- Bu konu 93 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
2 Mayıs 2011: 13:37 #790371
Anonim
istilzam edip kuvvetli bir surette âlem-i bekàya şehadet ve delâlet ederler. Şöyle ki:
Melâikenin vücudunu ve vazife-i ubûdiyetlerini ispat eden bütün deliller ve hadsiz müşahedeler mükâlemeler, dolayısıyla âlem-i ervahın ve âlem-i gaybın ve âlem-i bekànın ve âlem-i âhiretin ve ileride cin ve ins ile şenlendirilecek olan dâr-ı saadetin ve Cennet ve Cehennemin vücutlarına delâlet ederler. Çünkü melekler bu âlemleri izn-i İlâhî ile görebilirler ve girerler. Ve Hazret-i Cebrail gibi, insanlarla görüşen umum melâike-i mukarrebîn, mezkûr âlemlerin vücutlarını ve onlar, onlarda gezdiklerini müttefikan haber veriyorlar. Görmediğimiz Amerika kıtasının vücudunu, ondan gelenlerin ihbarıyla bedihî bildiğimiz gibi, yüz tevatür kuvvetinde bulunan melâike ihbaratıyla âlem-i bekànın ve dâr-ı âhiretin ve Cennet ve Cehennemin vücutlarına o kat’iyette iman etmek gerektir. Ve öyle de iman ederiz.Hem, Yirmi Altıncı Söz olan Risale-i Kaderde iman-ı bil-kader rüknünü ispat eden bütün deliller, dolayısıyla haşre ve neşr-i suhufa ve mizan-ı ekberdeki muvazene-i a’mâle delâlet ederler. Çünkü, herşeyin mukadderatını gözümüz önünde nizam ve mizan levhalarında kaydetmek ve her zîhayatın sergüzeşt-i hayatiyelerini kuvve-i hafızalarında ve çekirdeklerinde ve sair elvâh-ı misâliyede yazmak ve her zîruhun, hususan insanların defter-i a’mâllerini elvâh-ı mahfuzada tesbit etmek, geçirmek, elbette öyle muhit bir kader ve hakîmâne bir takdir ve müdakkikane bir kayıt ve hafîzâne bir kitabet, ancak mahkeme-i kübrâda umumî
Amerika: (bk. bilgiler) Hazret-i Cebrail: (bk. bilgiler) Risale-i Kader: Kader Risalesi (Yirmi Altıncı Söz) (bk. r-s-l; ḳ-d-r) a’mâl: ameller, işler ve davranışlar bedihî: açıkça defter-i amel: insanın iyi ve kötü işlerinin kaydedildiği defter delâlet: delil olma, işaret etme dâr-ı saadet: mutluluk yurdu dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) elvâh-ı mahfuza: herşeyin kaderinin muhafaza edildiği mânevî levhalar (bk. ḥ-f-ẓ) elvâh-ı misâliye: benzer tablolar (bk. m-s̱-l) hadsiz: sayısız hafîzâne: koruyup gözeten, saklayan (bk. ḥ-f-ẓ) hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hususan: özellikle ihbar: haber verme ihbarat: haber vermeler iman etmek: inanmak (bk. e-m-n) iman-ı bil-kader: kadere iman (bk. e-m-n; ḳ-d-r) istilzam etme: gerektirme izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kat’iyet: kesinlik kitabet: yazım (bk. k-t-b) kuvve-i hafıza: hafıza duygusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ) mahkeme-i kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) melâike-i mukarrebîn: makam itibariyle Allah’a yakın olan melekler (bk. m-l-k) mezkur: sözü geçen mizan: ölçü, denge (bk. v-z-n) mizan-ı ekber: mahşer günü amellerin ölçüleceği büyük terazi (bk. v-z-n; k-b-r) muhit: herşeyi kuşatan, kapsamlı mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar (bk. ḳ-d-r) muvazene-i a’mâl: yapılan işlerin, amellerin tartılıp hesaplanması (bk. v-z-n) müdakkikane: dikkatlice, araştırıp inceleyerek mükâleme: karşılıklı konuşma (bk. k-l-m) müttefikan: ittifakla, fikir birliğiyle müşahede: gözlem (bk. ş-h-d) neşr-i suhuf: haşir zamanı amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) sair: diğer, başka sergüzeşt-i hayatiye: hayat serüveni (bk. ḥ-y-y) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber umum: bütün umumî: genel vazife-i ubûdiyet: kulluk görevi (bk. a-b-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i ervâh: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) 2 Mayıs 2011: 13:38 #790372Anonim
bir muhakeme neticesinde daimî bir mükâfat ve mücazat için olabilir. Yoksa, o ihatalı ve inceden ince olan kayıt ve muhafaza, bütün bütün mânâsız, faidesiz kalır, hikmete ve hakikate münâfi olur.
Hem, haşir gelmezse, kader kalemiyle yazılan bu kitab-ı kâinatın bütün muhakkak mânâları bozulur ki, hiçbir cihet-i imkânı olamaz. Ve o ihtimal, bu kâinatın vücudunu inkâr gibi bir muhal, belki bir hezeyan olur.Elhâsıl, imanın beş rüknü bütün delilleriyle haşir ve neşrin vukuuna ve vücuduna ve dâr-ı âhiretin vücuduna ve açılmasına delâlet edip isterler ve şehadet edip talep ederler.
İşte, hakikat-i haşriyenin azametine tam muvafık böyle azametli ve sarsılmaz direkleri ve burhanları bulunduğu içindir ki, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın hemen hemen üçten birisi haşir ve âhireti teşkil ediyor. Ve onu, bütün hakaikine temel taşı ve üssü’l-esas yapıyor. Ve herşeyi onun üstüne bina ediyor.
(Mukaddime nihayet buldu)

Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) burhan: delil cihet-i imkân: mümkün olma yönü (bk. m-k-n) delâlet: delil olma, işaret etme dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) elhâsıl: özetle, sonuç olarak hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i haşriye: haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r) haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r) hezeyan: saçmalama hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihata: içine alma, kapsama inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) kader kalemi: Allah’ın ezelî ilmi ile kâinatta olmuş ve olacak herşeyi bilip takdir etmesi ve yazması (bk. ḳ-d-r) kitab-ı kâinat: kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-v-n) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) muhafaza: koruma, saklama (bk. ḥ-f-ẓ) muhakeme: değerlendirme, tartma (bk. ḥ-k-m) muhakkak: hakikati ve gerçeği belli olmuş, kesin (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhal: bâtıl, boş söz mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) muvafık: uygun mânâsız: anlamsız (bk. a-n-y) mücazat: ceza mükâfat: ödül münâfi: zıt, aykırı nihayet: son rükn: esas, şart (bk. r-k-n) talep: isteme (bk. ṭ-l-b) teşkil: oluşturma, meydana getirme vuku: meydana gelme vücud: varlık (bk. v-c-d) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) üssü’l-esas: temel esas şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) 2 Mayıs 2011: 13:42 #790373Anonim
Zeylin İkinci ParçasıBaştaki âyetin mu’cizâne işaret ettikleri dokuz tabaka berahin-i haşriyeye dair ‘Dokuz Makam’dan ‘Birinci Makam’:
فَسُبْحَانَ اللهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَعَشِيّاً وَحِينَ تُظْهِرُونَ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَيُحْيِى اْلأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ
1
olan fıkradaki ferman-ı haşre dair buradaki gösterdiği bürhan-ı bâhiri ve hüccet‑i kàtıası beyan ve izah edilecek inşaallah.HAŞİYE-1
OTUZUNCU LEM’ANIN BEŞİNCİ NÜKTESİNİN
DÖRDÜNCÜ REMZİ HAŞİYE-2Hayatın yirmi sekizinci hassasında beyan edilmiştir ki: Hayat, imanın altı erkânına bakıp ispat ediyor, onların tahakkukuna işaretler ediyor.
Evet, madem bu kâinatın en mühim neticesi ve meyvesi ve hikmet-i hilkati hayattır; elbette o hakikat-i âliye, bu fâni, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki, hayatın yirmi dokuz hassasıyla mahiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir, taşıyla ve ağacıyla,
[NOT]Dipnot-1 “Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın. Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü O diriltir. Siz de kabirlerinizden böyle çıkarılacaksınız.” Rum Sûresi, 30:17-19.
Haşiye-1 O makam daha yazılmamış.
Haşiye-2 Hayat meselesi haşre münasebeti için buraya girmiş. Fakat hayatın âhirinde kader rüknüne işareti pek ince ve derindir. [/NOT]
azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m) berahin-i haşriye: haşre ait deliller (bk. ḥ-ş-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bürhan-ı bâhir: çok açık delil elemli: sıkıntılı, acı verici erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) ferman-ı haşr: haşirle ilgili ferman, buyruk (bk. ḥ-ş-r) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fıkra: bölüm hakikat-i âliye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hassa: özellik hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet-i hilkat: yaratılış gayesi (bk. ḥ-k-m; ḫ-l-ḳ) hüccet-i kàtıa: kesin delil inşaallah: Allah’ın izniyle izah: açıklama kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lem’a: parıltı mahiyet: özellik, esas, içyüz mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) münhasır: ait nükte: ince anlamlı söz remz: işaret rükn: esas, şart (bk. r-k-n) tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) zeyl: ilâve, ek âhirinde: sonunda (bk. e-ḫ-r) şecere: ağaç şecere-i hayat: hayat ağacı (bk. ḥ-y-y) 2 Mayıs 2011: 13:43 #790375Anonim
toprağıyla hayattar olan dâr-ı saadetteki hayattır. Yoksa, bu hadsiz cihazat-ı mühimme ile teçhiz edilen hayat şeceresi, zîşuur hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, faidesiz, hakikatsiz olmak lâzım gelecek. Ve sermayece ve cihazatça serçe kuşundan meselâ yirmi derece ziyade ve bu kâinatın ve zîhayatın en mühim, yüksek ve ehemmiyetli mahlûku olan insan, serçe kuşundan, saadet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp en bedbaht, en zelîl bir biçare olacak. Hem en kıymettar bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb-i insanı mütemadiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musibetli bir belâ olur. Bu ise yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye, âhirete iman rüknünü kat’î ispat ediyor ve her baharda haşrin üç yüz binden ziyade nümunelerini gözümüze gösteriyor.
Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında senin hayatına lâzım ve münasip bütün levazımatı ve cihazatı hikmet ve inâyet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin bekà ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz’î olan rızık duasını bilen ve işiten ve hadsiz leziz taamlarla o duanın kabulünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf-ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki, seni bilmesin ve görmesin? Ve nev-i insanın en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbabı ihzar etmesin? Ve nev-i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan bekà duasını, hayat-ı uhreviyenin inşasıyla ve Cennetin icadıyla kabul etmesin? Ve kâinatın en mühim mahlûku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev-i insanın Arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duasını işitmeyip, küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin, kemâl-i hikmetini ve nihayet rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!Hem hiç kabil midir ki, hayatın en cüz’îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin, derman versin ve nazını çeksin ve kemâl-i itinâ ve ihtimamla beslesin
Arş: en yüksek gök tabakası (bk. a-r-ş) Mutasarrıf-ı Kadîr: herşeyde istediği gibi tasarruf eden ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ṣ-r-f; ḳ-d-r) bedbaht: talihsiz bekà: süreklilik ve kalıcılık (bk. b-ḳ-y) biçare: çaresiz, zavallı bâtıl: gerçek dışı, yalan cihazat: cihazlar, donanım cihazat-ı mühimme: önemli cihazlar cihazatça: donanımca cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) dâr-ı saadet: mutluluk yurdu elem: acı, sıkıntı, keder esbap: sebepler (bk. s-b-b) ferş: yer hadsiz: sayısız hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas, (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı ebediye: sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hususan: özellikle hususî: özel hâşâ: asla öyle değil icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inşa: yaratma (bk. n-ş-e) kabil: mümkün, olabilir kalb-i insan: insanın kalbi kat’î: kesin kemâl-i hikmet: hikmetin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḥ-k-m) kemâl-i itinâ ve ihtimam: son derece dikkat ve özen (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymettar: kıymetli, değerli levazımat: gerekli şeyler leziz: lezzetli mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) münasip: uygun (bk. n-s-b) mütemadiyen: sürekli olarak nev-i insan: insanlık, insan türü nümune: örnek rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) saadet-i hayat: hayattan alınan mutluluk (bk. ḥ-y-y) taam: yiyecek teçhiz edilen: cihazlanan, donanan umumî: genel zelîl: alçak, aşağılık zemin: yeryüzü ziyade: çok, fazla zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) şecere: ağaç 2 Mayıs 2011: 13:45 #790377Anonim
ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlûkatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük ve kıymettar ve bâki ve nazdar bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin? Ve onun çok ehemmiyetli bekà duasını ve nazını ve niyazını nazara almasın? Adeta bir neferin kemâl-i itinâ ile teçhiz ve idaresini yapsın ve mutî ve muhteşem orduya hiç bakmasın? Ve zerreyi görsün, güneşi görmesin? Sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ!
Hem hiçbir cihetle akıl kabul eder mi ki, hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihayet derecede şefkatli ve kendi san’atını çok sever ve kendini sevdirir ve kendini sevenleri ziyade sever bir Zât-ı Kadîr-i Hakîm, en ziyade kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâniini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan ruhu, mevt-i ebedî ile idam edip, kendinden o sevgili muhibbini ve habibini ebedî bir surette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencide ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Bu kâinatı cilvesiyle süslendiren bir cemâl-i mutlak ve umum mahlûkatı sevindiren bir rahmet-i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihayetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.
Netice: Madem dünyada hayat var; elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû-i istimal etmeyenler, dâr-ı bekàda ve Cennet-i bâkiyede hayat‑ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ.
Ve hem nasıl ki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin güneşin akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyanın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar gidenler gibi yine hayalî güneşçiklere âyinelik etmeleri bilbedâhe gösteriyor ki, o lem’alar, yüksek birtek güneşin cilve-i in’ikâsıdırlar
Cennet-i bâkiye: devamlı ve sonsuz Cennet hayatı (bk. b-ḳ-y) Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Zât-ı Kadîr-i Hakîm: sonsuz güç ve kudret sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) bekà: devamlılık, sonsuzluk (bk. b-ḳ-y) bilbedâhe: ap açık şekilde bâki: devamlı ve kalıcı (bk. b-ḳ-y) cemâl-i mutlak: sınırsız güzellik (bk. c-m-l; ṭ-l-ḳ) cevher: asıl, temel, öz cihet: yön cilve: parıltı, yansıma (bk. c-l-y) dehşetli: korkunç dâr-ı bekà: daimî ve kalıcı yer (bk. b-ḳ-y) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) fıtraten: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r) habib: sevgili (bk. ḥ-b-b) hadsiz: sınırsız hayat-ı bâkiye: devamlı, sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y) haşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil hizmetkâr: hizmetçi idam etmek: yok etmek inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) kemâl-i itinâ: son derece dikkat (bk. k-m-l) kubh-u mutlak: tam ve sınırsız çirkinlik (bk. ṭ-l-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymettar: kıymetli, değerli lem’a: parıltı mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mazhar: nail olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mevt-i ebedî: sonsuz bir ölüm (bk. m-v-t; e-b-d) muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhib: seven (bk. ḥ-b-b) muhteşem: ihtişamlı, gösterişli mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) mutî: itaat eden, emre uyan münezzeh: her türlü kusur ve noksandan arınmış, temiz (bk. n-z-h) nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazdar: nazlı nefer: asker, er netice: sonuç nihayet: son niyaz: dua, yalvarış nur-u muhabbet: sevgi nuru (bk. n-v-r; ḥ-b-b) perestiş: kulluk, ibadet rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rahmet-i mutlaka: tam ve kesin rahmet (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ) rencide etmek: incitmek sadâ: ses suret: şekil (bk. ṣ-v-r) sû-i istimal: kötü kullanma sır: gizem, gizli gerçek sırr-ı rahmet: rahmet sırrı (bk. r-ḥ-m) teçhiz: cihazlandırma, donatma umum: bütün zerre: atom, en küçük madde parçası ziya: ışık ziyade: çok, fazla zulm-ü mutlak: tam ve sınırsız zulüm (bk. ẓ-l-m; ṭ-l-ḳ) zât: kendi, öz âmennâ: “iman ettik” (bk. e-m-n) âyine: ayna 2 Mayıs 2011: 13:46 #790379Anonim
ve güneşin vücudunu muhtelif dillerle yad ediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işaret ediyorlar. Aynen öyle de, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun Muhyî isminin cilve-i âzamıyla berrin yüzünde ve bahrin içindeki zîhayatların kudret-i İlâhiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “Yâ Hayy” deyip perde-i gaybda gizlenmeleri, bir hayat-ı sermediye sahibi olan Zât‑ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına ve vücub-u vücuduna şehadetler, işaretler ettikleri gibi; umum mevcudatın tanziminde eseri görünen ilm-i İlâhîye şehadet eden bütün deliller ve kâinata tasarruf eden kudreti ispat eden bütün burhanlar ve tanzim ve idare-i kâinatta hükümfermâ olan irade ve meşieti ispat eden bütün hüccetler ve kelâm-ı Rabbânî ve vahy-i İlâhiyenin medarı olan risaletleri ispat eden bütün alâmetler, mucizeler ve hâkezâ yedi sıfât-ı İlâhiyeye şehadet eden bütün delâil, bil’ittifak Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına delâlet, şehadet, işaret ediyorlar. Çünkü, nasıl bir şeyde görmek varsa hayatı da vardır; işitmek varsa hayatın alâmetidir; söylemek varsa hayatın vücuduna işaret eder; ihtiyar, irade varsa hayatı gösterir. Aynen öyle de, bu kâinatta âsârıyla vücutları muhakkak ve bedihî olan kudret-i mutlaka ve irade-i şâmile ve ilm-i muhit gibi sıfatlar, bütün delâilleriyle, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun hayatına ve vücub-u vücuduna şehadet ederler ve bütün kâinatı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı âhireti zerrâtıyla beraber hayatlandıran hayat-ı sermediyesine şehadet ederler.
Hem hayat, melâikeye iman rüknüne dahi bakar, remzen ispat eder. Çünkü, madem kâinatta en mühim netice hayattır ve en ziyade intişar eden ve kıymettarlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misafirhanesini gelip geçen
Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Zât, Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m) alâmet: işaret, belirti bahr: deniz bedihî: ap açık berr: yer, kara bil’ittifak: ittifakla, birleşerek burhan: delil cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) cilve-i in’ikâs: yansımadan ileri gelen görüntü (bk. c-l-y) cilve-i âzam: en büyük görüntü (bk. c-l-y; a-ẓ-m) delâil: deliller delâlet: delil olma, işaret etme dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) hayat-ı sermediye: devamlı, sürekli hayat (bk. ḥ-y-y) hâkeza: böylece hüccet: delil hükümfermâ: hüküm süren (bk. ḥ-k-m) idare-i kâinat: evrenin idaresi (bk. k-v-n) ihtiyar: irade, seçme gücü, tercih (bk. ḫ-y-r) ilm-i muhit: herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) ilm-i İlâhî: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi (bk. a-l-m; e-l-h) iman: inanma (bk. e-m-n) intişar etmek: yayılmak irade: dileme, tercih, isteme (bk. r-v-d) irade-i şâmile: herşeyi kuşatan irade (bk. r-v-d) kafile: topluluk, grup kelâm-ı Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın kelamı (bk. k-l-m; r-b-b) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudret-i mutlaka: sınırsız güç, kuvvet ve iktidar (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kudret (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymettarlık: kıymetlilik, değerlilik medar: eksen, dayanak melâike: melekler (bk. m-l-k) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meşiet: irade, istek, arzu muhakkak: gerçekliği kesin olarak bilinen (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) nüsha: kopya perde-i gayb: mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde (bk. ğ-y-b) remzen: işareten risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın sıfatları, mukaddes özellikleri, nitelikleri (bk. v-ṣ-f; e-l-h) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tasarruf eden: herşeyi dilediği gibi kullanan ve yöneten (bk. ṣ-r-f) teksir edilmek: çoğaltılmak (bk. k-s̱-r) umum: bütün vahy-i İlâhiye: Allah tarafından vahiyle gelen emir ve yasaklar (bk. v-ḥ-y; e-l-h) vücub-u vücud: varlığının gerekli oluşu ve var olmak için bir nedene ihtiyacının olmayışı (bk. v-c-b; v-c-d) vücut: varlık (bk. v-c-d) yad etmek: anmak yâ Hayy: ey gerçek hayat sahibi olan ve her canlıya hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) zemin: yer zerrât: zerreler, atomlar ziyade: çok, fazla zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âsâr: eserler şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) 2 Mayıs 2011: 13:48 #790381Anonim
şenlendiren zîhayatlardır. Ve madem küre-i arz bu kadar zîhayatın envâıyla dolmuş ve mütemadiyen zîhayat envâlarını tecdit ve teksir etmek hikmetiyle, her vakit dolar boşanır ve en hasis ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halk edilerek bir mahşer-i huveynat oluyor. Ve madem hayatın süzülmüş en sâfi hülâsası olan şuur ve akıl ve en lâtif ve sabit cevheri olan ruh, bu küre-i arzda gayet kesretli bir surette halk olunuyorlar; adeta küre-i arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervah ile ihyâ olup öyle şenlendirilmiş. Elbette küre-i arzdan daha lâtif, daha nuranî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecrâm-ı semâviye, ölü, câmid, hayatsız, şuursuz kalması imkân haricindedir. Demek gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayattar vaziyetini verecek ve netice-i hilkat-i semâvâtı gösterecek ve hitâbât-ı Sübhâniyeye mazhar olacak olan zîşuur, zîhayat ve semâvâta münasip sekeneler, herhalde sırr-ı hayatla bulunuyorlar ki, onlar da melâikelerdir.
Hem hayatın sırr-ı mahiyeti, peygamberlere iman rüknüne bakıp remzen ispat eder. Evet, madem kâinat, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-ı Kayyûm-u Ezelînin bir cilve-i âzamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir san’at-ı ecmelidir. Madem hayat-ı sermediye, resullerin gönderilmesiyle ve kitapların indirilmesiyle kendini gösterir. (Evet, eğer kitaplar ve peygamberler olmazsa, o hayat-ı ezeliye bilinmez. Nasıl ki bir adamın söylemesiyle diri ve hayattar olduğu anlaşılır; öyle de, bu kâinatın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitap eden bir Zâtın kelimâtını, hitâbâtını gösterecek, peygamberler ve nâzil olan kitaplardır.) Elbette kâinattaki hayat, kat’î bir surette Hayy-ı Ezelînin vücûb-u vücuduna kat’î şehadet ettiği gibi; o hayat-ı Ezeliyenin şuââtı, celevâtı, münâsebâtı olan “irsâl-i rusül” ve “inzâl-i kütüb” rükünlerine bakar,
Hayy-ı Ezelî: başlangıcı olmaksızın devamlı hayat sahibi olan Allah (bk. ḥ-y-y; e-z-l) Hayy-ı Kayyûm-u Ezelî: varlığının ve diriliğinin başlangıcı olmayıp her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m; e-z-l) celevât: cilveler, yansımalar (bk. c-l-y) cevher: asıl, temel, öz cilve-i âzam: en büyük görünüm (bk. c-l-y; a-ẓ-m) câmid: cansız ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri (bk. s-m-v) envâ: çeşitler, türler ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) halk edilmek: yaratılmak (bk. ḫ-l-ḳ) hariç: dışında hasis: değersiz hayat-ı ezeliye: başlangıcı olmayan sonsuz hayat (bk. ḥ-y-y; e-z-l) hayat-ı sermediye: sürekli, devamlı hayat (bk. ḥ-y-y) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hikmet: gaye, maksat (bk. ḥ-k-m) hitâbât: hitâplar (bk. ḫ-ṭ-b) hitâbât-ı Sübhâniye: her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Allah’ın kendine has hitap ve konuşmaları (bk. ḫ-ṭ-b; s-b-ḥ) hülâsa: esas, öz ihyâ: hayat verme (bk. ḥ-y-y) inzâl-i kütüb: kitapların indirilmesi (bk. n-z-l; k-t-b) irsâl-i rusül: peygamberlerin gönderilmesi (bk. r-s-l) kat’î: kesin kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kesretle: çoklukla (bk. k-s̱-r) kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) mahşer-i huveynat: küçük canlıların toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) mazhar: nail olma, erişme (bk. ẓ-h-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) münasip: uygun (bk. n-s-b) münâsebât: bağlantılar, ilişkiler (bk. n-s-b) mütemadiyen: sürekli olarak nakş-ı ekmel: en mükemmel nakış (bk. n-ḳ-ş; k-m-l) nehyetmek: yasaklamak netice-i hilkat-i semâvât: göklerin yaratılış neticesi, gayesi (bk. ḫ-l-ḳ; s-m-v) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nâzil olmak: inmek (bk. n-z-l) remzen: işareten resul: peygamber (bk. r-s-l) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) san’at-ı ecmel: en güzel sanat (bk. ṣ-n-a; c-m-l) sekene: sakinler (bk. s-k-n) semâvât: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sâfi: saf, temiz (bk. ṣ-f-y) sırr-ı hayat: hayat sırrı (bk. ḥ-y-y) sırr-ı mahiyet: mahiyetinin, içyüzünün sırrı tecdit: yenileme teksir: çoğaltma (bk. k-s̱-r) vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir nedene ihtiyacının olmaması (bk. v-c-b; v-c-d) zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şuur: bilinç, idrak (bk.ş-a-r) şuâât: ışınlar, parıltılar 2 Mayıs 2011: 13:49 #790382Anonim
remzen ispat eder. Ve bilhassa risalet-i Muhammediye (a.s.m.) ve vahy-i Kur’ânî hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi hakkaniyetleri kat’îdir denilebilir.
Evet, nasıl ki hayat bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır. Ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır. Ve akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır. Ve ruh dahi, hayatın hâlis ve sâfi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır. Öyle de, maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi, hayattan ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsatü’l-hülâsadır ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.) dahi, kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en sâfi hülâsasıdır. Belki maddî ve mânevî hayat-ı Muhammediye (a.s.m.) dahi âsârının şehadetiyle, hayat-ı kâinatın hayatıdır. Ve risalet-i Muhammediye (a.s.m.), şuur‑u kâinatın şuurudur ve nurudur. Ve vahy-i Kur’ân dahi, hayattar hakaikinin şehadetiyle, hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır.
Evet, evet, evet! Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.) nuru çıksa, gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse,
1 kâinat divâne olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.Hem hayat, iman-ı bilkader rüknüne bakıyor, remzen ispat eder. Çünkü madem hayat âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istilâ ediyor; ve vücudun neticesi ve gayesidir; ve Hâlık-ı Kâinatın en câmi’ âyinesidir; ve faaliyet-i Rabbâniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi programı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb, yani mazi, müstakbel, yani geçmiş ve gelecek mahlûkatın hayat-ı mâneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve mâlûmiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evâmir-i tekvîniyeyi imtisale müheyyâ bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor.
[NOT]Dipnot-1 Peygamber Efendimiz (a.s.m.), kıyamete yakın bir dönemde, Kur’ân’ın yeryüzünden çekilip alınacağını ifade buyurmaktadır: İbni Mâce, Fiten 26; İbni Hibbân, es-Sahîh 15:267; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:520, 587.[/NOT]
Hâlık-ı Kâinat: evreni ve herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) cevher: asıl, temel, öz câmi’: kapsamlı divane: akılsız, deli enmuzec: örnek, model evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait işler (bk. k-v-n) faaliyet-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın faaliyeti (bk. f-a-l; r-b-b) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in hayatı (bk. ḥ-y-y; ḥ-m-d) hayat-ı kâinat: evrenin hayatı (bk. ḥ-y-y; k-v-n) hayat-ı mâneviye: mânevî hayat (bk. ḥ-y-y; a-n-y) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) his: duygu hâlis: temiz, katıksız (bk. ḫ-l-ṣ) hülâsa: öz, özet hülâsatü’l-hülâsa: özün özü iktiza: gerektirme iman-ı bilkader: kadere iman (bk. e-m-n; ḳ-d-r) imtisal: uyma, yerine getirme intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istilâ: işgal, kaplama kat’î: kesin kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mazi: geçmiş meşhudiyet: şahit olunma hali (bk. ş-h-d) mâlûmiyet: bilinme, belli olma (bk. a-l-m) müheyyâ: hazır müstakbel: gelecek müstakil: başlı başına, bağımsız nevi: çeşit nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) remzen: işareten risalet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği (bk. r-s-l; ḥ-m-d) ruh-u kâinat: evrenin ruhu (bk. r-v-ḥ; k-v-n) rükün: esas, şart (bk. r-k-n) seyyare: gezegen sâfi: saf, duru (bk. ṣ-f-y) sırr-ı hayat: hayatın sırrı (bk. ḥ-y-y) taayyün: meydana çıkma, belirlenme temsil: benzetme, örnek (bk. m-s̱-l) vahy-i Kur’ânî: vahiyle gelen Kur’ân-ı Kerim (bk. v-ḥ-y) vücud: varlık (bk. v-c-d) ziya: ışık âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) âsâr: eserler âyine: ayna şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r) şuur-u kâinat: evrenin şuuru, bilinci (bk. ş-a-r; k-v-n) 2 Mayıs 2011: 13:50 #790384Anonim
Nasıl ki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehâsında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi, aynen ağaç gibi, bir nevi hayata mazhardırlar, belki ağacın kavânin-i hayatiyesinden daha ince kavânin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasıl ki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra gelecek baharlarda bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavânin-i hayatiyeye tâbidirler. Aynen öyle de, şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var; geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz’ünün ilm-i İlâhiyede muhtelif tavırlarla müteaddit vücutları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u hâricî gibi, o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin mânevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderât-ı hayatiye, o mânidar ve canlı elvâh-ı kaderiyeden alınır.
Evet, âlem-i gaybın bir nev’i olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mazi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev’i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem bir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve mânidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları, bir nevi hayat-ı mâneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet, hayat-ı ezeliye güneşinin ziyası olan bu gibi cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hazıra ve bu vücud-u hâricîye münhasır olamaz. Belki herbir âlem, kabiliyetine göre, o ziyanın cilvesine mazhardır. Ve kâinat, bütün âlemleriyle o cilve ile hayattar ve ziyadardır. Yoksa, nazar-ı dalâletin gördüğü gibi muvakkat ve zâhirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müthiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı.
İşte, kadere ve kazâya iman rüknünün dahi, geniş bir vecihte sırr-ı hayatla
ayn-ı hayat: hayatın kendisi (bk. ḥ-y-y) cevher: öz, esas cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) cilve-i hayat: hayat görüntüsü, yansıması (bk. c-l-y; ḥ-y-y) cüz: parça (bk. c-z-e) elvâh-ı kaderiye: kader çizgilerini içeren levhalar (bk. ḳ-d-r) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) güz: sonbahar hayat-ı ezeliye: başlangıcı olmayan devamlı hayat (bk. ḥ-y-y; e-z-l) hayat-ı mâneviye: maddî olmayan hayat (bk. ḥ-y-y; a-n-y) hayat-ı umumiye: umuma ait, genel hayat (bk. ḥ-y-y) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) ilm-i İlâhiye: Allah’ın herşeyi kuşatan sınırsız ilmi (bk. a-l-m; e-l-h) intizam-ı ekmel: çok mükemmel düzen (bk. n-ẓ-m; k-m-l) istilzam: gerektirme kader: Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kavânin-i hayatiye: hayat kanunları (bk. ḳ-n-n; ḥ-y-y) kazâ: olacağı Cenab-ı Hak tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) madde-i hayat: hayat maddesi (bk. ḥ-y-y) mazhar: sahip (bk. ẓ-h-r) mazhariyet: sahip olma (bk. ẓ-h-r) mazi: geçmiş zaman muhtelif: çeşitli mukadderât-ı hayatiye: kader kalemiyle yazılmış hayat programı (bk. ḳ-d-r; ḥ-y-y) muvakkat: geçici mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) münhasır: ait, sınırlı müntehâ: uç, son nokta müstakbel: gelecek zaman müteaddit: birçok, çeşitli müteşekkil: oluşmuş nazar-ı dalâlet: inançsızlık ve sapkınlık bakışı (bk. n-ẓ-r; ḍ-l-l) nev: çeşit, tür nevi: çeşit rükün: esas, şart (bk. r-k-n) silsile: zincir silsile-i vücud-u ilmî: ilim halinde olan varlıklar zinciri (bk. v-c-d; a-l-m) sırr-ı hayat: hayatın sırrı (bk. ḥ-y-y) teşkil etme: oluşturma, meydana getirme tâbi: ait, uyan vecih: tarz, şekil virane: harap vücud-u haricî: ortaya çıkan, görünen varlık (bk. v-c-d) vücud-u ilmî: ilim halinde olan varlık (bk. v-c-d; a-l-m) vücut: varlık (bk. v-c-d) zaman-ı hazır: şimdiki zaman ziya: ışık ziyadar: ışıklı zâhirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) çekirdek-i aslî: asıl çekirdek, tohum şecere-i kâinat: kâinat ağacı (bk. k-v-n) 2 Mayıs 2011: 13:50 #790385Anonim
anlaşılıyor ve sabit oluyor. Yani, nasıl ki âlem-i şehadet ve mevcut hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayattarlıkları görünüyor; öyle de, âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlûkatın dahi mânen hayattar bir vücud-u mânevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki, Levh-i Kazâ ve Kader vasıtasıyla o mânevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.

Levh-i Kazâ ve Kader: olmuş ve olacak şeylerin Allah’ın ilmindeki varlıkları (bk. ḳ-ḍ-y; ḳ-d-r) eşya: varlıklar hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mevcut: var olan (bk. v-c-d) mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş işler, başa gelecek olaylar (bk. ḳ-d-r) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y) nam: ad sübut-u ilmî: ilmî gerçeklik (bk. a-l-m) tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak (bk. ẓ-h-r) vücud-u mânevî: mânevî varlık (bk. v-c-d; a-n-y) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) 3 Mayıs 2011: 10:49 #790432Anonim
Zeylin Üçüncü Parçası
1
Haşir münasebetiyle bir suâl:
Kur’ân’da mükerreren
2 اِنْ كَانَتْ اِلاَّ صَيْحَةً وَاحِدَةً hem
3 وَمَاۤ اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ fermanları gösteriyor ki, haşr-i âzam bir anda, zamansız vücuda geliyor. Dar akıl ise, bu hadsiz derece harika ve emsalsiz olan meseleyi iz’an ile kabul etmesine medar olacak meşhud bir misal ister.Elcevap: Haşirde ruhların cesetlere gelmesi var; hem cesetlerin ihyası var; hem cesetlerin inşası var. Üç meseledir.
BİRİNCİ MESELE
Ruhların cesetlerine gelmesine misâl ise, gayet muntazam bir ordunun efradı istirahat için her tarafa dağılmışken, yüksek sadalı bir boru sesiyle toplanmalarıdır.
Evet, İsrâfil’in borusu olan sûru,
4 ordunun borazanından geri olmadığı gibi, ebedler tarafında ve zerreler âleminde iken, ezel cânibinden gelen,
5اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ hitabını işiten ve
6 قَالُوا بَلٰى ile cevap veren ervahlar, elbette ordunun neferatından binler derece daha musahhar ve muntazam ve mutîdirler. Hem değil yalnız ruhlar, belki bütün zerreler dahi bir ordu-yu Sübhânî ve emirber neferleri olduğunu kat’î burhanlarla Otuzuncu Söz ispat etmiş.
[NOT]Dipnot-1 Buraya Zeylin Üçüncü Parçası olarak giren bu kısım, ayrıca Şualar’dan İkinci Şua’nın Hâtime’sinde “Uzunca Bir Hâşiye” başlığı adı altında da yer almaktadır.
Dipnot-2 “Kıyamet işi, tek bir sayha ile olacak!” Yâsin Sûresi, 36:29.
Dipnot-3 “Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadardır…” Nahl Sûresi, 16:77.
Dipnot-4 bk. En’âm Sûresi, 6:73; Kehf Sûresi, 18:99; Tâhâ Sûresi, 20:102; Mü’minûn Sûresi, 23:101; Neml Sûresi, 27:87; Yâsîn Sûresi, 36:49, 51, 53; Sâffât Sûresi, 37:19; Sâd Sûresi, 38:15; Zümer Sûresi, 39:68; Kaf Sûresi, 50:20, 42; Hâkka Sûresi, 69:13; Nebe Sûresi, 78:19, Nâziât Sûresi, 79:6-7, 13.
Dipnot-5 “Ben Sizin Rabbiniz değil miyim?” A’raf Sûresi,7:172.
Dipnot-6 “Onlar da ‘Evet!” diye ikrar etmişlerdi.” A’râf Sûresi, 7:172.[/NOT]
burhan: kesin delil cânip: taraf ebed: sonu olmayan, sonsuzluk; sonsuz gelecek zaman (bk. e-b-d) efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d) emirber nefer: emre hazır asker emsal: benzer (bk. m-s̱-l) ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuzluk (bk. e-z-l) ferman: buyruk hadsiz: sınırsız haşir/haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) istirahat: rahatlama, dinlenme iz’an: şüphesiz, kesin şekilde inanma kat’î: kesin medar: sebep, vesile meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misâl: örnek (bk. m-s̱-l) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) musahhar: emre uyan, boyun eğen mutî: itaat eden mükerreren: tekrarla, defalarca münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) neferat: askerler, erler ordu-yu Sübhânî: her türlü kusur ve noksanlıktan uzak olan Cenab-ı Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği yaratıklar (bk. s-b-ḥ) sada: ses sûr: kıyamet günü Hz. İsrafil’in (a.s.) üfleyeceği boru vücud: varlık (bk.i) zerre: atom, maddenin en küçük parçası zeyl: ek, ilâve İsrafil: (bk. bilgiler) 3 Mayıs 2011: 10:50 #790433Anonim
İKİNCİ MESELE
Cesedlerin ihyasına misâl ise, çok büyük bir şehirde, şenlik bir gecede, birtek merkezden yüz bin elektrik lâmbaları âdeta zamansız bir anda canlanmaları ve ışıklanmaları gibi, bütün küre-i arz yüzünde dahi, birtek merkezden yüz milyon lâmbalara nur vermek mümkündür. Madem Cenâb-ı Hakkın elektrik gibi bir mahlûku ve bir misafirhanesinde bir hizmetkârı ve bir mumdarı, Hâlıkından aldığı terbiye ve intizam dersiyle bu keyfiyete mazhar oluyor. Elbette, elektrik gibi, binler nuranî hizmetkârlarının temsil ettikleri hikmet-i İlâhiyenin muntazam kanunları dairesinde, haşr-i âzam tarfetü’l-aynda vücuda gelebilir.
ÜÇÜNCÜ MESELE
Ecsâdın def’aten inşasının misâli ise:
Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında, nev-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların, bütün yaprakları, evvelki baharın aynı gibi, birden mükemmel bir surette inşaları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür’atle icadları…
Hem o baharın mebde’leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin birden, beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları, hem kemiklerden ibaret olarak, ayakta duran emvât gibi bütün ağaçların cenazeleri, bir emirle def’aten “ba’sü bâde’l-mevt”e mazhariyetleri ve neşirleri, hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efratlarının gayet derecede san’atlı bir surette ihyaları, hem bilhassa sinekler kabilelerinin haşirleri ve bilhassa daima yüzünü, gözünü, kanadını temizlemekle bize abdesti ve nezafeti ihtar eden ve yüzümüzü okşayan, göz önündeki kabilenin bir senede neşr olan efradı, benî Âdemin Âdem zamanından beri gelen umum efradından fazla olduğu halde, her baharda sair kabilelerle beraber birkaç gün zarfında inşaları ve ihyaları, haşirleri, elbette kıyamette ecsâd-ı insaniyenin inşasına bir misâl değil belki binler misâldirler.
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltme (bk. m-v-t) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar berk: şimşek bilhassa: özellikle defâten: hemen, birden bire ecsâd: cesetler ecsâd-ı insaniye: insan cesetleri efrat: fertler (bk. f-r-d) emvât: ölüler (bk. m-v-t) evvelki: önceki hadsiz: sayısız haşr-i âzam/haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; e-l-h) hizmetkâr: hizmetçi icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihtar eden: hatırlatan ihya: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inkişaf: gelişme, açılma (bk. k-ş-f) intibah: uyanma intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) kabile: topluluk, koloni keyfiyet: durum, özellik, nitelik küre-i arz: yerküre, dünya kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) mahlûk: yaratılmış (bk. ḫ-l-ḳ) mahsulât: ürünler mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mazhariyet: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) mebde’: başlangıç misâl: örnek (bk. m-s̱-l) mumdar: ışık veren muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) nev-i beşer: insanlar nezafet: temizlik (bk. n-z-f) neşir: yayılma nur: ışık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r) sair: diğer suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sür’at: hız taife: topluluk tarfetü’l-ayn: göz açıp kapayıncaya kadar umum: bütün vücud: varlık (bk. v-c-d) zarfında: içinde ziyade: çok, fazla Âdem: (bk. bilgiler) 3 Mayıs 2011: 10:51 #790434Anonim
Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan, dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbî gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedrici ve zamanla olması, hikmet-i Rabbâniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için, maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan, birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan
1 وَمَاۤ اَمْرُ السَّاعَةِ إِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ أَقْرَبُ ferman eder.Eğer haşrin gelmesini gelecek baharın gelmesi gibi kat’î bir sûrette anlamak istersen, haşre dair Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Söze dikkatle bak, gör. Eğer baharın gelmesi gibi inanmazsan, gel, parmağını gözüme sok!
DÖRDÜNCÜ MES’ELE olan mevt-i dünya ve kıyamet kopması ise:
Bir anda bir seyyare veya bir kuyruklu yıldızın emr-i Rabbânî ile küremize, misafirhanemize çarpması, bu hanemizi harap edebilir: On senede yapılan bir sarayın bir dakikada harap olması gibi.

[NOT]Dipnot-1 “Kıyâmetin gerçekleşmesi ise göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır.” Nahl Sûresi, 16:77.[/NOT]
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r) Mürebbî: herşeyi terbiye eden, eğiten, yetiştiren Allah (bk. r-b-b) Mürettib: herşeyi tertip ve düzene sokan Allah dârü’l-hikmet: hikmet yeri; işlerin bir sebebe ve zamana bağlı olarak yapıldığı yer olan dünya (bk. ḥ-k-m) dârü’l-kudret: kudret yeri; herbir şeyin maddeye, zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakılmadan, birden yaratıldığı âhiret yurdu (bk. ḳ-d-r) emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri (bk. r-b-b) ferman: emir, buyruk hane: ev harap: yıkıp yok etme haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet-i Rabbâniye/hikmet: Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; r-b-b) icad-ı eşya: varlıkların yaratılması (bk. v-c-d) iktiza: gerektirme inşa: yapma, vücuda getirme, yaratma (bk. n-ş-e) kat’î: kesin kudret: güç ve iktidar (bk. ḳ-d-r) küre: dünya kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) lemha: bir göz atış mevt-i dünya: dünyanın ölümü (bk. m-v-t) mukteza: gereklilik müddet: zaman rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) seyyare: gezegen sûret: şekil (bk. ṣ-v-r) tedrici: yavaş yavaş, derece derece tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) ziyade: çok, fazla âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) 3 Mayıs 2011: 10:53 #790435Anonim
Zeylin Dördüncü Parçası قَالَ مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَهِىَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِۤى اَنْشَاَهَاۤ
اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
1
Yâni, insan der: “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” Sen, de: “Kim, onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek.”Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatının Üçüncü Temsilinde tasvir edildiği gibi: Bir zât, göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “Şu zât, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar; tabur nizamı altına getirebilir.” Sen ey insan, desen: “İnanmam”; ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi, hiçlikten, yeniden ordumisal bütün hayvânat ve sâir zîhayatın, taburmisal cesedlerini kemâl-i intizamla ve mîzan-i hikmetle o bedenlerin zerratını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ
2 ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hatta her baharda rûy-i zeminde yüz binler ordu-misâl zevi’l-hayatın envâlarını ve tâifelerini îcad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esasiye ve eczâ-yı asliyeyi bir sayha ile Sûr-u İsrâfil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib’ad sûretinde denilir mi? Denilse, eblehcesine bir divâneliktir.
3Hem, Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’âllerini kal-be kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için
[NOT]Dipnot-1 Yâsin Sûresi, 36:78-79.
Dipnot-2 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-3 Buradan itibaren Zeylin Beşinci Parçasına kadarki kısım; Yirmi Beşinci Sözün İkinci Şûlesinin Sekizinci Meziyet-i Cezâletidir ve orada ayrıca yer almaktadır.[/NOT]
Sûr-u İsrâfil: Allah’ın emri ile Hz. İsrafil’in kıyamet kopacağı zaman üfleyeceği boru (bk. bilgiler) Zât-ı Kadîr-i Alîm: herşeyi hakkıyla bilen ve sonsuz güç ve kudret sahibi Zât, Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m) bidayeten: başlangıçta divane: akılsız, deli eblehce: aptalca, ahmakça eczâ-yı asliye: asıl parçalar (bk. c-z-e) efrad: fertler (bk. f-r-d) ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) envâ: çeşitler, türler hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihzariye: hazırlık (bk. ḥ-ḍ-r) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme (bk. n-ş-e) istib’ad: akıldan uzak görme istirahat: dinlenme, rahatlama karn: asır, çağ kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kâh: bazan letâif: duygular (bk. l-ṭ-f) mîzan-ı hikmet: hikmetin ölçüsü (bk. v-z-n; ḥ-k-m) müheyyâ etmek: hazırlamak nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) ordumisal: ordu gibi (bk. m-s̱-l) rû-yi zemin: yeryüzü sayha: sesleniş sâir: diğer, başka sûret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabur: bir askerî birlik taburmisal: tabur gibi (bk. m-s̱-l) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme; analoji (bk. m-s̱-l) teşkil: bir araya getirme tâife: topluluk zerrat: zerreler, atomlar zerrât-ı esasiye: esas parçalar zevi’l-hayat: hayat sahipleri, canlılar (bk. ḥ-y-y) zeyl: ilâve, ek zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) 3 Mayıs 2011: 10:55 #790436Anonim
bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ,
1 اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْناَهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.
Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi
2 اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.
Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?
Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zâttır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-iكُنْ فَيَكُونُ
3 ’a karşı kemâl-i inkıyadla serfurû eder.
[NOT]Dipnot-1 “Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.
Dipnot-2 “Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.
Dipnot-3 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.[/NOT]
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) abes: anlamsız, faydasız acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l) alâka: kan pıhtısı, embriyo arz: yer bahis: konu beyhude: boşuna ecza: parçalar (bk. c-z-e) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h) ehven: kolay emirber nefer: emre hazır asker evvelâ: ilk önce halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) idadiye: hazırlık ihsânât-ı azîme: çok büyük ihsanlar, ikramlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) istib’ad: akıldan uzak görme istikbalî: geleceğe ait kanaat: razı olma, inanma kemâl-i inkıyad: tam itaat (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıyas: karşılaştırma memât: ölümler (bk. m-v-t) meşhud: görünen (bk. ş-h-d) misl: benzer (bk. m-s̱-l) mudga: et parçası, bir çiğnem et muhtelif: çeşitli nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı (bk. n-ş-e) neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. n-ş-e; e-ḫ-r) neş’et: doğma, ortaya çıkma (bk. n-ş-e) nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni remzen: işareten semâvat: gökler (bk. s-m-v) serfurû etmek: boyun eğmek suret: şekil (bk. ṣ-v-r) uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zikretmek: anmak, hatırlatmak âciz: güçsüz, zavallı (bk. a-c-z) âhir: son (bk. e-ḫ-r) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.