• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #766335
    Anonim

      66941.jpg
      En makbul manevi dua, ihlastır
      01 Kasım 2010 / 00:01
      Günün Risale-i Nur dersi…

      Bismillahirrahmanirrahim
      Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
      b424.gif-1-
      b700.gif -1-
      b701.gif -2-
      b702.gif -3-
      b703.gif -4-
      EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
      Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
      en büyük bir kuvvet,
      en makbul bir şefaatçi,
      en metin bir nokta-i istinad,
      en kısa bir tarik-i hakikat,
      en makbul bir duâ-i mânevî,
      en kerametli bir vesile-i makasıd,
      en yüksek bir haslet,
      en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
      Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
      b704.gif (Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
      Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
      Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm b705.gif (Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
      İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
      BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
      Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
      Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
      İKİNCİ DÜSTURUNUZ
      Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
      Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
      Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
      İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
      Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
      Bu sırrın sırrı şudur ki:
      Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)
      ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
      Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
      Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
      Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
      Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
      Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
      Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
      Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, b706.gif (“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
      DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
      Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
      Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
      Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.
      Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
      Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
      Bediüzzaman Said Nursi
      SÖZLÜK:
      BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
      Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
      CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
      CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
      Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
      DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
      DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
      ENÂNİYET : Benlik, gurur.
      ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
      ESBÂB : Sebepler.
      FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
      FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
      FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
      FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
      Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
      Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
      HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
      HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
      Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
      HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
      HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
      HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
      Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
      HILLET : Samimî dost.
      Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
      HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
      HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
      HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
      Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
      HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
      ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
      İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
      İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
      İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
      İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
      İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
      İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
      İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
      İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
      İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
      KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
      KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
      Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
      KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
      LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
      Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
      MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
      Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
      MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
      Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
      MÂNİ : Engel.
      Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
      MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
      Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
      MES’UL : Sorumlu.
      MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
      MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
      MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
      Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
      MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
      Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
      Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
      MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
      MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
      MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
      Müteallikât: İlgili, alakalı.
      NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
      NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
      NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
      Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
      Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
      Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
      RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
      SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
      SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
      Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
      SAVLET : Saldırı.
      SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
      Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
      SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
      SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
      ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
      ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
      ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
      TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
      Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
      Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
      TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
      TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
      TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
      TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
      Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
      TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
      TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
      Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
      Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
      Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
      Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
      Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
      UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
      UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
      Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
      UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
      Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
      ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
      Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
      Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
      VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
      VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
      Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
      ZİYÂDE : Fazla, çok.

      #780636
      Anonim

        HİSLERİ İYİ BİLMEK
        Üstâd Bediüzzamân Hazretleri; ´Dokuzuncu Mektûb´da şöyle der: “Tahinin ederim ki, nâsihlerin (nasihat edenlerin) nasîhatlari, şu zamanda te´sirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: ´Haset etme! Hırs gösterme! Adavet (düşmanlık) etme! İnat etme! Dünyayı sevme!´ yani, ´Fıtratım değiştir!´ gibi, zahiren onlarca mâlâyutak (takat yetmez) bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: ´Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz!´ hem nasihat te´sir eder, hem dâire-i ihtiyarlarında bir emr-i teklif olur.”
        Demek ki insandaki hisler, Cenâb-ı Hakk´ın fıtrat-ı beşere dere ettiği, imhası ve set çekilmesi mümkün olmayan, bir su memba´ı gibidir. Nasıl ki, bir su memba´mı yerin altına hapsetmek mümkün değildir. Aynen öyle de, hislerin önüne set çekmek ve yok etmek mümkün değildir. Bir su memba´ımn üzeri reddedilse, başka bir menfezden yol bulup yine yeryüzüne çıkar. Çıktığı yer tekrar reddedilse, başka bir yerden yol bulup yine çıkar. İmhası ve şeddi mümkün olmayan bu su memba´ının, çıktıktan sonra yönünü çevirmek ve istenilen tarafı tevcih etmek gayet derecede mümkün ve kolaydır.
        İşte, insanda binlerce his vardır. Her birisinin de iki mertebesi vardır. Biri mecazî, diğeri de hakîkî. Aşağıda, insanda tesirini en çok icra eden bazı kuvvetli hislerin ve manevî cihazların mecazî ve hakîkî mertebeleri, yani meşru´ ve gayr-i meşru´ cihetleri ile, mecazî cihetten hakîkî cihete inkılabın nasıl olacağı, Risâle-i Nûr´daki tarz-ı beyanıyla ifade edilmiştir:
        1. Muhabbet (sevgi): İnsan, kalbindeki sevgisini, fâni ve kırılmaya mahkûm cam parçaları hükmünde olan firak ve zeval kılıcı ile boynu vurulan mâsivâya sarf ederse, o sevgi, sahibini daimî azap ve elemde bırakır. Hâlbuki nihayetsiz bir muhabbete lâyık, ancak cemâl, kemâl ve ihsanı bakî bir Zât olabilir.
        2. Aşk: Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fani mahbuplara müteveccih olduğu vakit ya o aşk kendi sahibini daimî bir azâb ve elemde bırakır, veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için bakî bir mahbûbu arattırır; aşk-ı mecazî, aşk-ı hakikîye inkılap eder.
        3. Ene: (benlik) Enenin, hikmet-i hilkati unutulup, vazife-i fıtriyesi terk ettirilip, manayı ismiyle eneye bakılırsa, kendini mâlik îtikad etse; o vakit emânete hıyanet edilir. Bütün serler, şirkler, küfür ve dalâletler enenin bu yüzünden neş´et eder. Eğer, eneye mana-yı harfi ile bakılsa, kendisi bir âyine îtikad edilse, mahiyetindeki ölçücükler ve numuneler ile Hâlık ve Sâni´i tanıma cihetine gidilse, o vakit ene Allah´a abd olur, ubudiyetin menşe´i olur makâm-ı ahsen-i takvime çıkar.
        4. Gelecek endişesi: İnsan, dünyevî istikbâlinden ziyadesiyle endişe ettiği zaman görür ki, o endişe ettiği istikbâle yetişmek için elinde senet yok. Hem rızık cihetinde Cenâb-ı Hakk´ın garantisi altında ve kısa olan bir istikbâl, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller için garanti altına alınmamış ebedî bir istikbâle teveccüh eder. Bu hissinin hakîkî mecrasını bulmuş olur.
        5. Hırs: İnsan, mala ve makama karşı şiddetli bir hırs gösterir. Bakar ki, muvakkaten kendi nezaretine verilmiş o fani mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya medar olan makam, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî makam olan manevî makamlara ve Allah´a yakınlık derecelerine ve hakikî mal olan salık amellere teveccüh eder.
        6. İnat: İnsan, şiddetli bir inat ile ehemmiyetsiz, fani işlere karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen bir şeye, bir sene inat ediyor. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. O şiddetli inadı, o lüzumsuz fani işlere vermeyip, âlî ve baki olan hakâik-i îmâniyeye ve esâsât-ı İslâmiyeye ve âhiret hizmetlerine sarf eder. O haslet-i rezile olan inâd-ı mecazî, güzel ve âlî bir haslet olan hakikî inada, yani hakta şiddetli sebata inkılap eder.
        İnsanda, ekseriyet itibari hubb-u câh denilen şöhret hırsı ve hodfuruşluk, ve şan ü şeref denilen riyâkârâne halklara görünmek ve umûmun nazarında mevki sahibi âhiret için bu dünya için de gayet dağdağalıdır; çok kötü ahlâkın menşesdiıf ve insanlarm da en zaîf damarıdır. Halbu ki rızâ-yı İlâhî ve iltifat-ı Rahmani kabûl-u Rabbani Öyle bir makamdır ki insanların teveccühü ve beğenmesi, ona nispeten bir zerre hükmündedir. Hubb-y cah hissi eğer susturulmazsa ve izale edilmezse, yüzünü başka cihete çevirmek lazımdır. Şöyle ki: Âhiret sevabı için, insanların dualarım kazanmak niyetiyle ve hizmetin hüsn-i tesiri noktasında bu hissin meşru´ bir ciheti bulunabilir.
        8. Havf (korku): Halktan korkmak, Mim bir belâdır. Hayatı zehir hükmüne ´getirir. İnsan, bu havfı, yani korku hissini, öyle birisine tevcih etmeli ki, insanın havfı lezzedi bir tezellül olsun. Havf, bir kamçıdır; O´nun rahmetinin kucağına atar. Malûmdur ki, bir valide, meselâ bir yavruyu korkutup sinesine celbediyor. O korku, o yavruya gayet lezzetlidir. Çünkü şefkat sînesine celbediyor. Hâlbuki bütün validelerin şefkatleri, rahmet-i İlahiyenin bir le-m´asıdır. Demek havfullâhta bir azîm lezzet vardır. Hem Allah´tan havf eden, başkaların kasavetli, katı, belâlı havfmdan kurtulur.
        9. Adavet (düşmanlık): Hiss-i adavet, mü´minlere tevcih edilmek için verilmemiştir. Nasıl ki, âdî ve sıradan çakıl taşlarına, Kâ´be´den daha kıymetli ve Uhud dağından daha azametli demlemiyorsa, mü-´mine de, Kâ´be ve Uhud dağı azametinde ve kıymetinde olan îman, İslâmiyet, namaz gibi hasletleri varken, çakıl taşı hükmünde olan bazı küçük kusurlarından ve hatalarından dolayı da adavet edilemez. Edilirse, bu bir zulüm ve insafsızlık olur. İnsan eğer adavet edecekse, kalbindeki adavete adavet etmeli, onun izâlesine çalışmalıdır. Hem, en ziyâde inşâna zarar veren nefs-i emmâreye ve hevâ-yı nefse adavet edip, ıslâhına çalışmalı. Hem, Kur´ân ve îman düşmanları çoktur, onlaradüşmanlık etmek gerektir.
        10. Haset: Haset evvelâ hasetçiyi ezer, mahveder, yandırır Hasedin çaresi: Haset-
        sün ve kuvvet ve mertebe ve servet; fânidir, muvakkattir. Eğer uhrevif meziyetlere haset ediyorsa, zaten onlarda hsset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa; ya kendisi riyakârdır, âhiret. Malını dünyaca ımahvetmek ister veyahut haset ettiği şahsr-riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder; rahmete itirâz eden, rahmetten mahrum kalır.

        11. Sabır: İnsan ibâdetle günahlara ve musibetlere sabretmekle mükelleftir. Cenâb-ı Hakk´m kendisine verdiği sabır kuvvetini, geçmiş ve geleceğe, veriminin tahakkümü, gafleti ve fâni hayatı bâkî tevehhüm etmesi ile dağıtmazsa, şu sabır kuvveti her musibete karşı kâfi gelebilir. Fakat insan sabır kuvveti´ni geçmiş ve geleceğe dağıtsa, o vakit, hâl-i hazırdaki musibet ve ibâdet ve günâhlara karşı sabrı kâfin gelmez, şekvaya başlar.
        12. Milliyetçilik Hissi: Vatan, dil ve din unsurları temelinde teşkil edilen birliğe ´millet´ denir. Hatta bunlardan birisi dahi noksan olsa yine millet birdir. İşte bu ´milliyet´ fikri, İslâmiyet´e hadim olmak, kal´a olmalı, zırhı olmalı ve İslâmiyet´e hizmet ettiği nispette medâr-ı fahr ve gurur olmak. Yoksa İslâmiyet´in yerine geçmemeli. Böyle bir vaziyet kalenin surlarındaki taşları, kalenin içindeki mücevher hazinesinin yerine koyup, mücevherleri dışarı atmak gibi bir ciddi hatâ ve cinayettir. Bütün Müslüman milletler ve unsurlar, ancak ´İslâmiyet pederi´nin birer evlâdıdır. Birbirinin kardeşidir Kimisi büyük ağabey, kimisi de küçük kardeş
        13. Akıl: Hakkı bâtıl, bâtılı da hak göstermek demek olan ´cerbeze´ ile hiçbir şey´i bilmemek demek olan ´gabâvet´ zulümdür. ´Hikmet´ ise, hakkı hak bilip imtisal etmek, bâtılı bâtıl bilip ictinâb etmek demektir. Aklın meşru´ ve vasat mertebesidir.
        14. Gadâb: Maddî ve ma´nevî hiçbir şeyden korkmamak demek olan ´tehevvür´ ile korkulmayacak şeylerden dahi korkmak demek olan ´cebânet´ zulümdür. ´Şecaat´ ise, dinî ve dünyevî hukuku söz konusu olduğunda canını verebilecek derecede bir kahramanlığa sahip, olmak demektir ve gadâb hissinin vasat ve meşru mertebesidir.
        15. Şehvet: Irz ve namusları pây-i mâl etmek etmek demek olan ´fücur´ ile, ne helâle ne de harama meyli olmamak demek olan ´humûd´ zulümdür. ´İffet´ ise, helâle iştahlı olup harama iştahlı olmamak demektir ve ´kuvve-i şeheviye´nin vasat ve meşru´ mertebesidir.

        #780650
        Anonim

          Şu alemin Rabbi, sonsuz ikram sahibidir
          03 Kasım 2010 / 00:01
          Günün Risale-i Nur dersi…

          Bismillahirrahmanirrahim
          İkinci Hakikat:
          Bâb-ı Kerem ve Rahmettir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.
          Hiç mümkün müdür ki, gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan Şu âlemin Rabbi, kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şâyeste mücâzâtta bulunmasın?
          Evet, şu dünya gidişâtına bakılsa, görülüyor ki, en âciz, en zayıftan tut, tâ en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zayıf, en âcize en iyi rızık veriliyor; her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir keremle ziyâfetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir Kerem Eli, içinde işlediğini bedâheten gösteriyor.
          Meselâ, bahar mevsiminde, Cennet hûrileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misâl libaslar ile giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaâtıyla süslendirip, hizmetkâr ederek, onların latîf elleri olan dallarıyla çeşit çeşit en tatlı, en musannâ meyveleri bize takdim etmek; hem, zehirli bir sineğin eliyle şifâlı en tatlı balı bize yedirmek;
          Hem, en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem, rahmetin büyük bir hazînesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak, ne kadar cemîl bir kerem, ne kadar latîf bir rahmet eseri olduğu bedâheten anlaşılır.
          Hem, insan ve bâzı canavarlardan başka, güneş ve ay ve arzdan tut, tâ en küçük mahlûka kadar her şey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumi bir itaat bulunması, büyük bir Celâl ve İzzet Sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
          Hem, gerek nebâtî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün vâlidelerin o rahîm şefkatleriyle ve süt gibi o latîf gıdâ ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedâheten anlaşılır. (Sözler, 10. Söz)
          Bediüzzaman Said Nursi
          SÖZLÜK:
          ÂCİZ : Güçsüz, kuvvetsiz.
          ÂSÂR : Eserler, izler, nişanlar, belirtiler.
          BÂB-I KEREM VE RAHMET : Rahmet ve ikram kapısı.
          BEDÂHETEN : Ap açık, bir şekilde, birden bire, âniden, ansızın, düşünmeksizin.
          CELÂL : Sonsuz büyüklük, haşmet, ululuk, yücelik ve haşmet sahibi olan Allah.
          DERMAN : İlâç, tâkat, güç, kurtuluş sebebi.
          HEYBET : Hürmetle beraber korku hissini veren hâl, büyüklük.
          KAVÎ : Kuvvetli, sağlam, metin, zorlu.
          KEREM : Cömertlik, lütuf, ihsan, inâyet, izzet, şeref.
          KERÎM : İkrâm ve ihsânı bol olan Allah.
          LATÎF : Güzel, hoş. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi.
          LİBAS : Elbise.
          MAHLÛK : Yaratılmış, yoktan var edilmiş olan.
          MURASSAÂT : Murassâlar, cevher ve inci gibi değerli taşlarla süslenmiş şeyler.
          MUSANNA : Sanatlı bir şekilde yapılan.
          MÜCÂZÂT : Cezâlar.
          NEBÂTÎ : Bitki cinsinden, bitkiye âit, yerden biten cinsten olan.
          NİHÂYETSİZ : Sonsuz.
          RAHÎM : Sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah.
          SÜNDÜS : Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaşlardan biri.
          SÜNDÜSMİSAL : İpekli kumaş gibi.
          ŞÂYESTE : Uygun, yaraşır, lâyık.
          ŞİFÂ : Hastalıktan iyi olma, iyileşme.
          TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
          ULVÎ : Yüce, yüksek.
          VÂLİDE : Anne.

          #780831
          Anonim

            Ey bizi nimetleriyle besleyen sultanımız…
            07 Kasım 2010 / 00:01
            Günün Risale-i Nur dersi…

            Bismillahirrahmanirrahim
            BEŞİNCİ SURET
            Bak, bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ, bak, en ednâ bir hacet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
            Şimdi gel, gidelim; şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından birşeyler istiyor. Bütün ahali, “Evet, evet, biz de istiyoruz” diyorlar, onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle; bu padişahın sevgilisi diyor ki:
            “Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb’îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başıboş bırakıp idam etme” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.
            Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir adamın en ednâ bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin; en sevgili bir yâver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu, umumun da maksududur. Hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır. Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misafirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için, beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu.
            (Sözler, 10. Söz)
            Bediüzzaman Said Nursi
            LÜGAT:
            Adavet : Düşmanlık
            Ahali : Halk
            Baytar : Veteriner
            Celb Etmek : Çekmek
            Cemâl : Güzellik
            Ednâ : En Aşağı, En Basit
            Eşraf : İleri Gelen Büyükler
            Hacet : İhtiyaç
            Hürmet : Saygı
            İçtima : Toplanma
            Kaza Etmek : Yerine Getirmek
            Kemâl : Kusursuzluk, Mükemmellik
            Kudretli : Güç Ve İktidar Sahibi
            Mahvetmek : Yok Etmek
            Makarr-I Saltanat : Saltanatın Merkezi, Başkent
            Maksut : İstek, Arzu
            Marzî : Razı Olunan Şey
            Matlup : İstek
            Menba : Kaynak
            Meram : Arzu, İstek
            Meyletmek : Eğilim Göstermek
            Misilsiz : Benzersiz
            Muhabbet : Sevgi
            Mukteza : Gereklilik
            Musibetzede : Musibete Uğrayan
            Muti’ : İtaatkâr, Emre Uyan
            Muvakkat : Geçici
            Müştak : Düşkün
            Müteşekkir : Teşekkür Eden
            Nişan : Alâmet, İşaret
            Nutuk : Konuşma
            Nümune : Örnek
            Nüzhetgâh : Seyir Ve Dinlenme Yeri
            Perverde Eden : Besleyen
            Raiyet : Halk, Vatandaş
            Seyrangâh-I Daimî : Devamlı Gezinti Yeri
            Şefkat : Acıma, Merhamet
            Tahkir : Hakaret Etme, Küçümseme
            Tasavvur : Düşünme, Hayal Etme
            Tasdik : Doğrulama, Onaylama
            Tazib Etme : Azaplandırma, Eziyet Verme
            Teb’îd : Uzaklaştırma, Kovma
            Teyid Etmek : Desteklemek
            Umum : Genel, Herkes
            Yâver-İ Ekrem : Çok Değerli, Yüksek Rütbeli Memur
            Zevâl : Geçip Gitme, Yok Olma

            #780890
            Anonim

              Dünya nasıl kainat kadar büyük olur?
              09 Kasım 2010 / 00:01
              Günün Risale-i Nur dersi…

              Bismillahirrahmanirrahim
              İkincisi: Küre-i arz her ne kadar semâvâta nisbeten çok küçüktür; fakat hadsiz masnuat-ı İlâhiyenin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan, kalb cesede mukabil geldiği gibi, küre-i arz dahi koca, hadsiz semâvâta karşı bir kalb ve mânevî bir merkez hükmünde olarak mukabil gelir. Onun için,
              • zeminin küçük mikyasta eskiden beri yedi iklimi,
              • hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, iki Asya, iki Amerika namlarıyla mâruf yedi kıt’ası,
              • hem denizle beraber Şark, Garp, Şimal, Cenup, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki malûm yedi kıt’ası,
              • hem merkezinden tâ kışr-ı zâhirîye kadar hikmeten, fennen sabit olan muttasıl ve mütenevvi yedi tabakası,
              • hem zîhayat için medar-ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz’î unsurları tazammun edip ve “yedi kat” tabir edilen meşhur yedi nevi küllî unsuru,
              • hem “dört unsur” denilen su, hava, nar, toprak (türab) ile beraber, “mevâlid-i selâse” denilen maâdin, nebâtat ve hayvânâtın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri,
              • hem cin ve ifrit ve sair muhtelif zîşuur ve zîhayat mahlûkların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl-i keşif ve ashab-ı şuhudun şehadetiyle sabit yedi kat arzın âlemleri,
              • hem küre-i arzımıza benzeyen yedi küre-i uhrâ dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işareten yedi tabaka, yani, yedi küre-i arziye bulunmasına işareten küre-i arz dahi, yedi tabaka, âyât-ı Kur’âniyeden fehmedilmiştir.
              İşte, yedi nevi ile yedi tarzda arzın yedi tabakası mevcut olduğu tahakkuk ediyor. Sekizincisi olan âhirki mânâ başka nokta-i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dahil değildir. (Lemalar, 12. Lema)
              Bediüzzaman Said Nursi
              LÜGAT:
              Âlem : Dünya
              Arz : Dünya
              Ashab-I Şuhud : Görülmeyen Âlemlerdeki Hakikatleri Gözlemleyebilen Kişiler
              Âyât-I Kur’âniye : Kur’ân Ayetleri
              Cenup : Güney
              Cüz’î : Küçük
              Ehl-İ Keşif : Maneviyat Âlemlerinde İman Hakikatlerini Gözlemleme Seviyesine Ulaşmış İnsanlar
              Fehmedilmek : Anlaşılmak
              Fennen : Bilimsel Olarak
              Garp : Batı
              Hadsiz : Sınırsız
              Hayvânât : Hayvanlar
              Hikmeten : Hikmet Gereği; Herşeyin Belirli Gayelere Yönelik Olarak, Mânâlı, Faydalı Ve Tam Yerli Yerinde Olması Gereği
              İfrit : Cinlerden Bir Tür
              Kesretli : Çok Sayıda
              Kışr-I Zâhirî : Dış Kabuk
              Kıt’a : Dünyanın Kara Paçalarından Her Biri
              Küllî : Geniş, Kapsamlı
              Küre-İ Arz : Yerküre, Dünya
              Küre-İ Uhrâ : Diğer Küre
              Maâdin : Madenler
              Mahlûk : Yaratılmış
              Mahşer : Toplanma Yeri
              Makarr : Kalınacak Yer, Merkez
              Malûm : Bilinen
              Mânevî : Maddî Olmayan
              Mâruf : Bilinen
              Masnuat-I İlâhiye : Allah’ın Sanatla Yarattığı Varlıklar
              Mazhar : Yansıma Ve Görünme Yeri
              Medar-I Hayat : Hayatın Kaynağı
              Mesken : Ev, Mekan
              Meşher : Sergi Yeri
              Mevâlid-İ Selâse : Üç Çocuk; Dört Unsurun (Su, Hava, Toprak, Güneş) Birleşiminden Meydana Gelen Madenler, Bitkiler Ve Hayvanlar
              Mikyas : Ölçü
              Muhtelif : Çeşitli
              Mukabil : Karşılık
              Muttasıl : Yapışık, Bitişik
              Mütenevvi : Çeşit Çeşit
              Nam : Ad, İsim
              Nar : Ateş
              Nebâtat : Bitkiler
              Nevi : Çeşit, Tür
              Nisbeten : Kıyasla
              Seb’a : Yedi
              Semâvât : Gökler
              Şark : Doğu
              Şehadet : Şahidlik
              Şimal : Kuzey
              Tabaka : Katman
              Tabir Edilen : Adlandırılan, Anılan
              Tazammun Etmek : İçine Almak, Kapsamak
              Tevafuk : Uygunluk
              Türab : Toprak
              Unsur : Madde, Parça
              Yeni Dünya :
              Zemin : Yeryüzü
              Zîhayat : Canlı
              Zîşuur : Şuur Sahibi, Bilinçli

              #780914
              Anonim

                Manevi kalemleri ölünce de işliyor
                10 Kasım 2010 / 00:01
                Günün Risale-i Nur dersi…

                Bismillahirrahmanirrahim
                Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i imaniyede kuvvetli, metin, ciddî, sarsılmaz, fedakâr arkadaşlarım ve seyahat-i berzahiye ve uhreviyede nuranî yoldaşlarım,
                Sizin, herbir dirhemi yüz dirhem şüheda kanı kadar kıymettar siyah nuru akıtan mübarek kalemlerinizin bu defaki kudsî hediyelerin herbir harfine mukabil, Cenab-ı Erhamürrâhimîn sizlere bin rahmet eylesin. Âmin.
                Bu gaflet ve sıkıntılı ve usançlı mevsimde ve dünya meşgaleleri içinde bu fedakârâne gayretiniz ve sa’yiniz, hakikaten bir inâyet-i hassadır ve bir keramet-i Nuriyedir. Cenâb-ı Hak sizlerden ebeden râzı olsun. Âmin.
                Elmas kalemlerini, bize yardım için, yirmi bir Abdurrahman ve Abdülmecid’lerin bu kadar çabuk nüshaları yetiştirmeleri ve kabri pürnur olan Mehmed Zühtü’nün, berzahta dahi kalemini bizim hesabımıza istimal etmesi hükmünde, onun metrukâtından nüshaların gönderilmesi, bizi derinden derine sürurla şükre sevk etti.
                Eski talebeliğim zamanında mevsuk zâtlardan, onlar da mühim imamlardan naklederek işittim ki: “Ciddî, müştak, hâlis talebe-i ulûm, tahsilde iken vefat ettikleri zaman, berzahta aynı tahsil misâli ve bir medrese-i mâneviyede bulunuyor gibi, o âleme muvafık bir vaziyet ihsan ediliyor” diye, o zaman talebe-i ulûm içinde çok defa medâr-ı bahs oluyordu. Şimdi bu vakitte, talebe-i ulûmun en hâlisleri Risale-i Nur talebeleri olduğundan, elbette merhum Mehmed Zühtü, Âsım ve Lütfü gibi zâtların vazifeleri devam ediyor. Defter-i a’mallerine hasenat yazmak için, manevî kalemleri inşaallah işliyorlar. Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür ediyoruz ki, sizdeki fevkalâde gayret ve çalışmak matbaaya ihtiyaç bırakmıyor. Bu defa gönderdiğiniz risaleler çok güzel, çok mükemmel, çok da lüzumlu. Fakat ben sehvetmiştim. On Birinci Lem’a ile Telvihat-ı Tis’ayı yazmadığımız halde, yazmışım zannediyordum.
                Minhâcü’s-Sünne bizde var. On bir nükteden ibaret olan On Birinci Lem’a, Mirkatü’s-Sünne ve Telvihat-ı Tis’a ile ve ona zeyl olarak dört hatveden ibaret, Risale-i Kaderin zeyli iken, On Yedinci Sözün zeyline giren parça dahi, telvihata zeyil olarak yazılsa münasip olur.
                (“Allah, göklerin ve yerin nurudur.” Nûr Sûresi, 24:35) âyetinin tecellîsine bakan bir seyahat-i kalbiye-i hayaliyeye dair iki üç sahifelik Yirmi Dokuzuncu Mektubun âhir kısımlarındaki parça dahi içlerinde bulunsa güzel olur. Şimdi size, musibet yüzünden bir inâyet-i hâssayı fazla dua etmenize vesile olmak için yazıyorum.
                Bugün, dört saat evvel ben, yalnız, Karadağ’ın hâli ormanları içinde idim. Gayet titiz bir ata binmiştim. Ben binerken, birden dizgin kayışı koptu. O da fena ürktü, ma’reke takıldı. Beni öyle fena bir tarzda çiftelerle yere düşürdü. Ben o halde sağ elim, sol ayağım kırılmış gibi ihtimal verdiğim gibi, vaziyet de öyle gösteriyordu. At da başkasının malı. O hâli orman içine daldı. Etrafta hiç kimse yok ki, imdada yetişsin. Cenâb-ı Hakka hadsiz şükrediyordum; el, ayağım kırılmamış, çok ziyade incinmiş iken, yine şemsiyeyle yürüyebildim. O titiz at da ormana dalıp, yolsuz bir istikamete, benim yürüyüşümle yürüyerek, on beş dakikalık bir mesafeye bir saatte yetiştik. At su içmekte iken, Nuriye isminde bir kadın geldi. Elinde ekmek, bir parça ekmeği ata verip, tutuldu. Ben de Cenâb-ı Hakka şükür, o vakit binebildim, odaya geldim. Birden öyle bir tufanlı yağmur oldu; hücremin önünde bir sel olarak gördük. Eğer o su, o Nuriye’ye rast gelmeseydi, o hâli yerde, o yağmur altında, at da başkasının malı, kaybolmak gibi çok musibetlerden Cenâb-ı Hak muhafaza eyledi.
                Bu küçük musibette dokuz cihette nimet olduğunu tasdik ettik. Ve bu nevi hıfz u himâyet, sizlerin samimî dualarınızın bir neticesi olduğu kanaatindeyiz. Ve bu dokuz cihetle medar-ı şükran hâdise dün aldığımız hediye-i Nuriye’nin çok fâideli olduğuna işarettir. Çünkü, darb-ı meselde meşhurdur ki: birşeyde zahmet, meşakkat, alâmet-i makbûliyettir. Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ve dualarını istiyoruz. (Kastamonu Lahikası, 163. Mektup)
                Bediüzzaman Said Nursi
                LÜGAT:
                Âmin : “Allah’ım Kabul Eyle”
                Aziz : Çok Değerli, İzzetli, Saygın
                Berzah : Kabir Âlemi
                Cenâb-I Erhamürrâhimîn : Merhametlilerin En Merhametlisi Olan Şeref Ve Azamet Sahibi Yüce Allah
                Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan Sonsuz Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
                Defter-İ A’mâl : Amellerin Kaydedildiği Defter
                Dirhem : Eskiden Kullanılan Ve 3 Gramlık Ağırlığa Karşılık Gelen Bir Ölçü Birimi
                Ebeden : Sonsuza Kadar
                Fedakârâne : Fedakârca
                Fevkalâde : Olağanüstü, Çok Güzel
                Hadsiz : Sonsuz
                Hakikaten : Gerçekten
                Hâlis : İçten, Katıksız, Samimî
                Hasenat : Sevaplar, İyilikler
                Hizmet-İ İmaniye : İman Hizmeti
                İhsan : Bağışlama, İkram Etme
                İnâyet-İ Hassa : Özel Yardım
                İnşaallah : Allah Dilerse, İzin Verirse
                İstimal : Kullanma
                Keramet-İ Nuriye : Risale-I Nur’un Kerameti
                Kıymettar : Kıymetli, Değerli
                Kudsî : Her Türlü Kusur Ve Noksandan Uzak
                Medâr-I Bahis : Bahis Sebebi, Söz Konusu
                Medrese-İ Mâneviye : Mânevî Medrese, Okul
                Merhum : Rahmete Kavuşmuş, Vefat Etmiş
                Meşgale : Meşguliyet, İş
                Metrukât : Miraslar
                Mevsuk : Delilli, Güvenilir
                Misâl : Gibi
                Mukabil : Karşılık
                Muvafık : Uygun
                Mübarek : Bereketli, Hayırlı
                Müştak : Arzulu, Çok İstekli
                Nuranî : Nurlu
                Nüsha : Kopya
                Pürnur : Çok Nurlu
                Rahmet : Şefkat, Merhamet Ve İhsan
                Sa’y : Çalışma
                Seyahat-İ Berzahiye Ve Uhreviye : Ahiret Ve Berzah Yolculuğu
                Sıddık : Çok Doğru Ve Bağlı
                Sürur : Mutluluk, Sevinç
                Şüheda : Şehitler
                Şükür : Nimetlere Karşı Memnunluk Gösterme, Allah’a Teşekkür Etme
                Tahsil : İlim Öğrenme, Öğrenim
                Talebe-İ Ulûm : İlim Talebeleri
                Âhir : Son
                Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan Sonsuz Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
                Cihet : Yön, Taraf
                Fena : Kötü
                Hadsiz : Sonsuz, Sınırsız
                Hâli : Tenha, Issız
                Hatve : Basamak, Mertebe
                Hıfz U Himayet : Muhafaza Etme Ve Koruma
                Hücre : Oda
                İmdat : Yardım
                İnâyet-İ Hâssa : Özel Yardım
                İstikamet : Doğru Yolda Olma
                Lem’a : Parıltı; Risale-İ Nur’da Yer Alan Lem’alar Adlı Eserin Her Bir Bölümü
                Ma’rek : Sık Ormanlık, Çalılık Alan
                Minhâcü’s-Sünne : Sünnet Yolu; Peygamberimizin Sünnetine Uyma Metodu; Dördüncü Lem’a
                Mirkatü’s-Sünne : Peygamberimizin (A.S.M.) Sünnetine Uymanın Dereceleri; On Birinci Lem’a
                Muhafaza : Koruma
                Musibet : Belâ, Felaket, Sıkıntı
                Münasip : Uygun
                Nevi : Çeşit, Tür
                Nükte : İnce Ve Derin Mana
                Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
                Risale-İ Kader : Kader Risalesi; Yirmi Altıncı Söz
                Sehvetmek : Hatâ Yapmak
                Seyahat-İ Kalbiye-İ Hayaliye : Hayalî Ve Kalbî Yolculuk; Bir Tür Hayalî Seyahat Ve Kalb Yolculuğu Olan Yirmi Dokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Risalesi
                Şükür : Nimetlere Karşı Memnunluk Gösterme, Allah’a Teşekkür Etme
                Tecellî : Yansıma
                Telvihat : Telvihler, Açıklamalar; Telvihat-I Tis’a
                Telvihat-I Tis’a : Dokuz Telvih, Açıklama; Yirmi Dokuzuncu Mektubun Dokuzuncu Kısmı, Velâyet Ve Tarikatlar Hakkındaki Risale
                Tufan : Çok Şiddetli Ve Her Tarafı Kaplayan Fırtınalı Yağmur
                Vesile : Sebep
                Zeyl : Ek, İlâve
                Ziyade : Çok, Fazla

                #780949
                Anonim

                  Bediüzzaman’ın vasiyeti
                  11 Kasım 2010 / 00:01
                  Günün Risale-i Nur dersi…

                  Bismillahirramanirrahim
                  VASİYETNAMEMDİR
                  Aziz, sıddık kardeşlerim ve varislerim,
                  Ecel gizli olmasından, vasiyetname yazmak sünnettir. Benim metrukatım ve Risale-i Nur’dan olan benim hususi kitaplarım ve güzel ciltlenmiş mecmualarım ve sair şeylerimin bütününü, Gül ve Nur fabrikaların heyetine, başta Hüsrev ve Tahiri olarak o heyetten on iki kahraman kardeşlerime vasiyet ediyorum.
                  Onlara bırakıyorum ki, emr-i Hak olan ecelim geldiği zaman, benim arkamda o metrukatım, benim bedelime o sadık ve mübarek ellerde hizmet-i Nuriye ve imaniyede çalışsın ve istimal edilsin.
                  Kardeşlerim, bu vasiyetten telaş etmeyiniz. Ben, teessürattan ve dokuz defa zehirlenmekten, pek çok zayıf olmakla beraber gizli münafıkların desiselerle müteaddit suikastları için bu vasiyeti yazdım. Merak etmeyiniz, inayet-i Rabbaniye ve hıfz-ı İlahi devam ediyor.
                  (Baki olan yalnız Allah’tır)
                  Kardeşiniz
                  Said Nursi
                  Kardeşim Abdülmecid, Zübeyir, Mustafa Sungur, Ceylan, Mehmed Kaya, Hüsnü, Bayram, Rüştü, Abdullah, Ahmed Aytimur, Atıf, Tillolu Said, Mustafa, Mustafa, Seyyid Salih. (Emirdağ Lahikası)
                  SÖZLÜK:
                  DESÎSE : Gizli hile, oyun, aldatmaca hareketler.
                  ECEL : Her mahlûkun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti.
                  EMR-İ HAK : Allah’ın emri. Allah’ın izni.
                  HIFZ-I İLÂHÎ : Allah’ın koruması.
                  İNÂYET-İ RABBÂNİYE : Herşeyi terbiye ve idâre eden Cenab-ı Hakk’ın yardımı.
                  İSTİMÂL : Kullanma.
                  MECMUA : Toplanıp biriktirilmiş, düzenlenmiş şeylerin hepsi.
                  METRÛKÂT : Bırakılan yerler, terkedilenler. Miraslar.
                  MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
                  MÜNÂFIK : İkiyüzlü, araya nifak sokan, sözünde durmayan, inanmadığı halde inanır görünen.
                  MÜTEADDİD : Pekçok. Türlü türlü, çeşitli.
                  SÂDIK : Doğru, bağlı.
                  SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
                  SÜNNET : Peygamberimizin söylediği söz, yaptığı hareket ve başkalarının yapıp da hoş karşıladığı davranışlar.
                  TEESSÜRÂT : Üzüntüler, teessürler.
                  VÂRİS : Mirasçı, kendisine miras düşen, vefât eden birisinin mal ve mülkünü kullanmaya yetkili olan.
                  VASİYET : Bir işi birisine havale etmek. * Emir. * Fık: Bir malı veya menfaatı, ölümden sonrası için bir şahsa veya bir hayır cihetine teberru yolu ile (yani, meccanen) temlik etmek.
                  VASİYETNÂME : Sahip olduklarını, ölümünden sonrası için bir şahısa, ya da bir hayır müessesesine bırakmak ve kullanım şeklini belirlemek.

                  #781052
                  Anonim

                    66493.jpg
                    Bismillahirrahmanirrahim
                    BEŞİNCİ SURET
                    Bak, bu işler içinde görünüyor ki, o misilsiz zâtın pek büyük bir şefkati vardır. Çünkü her musibetzedenin imdadına koşturuyor. Her suale ve matluba cevap veriyor. Hattâ, bak, en ednâ bir hacet, en ednâ bir raiyetten görse, şefkatle kaza ediyor. Bir çobanın bir koyunu bir ayağı incinse, ya merhem, ya baytar gönderiyor.
                    Şimdi gel, gidelim; şu adada büyük bir içtima var. Bütün memleket eşrafı orada toplanmışlar. Bak, pek büyük bir nişanı taşıyan bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor. O şefkatli padişahından birşeyler istiyor. Bütün ahali, “Evet, evet, biz de istiyoruz” diyorlar, onu tasdik ve teyid ediyorlar. Şimdi dinle; bu padişahın sevgilisi diyor ki:
                    “Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin nümunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster. Ve bizi makarr-ı saltanatına celb et. Bizi bu çöllerde mahvettirme. Bizi huzuruna al. Bize merhamet et. Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir. Bizi zevâl ve teb’îd ile tazib etme. Sana müştak ve müteşekkir şu muti’ raiyetini başıboş bırakıp idam etme” diyor ve pek çok yalvarıyor. Sen de işitiyorsun.
                    Acaba bu kadar şefkatli ve kudretli bir padişah, hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir adamın en ednâ bir meramını ehemmiyetle yerine getirsin; en sevgili bir yâver-i ekreminin en güzel bir maksudunu yerine getirmesin? Halbuki, o sevgilinin maksudu, umumun da maksududur. Hem padişahın marzîsi, hem merhamet ve adaletinin muktezasıdır. Hem ona rahattır, ağır değil. Bu misafirhanelerdeki muvakkat nüzhetgâhlar kadar ağır gelmez. Madem nümunelerini göstermek için, beş altı gün seyrangâhlara bu kadar masraf ediyor, bu memleketi kurdu.
                    (Sözler, 10. Söz)
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    LÜGAT:
                    Adavet : Düşmanlık
                    Ahali : Halk
                    Baytar : Veteriner
                    Celb Etmek : Çekmek
                    Cemâl : Güzellik
                    Ednâ : En Aşağı, En Basit
                    Eşraf : İleri Gelen Büyükler
                    Hacet : İhtiyaç
                    Hürmet : Saygı
                    İçtima : Toplanma
                    Kaza Etmek : Yerine Getirmek
                    Kemâl : Kusursuzluk, Mükemmellik
                    Kudretli : Güç Ve İktidar Sahibi
                    Mahvetmek : Yok Etmek
                    Makarr-I Saltanat : Saltanatın Merkezi, Başkent
                    Maksut : İstek, Arzu
                    Marzî : Razı Olunan Şey
                    Matlup : İstek
                    Menba : Kaynak
                    Meram : Arzu, İstek
                    Meyletmek : Eğilim Göstermek
                    Misilsiz : Benzersiz
                    Muhabbet : Sevgi
                    Mukteza : Gereklilik
                    Musibetzede : Musibete Uğrayan
                    Muti’ : İtaatkâr, Emre Uyan
                    Muvakkat : Geçici
                    Müştak : Düşkün
                    Müteşekkir : Teşekkür Eden
                    Nişan : Alâmet, İşaret
                    Nutuk : Konuşma
                    Nümune : Örnek
                    Nüzhetgâh : Seyir Ve Dinlenme Yeri
                    Perverde Eden : Besleyen
                    Raiyet : Halk, Vatandaş
                    Seyrangâh-I Daimî : Devamlı Gezinti Yeri
                    Şefkat : Acıma, Merhamet
                    Tahkir : Hakaret Etme, Küçümseme
                    Tasavvur : Düşünme, Hayal Etme
                    Tasdik : Doğrulama, Onaylama
                    Tazib Etme : Azaplandırma, Eziyet Verme
                    Teb’îd : Uzaklaştırma, Kovma
                    Teyid Etmek : Desteklemek
                    Umum : Genel, Herkes
                    Yâver-İ Ekrem : Çok Değerli, Yüksek Rütbeli Memur
                    Zevâl : Geçip Gitme, Yok Olma

                    #781116
                    Anonim

                      Tüm yaratılanlar O’nu (c.c) tanıyorlar
                      12 Kasım 2010 / 00:01
                      Günün Risale-i Nur dersi…

                      Bismillahirrahmanirrahim
                      Yâ Rabbe’l-Âlemîn! Yâ İlâhe’l-Evvelîne ve’l-Âhirîn! Ya Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Arâdîn!
                      Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ve îman ettim ki; nasıl semâ, fezâ, arz, berr ve bahr, şecer, nebat, hayvan, efrâdıyla, eczâsıyla, zerrâtıyla Seni biliyorlar, tanıyorlar ve varlığına ve birliğine şehâdet ve delâlet ve işaret ediyorlar.
                      Öyle de, kâinatın hulâsası olan zîhayat; ve zîhayatın hulâsası olan insan; ve insanın hulâsası olan enbiyâ, evliyâ, asfiyânın hulâsası olan kalblerin ve akılların müşâhedât ve keşfıyât ve ilhâmât ve istihrâcâtla, yüzer icmâ ve yüzer tevâtür kuvvetinde bir katiyetle Senin vücûb-u vücuduna ve Senin vahdâniyet ve ehadiyetine şehâdet edip ihbar ediyorlar. Mu’cizât ve kerâmât ve yakînî bürhanlarıyla, haberlerini ispat ediyorlar.
                      Evet, kalblerde, perde-i gaybda ihtar edici bir Zâta bakan hiçbir hâtırât-ı gaybiye; ve ilhâm edici bir Zâta baktıran hiçbir ilhâmât-ı sâdıka; ve hakkalyakîn sûretinde sıfat-ı Kudsiye ve Esmâ-i Hüsnânı keşfeden hiçbir îtikâd-ı yakîne; ve enbiyâ ve evliyâda bir Vâcibü’l-Vücudun envârını aynelyakîn ile müşâhede eden hiçbir nûrânî kalb; ve asfiyâ ve sıddıkînde bir Hâlık-ı Küll-i Şeyin âyât-ı vücûbunu ve berâhin-i vahdetini ilmelyakîn ile tasdik eden, ispat eden hiçbir münevver akıl yoktur ki, Senin vücûb-u vücuduna ve sıfat-ı kudsiyene ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve Esmâ-i Hüsnâna şehâdet etmesin, delâleti bulunmasın ve işareti olmasın.
                      Ve bilhassa, bütün enbiyâ ve evliyâ ve asfiyâ ve sıddîkînin imamı ve reisi ve hulâsası olan Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ihbârını tasdik eden hiçbir mu’cizât-ı bâhiresi; ve hakkâniyetini gösteren hiçbir hakîkat-i âliyesi; ve bütün mukaddes ve hakîkatli kitapların hulâsatü’l-hulâsası olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın hiçbir âyet-i tevhîdiye-i kâtıası; ve mesâil-i îmâniyeden hiçbir mesele-i kudsiyesi yoktur ki, Senin vücûb-u vücuduna ve kudsî sıfatlarına ve Senin vahdetine ve ehadiyetine ve esmâ ve sıfatına şehâdet etmesin ve delâleti olmasın ve işareti bulunmasın.
                      Hem, nasıl ki, bütün o yüz binler muhbir-i sâdıklar, mu’cizâtlarına ve kerâmâtlarına ve hüccetlerine istinad ederek Senin varlığına ve birliğine şehâdet ederler. Öyle de, her şeye muhît olan Arş-ı Âzamın külliyât-ı umûrunu idâreden, tâ kalbin gâyet gizli ve cüz’î hâtırâtını ve arzularını ve duâlarını bilmek ve işitmek ve idâre etmeye kadar cereyan eden rubûbiyetinin derece-i haşmetini ve gözümüz önünde hadsiz muhtelif eşyayı birden îcad eden, hiçbir fiil bir fiile, bir iş bir işe mâni olmadan, en büyük bir şeyi en küçük bir sinek gibi kolayca yapan kudretinin derece-i azametini icmâ ile, ittifak ile îlân ve ihbar ve ispat ediyorlar.
                      Hem, nasıl ki bu kâinatı, zîrûha, husûsan insana mükemmel bir saray hükmüne getiren; ve Cenneti ve saadet-i ebediyeyi cin ve inse ihzar eden; ve en küçük bir zîhayatı unutmayan; ve en âciz bir kalbin tatminine ve taltifine çalışan rahmetinin hadsiz genişliğini ve zerrâttan tâ seyyârâta kadar bütün envâ-ı mahlûkâtı emirlerine itaat ettiren ve teshîr ve tavzif eden hâkimiyetinin nihayetsiz vüs’atini haber vererek, mu’cizât ve hüccetleriyle ispat ederler. Öyle de, kâinatı, eczâları adedince risâleler içinde bulunan bir kitâb-ı kebîr hükmüne getiren;
                      ve Levh-i Mahfûzun defterleri olan İmâm-ı Mübîn ve Kitâb-ı Mübînde, bütün mevcudâtın bütün sergüzeştlerini kaydedip yazan; ve umum çekirdeklerde umum ağaçlarının fihristelerini ve programlarını ve zîşuurun başlarında, bütün kuvve-i hâfızalarda, sahiplerinin tarihçe-i hayatlarını yanlışsız muntazaman yazdıran ilminin her şeye ihâtasına; ve herbir mevcuda çok hikmetleri takan, hattâ herbir ağaçta meyveleri sayısınca neticeleri verdiren;
                      ve herbir zîhayatta âzâları, belki eczâları ve hüceyrâtları adedince maslahatları tâkip eden; hattâ insanın lisânını çok vazifelerde tavzif etmekle beraber, taamların tatları adedince, zevkî olan mîzancıklar ile teçhiz ettiren hikmet-i kudsiyenin herbir şeye şümûlüne;
                      hem, bu dünyada numûneleri görülen celâlî ve cemâlî isimlerinin tecellîleri, daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine; ve bu fânî âlemde numûneleri müşâhede edilen ihsanâtının daha şâşaalı bir sûrette dâr-ı saadette istimrârına ve bekâsına; ve bu dünyada onları gören müştakların ebedde dahi refâkatlerine ve beraber bulunmalarına bilicmâ, bilittifak şehâdet ve delâlet ve işaret ederler. (Lemalar, Münacat)
                      Bediüzzaman Said Nursi
                      SÖZLÜK:
                      ÂHİR : Son.
                      ARŞ : Allahın emirlerinin tecelli ettiği yer. Toprak su hava ve nur diye dört tane arşı vardır.
                      ARŞ-I A’ZAM : En büyük arş. Cenab-ı Hakk’ın arşı.
                      AYNE’L-YAKÎN : Göz ile görür derecede kesin olarak bilme veya bu derecede inanma.
                      BÂHİR : Aşikâr. Açık. Belirli. Apaçık.
                      BAHR : Deniz.
                      BERÂHİN-İ VAHDET : Birlik delilleri.
                      BERR : Toprak, yeryüzü, yer.
                      BİLİCMÂ : İcma ile; sözüne inanılır büyük bir topluluğun ittifakıyla.
                      BİLİTTİFAK : İttifakla, beraberce, birlikte.
                      EBEDÜ’L-ÂBÂD : Sonsuzlukların sonsuzluğu; âhiret, ebedî hayat.
                      ECZÂ : Cüz’ler, bölümler, parçalar; bir ilâcın tesirli maddesi.
                      EFRÂD : Fertler, şahıslar.
                      EHADİYET : Allah’ın yarattığı herşeyin yanında Zâtıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle bulunarak birliğini göstermesi.
                      ENVÂ-I MAHLÛKAT : Yaratıkların çeşitleri, cinsleri; çeşit çeşit yaratıklar.
                      ENVÂR : Nurlar. Aydınlıklar.
                      ERADÎN : (Arz. C.) Yerler. Arzlar, dünyalar.
                      ESMÂ-İ HÜSNÂ : Allah’ın güzel isimleri.
                      EVVELÎN : Evvelkilerin ilki.
                      HAKİKAT-İ ÂLİYE : Yüce, ulvî hakikat, gerçek.
                      HAKKALYAKÎN : Mârifet mertebesinin en yükseği; en kesin bir surette gerçeği görüp yaşamak hâli; ateşin yakıcı olduğunu bütün hislerimizle yakından duyup yaşadığımız gibi.
                      HÁLIK-I KÜLL-İ ŞEY : Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
                      HÂTIRÂT-I GAYBİYE : Görünmeyen âlemlerden gelen ihtarlar, hatırlatmalar.
                      HULÂSA : Birşeyin, bir bâhsin özü; kısaca esâsı.
                      HULASAT-ÜL HULASA : Hulâsanın hulâsası. Özünün özü. * Ayet-ül Kübrâ Risâlesinin hülâsası.
                      İCMÂ : Fikir birliği. Bir meselede âlimlerin ittifak etmesi.
                      İHZAR : Hazırlamak.
                      İLHÂMÂT : İlhamlar, Allah’dan kalbe gelen mânâlar.
                      İLHÂMÂT : İlhamlar, Allah’dan kalbe gelen mânâlar.
                      İLHÂMÂT-I SÂDIKA : Doğru ilhâmlar.
                      İMAM-I MÜBÎN : Kader defteri. Geçmiş ve gelecekte eşyanın alacakları sanatlı ve düzenli hallerin yazıldığı, programlandığı ilim defteri.
                      İSTİHRÂCÂT : Bazı işaretlerle belli bir şeyi daha belirgin olarak ortaya çıkarmak.
                      İSTİMRÂR : Devam etme.
                      ÎTİKAD-I YAKÎNE : Kesin inanç, itikad.
                      KERÂMÂT : Kerâmetler. İkrâmlar.
                      KEŞF : Olacak birşeyi evvelden anlama; gizli birşeyin Allah tarafından birisine ilhâm edilmesi yoluyla bilinmesi.
                      KİTÂB-I MÜBÎN : Kâinattaki olayları cereyan ettiren Allah’ın kudretine âit nizam ve intizam esaslarını, kanunlarını ihtivâ eden mânevî kitap; Kudret Kitabı; Kur’ân-ı Kerîm’e de bu isim verilmiştir.
                      KÜLLİYÂT-I UMÛR : İşlerin bütünü.
                      LEVH-İ MAHFÛZ : Olmuş ve olacak herşeyin yazılı bulunduğu kader levhası.
                      MESÂİL-İ ÎMÂNİYE : İmânî meseleler.
                      MU’CİZÂT : Mu’cizeler. İnsanı aciz bırakan olaylar, hâdiseler.
                      MUHBİR-İ SÂDIK : Doğru haberci; Allah ve âhiretle ilgili doğru haberler veren Peygamberimiz (a.s.m.) ve diğer peygamberler (a.s.) için kullanılır.
                      MÜŞÂHEDÂT : Gözle görünen şeyler.
                      MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
                      MÜŞTAK : Arzulu, fazla istekli, iştiyak gösteren.
                      NEBAT : Bitki.
                      RAB : Besleyen, yetiştiren, terbiye eden Allah.
                      RABB-ÜL ÂLEMÎN : Bütün âlemlerin Rabbi.
                      REFÂKAT : Arkadaşlık, beraberlik.
                      SEMÂVÂT : Gökler.
                      SERGÜZEŞT : Başa gelen hâller, maceralar.
                      SEYYÂRÂT : Gezegenler. Bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler.
                      SIFÂT-I KUDSİYE : Allah’ın mukaddes sıfatları.
                      ŞECER: Ağaç.
                      ŞEHÂDET : Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.
                      ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
                      TÂLİM : Öğretme, yetiştirme, eğitme.
                      TALTİF : İltifat etmek. Gönül almak. Yumuşatmak.
                      TAVZİF : Görevlendirme, vazifelendirme.
                      TEÇHİZ : Donatma. Cihazlandırma.
                      TESHÎR : İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.
                      TEVÂTÜR : İçinde yalan ihtimâli bulunmayan ve birbirlerine kuvvet veren haberlerden oluşan büyük bir topluluğa ait haber.
                      VAHDÂNİYET : Allah’ın tek ve benzersiz olup, kusur ve noksanlardan uzak olması.
                      VÜCÛB-U VÜCUD : Varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zarurî ve vacib olmak, vazgeçilmez olmak.
                      VÜS’AT : Genişlik.
                      YAKÎNÎ : Şüphe edilmeyecek derecede kesin bir şekilde.
                      ZERRÂT : Atomlar, zerreler.
                      ZERRÂT : Atomlar, zerreler.
                      ZÎRUH : Ruh sahibi, canlı.

                      #781118
                      Anonim

                        Nur’dan zarar gelmez
                        13 Kasım 2010 / 00:01
                        Günün Risale-i Nur dersi…

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        Suâl: “Ey Seydâ! İstanbul’a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?”
                        Cevap: Müjde getirdim.

                        Suâl: “Müjde ne demek? Bâzılar, bize, ‘Sizin için fenalık var’ diyorlar.”
                        Cevap: Nurdan zarar gelmez; gelirse, huffâşa gelir, murdar şeylere gelir. Size, cemî kuvvetimle, yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; ‘umum İslâmın, lâsiyyemâ Osmânîlerin, bâhusus Ekrâdın saadetinin fecr-i sâdıkının geldiğini, hattâ Bâşid başında görüyorum.
                        (Ümitsizlik ve karamsarlığın sembolü olan Arap filozof ve şâiri Ebû Alâi’l-Maarrîye rağmen)
                        Faraza, şu devletin yarı milleti, pahasında verilse idi gene erzân ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz!
                        Suâl: “Biz öyle işitmedik.”
                        Cevap: Şeytanın arkadaşları çoktur…
                        Suâl: “Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve suâlleri hallet.”
                        Cevap: Elbette; fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam.
                        Suâl: “İstibdat nedir? Meşrûtiyet nedir?” Diğeri: “Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık.” Başkası: “Dînimize zarar yok mu?” Daha başkası: “Jön Türkler şöyledirler, böyledirler, bizi de zarardîde edecekler.” Diğeri: “Gayr-i müslim, nasıl asker olacak?” İlâ âhir…
                        Cevap: Yahu, şu gürültülü, karma karışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevap vereceğim?
                        Suâl: “Kâide-i suâli sen göster?”
                        Cevap: Meşrûtiyet kânunuyla suâl ediniz. Yani içinizde bir iki zekî adamı intihap ediniz; tâ size vekil olarak müşteri olup, suâl etsin. Siz de dinleyiniz.
                        Onlar: “Peki, peki…”
                        Suâl: “İstibdat nedir; meşrûtiyet nedir?”
                        Cevap: İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hattâ herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne’l-İslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır.
                        Evet, taklidin pederi ve istibdâd-ı siyâsînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mûtezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir. (Münazarat sh. 20)
                        Bediüzzaman Said Nursi
                        SÖZLÜK:
                        AĞRÂZ : Garazlar, maksatlar.
                        BÂHUSUS : Bilhassa, özellikle, bununla beraber.
                        BEYNE’L-İSLÂM : Müslümanlar arasında.
                        CEBİR (CEBR) : Zorlama, baskı.
                        CEBRİYE : insanın irâdesini inkâr ederek, kulun, rüzgâr önündeki yaprak gibi, kaderin mahkûmu olduğunu ileri süren bâtıl îtikadî bir mezhep.
                        CEMÎ : Bütün . (gramerde) çokluk bildiren kelime, çoğul.
                        DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
                        EKRÂD : Kürtler.
                        ERZÂN : Ucuz.
                        ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı
                        FARAZÂ : Meselâ, say ki, tut ki, diyelim ki.
                        FECR-İ SÂDIK : Gerçek aydınlık, sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan beyaz aydınlık.
                        FIRKA : Grup, parti, topluluk, tümen.
                        GAYR-I MÜSLİM : Müslüman olmayanlar. İslâmiyete girmeyenler.
                        HUFFÂŞ : Yarasa.
                        HUSÛMET : Düşmanlık. Kin beslemek.
                        İHTİLÂFÂT : Birbirine zıt ve farklı şeyler, farklılıklar.
                        ÎKA : Ortaya çıkarma, meydana getirme.
                        İNKILÂBAT-I AZÎME : Büyük değişiklikler. (Meşrutiyetin ilanı gibi)
                        İNTİHAB : Seçmek, ayırıp beğenmek.
                        İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak
                        İSTİNAD : Dayanma, güvenme.
                        KÁİDE-İ SUÂL : Soru sorma kaidesi, prensibi.
                        LÂSİYYEMÂ : Bilhassa, husûsan, özellikle.
                        MÂHİ : Mahveden. Ortadan kaldıran.
                        MEŞRÛTİYET : Bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi.
                        MUÂMELE-İ KEYFİYE : Keyfî muâmele. Kanunsuz işlem yapma.
                        MURDAR : Leş, kokuşmuş, Pis, kirli.
                        MÛTEZİLE : Emevîler devrinde ortaya çıkan ve Allah’ı tenzih etmek maksadıyla meseleleri sırf akılla izaha çalışan ve #Kul fiilinin yaratıcısıdır# görüşüne inanan bâtıl bir îtikadî mezhep.
                        MÜRCİE : İnsanların yaptıkları fiiller husûsunda iyi kötü gibi değerlendirmelerde bulunmayıp Allah’a havâle eden bâtıl îtikadî bir mezhep.
                        MÜŞEVVEŞ : Karmakarışık, düzensiz, anlaşılmaz.
                        PAHA : Fiyat, kıymet.
                        RÂFIZÎ : Bırakan; kurallardan ve nizamdan ayrılan; Şiî gruplarından olup Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’i kabul etmeyen, hak mezhepten ayrılmış, namazsız, îtikadı bozuk kimse.
                        REY-İ VÂHİD : Tek bir kişinin görüşü, arzusu.
                        SEFÂLET : Perişanlık, yoksulluk.
                        SEFİL : Sefâlet çeken, sıkıntıda olan, perişan.
                        SEYDÂ : #Üstâdım ve efendim# mânâsında âlimler için kullanılan bir hitap şekli.
                        SİRÂYET : Bulaşma, yayılmak, gelişmek.
                        SÛ-İ İSTİMÂL : Birşeyi kötüye kullanma.
                        TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
                        TAKLİD : Benzetmeye ve benzemeye çalışmak, benzerini yapmak, birine benzemeye çalışmak.
                        TEVLİD : Doğurma, netice verme.
                        TEVLİD : Doğurma, netice verme.
                        ZARARDÎDE : Zarar görmek.
                        ZİLLET : Aşağılık, horluk, alçaklık.
                        ZULMET : Karanlık.

                        #781119
                        Anonim

                          Hiçbir şey Rab’den uzak ve gizli değildir
                          13 Kasım 2010 / 05:00
                          Günün Ayet-i Kerime meali…

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          Cenab-ı Hak, Yunus Sûresinin 61. Ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
                          (Ey Muhammed!) Sen hangi işte bulunursan bulun, ona dair Kur’an’dan ne okursan oku ve (ey insanlar, sizler de) hangi şeyi yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda biz sizi mutlaka görürüz. Ne yerde, ne de gökte, zerre ağırlığınca, (hatta) bu zerreden daha küçük veya daha büyük olsun, hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) olmaz; hepsi muhakkak apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da yazılı) dır.

                          #781120
                          Anonim

                            Dünya sevgisi ve ölüm korkusu zaaftır
                            13 Kasım 2010 / 05:30
                            Günün Hadis-i Şerif’i…

                            Bismillahirrahmanirrahim
                            Resulullah (sav) buyurdular ki: “Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri: “O gün sayıca azlığımızdan mı?” diye sordu: “Hayır,” buyurdular. “Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak!” “Zaaf da nedir ey Allah’ın Resulü?” denildi. “Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular.
                            Ravi: Sevban, Hadis No: 4771-BUHARİ

                            #781121
                            Anonim

                              Van üniversitesine ilk harcı Sad Nursi koydu
                              13 Kasım 2010 / 06:00
                              Van Üniversitesinin temeli, büyük merasimlerle atılmıştı…

                              Risale Haber-Haber Merkezi
                              Son Şahitler’den Nuh Polatoğlu anlatıyor:
                              (1892’de Van’da doğmuş, 1978’de vefat etmiştir. Bediüzzaman’la birlikte Eskişehir’de mevkuf kalmıştı.)
                              Üstad’ı gençlik yıllarında Van Valisi Tahir Paşanın konağında kaldığı yıllarda tanırdım.
                              Tahir Paşa kendisini çok severdi, hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse beraber bulunurdu.
                              Edremit sahillerinde Van Üniversitesinin temeli, büyük merasimlerle atılmıştı. Bu merasimlerde gerek Vali Tahir Paşa, gerek Üstad Bediüzzaman konuşmalar yaptılar. Üstad’ımın elinde gümüş saplı, çift uçlu bir kamçı vardı. Elindeki çift uçlu kamçı ile iki hayatını, yani dünya ve âhiret hayatını ortaya koyarak, eline alarak, mücadele meydanlarına atıldığını, ifade etmek istiyordu.
                              Edremit’teki temel atma merasimlerini gören, Vanlı Hakkı Edremit:
                              “Büyük ziyafetler verildi. Çeşitli yemekler yapıldı. Uzun tulumba tatlıları yenildi. Temel atılmadan önce, ‘Şarkın ve garbın âli şahsiyeti, Hâzâ Bediüzzaman, Molla Said Hazretleri’ diye kendisini takdim ettiler. Daha sonra da temele ilk harcı, bizzat kendisi koydu” diyor.
                              (Son Şahitler, Necmeddin Şahiner)

                              #781122
                              Anonim

                                30 yıldır sönmeyen ışık: Mehmet Zahit Kotku
                                13 Kasım 2010 / 10:15
                                Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi, insanları sevgi, hoşgörü ve sabırla Kur’an yoluna davet etti

                                Murat Palavar’ın haberi:
                                30 YILDIR SÖNMEYEN IŞIK MEHMET ZAHİT KOTKU HOCAEFENDİ – 1
                                Bir Cuma günü… Tarih 14 Kasım 1980… İstanbul Süleymaniye Camii’nde muhteşem bir kalabalık… Avrupa ve Türkiye’nin dört bir yanından gelen, hüzünlü, gözü yaşlı ama vakur insanlar… Kalabalık, caminin avlusundan taşmış, Esnaf Hastanesi’ne kadar uzanıyor… Yetişemeyen binlerce kişi yollarda kalmış… Şehzadebaşı, Fatih, Süleymaniye çevresinde trafik tamamen durmuş… Herkesin dilinde dualar tekbirler… On binlerce seveni, belki de yüzünü hayattayken bir kez bile görmedikleri, elini sıkmadıkları Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’ye son görevini yerine getirmek için toplanmış; onun “Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tanecikleri hemen birleşir. Nehirler meydana gelir. Barajlar dolar. Enerji santrallerini işletir, araziyi sular” diyerek yaptığı ‘birleşin’ çağrısının tecellisi olmuştu.
                                KAFKAS MUHACİRİ MÜTEVAZI BİR SEYYİD
                                13 Kasım 1980’de Hakk’ın rahmetine kavuşan Kotku Hocaefendi, Türkiye’nin siyasi, sosyal, iktisadi hayatı ile tasavvuf ve İslam’a bakışında derin izler bıraktı. Vefatından 30 yıl sonra bile canlılığını koruyan bu izler, onun sevgi, hoşgörü ve sabırla ilmek ilmek ördüğü bir mücadelenin eseriydi. Kafkas muhaciri bir aileden gelen Kotku Hocaefendi, 1897’de Bursa Türkmenzade Çıkmazı’ndaki baba evinde dünyaya geldi. Soyadı kanunu çıktığında aldığı soyadının ‘mütevazı’ manasına geldiği nüfus cüzdanına not edildi. Dedeleri Hazar Denizi kenarındaki Azerbaycan’daki Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dan gelmişlerdi. Hazret-i Peygamber (SAV) sülalesinden bir Seyyid’di. Mehmed Efendi bu durumu talebelerine “Sülalemiz Hz. Ali’ye bağlandığını babamdan dinlerdim” diyerek nakletmiştir.
                                GÜMÜŞHANEVİ DERGÂHI’NDA YETİŞTİ
                                Birinci Dünya Savaşı’nda henüz 18 yaşındayken askere çağrılan Kotku Hocaefendi, Osmanlı’nın ağır kayıplar verdiği Suriye cephesinde savaştı. Cephede hastalıklar atlattı. Görev yaptığı birliğin Suriye’den çekilmesi üzerine binbir güçlükle İstanbul’a dönebildi. İstanbul’da kaldığı sürede çeşitli dini toplantılara, özel derslere ve camilerdeki vaazlara katıldı. Bir cuma namazını Ayasofya Camii’nde kıldıktan sonra, valilik karşısındaki Fatma Sultan Camii yanında bulunan Nakşibendiyye’nin Halidiye koluna bağlı Gümüşhanevi Dergahı’na giderek büyük mutasavvıf Dağıstanlı Şeyh Ömer Ziyaüddin Efendi’nin öğrencisi oldu. Üstad Necip Fazıl Kısakürek’in de hocası olan Gümüşhanevi’nin sohbet ve derslerine katılarak tasavvuf yolunda ilerledi. Beyazıt, Fatih, Ayasofya Camii ve medreselerindeki derslere katıldı. Bu sırada hafızlığını tamamladı. Dönemin ünlü alimi ve mutasavvıfı Hacı Hasib Efendi’den kıraat ve fıkıh icazeti aldı.
                                KİŞİLİĞİ VE SOHBETLERİ KİTLELERİ ETKİLEDİ
                                Ziyaüddin Hocaefendi’nin yönlendirmesiyle birçok kasaba ve köyde imamlık ve hatiplik yaptı. İslam’ı, tasavvufu ve Peygamber’in sünnetini anlattı. Hocaefendi, ileride kitleleri etrafında toplayacak, ‘ağzından hikmetler dökülüyor’ dedirtecek sohbetleri için temel oluşturan bu görevlerde hitabet yeteneğini de geliştirdi. 1958’de Fatih’teki İskenderpaşa Camii’ne atanan Mehmed Zahid Kotku, vefatına kadar burada görev yaptı. Vaazları ve her pazar ikindi namazından sonra Ramuzü’l-Ehâdis’ten yaptığı hadis sohbetlerindeki üslubu ile insanların dikkatini çeken Hocaefendi, küçük bir grupla çıktığı yolda kitleleri etrafında toplamaya başladı. Kendisine gösterilen ilginin nedeni sadece insanların iç dünyasına seslenen sohbetleri değildi. İnsanları davet ettiği Kur’an ve Peygamberimiz’in sünnetini hayatının her anında uygulayan Hocaefendi, kişiliği ile de bir çekim merkezi oldu. Tanımayanların bile ilk görüşlerinde sevgi ve saygı duyduğu mütevazı hali, herkese selam vermesi, güler yüzü ve eğitim metodu gittiği her yerde etrafında bir halka oluşmasını sağlıyordu.
                                ZOR DÖNEMDE ZOR SINAV
                                ‘İslam’ kelimesinin irtica ile bir tutulduğu zor bir dönemde, Kur’an ve Sünnet’i insanlara anlatmayı görev edinen Hocaefendi, 27 Mayıs 1960, 21 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri müdahalelerinin neden olduğu siyasi kaos ortamına rağmen hizmet anlayışından ödün vermedi. En kritik dönemlerde bile, aralarından cumhurbaşkanı, başbakan, siyasetçi, bürokrat ve akademisyenler çıkan takipçilerine yol gösteren bir kutup yıldızı gibi hareket ederek, sevgi ve hoşgörüyle her kesimden insanı bir araya getirmeyi başardı. Türkiye’nin kamplara bölündüğü bir dönemde birlik ve beraberlik mesajı vermeyi ihmal etmeyen Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi sohbetlerinde sık sık şöyle diyordu: “Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tanecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Neticede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, araziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler.”
                                YOLDA KALANLARA DÖNÜŞ PARASI VERDi
                                Her yönüyle örnek aldığı Peygamberimiz’in ümmetine gösterdiği titizliği ve düşkünlüğü, Hocaefendi de etrafındaki insanlara gösteriyordu. Vefatından sonra yerine bıraktığı Merhum Prof. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi onun eğitim metoduyla ilgili şu tespitte bulunuyor: “Talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmazdı. Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışır, ilk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.”
                                Prof. Dr. Orhan Çeker ise Kotku Hocaefendi’nin öğrencilerinin her türlü ihtiyacıyla ilgilendiğini şu sözlerle dile getiriyor: “Talebelerinin maddi ve manevi ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Yine bir sefer İstanbul seferi yapmıştık. Konya’dan gelen arkadaşlarımız arasında para sıkıntısı çekenler vardı, oraya vardık, gerekli ziyaretleri yaptık. İskenderpaşa’da bizi misafir ettiler. Oranın işleriyle ilgilenenlerden biri, elinde bir demet parayla içeri girdi. Meğer Hocaefendi merhum bizim sayımızca her birine birer tane verilmek üzere yüzer lira göndermiş ki, o zaman için geliş-gidiş parası zaten 46 liraydı.”
                                Batı toplumu nefsinin esiridir
                                Hocaefendi sadece İslam, Kur’an sünnet ve tasavvuf gibi konularda değil, dünyanın gidişatı ve devletlerin durumuyla ilgili herkesin anlayabileceği sadelikte değerlendirmelerde bulunuyordu: “Çin ve Rusya’nın yıkılması da pek uzak değildir. Tarihte, esaret idarelerinin uzun sürdüğü görülmemiştir. Sürdüğü takdirde insanlığa acımaktan başka elimizden bir şey gelmez… Lakin hürriyet sahibi olan ve bir de dininden bahseden Amerika ve Avrupa’nın çılgın ve şımarık halkı, ister zengin, ister fakir olsun hepsi nefislerinin esiridir.”
                                Ünü Türkiye’yi aşmıştı
                                Mehmed Zahid Efendi, ölümünden önce şiddetli ağrılarına rağmen sohbetlerine devam etti. 1979 senesi yazında uzunca bir süre kalmak niyetiyle gittiği Hicaz’dan 1980’in Şubat ayında ağır hasta olarak döndü. Kısa bir süre sağlığı düzelse de Peygamberimiz’in kabr-i şerifini ziyaret ettikten sonra Kasım 1980’de ağır hasta olarak İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980’de dualar, Yasin’ler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde ruhunu teslim etti. Hocaefendi’nin etkilediği kitleler sadece Türkiye ile sınırlı değildi. Bu nedenle vefatı İslam dünyasında da büyük üzüntüye yol açtı. Suudi Arabistan (Mekke, Medine), Mısır ve Kuveyt gibi birçok İslam ülkesinde gıyabında cenaze namazı kılındı.
                                Yeni Şafak

                                #781123
                                Anonim

                                  Kedilerin sıçratmadan su içme sırrı çözüldü
                                  13 Kasım 2010 / 12:15
                                  ABD’de bilim insanları üşenmedi bunu da araştırdı. Kedilerin ıslanmadan, etrafa dökmeden nasıl su içtiklerinin sırrını çözdü

                                  Virginia Politeknik Enstitüsü ve Princeton Üniversitesi’yle işbirliği yapan Dr. Stocker, yüksek hızlı kamerayla kedinin nasıl su içtiğini sabırla filme aldı, analiz etti. Buna göre; Kedi dilinin ucu, su kabına doğru inerken arkaya doğru kıvrılıyor. Bu noktada suyun içine girmek yerine hafifçe yüzeyine dokunuyor. Kedi diliyle temas sağlayan su ona yapışıyor ve tam bu anda geri çekilen dil bir su sütunu meydana getiriyor. Sütunun girişiyle ağzını kapayan kedi de sıvının bir bölümünü almış oluyor.
                                  Zamanlaması çok önemli
                                  Ekibin bir de robot kedi diliyle yaptığı çalışmada tüm işlevin eylemsizlik ve çekim kuvvetlerinin etkileşiminden kaynaklandığını ortaya kondu. Su sütununun eylemsizlik kuvvetiyle meydana geldiğini belirten Dr. Stocker, “Su kütlesi büyük hacme ulaştığında noktada çekim kuvveti eylemsizliği kırarak suyun geri dökülmesine neden oluyor. Burada kedinin zamanlaması çok önemli. Çünkü ağzını kapadığı nokta işte tam da eylemsizliğin kalktığı o an” diyor.
                                  Hürriyet

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.