- Bu konu 93 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Mayıs 2011: 10:58 #790437
Anonim
Bir baharı halk etmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı
1مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.Sonra,
2 فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitabın sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak
3 وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.
Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın.
Meselâ
4 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ilâ ahir, ve
5 اِذَا السَّمَاۤءُ انْفَطَرَتْ ilâ ahir,
ve
6 اِذَا السَّمَاۤءُ انْشَقَّتْ ilâ ahir.İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.
[NOT]Dipnot-1 “Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.
Dipnot-2 “Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-3 “Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-4 “Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.
Dipnot-5 “Gök yarıldığında.” İnfitar Sûresi, 82:1.
Dipnot-6 “Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.[/NOT]
Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) delâil: deliller, işaretler dünyevî: dünyaya ait ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r) ehven: kolay güz: sonbahar halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r) icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihsas etmek: hissettirmek ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inkılâbât: büyük değişimler inkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m) istib’âd: akıldan uzak görme kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâh: bazan kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması, kâinatın ölümünden sonra, bütün ölülerin dirilip ayağa kalkmaları, mahşerde toplanmaları (bk. ḳ-v-m) menzil: ev, mekan (bk. n-z-l) meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l) müheyyâ: hazırlama nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r) nezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r) nümune: örnek tabir: ifade tarz: şekil, biçim tasarrufât-ı rububiyet: Allah’ın her şeyi dilediği gibi kullanması ve yönetmesi (bk. ṣ-r-f; r-b-b) tâciz: rahatsız etme zikretmek: anmak, belirtmek âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) 3 Mayıs 2011: 11:00 #790438Anonim
Meselâ
1 اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ kelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın ve çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der: اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ
Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte,اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ
2 şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.
İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâını
[NOT]Dipnot-1 “Defterler açıldığında.” Tekvir Sûresi, 81:10.
Dipnot-2 “Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) adem: yokluk, hiçlik amel: davranış, iş a’mâl: davranışlar, işler esir: kâinatı kapladığına inanılan madde esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ) hafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ) hakîmâne: hikmetli bir şekilde, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) ima: işaret istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mânâ ve hüküm çıkarma kelâm: söz (bk. k-l-m) kıyas: karşılaştırma lâfız: söz, kelime lâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f) metâ: kıymetli eşya meyvedar: meyveli, meyve veren muvazzaf: görevli müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r) münavebeten: nöbetleşerek mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b) nazir: benzer (bk. n-ẓ-r) nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r) neşr-i suhuf: hesapların görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi neşredilmek: yayılmak pırlanta-misal: pırlanta gibi (bk. m-s̱-l) sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifeler semâ: gök (bk. s-m-v) suret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r) tarih-i hayat: hayatın tarihi (bk. ḥ-y-y) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün zemin: yer ziya: ışık zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m) zâhir: açık (bk. ẓ-h-r) 3 Mayıs 2011: 11:01 #790439Anonim
toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azl bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der,
1 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.
[NOT]Dipnot-1 “Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.[/NOT]
emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b) ferman: emir, buyruk infisal etmek: görevinden ayrılmak izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kâh: bazan memur-u musahhar: emre itaat eden memur metâ: kıymetli eşya muamele: davranış, iş muamelât: işler sadakat: bağlılık (bk. ṣ-d-ḳ) sebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebi tahkir: hakaret, aşağılama 3 Mayıs 2011: 11:04 #790440Anonim
Zeylin Beşinci Parçası
1
Evet, nass-ı hadisle, nev-i beşerin en mümtaz şahsiyetleri olan yüz yirmi dört bin enbiyanın
2 icmâ ve tevatürle, kısmen şuhuda ve kısmen hakkalyakîne istinaden, müttefikan âhiretin vücudundan ve insanların oraya sevk edileceğinden ve bu kâinat Hâlıkının kat’î vaad ettiği âhireti getireceğinden haber verdikleri gibi; onların verdikleri haberi keşif ve şuhud ile, ilmelyakîn suretinde tasdik eden yüz yirmi dört milyon evliyanın o âhiretin vücuduna şehadetleriyle ve bu kâinatın Sâni-i Hakîminin bütün esmâsı bu dünyada gösterdikleri cilveleriyle bir âlem-i bekàyı bilbedâhe iktiza ettiklerinden, yine âhiretin vücuduna delâletiyle; ve her sene, baharda, rû-yi zeminde ayakta duran had ve hesaba gelmez ölmüş ağaçların cenazelerini emr-i كُنْ فَيَكُونُ
3 ile ihyâ edip ba’sü ba’delmevt’e mazhar eden ve haşir ve neşrin yüz binler nümunesi olarak nebâtat taifelerinden ve hayvânat milletlerinden üç yüz bin nevileri haşir ve neşreden hadsiz bir kudret-i ezeliye ve hesapsız ve israfsız bir hikmet-i ebediye ve rızka muhtaç bütün zîruhları kemâl-i şefkatle gayet harika bir tarzda iâşe ettiren ve her baharda az bir zamanda had ve hesaba gelmez envâ-ı ziynet ve mehâsini gösteren bir rahmet-i bâkiye
[NOT]Dipnot-1 Bu kısım, aynı zamanda Yirmi Altıncı Lem’a’nın Beşinci Ricâsının haşirle ilgili bir parçasıdır.
Dipnot-2 bk. Müsned, 5:266; Veliyyüddin Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, 3:122; İbnü’l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd, (Tahkik: el-Arnavud), 1:43-44.
Dipnot-3 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.[/NOT]
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) ba’sü bâde’l-mevt: öldükten sonra tekrar diriltilme (bk. m-v-t) bilbedâhe: ap açık bir şekilde cilve: görünüm, yansıma (bk. c-l-y) delâlet: delil olma, işaret etme enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) envâ-ı ziynet ve mehâsin: süs ve güzelliklerin çeşitleri (bk. z-y-n; ḥ-s-n) esmâ: isimler (bk. s-m-v) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak hadsiz: sınırsız hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r) hikmet-i ebediye: Allah’ın sonsuz hikmeti; herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; e-b-d) iaşe ettiren: besleyen (bk. a-y-ş) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) iktiza: gerektirme ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) kat’î: kesin kemâl-i şefkat: tam bir şefkat (bk. k-m-l; ş-f-ḳ) keşif: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f) kudret-i ezeliye: varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti (bk. ḳ-d-r; e-z-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mazhar etmek: eriştirmek (bk. ẓ-h-r) mümtaz: seçkin, üstün müttefikan: ittifakla, birleşerek nass-ı hadis: hadisin metni ve kesin hükmü (bk. h-d-s̱) nebâtat: bitkiler nev: çeşit, tür nev-i beşer: insanlık rahmet-i bâkiye: devamlı olan şefkat ve merhamet (bk. r-ḥ-m; b-ḳ-y) rû-yi zemin: yeryüzü sevk edilmek: gönderilmek suret: şekil (bk. ṣ-v-r) taife: topluluk tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tevatür: doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zeyl: ilâve, ek zîruh: ruh sahibi (bk. ẕî; r-v-ḥ) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem-i bekà: sonsuz ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) şuhud: gözle görme (bk. ş-h-d) 3 Mayıs 2011: 11:09 #790441Anonim
ve bir inâyet-i daime bilbedâhe âhiretin vücudunu istilzam ile ve şu kâinatın en mükemmel meyvesi ve Hâlık-ı Kâinatın en sevdiği masnuu ve kâinatın mevcudatıyla en ziyade alâkadar olan insandaki şedit, sarsılmaz, daimi olan aşk-ı bekà ve şevk-i ebediyet ve âmâl-i sermediyet, bilbedâhe işaret ve delâletiyle, bu âlem-i fâniden sonra bir âlem-i bâki ve bir dâr-ı âhiret ve bir dâr-ı saadet bulunduğunu o derece kat’î bir surette ispat ederler ki, dünyanın vücudu kadar, bilbedâhe âhiretin vücudunu kabul etmeyi istilzam ederler.HAŞİYE-1
Madem Kur’ân-ı Hakîmin bize verdiği en mühim bir ders, iman-ı bil’âhirettir; ve o iman da bu derece kuvvetlidir; ve o imanda öyle bir rica ve bir teselli var ki, yüz bin ihtiyarlık birtek şahsa gelse, bu imandan gelen teselli mukabil gelebilir. Biz ihtiyarlar “Elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân” deyip ihtiyarlığımıza sevinmeliyiz.

[NOT]Haşiye-1 Evet, sübutî bir emri ihbar etmenin kolaylığı ve inkâr ve nefyetmenin gayet müşkül olduğu bu temsilden görünür. Şöyle ki: Biri dese, “Meyveleri süt konserveleri olan gayet harika bir bahçe küre-i arz üzerinde vardır”; diğeri dese, “Yoktur.” ispat eden, yalnız onun yerini veyahut bazı meyvelerini göstermekle, kolayca dâvâsını ispat eder. İnkâr eden adam, nefyini ispat etmek için bütün küre-i arzı görmek ve göstermekle dâvâsını ispat edebilir. Aynen öyle de, Cenneti ihbar edenler, yüz binler tereşşuhâtını, meyvelerini, âsârını gösterdiklerinden kat’-ı nazar, iki şahid-i sadıkın sübutuna şehadetleri kâfi gelirken; onu inkâr eden, hadsiz bir kâinatı, hadsiz ebedî zamanı temâşâ etmek ve görmek ve eledikten sonra inkârını ispat edebilir, ademini gösterebilir. İşte, ey ihtiyar kardeşler, iman-ı âhiretin ne kadar kuvvetli olduğunu anlayınız.[/NOT]
Hâlık-ı Kâinat: evreni, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) adem: yokluk alâkadar: ilgili aşk-ı bekà: sonsuza kadar devam edebilme aşkı (bk. b-ḳ-y) bilbedâhe: ap açık bir şekilde delâlet: delil olma, işaret etme dâr-ı saadet: mutluluk yurdu dâr-ı âhiret: âhiret yurdu (bk. e-ḫ-r) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) elhamdü lillâhi alâ kemâli’l-îmân: mükemmel imandan dolayı Allah’a hamdolsun (bk. ḥ-m-d; e-l-h; k-m-l; e-m-n) hadsiz: sınırsız haşiye: dipnot, açıklayıcı not ihbar etme: haber verme iman-ı âhiret: âhirete iman (bk. e-m-n; e-ḫ-r) inkâr: inanmama, kabul etmeme (bk. n-k-r) inâyet-i daime: devamlı yardım, iyilik ve bağış (bk. a-n-y) istilzam: gerektirme kat-ı nazar: görmezden gelme (bk. n-ẓ-r) kat’î: kesin kâfi: yeterli kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mukabil: karşılık mühim: önemli müşkül: zor nefyetmek: reddetmek, inanmamak rica(reca): ümit suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sübut: varlığı kesin ve gerçek olması sübutî: gerçek ve kesin temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) temâşâ etmek: seyretmek tereşşuhât: sızıntılar, izler ziyade: çok, fazla âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı âlem (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âlem-i fâni: gelip geçici, ölümlü âlem (bk. a-l-m; f-n-y) âmâl-i sermediyet: daimî emeller ve arzular âsâr: eserler şahid-i sadık: doğru sözlü şahit (bk. ş-h-d; ṣ-d-ḳ) şedit: şiddetli şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şevk-i ebediyet: sonsuzluğa şiddetli istek (bk. e-b-d) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.