• Bu konu 93 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 95)
  • Yazar
    Yazılar
  • #790257
    Anonim

      Bak: Hem öyle Semî’ ve Kerîm bir Kadîrden, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîmden saadet ve bekàyı istiyor ki, bilmüşahede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafi bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder, lisan-ı hâl ile de olsa icabet eder. Öyle suret-i hakîmâne, basîrâne, rahîmânede verir ve icabet eder ki, şüphe bırakmaz, o terbiye ve tedbir öyle Semî’ ve Basîre mahsus, öyle bir Kerîm ve Rahîme hastır.

      Acaba, bütün benî Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hülâsa-ı ubûdiyetini cami’ hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde dua eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim.



      Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Arş/Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m)
      Basîr: herşeyi gören Allah (bk. b-ṣ-r) Fahr-i Kâinat: kâinatın kendisiyle övündüğü zât olan Peygamberimiz (a.s.m.) (bk. k-v-n)
      Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
      Kerîm: sınırsız ikram, lütuf, ihsan ve cömertlik sahibi Allah (bk. k-r-m) Mutasarrıf-ı Alîm: herşeyi bilerek yöneten ve kullanan, sonsuz tasarruf ve yetki sahibi olan Allah (bk. ṣ-r-f; a-l-m)
      Mutasarrıf-ı Kadîr-i Rahîm: herşeyde istediği gibi tasarruf edebilen ve herşeye gücü yeten, merhamet ve şefkat sahibi Allah (bk. ṣ-r-f; ḳ-d-r; r-ḥ-m) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m)
      Semî’: herşeyi duyan ve işiten Allah (bk. s-m-a) Süreyya: Ülker yıldızı
      abes: gayesiz, faydasız arz: yer, dünya
      basîrâne: görerek, bilerek (bk. b-ṣ-r) bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y)
      benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d)
      cami’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) cihet: yön
      daavât: dualar (bk. d-a-v) dua: Allah’a yalvarma, yakarma (bk. d-a-v)
      esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fena-yı mutlak: sonsuz yok oluş (bk. f-n-y; ṭ-l-ḳ)
      ferd-i mümtaz: seçkin insan (bk. f-r-d) ferîd-i kevn ü zaman: zamanın ve yaratılan herşeyin bir tanesi (bk. f-r-d; k-v-n)
      ferş: yer hafi: gizli
      hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye: Peygamberimizin kulluğunun aslı ve esası (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-b-d; ḥ-m-d) harekât: hareketler
      has: özel hidemât: hizmetler, vazifeler
      hülasâ-ı ubûdiyet: ibadetin, kulluğun özü (bk. a-b-d) icabet etmek: cevap vermek (bk. c-v-b)
      iftihar: övünme inkişaf etmek: açığa çıkmak (bk. k-ş-f)
      kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymettar: kıymetli, değerli
      lisan-ı hâl: hal ve beden dili lâkayt: ilgisiz
      mahiyet-i hakikiye: gerçek mahiyeti, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mahsus: özel, özgü
      mazhar: sahip, erişmiş (bk. ẓ-h-r) mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
      mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevcut: varlık (bk. v-c-d)
      muvazzaf: görevli mânidar: mânâlı, anlamlı (bk. a-n-y)
      müteveccihen: yönelerek nev-i beşer: insanlık
      niyaz: dua, yalvarma nur: ışık (bk. n-v-r)
      rahîmâne: şefkatli ve merhametli bir şekilde (bk. r-ḥ-m) saadet: mutluluk
      serâ: yer, dünya suret-i hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ṣ-v-r; ḥ-k-m)
      sır: gizli gerçek, gizem tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r)
      ubûdiyet-i Ahmediye: Peygamber Efendimizin mükemmel kulluk ve ibadeti (bk. a-b-d; ḥ-m-d) zat-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin zâtı, kişiliği (bk. ḥ-m-d)
      ziya: ışık zulmet-i evham: vehimler, kuruntular karanlığı (bk. ẓ-l-m)
      zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âlem: dünya, kâinat (bk. a-l-m)
      âmin: Allahım kabul eyle (bk. e-m-n) ıttıla: bilgi sahibi olma
      şeref-i nev-i insan: insanlığın şerefi şuur: bilinç, idrak, anlayış (bk. ş-a-r)
      #790258
      Anonim

        Bak: Kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor. Bekà istiyor. Cennet istiyor. Hem, mevcudat âyinelerinde cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefaat talep ediyor, görüyorsun. Eğer âhiretin hesapsız esbab-ı mucibesi, delâil-i vücudu olmasaydı, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binasına sebebiyet verecekti.HAŞİYE-1

        Evet, baharımızda yeryüzünü bir mahşer eden, yüz bin haşir nümunelerini icad eden Kadîr-i Mutlaka, Cennetin icadı nasıl ağır olabilir? Demek, nasıl ki onun risaleti şu dar-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi,

        لَوْلاٰكَ لَوْلاٰكَ لَمٰا خَلَقْتُ اْلاَفْلاٰكَ blank.gif1 sırrına mazhar oldu. Onun gibi, ubûdiyeti dahi, öteki dar-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi. Acaba hiç mümkün müdür ki, bütün akılları hayrette bırakan şu intizam-ı âlem ve geniş rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san’at, misilsiz cemâl-i rububiyet, o duaya icabet etmemekle böyle bir çirkinliği, böyle bir merhametsizliği, böyle bir intizamsızlığı kabul etsin?

        [NOT]Haşiye-1 Evet, âhirete nisbeten gayet dar bir sahife hükmünde olan rû-yi zeminde had ve hesaba gelmeyen harika san’at nümunelerini ve haşir ve kıyametin misallerini göstermek ve üç yüz bin kitap hükmünde olan muntazam envâ-ı masnuatı o tek sahifede kemâl-i intizamla yazıp derc etmek; elbette geniş olan âlem-i âhirette lâtif ve muntazam Cennetin binasından ve icadından daha müşküldür. Evet, Cennet bahardan ne kadar yüksek ise, o derece bahar bahçelerinin hilkati, o Cennetten daha müşküldür ve hayretfezâdır denilebilir.

        Dipnot-1 “Sen olmasaydın ben âlemleri yaratmazdım.” Ali el-Kâri, Şerhü’ş-Şifâ: 1:6; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ: 2:164. Ayrıca el-Hâkim’in el-Müstedrek’inde bu mânâyı teyit eden şu sahih hadis naklediliyor: “Peygamber Efendimiz buyurdu: Allah İsâ’ya (a.s.) şöyle vahyetti, ‘Ey İsâ, Muhammed’e iman et. Ümmetine de emret ki onlardan ona ulaşanlar da iman etsinler. Muhammed olmasaydı Âdem’i yaratmazdım. Muhammed olmasaydı Cennet ve Cehennemi yaratmazdım. Su üzerinde Arşı yarattığımda arş çırpındı. Üzerine Lâ ilâhe İllallah Muhammedun Resûlullah yazdım, sakinleşti.” (el-Hâkim, el-Müstedrek, 2:615) Ayrıca bk. et-Taberâni, El-Mu’cemü’l-Evsât, 6:314; et-Taberânî, El-Mu’cemü’s-Sağîr, 2:182; El-Hallâl, es-Sünne, 1:237; el-Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, 5:489.[/NOT]


        Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḥ-l-ḳ; r-ḥ-m) Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
        bekà: süreklilik, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
        cemâl-i rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzelliği (bk. c-m-l; r-b-b) dar-ı imtihan: imtihan yeri, dünya
        dar-ı saadet: mutluluk yeri, âhiret delâil-i vücud: varlık delilleri (bk. v-c-d)
        derc etmek: yerleştirmek envâ-ı masnuat: san’at eseri varlık çeşitleri (bk. ṣ-n-a)
        esbab-ı mucibe: gerektirici sebepler (bk. s-b-b; c-v-b) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
        esmâ-i kudsiye-i İlâhiye: Allah’ın her türlü kusur ve noksandan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s; e-l-h) had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak
        hayretfezâ: hayret verici, şaşırtıcı haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
        haşiye: dipnot, açıklayıcı not hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)
        hüsn-ü san’at: güzel san’at (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) icabet: cevap verme (bk. c-v-b)
        icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
        intizam-ı âlem: kâinattaki düzenlilik (bk. n-ẓ-m; a-l-m) kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
        kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
        lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) mahşer: haşir meydanı, toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r)
        mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
        misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
        müşkül: zor nisbeten: oranla, kıyasla (bk. n-s-b)
        nümune: örnek rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
        risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) rû-yi zemin: yeryüzü
        saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) talep etmek: istemek (bk. ṭ-l-b)
        ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
        âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) âyine: ayna
        ümmet: Peygambere inanıp onun yolundan gidenler şefaat: bağışlanma için aracılık (bk. (bk. ş-f-a)
        #790259
        Anonim

          Yani, en cüz’î, en ehemmiyetsiz arzuları, sesleri ehemmiyetle işitip ifa etsin, yerine getirsin; en ehemmiyetli, lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ, yüz bin defa hâşâ! Böyle bir cemâl, böyle bir çirkinliği kabul edip çirkin olamaz. HAŞİYE-1 Demek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubûdiyetiyle de âhiretin kapısını açar.


          عَلَيْهِ صَلَوَاتُ الرَّحْمٰنِ مِلْءَ الدُّنْياٰ وَدَارِ الْجِنَانِ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى عَبْدِكَ وَرَسُولِكَ ذٰلِكَ الْحَبِيبِ الَّذِى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَفَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَحَيَاةُ الدّٰارَيْنِ وَوَسِيلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَذُو الْجَنَاحَيْنِ وَرَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ وَعَلٰى اِخْوٰانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ اٰمِينَ blank.gif1

          ALTINCI HAKİKAT

          Bâb-ı Haşmet ve Sermediyet olup, ism-i Celîl ve Bâkî cilvesidir.

          Hiç mümkün müdür ki, bütün mevcudatı güneşlerden, ağaçlardan zerrelere kadar emirber nefer hükmünde teshir ve idare eden bir haşmet-i Rububiyet, şu misafirhane-i dünyada muvakkat bir hayat geçiren perişan fâniler üstünde dursun; sermedî, bâki bir daire-i haşmet ve ebedî, âli bir medâr-ı rububiyeti icad etmesin?

          [NOT]Haşiye-1 Evet, inkılâb-ı hakaik ittifaken muhaldir. Ve inkılâb-ı hakaik içinde muhal ender muhal, bir zıt kendi zıddına inkılâbıdır. Ve bu inkılâb-ı ezdad içinde, bilbedahe bin derece muhal şudur ki, zıt, kendi mahiyetinde kalmakla beraber, kendi zıddının aynı olsun. Meselâ, nihayetsiz bir cemâl, hakikî cemâl iken, hakikî çirkinlik olsun. İşte, şu misalimizde meşhud ve kat’iyyü’l-vücud olan bir cemâl‑i Rububiyet, cemâl-i Rububiyet mahiyetinde daim iken, ayn-ı çirkinlik olsun. İşte, dünyada muhal ve bâtıl misallerin en acibidir.

          Dipnot-1 Dünya ve Cennetler dolusu Rahmân’ın rahmeti onun üzerine olsun. Allahım! Kulun ve resulün olan, iki cihanın efendisi ve iki âlemin medar-ı iftiharı ve iki dünyanın hayatı ve iki cihan saadetinin vesilesi ve zülcenâheyn ve cin ve insin peygamberi olan şu Habîbine, bütün âl ve ashabına ve nebî ve resul kardeşlerine salât ve selâm et. Âmin.[/NOT]


          Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Bâkî: yok olmayan, sürekli ve kalıcı olan Allah (bk. b-ḳ-y)
          Celîl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. c-l-l) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
          acib: ilginç, şaşırtıcı ayn-ı çirkinlik: çirkinliğin ta kendisi
          bilbedahe: açıkça bâb: kapı
          bâtıl: yalan, sahte cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
          cemâl-i Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının güzelliği (bk. c-m-l; r-b-b) cüz’î: kıymetsiz, önemsiz (bk. c-z-e)
          daire-i haşmet: haşmet dairesi ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
          emirber nefer: emre hazır asker fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
          hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
          haşmet: göz kamaştırıcı büyüklük, görkem, heybet haşmet-i Rububiyet: Allah’ın bütün varlıkları terbiye ve idare ediciliğinin büyüklüğü (bk. r-b-b)
          hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d)
          ifa etmek: yerine getirmek inkılâb: değişme, dönüşme
          inkılâb-ı ezdad: zıtların değişmesi inkılâb-ı hakaik: gerçeklerin tersine değişmesi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          ittifaken: fikir birliğiyle, birleşerek kat’iyyü’l-vücud: varlığı kesin olma (bk. v-c-d)
          mahiyet: özellik, nitelik medâr-ı Rububiyet: İlâhî rububiyetin cereyan ettiği yer (bk. r-b-b)
          mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
          misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi muhal: imkansız
          muhal ender muhal: imkansızlık içinde imkansızlık muvakkat: geçici
          nihayetsiz: sonsuz risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)
          sermediyet: devamlılık, süreklilik sermedî: devamlı, sürekli
          teshir eden: boyun eğdiren ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
          zerre: atom, en küçük madde parçası âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
          âli: yüksek, yüce
          #790260
          Anonim

            Evet, şu kâinatta görünen mevsimlerin değişmesi gibi haşmetli icraat ve seyyârâtın tayyare-misal hareketleri gibi azametli harekât ve arzı insana beşik, güneşi halka lâmba yapmak gibi dehşetli teshirat ve ölmüş, kurumuş küre-i arzı diriltmek, süslendirmek gibi geniş tahvilât gösteriyor ki, perde arkasında böyle muazzam bir rububiyet var, muhteşem bir saltanatla hükmediyor. Böyle bir saltanat-ı rububiyet, kendine lâyık bir raiyet ister ve şayeste bir mazhar ister.

            Halbuki, görüyorsun, mahiyetçe en cami’ ve mühim raiyeti ve bendeleri, şu misafirhane-i dünyada, perişan bir surette, muvakkaten toplanmışlar. Misafirhane ise, hergün dolar, boşanır.
            Hem bütün raiyet, tecrübe-i hizmet için şu meydan-ı imtihanda muvakkaten bulunuyorlar. Meydan ise her saat tebeddül eder.

            Hem bütün o raiyet, Sâni-i Zülcelâlin kıymettar ihsânâtının nümunelerini ve harika san’at antikalarını çarşı-yı âlem sergilerinde, ticaret nazarında temâşâ etmek için, şu teşhirgâhta birkaç dakika durup seyrediyorlar, sonra kayboluyorlar. Şu meşher ise her dakika tahavvül ediyor. Giden gelmez, gelen gider.

            İşte bu hal ve şu vaziyet kat’î gösteriyor ki, şu misafirhane ve şu meydan ve şu meşherlerin arkasında, o sermedî saltanata medar ve mazhar olacak daimî saraylar, müstemir meskenler, şu dünyada gördüğümüz nümunelerin ve suretlerin en halis ve en yüksek asıllarıyla dolu bağ ve hazineleri vardır. Demek, burada çabalamak onlar içindir. Şurada çalıştırır, orada ücret verir. Herkesin istidadına göre—eğer kaybetmezse—orada bir saadeti vardır. Evet, öyle sermedî bir saltanat, muhaldir ki, şu fâniler ve zâil zeliller üstünde dursun.

            Şu hakikate şu temsil dürbünüyle bak ki: Meselâ sen yolda gidiyorsun. Görüyorsun ki, yol içinde bir han var. Bir büyük zât, o hanı, kendine gelen misafirlerine yapmış. O misafirlerin bir gece tenezzüh ve ibretleri için, o hanın tezyinatına milyonlar altınlar sarf ediyor. Hem o misafirler, o tezyinattan pek azı ve az bir zamanda bakıp,

            Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) antika: kıymetli sanat eseri
            arz: yer, dünya azametli: büyük (bk. a-ẓ-m)
            bende: kul cami’: kapsayıcı, kuşatıcı (bk. c-m-a)
            daimî: devamlı, sürekli fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
            hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halis: saf, temiz (bk. ḫ-l-ṣ)
            harekât: hareketler haşmetli: görkemli, heybetli
            icraat: faaliyet, iş ihsânât: iyilikler, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n)
            istidad: kabiliyet (bk. a-d-d) kat’î: kesin olarak
            kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya
            kıymettar: kıymetli, değerli mahiyet: esas, nitelik, içyüz
            mazhar: yansıma ve görünme yeri; sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) medar: sebep, vesile, eksen
            mesken: yer, mekan (bk. s-k-n) meydan-ı imtihan: imtihan meydanı
            meşher: sergi misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi
            muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m) muhal: imkansız
            muhteşem: ihtişamlı, görkemli muvakkaten: geçici olarak
            müstemir: yerleşmiş, devamlı nazarında: gözünde
            nümune: örnek raiyet: halk
            rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) saadet: mutluluk
            saltanat: egemenlik, hükümranlık (bk. s-l-ṭ) saltanat-ı rububiyet: Rablık saltanatı (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
            sarf etmek: harcamak sermedî: devamlı, sürekli
            seyyârât: gezegenler suret: şekil, tarz; görüntü (bk. ṣ-v-r)
            tahavvül: değişme tahvilât: değişimler
            tayyare-misal: uçak gibi (bk. m-s̱-l) tebeddül etmek: değişmek
            tecrübe-i hizmet: hizmet deneyimi temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
            temâşâ: seyretme, bakma tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h)
            teshirat: itaat ettirmeler tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)
            teşhirgâh: sergi yeri vaziyet: durum
            zelil: aşağılık, alçak zâil: geçip gidici, yok olucu (bk. z-v-l)
            çarşı-yı âlem: dünya çarşısı (bk. a-l-m) şayeste: layık
            #790261
            Anonim

              o nimetlerden pek az bir vakitte, az birşey tadıp, doymadan gidiyorlar. Fakat her misafir, kendine mahsus fotoğrafıyla, o handaki şeylerin suretlerini alıyorlar. Hem o büyük zâtın hizmetkârları da misafirlerin suret-i muamelelerini gayet dikkatle alıyorlar ve kaydediyorlar. Hem görüyorsun ki, o zât, her günde, o kıymettar tezyinatın çoğunu tahrip eder; yeni gelecek misafirlere yeni tezyinatı icad eder. Bunu gördükten sonra hiç şüphen kalır mı ki, bu yolda bu hanı yapan zâtın daimî, pek âli menzilleri, hem tükenmez, pek kıymetli hazineleri, hem müstemir, pek büyük bir sehâveti vardır. Şu handa gösterdiği ikram ile, misafirlerini, kendi yanında bulunan şeylere iştihalarını açıyor. Ve onlara hazırladığı hediyelere rağbetlerini uyandırıyor.

              Aynen onun gibi, şu misafirhane-i dünyadaki vaziyeti, sarhoş olmadan dikkat etsen, şu Dokuz Esası anlarsın:

              BİRİNCİ ESAS: Anlarsın ki, o han gibi bu dünya dahi kendi için değil. Kendi kendine de bu sureti alması muhaldir. Belki, kafile-i mahlûkatın gelip konmak ve göçmek için dolup boşanan, hikmetle yapılmış bir misafirhanesidir.

              İKİNCİ ESAS: Hem anlarsın ki, şu hanın içinde oturanlar misafirlerdir. Onların Rabb-i Kerîmi, onları Dârü’s-Selâma davet eder.

              ÜÇÜNCÜ ESAS: Hem anlarsın ki, şu dünyadaki tezyinat, yalnız telezzüz veya tenezzüh için değil. Çünkü bir zaman lezzet verse, firakıyla birçok zaman elem verir. Sana tattırır, iştihasını açar, fakat doyurmaz. Çünkü ya onun ömrü kısa, ya senin ömrün kısadır; doymaya kâfi değil. Demek kıymeti yüksek, müddeti kısa olan şu tezyinat ibret içindir,HAŞİYE-1 şükür içindir. Usul-ü daimîsine teşvik içindir; başka, gayet ulvî gayeler içindir.

              DÖRDÜNCÜ ESAS: Hem anlarsın ki, şu dünyadaki müzeyyenat ise,HAŞİYE-2

              [NOT]Haşiye-1 Evet, madem herşeyin kıymeti ve dekaik-i san’atı gayet yüksek ve güzel olduğu halde, müddeti kısa, ömrü azdır. Demek o şeyler nümunelerdir, başka şeylerin suretleri hükmündedirler. Ve madem müşterilerin nazarlarını asıllarına çeviriyorlar gibi bir vaziyet vardır. Öyle ise, elbette şu dünyadaki o çeşit tezyinat, bir Rahmân-ı Rahîmin rahmetiyle, sevdiği ibâdına hazırladığı niam-ı Cennetin nümuneleridir denilebilir ve denilir ve öyledir.

              Haşiye-2 Evet, herşeyin vücudunun müteaddit gayeleri ve hayatının müteaddit neticeleri vardır. Ehl-i dalâletin tevehhüm ettikleri gibi dünyaya, nefislerine bakan gayelere münhasır değildir—ta abesiyet ve hikmetsizlik içine girebilsin. Belki herşeyin gayât-ı vücudu ve netâic-i hayatı üç kısımdır: Birincisi ve en ulvîsi Sâniine bakar ki, o şeye taktığı harika-i san’at murassaâtını, Şâhid-i Ezelînin nazarına resmigeçit tarzında arz etmektir ki, o nazara bir ân-ı seyyâle yaşamak kâfi gelir. Belki, vücuda gelmeden, bilkuvve niyet hükmünde olan istidadı yine kâfidir. İşte, seriüzzevâl lâtif masnuat ve vücuda gelmeyen, yani sünbül vermeyen birer harika-i san’at olan çekirdekler, tohumlar şu gayeyi bitamamihâ verir. Faydasızlık ve abesiyet onlara gelmez. Demek, herşey, hayatıyla, vücuduyla Sâniinin mucizât-ı kudretini ve âsâr-ı san’atını teşhir edip, Sultan-ı Zülcelâlin nazarına arz etmek birinci gayesidir. İkinci kısım gaye-i vücut ve netice-i hayat, zîşuura bakar. Yani, herşey, Sâni-i Zülcelâlin birer mektub-u hakaiknümâ, birer kaside-i letâfetnümâ, birer kelime-i hikmet-edâ hükmündedir ki, melâike ve cin ve hayvanın ve insanın enzârına arz eder, mütalâaya davet eder. Demek, ona bakan her zîşuura ibretnümâ bir mütalâagâhtır. Üçüncü kısım gaye-i vücut ve netice-i hayat, o şeyin nefsine bakar ki, telezzüz ve tenezzüh ve bekà ve rahatla yaşamak gibi cüz’î neticelerdir. Meselâ, azîm bir sefine-i sultaniyede bir hizmetkârın dümencilik ettiğinin gayesi, sefine itibarıyla yüzde birisi kendisine, ücret-i cüz’iyesine ait, doksan dokuzu sultana ait olduğu gibi; herşeyin nefsine ve dünyaya ait gayesi bir ise, Sâniine ait doksan dokuzdur. İşte bu taaddüd-ü gayattandır ki, birbirine zıt ve münafi görünen hikmet ve iktisat, cûd ve sehâ ve bilhassa nihâyetsiz sehâ ile sırr-ı tevfiki şudur ki: Birer gaye nokta-i nazarında cûd ve sehâ hükmeder, ism-i Cevâd tecellî eder. Meyveler, hubublar, o tek gaye nokta-i nazarında bigayri hisabdır; nihayetsiz cûdu gösteriyor. Fakat umum gayeler nokta-i nazarında hikmet hükmeder, ism-i Hakîm tecellî eder. Bir ağacın ne kadar meyveleri var; belki her meyvenin o kadar gayeleri vardır ki, beyan ettiğimiz üç kısma tefrik edilir. Şu umum gayeler nihayetsiz bir hikmeti ve iktisadı gösteriyor. Zıt gibi görünen nihayetsiz hikmet, nihayetsiz cûd ile, sehâ ile içtima ediyor. Meselâ, asker ordusunun bir gayesi temin-i asayiştir. Bu gayeye göre ne kadar asker istersen var ve hem pek fazladır. Fakat hıfz-ı hudut ve mücahede-i a’dâ gibi sair vazifeler için, bu mevcut ancak kâfi gelir; kemâl-i hikmetle muvazenededir. İşte, hükûmetin hikmeti, haşmet ile içtima ediyor. O halde, o askerlikte fazlalık yoktur denilebilir.[/NOT]

              Dârü’s-Selâm: esenlik ve güvenlik yeri olan Cennet (bk. s-l-m) Rabb-i Kerîm: sonsuz ikram ve ihsan sahibi, herşeyi idare ve terbiye edip egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b; k-r-m)
              Rahmân-ı Rahîm: dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah (bk. r-ḥ-m) abesiyet: faydasızlık, anlamsızlık
              daimî: devamlı, sürekli dekaik-i san’at: sanatın incelikleri (bk. ṣ-n-a)
              ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) elem: acı, üzüntü
              firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not
              hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hizmetkâr: hizmetçi
              ibret: uyanıklığa sebep olan ders ibâd: kullar (bk. a-b-d)
              icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) kafile-i mahlûkat: yaratıklar, varlıklar topluluğu (bk. ḫ-l-ḳ)
              kâfi: yeterli kıymettar: kıymetli, değerli
              mahsus: özel menzil: yer, mekan (bk. n-z-l)
              misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi muhal: imkansız
              müddet: süre münhasır: sınırlı, ait
              müstemir: yerleşmiş, devamlı müteaddit: birçok, çeşitli
              müzeyyenat: süslenmiş şeyler (bk. ẓ-y-n) nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
              nefis: kişinin kendisi; insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) niam-ı Cennet: Cennet nimetleri (bk. n-a-m)
              nümune: örnek rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
              rağbet: düşkünlük, istek sehâvet: cömertlik (bk. c-v-d)
              suret: görüntü, resim (bk. ṣ-v-r) suret-i muamele: davranış şekli, görüntüsü (bk. ṣ-v-r)
              tahrip: yıkıp yok etme, bozma telezzüz: lezzetlenme, zevklenme
              tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h) tevehhüm: zan, kuruntu
              tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n) ulvî: yüksek, yüce
              usul-ü daimî: daimî asıllar vaziyet: durum
              âli: yüce
              #790262
              Anonim

                Cennette ehl-i iman için rahmet-i Rahmân ile iddihar olunan nimetlerin nümuneleri, suretleri hükmündedir.


                Sultan-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyin sultanı olan Allah (bk. s-l-ṭ; ẕü; c-l-l) Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
                Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) abesiyet: faydasızlık, anlamsızlık
                arz etmek: sunmak azîm: çok büyük (bk. a-ẓ-m)
                bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) beyan: açıklama (bk. b-y-n)
                bigayri hisab: hesapsız, sayısız bilkuvve: potansiyel, duygu ve kabiliyet halinde
                bitamamihâ: tamamen, bütünüyle cûd: cömertlik (bk. c-v-d)
                cüz’î: küçük, kıymetsiz (bk. c-z-e) ehl-i iman: inananlar (bk. e-m-n)
                enzâr: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r) gaye-i vücut: varlığın gayesi (bk. v-c-d)
                gayât-ı vücud: var oluş gayeleri (bk. v-c-d) harika-i san’at: san’at harikası (bk. ṣ-n-a)
                hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hizmetkâr: hizmetçi
                hubub: tohumlar, taneler hükûmet: idare etme (bk. ḥ-k-m)
                hıfz-ı hudut: sınırın korunması (bk. ḥ-f-ẓ) ibretnümâ: ibret ve ders verici
                iddihar olunmak: depolanmak ism-i Cevâd: Allah’ın çok çok bağışta bulunduğunu ve çok cömert olduğunu bildiren ismi (bk. s-m-v; c-v-d)
                ism-i Hakîm: Allah’ın herşeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi (bk. s-m-v; ḥ-k-m) istidad: yetenek, kabiliyet (bk. a-d-d)
                içtima: toplanma (bk. c-m-a) kaside-i letâfetnümâ: hoş ve güzel görülen şiir gibi ölçülü herbir yaratık (bk. l-ṭ-f)
                kelime-i hikmet-edâ: hikmet ifade eden kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m) kemâl-i hikmet: tam ve mükemmel bir hikmet (bk. k-m-l; ḥ-k-m)
                lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
                mektub-u hakaiknümâ: gerçekleri gösteren mektup (bk. k-t-b; ḥ-ḳ-ḳ) melâike: melekler (bk. m-l-k)
                murassaât: süslenmiş şeyler muvazene: denge (bk. v-z-n)
                mu’cizât-ı kudret: kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mücahede-i a’dâ: düşmanla savaş (bk. c-h-d)
                münafi: zıt, aykırı mütalâa: dikkatlice okuma, inceleme
                mütalâagâh: dikkatlice okuma ve inceleme yeri nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
                nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) netâic-i hayat: hayatın neticeleri (bk. ḥ-y-y)
                nokta-i nazar: bakış açısı (bk. n-ẓ-r) rahmet-i Rahmân: rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah’ın rahmeti (bk. r-ḥ-m)
                sair: diğer sefine: gemi
                sefine-i sultaniye: hükümdarlık gemisi (bk. s-l-ṭ) sehâ: cömertlik (bk. c-v-d)
                seriüzzevâl: çabuk yok olup giden (bk. z-v-l) suret: görüntü (bk. ṣ-v-r)
                sırr-ı tevfik: uygunluk sırrı taaddüd-ü gayat: gayelerin çokluğu
                tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tefrik edilmek: ayrılmak
                telezzüz: lezzetlenme temin-i asayiş: güvenliğin sağlanması
                tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h) teşhir: sergileme
                ulvî: yüksek, yüce zîşuur: şuur sahibi (bk. ẕî; ş-a-r)
                ân-ı seyyâle: bir anda akıp giden zaman dilimi âsâr-ı san’at: sanat eserleri (bk. ṣ-n-a)
                ücret-i cüz’iye: küçük ve az ücret (bk. c-z-e) Şâhid-i Ezelî: ezelden ebede herşeyi gören ve herşeye şahid olan (bk. ş-h-d; e-z-l)
                #790263
                Anonim

                  BEŞİNCİ ESAS: Hem anlarsın ki, şu fâni masnuat fena için değil; bir parça görünüp mahvolmak için yaratılmamışlar—belki, vücutta kısa bir zaman toplanıp, matlup bir vaziyet alıp, ta suretleri alınsın, timsalleri tutulsun, mânâları bilinsin, neticeleri zaptedilsin. Meselâ, ehl-i ebed için daimî manzaralar nesc edilsin. Hem âlem-i bekàda başka gayelere medar olsun.

                  Eşya bekà için yaratıldığını, fena için olmadığını, belki sureten fena ise de tamam-ı vazife ve terhis olduğu bununla anlaşılıyor ki, fâni birşey, bir cihetle fenaya gider, çok cihetlerle bâki kalır. Meselâ, kudret kelimelerinden olan şu çiçeğe bak ki, kısa bir zamanda o çiçek tebessüm edip bize bakar; derakab, fena perdesinde saklanır. Fakat, senin ağzından çıkan kelime gibi o gider; fakat binler misallerini kulaklara tevdi eder, dinleyen akıllar adedince mânâlarını akıllarda ibkà eder. Çünkü, vazifesi olan ifade-i mânâ bittikten sonra kendisi gider; fakat, onu gören herşeyin hafızasında zahirî suretini ve herbir tohumunda mânevî mahiyetini bırakıp öyle gidiyor. Güya her hafıza ile her tohum, hıfz-ı ziyneti için birer fotoğraf ve devam-ı bekàsı için birer menzildirler.

                  En basit mertebe-i hayatta olan masnu böyle ise, en yüksek tabaka-i hayatta ve ervâh-ı bâkıye sahibi olan insan ne kadar bekà ile alâkadar olduğu anlaşılır. Çiçekli ve meyveli koca nebatatın bir parça ruha benzeyen herbirinin kanun-u teşekkülâtı, timsal-i sureti, zerrecikler gibi tohumlarda kemâl-i intizamla, dağdağalı inkılâplar içinde ibkà ve muhafaza edilmesiyle; gayet cem’iyetli ve yüksek bir mahiyete mâlik, haricî bir vücut giydirilmiş, zîşuur, nuranî bir kanun-u emrî olan ruh-u beşer ne derece bekà ile merbut ve alâkadar olduğu anlaşılır.

                  ALTINCI ESAS: Hem anlarsın ki, insan, ipi boğazına sarılıp istediği yerde otlamak için başıboş bırakılmamıştır. Belki, bütün amellerinin suretleri alınıp yazılır ve bütün fiillerinin neticeleri muhasebe için zaptedilir.blank.gif1

                  [NOT]Dipnot-1 bk. Kehf Sûresi, 18:49; Kaf Sûresi, 50:17-18; İnfitâr Sûresi, 82:10-12.[/NOT]

                  alâkadar: alâkalı, ilgili amel: davranış, iş
                  bekà: devamlılık, kalıcılık (bk. b-ḳ-y) bâki: devamlı, kalıcı, sonsuz (bk. b-ḳ-y)
                  cem’iyetli: kapsamlı (bk. c-m-a) cihet: yön
                  dağdağalı: karışık, sıkıntılı, gürültülü derakab: hemen, çabucak
                  devam-ı bekà: devamlı ve kalıcı olma (bk. b-ḳ-y) ehl-i ebed: sonsuzluk ehli (bk. e-b-d)
                  ervâh-ı bâkiye: kalıcı ve davamlı ruh (bk. r-v-ḥ; b-ḳ-y) fena: geçicilik, ölümlülük (bk. f-n-y)
                  fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) güya: sanki
                  haricî: dışa ait hıfz-ı ziynet: süsün korunması, saklanması (bk. ḥ-f-ẓ; z-y-n)
                  ibkà etmek: kalıcı ve sürekli hale getirmek (bk. b-ḳ-y) ifade-i mânâ: anlamının ifadesi (bk. a-n-y)
                  inkılâp: değişim, dönüşüm kanun-u emrî: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu (bk. ḳ-n-n)
                  kanun-u teşekkülât: oluşum kanunu (bk. ḳ-n-n) kemâl-i intizam: tam bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
                  kudret: Allah’ın güç, kuvvet ve iktidarı (bk. ḳ-d-r) mahiyet: nitelik, özellik, asıl, esas
                  mahvolmak: yok olmak masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
                  masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) matlup: istenilen (bk. ṭ-l-b)
                  medar: sebep, vesile menzil: yer, durak (bk. n-z-l)
                  merbut: bağlı mertebe-i hayat: hayat derecesi (bk. ḥ-y-y)
                  misal: örnek, benzer (bk. m-s̱-l) muhafaza edilme: korunma, saklanma (bk. ḥ-f-ẓ)
                  muhasebe: hesaba çekilme mâlik: sahip (bk. m-l-k)
                  mânâ: anlam (bk. a-n-y) nebatat: bitkiler
                  nesc edilmek: dokunmak nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r)
                  ruh-u beşer: insan ruhu (bk. r-v-ḥ) suret: şekil, görüntü (bk. ṣ-v-r)
                  sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) tabaka-i hayat: hayat tabakası (bk. ḥ-y-y)
                  tamam-ı vazife ve terhis: görevin son bulması, salıverilme tevdi etmek: bırakmak
                  timsal: örnek, benzer (bk. m-s̱-l) timsal-i suret: suretinin, şeklinin örneği (bk. m-s̱-l; ṣ-v-r)
                  vücut: varlık (bk. v-c-d) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r)
                  zaptedilmek: kaydedilmek; korunup saklanmak zerrecik: atom
                  zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
                  #790264
                  Anonim

                    YEDİNCİ ESAS: Hem anlarsın ki, güz mevsiminde, yaz-bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribatı idam değil; belki, vazifelerinin tamamıyla, terhisatıdır.HAŞİYE-1 Hem, yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrigattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudatın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır. Hem zîşuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ikazât-ı Sübhâniyedir.

                    SEKİZİNCİ ESAS: Hem anlarsın ki, şu fâni âlemin sermedî Sânii için başka ve bâki bir âlemi var ki, ibâdını oraya sevk ve ona teşvik eder.
                    DOKUZUNCU ESAS: Hem anlarsın ki, öyle bir Rahmân, öyle bir âlemde, öyle has ibâdına öyle ikramlar edecek; ne göz görmüş, ne kulak işitmiş, ne kalb‑i beşere hutur etmiştir.blank.gif1 Âmennâ!

                    YEDİNCİ HAKİKAT

                    Bâb-ı Hıfz ve Hafîziyet olup ism-i Hafîz ve Rakîbin cilvesidir.

                    Hiç mümkün müdür ki, gökte, yerde, karada, denizde yaş kuru, küçük büyük, âdi âli herşeyi kemâl-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir Hafîziyet, insan gibi büyük bir fıtratta, hilâfet-i kübrâ gibi bir rütbede,blank.gif2 emanet-i kübrâblank.gif3 gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rububiyet-i âmmeye

                    [NOT]Haşiye-1 Evet, rahmetin erzak hazinelerinden olan bir şecerenin uçlarında ve dallarının başlarındaki meyveler, çiçekler, yapraklar, ihtiyar olup vazifelerinin hitâma ermesiyle gitmelidirler. Ta, arkalarından akıp gelenlere kapı kapanmasın. Yoksa, rahmetin vüs’atine ve sair ihvanlarının hizmetine sed çekilir. Hem kendileri, gençlik zevâliyle, hem zelil, hem perişan olurlar. İşte, bahar dahi mahşernümâ bir meyvedar ağaçtır. Her asırdaki insan âlemi ibretnümâ bir şeceredir. Arz dahi mahşer-i acaip bir şecere-i kudrettir. Hattâ dünya dahi, meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir şecere-i hayret-nümâdır.

                    Dipnot-1 bk. Secde Sûresi, 32:17, Zuhruf Sûresi, 43:71; Buhari, Bed’ü’l-Halk: 8, Tefsîr-u Sûreti: 32:1, Tevhid: 35; Müslim, Îmân: 312, Cennet: 2-5; Tirmizî, Tefsîr-u Sûreti: 32:2, 56:1; İbn-i Mâce, Zühd: 39.

                    Dipnot-2 bk. Bakara Sûresi, 2:30; En’âm Sûresi, 6:165; Yûnus Sûresi, 10:14; Enbiya Sûresi, 21:105; Neml Sûresi, 27:62; Kasas Sûresi, 28:5; Fâtır Sûresi, 35:39.

                    Dipnot-3 bk. Ahzâb Sûresi, 33:72.[/NOT]



                    Hafîz: yarattıklarını gözetip esirgeyen, amellerini koruyan Allah (bk. ḥ-f-ẓ) Hafîziyet: Allah’ın herşeyi koruyup saklaması (bk. ḥ-f-ẓ)
                    Rahmân: kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m) Rakîb: görüp gözeten, koruyan, yarattıklarından bir an bile gafil olmayan Allah (bk. r-ḳ-b)
                    Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) arz: yer, dünya
                    beşer: insan bâb: kapı
                    bâki: kalıcı, devamlı (bk. b-ḳ-y) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)
                    emanet-i kübrâ: en büyük emanet; Allah’a karşı kulluk vazifelerimiz (bk. e-m-n; k-b-r) erzak: rızıklar (bk. r-z-ḳ)
                    fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) fıtrat: yaratılış (bk. f-ṭ-r)
                    gaflet: umursamazlık, dinin emir ve yasaklarına duyarsızlık (bk. ğ-f-l) güz: sonbahar
                    has: özel haşiye: dipnot, açıklayıcı not
                    hilâfet-i kübrâ: insanın yeryüzünde temsil ettiği halifelik görevi (bk. ḫ-l-f; k-b-r) hitâm: son
                    hutur: akla gelme, kalbe doğma hıfz: koruma, saklama, muhafaza etme (bk. ḥ-f-ẓ)
                    ibretnümâ: ibret verici ibâd: kullar (bk. a-b-d)
                    ihvan: kardeşler ihzarat: hazırlamalar (bk. ḥ-ḍ-r)
                    ikazât-ı Sübhâniye: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah’ın ikazları, uyarıları (bk. s-b-ḥ) kalb-i beşer: insan kalbi
                    kemâl-i intizam ve mizan: mükemmel düzen ve ölçü (bk. k-m-l; n-ẓ-m; v-z-n) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
                    mahşer-i acaip: hayret uyandırıcı olayların toplandığı yeri (bk. ḥ-ş-r) mahşernümâ: mahşer gibi (bk. ḥ-ş-r)
                    mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhasebe: hesaba çekme, sorgulama
                    rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sair: diğer
                    sed çekilmek: engel olunmak sermedî: devamlı, sürekli
                    tahribat: yıkılıp bozulmalar tefrigat: yer açma, boşaltma
                    terhisat: görevin sona ermesi teşvik: şevklendirme, isteklendirme
                    vazifedar: vazifeli, görevli vüs’at: genişlik
                    zelil: zillete düşme, alçalma zevâl: geçip gitme (bk. z-v-l)
                    zîşuur: şuurlu, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âdi: normal, basit
                    âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m)
                    âli: yüce, yüksek âmenna: “iman ettik” (bk. e-m-n)
                    şecere: ağaç şecere-i hayretnümâ: hayret uyandırıcı ağaç
                    şecere-i kudret: Allah’ın kudret ağacı (bk. ḳ-d-r)
                    #790265
                    Anonim

                      temas eden amelleri ve fiilleri muhafaza edilmesin, muhasebe eleğinden geçirilmesin, adalet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hayır, asla!

                      Evet, şu kâinatı idare eden Zât, herşeyi nizam ve mizan içinde muhafaza ediyor. Nizam ve mizan ise, ilim ile hikmet ve irade ile kudretin tezahürüdür. Çünkü, görüyoruz, her masnu, vücudunda gayet muntazam ve mevzun yaratılıyor. Hem hayatı müddetince değiştirdiği suretler dahi, birer intizamlı olduğu halde, heyet-i mecmuası da bir intizam tahtındadır. Zira, görüyoruz ki, vazifesinin bitmesiyle ömrüne nihayet verilen ve şu âlem-i şehadetten göçüp giden herşeyin, Hafîz-i Zülcelâl, birçok suretlerini, elvâh-ı mahfuza hükmünde olanHAŞİYE-1 hafızalarda ve bir türlü misalî âyinelerde hıfzedip, ekser tarihçe-i hayatını çekirdeğinde, neticesinde nakşedip yazıyor, zâhir ve bâtın âyinelerde ibkà ediyor. Meselâ beşerin hafızası, ağacın meyvesi, meyvenin çekirdeği, çiçeğin tohumu, kanun-u Hafîziyetin azamet-i ihatasını gösteriyor.

                      Görmüyor musun ki, koca baharın hep çiçekli, meyveli bütün mevcudatı ve bunların kendilerine göre bütün sahâif-i a’mâli ve teşkilâtının kanunları ve suretlerinin timsalleri, mahdut bir miktar tohumcuklar içlerinde yazarak muhafaza ediliyor. İkinci bir baharda, onlara göre bir muhasebe içinde, sahife-i amellerini neşredip, kemâl-i intizam ve hikmetle koca diğer bir bahar âlemini meydana getirmekle, Hafîziyetin ne derece kuvvetli ihata ile cereyan ettiğini gösteriyor. Acaba geçici, âdi, bekàsız, ehemmiyetsiz şeylerde böyle muhafaza edilirse; âlem-i gaybda, âlem-i âhirette, âlem-i ervahta, rububiyet-i âmmede mühim semere

                      [NOT]Haşiye-1 Yedinci Suretin haşiyesine bak.[/NOT]



                      Hafîz-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, büyük küçük herşeyi kaydedip koruyan Allah (bk. ḥ-f-ẓ; ẕü; c-l-l) Hafîziyet: Allah’ın herşeyi koruyup saklaması (bk. ḥ-f-ẓ)
                      Rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) amel: iş, davranış
                      azamet-i ihata: kuşatıcılığının büyüklüğü (bk. a-ẓ-m) bekàsız: gelip geçici, yok olucu (bk. b-ḳ-y)
                      beşer: insan bâtın: görünmeyen
                      cereyan etme: meydana gelme ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
                      elvâh-ı mahfuza: herşeyin kaydedilip korunduğu mânevî levhalar (bk. ḥ-f-ẓ) hafıza: bellek (bk. ḥ-f-ẓ)
                      haşiye: dipnot, açıklayıcı not heyet-i mecmua: genel yapı, bütün (bk. c-m-a)
                      hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hıfz: saklama, koruma (bk. ḥ-f-ẓ)
                      ibkà etmek: sürekli ve kalıcı hale getirmek (bk. b-ḳ-y) ihata: kapsama, kuşatma
                      intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) irade: istek, tercih, dileme (bk. r-v-d)
                      kanun-u Hafîziyet: Allah’ın bütün kâinatta geçerli olan muhafaza edicilik kanunu (bk. ḳ-n-n; ḥ-f-ẓ) kemâl-i intizam ve hikmet: mükemmel bir düzen ve hikmet (bk. k-m-l; n-ẓ-m; ḥ-k-m)
                      kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                      mahdut: sınırlı masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
                      mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)
                      misalî: görüntüden ibaret (bk. m-s̱-l) mizan: ölçü (bk. v-z-n)
                      muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhasebe: hesaba çekme, sorgulama
                      muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) nakşetmek: işlemek (bk. n-ḳ-ş)
                      neşretmek: yazmak, yayımlamak nihayet: son
                      nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) sahife-i amel: amellerin yazıldığı sayfa
                      sahâif-i a’mâl: amellerin yazıldığı sahifeler suret: şekil, biçim; görüntü (bk. ṣ-v-r)
                      tahtında: altında tarihçe-i hayat: hayat hikâyesi (bk. ḥ-y-y)
                      tezahür: meydana çıkma, görünme (bk. ẓ-h-r) teşkilât: yapı, kuruluş
                      timsal: örnek, nümune (bk. m-s̱-l) zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r)
                      âdi: basit, önemsiz âlem-i ervah: ruhlar âlemi (bk. a-l-m; r-v-ḥ)
                      âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya (bk. a-l-m; e-ḫ-r)
                      âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d) âyine: ayna
                      şayeste: layık
                      #790266
                      Anonim

                        veren beşerin amelleri, hıfz içinde gözetilmek suretiyle, ehemmiyetle zaptedilmemesi kabil midir? Hayır ve asla!

                        Evet, şu Hafîziyetin bu suretle tecellîsinden anlaşılıyor ki, şu mevcudatın Mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem hâkimiyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder. Hem Rububiyet-i saltanatında gayet ihtimamı gözetir. O derece ki, en küçük bir hadiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır; mülkünde cereyan eden herşeyin suretini müteaddit şeylerde hıfzeder. Şu Hafîziyet işaret eder ki, ehemmiyetli bir muhasebe-i a’mâl defteri açılacak ve bilhassa mahiyetçe en büyük, en mükerrem, en müşerref bir mahlûk olan insanın büyük olan amelleri, mühim olan fiilleri, mühim bir hesap ve mizana girecek, sahife-i amelleri neşredilecek.

                        Acaba hiç kabil midir ki, insan, hilâfetblank.gif1 ve emanetleblank.gif2 mükerrem olsun, Rububiyetin külliyât-ı şuûnuna şahit olarak kesret dairelerinde vahdâniyet-i İlâhiyenin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcudatın tesbihat ve ibadetlerine müdahale edip zabitlik ve müşahitlik derecesine çıksın da, sonra kabre girip rahatla yatsın ve uyandırılmasın, küçük büyük her amellerinden sual edilmesin, mahşere gidip Mahkeme-i Kübrâyı görmesin? Hayır ve asla!

                        Hem bütün gelecek zamanda olanHAŞİYE-1mümkinâta kàdir olduğuna, bütün geçmiş

                        [NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:30; En’âm Sûresi; 6:165; Yûnus Sûresi, 10:14; Enbiyâ Sûresi, 21:105; Neml Sûresi 27:62; Kasas Sûresi, 28:5; Fâtır Sûresi, 35:39.

                        Dipnot-2 bk. Ahzâb Sûresi, 33:72.

                        Haşiye-1 Evet, zaman-ı hâzırdan, ta iptida-i hilkat-i âleme kadar olan zaman-ı mazi, umumen vukuattır. Vücuda gelmiş herbir günü, herbir senesi, herbir asrı birer satırdır, birer sahifedir, birer kitaptır ki, kalem-i kader ile tersim edilmiştir; dest-i kudret, mucizât-ı âyâtını onlarda kemâl-i hikmet ve intizamla yazmıştır. Şu zamandan ta kıyamete, ta Cennete, ta ebede kadar olan zaman-ı istikbal, umumen imkânattır. Yani, mazi vukuattır, istikbal imkânattır. İşte, o iki zamanın iki silsilesi birbirine karşı mukabele edilse: Nasıl ki dünkü günü halk eden ve o güne mahsus mevcudatı icad eden Zât, yarınki günü mevcudatıyla halk etmeye muktedir olduğu hiçbir vecihle şüphe getirmez. Öyle de, şüphe yoktur ki, şu meydan-ı garaip olan zaman-ı mazinin mevcudatı ve harikaları, bir Kadîr-i Zül-celâlin mucizâtıdır; kat’î şehadet ederler ki, o Kadîr, bütün istikbalin, bütün mümkinâtın icadına, bü-tün acaibinin izharına muktedirdir. Evet, nasıl ki bir elmayı halk edecek, elbette dünyada bütün elmaları halk etmeye ve koca baharı icad etmeye muktedir olmak gerektir. Baharı icad etmeyen, bir elmayı icad edemez. Zira o elma, o tezgâhta dokunuyor. Bir elmayı icad eden, bir baharı icad edebilir. Bir elma bir ağacın, belki bir bahçenin, belki bir kâinatın misal-i musağğarıdır. Hem san’at itibarıyla koca ağacın bütün tarih-i hayatını taşıyan elmanın çekirdeği itibarıyla öyle bir harika-i san’attır ki, onu öylece icad eden, hiçbir şeyden âciz kalmaz. Öyle de, bugünü halk eden, kıyamet gününü halk edebilir ve baharı icad edecek, haşrin icadına muktedir bir Zât olabilir. Zaman-ı mazinin bütün âlemlerini zamanın şeridine kemâl-i hikmet ve intizamla takıp gösteren, elbette istikbal şeridine dahi başka kâinatı takıp gösterebilir ve gösterecektir. Kaç Sözlerde, bilhassa Yirmi İkinci Sözde gayet kat’î ispat etmişiz ki: Herşeyi yapamayan hiçbir şeyi yapamaz. Ve birtek şeyi halk eden herşeyi yapabilir. Hem eşyanın icadı birtek Zâta verilse, bütün eşya birtek şey gibi kolay olur ve suhulet peyda eder. Eğer müteaddit esbaba verilse ve kesrete isnad edilse, birtek şeyin icadı, bütün eşyanın icadı kadar müşkilâtlı olur ve imtinâ derecesinde suûbet peyda eder.[/NOT]

                        Hafîziyet: Allah’ın herşeyi koruyup saklaması (bk. ḥ-f-ẓ) Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)
                        Mâlik: herşeyin sahibi olan Allah (bk. m-l-k) Rububiyet-i saltanat/Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; s-l-ṭ)
                        amel: iş, davranış beşer: insan
                        bilhassa: özellikle cereyan eden: meydana gelen
                        dellâl: rehber, ilan edici dest-i kudret: Allah’ın kudret eli (bk. ḳ-d-r)
                        ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) emanet: insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler (bk. e-m-n)
                        haşiye: dipnot, açıklayıcı not hilafet: halifelik; yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev (bk. ḫ-l-f)
                        hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık (bk. ḥ-k-m) hıfz: koruma, saklama (bk. ḥ-f-ẓ)
                        ihtimam: özen, önem verme inzibat: güvenlik ve düzen
                        iptida-i hilkat-i âlem: kâinatın yaratılışının başlangıcı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) kabil: mümkün, olabilir
                        kalem-i kader: kader kalemi; Allah’ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip yazması (bk. ḳ-d-r) kemâl-i hikmet ve intizam: mükemmel bir hikmet ve düzen (bk. k-m-l; ḥ-k-m; n-ẓ-m)
                        kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kàdir: gücü yeten, iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r)
                        külliyât-ı şuûn: Allah’ın herşeyi kuşatan işleri ve icraatları (bk. k-l-l; ş-e-n) mahiyetçe: nitelikçe, özellikçe
                        mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahşer: kıyametten sonra insanların tekrar diriltilip toplanacakları yer (bk. ḥ-ş-r)
                        mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mizan: tartı, terazi (bk. v-z-n)
                        muhasebe-i a’mâl: yapılan işlerden hesaba çekilme, sorgulanma mu’cizât-ı âyât: âyetlerin, delillerin mu’cizeleri (bk. a-c-z)
                        mükerrem: ikram edilen, saygı gösterilen (bk. k-r-m) mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k)
                        mümkinât: olması imkan dahilinde olan şeyler (bk. m-k-n) müteaddit: çeşitli, birçok
                        müşahitlik: gözlemcilik (bk. ş-h-d) müşerref: şerefli, değerli
                        neşredilmek: yayımlanmak nihayet: son
                        sahife-i amel: amellerin yazıldığı sahife semere: meyve, netice
                        sual edilmek: sorguya çekilmek suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                        tecellî: görünme, yansıma (bk. c-l-y) tersim edilmek: resmedilmek, çizilmek
                        tesbihat: Allah’ı noksan sıfatlardan yüce tutan sözler (bk. s-b-ḥ) umumen: genellikle
                        vahdâniyet-i İlâhiye: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d; e-l-h) vukuat: meydana gelmiş
                        vücuda gelmek: var olmak (bk. v-c-d) zabitlik: gözeticilik
                        zaman-ı hâzır: şimdiki zaman zaman-ı mazi: geçmiş zaman
                        zaptedilmek: kaydedilmek, korunmak
                        #790267
                        Anonim

                          zamandaki mucizât-ı kudreti olan vukuatı şehadet eden ve kıyamet ve haşre pek benzeyen kış ile baharı her vakit bilmüşahede icad eden bir Kadîr-i Zülcelâlden, insan nasıl ademe gidip kaçabilir, toprağa girip saklanabilir?

                          Madem bu dünyada ona lâyık muhasebe görülüp hüküm verilmiyor. Elbette bir Mahkeme-i Kübrâ, bir saadet-i uzmâya gidecektir.

                          SEKİZİNCİ HAKİKAT

                          Bâb-ı Vaad ve Vaîddir. İsm-i Cemîl ve Celîlin cilvesidir.




                          Celîl: sonsuz derecede haşmet, heybet ve görkem sahibi Allah (bk. c-l-l) Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah (bk. c-m-l)
                          Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten, kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
                          Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) acaib: şaşırtıcı, garip şeyler
                          adem: yokluk, hiçlik bilhassa: özellikle
                          bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) bâb: kapı
                          cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d)
                          esbab: sebepler (bk. s-b-b) eşya: varlıklar
                          halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) harika-i san’at: san’at harikası (bk. ṣ-n-a)
                          haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) icad eden: yaratan, yoktan var eden (bk. v-c-d)
                          imkânat: olması imkan dahilinde olan şeyler (bk. m-k-n) imtinâ: imkansızlık
                          isnad edilmek: dayandırılmak (bk. s-n-d) istikbal: gelecek
                          itibarıyla: özelliğiyle izhar: meydana çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r)
                          kat’î: kesin kemâl-i hikmet ve intizam: mükemmel bir hikmet ve düzen (bk. k-m-l; ḥ-k-m; n-ẓ-m)
                          kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                          kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması; kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) mahsus: özel
                          mazi: geçmiş mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
                          meydan-ı garaip: garip şeylerin meydana geldiği yer misal-i musağğar: küçültülmüş örnek (bk. m-s̱-l)
                          muhasebe: hesaba çekme, sorgulama mukabele edilme: karşılaştırılma
                          muktedir: gücü yeten, iktidar sahibi (bk. ḳ-d-r) mu’cizât: mu’cizeler, bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
                          mu’cizât-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mümkinât: olması imkan dahilinde olan şeyler (bk. m-k-n)
                          müteaddit: birçok, çeşitli müşkilâtlı: zor
                          saadet-i uzmâ: en büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m) silsile: zincir
                          suhulet peyda etmek: kolaylık kazanmak suûbet peyda etmek: zorluk kazanmak
                          tarih-i hayat: hayatının tarihi (bk. ḥ-y-y) umumen: genellikle
                          vaad: Allah’ın mükafat için söz vermesi (bk. v-a-d) vaîd: Allah’ın azap ve cezayla korkutması (bk. v-a-d)
                          vecih: şekil, yön vukuat: meydana gelmiş olaylar
                          zaman-ı istikbal: gelecek zaman zaman-ı mazi: geçmiş zaman
                          âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)


                          #790268
                          Anonim

                            Hiç mümkün müdür ki, Alîm-i Mutlak ve Kadîr-i Mutlak olan şu masnuatın Sânii, bütün enbiyanın tevatürle haber verdikleri ve bütün sıddıkîn ve evliyanın icmâ ile şehadet ettikleri mükerrer vaad ve vaîd-i İlâhîsini yerine getirmeyip—hâşâ—acz ve cehlini göstersin? Halbuki, vaad ve vaîdinde bulunduğu emirler, kudretine hiç ağır gelmez. Pek hafif ve pek kolay; geçmiş baharın hesapsız mevcudatını gelecek baharda kısmen aynen,HAŞİYE-1 kısmen mislenHAŞİYE-2 iadesi kadar kolaydır. İfa-yı vaad ise, hem bize, hem herşeye, hem kendisine, hem saltanat-ı Rububiyetine pek çok lâzımdır. Hulfü’l-vaad ise, hem izzet-i iktidarına zıttır, hem ihata-i ilmiyesine münafidir. Zira, hulfü’l-vaad ya cehilden, ya aczden gelir.

                            Ey münkir! Bilir misin ki, küfür ve inkârınla ne kadar ahmakça bir cinayet işliyorsun ki, kendi yalancı vehmini, hezeyancı aklını, aldatıcı nefsini tasdik edip, hiçbir vech ile hulf ve hilâfa mecburiyeti olmayan ve hiçbir vech ile hilâf Onun izzetine ve haysiyetine yakışmayan ve bütün görünen şeyler ve işler sıdkına ve hakkaniyetine şehadet eden bir Zâtı tekzip ediyorsun! Nihayetsiz küçüklük içinde nihayetsiz büyük cinayet işliyorsun. Elbette ebedî, büyük cezaya müstehak olursun. “Bazı ehl-i Cehennemin bir dişi, dağ kadar olması,”blank.gif1 cinayetinin büyüklüğüne bir mikyas olarak haber verilmiş. Misalin şu yolcuya benzer ki, güneşin ziyasından gözünü kapar, kafası içindeki hayaline bakar. Vehmi, bir yıldız böceği gibi, kafa fenerinin ışığıyla dehşetli yolunu tenvir etmek istiyor.

                            Madem şu mevcudat hak söyleyen sadık kelimeleri, şu hâdisât-ı kâinat doğru söyleyen nâtık âyetleri olan Cenâb-ı Hak vaad etmiş. Elbette yapacaktır. Bir Mahkeme-i Kübrâ açacaktır. Bir saadet-i uzmâ verecektir.

                            [NOT]Haşiye-1 Ağaç ve otların kökleri gibi.

                            Haşiye-2 Yapraklar, meyveler gibi.

                            Dipnot-1 bk. Müslim, Cennet: 44; Tirmizi, Cehennem: 3; İbni Mâce, Zühd: 38; Müsned, 2:26, 328, 3:29.[/NOT]



                            Alîm-i Mutlak: ilmi herşeyi kuşatan, sınırsız ilim sahibi Allah (bk. a-l-m; ṭ-l-ḳ) Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ)
                            Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
                            acz: acizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) cehl: cahillik, bilgisizlik
                            ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i Cehennem: Cehennem ehli
                            enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)
                            hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            haysiyet: itibar, şeref haşiye: dipnot, açıklayıcı not
                            hezeyancı: saçmalayan hilâf: yalan, cayma
                            hulf: verdiği sözü tutmama hulfü’l-vaad: verdiği sözden dönme (bk. v-a-d)
                            hâdisât-ı kâinat: kâinatta meydana gelen olaylar (bk. k-v-n) hâşâ: asla, öyle değil
                            icma: fikir birliği (bk. c-m-a) ifa-yı vaad: sözünü yerine getirmek (bk. v-a-d)
                            ihata-i ilmiye: Allah’ın herşeyi kuşatan ilmi (bk. a-l-m) izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z)
                            izzet-i iktidar: herşeyi idaresi altında bulunduran Allah’ın izzet ve şerefi (bk. a-z-z; ḳ-d-r) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                            küfür: inanmama, kabul etmeme (bk. k-f-r) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)
                            mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mikyas: ölçek
                            mislen: benzer olarak (bk. m-s̱-l) mükerrer: tekrar tekrar
                            münafi: zıt münkir: inkâr eden (bk. n-k-r)
                            müstehak: layık (bk. ḥ-ḳ-ḳ) nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s)
                            nâtık: konuşan saadet-i uzmâ: en büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m)
                            sadık: dos doğru (bk. ṣ-d-ḳ) saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
                            sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ)
                            tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tekzip etmek: yalanlamak
                            tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r) tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber
                            vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d) vaad ve vaîd-i İlâhî: Cenab-ı Allah’ın mükafat için söz vermesi ve azapla korkutması (bk. v-a-d; e-l-h)
                            vecih: yön, şekil vehm: kuruntu, zan
                            ziya: ışık âyet: delil, Allah’ın varlığına işaret eden şey
                            #790269
                            Anonim

                              DOKUZUNCU HAKİKAT

                              Bâb-ı İhyâ ve İmâtedir. İsm-i Hayy-ı Kayyûmun, Muhyî ve Mümîtin cilvesidir.

                              Hiç mümkün müdür ki, ölmüş, kurumuş koca arzı ihyâ eden; ve o ihyâ içinde, herbiri beşer haşri gibi acip, üç yüz binden ziyade envâ-ı mahlûkatı haşir ve neşredip kudretini gösteren; ve o haşir ve neşir içinde, nihayet derecede karışık ve ihtilât içinde nihayet derecede imtiyaz ve tefrik ile ihata-i ilmiyesini gösteren; ve bütün semavî fermanlarıyla beşerin haşrini vaad etmekle bütün ibâdının enzârını saadet-i ebediyeye çeviren; ve bütün mevcudatı baş başa, omuz omuza, el ele verdirip, emir ve iradesi dairesinde döndürüp birbirine yardımcı ve musahhar kılmakla azamet-i Rububiyetini gösteren; ve beşeri, şecere-i kâinatın en cami’ ve en nazik ve en nazenin, en nazdar, en niyazdar bir meyvesi yaratıp kendine muhatap ittihaz ederek herşeyi ona musahhar kılmakla, insana bu kadar ehemmiyet verdiğini gösteren bir Kadîr-i Rahîm, bir Alîm-i Hakîm, kıyameti getirmesin, haşri yapmasın ve yapamasın, beşeri ihyâ etmesin veya edemesin, Mahkeme-i Kübrâyı açamasın, Cennet ve Cehennemi yaratamasın? Hâşâ ve kellâ!

                              Evet, şu âlemin Mutasarrıf-ı Zîşânı, her asırda, her senede, her günde bu dar, muvakkat rû-yi zeminde haşr-i ekberin ve meydan-ı kıyametin pek çok emsalini ve nümunelerini ve işârâtını icad ediyor. Ezcümle:

                              Haşr-i baharîde görüyoruz ki, beş altı gün zarfında, küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan, üç yüz binden ziyade envâı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihyâ edip iade ediyor. Başkalarını


                              Alîm-i Hakîm: herşeyi hakkıyla bilen ve hikmetle yaratıp donatan Allah (bk. a-l-m; ḥ-k-m) Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m)
                              Kadîr-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; r-ḥ-m) Mahkeme-i Kübrâ: öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r)
                              Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y) Mutasarrıf-ı Zîşân: şan ve şeref sahibi ve herşeyde istediği gibi tasarruf eden Allah (bk. ṣ-r-f; ẕî)
                              Mümît: ölümü yaratan, can verdiği varlıkları vakti gelince öldüren Allah (bk. m-v-t) acip: şaşırtıcı, hayret verici
                              arz: yer, dünya azamet-i Rububiyet: Rablığın büyüklüğü; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. a-ẓ-m; r-b-b)
                              beşer haşri: insanların öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah huzurunda toplanmaları (bk. ḥ-ş-r) bâb: kapı
                              cami’: kapsamlı (bk. c-m-a) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)
                              emsal: benzerler, örnekler (bk. m-s-l) envâ: çeşitler, türler
                              envâ-ı mahlûkat: yaratılmışların türleri, çeşitleri (bk. ḫ-l-ḳ) enzâr: bakışlar (bk. n-ẓ-r)
                              ezcümle: özetle hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
                              haşir ve neşretmek: yeniden diriltip toplamak ve yaymak (bk. ḥ-ş-r) haşr-i baharî: bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r)
                              haşr-i ekber: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; k-b-r) hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil
                              ibâd: kullar (bk. a-b-d) icad etme: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
                              ihata-i ilmiye: ilminin kuşatıcılığı ve genişliği (bk. a-l-m) ihtilât: karışıklık
                              ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) imtiyaz: ayrıcalık
                              imâte: öldürme (bk. m-v-t) irade: dileme, tercih, istek (bk. r-v-d)
                              ittihaz: edinme, kabullenme işârât: işaretler
                              kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
                              mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı kıyamet: kıyamet meydanı (bk. ḳ-v-m)
                              musahhar kılmak: boyun eğdirmek muvakkat: geçici
                              nazdar: nazlı nazenin: ince, narin, duyarlı
                              nazik: ince, zarif nebatat: bitkiler
                              nihayet: son niyazdar: dua eden, yalvarıp yakaran
                              nümune: örnek rû-yi zemin: yeryüzü
                              saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) semavî ferman: vahiyle gelmiş emir ve tebliğler (bk. s-m-v)
                              tefrik: fark, ayırma vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d)
                              ziyade: çok, fazla âlem: dünya (bk. a-l-m)
                              şecere-i kâinat: kâinat ağacı (bk. k-v-n)
                              #790270
                              Anonim

                                ayniyet derecesinde bir misliyet suretinde icad ediyor. Halbuki, maddeten farkları pek az olan tohumcuklar, o kadar karışmışken, kemâl-i imtiyaz ve teşhis ile, o kadar sür’at ve vüs’at ve suhulet içinde, kemâl-i intizam ve mizan ile, altı gün veya altı hafta zarfında ihya ediliyor.
                                Hiç kabil midir ki, bu işleri yapan Zâta birşey ağır gelebilsin, semâvât ve arzı altı günde halk edemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin? Hâşâ!

                                Acaba, muciznümâ bir kâtip bulunsa, hurufları ya bozulmuş veya mahvolmuş üç yüz bin kitabı tek bir sahifede, karıştırmaksızın, galatsız, sehivsiz, noksansız, hepsini beraber, gayet güzel bir surette, bir saatte yazarsa; birisi sana dese, “Şu kâtip, kendi telif ettiği, senin suya düşmüş olan kitabını yeniden, bir dakika zarfında hafızasından yazacak”; sen diyebilir misin ki, “Yapamaz ve inanmam”?
                                Veyahut bir sultan-ı mucizekâr, kendi iktidarını göstermek için veya ibret ve tenezzüh için, bir işaretle dağları kaldırır, memleketleri tebdil eder, denizi karaya çevirdiğini gördüğün halde, sonra görsen ki, büyük bir taş dereye yuvarlanmış, o zâtın kendi ziyafetine davet ettiği misafirlerin yolunu kesmiş, geçemiyorlar. Biri sana dese, “O zât, bir işaretle, o taşı, ne kadar büyük olursa olsun, kaldıracak veya dağıtacak; misafirlerini yolda bırakmayacak.” Sen desen ki, “Kaldırmaz veya kaldıramaz.”
                                Veyahut, bir zât, bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “O zât, bir boru sesiyle, efradı istirahat için dağılmış olan taburları toplar; taburlar nizamı altına girerler.” Sen desen ki, “İnanmam”; ne kadar divanece hareket ettiğini anlarsın.

                                İşte, şu üç temsili fehmettinse, bak: Nakkâş-ı Ezelî, gözümüzün önünde kışın beyaz sahifesini çevirip, bahar ve yaz yeşil yaprağını açıp, rû-yi arzın sahifesinde üç yüz binden ziyade envâı, kudret ve kader kalemiyle ahsen-i suret üzere yazar. Birbiri içinde, birbirine karışmaz. Beraber yazar; birbirine mani olmaz. Teşkilce, suretçe birbirinden ayrı, hiç şaşırtmaz, yanlış yazmaz.
                                Evet, en büyük bir ağacın ruh programını, bir nokta gibi en küçük bir çekirdekte derc edip muhafaza eden Zât-ı Hakîm-i Hafîz, vefat edenlerin ruhlarını


                                Nakkaş-ı Ezelî: herşeyi zâtına has olarak nakış nakış işleyen ve evveli olmayan Allah (bk. n-ḳ-ş; e-z-l) Zât-ı Hakîm-i Hafîz: herşeyi koruyup saklayan ve hikmetli bir şekilde yapan Zât, Allah (bk. ḥ-k-m; ḥ-f-ẓ)
                                ahsen-i suret: en güzel şekil (bk. ḥ-s-n; ṣ-v-r) arz: yer
                                ayniyet: aynılık, aynı oluş derc etmek: yerleştirmek
                                divanece: akılsızca efrad: fertler (bk. f-r-d)
                                envâ: çeşitler, türler fehmetmek: anlamak
                                galatsız: yanlışsız, hatasız halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
                                haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) huruf: harfler
                                hâşâ: asla öyle değil ibret: ders çıkarma
                                icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) ihya: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
                                iktidar: güç, kudret (bk. ḳ-d-r) istirahat: dinlenme
                                kabil: mümkün, olabilir kemâl-i imtiyaz ve teşhis: mükemmel bir seçme ve ayırma (bk. k-m-l)
                                kemâl-i intizam ve mizan: mükemmel bir düzen ve ölçü (bk. k-m-l; n-ẓ-m; v-z-n) kudret ve kader kalemi: Allah’ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip yazması, takdir etmesi ve yaratması (bk. ḳ-d-r)
                                kâtip: yazar (bk. k-t-b) mahvolmak: yok olmak
                                mani: engel misliyet: benzerlik (bk. m-s̱-l)
                                muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) mu’ciznümâ: mu’cize gösteren (bk. a-c-z)
                                nizam: düzen, kanun (bk. n-ẓ-m) rû-yi arz: yeryüzü
                                sayha: sesleniş sehivsiz: yanılmadan, şaşırmadan
                                semâvât: gökler (bk. s-m-v) suhulet: kolaylık
                                sultan-ı mu’cizekâr: mu’cize gösteren sultan (bk. s-l-ṭ; a-c-z) suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                                suretçe: şekilce (bk. ṣ-v-r) sür’at: hız
                                tabur: bir askerî birlik tebdil etmek: değiştirmek
                                telif etmek: yazmak temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme (bk. m-s̱-l)
                                tenezzüh: gezinti (bk. n-z-h) teşkil etmek: meydana getirmek
                                teşkilce: meydana gelişiyle, oluşuyla vüs’at: genişlik
                                ziyade: çok, fazla
                                #790315
                                Anonim

                                  nasıl muhafaza eder, denilir mi? Ve küre-i arzı bir sapan taşı gibi çeviren Zât-ı Kadîr, âhirete giden misafirlerinin yolunda nasıl bu arzı kaldıracak veya dağıtacak, denilir mi? Hem, hiçten, yeniden bütün zîhayatın ordularını, bütün cesetlerinin taburlarında kemâl-i intizamla zerrâtı emr-i blank.gif1كُنْ فَيَكُونُ ile kaydedip yerleştiren, ordular icad eden Zât-ı Zülcelâl, tabur-misal cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrât-ı esasiye ve eczâ-yı asliyesini bir sayha ile nasıl toplayabilir, denilir mi?

                                  Hem bu bahar haşrine benzeyen, dünyanın her devrinde, her asrında, hattâ gece gündüzün tebdilinde, hattâ cevv-i havada bulutların icad ve ifnâsında haşre nümune ve misal ve emare olacak ne kadar nakışlar yaptığını gözünle görüyorsun. Hattâ, eğer hayalen bin sene evvel kendini farz etsen, sonra zamanın iki cenahı olan mazi ile müstakbeli birbirine karşılaştırsan; asırlar, günler adedince misal-i haşir ve kıyametin nümunelerini göreceksin. Sonra, bu kadar nümune ve misalleri müşahede ettiğin halde, haşr-i cismânîyi akıldan uzak görüp istib’âd etmekle inkâr etsen, ne kadar divanelik olduğunu sen de anlarsın. Bak, Ferman-ı Âzam, bahsettiğimiz hakikate dair ne diyor:

                                  فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif2

                                  Elhasıl:Haşre mâni hiçbir şey yoktur. Muktazî ise, herşeydir. Evet, mahşer-i acaip olan şu koca arzı, âdi bir hayvan gibi imâte ve ihyâ eden ve beşer ve hayvana hoş bir beşik, güzel bir gemi yapan ve güneşi onlara şu misafirhanede ışık verici ve ısındırıcı bir lâmba eden, seyyârâtı meleklerine tayyare yapan bir Zâtın,


                                  [NOT]Dipnot-1 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

                                  Dipnot-2 “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor! Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir.” Rum Sûresi, 30:50.[/NOT]



                                  Ferman-ı Âzam: en büyük buyruk olan Kur’ân-ı Kerim (bk. a-ẓ-m) Zât-ı Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r)
                                  Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) arz: yer, dünya
                                  bahar haşri: bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) beşer: insan
                                  cenah: taraf, yön cevv-i hava: hava boşluğu
                                  divanelik: akılsızlık eczâ-yı asliye: esas parçalar (bk. c-z-e)
                                  elhasıl: özetle, sonuç olarak emare: belirti, işaret
                                  farz etmek: varsaymak haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                                  haşr-i cismânî: âhirette tekrar bedenlerin ve vücudların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)
                                  ifnâ: öldürme, yok etme (bk. f-n-y) ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y)
                                  imâte: öldürme (bk. m-v-t) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
                                  istib’âd: akıldan uzak görme kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
                                  küre-i arz: yerküre, dünya kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
                                  mahşer-i acaip: şaşkınlık veren şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) mazi: geçmiş
                                  misal: örnek, benzer (bk. m-s̱-l) misal-i haşir: haşrin benzeri (bk. m-s̱-l; ḥ-ş-r)
                                  muktazî: gerekçe, gerektirici sebep mâni: engel
                                  müstakbel: gelecek müşahede etmek: görmek, gözlemlemek (bk. ş-h-d)
                                  nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) nümune: örnek
                                  sayha: sesleniş seyyârât: gezegenler
                                  tabur-misal: tabur gibi (bk. m-s̱-l) tayyare: uçak
                                  tebdil: değişme zerrât: zerreler, atomlar
                                  zerrât-ı esasiye: temel zerreler zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
                                  âdi: sıradan, basit âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r)
                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 95)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.