (r.a.) ve Zübeyir (r.a.) gibi Aşere-i Mübeşşereden büyük zatlara itiraza başlar, zem ve adavet meyli uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı kapamak taraftarıdır.

                                Hattâ Ehl-i Sünnetin ve ilm-i kelâmın azîm imamlarından meşhur Sadeddin-i Taftazanî, Yezid ve Velid hakkında tel’in ve tadlile cevaz vermesine mukabil, Seyyid Şerif Cürcanî gibi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velid, zalim ve gaddar ve fâcirdirler; fakat sekeratta imansız gittikleri gaybîdir. Ve kat’î bir derecede bilinmediği için, şahısların hakkında nass-ı kat’î ve delil-i kat’î bulunmadığı vakit, imanla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimali olduğundan, öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki

                                3لَعْنَةُ اللهِ عَلَى الظَّالِمِينَ وَالْمُنَافِقِينَ gibi umumî bir ünvan ile lânet caiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur” diye Sadeddin-i Taftazanî’ye mukabele etmişler.

                                Senin müdakkikane ve âlimâne mektubuna karşı uzun cevap yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim.
                                Kardeşiniz

                                Said Nursî
                                Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                                1 : Fitne kapılarını kapatmak şeriatın güzelliklerindendir.
                                2 : “Cenâb-ı Hak ellerimizi o kanlı hâdiselere bulaştırmadı; o halde biz de o hâdiselerden bahsedip dilimizi bulaştırmayalım.” Ömer bin Abdülaziz’e ait bir söz. Şa’ranî, El-Yevâkit ve’l-Cevahir, 2:69; Bâcurî, Şerhü Cevheretü’t-Tevhid, 334.
                                3 : Allah’ın lâneti zalimlerin ve münafıkların üzerine olsun.

                                Lügatler :

                                adalet-i hakikiye : gerçek adalet
                                adalet-i izafiye/adalet-i nisbiye : zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören adalet
                                adavet : düşmanlık
                                âlicenaplık : yüksek ahlâk sahibi
                                âlimâne : âlimlere yakışır şekilde
                                allâme : büyük âlim
                                azîmet-i şer’iye : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsini en mükemmel şekilde eksiksiz yapmaya çalışma
                                azîm : büyük
                                binaen : dayanarak
                                caiz : sakıncasız, doğru
                                cevaz : izin, müsaade, ruhsat
                                delil-i kat’î : kesin delil
                                düstur-u esasiye-i şer’iye : şeriatın esas prensipleri, ana kanunları
                                Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat : Hz. Muhammed’in sünnetine uyan, onun yolundan giden büyük Müslüman topluluk
                                fâcir : günahkâr
                                fitne : ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; imtihan vesilesi olan şey
                                gaddar : acımasız
                                gaybî : bilinmeyen, görünmeyen
                                hakikî : asıl, gerçek
                                hamiyet-i diniye : dinin koruyuculuğu, dini koruma duygusu
                                hasene : iyilik, sevap
                                hemşehri : aynı ilden olan kimse, memleketli
                                hususî : özel
                                içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma
                                ilm-i kelâm : iman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı
                                kat’î : kesin
                                keffaret : günahın bağışlanmasına vesile olan şey
                                küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Ondan gelen her şeyi inkâr etme
                                lânet : beddua etme
                                medar-ı ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık sebebi
                                meyil : eğilim
                                muhalif : karşı, aykırı
                                mukabele etmek : karşılık vermek
                                mukabil : karşılık
                                muktesidâne : iktisatlı bir şekilde
                                müdakkikane : dikkatlice araştırıp inceleyerek
                                müstağniyâne : ihtiyaç duymayarak, muhtaç olmayarak
                                müstehak : hak etmiş, lâyık
                                nass-ı kat’î : kesin delil—Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadisler gibi
                                nazara almak : göz önünde bulundurmak
                                nazarıyla : gözüyle, bakışıyla
                                nizâ etme : kavga etme, uyuşmama
                                ruhsat-ı şer’iye : dinin verdiği izin
                                Sahabe : Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar
                                sekerat : ölüm ânı
                                tâbi olma : uyma
                                tadlil : doğru yoldan çıktığına hükmetme, dalâlette görme
                                tarafgirlik : taraftarlık
                                tecrübe-i ilmiye : ilmin kazandırdığı tecrübe
                                tel’in : lânetleme, lânet okuma
                                umumî : genel
                                zâhidâne : tam bir takva içinde olarak
                                zem : kınama, kötüleme

                                #792403
                                Anonim

                                  Vücudunu Mucidine feda et
                                  31 Mayıs 2011 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi…

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  İ’lem eyyühe’l-aziz!
                                  Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mâhiyetlerinden ve ne âkıbetlerinden haberin olmuyor:
                                  Biri, cesettir. Evet, cesedin genç iken lâtif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de, ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.
                                  Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.
                                  Biri de insaniyettir. Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddittir. Dâim-i Bâkînin zikriyle muhafazası lâzımdır.
                                  Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir; ne ileri, ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç olduğun tûl-i emel yükünü yüklenme.
                                  Biri de vücuttur. Vücut zaten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlikü’l-Mülktür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir. Binaenaleyh, Mâlik-i Hakikînin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun: ümitsizliği intaç eden hırs gibi.
                                  Biri de belâ ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri düşünülürse, zıtları zihne gelir, lezzet verir.
                                  Biri de, sen burada misafirsin. Ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce getiremediği birşeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza, bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiyat alacaksın. Çünkü, feda etmediğin takdirde, ya bâd-ı hevâ zâil olur, gider, veya Onun malı olduğundan, yine Ona rücû eder.
                                  Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünkü ancak vücudun terkiyle vücut bulunabilir. Ve keza, vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuttan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihât-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan vücudun tam mânâsıyla nurlar içinde kalır.
                                  Biri de, dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve sür’at-i zevali itibarıyla, aklı başında olan, onları kalbine alıp kıymet vermez.
                                  Dünyanın âkıbeti ne olursa olsun, lezâizi terk etmek evlâdır. Çünkü, âkıbetin ya saadettir; saadet ise şu fâni lezâizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve idam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının âkıbetini küfür sâikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de terk-i lezâiz evlâdır. Çünkü, o lezâizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden, adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler o elemlere galebe edemez. (Mesnevi-i Nuriye – Habbe)
                                  Bediüzzaman Said Nursi
                                  SÖZLÜK:
                                  Âciz : Güçsüz
                                  Adem : Yokluk, Hiçlik
                                  Adem-İ Mutlak : Mutlak Yok Oluş, Tamamen Ve Ebediyen Yok Olma
                                  Âkıbet : Netice, Son
                                  Aziz : Çok Değerli, İzzetli
                                  Bâd-I Hevâ : Karşılıksız; Boş, Boşu Boşuna
                                  Binaenaleyh : Bundan Dolayı
                                  Cihât-I Erbaa : Dört Yön, Taraf
                                  Daire-İ Emir : Emir Dairesi, Alanı
                                  Elem : Acı, Keder, Üzüntü
                                  Evlâ : Daha İyi
                                  Fâni : Geçici Olan, Ölümlü
                                  Hariç Olmak : Dışında Olmak
                                  Hariç : Dış
                                  Hudud : Sınırlar
                                  İntaç Etmek : Netice, Sonuç Vermek
                                  İntizar : Bekleyiş
                                  İtimad Etmek : Güvenmek
                                  Kalâk : Endişe, İç Sıkıntısı, Gönül Darlığı
                                  Keza : Bunun Gibi
                                  Kısmet : Hisse, Pay, Nasip
                                  Küfür : Allah’ı Veya Allah’ın Bildirdiği Herhangi Bir Şeyi İnkâr Etme, İnançsızlık
                                  Lezâiz : Lezzetler
                                  Mahzun Olmak : Hüzünlenmek
                                  Mâlik : Sahip
                                  Mâlik-İ Hakikî : Herşeyin Gerçek Sahibi Olan Allah
                                  Mâlikü’l-Mülk : Bütün Mülkün Gerçek Sahibi Olan Allah
                                  Menzil : Yer, Mekân
                                  Mûcid : İcad Eden, Varlıklara Vücut Verip Yaratan Allah
                                  Mukabilinde : Karşılığında
                                  Musibet : Belâ, Büyük Sıkıntı
                                  Mülk : Sahip Olunan Şey
                                  Nur : Aydınlık, Işık
                                  Rücû Etmek : Dönmek, Geri Dönmek
                                  Saadet : Mutluluk
                                  Sâika : Sebep, Neden
                                  Sür’at-İ Zeval : Hızlıca Geçip Gitme, Yok Olma
                                  Şefkat : Merhamet
                                  Şekavet : Mutsuzluk, Bedbahtlık
                                  Tahammül : Dayanma, Katlanma
                                  Tâkat : Güç, Kapasite
                                  Taleb : İsteme
                                  Tayin Edilmek : Belirlenmek
                                  Tezyin : Süsleme
                                  Tûl-İ Emel : Bitmez Tükenmez, Sonsuz Arzu Ve İstekler
                                  Vücud : Beden
                                  Vücut Bulmak : Var Olmak
                                  Zâil Olmak : Geçip Gitmek, Yok Olmak
                                  Zâil : Geçip Gidici, Yok Olucu
                                  Zeval : Geçici Olma
                                  Ziyade : Çok, Fazla

                                15 yazı görüntüleniyor - 301 ile 315 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.