• Bu konu 93 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 95)
  • Yazar
    Yazılar
  • #790352
    Anonim
      اْلاٰخِرَةِ اَىِ الْجَنَّةِ اَللّٰهُمَّ اَجِرْناَ وَاَجِرْ وَالِدَيْناَ مِنَ النَّارِ وَادْخِلْناَ وَادْخِلْ وَالِدَيْناَ الْجَنَّةَ مَعَ اْلاَبْراَرِ بِجَاهِ نَبِيِّكَ الْمُخْتاَرِ اٰمِينَ blank.gif1


      Ey şu risaleyi insafla mütalâa eden kardeş! Deme, “Niçin bu Onuncu Sözü birden tamamıyla anlayamıyorum?” Ve tamam anlamadığın için sıkılma. Çünkü, İbn-i Sina gibi bir dâhi-yi hikmet,
      blank.gif2 اَلْحَشْرُ لَيْسَ عَلٰى مَقاَيِيسَ عَقْلِيَّةٍ demiş; “İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmetmiştir. Hem bütün ulemâ-i İslâm “Haşir bir mesele-i nakliyedir. Delili nakildir. Akıl ile ona gidilmez” diye müttefikan hükmettikleri halde, elbette o kadar derin ve mânen pek yüksek bir yol, birden bire bir cadde-i umumiye-i akliye hükmüne geçemez. Kur’ân-ı Hakîmin feyziyle ve Hâlık-ı Rahîmin rahmetiyle, şu taklidi kırılmış ve teslimi bozulmuş asırda, o derin ve yüksek yolu şu derece ihsan ettiğinden, bin şükür etmeliyiz. Çünkü imanımızın kurtulmasına kâfi gelir. Fehmettiğimiz miktarına memnun olup tekrar mütalâa ile izdiyâdına çalışmalıyız.

      Haşre akıl ile gidilmemesinin bir sırrı şudur ki: Haşr-i âzam, İsm-i Âzamın tecellîsiyle olduğundan, Cenâb-ı Hakkın İsm-i Âzamının ve her ismin âzamî mertebesindeki tecellîsiyle zahir olan ef’âl-i azîmeyi görmek ve göstermekle, haşr-i âzam bahar gibi kolay ispat ve kat’î iz’ân ve tahkikî iman edilir. Şu Onuncu Sözde feyz-i Kur’ân ile öyle görülüyor ve gösteriliyor. Yoksa akıl, dar ve küçük düsturlarıyla kendi başına kalsa, âciz kalır, taklide mecbur olur.

      endOfSection.gifendOfSection.gif

      [NOT]Dipnot-1 Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah Teâlâdan geldiğine, ölümden sonra dirilişin hak olduğuna, Cennetin hak olduğuna, Cehennem ateşinin hak olduğuna, şefaatin hak olduğuna, Münker ve Nekir’in hak olduğuna, Allah’ın kabirlerdeki ölüleri tekrar dirilteceğine iman ettim. Allah’tan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Allah resulü olduğuna şehadet ederim. Allahım! Tûbâ-i rahmetinin en lâtif, en şerif, en mükemmel ve en güzel meyvesi olan, âlemlere rahmet olarak ve Cennet demek olan dâr-ı âhireti gösteren şu tûbâ ağacının en süslü, en güzel, en parlak ve en âli semerelerine vesile-i vusulümüz olarak gönderdiğin zâta salât ve selâm et. Allahım, bizi ve anne ve babamızı ateşten koru. Bizi ve anne ve babamızı, ebrâr ile beraber, Seçkin Peygamberinin hürmetine Cennete dahil et. Âmin.

      Dipnot-2 El-Gazâlî, el-İktisâd fi’l-İktisâd s.210-213; İbn Haldun, Mukaddime 2:1254.[/NOT]



      Hâlık-ı Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; r-ḥ-m) Kur’ân-ı Hakim: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
      cadde-i umumiye-i akliye: akla en uygun herkesin yürüdüğü cadde dâhi-yi hikmet: ilim ve hikmet dehâsı, son derece zeki felsefe âlimi (bk. ḥ-k-m)
      ef’âl-i azîme: çok büyük işler (bk. f-a-l; a-ẓ-m) fehmetmek: anlamak
      feyz: ilham, bereket (bk. f-y-ḍ) feyz-i Kur’ân: Kur’ân’ın verdiği ilham, bereket ve ilim bolluğu (bk. f-y-ḍ)
      haşir/haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r; a-ẓ-m) ihsan: lütuf, bağış, ikram (bk. ḥ-s-n)
      izdiyâd: arttırmak iz’ân: şüphesiz anlama ve inanma
      kat’î: kesin kâfi: yeterli
      mesele-i nakliye: vahiyle bildirilen mesele (bk. m-s̱-l) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
      mütalâa: okuma ve dikkatlice inceleme müttefikan: ittifakla, birleşerek
      nakil: vahiy, Allah tarafından bildirilen rahmet: merhamet, şefkat (bk. r-ḥ-m)
      risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) sır: gizli gerçek, gizem
      tahkikî: araştırarak ve kesin delillere dayanarak (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tecellî: yansıma (bk. c-l-y)
      ulemâ-i İslâm: İslâm âlimleri (bk. a-l-m; s-l-m) zahir olan: görünen, açık (bk. ẓ-h-r)
      âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âzamî: en büyük (bk. a-ẓ-m)
      İbn-i Sina: (bk. bilgiler) İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
      #790354
      Anonim
        Onuncu Sözün Mühim Bir Zeyli ve Lâhikasının Birinci Parçası

        besmele.jpg

        فَسُبْحَانَ اللهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَعَشِيًّا وَحِينَ تُظْهِرُونَ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَيُحْيِى اْلأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ أَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَاۤ أَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ أَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ أَنْفُسِكُمْ أَزْوَاجًا لِتَسْكُنُوۤا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ أَلْسِنَتِكُمْ وَأَلْوَانِكُمْ اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِلْعَالِمِينَ وَمِنْ اٰيَاتِهِ مَنَامُكُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَابْتِغَاۤؤُكُمْ مِنْ فَضْلِهِ اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِ يُرِيكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَيُحْيِى بِهِ اْلأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ وَمِنْ اٰيَاتِهِۤ اَنْ تَقُومَ السَّمَاۤءُ وَاْلأَرْضُ بِأَمْرِهِ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ اْلأَرْضِ اِذَاۤ أَنْتُمْ تَخْرُجُونَ وَلَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ وَهُوَ الَّذِى يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ وَلَهُ الْمَثَلُ اْلأَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلأَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ blank.gif1

        [NOT]Dipnot-1 “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah’ı tesbih edin. Göklerde ve yerde olanların hamd ve senâsı Ona mahsustur. Gündüzün sonuna doğru ve öğle vaktine erişince de Allah’ı tesbih edip namaz kılın. Ölüden diriyi, diriden ölüyü O çıkarır. Ölümünden sonra yeryüzünü O diriltir. Siz de kabirlerinizden böyle çıkarılacaksınız. Yine Onun âyetlerindendir ki, sizi topraktan yaratmıştır; sonra siz birer insan olarak yeryüzüne yayılırsınız. Yine Onun âyetlerindendir ki, size hemcinslerinizden kendilerine ısınacağınız eşler yaratmış, aranıza muhabbet ve merhamet vermiştir. Düşünen bir topluluk için elbette bunda Allah’ın varlık ve birliğine, kudret ve rahmetine deliller vardır. Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin, seslerinizin ve sîmâlarınızın farklılığı da yine Onun âyetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır. Gece ve gündüzde uyumanız ve Onun lûtfundan rızık aramanız da yine Onun âyetlerindendir. Kulak veren bir topluluk için bunda elbette deliller vardır. Yine Onun âyetlerindendir ki, size korku ve ümit vermek için şimşeği gösterir; gökten bir su indirir ve ölümünden sonra yeryüzünü onunla diriltir. Akıl sahibi bir topluluk için elbette bunda deliller vardır. Yine Onun âyetlerindendir ki, gök ve yer Onun emriyle ayakta durur. Sonra O sizi bir emirle çağırdığında derhal kabirlerinizden çıkarsınız. Göklerde ve yerde kim varsa Onundur; hepsi de Ona boyun eğer. Halkı önce yaratan, sonra tekrar diriltecek olan Odur; bu ise Onun için daha kolaydır. Göklerde ve yerde tecellî eden en yüce sıfatlar Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar.” Rum Sûresi, 30:17-27.[/NOT]

        #790355
        Anonim

          İmanın bir kutbunu gösteren bu semavî âyât-ı kübranın ve haşri ispat eden şu kudsî berâhin-i uzmânın bir nükte-i ekberi ve bir hüccet-i âzamı bu Dokuzuncu Şuâda beyan edilecek. Lâtif bir inâyet-i Rabbâniyedir ki, bundan otuz sene evvel Eski Said, yazdığı tefsir mukaddimesi Muhakemat namındaki eserin âhirinde,

          “İkinci Maksat: Kur’ân’da haşre işaret eden iki âyet tefsir ve beyan edilecek. blank.gif1 نَخُو بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ deyip durmuş, daha yazamamış.

          Hâlık-ı Rahîmime delâil ve emârât-ı haşriye adedince şükür ve hamd olsun ki, otuz sene sonra tevfik ihsan eyledi. Evet bundan dokuz on sene evvel, o iki âyetten birinci âyet olan

          فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif2


          ferman-ı İlâhînin iki parlak ve çok kuvvetli hüccetleri ve tefsirleri bulunan Onuncu Söz ile Yirmi Dokuzuncu Sözü in’âm etti. Münkirleri susturdu. Hem, iman-ı haşrînin hücum edilmez o iki metin kal’asından, dokuz ve on sene sonra ikinci âyet olan başta mezkûr âyât-ı ekberin tefsirini bu risale ile ikram etti. İşte bu Dokuzuncu Şuâ, mezkûr âyâtıyla işaret edilen dokuz âlî makam ve bir ehemmiyetli mukaddimeden ibarettir.blank.gif3

          endOfSection.gifendOfSection.gif


          [NOT]
          Dipnot-1
          “Öyle ise: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”

          Dipnot-2 “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rum Sûresi, 30:50

          Dipnot-3 Üstad Hazretleri, bunlardan sadece “Mukaddime”yi telif etmiş, dokuz makamdan “Birinci Makam”a (Zeylin İkinci Parçası’na) ise sadece başlangıç yapmıştır. Kastamonu Lâhikası’nda, bu dokuz makamı tamamlama vazifesinin, Nur talebelerine ait olduğunu ifade etmektedir.[/NOT]



          Eski Said: (bk. bilgiler) Hâlik-ı Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; r-ḥ-m)
          berâhin-i uzmâ: büyük deliller (bk. a-ẓ-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n)
          delâil ve emârât-ı haşriye: haşre ait deliller ve işaretler (bk. ḥ-ş-r) ferman-ı İlâhî: Allah’ın emir ve buyruğu (bk. e-l-h)
          hamd: övgü ve şükür (bk. ḥ-m-d) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
          hüccet: delil hüccet-i âzam: en büyük delil (bk. a-ẓ-m)
          ihsan: iyilik, bağış, lütuf (bk. ḥ-s-n) iman-ı haşrî: haşre iman (bk. e-m-n; ḥ-ş-r)
          inayet-i Rabbâniye: Allah’ın inayeti, yardımı (bk. a-n-y; r-b-b) in’âm: nimetlendirme (bk. n-a-m)
          kal’a: kale kudsî: kutsal, her türlü kusur ve noksandan yüce (bk. ḳ-d-s)
          kutub: esas lâtif: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f)
          maksat: gaye, kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d) metin: sağlam
          mezkûr: sözü edilen mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
          münkir: inkâr eden, inançsız (bk. n-k-r) nam: ad
          nükte-i ekber: en büyük nükte, ince derin mânâ (bk. k-b-r) risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l)
          semâvî: vahiyle gelmiş olan (bk. s-m-v) tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-s-r)
          tevfik: yardım, başarı âhir: son (bk. e-ḫ-r)
          âlî: yüce, yüksek âyât: âyetler
          âyât-ı ekber: en büyük âyetler, deliller (bk. k-b-r) âyât-ı kübra: büyük, yüce âyetler (bk. k-b-r)
          #790358
          Anonim
            Mukaddime

            Haşir akîdesinin, pek çok ruhî faidelerinden ve hayatî neticelerinden birtek netice-i câmiayı ihtisarla beyan ve hayat‑ı insaniyeye, hususan hayat-ı içtimaiyesine ne derece lüzumlu ve zarurî olduğunu izhar ve bu iman-ı haşrî akîdesinin pek çok hüccetlerinden, bir tek hüccet-i külliyeyi icmal ile göstermek ve o akîde-i haşriye ne derece bedîhi ve şüphesiz bulunduğunu ifade etmekten ibaret olarak İki Noktadır.

            BİRİNCİ NOKTA

            Âhiret akîdesi, hayat-ı içtimaiye ve şahsiye-i insaniyenin üssü’l-esası ve saadetinin ve kemâlâtının esasatı olduğuna, yüzer delillerinden bir mikyas olarak yalnız dört tanesine işaret edeceğiz:

            Birincisi: Nev-i beşerin hemen yarısını teşkil eden çocuklar, yalnız Cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı görünen ölümlere ve vefatlara karşı dayanabilirler. Ve gayet zayıf ve nazik vücutlarında bir kuvve-i mâneviye bulabilirler. Ve herşeyden çabuk ağlayan gayet mukavemetsiz mîzac-ı ruhlarında, o Cennet ile bir ümit bulup mesrurâne yaşayabilirler. Meselâ, Cennet fikriyle der: “Benim küçük kardeşim veya arkadaşım öldü, Cennetin bir kuşu oldu. Cennette gezer, bizden daha güzel yaşar.”blank.gif1 Yoksa, her vakit etrafında kendi gibi çocukların ve büyüklerin ölümleri o zayıf biçarelerin endişeli nazarlarına çarpması, mukavemetlerini ve kuvve-i mâneviyelerini zîr ü zeber ederek gözleriyle beraber, ruh, kalb, akıl gibi bütün letaifini dahi öyle ağlattıracak, ya mahvolup veya divâne bir bedbaht hayvan olacaktı.

            İkinci delil: Nev-i insanın—bir cihette—nısfı olan ihtiyarlar, yalnız hayat-ı uhreviye ile

            [NOT]
            Dipnot-1
            Hennâd, ez-Zühed 1:221; es-Suyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, 1:287, 288.[/NOT]



            akîde: inanç akîde-i haşriye: haşir inancı (bk. ḥ-ş-r)
            bedbaht: talihsiz bedîhi: açık
            beyan: açıklama (bk. b-y-n) biçare: çaresiz, zavallı
            cihet: yön, taraf dehşetli: korkunç
            divâne: akılsız, deli esasat: esaslar, temeller
            hayat-ı insaniye: insan hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
            hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
            hususan: özellikle hüccet: delil
            hüccet-i külliye: kapsamlı delil (bk. k-l-l) icmal: özetleme (bk. c-m-l)
            ihtisar: kısaltma, özetleme iman-ı haşrî: haşre iman (bk. e-m-n; ḥ-ş-r)
            izhar: gösterme, açığa çıkarma (bk. ẓ-h-r) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l)
            kuvve-i mâneviye: manevi güç, moral (bk. a-n-y) letaif: lâtifeler, duyular (bk. l-ṭ-f)
            mahvolmak: yok olmak mesrurâne: sevinçli bir şekilde
            mikyas: ölçek mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m)
            mukavemet: direnç, dayanıklılık mîzac-ı ruh: ruhun durumu, yaratılışı (bk. r-v-ḥ)
            nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) netice-i câmia: çok kapsamlı netice (bk. c-m-a)
            nev-i beşer: insanlık nev-i insan: insanlık, insan türü
            nısf: yarısı ruhî: ruhla ilgili (bk. r-v-ḥ)
            saadet: mutluluk teşkil eden: oluşturan
            zarurî: zorunlu, mecbur zîr ü zeber: alt üst
            âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) üssü’l-esas: temel esas
            şahsiye-i insaniye: insanın şahsiyeti
            #790359
            Anonim

              yakınlarında bulunan kabre karşı tahammül edebilirler. Ve çok alâkadar oldukları hayatlarının yakında sönmesine ve güzel dünyalarının kapanmasına mukabil bir teselli bulabilirler. Ve çocuk hükmüne geçen seriü’t-teessür ruhlarında ve mizaçlarında mevt ve zevâlden çıkan elîm ve dehşetli meyusiyete karşı, ancak hayat-ı bâkiye ümidiyle mukabele edebilirler. Yoksa, o şefkate lâyık muhteremler ve sükûnete ve istirahat-i kalbiyeye çok muhtaç o endişeli babalar ve analar öyle bir vaveylâ-i ruhî ve bir dağdağa-i kalbî hissedeceklerdi ki, bu dünya onlara zulmetli bir zindan ve hayat dahi kasavetli bir azap olurdu.

              Üçüncü delil: İnsanların hayat-ı içtimaiyesinin medarı olan gençler, delikanlılar, şiddet-i galeyanda olan hissiyatlarını ve ifratkâr bulunan nefis ve hevâlarını tecavüzattan ve zulümlerden ve tahribattan durduran ve hayat-ı içtimaiyenin hüsn-ü cereyanını temin eden, yalnız Cehennem fikridir. Yoksa, Cehennem endişesi olmazsa, “El-hükmü li’l-galib” kaidesiyle, o sarhoş delikanlılar, hevesatları peşinde bîçare zayıflara, âcizlere, dünyayı cehenneme çevireceklerdi ve yüksek insaniyeti gayet süflî bir hayvaniyete döndüreceklerdi.

              Dördüncü delil: Nev-i beşerin hayat-ı dünyeviyesinde en cemiyetli merkez ve en esaslı zemberek ve dünyevî saadet için bir cennet, bir melce bir tahassungâh ise, aile hayatıdır. Ve herkesin hanesi, küçük bir dünyasıdır. Ve o hane ve aile hayatının hayatı ve saadeti ise; samimî ve ciddî ve vefadarâne hürmet ve hakiki ve şefkatli ve fedakârâne merhamet ile olabilir. Ve bu hakikî hürmet ve samimî merhamet ise, ebedî bir arkadaşlık ve daimî bir refakat ve sermedî bir beraberlik ve hadsiz bir zamanda ve hudutsuz bir hayatta birbiriyle pederâne, ferzendâne, kardeşâne, arkadaşâne münasebetlerin bulunmak fikriyle ve akîdesiyle olabilir. Meselâ der: “Bu haremim, ebedî bir âlemde, ebedî bir hayatta daimî bir refika-i hayatımdır. Şimdilik ihtiyar ve çirkin olmuş ise de zararı yok. Çünkü ebedî bir güzelliği var, gelecek. Ve böyle daimî arkadaşlığın hatırı için herbir fedakârlığı

              akîde: inanç alâkadar: alâkalı, ilgili
              bîçare: çaresiz, zavallı cemiyetli: kapsamlı, geniş (bk. c-m-a)
              dağdağa-i kalbî: kalp sıkıntısı dehşetli: korkunç
              ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) el-hükmü li’l-galib: hüküm galip ve kuvvetli olanındır (bk. ḥ-k-m)
              elîm: elemli, acı veren fedakârâne: fedakârca
              ferzendâne: evlada yakışır şekilde hadsiz: sınırsız
              hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hane: ev
              harem: eş, zevce hayat-ı bâkiye: devamlı ve kalıcı hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y)
              hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
              hevesat: hevesler, yasak istek ve arzular hevâ: kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme (bk. h-v-y)
              hissiyat: hisler, duygular hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m)
              hüsn-ü cereyan: güzel gidişat (bk. ḥ-s-n) ifratkâr: haddi aşan, ileri giden
              istirahat-i kalbiye: kalp rahatlığı, iç huzuru kaide: prensip, kural
              kasavetli: sıkıntılı, üzüntülü medar: dayanak noktası, sebep
              melce: sığınak merhamet: şefkat, karşılıksız sevgi (bk. r-ḥ-m)
              mevt: ölüm (bk. m-v-t) meyusiyet: ümitsizlik
              mizaç: huy, tabiat, yaratılış muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)
              muhterem: hürmete layık, saygıdeğer (bk. ḥ-r-m) mukabele etmek: karşılık vermek
              mukabil: karşılık münasebet: ilişki (bk. n-s-b)
              nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nev-i beşer: insanlık
              pederâne: babaya yakışır şekilde refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ)
              refika-i hayat: hayat arkadaşı, eş (bk. r-f-ḳ; ḥ-y-y) saadet: mutluluk
              seriü’t-teessür: çabuk üzülen sermedî: devamlı, sürekli
              süflî: aşağılık sükûnet: sakinlik, rahatlık (bk. s-k-n)
              tahammül: katlanma, dayanma tahassüngâh: sığınma yeri
              tahribat: yıkıp yok etmeler, bozmalar tecavüzat: tecavüzler, saldırılar
              vaveylâ-i ruhî: ruhun feryadı (bk. r-v-ḥ) vefadarâne: vefalı olarak
              zemberek: hareketi sağlayan güç merkezi zevâl: geçip gitme, ölme (bk. z-v-l)
              zulmetli: karanlık (bk. ẓ-l-m) âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
              âlem: dünya (bk. a-l-m) şiddet-i galeyan: şiddetli coşkunluk, coşup taşma
              #790360
              Anonim

                ve merhameti yaparım” diyerek, o ihtiyare karısına, güzel bir hûri gibi muhabbetle, şefkatle, merhametle mukabele edebilir. Yoksa, kısacık bir iki saat sûrî bir refakatten sonra ebedî bir firak ve müfarakate uğrayan arkadaşlık, elbette gayet sûrî ve muvakkat ve esassız, hayvan gibi bir rikkat-i cinsiye mânâsında ve bir mecazî merhamet ve sun’î bir hürmet verebilir. Ve hayvanatta olduğu gibi, başka menfaatler ve sair galip hisler, o hürmet ve merhameti mağlûp edip o dünya cennetini cehenneme çevirir.

                İşte, iman-ı haşrînin yüzer neticesinden birisi, hayat-ı içtimaiye-i insaniyeye taallûk eder. Ve bu tek neticenin de yüzer cihetinden ve faidelerinden mezkûr dört delile sairleri kıyas edilse anlaşılır ki, hakikat-ı haşriyenin tahakkuku ve vukuu, insaniyetin ulvî hakikatı ve küllî hâceti derecesinde kat’îdir. Belki, insanın midesindeki ihtiyacın vücûdu, taamların vücuduna delâlet ve şehadetinden daha zâhirdir. Ve daha ziyade tahakkukunu bildirir. Ve eğer bu hakikat-ı haşriyenin neticeleri insaniyetten çıksa, o çok ehemmiyetli ve yüksek ve hayattar olan insaniyet mahiyeti, murdar ve mikrop yuvası bir lâşe hükmüne sukut edeceğini isbat eder.

                Beşerin idare ve ahlâk ve içtimaiyatı ile çok alâkadar olan içtimaiyyun ve siyasiyyun ve ahlâkiyyunun kulakları çınlasın! Gelsinler, bu boşluğu neyle doldurabilirler? Ve bu derin yaraları neyle tedavi edebilirler?

                İKİNCİ NOKTA

                Hakikat-ı haşriyenin hadsiz burhanlarından, sair erkân-ı imaniyeden gelen şehadetlerin hülâsasından çıkan bir burhanı, gayet muhtasar bir surette beyan eder. Şöyle ki:

                Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletine delâlet eden bütün mucizeleri ve bütün delâil-i nübüvveti ve hakkaniyetinin bütün burhanları, birden hakikat-ı haşriyenin tahakkukuna şehadet ederek ispat ederler. Çünkü; bu zâtın bütün hayatında bütün dâvaları, vahdâniyetten sonra haşirde temerküz ediyor.


                Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ahlâkiyyun: ahlâk bilimciler (bk. ḫ-l-ḳ)
                alâkadar: alâkalı, ilgili beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
                beşer: insan burhan: delil
                cihet: yön delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e)
                delâlet: delil olma, işaret etme ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
                erkân-ı imaniye: iman rükünleri, temel esasları (bk. r-k-n; e-m-n) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
                hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                hakikat-i haşriye: haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                hayat-ı içtimaiye-i insaniye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
                hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                huri: Cennet kızı hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
                hülâsa: özet hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m)
                iman-ı haşrî: haşre iman (bk. e-m-n; ḥ-ş-r) içtimaiyat: sosyal hayat (bk. c-m-a)
                içtimaiyyun: sosyologlar (bk. c-m-a) kat’î: kesin
                küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) lâşe: leş
                mahiyet: özellik, esas mecazî: gerçek olmayan (bk. c-v-z)
                mezkûr: sözü geçen mufârakat: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
                muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhtasar: kısa, özet
                mukabele etmek: karşılık vermek murdar: pis, kirli
                muvakkat: geçici mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
                refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ) rikkat-i cinsiye: insanın kendi cinsinden olana acıması
                risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) sair: diğer
                siyasiyyun: siyasetçiler sukut etmek: düşmek, alçalmak
                sun’î: uydurma, sahte suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                sûrî: gösterişte, şeklen taallûk etmek: ilgilendirmek
                taam: yiyecek tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                temerküz: toplanma, odaklanma ulvî: yüksek, yüce
                vahdâniyet: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d) vuku: meydana gelme
                vücûd: varlık (bk. v-c-d) ziyade: çok
                zâhir: açık, âşikar (bk. ẓ-h-r)
                #790362
                Anonim

                  Hem, umum peygamberleri tasdik eden ve ettiren bütün mucizeleri ve hüccetleri aynı hakikate şehadet eder. Hem blank.gif1 وَبِرُسُلِهِ kelimesinden gelen şehadeti bedahet derecesine çıkaran blank.gif2 وَبِكُتُبِهِşehadeti de aynı hakikate şehadet eder. Şöyle ki:

                  Başta Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın hakkaniyetini ispat eden bütün mucizeleri, hüccetleri ve hakikatleri birden hakikat-i haşriyenin tahakkukuna ve vukuuna şehadet edip ispat ederler. Çünkü, Kur’ân’ın hemen üçten birisi haşirdir. Ve ekser kısa sûrelerinin başlarında gayet kuvvetli âyât-ı haşriyedir. Sarîhan ve işareten binler âyâtıyla aynı hakikati haber verir, ispat eder, gösterir.
                  Meselâ,

                  اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ blank.gif3 يَاۤ أَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَىْءٌ عَظِيمٌ blank.gif4 اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا blank.gif5 اِذَا السَّمَاۤءُ انْفَطَرَتْ blank.gif6اِذَا السَّمَاۤءُ انْشَقَّتْ blank.gif7 عَمَّ يَتَسَاۤءَلُونَblank.gif8هَلْ أَتٰيكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ blank.gif9

                  gibi, otuz kırk surelerin başlarında bütün kat’iyetle hakikat-ı haşriyeyi kâinatın en ehemmiyetli ve vâcip bir hakikati olduğunu göstermekle beraber, sair âyetler dahi o hakikatin çeşit çeşit delillerini beyan edip ikna eder.

                  Acaba birtek âyetin birtek işareti gözümüz önünde ulûm-u İslâmiyede müteaddit ilmî ve kevnî hakikatleri meyve veren bir kitabın binler böyle şehadetleriyle ve dâvâları ile, güneş gibi zuhur eden iman-ı haşrî hakikatsiz olması, güneşin inkârı

                  [NOT]Dipnot-1 “Resullerine imân etmek.”

                  Dipnot-2 “Kitaplarına imân etmek.”

                  Dipnot-3 “Güneş dürülüp toplandığında…” Tekvir Sûresi, 81:1.

                  Dipnot-4 “Ey insanlar, Rabbinizden korkun. Kıyâmet gününün zelzelesi, muhakkak ki pek büyük birşeydir.” Hac Sûresi, 22:1.

                  Dipnot-5 “Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır.” Zilzâl Sûresi, 99:1.

                  Dipnot-6 “Gök yarıldığı zaman.” İnfitar Sûresi, 82:1.

                  Dipnot-7 “Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.

                  Dipnot-8 “Onlar birbirlerine neyi sorup duruyorlar?” Nebe’ Sûresi, 78:1.

                  Dipnot-9 “Dehşeti herşeyi kaplayan kıyâmetin haberi sana geldi mi?” Gàşiye Sûresi, 88:1.[/NOT]



                  Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) bedahet: açıklık
                  beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
                  hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i haşriye: haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r)
                  hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hüccet: delil
                  iman-ı haşrî: haşre iman (bk. e-m-n; ḥ-ş-r) kat’iyet: kesinlik
                  kevnî: yaratılışla ilgili (bk. k-v-n) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                  mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müteaddit: çeşitli, birçok
                  sair: diğer sarîhan: açıklıkla
                  tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ)
                  ulûm-u İslâmiye: İslâm ilimleri (bk. a-l-m; s-l-m) umum: bütün
                  vuku: meydana gelme vâcip: zorunlu (bk. v-c-b)
                  zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek (bk. ẓ-h-r) âyât: âyetler
                  âyât-ı haşriye: haşirden bahseden âyetler (bk. ḥ-ş-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                  #790363
                  Anonim

                    belki kâinatın ademi gibi hiçbir cihet-i imkânı var mı? Ve yüz derece muhal ve bâtıl olmaz mı? Acaba, bir sultanın birtek işareti yalan olmamak için bazan bir ordu hareket edip çarpıştığı halde, o pek ciddî ve izzetli sultanın binler sözleri ve vaadleri ve tehditlerini yalan çıkarmak hiçbir cihette kabil midir? Ve hakikatsız olmak mümkün müdür?

                    Acaba, on üç asırda fasılasız olarak hadsiz ruhlara, akıllara, kalblere, nefislere hak ve hakikat dairesinde hükmeden, terbiye eden, idare eden bu mânevî Sultan-ı Zîşânın birtek işareti böyle bir hakikati ispat etmeye kâfi iken, binler tasrihat ile bu hakikat-ı haşriyeyi gösterip ispat ettikten sonra, o hakikati tanımayan bir echel ahmak için Cehennem azabı lâzım gelmez mi? Ve ayn-ı adâlet olmaz mı?

                    Hem, birer zamana ve birer devre hükmeden bütün semavî suhuflar ve mukaddes kitaplar dahi, bütün istikbale ve umum zamanlara hükümran olan Kur’ân’ın tafsilâtla, izahatla, tekrarla beyan ve ispat ettiği hakikat-i haşriyeyi asırlarına ve zamanlarına göre o hakikatı kat’î kabul ile beraber, tafsilâtsız ve perdeli ve muhtasar birer surette beyan, fakat kuvvetli bir tarzda iddia ve ispatları, Kur’ân’ın dâvâsını binler imza ile tasdik ederler.

                    Bu bahsin münasebetiyle Risale-i Münâcâtın âhirinde: İmânûn bi’l-yevmi’l-âhir rüknüne sair rükünlerin, hususan rusül ve kütübün şehadetini, münacat suretinde zikredilen pek kuvvetli ve hülâsalı ve bütün evhamları izale eden bir hüccet-i haşriye aynen buraya giriyor. Şöyle ki, münacâtta demiş:

                    Ey Rabb-i Rahîmim!

                    Resûl-i Ekreminin tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ki: Başta Kur’ân ve Resûl-i Ekremin olarak, bütün mukaddes kitaplar ve peygamberler bu dünyada ve her tarafta nümuneleri görülen celâllî ve cemâllî isimlerinin tecellileri daha parlak bir sûrette ebedü’l-âbâdda devam edeceğine ve bu fâni âlemde rahîmâne cilveleri,


                    Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinden sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Rabb-i Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi ve herşeyi terbiye ve idare eden Allah (bk. r-b-b; r-ḥ-m)
                    Resûl-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Risale-i Münâcât: Münâcât Risalesi (Üçüncü Şuâ) (bk. r-s-l; n-c-v)
                    Sultan-ı Zîşan: şan ve şeref sahibi sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; ẕî) adem: yokluk
                    ahmak: aptal ayn-ı adâlet: adâletin tâ kendisi (bk. a-d-l)
                    beyan: açıklama (bk. b-y-n) bâtıl: sahte, yalan, geçersiz
                    celâllî: haşmet, heybet ve yücelik vb. ile ilgili (bk. c-l-l) cemâllî: güzellik, merhamet, ihsan ve nimet vb. ile ilgili (bk. c-m-l)
                    cihet: yön cihet-i imkan: mümkün olma yönü (bk. m-k-n)
                    ebedü’l-âbâd: sonsuzlukların sonsuzluğu, âhiret hayatı (bk. e-b-d) echel: çok cahil
                    evham: vehimler, zanlar, kuşkular fasıla: ara
                    fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) hadsiz: sayısız
                    hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                    hakikat-i haşriye: haşir gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-ş-r) hususan: özellikle
                    hüccet-i haşriye: haşrin delili (bk. ḥ-ş-r) hülâsalı: kısa, özetlenmiş
                    imânûn bi’l-yevmi’l-âhir: “âhiret gününe iman” (bk. e-m-n; e-ḫ-r) istikbal: gelecek
                    izahat: açıklamalar izale eden: gideren
                    izzetli: şerefli, değerli, yüce (bk. a-z-z) kabil: mümkün, olabilir
                    kat’î: kesin kâfi: yeterli
                    kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kütüb: kitaplar (bk. k-t-b)
                    muhal: imkansız muhtasar: kısa, özetlenmiş
                    mukaddes kitaplar: dört büyük kitap münacât: dua, yakarış (bk. n-c-v)
                    münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) nümune: örnek
                    rahîmâne: şefkatle, merhametle (bk. r-ḥ-m) rusül: resuller, peygamberler (bk. r-s-l)
                    rükün: esas, şart (bk. r-k-n) sair: diğer
                    semâvî suhuflar: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v) suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                    tafsilât: ayrıntılar tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
                    tasrihat: açık açık anlatmalar tecelli: yansıma (bk. c-l-y)
                    tâlim: öğretme (bk. a-l-m) umum: bütün
                    vaad: söz verme (bk. v-a-d) âhir: son (bk. e-ḫ-r)
                    #790364
                    Anonim

                      nümuneleri müşahede edilen ihsanatının daha şa’şaalı bir tarzda dar-ı saadette istimrarına ve bekàsına ve bu kısa hayat-ı dünyeviyede onları zevk ile gören ve muhabbet ile refakat eden müştakların, ebedde dahi refakatlerine ve beraber bulunmalarına icma’ ve ittifak ile şehadet ve delâlet ve işaret ederler.

                      Hem, yüzer mu’cizat-ı bâhirelerine ve âyât-ı kàtıalarına istinaden, başta Resûl-i Ekrem ve Kur’ân-ı Hakîmin olarak bütün nuranî ruhların sahipleri olan peygamberler ve bütün münevver kalblerin kutupları olan veliler ve bütün keskin ve nurlu akılların mâdenleri olan sıddıkînler, bütün suhuf-u Semâviyede ve kütüb‑ü mukaddesede senin çok tekrar ile ettiğin binler vaadlerine ve tehditlerine istinaden, hem senin kudret ve rahmet ve inâyet ve hikmet ve celâl ve cemâl gibi âhireti iktiza eden kudsî sıfatlarına ve şe’nlerine ve senin izzet-i celâline ve saltanat-ı rubûbiyetine itimaden, hem âhiretin izlerini ve tereşşuhatını bildiren hadsiz keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve ilmelyakîn ve aynelyakîn derecesinde bulunan itikadlarına ve imanlarına binaen saadet-i ebediyeyi insanlara müjdeliyorlar. Ehl-i dalâlet için cehennem ve ehl-i hidâyet için cennet bulunduğunu haber verip ilân ediyorlar, kuvvetli iman edip şehadet ediyorlar.

                      Ey Kadîr-i Hakîm! Ey Rahmân-ı Rahîm! Ey Sâdıku’l-Vâ’dil Kerîm! Ey izzet ve azamet ve celâl sahibi Kahhâr-ı Zülcelâl!



                      Kadîr-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kuvvet sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ḥ-k-m) Kahhâr-ı Zülcelâl: sınırsız haşmet sahibi ve herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-h-r; ẕü; c-l-l)
                      Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Rahmân-ı Rahîm: dünya ve âhirette, yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah (bk. r-ḥ-m)
                      Resûl-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi, Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Sâdıku’l-Vâ’di’l-Kerîm: kullarına vaad ettiği şeylere sadık ve onlara karşı cömert olan Allah (bk. ṣ-d-ḳ; v-a-d; k-r-m)
                      aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n) azamet: büyüklük, yücelik (bk. a-ẓ-m)
                      bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) binaen: –dayanarak
                      celâl: haşmet, görkem, heybet (bk. c-l-l) cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
                      cilve: görüntü, yansıma (bk. c-l-y) dar-ı saadet: mutluluk yurdu
                      delâlet: delil olma, işaret etme ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d)
                      ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i hidayet: doğru yolda olanlar, iman nimetine ermiş olanlar (bk. h-d-y)
                      hadsiz: sayısız hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
                      hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) icma: fikir birliği (bk. c-m-a)
                      ihsanat: iyilikler, bağışlar, lütuflar (bk. ḥ-s-n) iktiza: gerektirme
                      ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n) inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y)
                      istimrar: devam etme istinaden: dayanarak (bk. s-n-d)
                      itikad: inanç itimaden: güvenerek
                      ittifak: birleşme, birlik izzet: şeref, yücelik, üstünlük (bk. a-z-z)
                      izzet-i celâl: haşmet ve görkemin izzeti (bk. a-z-z; c-l-l) keşfiyat: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f)
                      kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) kudsî: her türlü kusur ve noksandan yüce (bk. ḳ-d-s)
                      kutup: önder, rehber kütüb-ü mukaddese: mukaddes kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim (bk. k-t-b; ḳ-d-s)
                      muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) mu’cizat-ı bâhire: ap açık mu’cizeler (bk. a-c-z)
                      mâden: kaynak münevver: nurlu, aydınlanmış (bk. n-v-r)
                      müşahede: gözlemler (bk. ş-h-d) müştak: arzulu, çok istekli, aşık
                      nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
                      refakat: arkadaşlık (bk. r-f-ḳ) saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
                      saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) suhuf-u Semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar (bk. s-m-v)
                      sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) tereşşuhat: sızıntılar, izler
                      vaad: söz verme (bk. v-a-d) veli: Allah dostu (bk. v-l-y)
                      âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyât-ı kàtıa: kesin deliller
                      şa’şaalı: gösterişli, göz alıcı şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                      şe’n: özellik, durum, hal (bk. ş-e-n)
                      #790366
                      Anonim

                        Bu kadar sâdık dostlarını, bu kadar vaadlerini ve bu kadar sıfât ve şuûnâtını yalancı çıkarmak, tekzib etmek ve saltanat-ı rubûbiyetinin kat’î muktaziyatını tekzib edip yapmamak ve senin sevdiğin ve onlar dahi Seni tasdik ve itaat etmekle kendilerini sana sevdiren hadsiz makbul ibâdının âhirete bakan hadsiz dualarını ve dâvâlarını reddetmek, dinlememek ve küfür ve isyan ile ve Seni vaadinde tekzib etmekle, Senin azamet-i kibriyâna dokunan ve izzet-i celâline dokunduran ve ulûhiyetinin haysiyetine ilişen ve şefkat-i rubûbiyetini müteessir eden ehl-i dalâleti ve ehl-i küfrü haşrin inkârında, onları tasdik etmekten yüzbinler derece mukaddessin ve hadsiz derece münezzeh ve âlisin. Böyle nihayetsiz bir zulümden ve nihayetsiz bir çirkinlikten senin o nihayetsiz adâletini ve nihayetsiz cemâlini ve hadsiz rahmetini hadsiz derece takdis ediyoruz. Ve bütün kuvvetimizle iman ederiz ki; o yüzbinler sâdık elçilerinblank.gif1 ve o hadsiz doğru dellâl-ı saltanatın olan enbiya, asfiya evliyalar hakkalyakîn, aynelyakîn, ilmelyakîn sûretinde senin uhrevî rahmet hazinelerine, âlem-i bekàdaki ihsanatının definelerine ve dar-ı saadette tamamiyle zuhur eden güzel isimlerinin hârika güzel cilvelerine şehadetleri hak ve hakikattır. Ve işaretleri doğru ve mutabıktır. Ve beşaretleri sâdık ve vâkidir. Ve onlar bütün hakikatlerin mercii ve güneşi ve hâmîsi olan Hak isminin en büyük bir şuâı; bu hakikat-ı ekber-i haşriye olduğunu iman ederek senin emrin ile senin ibâdına hak dairesinde ders veriyorlar. Ve ayn-ı hakikat olarak tâlim ediyorlar.

                        [NOT]Dipnot-1 Yüz yirmi dört bin nebî, üç yüz on beş (veya üç yüz on üç) resûl olduğuna dair bk. Müsned 5:265; İbn Hibbân, es-Sahîh 2:77; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr 8:217; el-Hâkim, el-Müstedrek 2:652; İbni Sa’d, et-Tabakâtü’l-Kübrâ, 1:32, 54.[/NOT]



                        Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y)
                        ayn-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
                        azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) beşaret: müjdeleme
                        cemâl: güzellik (bk. c-m-l) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y)
                        dar-ı saadet: mutluluk yurdu dellâl-ı saltanat: saltanatın ilancısı (bk. s-l-ṭ)
                        dua: yalvarma, yakarma (bk. d-a-v) ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)
                        ehl-i küfür: inkârcılar, inanmayanlar (bk. k-f-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
                        evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hadsiz: sayısız, sınırsız
                        hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        hakikat-ı ekber-i haşriye: haşrin en büyük gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-b-r; ḥ-ş-r) hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)
                        haysiyet: itibar, şeref, değer haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                        hâmî: koruyucu ibâd: kullar (bk. a-b-d)
                        ihsanat: iyilikler, bağışlar (bk. ḥ-s-n) ilmelyakin: kesin bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n)
                        inkâr: inanmama (bk. n-k-r) itaat: emre uyma
                        izzet-i celâl: haşmet ve yüceliğin izzeti (bk. a-z-z; c-l-l) kat’î: kesin
                        kibriyâ: azamet, büyüklük (bk. k-b-r) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
                        makbul: kabul gören merci: kaynak
                        mukaddes: her türlü kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s) muktaziyat: gerektirici sebepler
                        mutabık: uygun münezzeh: her türlü çirkinlik ve noksanlıktan arınmış (bk. n-z-h)
                        müteessir etme: üzüntüye sevketme rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
                        saltanat-ı Rububiyet: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. s-l-ṭ; r-b-b) sâdık: doğru sözlü (bk. ṣ-d-ḳ)
                        sûret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sıfât: vasıflar, nitelikler, özellikler (bk. v-ṣ-f)
                        takdis etmek: kutsamak, her türlü eksiklik ve çirkinlikten pâk ve yüce olduğunu dile getirmek (bk. ḳ-d-s) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
                        tekzib: yalanlama tâlim: öğretme (bk. a-l-m)
                        uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
                        vaad: söz verme (bk. v-a-d) vâki: olmuş, meydana gelmiş
                        zuhur: ortaya çıkma, görünme (bk. ẓ-h-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                        âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âli: yüce
                        şefkat-i rubûbiyet: herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın şefkati (bk. ş-f-ḳ; r-b-b) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                        şuâ: ışık, parıltı şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)
                        #790341
                        Anonim

                          Yâ Rab! Bunların ders ve talimlerinin hakkı ve hürmeti için bize ve Risale-i Nur talebelerine iman-ı ekmel ve hüsn-ü hâtime ver. Ve bizleri onların şefaatlerine mazhar eyle. Âmin.

                          Hem nasıl ki Kur’ân’ın, belki bütün semâvî kitapların hakkaniyetini ispat eden umum deliller ve hüccetler ve Habibullahın, belki bütün enbiyanın nübüvvetlerini ispat eden umum mucizeler ve burhanlar, dolayısıyla, en büyük müddeâları olan âhiretin tahakkukuna delâlet ederler. Aynen öyle de, Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine şehadet eden ekser deliller ve hüccetler, dolayısıyla rububiyetin ve ulûhiyetin en büyük medarı ve mazharı olan dâr-ı saadetin ve âlem-i bekànın vücuduna, açılmasına şehadet ederler. Çünkü, gelecek makamatta beyan ve ispat edileceği gibi, Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun hem mevcudiyeti, hem umum sıfatları, hem ekser isimleri, hem rububiyet, ulûhiyet, rahmet, inâyet, hikmet, adalet gibi vasıfları, şe’nleri, lüzum derecesinde âhireti iktiza ve vücub derecesinde bâki bir âlemi istilzam ve zaruret derecesinde mükâfat ve mücâzât için haşri ve neşri isterler.

                          Evet, madem ezelî ve ebedî bir Allah var; elbette saltanat-ı ulûhiyetinin sermedî bir medarı olan âhiret vardır.

                          Ve madem bu kâinatta ve zîhayatta gayet haşmetli ve hikmetli ve şefkatli bir rubûbiyet-i mutlaka var ve görünüyor. Elbette o rububiyetin haşmetini sukuttan ve hikmetini abesiyetten ve şefkatini gadirden kurtaran ebedî bir dâr-ı saadet bulunacak ve girilecek.



                          Habibullah: Allah’ın sevgili kulu Hz. Muhammed (bk. ḥ-b-b) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d)
                          Yâ Rab: ey herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) abesiyet: faydasızlık, gayesizlik
                          beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan: delil
                          bâki: devamlı ve kalıcı (bk. b-ḳ-y) delâlet: delil olma, işaret etme
                          dâr-ı saadet: mutluluk yurdu, âhiret ebedî: varlığının sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)
                          ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
                          ezelî: varlığının başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) gadir: zulüm, acımasızlık
                          hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                          haşmet: büyüklük, heybet, görkem hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                          hüccet: delil, kanıt hüsn-ü hâtime: güzel son, imanlı bir şekilde ölme (bk. ḥ-s-n)
                          iktiza: gerektirme iman-ı ekmel: en mükemmel iman (bk. e-m-n; k-m-l)
                          inayet: yardım, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) istilzam: gerektirme
                          kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) makamat: makamlar, konuyla ilgili yerler
                          mazhar: erişmiş, sahip olmuş (bk. ẓ-h-r) medar: sebep, dayanak
                          mevcudiyet: var olma hali (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
                          mücâzât: ceza müddeâ: iddia edilen
                          mükâfat: ödül neşr: yayma; kıyametten sonra bir yerde toplanmış olan insanların yayılmaları
                          nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
                          rububiyet/rubûbiyet-i mutlaka: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; ṭ-l-ḳ) saltanat-ı ulûhiyet: ilâhlık saltanatı (bk. s-l-ṭ; e-l-h)
                          semâvî: vahiyle gelen (bk. s-m-v) sermedî: devamlı, sürekli
                          sukut: düşüş, alçalış tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                          tâlim: öğretme (bk. a-l-m) ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
                          umum: bütün vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)
                          vasıf: özellik, nitelik (bk. v-ṣ-f) vücub: zorunluluk, gereklilik (bk. v-c-b)
                          vücud: varlık (bk. v-c-d) zaruret: zorunluluk
                          zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                          âlem-i bekà: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y) âmin: Allahım kabul eyle (bk. e-m-n)
                          şefaat: günahlarımızın bağışlanması için aracılık etme (bk. ş-f-a) şe’n: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)
                          #790368
                          Anonim

                            Hem madem, gözle görünen bu hadsiz in’âmlar, ihsanlar, lütuflar, keremler, inâyetler, rahmetler, perde-i gayb arkasında bir Zât-ı Rahmân-ı Rahîmin bulunduğunu sönmemiş akıllara, ölmemiş kalblere gösterir. Elbette in’âmı istihzadan ve ihsanı aldatmaktan ve inâyeti adâvetten ve rahmeti azaptan ve lütuf ve keremi ihanetten halâs eden ve ihsanı ihsan eden ve nimeti nimet eden bir âlem-i bâkide bir hayat-ı bâkiye var ve olacaktır.

                            Hem madem bahar faslında, zeminin dar sahifesinde hatasız yüz bin kitabı birbiri içinde yazan bir kalem-i kudret gözümüz önünde yorulmadan işliyor. Ve o kalem sahibi yüz bin defa ahd ve vaad etmiş ki, “Bu dar yerde ve karışık ve birbiri içinde yazılan bahar kitabından daha kolay olarak, geniş bir yerde güzel ve lâyemut bir kitabı yazacağım ve size okutturacağım” diye bütün fermanlarda o kitaptan bahsediyor. Elbette ve herhalde, o kitabın aslı yazılmış ve haşir ve neşir ile hâşiyeleri de yazılacak ve umumun defter-i a’mâlleri onda kaydedilecek.

                            Hem madem bu arz, kesret-i mahlûkat cihetiyle ve mütemadiyen değişen yüz binler çeşit çeşit envâ-ı zevi’l-hayat ve zevi’l-ervâhın meskeni, menşei, fabrikası, meşheri, mahşeri olması haysiyetiyle bu kâinatın kalbi, merkezi, hülâsası, neticesi, sebeb-i hilkati olarak gayet büyük öyle bir ehemmiyeti var ki, küçüklüğüyle beraber koca semâvâta karşı denk tutulmuş. Semavî fermanlarda daima blank.gif1رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ deniliyor.

                            Ve madem, bu mahiyetteki arzın her tarafına hükmeden ve ekser mahlûkatına tasarruf eden ve ekser zîhayat mevcudatını teshir edip kendi etrafına toplattıran ve ekser masnuatını kendi hevesatının hendesesiyle ve ihtiyacatının düsturlarıyla öyle güzelce tanzim ve teşhir ve tezyin ve çok antika nevilerini liste gibi birer

                            [NOT]Dipnot-1 “Göklerin ve yerin Rabbi.” Râd Sûresi, 13:16[/NOT]



                            Zât-ı Rahmân-ı Rahîm: kullarına karşı sınırsız rahmet sahibi olan ve rahmetinin eserleri dünya ve âhireti dolduran Zât, Allah (bk. r-ḥ-m) adâvet: düşmanlık
                            ahd ve vaad etmek: söz vermek (bk. v-a-d) arz: yer, dünya
                            cihet: yön defter-i a’mâl: iyi ve kötü işlerin kaydedildiği defter
                            düstur: prensip, kural ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
                            envâ-ı zevi’l-hayat: hayat sahibi olan canlıların türleri (bk. ḥ-y-y) fasl: mevsim
                            ferman: buyruk hadsiz: sayısız
                            halâs: kurtarma (bk. ḫ-l-ṣ) hayat-ı bâkiye: sürekli ve devamlı hayat (bk. ḥ-y-y; b-ḳ-y)
                            haysiyet: özellik haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                            hendese: plan, çizgi hevesat: heves ve arzular
                            hâşiye: dipnot, açıklayıcı not hülâsa: özet
                            ihsan: iyilik, bağış, lütuf (bk. ḥ-s-n) ihtiyacat: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
                            inayet: lütuf, iyilik, yardım (bk. a-n-y) in’âm: nimetlendirme (bk. n-a-m)
                            istihza: alay etme kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
                            kerem: cömertlik, ikram (bk. k-r-m) kesret-i mahlûkat: yaratılmışların çokluğu (bk. k-s̱-r; ḫ-l-ḳ)
                            kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lâyemut: ölümsüz (bk. mâ-lâ; m-v-t)
                            lütuf: iyilik, ikram, yardım (bk. l-ṭ-f) mahiyet: özellik, nitelik, içyüzü
                            mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahşer: toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r)
                            masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) menşe: kaynak, esas
                            mesken: ev, mekan (bk. s-k-n) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
                            meşher: sergi yeri mütemadiyen: sürekli
                            nevi: çeşit, tür neşir: yayma; kıyametten sonra toplanmış olan insanların dağılıp yayılmaları
                            perde-i gayb: mânevî âlemleri gözümüzden saklayan perde (bk. ğ-y-b) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
                            sebeb-i hilkat: yaratılış sebebi (bk. s-b-b; ḫ-l-ḳ) semâvât: gökler (bk. s-m-v)
                            semâvî fermanlar: vahiyle gelen emir ve buyruklar (bk. s-m-v) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
                            tasarruf eden: dilediği gibi kullanan ve yöneten (bk. ṣ-r-f) teshir: boyun eğdirme
                            tezyin: süsleme (bk. z-y-n) teşhir: sergileme
                            umum: herkes zemin: yer
                            zevi’l-ervâh: ruh sahipleri (bk. r-v-ḥ) zîhayat: canlı (bk. zî; ḥ-y-y)
                            âlem-i bâki: devamlı ve kalıcı olan âlem, âhiret (bk. a-l-m; b-ḳ-y)
                            #790369
                            Anonim

                              yerlerde öyle toplayıp süslettirir ki, değil yalnız ins ve cin nazarlarını, belki semâvât ehlinin ve kâinatın nazar-ı dikkatlerini ve takdirlerini ve Kâinatın Sahibinin nazar-ı istihsanını celbetmekle gayet büyük bir ehemmiyet ve kıymet alan ve bu haysiyetle bu kâinatın hikmet-i hilkati ve büyük neticesi ve kıymetli meyvesi ve arzın halifesi olduğunu fenleriyle, san’atlarıyla gösteren ve dünya cihetinde Sâni-i Âlemin mucizeli san’atlarını gayet güzelce teşhir ve tanzim ettiği için, isyan ve küfrüyle beraber dünyada bırakılan ve azabı tehir edilen ve bu hizmeti için imhal edilip muvaffakiyet gören nev-i beni Âdem var.

                              Ve madem, bu mâhiyetteki nev-i benî Âdem, mizaç ve hilkat itibarıyla gayet zayıf ve âciz ve gayet acz ve fakrıyla beraber hadsiz ihtiyacâtı ve teellümâtı olduğu halde, bütün bütün kuvvetinin ve ihtiyarının fevkinde olarak, koca küre-i arzı, o nev-i insana lüzumu bulunan her nevi madenlere mahzen ve her nevi taamlara ambar ve nev-i insanın hoşuna gidecek her çeşit mallara bir dükkân suretine getiren gayet kuvvetli ve hikmetli ve şefkatli bir mutasarrıf var ki, böyle nev-i insana bakıyor, besliyor, istediğini veriyor.

                              Ve madem, bu hakikatteki bir Rab; hem insanı sever, hem kendini insana sevdirir. Hem bâkidir, hem bâki âlemleri var, hem adâletle her işi görür. Ve hikmetle herşeyi yapıyor.

                              Hem, bu kısa hayat-ı dünyeviyede ve bu kısacık ömr-ü beşerde ve bu muvakkat ve fâni zeminde o Hâkim-i Ezelînin haşmet-i saltanatı ve sermediyet-i hâkimiyeti yerleşemiyor. Ve nev-i insanda vuku bulan ve kâinatın intizamına ve adalet ve muvazenelerine ve hüsn-ü cemâline münâfi ve muhalif çok büyük zulümleri ve isyanları ve velinimetine ve onu şefkatle besleyene karşı ihanetleri, inkârları, küfürleri bu dünyada cezasız kalıp, gaddar, zâlim rahatla hayatını ve


                              Hâkim-i Ezelî: egemenliği zaman öncesinden beri devam eden Allah (bk. ḥ-k-m; e-z-l) Kâinatın Sahibi: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi olan Allah (bk. k-v-n)
                              Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Sâni-i Âlem: bütün evreni sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; a-l-m)
                              acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) arz: yer
                              bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) celbetmek: çekmek
                              cihet: yön fakr: fakirlik (bk. f-ḳ-r)
                              fen: bilim fevkinde: üstünde
                              fâni: ölümlü, gelip geçici (bk. f-n-y) gaddar: acımasız
                              hadsiz: sınırsız halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f)
                              hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) haysiyet: özellik
                              haşmet-i saltanat: saltanatın ihtişamı ve görkemi (bk. s-l-ṭ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                              hikmet-i hilkat: yaratılış gayesi (bk. ḥ-k-m; ḫ-l-ḳ) hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ)
                              hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l) ihtiyacât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
                              ihtiyar: tercih, seçim yapma gücü (bk. ḫ-y-r) imhal edilme: süre verilme
                              inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) ins ve cin: insanlar ve cinler
                              intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                              küfür: inanmama, nankörlük (bk. k-f-r) küre-i arz: yerküre, dünya
                              mahiyet: özellik, nitelik mahzen: depo
                              mizaç: yaratılış, tabiat mutasarrıf: herşeyi dilediği gibi kullanan ve idare eden (bk. ṣ-r-f)
                              muvaffakiyet: başarı muvakkat: geçici
                              muvazene: denge (bk. v-z-n) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
                              münâfi: zıt, aykırı nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)
                              nazar-ı dikkat: dikkat içeren bakış (bk. n-ẓ-r) nazar-ı istihsan: güzel bulan ve beğenen bakış (bk. n-ẓ-r; ḥ-s-n)
                              nev-i beni Âdem: Âdemoğulları, insanlar nev-i insan: insanlar
                              nevi: çeşit, tür semavat ehli: yüce âlemlerde yaşayanlar; melekler, ruhaniler vb. (bk. s-m-v)
                              sermediyet-i hâkimiyet: egemenliğin devamlılığı (bk. ḥ-k-m) suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                              taam: yiyecek tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m)
                              teellümât: elemler, acılar tehir edilme: ertelenme
                              teşhir: sergileme velinimet: nimeti veren (bk. n-a-m)
                              vuku bulmak: meydana gelmek âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
                              âlem: dünya (bk. a-l-m) ömr-ü beşer: insan ömrü
                              #790367
                              Anonim

                                biçare mazlum meşakkatler içinde ömürlerini geçirirler. Ve umum kâinatta eserleri görünen şu adalet-i mutlakanın mâhiyeti ise, dirilmemek suretiyle o gaddar zâlimlerin ve meyus mazlumların vefat içindeki müsâvatlarına bütün bütün zıttır, kaldırmaz, müsaade etmez.

                                Ve madem, nasıl ki Kâinatın Sahibi, kâinattan zemini ve zeminden nev-i insanı intihap edip gayet büyük bir makam, bir ehemmiyet vermiş. Öyle de, nev-i insandan dahi makàsıd-ı rububiyetine tevafuk eden ve kendilerini iman ve teslim ile Ona sevdiren hakikî insanlar olan enbiya ve evliya ve asfiyayı intihap edip kendine dost ve muhatap ederek onları mucizeler ve tevfiklerle ikram ve düşmanlarını semavî tokatlarla tazip ediyor. Ve bu kıymetli ve sevimli dostlarından dahi, onların imamı ve mefhari olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı intihap ederek, ehemmiyetli küre-i arzın yarısını ve ehemmiyetli nev-i insanın beşten birisini uzun asırlarda onun nuruyla tenvir ediyor. Âdetâ bu kâinat onun için yaratılmış gibi, bütün gayeleri onunla ve Onun diniyle ve Kur’ân’ı ile tezahür ediyor. Ve o pek çok kıymettar ve milyonlar sene yaşayacak kadar hadsiz hizmetlerinin ücretlerini hadsiz bir zamanda almaya müstehak ve lâyık iken, gayet meşakkatler ve mücahedeler içinde, altmış üç sene gibi kısacık bir ömür verilmiş. Acaba hiçbir cihetle hiçbir imkânı, hiçbir ihtimali, hiçbir kabiliyeti var mı ki, o zât, bütün emsâli ve dostlarıyla beraber dirilmesin? Ve şimdi de ruhen diri ve hayy olmasın, idam-ı ebedî ile mahvolsunlar? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ! Evet, bütün kâinat ve hakikat-i âlem onun dirilmesini dâvâ eder ve hayatını Sahib-i Kâinattan talep ediyor.

                                Ve madem, Yedinci Şuâ olan Âyetü’l-Kübrâ’da herbiri bir dağ kuvvetinde otuz üç adet icmâ-ı azîm ispat etmişler ki, bu kâinat bir elden çıkmış ve bir tek Zâtın mülküdür. Ve kemâlât-ı İlâhiyenin medarı olan vahdetini ve ehadiyetini


                                Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine ol-sun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Kâinatın Sahibi: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah (bk. k-v-n)
                                Sahib-i Kâinat: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve sahibi Allah (bk. k-v-n) adalet-i mutlaka: sınırsız, tam ve yerinde adalet (bk. a-d-l; ṭ-l-ḳ)
                                asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) biçare: çaresiz, zavallı
                                cihet: yön ehadiyet: Allah’ın herbir şeyde kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d)
                                emsâl: benzerler (bk. m-s̱-l) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
                                evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) gaddar: acımasız
                                hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat-i âlem: âlemin gerçek mahiyeti, esası, içyüzü (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-l-m)
                                hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayy: diri, canlı (bk. ḥ-y-y)
                                hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil icmâ-ı azîm: çok büyük fikir birliği (bk. c-m-a; a-ẓ-m)
                                idam-ı ebedî: sonsuz yokoluş (bk. e-b-d) intihap etmek: seçmek
                                kemâlât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın bütün noksanlıklardan yüce olan mükemmel isim ve sıfatları (bk. k-m-l; e-l-h) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                                küre-i arz: yerküre, dünya kıymettar: kıymetli, değerli
                                mahvolmak: yok olmak makàsıd-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutmasındaki maksat ve gayeler (bk. ḳ-ṣ-d; r-b-b)
                                mazlum: zulme, haksızlığa uğrayan (bk. ẓ-l-m) medar: eksen, dayanak, vesile
                                mefhar: övünme sebebi, övünç kaynağı meyus: ümitsiz
                                meşakkat: güçlük, sıkıntı mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
                                mâhiyet: özellik, nitelik, esas mücahede: cihad, savaş (bk. c-h-d)
                                mülk: sahip olunan ve hükmedilen yer (bk. m-l-k) müsaade etmek: izin vermek
                                müstehak: layık, hak etmiş (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müsâvat: eşitlik, denklik
                                nev-i insan: insanlık, insan türü nur: ışık (bk. n-v-r)
                                semâvî: gökten gelen (bk. s-m-v) suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                                tazip etmek: azap vermek tenvir: nurlandırma, aydınlatma (bk. n-v-r)
                                tevafuk: denk gelme, uygunluk tevfik: yardım
                                tezahür: görünme, ortaya çıkma (bk. ẓ-h-r) umum: bütün
                                vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) zemin: yer
                                #790370
                                Anonim

                                  bedahetle göstermişler. Ve vahdet ve ehadiyet ile, bütün kâinat o Zât-ı Vâhidin emirber neferleri ve musahhar memurları hükmüne geçiyor. Ve âhiretin gelmesiyle, kemâlâtı sukuttan ve adalet-i mutlakası müstehziyâne gadr-ı mutlaktan ve hikmet-i âmmesi sefahetkârâne abesiyetten ve rahmet-i vâsiası lâhiyâne tâzipten ve izzet-i kudreti zelilâne aczden kurtulurlar, takaddüs ederler.
                                  Elbette ve elbette ve herhalde iman-ı billâhın yüzer nüktesinden, bu sekiz “madem”lerdeki hakikatlerin muktezasıyla kıyamet kopacak, haşir ve neşir olacak, dar-ı mücazat ve mükâfat açılacak—tâ ki arzın mezkûr ehemmiyeti ve merkeziyeti ve insanın ehemmiyeti ve kıymeti tahakkuk edebilsin. Ve arz ve insanın Hâlıkı ve Rabbi olan Mutasarrıf-ı Hakîmin mezkûr adaleti, hikmeti, rahmeti, saltanatı takarrur edebilsin. Ve o bâki Rabbin mezkûr hakiki dostları ve müştakları idam-ı ebedîden kurtulsun. Ve o dostların en büyüğü ve en kıymettarı, bütün kâinatı memnun ve minnettar eden kudsî hizmetlerinin mükâfatını görsün. Ve Sultan-ı Sermedînin kemâlâtı naks ve kusurdan ve kudreti aczden ve hikmeti sefahetten ve adaleti zulümden tenezzüh ve takaddüs ve teberri etsin.
                                  Elhâsıl madem Allah var, elbette âhiret vardır.

                                  Hem nasıl ki mezkûr üç erkân-ı imaniye, onları ispat eden bütün delilleriyle haşre şehadet ve delâlet ederler. Öyle de,

                                  blank.gif1 وَبِمَلٰۤئِكَتِهِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالٰى olan iki rükn-ü imanî dahi haşri

                                  [NOT]Dipnot-1 “Meleklere ve kadere, hayır ve şerrin Allah Tealâ’dan geldiğine inanmak.”[/NOT]



                                  Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Mutasarrıf-ı Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve dilediği gibi kullanan sonsuz tasarruf ve yetki sahibi Allah (bk. ṣ-r-f ; ḥ-k-m)
                                  Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Sultan-ı Sermedî: egemenliğinin sonu olmayan, devamlı ve sürekli olan Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ)
                                  Zât-ı Vâhid: bir ve tek olan Zât, Allah (bk. v-ḥ-d) abesiyet: faydasızlık, gayesizlik
                                  acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) adalet-i mutlaka: tam ve yerinde adalet (bk. a-d-l; ṭ-l-ḳ)
                                  arz: yer, dünya bedahet: açıklık
                                  bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) dar-ı mücazat ve mükâfat: ceza ve mükafat yeri, âhiret
                                  delâlet: delil olma, işaret etme ehadiyet: Allah’ın herbir şeyde kendi varlığına ve sıfatlarına işaret eden birlik tecellisi (bk. v-ḥ-d)
                                  elhâsıl: özetle, sonuç olarak emirber nefer: emre hazır asker
                                  erkân-ı imaniye: imanın temel esasları, şartları (bk. r-k-n; e-m-n) gadr-ı mutlak: tam zulüm ve merhametsizlik (bk. ṭ-l-ḳ)
                                  hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                  haşir ve neşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma ve tekrar dağılıp yayılma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                                  hikmet-i âmme: herşeyi kuşatan hikmet (bk. ḥ-k-m) idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
                                  iman-ı billâh: Allah’a inanmak (bk. e-m-n) izzet-i kudret: kudretin izzet ve şerefi (bk. a-z-z; ḳ-d-r)
                                  kemâlât: mükemmellikler, üstünlükler (bk. k-m-l) kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                                  kudsî: kutsal, kusursuz ve yüce (bk. ḳ-d-s) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                                  kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) kıymet: değer
                                  lâhiyâne: eğlenircesine, oynarcasına mezkûr: sözü geçen
                                  mukteza: gerektirici sebepler musahhar: emre uyan, boyun eğen
                                  mükâfat: ödül müstehziyâne: alay edercesine
                                  müştak: aşık, çok arzulu ve istekli naks: noksanlık, eksiklik
                                  nükte: ince ve derin mânâ rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)
                                  rahmet-i vâsia: herşeyi kuşatan geniş rahmet (bk. r-ḥ-m) rükn-ü imanî: imanın şartı, temel esası (bk. r-k-n; e-m-n)
                                  saltanat: egemenlik (bk. s-l-ṭ) sefahet: yasak zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizlik, budalalık
                                  sefahetkârâne: yasak zevk ve eğlenceye düşkün olarak, beyinsizce sukut: düşüş, alçalış
                                  tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) takaddüs: kutsal olma, yüce ve temiz olma (bk. ḳ-d-s)
                                  takarrur: karar bulma, sağlamca yerleşme teberri: uzak olma
                                  tenezzüh: kusur ve noksandan temiz olma (bk. n-z-h) tâzip: azap verme
                                  vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) zelilâne: zayıflık içinde, alçakça
                                  âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                                15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 95)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.