- Bu konu 93 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
30 Nisan 2011: 18:33 #790208
Anonim
bir mecnunluk hezeyanıdır. Zira herşeyde, hattâ herbir zerrede bir ulûhiyet-i mutlaka kabul etmek lâzımdır.
Çünkü, meselâ havanın herbir zerresi, herbir çiçekle herbir meyveye, herbir yaprağa girer ve işleyebilir. İşte şu zerre, eğer memur olmazsa, bütün girebildiği ve işlediği masnuların tarz-ı teşkilâtını ve suretlerini ve heyetlerini bilmek lâzımdır—ta içinde işleyebilsin. Demek muhît bir ilim ve kudrete mâlik olmalı ki böyle yapsın.
Meselâ, toprakta, herbir zerresi, kabildir ki, muhtelif bütün tohumlar ve çekirdeklere medar ve menşe olsun. Eğer memur olmazsa, lâzım geliyor ki, otlar ve ağaçlar adedince mânevî cihazat ve makineleri tazammun etsin. Veyahut onların bütün tarz-ı teşkilâtını bilir, yapar, bütün onlara giydirilen suretleri tanır, dikebilir bir san’at ve kudret vermek lâzım gelir.
Daha sair mevcudatı da kıyas et. Ta, anlayacaksın ki, herşeyde aşikâre vahdâniyetin çok delilleri var. Evet, birşeyden herşeyi yapmak ve herşeyi birtek şey yapmak, herşeyin Hâlıkına has bir iştir.
1 وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِferman-ı zîşânına dikkat et. Demek, Vâhid-i Ehadi kabul etmemekle, mevcudat adedince ilâhları kabul etmek lâzım gelir.
İKİNCİ İŞARET
Hikâyede bir yâver-i ekremden bahsedilmiş ve denilmiş ki: Kör olmayan herkes onun nişanlarını görmekle anlar ki, o zât padişahın emriyle hareket eder ve onun has bendesidir. İşte o yâver-i ekrem, Resul-i Ekremdir (aleyhissalâtü vesselâm).
Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir Resul‑i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de, Ulûhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.
Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemâlde olan bir cemâl, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?
[NOT]Dipnot-1 “Hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.[/NOT]
[TR]
[TABLE]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]Ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, ilâhlık (bk. e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid-i Ehad: bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi herbir varlıkta da tecellî eden Allah (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[TD]aşikâre: açıkça[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bende: köle, kul[/TD]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: donanım[/TD]
[TD]elzem: çok lüzumlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman-ı zîşân: şan ve şeref sahibi buyruk (bk. zî)[/TD]
[TD]has: özel, ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet: genel yapı, bütün[/TD]
[TD]hezeyan: saçmalama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: mümkün, olabilir[/TD]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)[/TD]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: sanat eseri (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]mecnunluk: delilik, akılsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak, eksen[/TD]
[TD]menşe: kaynak, esas[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhît: ihatalı, herşeyi kuşatan[/TD]
[TD]mukaddes: kutsal, her türlü kusur ve noksandan yüce (bk. ḳ-d-s)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip (bk. m-l-k)[/TD]
[TD]müzeyyen: süslenmiş (bk. z-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]nişan: alâmet, işaret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer[/TD]
[TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz-ı teşkilât: meydana geliş tarzı[/TD]
[TD]tazammun etmek: içermek, içine almak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]târif edici: tanıtcı (bk. a-r-f)[/TD]
[TD]ulûhiyet-i mutlaka: hiçbir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ilâh olma, mutlak ilâhlık (bk. e-l-h; ṭ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[TD]yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom, maddenin en küçük parçası[/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems: güneş[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Nisan 2011: 18:35 #790210Anonim
Hem mümkün olur mu ki, gayet cemâlde bir kemâl-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celb eden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?
Hem hiç mümkün olur mu ki, bir rububiyet-i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz’iyat tabakatında vahdâniyet ve samedâniyetini, zülcenâheyn bir meb’us vasıtasıyla ilânını istemesin? Yani, o zât, ubûdiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı İlâhîye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergâh-ı İlâhînin kesret tabakatına memurudur.
[TR]
Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet derecede bir hüsn-ü zâtî sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin? Yani, bir habib resul vasıtasıyla—ki hem habibdir, ubûdiyetiyle kendini Ona sevdirir, âyinedarlık eder; hem resuldür, Onu mahlûkatına sevdirir, cemâl-i esmâsını gösterir.
Hem hiç mümkün olur mu ki, acip mu’cizelerle, garip ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlâtını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?
Hem mümkün olur mu ki, bu kâinatı bütün esmâsının kemâlâtını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim tayin etmesin?
Hem hiç mümkün olur mu ki, bu kâinatın Sahibi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksat ve gaye ne olacağını müş’ir tılsım-ı muğlâkını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın?
[TABLE]
[TD]acip: şaşırtıcı, hayret verici[/TD]
[TD]arz: sunma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan: açıklama (bk. b-y-n)[/TD]
[TD]celb etmek: çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
[TD]cemâl-i esmâ: isimlerin güzelliği (bk. c-m-l; s-m-v)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]cüz’iyat tabakatı: küçük varlıklardan oluşan varlık tabakaları (bk. c-z-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dellâl: duyurucu, rehber[/TD]
[TD]dergâh-ı İlâhiye: Allah’ın yüce katı (bk. e-l-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enzar-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r)[/TD]
[TD]enzar-ı halk: insanların dikkati (bk. n-ẓ-r; ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
[TD]habib: sevgili (bk. ḥ-b-b)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[TD]hüsn-ü zatî: kendisinde olan güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: isteme, dileme (bk. r-v-d)[/TD]
[TD]izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i san’at: sanattaki mükemmellik (bk. k-m-l; ṣ-n-a)[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret tabakatı: çokluk tabakaları; sayısız varlıklardan oluşan tabakalar (bk. k-s̱-r)[/TD]
[TD]kurbiyet: Allah’a yakınlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letaif: güzellikler, incelikler (bk. l-ṭ-f)[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maksat: amaç, gaye (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
[TD]masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meb’us: görevli, temsilci[/TD]
[TD]mehasin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
[TD]muallim: öğretmen (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muamma: anlamı gizli ve zor anlaşılır söz[/TD]
[TD]mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müş’ir: bildiren, haber veren[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]resul: peygamber (bk. r-s-l)[/TD]
[TD]risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet-i âmme: Allah’ın bütün varlıklara yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç oldukları şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)[/TD]
[TD]saltanat-ı külliye: herşeyi kuşatan ve herşeye hükmeden egemenlik (bk. s-l-ṭ; k-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]samedâniyet: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmaması (bk. ṣ-m-d)[/TD]
[TD]sarraf: anlayan, değer veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sual-i müşkül: zor soru[/TD]
[TD]tahavvülât: başkalaşmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayin: görevlendirme[/TD]
[TD]tezyin: süsleme, donatma (bk. z-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhir: sergileme[/TD]
[TD]târif edici: tanıtıcı, açıklayıcı (bk. a-r-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tılsım-ı muğlâk: anlaşılması zor sır[/TD]
[TD]ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubûdiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk (bk. a-b-d; k-l-l)[/TD]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vassaf: herşeyin vasıf ve özelliklerini bilen ve bildiren (bk. v-ṣ-f)[/TD]
[TD]zülcenâheyn: iki kanatlı; Allah katında kulların, kullar arasında Allah’ın elçisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine: ayna[/TD]
[TD]âyinedarlık: aynalık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Nisan 2011: 18:36 #790212Anonim
Hem hiç mümkün olur mu ki, bu güzel masnuat ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sâni-i Zülcelâl, onun mukabilinde zîşuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?
Hem hiç mümkün olur mu ki, nev-i insanı şuurca kesrete müptelâ, istidatça ubûdiyet-i külliyeye müheyya suretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin?
[TR]
Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki, herbiri bir burhan-ı kat’îdir ki, Ulûhiyet risaletsiz olamaz.
Şimdi, acaba âlemde Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan beyan olunan evsâf ve vezaife daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir?
Hayır, asla ve kat’a! Belki o, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.
Evet, ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine bâliğ mucizâtından, had ve hesaba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur’ân-ı Azîmüşşan gibi bir bahr-i hakaik ve kırk vech ile mucize olan mucize-i kübrâ, güneş gibi risaletini göstermeye kâfidir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmi Beşinci Sözde Kur’ân’ın kırka karib vücuh-u i’câzından bahsettiğimizden, burada kısa kesiyoruz.
[TABLE]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şanı yüce Kur’ân (bk. a-ẓ-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d)[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve yücelik sahibi olan ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, ilâhlık (bk. e-l-h)[/TD]
[TD]akreb: en yakın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zâtlar (bk. ṣ-f-y)[/TD]
[TD]asla ve kat’a: asla, kesinlikle öyle değil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahr-i hakaik: hakikatler, gerçekler denizi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]beyan olunan: anlatılan, açıklanan (bk. b-y-n)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]burhan-ı kat’î: sağlam ve kesin delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâliğ: ulaşan[/TD]
[TD]cami’: kapsamlı (bk. c-m-a)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]ehil: layık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
[TD]ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elyak: daha layık[/TD]
[TD]enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evfak: daha uygun[/TD]
[TD]evsaf: vasıflar, özellikler, nitelikler (bk. v-ṣ-f)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak[/TD]
[TD]istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, fikir birliği[/TD]
[TD]karib: yakın[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)[/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
[TD]marziyyat: hoşa giden, razı olunan şeyler; Allah’ın razı olacağı şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
[TD]muallim: öğreten, yetiştiren (bk. a-l-m)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabil: karşılık[/TD]
[TD]mukarrebîn: Allah’a ibadet ve dua yönüyle yakın olan büyük zâtlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize-i kübrâ: en büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r)[/TD]
[TD]mu’cizât: mu’cizeler, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şeyler (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müheyya: hazırlanmış[/TD]
[TD]müptelâ: bağımlı, düşkün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: irşad eden, doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d)[/TD]
[TD]nev-i insan: insanlık, insan türü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]resul: peygamber (bk. r-s-l)[/TD]
[TD]risale: küçük kitap (bk. r-s-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)[/TD]
[TD]rütbe-i risalet: peygamberlik rütbesi (bk. r-s-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]server: reis, baş[/TD]
[TD]seyyid: efendi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: şekil (bk. ṣ-v-r)[/TD]
[TD]ubûdiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk (bk. a-b-d; k-l-l)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)[/TD]
[TD]vazife-i tebliğ: tebliğ vazifesi (bk. b-l-ğ)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vecih: yön, tarz[/TD]
[TD]vezaif: vazifeler, görevler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vezaif-i nübüvvet: peygamberlik görevleri (bk. n-b-e)[/TD]
[TD]vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zuhur: ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya (bk. a-l-m)[/TD]
[TD]şakk-ı kamer: Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur: bilinç, idrak, anlayış (bk. ş-a-r)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Nisan 2011: 18:38 #790214Anonim
ÜÇÜNCÜ İŞARET
Hatıra gelmesin ki, bu küçücük insanın ne ehemmiyeti var ki bu azîm dünya onun muhasebe-i a’mâli için kapansın, başka bir daire açılsın? Çünkü bu küçücük insan, camiiyet-i fıtrat itibarıyla şu mevcudat içinde bir ustabaşı ve bir dellâl-ı saltanat-ı İlâhiye ve bir ubûdiyet-i külliyeye mazhar olduğundan, büyük ehemmiyeti vardır.
Hem hatıra gelmesin ki, kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur? Zira, küfür, şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi, bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakkın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenahi bütün delillerini tekzip olduğundan, nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise nihayetsiz azabı icab eder.
DÖRDÜNCÜ İŞARET
Nasıl ki, hikâyede On İki Suret ile gördük ki, hiçbir cihetle mümkün değil: Öyle bir padişahın, öyle muvakkat misafirhane gibi bir memleketi bulunsun da, müstekar ve haşmetine mazhar ve saltanat-ı uzmâsına medar diğer daimî bir memleketi bulunmasın.
Öyle de, hiçbir vech ile mümkün değil ki, bu fâni âlemin bâki Hâlıkı bunu icad etsin de, bâki bir âlemi icad etmesin.
Hem mümkün değil: Şu bedî ve zâil kâinatın sermedî Sânii bunu halk etsin de, müstekar ve daimî diğer bir kâinatı icad etmesin.
Hem mümkün değil: Bu meşher ve meydan-ı imtihan ve tarla hükmünde olan dünyanın Hakîm ve Kadîr ve Rahîm olan Fâtırı onu yaratsın, onun bütün gayelerine mazhar olan dar-ı âhireti halk etmesin.
Fâtır: benzeri olmayan şeyi harika üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r) Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan, acıyan ve esirgeyen Allah (bk. r-ḥ-m) Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) bedî: benzersiz bir şekilde yoktan yaratan (bk. b-d-a) bâki: sürekli, kalıcı (bk. b-ḳ-y) camiiyet-i fıtrat: yaratılışın kapsamlılığı (bk. c-m-a; f-ṭ-r) cihetle: bakımdan cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) daimî: devamlı, sürekli dar-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) dellâl-ı saltanat-ı İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın saltanatının, sınırsız egemenliğinin ilâncısı (bk. s-l-ṭ; e-l-h) dereke: aşağı derece ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın kutsal, her türlü kusur ve noksandan yüce olan isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) gayr-ı mütenahi: sonsuz hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşmet: büyüklük, görkem icab etmek: gerektirmek icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) mazhar: sahip (bk. ẓ-h-r) medar: dayanak, vesile mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı imtihan: imtihan meydanı meşher: sergi, fuar muhasebe-i a’mâl: amellerin değerlendirilmesi muvakkat: geçici müstehak: layık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müstekar: yerleşmiş, sabit, kararlı nihayetsiz: sonsuz saltanat-ı uzmâ: büyük saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ; a-ẓ-m) sermedî: devamlı, sürekli suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r) sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) tahkir: hakaret, aşağılama tekzip: yalanlama ubûdiyet-i külliye: büyük ve umumî kulluk (bk. a-b-d; k-l-l) vecih: yön zira: çünkü zâil: gelip geçici (bk. z-v-l) âlem: dünya (bk. a-l-m) 1 Mayıs 2011: 08:23 #790244Anonim
Bu hakikate on iki kapı ile girilir; On İki Hakikat ile o kapılar açılır. En kısa ve basitten başlarız.

BİRİNCİ HAKİKAT
Bâb-ı Rububiyet ve Saltanattır ki, ism-i Rabbin cilvesidir.Hiç mümkün müdür ki, şe’n-i Rububiyet ve saltanat-ı Ulûhiyet, bahusus böyle bir kâinatı, kemâlâtını göstermek için gayet âli gayeler ve yüksek maksatlarla icad etsin; onun gayât ve makàsıdına karşı iman ve ubûdiyetle mukabele eden mü’minlere mükâfatı bulunmasın ve o makàsıdı red ve tahkirle mukabele eden ehl-i dalâlete mücazat etmesin?
İKİNCİ HAKİKAT
Bâb-ı Kerem ve Rahmettir ki, Kerîm ve Rahîm isminin cilvesidir.
Hiç mümkün müdür ki, gösterdiği âsâr ile nihayetsiz bir kerem ve nihayetsiz bir rahmet ve nihayetsiz bir izzet ve nihayetsiz bir gayret sahibi olan şu âlemin Rabbi, kerem ve rahmetine lâyık mükâfat, izzet ve gayretine şayeste mücazatta bulunmasın?Evet, şu dünya gidişatına bakılsa görülüyor ki, en âciz, en zayıftan tut,HAŞİYE-1 ta en kavîye kadar her canlıya lâyık bir rızık veriliyor. En zayıf, en âcize en iyi rızık veriliyor. Her dertliye ummadığı yerden derman yetiştiriliyor. Öyle ulvî bir
[NOT]Haşiye-1 Rızk-ı helâl iktidar ile alınmadığına, belki iftikara binaen verildiğine delil-i kat’î, iktidarsız yavruların hüsn-ü maişeti ve muktedir canavarların dıyk-ı maişeti, hem zekâvetsiz balıkların semizliği ve zekâvetli, hileli tilki ve maymunun derd-i maişetle vücutça zayıflığıdır. Demek rızık, iktidar ve ihtiyar ile mâkûsen mütenasiptir. Ne derece iktidar ve ihtiyarına güvense, o derece derd-i maişete müptelâ olur.[/NOT]
Kerîm: sınırsız ikram, ihsan ve cömertlik sahibi Allah (bk. k-r-m) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m) bahusus: özellikle binaen: –dayanarak bâb: kapı cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) delil-i kat’î: kesin delil derd-i maişet: geçim sıkıntısı (bk. a-y-ş) derman: güç; kurtuluş sebebi dıyk-ı maişet: geçim darlığı (bk. a-y-ş) ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) gayret: hamiyet, şeref, haysiyet (bk. ğ-y-r) gayât: gayeler haşiye: dipnot, açıklayıcı not hüsn-ü maişet: güzel ve rahat geçim (bk. ḥ-s-n; a-y-ş) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) iftikar: fakirliğini gösterme (bk. f-ḳ-r) ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r) iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) izzet: değer, kıymet, şeref, yücelik (bk. a-z-z) kavî: kuvvetli kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) kerem: cömertlik, ikram, lütuf, bağış (bk. k-r-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d) mukabele eden: karşılık veren muktedir: güç ve iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) mâkûsen mütenasip: ters orantılı (bk. n-s-b) mücazat: ceza verme mükâfat: ödül müptelâ: bağımlı, düşkün mü’min: iman etmiş, inanmış (bk. e-m-n) nihayetsiz: sonsuz rahmet: şefkat, merhamet, ihsan, esirgeme (bk. r-ḥ-m) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) rızk-ı helâl: helâl rızık (bk. r-z-ḳ) saltanat: egemenlik, hâkimiyet, sultanlık (bk. s-l-ṭ) saltanat-ı Ulûhiyet: ortak kabul etmeyen Allah’ın saltanatı, sınırsız egemenliği (bk. s-l-ṭ; e-l-h) semiz: besili, iri, büyük tahkir: hakaret, küçümseme ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) ulvî: yüce, yüksek zekâvet: zeki oluş, kurnazlık âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âlem: dünya (bk. a-l-m) âli: yüce, yüksek âsâr: eserler şayeste: layık şe’n-i Rububiyet: Cenâb-ı Allah’ın rububiyetinin gereği (bk. ş-e-n; r-b-b) 1 Mayıs 2011: 08:25 #790245Anonim
keremle ziyafetler, ikramlar olunuyor ki, nihayetsiz bir kerem eli, içinde işlediğini bedaheten gösteriyor.
Meselâ, bahar mevsiminde, cennet hurileri tarzında bütün ağaçları sündüs-misal libaslarla giydirip, çiçek ve meyvelerin murassaatıyla süslendirip hizmetkâr ederek onların lâtif elleri olan dallarıyla, çeşit çeşit, en tatlı, en musannâ meyveleri bize takdim etmek; hem zehirli bir sineğin eliyle şifalı, en tatlı balı bize yedirmek; hem en güzel ve yumuşak bir libası elsiz bir böceğin eliyle bize giydirmek; hem rahmetin büyük bir hazinesini küçük bir çekirdek içinde bizim için saklamak ne kadar cemil bir kerem, ne kadar lâtif bir rahmet eseri olduğu bedaheten anlaşılır.
Hem, insan ve bazı canavarlardan başka, güneş ve ay ve arzdan tut, ta en küçük mahlûka kadar herşey kemâl-i dikkatle vazifesine çalışması, zerrece haddinden tecavüz etmemesi, bir azîm heybet tahtında umumî bir itaat bulunması, büyük bir celâl ve izzet sahibinin emriyle hareket ettiklerini gösteriyor.
Hem, gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün validelerin o rahîm şefkatleriyle HAŞİYE-1 ve süt gibi o lâtif gıda ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.
Bu âlemin Mutasarrıfının madem nihayetsiz böyle bir keremi, nihayetsiz böyle bir rahmeti, nihayetsiz öyle bir celâl ve izzeti vardır. Nihayetsiz celâl ve izzet, edepsizlerin te’dibini ister. Nihayetsiz kerem, nihayetsiz ikram ister. Nihayetsiz
[NOT]Haşiye-1 Evet, aç bir arslan, zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem korkak tavuk, yavrusunu himaye için ite, arslana saldırması; hem incir ağacı, kendi çamur yiyerek, yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi, bilbedâhe, nihayetsiz Rahîm, Kerîm, Şefîk bir Zâtın hesabıyla hareket ettiklerini, kör olmayana gösteriyorlar. Evet, nebatat ve behimiyat gibi şuursuzların gayet derecede şuurkârâne ve hakîmâne işler görmesi bizzarure gösterir ki, gayet derecede Alîm ve Hakîm birisi vardır ki, onları işlettiriyor. Onlar, Onun namıyla işliyorlar.[/NOT]
Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Kerîm: sınırsız ikram, ihsan ve cömertlik sahibi Allah (bk. k-r-m) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m) arz: dünya azîm: çok büyük (bk. a-ẓ-m) bedaheten: açıkça behimiyat: hayvanlar bilbedâhe: ap açık bir şekilde bizzarure: kaçınılmaz şekilde celâl: haşmet, görkem, yücelik, (bk. c-l-l) cemil: güzel (bk. c-m-l) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) haddi tecavüz: haddi aşma, ileri gitme hakîmâne: hikmetli biçimde (bk. ḥ-k-m) halis: saf, temiz (bk. ḫ-l-ṣ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not heybet: saygıyla beraber korku duygusunu uyandıran hal, haşmet himaye: koruma ikram: bağış, iyilik (bk.k-r-m) itaat: emre uyma, boyun eğme izzet: değer, kıymet, şeref, yücelik (bk. a-z-z) kemâl-i dikkat: tam bir dikkat (bk. k-m-l) kerem: cömertlik, ikram, lütuf, bağış (bk. k-r-m) libas: elbise lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) murassaat: değerli mücevherlerle süslenmiş şeyler musannâ: sanatlı (bk. ṣ-n-a) nam: ad nebatat: bitkiler nebatî: bitkisel nefis: can, hayat (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz rahmet: şefkat, merhamet, ihsan, esirgeme (bk. r-ḥ-m) rahîm: merhametli, şefkatli (bk. r-ḥ-m) sündüs-misal: ipekli elbise gibi (bk. m-s̱-l) tahtında: altında takdim: sunma (bk. ḳ-d-m) te’dip: edeplendirme, haddini bildirme umumî: genel valide: anne zerrece: en küçük bir şekilde âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âlem: dünya (bk. a-l-m) Şefîk: şefkatli, merhamet eden ve esirgeyen Allah (bk. ş-f-ḳ) şuur: bilinç, anlayış, idrak (bk. ş-a-r) şuurkârâne: şuurlu ve bilinçli bir şekilde (bk. ş-a-r) 1 Mayıs 2011: 08:26 #790246Anonim
rahmet, kendine lâyık ihsan ister. Halbuki, bu fâni dünyada ve kısa ömürde, denizden bir damla gibi, milyonlar cüzden ancak bir cüz’ü yerleşir ve tecellî eder.
Demek, o kereme lâyık ve o rahmete şayeste bir dar-ı saadet olacaktır. Yoksa, gündüzü ışığıyla dolduran güneşin vücudunu inkâr etmek gibi, bu görünen rahmetin vücudunu inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü, bir daha dönmemek üzere zevâl ise, şefkati musibete, muhabbeti hırkate ve nimeti nıkmete ve aklı meş’um bir alete ve lezzeti eleme kalb ettirmekle, hakikat-i rahmetin intifâsı lâzım gelir.
Hem o celâl ve izzete uygun bir dar-ı mücazat olacaktır. Çünkü, ekseriya zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp, buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor, tehir ediliyor. Yoksa bakılmıyor değil. Bazan dünyada dahi ceza verir. Kurûn-u sâlifede cereyan eden âsi ve mütemerrid kavimlere gelen azaplar gösteriyor ki, insan başıboş değil; bir celâl ve gayret sillesine her vakit maruzdur.
Evet, hiç mümkün müdür ki, insan, umum mevcudat içinde ehemmiyetli bir vazifesi, ehemmiyetli bir istidadı olsun da, insanın Rabbi de insana bu kadar muntazam masnuatıyla kendini tanıttırsa, mukabilinde insan iman ile Onu tanımazsa; hem bu kadar rahmetin süslü meyveleriyle kendini sevdirse, mukabilinde insan ibadetle kendini Ona sevdirmese; hem bu kadar bu türlü nimetleriyle muhabbet ve rahmetini ona gösterse, mukabilinde insan şükür ve hamdle Ona hürmet etmese, cezasız kalsın, başıboş bırakılsın, o izzet, gayret sahibi Zât-ı Zülcelâl bir dar-ı mücazat hazırlamasın?
Hem hiç mümkün müdür ki, o Rahmân-ı Rahîmin kendini tanıttırmasına mukabil, iman ile tanımakla; ve sevdirmesine mukabil, ibadetle sevmek ve sevdirmekle; ve rahmetine mukabil, şükür ile hürmet etmekle mukabele eden mü’minlere bir dar-ı mükâfatı, bir saadet-i ebediyeyi vermesin?
Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyi veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Rahmân-ı Rahîm: kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Allah (bk. r-ḥ-m) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) azap: acı, sıkıntı, ceza celâl: haşmet, görkem, yücelik (bk. c-l-l) cereyan eden: meydana gelen cüz: kısım, parça (bk. c-z-e) dar-ı mücazat: ceza yeri dar-ı mükâfat: mükâfat, ödül yeri dar-ı saadet: mutluluk yeri ekseriya: çoğunlukla (bk. k-s̱-r) elem: acı, sıkıntı fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) gayret: şeref, haysiyet, izzet (bk. ğ-y-r) hakikat-i rahmet: rahmetin aslı, esası, gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; r-ḥ-m) hamd: övgü ve şükür (bk. ḥ-m-d) hürmet etmek: saygı göstermek (bk. ḥ-r-m) hırkat: ayrılık ateşi ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) inkâr etmek: inanmamak, kabul etmemek, yok saymak (bk. n-k-r) intifâ: sönme istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) izzet: değer, kıymet, şeref, yücelik (bk. a-z-z) kalb ettirmek: dönüştürmek kerem: cömertlik, ikram, lütuf, bağış (bk. k-r-m) kurûn-u sâlife: geçmiş çağlar maruz: tesirinde ve karşısında olma masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mazlum: zulme, haksızlığa uğrayan (bk. ẓ-l-m) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meş’um: uğursuz muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabil: karşılık muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) mütemerrid: inatçı, inanmamakta direnen mü’min: iman etmiş, inanmış (bk. e-m-n) nıkmet: sıkıntı, azap rahmet: şefkat, merhamet, ihsan, esirgeme (bk. r-ḥ-m) saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sille: tokat, şamar tecelli: yansıma (bk. c-l-y) tehir edilmek: ertelenmek vücud: varlık (bk. v-c-d) zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l) zillet: hor, hakir, aşağılanma âsi: isyankâr, isyan eden şayeste: layık, uygun 1 Mayıs 2011: 08:28 #790247Anonim
ÜÇÜNCÜ HAKİKAT
Bâb-ı Hikmet ve Adalet olup ism-i Hakîm ve Âdilin cilvesidir.Hiç mümkün müdür ki, HAŞİYE-1 zerrelerden güneşlere kadar cereyan eden hikmet ve intizam, adalet ve mizanla Rububiyetin saltanatını gösteren Zât-ı Zülcelâl, Rububiyetin cenah-ı himayesine iltica eden ve o hikmet ve adalete iman ve ubûdiyetle tevfik-i hareket eden mü’minleri taltif etmesin? Ve o hikmet ve adalete küfür ve tuğyan ile isyan eden edepsizleri te’dip etmesin? Halbuki bu muvakkat dünyada o hikmet, o adalete lâyık binden biri, insanda icra edilmiyor, tehir ediliyor. Ehl-i dalâletin çoğu ceza almadan, ehl-i hidayetin de çoğu mükâfat görmeden buradan göçüp gidiyorlar. Demek bir Mahkeme-i Kübrâya, bir saadet-i uzmâya bırakılıyor.
Evet, görünüyor ki, şu âlemde tasarruf eden Zât, nihayetsiz bir hikmetle iş görüyor. Ona burhan mı istersin? Herşeyde maslahat ve faidelere riayet etmesidir. Görmüyor musun ki, insanda bütün âzâ, kemikler ve damarlarda, hattâ bedenin hüceyrâtında, her yerinde, her cüz’ünde faideler ve hikmetlerin gözetilmesi; hattâ bazı âzası, bir ağacın ne kadar meyveleri varsa, o derece o uzva hikmetler ve faideler takması gösteriyor ki, nihayetsiz bir hikmet eliyle iş görülüyor.
Hem herşeyin san’atında nihayet derecede intizam bulunması gösterir ki, nihayetsiz
[NOT]Haşiye-1 Evet, “Hiç mümkün müdür ki…” Şu cümle çok tekrar ediliyor. Çünkü mühim bir sırrı ifade eder. Şöyle ki: Ekser küfür ve dalâlet, istib’addan ileri gelir. Yani, akıldan uzak ve muhal görür, inkâr eder. İşte, Haşir Sözünde kat’iyen gösterilmiştir ki, hakikî istib’ad, hakikî muhaliyet ve akıldan uzaklık ve hakikî suûbet, hattâ imtina derecesinde müşkülât, küfür yolundadır ve dalâletin mesleğindedir. Ve hakikî imkân ve hakikî makuliyet, hattâ vücub derecesinde suhulet, iman yolundadır ve İslâmiyet caddesindedir. Elhasıl, ehl-i felsefe istib’ad ile inkâra gider. Onuncu Söz, istib’ad hangi tarafta olduğunu o tabirle gösterir, onların ağızlarına bir şamar vurur.[/NOT]
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi (bk. a-d-l) burhan: delil bâb: kapı cenah-ı himaye: koruyucu kanat cereyan eden: meydana gelen cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) cüz’: parça (bk. c-z-e) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i felsefe: felsefe ile uğraşanlar ehl-i hidayet: doğru ve hak yolda olanlar (bk. h-d-y) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elhasıl: özetle, sonuç olarak hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüceyrât: hücrecikler icra edilmek: yerine getirilmek iltica eden: sığınan imtina: imkansızlık intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istib’ad: akıldan uzak görme kat’iyen: kesinlikle küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) makuliyet: akla uygunluk maslahat: gaye, fayda (bk. ṣ-l-ḥ) mizan: ölçü, denge (bk. v-z-n) muhal: imkansız muhaliyet: imkansızlık muvakkat: geçici müşkülât: zorluklar mü’min: iman etmiş, inanmış (bk. e-m-n) nihayetsiz: sonsuz riayet: uyma, gözetme rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) saadet-i uzmâ: en büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m) suhulet: kolaylık suûbet: zorluk sır: gizem, gizli gerçek taltif etmek: lütuf ve iyilikte bulunmak (bk. l-ṭ-f) tasarruf eden: herşeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten (bk. ṣ-r-f) tehir edilmek: ertelenmek, sonraya bırakılmak tevfik-i hareket eden: uygun davranışta bulunan te’dip: edeplendirme tuğyan: taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) uzuv: organ vücub: kesinlik, gereklilik (bk. v-c-b) zerre: atom, en küçük madde parçası Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (bk. a-d-l) âlem: dünya (bk. a-l-m) âzâ: organlar şamar: tokat 1 Mayıs 2011: 08:29 #790248Anonim
bir hikmetle iş görülüyor. Evet, güzel bir çiçeğin dakik programını küçücük bir tohumunda derc etmek, büyük bir ağacın sahife-i a’mâlini, tarihçe-i hayatını, fihriste-i cihâzâtını küçücük bir çekirdekte mânevî kader kalemiyle yazmak, nihayetsiz bir hikmet kalemi işlediğini gösterir.
Hem herşeyin hilkatinde gayet derecede hüsn-ü san’at bulunması, nihayet derecede Hakîm bir Sâniin nakşı olduğunu gösterir. Evet, şu küçücük insan bedeni içinde bütün kâinatın fihristesini, bütün hazâin-i rahmetin anahtarlarını, bütün esmâlarının âyinelerini derc etmek, nihayet derecede bir hüsn-ü san’at içinde bir hikmeti gösterir.Şimdi, hiç mümkün müdür ki, şöyle icraat-ı Rububiyette hâkim bir hikmet, o Rububiyetin kanadına iltica eden ve iman ile itaat edenlerin taltifini istemesin ve ebedî taltif etmesin?
Hem adalet ve mizanla iş görüldüğüne burhan mı istersin? Herşeye hassas mizanlarla, mahsus ölçülerle vücut vermek, suret giydirmek, yerli yerine koymak, nihayetsiz bir adalet ve mizan ile iş görüldüğünü gösterir.Hem her hak sahibine istidadı nisbetinde hakkını vermek, yani vücudunun bütün levâzımâtını, bekàsının bütün cihâzâtını en münasip bir tarzda vermek, nihayetsiz bir adalet elini gösterir.
Hem istidat lisanıyla, ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla, ıztırar lisanıyla sual edilen ve istenilen herşeye daimî cevap vermek, nihayet derecede bir adl ve hikmeti gösteriyor.Şimdi, hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlûkun en küçük bir hâcetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet, insan gibi en büyük bir mahlûkun bekà gibi en büyük bir hacetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın? Rububiyetin haşmetini, ibâdının hukukunu muhafaza etmekle, muhafaza etmesin?
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) adl: adalet (bk. a-d-l) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) burhan: delil cihâzât: donanım, cihazlar daimî: devamlı, sürekli dakik: ince derc etmek: yerleştirmek ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) esmâ: isimler (bk. s-m-v) fihriste: içindekiler, indeks fihriste-i cihâzât: organların indeksi hassas: duyarlı hazâin-i rahmet: rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m) haşmet: görkem, heybet hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hâkim: hükmeden, sultan (bk. ḥ-k-m) hüsn-ü san’at: sanatın güzelliği (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) ibâd: kullar (bk. a-b-d) icraat-ı Rububiyet: rububiyetin gereği olan icraatlar, işler (bk. r-b-b) ihtiyac-ı fitrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r) iltica etmek: sığınmak istidat: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d) istimdat: yardım isteme itaat: emre uyma kader: Allah’ın meydana gelecek şeyleri olmadan önce bilip takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) levâzımât: gerekli şeyler lisan: dil mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mizan: ölçü, denge, tartı (bk. v-z-n) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) mühmel bırakmak: ihmal etmek münasip: uygun (bk. n-s-b) nihayetsiz: sonsuz nisbetinde: ölçüsünde (bk. n-s-b) sahife-i a’mâl: işlerin kaydedildiği sahife sual: istek sual edilmek: istenilmek suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taltif: iyilik ve lütufta bulunmak (bk. l-ṭ-f) tarihçe-i hayat: özetlenmiş hayat hikâyesi (bk. ḥ-y-y) tarz: biçim, şekil âyine: ayna ıztırar: çaresizlik 1 Mayıs 2011: 08:30 #790249Anonim
Halbuki, şu fâni dünyada kısa bir hayat geçiren insan, öyle bir adaletin hakikatine mazhar olamaz ve olamıyor. Belki, bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor. Zira, hakikî adalet ister ki, şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. Madem şu fâni, geçici dünya, ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette, Âdil olan o Zât-ı Celîl-i Zülcemâlin ve Hakîm olan o Zât-ı Cemîl-i Zülcelâlin daimî bir Cehennemi ve ebedî bir Cenneti bulunacaktır.
DÖRDÜNCÜ HAKİKAT
Bâb-ı Cûd ve Cemâldir. İsm-i Cevâd ve Cemîlin cilvesidir.Hiç mümkün müdür ki, nihayetsiz cûd ve sehâvet, tükenmez servet, bitmez hazineler, misilsiz sermedî cemâl, kusursuz ebedî kemâl, bir dar-ı saadet ve mahall-i ziyafet içinde daimî bulunacak olan muhtaç şâkirleri, müştak âyinedarları, mütehayyir seyircileri istemesinler?
Evet, dünya yüzünü bu kadar müzeyyen masnuatıyla süslendirmek, ay ile güneşi lâmba yapmak, yeryüzünü bir sofra-i nimet ederek mat’umatın en güzel çeşitleriyle doldurmak, meyveli ağaçları birer kap yapmak, her mevsimde birçok defalar tecdit etmek, hadsiz bir cûd ve sehâveti gösterir.
Böyle nihayetsiz bir cûd ve sehâvet, öyle tükenmez hazineler ve rahmet, hem daimî, hem arzu edilen herşey içinde bulunur bir dar-ı ziyafet ve mahall-i saadet ister. Hem kat’î ister ki, o ziyafetten telezzüz edenler, o mahall-i saadette devam etsinler, ebedî kalsınlar. Ta zevâl ve firakla elem çekmesinler. Çünkü zevâl-i elem, lezzet olduğu gibi, zevâl-i lezzet dahi elemdir. Öyle sehâvet, elem çektirmek istemez. Demek, ebedî bir Cenneti, hem içinde ebedî muhtaçları ister. Çünkü nihayetsiz cûd ve sehâ, nihayetsiz ihsan etmek ister, nimetlendirmek ister.
Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi olan Allah (bk. c-m-l) Cevâd: sınırsız cömertlik sahibi olan ve çok çok ihsan eden Allah (bk. c-v-d) Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) Zât-ı Celîl-i Zülcemâl: sınırsız güzelliğiyle beraber, sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan Zât, Allah (bk. c-l-l; ẕü; c-m-l) Zât-ı Cemîl-i Zülcelâl: sınırsız yücelik ve haşmetiyle beraber, sonsuz güzellik sahibi olan Zât, Allah (bk. c-m-l; ẕü; c-l-l) azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) belki: aslında, işin doğrusu bâb: kapı cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) cûd: cömertlik, el açıklığı, muhtaçlara iyilikte, yardım ve bağışta bulunma (bk. c-v-d) daimî: devamlı, sürekli dar-ı saadet: mutluluk yurdu dar-ı ziyafet: ziyafet yurdu ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) elem: acı, sıkıntı firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk olunmak: yaratılmak (bk. ḫ-l-ḳ) ihsan: ikram, bağış iyilik (bk. h-s-n) kat’î: kesin kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) mahall-i saadet: mutluluk yeri mahall-i ziyafet: ziyafet yeri mahiyet: esas, nitelik, özellik masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mat’umat: yiyecekler mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mazhariyet: erişme, kavuşma (bk. ẓ-h-r) misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) mücazat: ceza mükâfat: ödül mütehayyir: hayrete düşmüş müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) müştak âyinedar: Allah’ın güzel isimlerini bir ayna gibi üzerinde aksettiren ve Onun sonsuz güzelliğine düşkün olan insan nihayetsiz: sonsuz nisbet: oran, ölçü (bk. n-s-b) rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m) sehâ: cömertlik (bk. c-v-d) sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d) sermedî: sürekli sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m) tecdit: yenileme telezzüz eden: lezzetlenen zevâl: yokluk, sona erme (bk. z-v-l) zevâl-i elem: acının bitmesi zevâl-i lezzet: lezzetin bitmesi zira: çünkü Âdil: adalet sahibi, herşeye hakkını veren Allah (bk. a-d-l) şâkir: şükreden (bk. ş-k-r) 1 Mayıs 2011: 08:31 #790251Anonim
Nihayetsiz ihsan ve nimetlendirmek ise, nihayetsiz minnettarlık, nimetlenmek ister. Bu ise, ihsana mazhar olan şahsın devam-ı vücudunu ister. Ta, daimî tena’umla o daimî in’âma karşı şükür ve minnettarlığını göstersin. Yoksa, zevâl ile acılaşan cüz’î bir telezzüz, kısacık bir zamanda öyle bir cûd u sehânın muktezasıyla kabil-i tevfik değildir.
Hem dahi, meşher-i san’at-ı İlâhiye olan aktâr-ı âlem sergilerine bak. Yeryüzündeki nebatat ve hayvanatın ellerinde olan ilânât-ı Rabbâniyeye dikkat et. HAŞİYE-1Mehâsin-i rububiyetin dellâlları olan enbiya ve evliyaya kulak ver. Nasıl müttefikan Sâni-i Zülcelâlin kusursuz kemâlâtını, harika san’atlarının teşhiriyle gösteriyorlar, beyan ediyorlar, enzâr-ı dikkati celb ediyorlar.
Demek, bu âlemin Sâniinin pek mühim ve hayret verici ve gizli kemâlâtı vardır; bu harika san’atlarla onları göstermek ister. Çünkü gizli, kusursuz kemâlât ise, takdir edici, istihsan edici, “Mâşaallah” diyerek müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Daimî kemâlât ise, daimî tezahür ister. O ise, takdir ve istihsan edicilerin devam-ı vücudunu ister. Bekàsı olmayan istihsan edicinin nazarında kemâlâtın kıymeti sukut eder. HAŞİYE-2
[NOT]Haşiye-1 Evet, kemik gibi bir kuru ağacın ucundaki tel gibi incecik bir sapta gayet münakkaş, müzeyyen bir çiçek ve gayet musannâ ve murassâ bir meyve, elbette gayet san’atperver, mucizekâr ve hikmettar bir Sâniin mehâsin-i san’atını zîşuura okutturan bir ilânnamedir. İşte, nebatata hayvanatı dahi kıyas et.
Haşiye-2 Evet, durub-u emsaldendir ki, bir dünya güzeli, bir zaman kendine meftun olmuş âdi bir adamı huzurundan tard eder. O adam kendine teselli vermek için, “Tuh, ne kadar çirkindir!” der, o güzelin güzelliğini nefyeder. Hem bir vakit bir ayı, gayet tatlı bir üzüm asması altına girer, üzümleri yemek ister. Koparmaya eli yetişmez, asmaya da çıkamaz. Kendi kendine teselli vermek için, kendi lisanıyla “Ekşidir” der, gümler gider.[/NOT]
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) aktâr-ı âlem: âlemin dört bir yanı (bk. a-l-m) bekà: kalıcılık, devamlılık ve süreklilik (bk. b-ḳ-y) beyan: açıklama (bk. b-y-n) celb etmek: çekmek cûd u sehâ: cömertlik (bk. c-v-d) cüz’î: az, küçük (bk. c-z-e) daimî: devamlı, sürekli dellâl: duyurucu, ilan edici devam-ı vücud: varlığın devamı (bk. v-c-d) durub-u emsal: atasözleri, meşhur sözler enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) enzâr-ı dikkat: dikkatli bakışlar (bk. n-ẓ-r) evliya: veliler (bk. v-l-y) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmettar: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan (bk. ḥ-k-m) ihsan: bağış, ikram (bk. ḥ-s-n) ilânname: duyuru ilânât-ı Rabbâniye: Allah tarafından gönderilen ve Allah’a işaret eden duyurular (bk. r-b-b) in’âm: nimetlendirme (bk. n-a-m) istihsan edici: güzel bulan, beğenen (bk. ḥ-s-n) kabil-i tevfik: bağdaşan kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) meftun: aşık mehâsin-i rububiyet: Rablığın güzellikleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzellikleri (bk. ḥ-s-n; r-b-b) mehâsin-i san’at: san’at güzellikleri (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) meşher-i san’at-ı İlâhiye: Allah’ın sanat eserlerinin sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a; e-l-h) minnettarlık: şükran duygusu mukteza: gereklilik murassâ: süslenmiş musannâ: san’atlı (bk. ṣ-n-a) mu’cizekâr: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) mâşaallah: “Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış” münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş) müttefikan: ittifakla, fikir birliğiyle müzeyyen: süslü (bk. z-y-n) müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) nazarında: gözünde nebatat: bitkiler nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek nihayetsiz: sonsuz san’atperver: san’ata düşkün (bk. ṣ-n-a) sukut etmek: düşmek tard etmek: kovmak telezzüz: lezzetlenme tena’um: nimetlenme (bk. n-a-m) tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) teşhir: sergileme zevâl: yokluk, sona erme (bk. z-v-l) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âdi: basit, sıradan âlem: dünya (bk. a-l-m 1 Mayıs 2011: 08:32 #790253Anonim
Hem dahi, kâinatın yüzünde serilmiş olan gayetle güzel ve san’atlı ve parlak ve süslü şu mevcudat, ışık güneşi bildirdiği gibi, misilsiz, mânevî bir cemâlin mehâsinini bildirir. Ve nazirsiz, hafî bir hüsnün letâifini iş’ar ediyor.HAŞİYE-1 O münezzeh hüsün, o mukaddes cemâlin cilvesinden, esmâlarda, belki her isimde çok gizli defineler bulunduğunu işaret eder.
İşte şu derece âli, nazirsiz, gizli bir cemâl ise, kendi mehâsinini bir mir’atta görmek ve hüsnünün derecâtını ve cemâlinin mikyaslarını zîşuur ve müştak bir âyinede müşahede etmek istediği gibi, başkalarının nazarıyla yine sevgili cemâline bakmak için, görünmek de ister. Demek, iki vech ile kendi cemâline bakmak; biri, herbiri başka başka renkte olan âyinelerde bizzat müşahede etmek; diğeri, müştak olan seyirci ve mütehayyir olan istihsancıların müşahedesiyle müşahede etmek ister.
Demek, hüsün ve cemâl, görmek ve görünmek ister. Görmek ve görünmek ise, müştak seyirci, mütehayyir istihsan edicilerin vücudunu ister. Hüsün ve cemâl ebedî, sermedî olduğundan, müştakların devam-ı vücutlarını ister. Çünkü daimî bir cemâl ise, zâil bir müştaka razı olamaz. Zira, dönmemek üzere zevâle mahkûm olan bir seyirci, zevâlin tasavvuruyla muhabbeti adavete döner. Hayreti istihfafa, hürmeti tahkire meyleder. Çünkü, hodgâm insan, bilmediği şeye düşman olduğu gibi, yetişmediği şeye de zıttır. Halbuki, nihayetsiz bir muhabbet, hadsiz bir şevk ve istihsan ile mukabeleye lâyık olan bir cemâle karşı zımnen bir adavet ve kin ve inkâr ile mukabele eder. İşte, kâfir, Allah’ın düşmanı olduğunun sırrı bundan anlaşılıyor.Madem o nihayetsiz sehâvet, cûd, o misilsiz cemâl, hüsün, o kusursuz kemâlât
[NOT]Haşiye-1 Âyine-misal mevcudatın birbiri arkasında zevâl ve fenalarıyla beraber, arkalarından gelenlerin üstünde ve yüzlerinde aynı hüsün ve cemâlin cilvesinin bulunması gösterir ki, cemâl onların değil. Belki o cemâller, bir hüsn-ü münezzeh ve bir cemâl-i mukaddesin âyâtı ve emârâtıdır.[/NOT]
adavet: düşmanlık cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cemâl-i mukaddes: kutsal ve kusursuz güzellik (bk. c-m-l; ḳ-d-s) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) cûd: cömertlik, el açıklığı (bk. c-v-d) daimî: sürekli define: hazine derecât: dereceler devam-ı vücut: varlığın devamı (bk. v-c-d) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) emârât: izler, belirtiler esmâ: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v) fenâ: son bulma, ölümlülük (bk. f-n-y) hadsiz: sınırsız hafî: gizli haşiye: dipnot, açıklayıcı not hodgâm: bencil hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü münezzeh: her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış güzellik (bk. ḥ-s-n; n-z-h) inkâr: inanmama, kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) istihfaf: hafife alma istihsan: beğenme, güzel bulma (bk. ḥ-s-n) istihsancı: güzel bulan, beğenen (bk. ḥ-s-n) iş’ar etmek: bildirmek kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) kâfir: Allah’ı veya Onun kesin olarak emrettiği şeylerden herhangi birini inkâr eden kimse (bk. k-f-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) letâif: güzellikler (bk. l-ṭ-f) mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meyletmek: yönelmek mikyas: ölçek mir’at: ayna misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mukabele: karşılık mukaddes: her türlü kusur ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) münezzeh: her türlü kusur ve çirkinlikten arınmış (bk. n-z-h) mütehayyir: hayrete düşen müşahede: görme (bk. ş-h-d) müştak: düşkün, şiddetle arzulayan, aşık nazarıyla: bakışıyla, gözüyle nazirsiz: benzersiz (bk. n-ẓ-r) nihayetsiz: sonsuz sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d) sermedî: sürekli, devamlı tahkir: hakaret, küçümseme tasavvur: düşünme, hayal (bk. ṣ-v-r) vecih: yön zevâl: gelip geçicilik, kaybolma (bk. z-v-l) zira: çünkü zâil: yok olup gidici (bk. z-v-l) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) zımnen: gizlice âli: yüce âyine: ayna âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l) âyât: âyetler, deliller şevk: şiddetli istek ve arzu 1 Mayıs 2011: 08:33 #790254Anonim
ebedî müteşekkirleri, müştakları, müstahsinleri iktiza ederler. Halbuki şu misafirhane-i dünyada görüyoruz, herkes çabuk gidip kayboluyor. O sehâvetin ihsanını ancak az bir parça tadar. İştahası açılır, fakat yemez, gider. O cemâl, o kemâlin dahi ancak biraz ışığına, belki bir zayıf gölgesine bir anda bakıp, doymadan gider. Demek bir seyrangâh-ı daimîye gidiliyor.
Elhasıl: Nasıl ki şu âlem bütün mevcudatıyla Sâni-i Zülcelâline kat’î delâlet eder. Sâni-i Zülcelâlin de sıfât ve esmâ-i kudsiyesi, dar-ı âhirete delâlet eder ve gösterir ve ister.
BEŞİNCİ HAKİKAT
Bâb-ı Şefkat ve Ubûdiyet-i Muhammediyedir (aleyhissalâtü vesselâm). İsm-i Mücîb ve Rahîmin cilvesidir.Hiç mümkün müdür ki, en ednâ bir haceti en ednâ bir mahlûkundan görüp kemâl-i şefkatle, ummadığı yerden is’âf eden ve en gizli bir sesi en gizli bir mahlûkundan işitip imdad eden, lisan-ı hâl ve kal ile istenilen herşeye icabet eden nihayetsiz bir şefkat ve bir merhamet sahibi bir Rab, en büyük bir abdinden,HAŞİYE-1 en sevgili bir mahlûkundan, en büyük hacetini görüp bitirmesin, is’âf etmesin, en yüksek duayı işitip kabul etmesin?
[NOT]Haşiye-1 Evet, bin üç yüz elli sene saltanat süren ve saltanatı devam eden ve ekser zamanda üç yüz elli milyondan ziyade raiyeti bulunan ve hergün bütün raiyeti onunla tecdid-i biat eden ve onun kemâlâtına şehadet eden ve kemâl-i itaatle evamirine inkıyad eden; ve arzın nısfı ve nev-i beşerin humsu, o zâtın sıbğı ile sıbğalansa, yani mânevî rengiyle renklense ve o zât onların mahbub-u kulûbu ve mürebbî-i ervahı olsa, elbette o zât, şu kâinatta tasarruf eden Rabbin en büyük abdidir. Hem ekser envâ-ı kâinat o zâtın birer meyve-i mucizesini taşımak suretiyle onun vazifesini ve memuriyetini alkışlasa, elbette o zât, şu kâinat Hâlıkının en sevgili mahlûkudur. Hem bütün insaniyet, bütün istidadıyla istediği bekà gibi bir haceti ki, o hacet ise, insanı esfel-i sâfilînden âlâ-yı illiyyîne çıkarıyor; elbette o hacet, en büyük bir hacettir ve en büyük bir abd, umumun namına onu Kàdıyu’l-Hâcâttan isteyecek.[/NOT]
Mücîb: bütün dualara cevap veren Allah (bk. c-v-b) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m) Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atla yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) abd: kul (bk. a-b-d) aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) arzın nısfı: dünyanın yarısı bâb: kapı cemâl: güzellik (bk. c-m-l) dar-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) delâlet: işaret etme, delil olma ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ednâ: önemsiz, basit ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) elhasıl: özetle, sonuç olarak envâ-ı kâinat: kâinattaki varlıkların türleri (bk. k-v-n) esmâ-i kudsiye: Allah’ın kutsal, her türlü kusur ve noksanlıktan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s) evamir: emirler haşiye: dipnot, açıklayıcı not hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) icabet etme: cevap verme (bk. c-v-b) ihsan: bağış, iyilik, lütuf (bk. ḥ-s-n) iktiza: gerektirme imdad: yardım inkıyad eden: boyun eğen is’âf etmek: yardıma koşmak iştiha: iştah, fazla arzu ve istek kat’i: kesin kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l) kemâl-i itaat: tam itaat, emre uyma (bk. k-m-l) kemâl-i şefkat: tam ve mükemmel şefkat (bk. k-m-l; ş-f-ḳ) kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstünlükler (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan-ı hâl ve kal: hal ve konuşma dili mahbub-u kulûb: kalplerin sevgilisi (bk. ḥ-b-b) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meyve-i mu’cize: mu’cizenin meyvesi, neticesi (bk. a-c-z) misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi mürebbî-i ervah: ruhların terbiyecisi (bk. r-b-b; r-v-ḥ) müstahsin: beğenen, güzel bulan (bk. ḥ-s-n) müteşekkir: teşekkür eden (bk. ş-k-r) müştak: şiddetle arzulayan, düşkün nev-i beşerin humsu: insanlığın beşte biri nihayetsiz: sonsuz raiyet: halk, tabi olanlar saltanat: hükümranlık, egemenlik (bk. s-l-ṭ) sehavet: cömertlik (bk. c-v-d) seyrangâh-ı daimî: devamlı gezinti yeri suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sıbğa: boya sıfat: vasıf, özellik (bk. v-ṣ-f) tasarruf eden: herşeyi dilediği gibi idare edip kullanan (bk. ṣ-r-f) tecdid-i biat: bağlılık sözünü yenileme ubûdiyet-i Muhammediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in mükemmel kulluğu (bk. a-b-d; ḥ-m-d) ziyade: fazla âlem: dünya (bk. a-l-m) şefkat: içten ve karşılıksız sevgi, merhamet (bk. ş-f-ḳ) 1 Mayıs 2011: 08:34 #790255Anonim
Evet, meselâ hayvanatın zayıflarının ve yavrularının rızık ve terbiyeleri hususunda görünen lûtuf ve suhuleti gösteriyor ki, şu kâinatın Mâliki, nihayetsiz bir rahmetle rububiyet eder. Rububiyetinde bu derece rahîmâne bir şefkat, hiç kabil midir ki, mahlûkatın en efdalinin en güzel duasını kabul etmesin? Bu hakikati On Dokuzuncu Sözde izah ettiğim vech ile, şurada dahi mükerreren şöyle beyan edelim:
Ey nefsimle beraber beni dinleyen arkadaş! Hikâye-i temsiliyede demiştik: “Bir adada bir içtima var. Bir yâver-i ekrem bir nutuk okuyor.” Onun işaret ettiği hakikat şöyledir ki:
Gel, bu zamandan tecerrüt edip, fikren Asr-ı Saadete ve hayalen Ceziretü’l-Araba gidiyoruz. Ta ki, Resul-i Ekremi (aleyhissalâtü vesselâm) vazife başında ve ubûdiyet içinde görüp ziyaret ederiz.
Bak: O zât nasıl ki risaletiyle, hidayetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husulü ve vesile-i vusulüdür. Onun gibi, ubûdiyetiyle ve duasıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve Cennetin vesile-i icadıdır.İşte, bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda, bir ibadet-i ulyâda saadet-i ebediye için dua ediyor ki; güya bu cezire, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü, ubûdiyeti ise, ona ittiba eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvafakat sırrıyla bütün enbiyanın sırr-ı ubûdiyetini tazammun eder. Hem o salât-ı kübrâyı öyle bir cemaat-i uzmâda kılar, niyaz ediyor ki,
Asr-ı Saadet: Peygamberimizin yaşadığı dönem, mutluluk asrı Ceziretü’l-Arap: (bk. bilgiler) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kâdıyu’l-Hâcât: varlıkların bütün ihtiyaçlarını karşılayan Allah (bk. ḥ-v-c) Mâlik: herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) abd: kul (bk. a-b-d) aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) arz: yer, dünya azametli: büyük (bk. a-ẓ-m) bekà: süreklilik, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) cemaat-i uzmâ: çok büyük cemaat (bk. c-m-a; a-ẓ-m) cezire: yarımada efdal: en faziletli, en üstün (bk. f-ḍ-l) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) esfel-i sâfilîn: aşağıların en aşağısı hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hidayet: doğru ve hak yolda oluş, İslâmiyet (bk. h-d-y) hikâye-i temsiliye: analojik, kıyaslama dayanan benzetmeli hikâye (bk. m-s̱-l) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) ibadet-i ulyâ: en yüce ibadet (bk. a-b-d) istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) ittiba: tabi olmak, uymak içtima: toplanma (bk. c-m-a) kabil: mümkün, olabilir kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lütûf: yardım, iyilik, bağış (bk. l-ṭ-f) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) muvafakat: uygunluk mükerreren: tekrarlayarak nam: ad nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) niyaz: dua, yalvarma, yakarma rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m) rahîmâne: şefkat ve merhametle (bk. r-ḥ-m) risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) salât-ı kübrâ: en büyük namaz (bk. ṣ-l-v; k-b-r) sebeb-i husul: meydana gelme sebebi sebeb-i vücud: varlık sebebi (bk. v-c-d) suhulet: kolaylık sırr-ı ubûdiyet: kulluk sırrı (bk. a-b-d) tazammun: içerme, içine alma tecerrüt: sıyrılma ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: genel, herkes vecih: yön, şekil vesile-i icad: varlık vesilesi (bk. v-c-d) vesile-i vusul: kavuşma vesilesi yaver-i ekrem: çok değerli, yüksek rütbeli memur (bk. k-r-m) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler 1 Mayıs 2011: 08:36 #790256Anonim
güya benî Âdemin Hazret-i Âdem’den asrımıza, belki kıyamete kadar bütün nuranî ve kâmil insanlar ona tebaiyetle iktida edip duasına âmin derler.HAŞİYE-1
Bak: Hem öyle bekà gibi bir hacet-i amme için dua ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudat niyazına iştirak edip lisan-ı hâl ile “Oh, evet, yâ Rabbenâ! Ver, duasını kabul et, biz de istiyoruz” diyorlar. Hem bak, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştakane, öyle tazarrukârâne saadet-i bakiye istiyor ki,
1 bütün kâinatı ağlattırıp duasına iştirak ettiriyor.
Bak: Hem öyle bir maksat, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten, âlâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekàya, ulvî vazifeye, mektubât-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
Bak: Hem öyle yüksek bir fizâr-ı istimdatkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semâvâta, Arşa işittirip, vecde getirip, duasına “Âmin, Allahümme âmin” dedirtiyor.HAŞİYE-2
[NOT]Haşiye-1 Evet, münacat-ı Ahmediye (a.s.m.) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salâvatları onun duasına bir âmin-i daimî ve bir iştirak-i umumîdir. Hattâ ona getirilen herbir salâvat dahi, onun duasına birer âmindir. Ve ümmetinin herbir ferdi, herbir namazın içinde ona salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şafiîlerin ona dua etmesi, onun saadet-i ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmindir. İşte, bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı hâliyle, bütün kuvvetiyle istediği bekà ve saadet-i ebediyeyi, o nev-i beşer namına zât-ı Ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, onun arkasında âmin diyorlar. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karîn olmasın?
Dipnot-1 bk. Tirmizî, Deavât 30.
Haşiye-2 Evet, şu âlemin Mutasarrıfı, bütün tasarrufatı bilmüşahede şuurâne, alîmâne, hakîmâne olduğu halde, hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf, kendi masnuatı içinde en mümtaz bir ferdin harekâtına şuuru ve ıttılaı bulunmasın. Hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf-ı Alîm, o ferd-i mümtazın harekâtına ve daavâtına (dualarına) ıttılaı bulunduğu halde, ona karşı lâkayt kalsın, ehemmiyet vermesin. Hem hiçbir cihetle mümkün değildir ki, o Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm, onun dualarına lâkayt kalmadığı halde, o duaları kabul etmesin. Evet, zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) nuruyla âlemin şekli değişti. İnsan ve bütün kâinatın mahiyet-i hakikiyeleri o nur, o ziya ile inkişaf etti. Ve göründü ki, şu kâinatın mevcudatı, esmâ-i İlâhiyeyi okutan birer mektubât-ı Samedâniye, birer muvazzaf memur ve bekàya mazhar kıymettar ve mânidar birer mevcutturlar. Eğer o nur olmasaydı, mevcudat fena-yı mutlaka mahkûm ve kıymetsiz, mânâsız, faydasız, abes, karma karışık, tesadüf oyuncağı bir zulmet-i evham içinde kalırdı. İşte, şu sırdandır ki, insanlar zât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) duasına âmin dedikleri gibi, Arş ve ferş ve serâdan Süreyyaya kadar bütün mevcudat, onun nuruyla iftihar edip alâkadarlık gösteriyorlar. Zaten ubûdiyet-i Ahmediyenin (a.s.m.) ruhu, duadır. Belki kâinatın harekâtı ve hidemâtı, bir nevi duadır. Meselâ, bir çekirdeğin hareketi, Hâlıkından, bir ağaç olmasına bir nevi duadır.
[/NOT]
Allahümme âmin: ey Allahım kabul eyle (bk. e-m-n) Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Hz. Âdem: (bk. bilgiler) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) abesiyet: faydasızlık, gayesizlik alîmâne: herşeyi çok iyi bilerek (bk. a-l-m) bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar beşer: insanlar bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) cihet: yön ehl-i arz: yeryüzündekiler ehl-i semavat: semâdaki varlıklar; melekler, ruhanîler vb. (bk. s-m-v) esfel-i sâfilin: aşağıların en aşağısı fena-yı mutlak: sonsuz yok oluş (bk. f-n-y; ṭ-l-ḳ) fizâr-ı istimdatkârâne: yardım dileyerek inleyip ağlamak fıtrat-ı insaniyet: insanlığın yaratılışı, tabiatı (bk. f-ṭ-r) hakîmâne: hikmetle bir şekilde (bk. ḥ-k-m) hazinâne: hüzünlü bir şekilde haşiye: dipnot, açıklayıcı not hâcet-i amme: genel ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) iktida: uyma iştirak etmek: katılmak iştirak-ı umumî: genel katılım kamet: farz namaza durmadan önce okunan ezan karîn: yakın kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâmil: olgunluk ve kemâl sahibi (bk. k-m-l) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) lisan-ı hâl: hal ve beden dili mahbubâne: sevimli bir şekilde (bk. ḥ-b-b) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mümtaz: üstün, seçkin münacat-ı Ahmediye: Peygamberimizin duası (bk. n-c-v; ḥ-m-d) müştakane: çok isteyerek, iştiyakla nev-i beşer: insanlık niyaz: istek, dua niyaz-ı istirhamkârâne: rahmet dileyerek dua etmek (bk. r-ḥ-m) nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) saadet: mutluluk saadet-i bakiye: devamlı, sonsuz bir mutluluk (bk. b-ḳ-y) saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) salât: Peygamberimiz için yapılan dua (bk. ṣ-l-v) salâvat: Peygamberimize rahmet ve esenlik dileme (bk. ṣ-l-v) semavat: gökler (bk. s-m-v) sukut: düşüş tasarrufat: herşeyi dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f) tazarrukârâne: yalvarıp yakararak tebaiyet: tabi olma, uyma ulvî: yüce umumî: genel vecd: kendini kaybedercesine İlâhî aşka dalma yâ Rabbenâ: ey Rabbimiz (bk. r-b-b) zat-ı Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-m-d) âlem: dünya, kâinat (bk. a-l-m) âlâ-yı illiyyîn: yücelerin en yücesi âmin: Allahım kabul eyle (bk. e-m-n) âmin-i daimî: sürekli tekrarlanan “Allahım kabul eyle!” duası (bk. e-m-n) ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler Şafiî: İmam-ı Şafiî’nin kurduğu mezhepten olanlar (bk. bilgiler) şuurâne: şuurlu bir şekilde (bk. ş-a-r) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.