• Bu konu 84 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 86)
  • Yazar
    Yazılar
  • #799295
    Anonim

      işârâtı ve kudretin mücessem rumuzâtıdır ki, kader onlarla işaret eder ve kudret o kelimelerle remzen der:

      “Nasıl ki şu ağacın kesretli dal ve budakları birtek çekirdekten gelmiş ve şu ağacın san’atkârının icad ve tasvirde vahdetini gösteriyor. Sonra şu ağaç, dal ve budak salıp tekessür ve intişar ettikten sonra, bütün hakikatini bir meyvede toplar, bütün mânâsını bir çekirdekte derc eder, onunla Hâlık-ı Zülcelâlinin halk ve tedbirindeki hikmetini gösterir. Öyle de, şu şecere-i kâinat, bir menba-ı vahdetten vücut alır, terbiye görür. Ve o kâinatın meyvesi olan insan, şu kesret-i mevcudat içinde vahdeti gösterdiği gibi, kalbi dahi, iman gözüyle kesret içinde sırr-ı vahdeti görür.”

      Hem o meyveler ve tohumlar, hikmet-i Rabbâniyenin telvihatıdır. Hikmet, onlarla ehl-i şuura şöyle ifade ediyor ve diyor ki:

      “Nasıl şu ağaca müteveccih küllî nazar, küllî tedbir, külliyetiyle ve umumiyetiyle birtek meyveye bakar. Çünkü o meyve o ağaca bir misal-i musağğardır. Hem o ağaçtan maksud odur. Hem o küllî nazar ve umumî tedbir, bir meyvenin içinde herbir çekirdeğe dahi nazar eder. Çünkü çekirdek umum ağacın mânâsını, fihristesini taşıyor. Demek, ağacın tedbirini gören Zât, o tedbirle alâkadar bütün esmâsıyla, ağacın vücudundan maksud ve icadının gayesi olan herbir semereye müteveccihtir. Hem şu koca ağaç, o küçük meyveler için bazan budanır, kesilir, tecdid için bazı cihetleri tahrip edilir; daha güzel, bâki meyveler vermek için aşılanır. Öyle de, şu şecere-i kâinatın semeresi olan beşer, kâinatın vücudundan ve icadından maksud odur ve icad-ı mevcudatın gayesi de odur. Ve o meyvenin çekirdeği olan insanın kalbi dahi, Sâni-i Kâinatın en münevver ve en câmi’ bir âyinesidir. İşte şu hikmettendir ki, şu küçücük insan, neşir ve haşir gibi muazzam inkılâplara medar olmuş kâinatın tahrip ve tebdiline sebep olur. Onun muhakemesi için dünya kapısı kapanıp âhiret kapısı açılır.”

      [TABLE]

      [TR]
      [TD]Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)[/TD]
      [TD]Sâni-i Kâinat: kâinatı mükemmel bir san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; k-v-n)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]alâkadar: alâkalı, ilgili[/TD]
      [TD]beşer: insan[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y)[/TD]
      [TD]cihet: yön[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a)[/TD]
      [TD]derc etmek: yerleştirmek[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ehl-i şuur: şuur ehli, bilinç sahibi olanlar (bk. ş-a-r)[/TD]
      [TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]fihriste: içindekiler, program[/TD]
      [TD]hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]halk: yaratma (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
      [TD]haşir: toplanma (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
      [TD]hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın hikmeti, varlıkları yaratırken gözettiği gaye ve fayda (bk. ḥ-k-m; r-b-b)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)[/TD]
      [TD]icad-ı mevcudat: varlıkların yaratılışı (bk. v-c-d)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]inkılâp: değişim, dönüşüm[/TD]
      [TD]intişar: yayılma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]işârât: işaretler[/TD]
      [TD]kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kesret-i mevcudat: varlıkların çokluğu (bk. k-s̱-r; v-c-d)[/TD]
      [TD]kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r)[/TD]
      [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]külliyet: genellik, kapsamlılık (bk. k-l-l)[/TD]
      [TD]küllî: genel ve kapsamlı (bk. k-l-l)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]maksud: kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
      [TD]medar: dayanak, vesile[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]menba-ı vahdet: birlik kaynağı (bk. v-ḥ-d)[/TD]
      [TD]misal-i musağğar: küçültülmüş nümune (bk. m-s̱-l)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]muazzam: çok büyük (bk. a-ẓ-m)[/TD]
      [TD]muhakeme: yargılama (bk. ḥ-k-m)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mücessem: cisimleşmiş, maddî yapısı olan[/TD]
      [TD]münevver: nurlu, parlak (bk. n-v-r)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]müteveccih: yönelik[/TD]
      [TD]nazar: bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]neşir: yayılma[/TD]
      [TD]remzen: işareten[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]rumuzât: remizler, işaretler[/TD]
      [TD]semere: meyve[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sırr-ı vahdet: birlik sırrı (bk. v-ḥ-d)[/TD]
      [TD]tahrip: yıkıp bozma, yok etme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tasvir: suret ve şekil verme (bk. ṣ-v-r)[/TD]
      [TD]tebdil: değiştirme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tecdid: yenileme[/TD]
      [TD]tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tekessür: çoğalma (bk. k-s̱-r)[/TD]
      [TD]telvihat: ince işaretler[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]terbiye: belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunlaştırma (bk. r-b-b)[/TD]
      [TD]umum: bütün[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]umumiyet: genellik[/TD]
      [TD]vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d)[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
      [TD]şecere-i kâinat: kâinat ağacı (bk. k-v-n)[/TD]
      [/TR]

      [/TABLE]

      #799296
      Anonim

        Madem haşrin bahsi geldi. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın, haşrin ispatına dair cezâlet-i beyanını ve kuvvet-i ifadesini gösteren bir nükte-i hakikatini beyan etmeye münasebet geldi. Şöyle ki:

        Şu tefekkür neticesi gösteriyor ki, beşerin muhakemesi ve saadet-i ebediye kazanması için, lüzum olsa bütün kâinat tahrip edilir; ve tahrip ve tebdil edecek bir kudret görünüyor ve vardır. Fakat haşrin merâtibi var. Bir kısmına iman farzdır, marifeti lâzımdır. Diğer kısmı, terakkiyât-ı ruhiye ve fikriyenin derecâtına göre görünür ve ilim ve marifeti lâzım olur. Kur’ân-ı Hakîm, en basit ve kolay olan mertebeyi kat’î ve kuvvetli ispat için, en geniş ve en büyük bir daire-i haşri açacak bir kudreti gösteriyor.

        İşte, umuma iman lâzım olan haşrin mertebesi şudur ki: İnsanlar öldükten sonra ruhları başka makamlara gider. Cesetleri çürüyor; fakat insanın cesedinde bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak “acbüzzeneb“ tabir edilen küçük bir cüz’ü bâki kalıp, Cenâb-ı Hak onun üstünde cesed-i insanîyi haşirde halk eder, onun ruhunu ona gönderir.blank.gif1 İşte bu mertebe o kadar kolaydır ki, her baharda milyonlarla misali görülüyor.

        İşte, bazan şu mertebeyi ispat için âyât-ı Kur’âniye öyle bir daireyi gösteriyor ki, bütün zerrâtı haşir ve neşredecek bir kudretin tasarrufatını gösterir.blank.gif2 Bazan da, bütün mahlûkatı fenâya gönderip yeniden getirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir.blank.gif3 Bazı, yıldızları dağıtıp semâvâtı parçalayabilir bir kudret ve hikmetin tasarrufatını ve âsârını gösterir.blank.gif4 Bazı, bütün zîhayatı öldürecek, yeniden, def’aten, bir sayha ile diriltecek bir kudret ve hikmetin tasarrufatını ve tecelliyatını

        [NOT]Dipnot-1
        bk. Buhârî, Tefsîru’l-Kur’ân 39:3; Müslim, Fiten 141-143.
        Dipnot-2
        bk. En’am Sûresi, 6:38; Fussilet Sûresi, 41:39; Ahkaf Sûresi, 46:33; Kaf Sûresi, 50:41-44.
        Dipnot-3
        bk. Yûnus Sûresi, 10:3:6; Hicr Sûresi, 15:23; Tâhâ Sûresi, 20:55; Enbiyâ Sûresi, 21:103-104.
        Dipnot-4
        bk. Sebe Sûresi, 34:9; Rahmân Sûresi, 55:37; Hâkka Sûresi, 69:16; Müzzemmil Sûresi, 73:118; Mürselât Sûresi, 77:1-19; Tekvîr Sûresi, 81:1-13.[/NOT]

        [TABLE]

        [TR]
        [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
        [TD]Kur’ân-ı Hakim: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamaları mu’cize Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)[/TD]
        [TD]acbüzeneb: kuyruk sokumundaki en küçük kemik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]beyan: açıklama (bk. b-y-n)[/TD]
        [TD]beşer: insan[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]bâki: devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y)[/TD]
        [TD]cesed-i insanî: insanın cesedi, bedeni[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]cezâlet-i beyan: anlatım ve ifadedeki güçlülük, güzellik (bk. c-z-l; b-y-n)[/TD]
        [TD]cüz’: parça (bk. c-z-e)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]daire-i haşr: haşir dairesi (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
        [TD]def’î: birden bire, âni[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]derecât: dereceler[/TD]
        [TD]farz: Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük (bk. f-n-y)[/TD]
        [TD]halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]haşir ve neşretmek: öldükten sonra yeniden diriltip toplamak ve tekrar yaymak (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
        [TD]haşr: insanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
        [TD]kat’î: kesin[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)[/TD]
        [TD]kuvvet-i ifade: ifade gücü[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
        [TD]mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]marifet: bilme ve tanıma (bk. a-r-f)[/TD]
        [TD]mertebe: derece[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]merâtib: mertebeler, dereceler[/TD]
        [TD]misal: örnek (bk. m-s̱-l)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]muhakeme: yargılama (bk. ḥ-k-m)[/TD]
        [TD]münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nükte-i hakikat: gerçeği ve doğruyu ifade eden ince ve derin mânâ (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
        [TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]sayha: sesleniş[/TD]
        [TD]semâvât: gökler (bk. s-m-v)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tabir edilen: adlandırılan (bk. a-b-r)[/TD]
        [TD]tahrip: yıkıp bozma, yok etme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tasarrufât: tasarruflar, icraatlar, faaliyetler (bk. ṣ-r-f)[/TD]
        [TD]tebdil: değiştirme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde varlıklar üzerinde düşünme (bk. f-k-r)[/TD]
        [TD]terâkkiyât-ı ruhiye ve fikriye: ruhî ve düşünceyle ilgili ilerlemeler (bk. r-v-ḥ; f-k-r)[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]umum: genel, herkes[/TD]
        [TD]zerrât: atomlar, en küçük madde parçaları[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
        [TD]âsâr: eserler[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân-ı Kerim’in âyetleri[/TD]
        [/TR]

        [/TABLE]

        #799297
        Anonim

          gösterir.blank.gif1 Bazı, bütün rû-yi zeminde zîhayat olanları ayrı ayrı haşir ve neşredecek bir kudret ve hikmetin tecelliyatını gösterir.blank.gif2 Bazan, küre-i arzı bütün bütün dağıtacak, dağları uçuracak, düzeltip daha güzel bir surete çevirecek bir kudret ve hikmetin âsârını gösterir.

          Demek, herkese imanı ve marifeti farz olan haşirden başka, çok mertebe-i haşirleri dahi o kudret ve hikmetle yapabilir.blank.gif3 Hikmet-i Rabbâniye iktiza etmişse, elbette haşir ve neşr-i insanî ile beraber, umum onları dahi yapacak veyahut bazı mühimlerini yapar.

          Bir sual: Diyorsunuz ki: “Sen Sözlerde kıyas-ı temsilî çok istimal ediyorsun. Halbuki, fenn-i mantıkça, kıyas-ı temsilî yakîni ifade etmiyor.blank.gif4 Mesâil-i yakîniyede burhan-ı mantıkî lâzımdır. Kıyas-ı temsilî, usul-ü fıkıh ulemasınca zann-ı galip kâfi olan metâlipte istimal edilir. Hem de, sen temsilâtı bazı hikâyeler suretinde zikrediyorsun. Hikâye hayalî olur, hakikî olmaz, vakıa muhalif olur.”

          Elcevap: İlm-i mantıkça, çendan, “Kıyas-ı temsilî, yakîn-i kat’î ifade etmiyor”blank.gif5 denilmiş. Fakat kıyas-ı temsilînin bir nev’i var ki, mantığın yakînî burhanından çok kuvvetlidir ve mantığın birinci şeklinin birinci darbından daha yakînîdir. O kısım da şudur ki:

          Bir temsil-i cüz’î vasıtasıyla bir hakikat-i küllînin ucunu gösterip, hükmü o hakikate bina ediyor; o hakikatin kanununu, bir hususî maddede gösteriyor—tâ o hakikat-i uzmâ bilinsin ve cüz’î maddeler ona ircâ edilsin. Meselâ, “Güneş,

          [NOT]Dipnot-1
          bk. Kehf Sûresi, 18:99; Neml Sûresi, 27:87-88; Yâsîn Sûresi, 36:49-53; Sâd Sûresi, 38:15; Zümer Sûresi, 39:68; Kaf Sûresi, 50:41-44; Hâkka Sûresi, 69:13-16.
          Dipnot-2
          bk. Fâtır Sûresi, 35:9; Zuhruf Sûresi, 43:11.
          Dipnot-3
          bk. Tûr Sûresi, 52:7-11; Vâkıa Sûresi, 56:3-6; Hâkka Sûresi, 69:13-14; Meâric Sûresi, 70:8-9; Müzzemmil Sûresi, 73:13-14; Mürselât Sûresi, 77:7-10.
          Dipnot-4
          bk. el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf 2:18.
          Dipnot-5
          bk. el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf 2:18.[/NOT]

          [TABLE]

          [TR]
          [TD]bina etme: kurma[/TD]
          [TD]burhan-ı mantıkî: mantık kaidelerine uygun delil[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]cüz’î: ferdî, bireysel (bk. c-z-e)[/TD]
          [TD]farz: Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]fenn-i mantık: mantık ilmi[/TD]
          [TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hakikat-i küllî: kapsamlı ve büyük bir hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-l-l)[/TD]
          [TD]hakikat-i uzmâ: büyük hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
          [TD]haşir ve neşr-i insanî: insanların öldükten sonra tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanması ve tekrar dağılıp yayılması (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]haşir ve neşretmek: öldükten sonra yeniden diriltip toplamak ve tekrar yaymak (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
          [TD]haşr: insanların öldükten sonra tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)[/TD]
          [TD]hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-b-b)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hususî: özel[/TD]
          [TD]iktiza: gerektirme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ilm-i mantık: mantık ilmi (bk. a-l-m)[/TD]
          [TD]ircâ: döndürme[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]istimal etmek: kullanmak[/TD]
          [TD]kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kâfi: yeterli[/TD]
          [TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kıyas-ı temsilî: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
          [TD]marifet: bilme ve tanıma (bk. a-r-f)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mertebe-i haşir: haşir mertebesi (bk. ḥ-ş-r)[/TD]
          [TD]mesâil-i yakîni: kesin bilgiye ait meseleler (bk. m-s̱-l; y-ḳ-n)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]metâlip: kaziyyeler, kàideler, ispat istemeyen konular (bk. ṭ-l-b)[/TD]
          [TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
          [TD]rû-yi zemin: yeryüzü[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
          [TD]tecellîyat: yansımalar, görüntüler (bk. c-l-y)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]temsil-i cüz’î: bireysel, ferdî bir temsil (bk. m-s̱-l; c-z-e)[/TD]
          [TD]temsilât: temsiller, kıyaslama tarzında benzetmeler (bk. m-s̱-l)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ulema: âlimler (bk. a-l-m)[/TD]
          [TD]umum: bütün[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]usul-ü fıkh: fıkıh usulü, metodolojisi[/TD]
          [TD]vakıa: olay[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]yakîn: şüphesiz ve kesin bilgi (bk. y-ḳ-n)[/TD]
          [TD]yakîn-i kat’î: şüphesiz ve kesin bilgi (bk. y-ḳ-n)[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]yakînî burhan: şüphesiz, kesin delil[/TD]
          [TD]zann-ı galip: üstün gelen kanaat[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
          [TD]âsâr: eserler[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]çendan: gerçi[/TD]
          [/TR]

          [/TABLE]

          #799298
          Anonim

            nuraniyet vasıtasıyla, birtek zât iken her parlak şeyin yanında bulunuyor” temsiliyle bir kanun-u hakikat gösteriliyor ki, nur ve nuranî için kayıt olamaz, uzak ve yakın bir olur, az ve çok müsavi olur, mekân onu zaptedemez.

            Hem meselâ, “ağacın meyveleri, yaprakları bir anda, bir tarzda, kolaylıkla ve mükemmel olarak birtek merkezde, bir kanun-u emrî ile teşkili ve tasviri” bir temsildir ki, muazzam bir hakikatin ve küllî bir kanunun ucunu gösterir. O hakikat ve o hakikatin kanununu gayet kat’î bir surette ispat eder ki, o koca kâinat dahi şu ağaç gibi o kanun-u hakikatin ve o sırr-ı ehadiyetin bir mazharıdır, bir meydan-ı cevelânıdır.

            İşte, bütün Sözlerdeki kıyâsât-ı temsiliyeler bu çeşittirler ki, burhan-ı kat’î-yi mantıkîden daha kuvvetli, daha yakînîdirler.

            İkinci suale cevap: Malûmdur ki, fenn-i belâğatte, bir lâfzın, bir kelâmın mânâ-yı hakikîsi başka bir maksud mânâya sırf bir âlet-i mülâhaza olsa, ona “lâfz-ı kinâî” denilir. Ve “kinâî” tabir edilen bir kelâmın mânâ-yı aslîsi, medar-ı sıdk ve kizb değildir. Belki kinâî mânâsıdır ki, medar-ı sıdk ve kizb olur. Eğer o kinâî mânâ doğruysa o kelâm sadıktır; mânâ-yı aslî kâzip dahi olsa sıdkını bozmaz. Eğer mânâ-yı kinâî doğru değilse, mânâ-yı aslîsi doğru olsa, o kelâm kâziptir. Meselâ, kinâî misallerinden, “Fülânün tavîlü’n-necad” denilir. Yani, “kılıcının kayışı, bendi uzundur.” Şu kelâm, o adamın kametinin uzunluğuna kinayedir. Eğer o adam uzun ise, kılıcı ve kayışı ve bendi olmasa da, yine bu kelâm sadıktır, doğrudur. Eğer o adamın boyu uzun olmazsa, çendan uzun bir kılıcı ve uzun bir kayışı ve uzun bir bendi bulunsa, yine bu kelâm kâziptir. Çünkü mânâ‑yı aslîsi maksud değil.blank.gif1

            İşte, Onuncu Sözün ve Yirmi İkinci Sözün hikâyeleri gibi, sair Sözlerin hikâyeleri kinâiyat kısmındandırlar ki, be-gayet doğru ve gayet sadık ve mutabık-ı vaki olan hikâyelerin sonlarındaki hakikatler, o hikâyelerin mânâ-yı kinâiyeleridir.

            [NOT]Dipnot-1 bk. el-Kazvînî, el-İzâh 1:301; el-Hamevî, Hizânetü’l-Edeb 2:263; 265; el-Mevsılî, el-Meselu’s-Sâir 2:187.[/NOT]

            [TABLE]

            [TR]
            [TD]be-gayet: son derece[/TD]
            [TD]bend: bağ[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]burhan-ı kat’î-yi mantıkî: mantık kurallarına uygun kesin delil[/TD]
            [TD]fenn-i belâğat: belâğat ilmi (bk. b-l-ğ)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
            [TD]kamet: boy, endam[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kanun-u emrî: Cenâb-ı Hakkın doğrudan emrinden gelerek vasıtasız işleyen kanunu (bk. ḳ-n-n)[/TD]
            [TD]kanun-u hakikat: hakikat kanunu (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḳ-n-n)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kat’î: kesin[/TD]
            [TD]kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kinâi/kinâye: maksadı, kapalı bir şekilde ve dolaylı olarak anlatan söz[/TD]
            [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kâzip: yalan[/TD]
            [TD]küllî: genel ve kapsamlı (bk. k-l-l)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kıyâsât-ı temsiliye: benzetmeye dayanan kıyaslar (bk. m-s̱-l)[/TD]
            [TD]lâfz: söz[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]maksat/maksud: kastedilen şey, anlatılmak ve ispat edilmek istenilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)[/TD]
            [TD]malûm: bilinen (bk. a-l-m)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r)[/TD]
            [TD]medar-ı sıdk ve kizb: doğruluk ve yalana zemin oluşturacak şey (bk. s-d-ḳ)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mekân: yer (bk. m-k-n)[/TD]
            [TD]meydan-ı cevelân: hareket etme alanı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]muazzam: büyük (bk. a-ẓ-m)[/TD]
            [TD]mutabık-ı vaki: gerçeğe uygun[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mânâ-yı aslî: asıl anlam, kelimenin kendi anlamı (bk. a-n-y)[/TD]
            [TD]mânâ-yı hakikî: gerçek ve mecâzî olmayan anlam (bk. a-n-y; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mânâ-yı kinâî: kastedilen mânâ (bk. a-n-y)[/TD]
            [TD]müsavi: eşit, denk[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nur: aydınlık, ışık (bk. n-v-r)[/TD]
            [TD]nuraniyet: parlaklık, aydınlık (bk. n-v-r)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nuranî: nurlu, parlak, aydınlık (bk. n-v-r)[/TD]
            [TD]sadık: doğru (bk. s-d-ḳ)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sair: diğer, başka[/TD]
            [TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sıdk: doğruluk (bk. s-d-ḳ)[/TD]
            [TD]sırr-ı ehadiyet: Allah’ın her bir varlıkta görülen birlik tecellîsinin sırrı (bk. v-ḥ-d)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]tabir edilen: adlandırılan (bk. a-b-r)[/TD]
            [TD]tasvir: suret ve şekil verme (bk. ṣ-v-r)[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
            [TD]teşkil: oluşturma, meydana getirme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]yakîn: şüphesiz ve kesin bilgi (bk. y-ḳ-n)[/TD]
            [TD]âlet-i mülâhaza: düşünme vasıtası[/TD]
            [/TR]

            [/TABLE]

            #799299
            Anonim

              Mânâ-yı asliyeleri bir temsil-i dürbinîdir; nasıl olursa olsun, sıdkına ve hakkaniyetine zarar vermez. Hem o hikâyeler birer temsildirler. Yalnız umuma tefhim için, lisan-ı hâl lisan-ı kàl suretinde ve şahs-ı mânevî bir şahs-ı maddî şeklinde gösterilmiştir.

              ÜÇÜNCÜ MAKSAT

              Umum ehl-i dalâletin vekili, ikinci sualineHAŞİYE-1 karşı kat’î ve mukni ve mülzim cevabı aldıktan sonra, şöyle üçüncü bir sual ediyor. Diyor ki:

              “Kur’ân’da اَحْسَنُ الْخَالِقِينَblank.gif1 ،اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَblank.gif2 gibi kelimat, başka hâlıklar, râhimler bulunduğunu iş’ar eder. Hem diyorsunuz ki, ‘Hâlık-ı Âlemin nihayetsiz kemâlâtı var; bütün envâ-ı kemâlâtın en nihayet mertebelerini câmidir.’ Halbuki, eşyanın kemâlâtı ezdad ile bilinir. Elem olmazsa, lezzet bir kemâl olmaz. Zulmet olmazsa, ziya tahakkuk etmez. Firak olmazsa, visal lezzet vermez, ve hâkezâ…”

              Elcevap: Birinci şıkka Beş İşaretle cevap veririz.

              BİRİNCİ İŞARET: Kur’ân baştan başa tevhidi ispat ettiği ve gösterdiği için, bir delil-i kat’îdir ki, Kur’ân-ı Hakîmin o nevi kelimeleri sizin fehmettiğiniz gibi değildir. Belki اَحْسَنُ الْخَالِقِينَdemesi, “Hâlıkıyet mertebelerinin en ahsenindedir” demektir ki, başka hâlık bulunduğuna hiç delâleti yok. Belki, hâlıkıyetin, sair sıfatlar gibi çok meratibi var. اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ demek, “merâtib-i hâlıkıyetin en güzel, en müntehâ mertebesinde bir Hâlık-ı Zülcelâldir” demektir.

              [NOT]Haşiye-1
              İkinci Maksadın başındaki sual demektir. Yoksa, Hâtimenin âhirindeki bu küçücük sual değildir.
              Dipnot-1
              Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “Yaratıcıların en güzeli.” Mü’minûn Sûresi, 23:14; Sâffât Sûresi, 37:125.
              Dipnot-2
              Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “Merhametlilerin en merhametlisi.” A’râf Sûresi, 7:151; Yûsuf Sûresi, 12:64.[/NOT]

              [TABLE]

              [TR]
              [TD]Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)[/TD]
              [TD]Hâlık-ı Âlem: âlemin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Kur’ân-ı Hakim: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)[/TD]
              [TD]ahsen: en güzel (bk. ḥ-s-n)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]belki: aslında, gerçekte[/TD]
              [TD]câmi’: kapsayan (bk. c-m-a)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]delil-i kat’î: kesin delil[/TD]
              [TD]delâlet: işaret etme, delil olma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)[/TD]
              [TD]elem: acı, sıkıntı[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]envâ-ı kemâlât: mükemmelliklerin çeşitleri (bk. k-m-l)[/TD]
              [TD]ezdad: zıtlar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]eşya: varlıklar[/TD]
              [TD]fehmetmek: anlamak[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)[/TD]
              [TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
              [TD]hâkezâ: böylece, bunun gibi[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hâlık: yaratıcı (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
              [TD]hâlıkıyet: yaratıcılık (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]hâtime: sonuç, son bölüm[/TD]
              [TD]iş’ar: işaret etme, belirtme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kat’î: kesin[/TD]
              [TD]kelimat: kelimeler (bk. k-l-m)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
              [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar, üstün özellikler (bk. k-m-l)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]lisan-ı hâl: hal ile anlatım[/TD]
              [TD]lisan-ı kàl: söz ile anlatım[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]meratib: mertebeler, dereceler[/TD]
              [TD]merâtib-i hâlıkıyet: yaratıcılık mertebesi (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mukni: ikna edici[/TD]
              [TD]mânâ-yı asliye: asıl anlam, kelimenin kendi anlamı (bk. a-n-y)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]mülzim: susturan[/TD]
              [TD]müntehâ: son[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
              [TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]râhim: şefkat ve marhamet sahibi (bk. r-ḥ-m)[/TD]
              [TD]sair: diğer[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
              [TD]sıdk: doğruluk (bk. s-d-ḳ)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
              [TD]tefhim: anlatma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)[/TD]
              [TD]temsil-i dürbinî: uzağı yakınlaştıran kıyaslama tarzında olan benzetme (bk. m-s̱-l)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tevhid: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)[/TD]
              [TD]umum: bütün, genel[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]visal: kavuşma[/TD]
              [TD]ziya: ışık[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)[/TD]
              [TD]âhir: son (bk. e-ḫ-r)[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şahs-ı maddî: maddî şahıs[/TD]
              [TD]şahs-ı mânevî: mânevî şahıs (bk. a-n-y)[/TD]
              [/TR]

              [/TABLE]

              #799300
              Anonim

                İKİNCİ İŞARET: blank.gif1 اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ gibi tabirler, hâlıkların taaddüdüne bakmıyor, belki mahlûkıyetin envâına bakıyor. Yani, “herşeyi, herşeye lâyık bir tarzda, en güzel bir mertebede halk eder bir Hâlıktır.” Nasıl ki, şu mânâyı
                اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ blank.gif2 gibi âyetler ifade eder.

                ÜÇÜNCÜ İŞARET:

                اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ , اَللهُ أَكْبَرُ blank.gif3 , خَيْرُ الْفَاصِلِينَ blank.gif4 , خَيْرُ الْمُحْسِنِينَ blank.gif5

                gibi tabirattaki muvazene, Cenâb-ı Hakkın vakideki sıfât ve ef’âli, sair o sıfât ve ef’âlin nümunelerine mâlik olanlarla muvazene ve tafdil değildir. Çünkü, bütün kâinatta, cin ve ins ve melekte olan kemâlât, Onun kemâline nisbeten zayıf bir gölgedir; nasıl muvazeneye gelebilir? Belki muvazene, insanların ve bahusus ehl-i gafletin nazarına göredir.

                Meselâ, nasıl ki bir nefer, onbaşısına karşı kemâl-i itaat ve hürmeti gösteriyor, bütün iyilikleri ondan görüyor; padişahı az düşünür. Onu düşünse de, yine teşekküratını onbaşıya veriyor. İşte, böyle bir nefere karşı denilir: “Yahu, padişah senin onbaşından daha büyüktür. Yalnız ona teşekkür et.” Şimdi, şu söz, vakideki padişahın haşmetli hakikî kumandanlığıyla, onbaşısının cüz’î, surî kumandanlığını muvazene değil. Çünkü, o muvazene ve tafdil mânâsızdır. Belki, neferin nazar-ı ehemmiyet ve irtibatına göredir ki, onbaşısını tercih eder, teşekküratını ona verir, yalnız onu sever.

                İşte, bunun gibi, hâlık ve mün’im tevehhüm olunan zâhirî esbab, ehl-i gafletin nazarında Mün’im-i Hakikîye perde olur. Ehl-i gaflet onlara yapışır, nimet ve

                [NOT]Dipnot-1
                Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “Yaratıcıların en güzeli.” Mü’minûn Sûresi, 23:14; Sâffât Sûresi, 37:125.
                Dipnot-2
                “O herşeyi en güzel şekilde yarattı.” Secde Sûresi, 32:7.
                Dipnot-3
                Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “Allah en büyüktür.” Ebû Hanîfe, el-Müsned s. 148; Ebû Yûsuf, Kitabu’l-Âsâr s. 18; eş Şafiî, es-Sünenu’l-Me’sûra s. 290; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 6:75; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 5:28.
                Dipnot-4
                Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “Ayırt edenlerin en hayırlısı.” En’âm Sûresi, 6:57.
                Dipnot-5
                Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “İhsan edenlerin en hayırlısı.” [/NOT]

                [TABLE]

                [TR]
                [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                [TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]Mün’im-i Hakikî: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                [TD]bahusus: özellikle[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]cin ve ins: cinler ve insanlar[/TD]
                [TD]cüz’î: ferdî (bk. c-z-e)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)[/TD]
                [TD]ehl-i gaflet: âhiretten habersiz, mânevî sorumluluklarına karşı duyarsız kimseler (bk. ğ-f-l)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]envâ: türler, çeşitler[/TD]
                [TD]esbab: sebepler (bk. s-b-b)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                [TD]halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
                [TD]hâlık: yaratıcı (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]irtibat: bağlılık[/TD]
                [TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kemâl-i itaat ve hürmet: tam bir itaat ve saygı (bk. k-m-l; ḥ-r-m)[/TD]
                [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzlar (bk. k-m-l)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                [TD]mahlûkiyet: yaratılmışlık (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)[/TD]
                [TD]mâlik: sahip (bk. m-l-k)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mün’im: nimet verici (bk. n-a-m)[/TD]
                [TD]nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nazar-ı ehemmiyet: önem verme bakışı (bk. n-ẓ-r)[/TD]
                [TD]nefer: asker, er[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)[/TD]
                [TD]nümune: örnek[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]surî: görünüşteki[/TD]
                [TD]sıfât: vasıflar, nitelikler (bk. v-ṣ-f)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]taaddüd: birden fazla olma[/TD]
                [TD]tabir: ifade (bk. a-b-r)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tabirat: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r)[/TD]
                [TD]tafdil: üstün tutma (bk. f-ḍ-l)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tevehhüm olunmak: sanılmak, kuruntuya kapılmak[/TD]
                [TD]teşekkürat: teşekkürler (bk. ş-k-r)[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]vaki: meydana gelen, olan[/TD]
                [TD]zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                [/TR]

                [/TABLE]

                #799301
                Anonim

                  ihsanı onlardan bilir, medih ve senâlarını onlara verir. Kur’ân der ki: “Cenâb-ı Hak daha büyüktür,blank.gif1 daha güzel bir Hâlıktır,blank.gif2 daha iyi bir Muhsindir.blank.gif3 Ona bakınız, Ona teşekkür ediniz.”blank.gif4

                  DÖRDÜNCÜ İŞARET: Muvazene ve tafdil, vaki mevcutlar içinde olduğu gibi, imkânî, hattâ farazî eşyalar içinde dahi olabilir. Nasıl ki, ekser mahiyetlerde müteaddit merâtip bulunur. Öyle de, esmâ-i İlâhiye ve sıfât-ı kudsiyenin mahiyetlerinde de, akıl itibarıyla hadsiz merâtip bulunabilir. Halbuki, Cenâb-ı Hak, o sıfât ve esmânın mümkün ve mutasavver bütün merâtibinin en ekmelinde, en ahsenindedir. Bütün kâinat, kemâlâtıyla bu hakikate şahittir.

                  لَهُ اْلأَسْمَاۤءُ الْحُسْنٰى blank.gif5 bütün esmâsını ahseniyet ile tavsif, şu mânâyı ifade ediyor.

                  BEŞİNCİ İŞARET: Şu muvazene ve mufadale, Cenâb-ı Hakkın mâsivâya mukabil değil. Belki iki nevi tecelliyat-ı sıfâtı var:

                  Biri, vâhidiyet sırrıyla ve vesait ve esbab perdesi altında ve bir kanun-u umumî suretinde tasarrufatıdır.

                  İkincisi, ehadiyet sırrıyla, perdesiz, doğrudan doğruya, hususî bir teveccühle tasarruftur.

                  İşte, ehadiyet sırrıyla, doğrudan doğruya olan ihsanı ve icadı ve kibriyâsı ise, vesait ve esbabın mezâhiriyle görünen âsâr-ı ihsanından ve icad ve kibriyâsından

                  [NOT]Dipnot-1
                  bk. En’âm Sûresi, 6:100; A’râf Sûresi, 7:190; Yûnus Sûresi, 10:18; İsrâ Sûresi, 17:43; Neml Sûresi, 27:63; Rûm Sûresi, 30:40.
                  Dipnot-2
                  bk. Mü’minûn Sûresi, 23:4; Sâffât Sûresi, 37:25.
                  Dipnot-3
                  bk. Secde Sûresi, 32:7.
                  Dipnot-4
                  bk. Bakara Sûresi, 2:152, 172; Nahl Sûresi, 16:114; Ankebût Sûresi, 29:17; Lokman Sûresi, 31:12, 14; Sebe Sûresi, 34:15.
                  Dipnot-5
                  “En güzel isimler Onundur.” Haşir Sûresi, 59:24.[/NOT]

                  [TABLE]

                  [TR]
                  [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                  [TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]Muhsin: yarattıklarına bağış ve iyiliklerde bulunan Allah (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                  [TD]ahsen: en güzel (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ahseniyet: güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                  [TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin ve isimlerinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi (bk. v-ḥ-d)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ekmel: en mükemmel (bk. k-m-l)[/TD]
                  [TD]ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]esbab: sebepler (bk. s-b-b)[/TD]
                  [TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h)[/TD]
                  [TD]eşya: varlıklar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]farazî: hayalî, varsayılan[/TD]
                  [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                  [TD]hususî: özel[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d)[/TD]
                  [TD]ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]imkânî: varlığı ile yokluğu eşit olan, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan (bk. m-k-n)[/TD]
                  [TD]itibarıyla: özelliğiyle (bk. a-b-r)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kanun-u umumî: genel kanun (bk. ḳ-n-n)[/TD]
                  [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kibriyâ: azamet, büyüklük (bk. k-b-r)[/TD]
                  [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mahiyet: öz nitelik, özellik, esas[/TD]
                  [TD]medih: övgü[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]merâtip: mertebeler, dereceler[/TD]
                  [TD]mevcut: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mezâhir: birşeyin göründüğü yerler, aynalar (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                  [TD]mufadale: bir şeyi diğerine üstün tutma (bk. f-ḍ-l)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mukabil: karşılık[/TD]
                  [TD]mutasavver: imkân dahilinde, olabilir[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n)[/TD]
                  [TD]mâsivâ: Allah’tan başka herşey[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]müteaddit: bir çok, çeşitli[/TD]
                  [TD]nevi: çeşit[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]senâ: övme, yüceltme[/TD]
                  [TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f)[/TD]
                  [TD]sıfât-ı kudsiye: kusursuz sıfatlar, vasıflar ve özellikler (bk. v-ṣ-f; ḳ-d-s)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tafdil: üstün tutma (bk. f-ḍ-l)[/TD]
                  [TD]tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tavsif: vasıflandırma (bk. v-ṣ-f)[/TD]
                  [TD]tecellîyat-ı sıfât: İlâhî sıfatların yansıması, görünmesi (bk. c-l-y; v-ṣ-f)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]teveccüh: yönelme, ilgi[/TD]
                  [TD]vaki: olmuş, meydana gelmiş[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]vesait: vâsıtalar[/TD]
                  [TD]vâhidiyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan birlik tecellîsi (bk. v-ḥ-d)[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]âsâr-ı ihsan: bağış ve iyilik eserleri (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                  [/TR]

                  [/TABLE]

                  #799302
                  Anonim

                    daha büyük, daha güzel, daha yüksektir demektir. Meselâ, nasıl bir padişahın—fakat velî bir padişahın—ki, umum memurları ve kumandanları sırf bir perde olup, bütün hüküm ve icraat Onun elinde farz ediyoruz. O padişahın tasarrufat ve icraatı iki çeşittir:Birisi, umumî bir kanunla, zâhirî memurların ve kumandanların suretinde ve makamların kabiliyetine göre verdiği emirler ve gösterdiği icraatlardır.

                    İkincisi, umumî kanunla değil ve zâhirî memurları da perde yapmayarak, doğrudan doğruya ihsânât-ı şahanesi ve icraatı, daha güzel, daha yüksek denilebilir.

                    Öyle de, Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Hâlık-ı Kâinat, çendan vesait ve esbabı icraatına perde yapmış, haşmet-i rububiyetini göstermiş. Fakat, ibâdının kalbinde hususî bir telefon bırakmış ki, esbabı arkada bırakıp, doğrudan doğruya Ona teveccüh etmek için, ubûdiyet-i hassa ile mükellef edip

                    blank.gif1اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَعِينُ deyiniz diye, kâinattan, yüzlerini kendine çevirir.

                    İşte blank.gif2 اَللهُ أَكْبَرُ, blank.gif3 اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ , blank.gif4 اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ meânîsi şu mânâya da bakıyor.

                    Vekilin ikinci şık sualine Beş Remiz ile cevaptır:

                    BİRİNCİ REMİZ: Sualde diyor ki: “Birşeyin zıddı olmazsa, o şeyin nasıl kemâli olabilir?”

                    Elcevap: Şu sual sahibi, hakikî kemâli bilmiyor, yalnız nisbî bir kemâl zannediyor. Halbuki, gayra bakan ve gayra nisbeten hasıl olan meziyetler, faziletler, tefevvuklar hakikî değiller; nisbîdirler, zayıftırlar. Eğer gayr nazardan sakıt olsalar, onlar da sukut ederler. Meselâ, sıcaklığın nisbî lezzeti ve fazileti, soğuğun tesiriyledir. Yemeğin nisbî lezzeti, açlık eleminin tesiriyledir. Onlar gitse, bunlar da azalır.

                    [NOT]Dipnot-1
                    “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.” Fâtiha Sûresi, 1:5.
                    Dipnot-2
                    Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “Allah en büyüktür.” Ebû Hanîfe, el-Müsned s. 148; Ebû Yûsuf, Kitabu’l-Âsâr s. 18; eş Şafiî, es-Sünenu’l-Me’sûra s. 290; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat 5:28.
                    Dipnot-3
                    Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “Merhametlilerin en merhametlisi.” A’râf Sûresi, 7:151; Yûsuf Sûresi, 12:64.
                    Dipnot-4
                    Yanlış anlaşılan zâhirî mânâ: “Yaratıcıların en güzeli.” Mü’minûn Sûresi, 23:14; Sâffât Sûresi, 37:125.[/NOT]

                    [TABLE]

                    [TR]
                    [TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)[/TD]
                    [TD]Sultan-ı Ezel ve Ebed: varlığının başlangıcı ve sonu olmayan kudret ve hakimiyet sahibi Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ; e-z-l; e-b-d)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]elem: acı, sıkıntı[/TD]
                    [TD]esbab: sebepler (bk. s-b-b)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]farz etmek: varsaymak[/TD]
                    [TD]fazilet: değer, üstünlük (bk. f-ḍ-l)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]gayr: diğeri, başkası[/TD]
                    [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]haşmet-i rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan rablığının haşmeti, görkemi (bk. r-b-b)[/TD]
                    [TD]hususî: özel[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hüküm: yargı, karar (bk. ḥ-k-m)[/TD]
                    [TD]ibâd: kullar (bk. a-b-d)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ihsânât-ı şahane: padişahın bağış ve iyilikleri (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                    [TD]kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                    [TD]meziyet: üstün özellikler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]meânî: mânâlar (bk. a-n-y)[/TD]
                    [TD]mükellef etmek: yükümlü tutmak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)[/TD]
                    [TD]nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]nisbî: kıyaslama ile olan, göreceli (bk. n-s-b)[/TD]
                    [TD]remiz: işaret[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]sukut etmek: düşmek[/TD]
                    [TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]sâkıt olmak: düşmek[/TD]
                    [TD]tasarrufat: herşeyi dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tefevvuk: üstünlük[/TD]
                    [TD]teveccüh etmek: yönelmek[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ubûdiyet-i hassa: hâlis, samimi kulluk (bk. a-b-d)[/TD]
                    [TD]umum: bütün[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]umumî: genel[/TD]
                    [TD]velî: Allah dostu (bk. v-l-y)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vesait: vasıtalar[/TD]
                    [TD]zahiri: görünürde (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]çendan: gerçi[/TD]
                    [/TR]

                    [/TABLE]

                    #799303
                    Anonim

                      Halbuki, hakikî lezzet ve muhabbet ve kemâl ve fazilet odur ki, gayrın tasavvuruna bina edilmesin, zâtında bulunsun ve bizzat bir hakikat-i mukarrere olsun. Lezzet-i vücut ve lezzet-i hayat ve lezzet-i muhabbet ve lezzet-i marifet ve lezzet-i iman ve lezzet-i bekâ ve lezzet-i rahmet ve lezzet-i şefkat ve hüsn-ü nur ve hüsn-ü basar ve hüsn-ü kelâm ve hüsn-ü kerem ve hüsn-ü sîret ve hüsn-ü suret ve kemâl-i zât ve kemâl-i sıfât ve kemâl-i ef’al gibi bizzat meziyetler, gayr olsun olmasın, şu meziyetler tebeddül etmez.

                      İşte, Sâni-i Zülcelâl ve Fâtır-ı Zülcemâl ve Hâlık-ı Zülkemâlin bütün kemâlâtı hakikiyedir, zâtiyedir. Gayr ve mâsivâ Ona tesir etmez, yalnız mezâhir olabilirler.

                      İKİNCİ REMİZ: Seyyid Şerif Cürcânî Şerhu’l-Mevâkıf’ta demiş ki: “Sebeb-i muhabbet, ya lezzet veya menfaat, ya müşâkelet (yani meyl-i cinsiyet), ya kemâldir. Çünkü kemâl mahbub-u lizâtihîdir.”blank.gif1 Yani, ne şeyi seversen, ya lezzet için seversin, ya menfaat için, ya evlâda meyil gibi bir müşâkele-i cinsiye için, ya kemâl olduğu için seversin. Eğer kemâl ise, başka bir sebep, bir garaz lâzım değil; o bizzat sevilir. Meselâ, eski zamanda sahib-i kemâlât insanları herkes sever; onlara karşı hiçbir alâka olmadığı halde istihsankârâne muhabbet edilir.

                      İşte, Cenâb-ı Hakkın bütün kemâlâtı ve Esmâ-i Hüsnâsının bütün merâtipleri ve bütün faziletleri hakikî kemâlât olduklarından, bizzat sevilirler; mahbûbetün lizâtihâdırlar. Mahbub-u Bilhak ve Habîb-i Hakikî olan Zât-ı Zülcelâl, hakikî

                      [NOT]Dipnot-1
                      bk. el-Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf 6:138.[/NOT]

                      [TABLE]

                      [TR]
                      [TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                      [TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Fâtır-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve herşeyi benzersiz üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-m-l)[/TD]
                      [TD]Habîb-i Hakikî: gerçek sevgili olan Allah (bk. ḥ-b-b; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Hâlık-ı Zülkemâl: sonsuz mükemmellik sahibi olan ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-m-l)[/TD]
                      [TD]Mahbub-u Bilhak: gerçek anlamda sevilmeye layık olan Allah (bk. ḥ-b-b; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Seyyid Şerif Cürcânî: (bk. bilgiler)[/TD]
                      [TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)[/TD]
                      [TD]bina etme: üzerine kurma[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]fazilet: değer, üstünlük (bk. f-ḍ-l)[/TD]
                      [TD]garaz: gaye, hedef, istek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]gayr: diğeri, başkası[/TD]
                      [TD]hakikat-i mukarrere: sabit, kesinleşmiş gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hakikiye: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                      [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hüsn-ü basar: görme sıfatındaki güzellik (bk. ḥ-s-n; b-ṣ-r)[/TD]
                      [TD]hüsn-ü kelâm: sözdeki güzellik (bk. ḥ-s-n; k-l-m)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hüsn-ü kerem: ikram etmedeki güzellik (bk. ḥ-s-n; k-r-m)[/TD]
                      [TD]hüsn-ü nur: nurdaki güzellik (bk. ḥ-s-n; n-v-r)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]hüsn-ü suret: dış görünüşteki güzellik (bk. ḥ-s-n; ṣ-v-r)[/TD]
                      [TD]hüsn-ü sîret: ahlâktaki güzellik (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]istihsankârâne: güzel bulup beğenerek (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                      [TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kemâl-i Zât: Zâtındaki mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
                      [TD]kemâl-i ef’al: fiil ve işlerdeki mükemmellik (bk. k-m-l; f-a-l)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kemâl-i sıfât: vasıf ve özelliklerdeki mükemmellik (bk. k-m-l; v-ṣ-f)[/TD]
                      [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lezzet-i bekà: devamlılık ve kalıcılıktaki lezzet (bk. b-ḳ-y)[/TD]
                      [TD]lezzet-i hayat: hayattaki lezzet (bk. ḥ-y-y)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lezzet-i iman: imandaki lezzet (bk. e-m-n)[/TD]
                      [TD]lezzet-i marifet: ilim ve irfandaki lezzet (bk. a-r-f)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lezzet-i muhabbet: sevgideki lezzet (bk. ḥ-b-b)[/TD]
                      [TD]lezzet-i rahmet: merhametteki lezzet (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lezzet-i vücut: varlıktaki lezzet (bk. v-c-d)[/TD]
                      [TD]lezzet-i şefkat: şefkatteki lezzet (bk. ş-f-ḳ)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mahbub-u lizâtihî: zâtı itibariyle sevilen, bizzat sevilen (bk. ḥ-b-b)[/TD]
                      [TD]mahbûbetün lizâtihâ: bizzat sevilen (bk. ḥ-b-b)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]merâtib: mertebeler, dereceler[/TD]
                      [TD]meyil: arzu, istek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]meyl-i cinsiyet: tür ve cins yakınlığı açısından meyletme[/TD]
                      [TD]meziyet: üstün özellikler[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mezâhir: göründüğü yerler, aynalar (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                      [TD]muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mâsivâ: Allah’ın dışındaki varlıklar[/TD]
                      [TD]müşâkele-i cinsiye: tür veya soyla ilgili yakınlık, akrabalık[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müşâkelet: cinsî yakınlık ve türdeşlik[/TD]
                      [TD]remiz: işaret[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]sahib-i kemâlât: üstün özellik ve fazilet sahibi (bk. k-m-l)[/TD]
                      [TD]sebeb-i muhabbet: sevginin sebebi (bk. s-b-b; ḥ-b-b)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tasavvur: düşünme, hayal (bk. ṣ-v-r)[/TD]
                      [TD]tebeddül etmek: değişmek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]zât: kendisi[/TD]
                      [TD]zâtî: zâta ait, öznel[/TD]
                      [/TR]

                      [/TABLE]

                      #799304
                      Anonim

                        olan kemâlâtını ve sıfât ve esmâsının güzelliklerini kendine lâyık bir tarzda sever, muhabbet eder. Hem o kemâlâtın mazharları, âyineleri olan san’atını ve masnuatını ve mahlûkatının mehâsinini sever, muhabbet eder. Enbiyasını ve evliyasını, hususan Seyyidü’l-Mürselîn ve Sultanü’l-Evliya olan Habîb-i Ekremini sever. Yani, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin âyinesi olan Habîbini sever. Ve kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın mazhar-ı câmii ve zîşuuru olan o Habîbini ve ihvânını sever. Ve san’atını sevmesiyle, o san’atın dellâl ve teşhircisi olan o Habîbini ve emsalini sever. Ve masnuatını sevmesiyle, o masnuata karşı “Maşaallah, bârekâllah, ne kadar güzel yapılmışlar!” diyen ve takdir eden ve istihsan eden o Habîbini ve onun arkasında olanları sever. Ve mahlûkatının mehâsinini sevmesiyle, o mehâsin-i ahlâkın umumunu câmi’ olan o Habîb-i Ekremini ve onun etbâ ve ihvânını sever, muhabbet eder.

                        ÜÇÜNCÜ REMİZ: Umum kâinattaki umum kemâlât, bir Zât-ı Zülcelâlin kemâlinin âyâtıdır ve cemâlinin işârâtıdır. Belki, hakikî kemâline nisbeten bütün kâinattaki hüsün ve kemâl ve cemâl, zayıf bir gölgedir. Şu hakikatin beş hüccetine icmâlen işaret ederiz.

                        Birinci hüccet: Nasıl ki, mükemmel, muhteşem, münakkâş, müzeyyen bir saray mükemmel bir ustalık, bir dülgerliğe bilbedâhe delâlet eder. Ve mükemmel fiil olan o dülgerlik, o nakkâşlık, bizzarure, mükemmel bir fâile, bir ustaya, bir mühendise ve “nakkâş” ve “musavvir” gibi ünvan ve isimleriyle beraber delâlet eder. Ve mükemmel o isimler dahi, şüphesiz, o ustanın mükemmel, san’atkârâne sıfatına delâlet eder. Ve o kemâl-i san’at ve sıfat, bilbedâhe, o ustanın kemâl‑i istidadına ve kabiliyetine delâlet eder. Ve o kemâl-i istidat ve kabiliyet, bizzarure, o ustanın kemâl-i zâtına ve ulviyet-i mahiyetine delâlet eder.

                        [TABLE]

                        [TR]
                        [TD]Bârekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k)[/TD]
                        [TD]Habîb: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-b-b)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Habîb-i Ekrem: Allah’ın sevgilisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. ḥ-b-b; k-r-m)[/TD]
                        [TD]Maşallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Seyyidü’l-Mürselîn: peygamberlerin efendisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l)[/TD]
                        [TD]Sultanü’l-Evliya: bütün velilerin sultanı olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. s-l-ṭ; v-l-y)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)[/TD]
                        [TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]bizzarure: zorunlu olarak[/TD]
                        [TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]câmi’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a)[/TD]
                        [TD]dellâl: ilancı, duyurucu[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
                        [TD]dülgerlik: yapı ustalığı[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]emsâl: benzerler (bk. m-s̱-l)[/TD]
                        [TD]enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
                        [TD]etbâ: tabi olanlar, uyanlar[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y)[/TD]
                        [TD]fâil: işi yapan (bk. f-a-l)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                        [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hususan: özellikle[/TD]
                        [TD]hüccet: delil[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                        [TD]icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ihvân: kardeşler[/TD]
                        [TD]istihsan etmek: beğenmek (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]işârât: işaretler, belirtiler[/TD]
                        [TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kemâl-i istidat ve kabiliyet: istidat ve kabiliyetin mükemmelliği (bk. k-m-l; a-d-d)[/TD]
                        [TD]kemâl-i san’at ve sıfat: san’at ve sıfattaki mükemmellik (bk. k-m-l; ṣ-n-a; v-ṣ-f)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kemâl-i zât: zâtının mükemmelliği (bk. k-m-l)[/TD]
                        [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                        [TD]mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
                        [TD]mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mazhar-ı câmi’: kapsamlı görünme yeri (bk. ẓ-h-r; c-m-a)[/TD]
                        [TD]mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]mehâsin-i ahlâk: ahlâk güzellikleri (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ)[/TD]
                        [TD]muhabbet etmek: sevmek (bk. ḥ-b-b)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]musavvir: şekil ve suret verici (bk. ṣ-v-r)[/TD]
                        [TD]münakkaş: nakışlı (bk. n-ḳ-ş)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)[/TD]
                        [TD]nakkaş: işleme ustası (bk. n-ḳ-ş)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nakkaşlık: işleme ustalığı (bk. n-ḳ-ş)[/TD]
                        [TD]nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]remiz: işaret[/TD]
                        [TD]san’atkârâne: san’atkâra yakışır şekilde (bk. ṣ-n-a)[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f)[/TD]
                        [TD]teşhirci: sergileyici[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ulviyet-i mahiyet: mahiyetin yüceliği[/TD]
                        [TD]umum: bütün[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r)[/TD]
                        [TD]âyât: âyetler, deliller[/TD]
                        [/TR]

                        [/TABLE]

                        #799305
                        Anonim

                          Aynen öyle de, şu saray-ı âlem, şu mükemmel, müzeyyen eser, bilbedâhe, gayet kemâldeki ef’âle delâlet eder. Çünkü, eserdeki kemâlât, o ef’âlin kemâlâtından ileri gelir ve onu gösterir.

                          Kemâl-i ef’âl ise, bizzarure, bir Fâil-i Mükemmele ve o Fâilin kemâl-i esmâsına, yani, âsâra nisbeten Müdebbir, Musavvir, Hakîm, Rahîm, Müzeyyin gibi isimlerin kemâline delâlet eder.

                          İsimlerin ve ünvanların kemâli ise, şeksiz şüphesiz, o Fâilin kemâl-i evsâfına delâlet eder. Zira, sıfat mükemmel olmazsa, sıfattan neş’et eden isimler, unvanlar mükemmel olamaz.

                          Ve o evsâfın kemâli, bilbedâhe, şuûnât-ı zâtiyenin kemâline delâlet eder. Çünkü, sıfatın mebdeleri, o şuûn-u zâtiyedir.

                          Ve şuûn-u zâtiyenin kemâli ise, biilmilyakîn, Zât-ı Zîşuûnun kemâline ve öyle lâyık bir kemâline delâlet eder ki, o kemâlin ziyası şuûn ve sıfât ve esmâ ve ef’al ve âsâr perdelerinden geçtiği halde, şu kâinatta yine bu kadar hüsnü ve cemâli ve kemâli göstermiş.İşte, şu derece hakikî kemâlât-ı zâtiyenin burhan-ı kat’î ile vücudu sabit olduktan sonra, gayra bakan ve emsal ve ezdâda tefevvuk cihetiyle olan nisbî kemâlâtın ne ehemmiyeti kalır, ne derece sönük düşer, anlarsın.

                          İkinci hüccet: Şu kâinata nazar-ı ibretle bakıldığı vakit, vicdan ve kalb bir hads-i sadıkla hisseder ki, şu kâinatı bu derece güzelleştiren ve süslendiren ve envâ-ı mehâsinle tezyin edenin, nihayet derecede bir cemâl ve kemâlâtı vardır ki şöyle yapıyor.

                          Üçüncü hüccet: Malûmdur ki, mevzun ve muntazam ve mükemmel ve güzel

                          [TABLE]

                          [TR]
                          [TD]Fâil: her işi mükemmel şekilde yapan, fiil sahibi Allah (bk. f-a-l)[/TD]
                          [TD]Fâil-i Mükemmel: her fiili ve işi mükemmel olan Allah (bk. f-a-l; k-m-l)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Hakîm: herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m)[/TD]
                          [TD]Musavvir: herşeyi istediği surette ve mükemmel bir şekilde yapan Allah (bk. ṣ-v-r)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)[/TD]
                          [TD]Müzeyyin: herşeyi eşsiz sanatıyla süsleyen, güzelleştiren Allah (bk. z-y-n)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                          [TD]Zât-ı Zîşuûn: şuûn sahibi Zât, Allah (bk. ẕî; ş-e-n)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]biilmilyakîn: şüphesiz bir ilimle bilme (bk. a-l-m; y-ḳ-n)[/TD]
                          [TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]bizzarure: zorunlu olarak[/TD]
                          [TD]burhan-ı kat’î: kesin delil[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
                          [TD]cihet: yön[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
                          [TD]ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]emsal: benzerler (bk. m-s̱-l)[/TD]
                          [TD]envâ-ı mehâsin: güzellik çeşitleri, türleri (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]esmâ: isimler (bk. s-m-v)[/TD]
                          [TD]evsâf: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ezdâd: zıtlar[/TD]
                          [TD]gayet: son derece[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]gayr: diğeri, başkası[/TD]
                          [TD]hads-i sadık: doğru sezgi (bk. s-d-ḳ)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                          [TD]hüccet: delil[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                          [TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kemâl-i ef’âl: fiillerdeki mükemmellik (bk. k-m-l; f-a-l)[/TD]
                          [TD]kemâl-i esmâ: isimlerin mükemmelliği (bk. k-m-l; s-m-v)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kemâl-i evsaf: vasıf ve özelliklerin mükemmelliği (bk. k-m-l; v-ṣ-f)[/TD]
                          [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kemâlât-ı zâtiye: zâtına mahsus mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
                          [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]malûm: bilinen (bk. a-l-m)[/TD]
                          [TD]mebde’: başlangıç[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mevzun: ölçülü (bk. v-z-n)[/TD]
                          [TD]muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)[/TD]
                          [TD]nazar-ı ibret: ibretli bakış (bk. n-ẓ-r)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]neş’et etmek: doğmak, ortaya çıkmak[/TD]
                          [TD]nihayet: son[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nisbeten: kıyasla, oranla (bk. n-s-b)[/TD]
                          [TD]nisbî: kıyaslama ile olan, göreceli (bk. n-s-b)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]saray-ı âlem: dünya sarayı (bk. a-l-m)[/TD]
                          [TD]sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tefevvuk: üstünlük[/TD]
                          [TD]tezyin: süsleme (bk. z-y-n)[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]vücud: varlık (bk. v-c-d)[/TD]
                          [TD]zira: çünkü[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ziya: ışık[/TD]
                          [TD]âsâr: eserler[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]şeksiz: kuşkusuz, şüphesiz[/TD]
                          [TD]şuûn/şuûnât-ı zâtiye: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden kutsal Zâtına ait özellikler (bk. ş-e-n)[/TD]
                          [/TR]

                          [/TABLE]

                          #799306
                          Anonim

                            san’atlar, gayet güzel bir programa istinad eder. Mükemmel ve güzel bir program ise, mükemmel ve güzel bir ilme ve güzel bir zihne ve güzel bir kabiliyet-i ruhiyeye delâlet eder. Demek, ruhun mânevî güzelliğidir ki, ilim vasıtasıyla san’atında tezahür ediyor.İşte, şu kâinat, hadsiz mehâsin-i maddiyesiyle, bir mânevî ve ilmî mehâsinin tereşşuhatıdır. Ve o ilmî ve mânevî mehâsin ve kemâlât, elbette hadsiz bir sermedî hüsün ve cemâl ve kemâlin cilveleridir.

                            Dördüncü hüccet: Malûmdur ki, ziyayı verenin ziyadar olması lâzım; tenvir edenin nuranî olması gerek; ihsan gınâdan gelir; lütuf lâtiften zuhur eder. Madem öyledir; kâinata bu kadar hüsün ve cemâl vermek ve mevcudata muhtelif kemâlât vermek, ışık güneşi gösterdiği gibi, bir cemâl-i sermedîyi gösterirler.

                            Madem mevcudat, zeminin yüzünde büyük bir nehir gibi, kemâlâtın lem’alarıyla parlar, geçer. O nehir güneşin cilveleriyle parladığı gibi, şu seyl-i mevcudat dahi hüsün ve cemâl ve kemâlin lem’alarıyla muvakkaten parlar, gider. Arkalarından gelenler aynı parlamayı, aynı lem’aları gösterdiklerinden anlaşılıyor ki, cereyan eden suyun kabarcıklarındaki cilveler, güzellikler nasıl kendilerinden değil, belki bir güneşin ziyasının güzellikleri, cilveleridir. Öyle de, şu seyl-i kâinattaki muvakkat parlayan mehâsin ve kemâlât, bir Şems-i Sermedînin lemeât-ı cemâl-i esmâsıdır

                            نَعَمْ تَفَانِى الْمِرْاٰةِ زَوَالُ الْمَوْجُودَاتِ مَعَ تَجَلِّى الدَّاۤئِمِ مَعَ الْفَيْضِ الْمُلاَزِمِ مِنْ اَظْهَرِ الظَّوَاهِرِ اَنَّ الْجَمَالَ الظَّاهِرَ لَيْسَ مُلْكَ الْمَظَاهِرِ مِنْ اَفْصَحِ تِبْيَانٍ مِنْ اَوْضَحِ بُرْهَانٍ لِلْجَمَالِ الْمُجَرَّدِ لِـْلاِحْسَانِ الْمُجَدَّدِ لِلْوَاجِبِ الْوُجُودِ لِلْبَاقِى الْوَدُودِ…blank.gif1

                            [NOT]Dipnot-1
                            Evet, âyinelerin fâniliği ve mevcudatın zevâliyle beraber tecelliyâtın ve füyuzâtın devam etmesi, bütün zuhurattan daha zâhir bir surette, onlarda görünen cemâlin mazharlara ait olmadığına delâlet eder ve en fasih bir lisanla ve en vâzıh bir burhanla gösterir ki, o tecelliyat, Vâcibü’l-Vücudun ve Bâkî-i Vedûdun mücerred cemâlinin ve mazharlar üzerinde daimî yenilenen ihsânâtının cilveleridir.[/NOT]

                            [TABLE]

                            [TR]
                            [TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
                            [TD]cemâl-i sermedî: sürekli ve daimi güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]cilve: görüntü, akis (bk. c-l-y)[/TD]
                            [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y)[/TD]
                            [TD]hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                            [TD]istinad: dayanma (bk. s-n-d)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kabiliyet-i ruhiye: ruhâ ait yetenek (bk. a-d-d; r-v-ḥ)[/TD]
                            [TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
                            [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]lemeât-ı cemâl-i esmâ: isimlerin güzelliğinin parıltıları (bk. c-m-l; s-m-v)[/TD]
                            [TD]lem’a: parıltı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]lâtif: lütuf ve iyilikte bulunan (bk. l-ṭ-f)[/TD]
                            [TD]lütuf: iyilik, ihsan, bağış (bk. l-ṭ-f)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                            [TD]mehâsin-i maddiye: maddî güzellikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
                            [TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muvakkat: geçici[/TD]
                            [TD]muvakkaten: geçici olarak[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r)[/TD]
                            [TD]sermedî: daimi, sürekli[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]seyl-i kâinat: kâinatın akışı; bütün varlık âleminin değişip gelişmesi, bir hedef ve maksada doğru ilerlemesi (bk. k-v-n)[/TD]
                            [TD]seyl-i mevcudat: varlıkların akışı (bk. v-c-d)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r)[/TD]
                            [TD]tereşşuhat: sızıntılar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tezahür: ortaya çıkma, görünme (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                            [TD]zemin: yer[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ziya: ışık[/TD]
                            [TD]ziyadar: ışıklı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                            [TD]Şems-i Sermedî: Devamlı Güneş, bu tabir devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır[/TD]
                            [/TR]

                            [/TABLE]

                            #799322
                            Anonim

                              Beşinci hüccet: Malûmdur ki, üç dört muhtelif yoldan gelenler aynı bir hadiseyi söyleseler, yakîni ifade eden tevatür derecesinde o hadisenin kat’î vukuuna delâlet eder. İşte, meşrepçe ve meslekçe ve istidatça ve asırca gayet muhtelif, ayrı ayrı bütün muhakkıkînin muhtelif tabakatından ve evliyanın muhtelif turuklarından ve asfiyanın muhtelif mesleklerinden ve hükema-yı hakikiyenin muhtelif mezheplerinden olan bütün ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ve müşahede, keşif ve zevk ve şuhud ile ittifak etmişler ki, kâinat mezâhirinde ve mevcudat âyinelerinde görülen mehâsin ve kemâlât, birtek Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun tecelliyât-ı kemâlidir ve cilve-i cemâl-i esmâsıdır. İşte bunların icmâı sarsılmaz bir hüccet-i kàtıadır.

                              Tahmin ederim ki, şu Remizde, ehl-i dalâletin vekili işitmemek için kulağını kapayıp kaçmaya mecburdur. Zaten zulmetli kafaları, huffaş misillü, bu nurları görmeye tahammül edemezler. Öyle ise, bundan sonra onları pek de nazara almayacağız.

                              DÖRDÜNCÜ REMİZ: Birşeyin lezzeti, hüsnü, cemâli, emsal ve ezdâdına bakmaktan ziyade, mazharlarına bakarlar. Meselâ, kerem güzel ve hoş bir sıfattır. Kerîm olan zât, başka mükrimlere tefevvuk cihetiyle aldığı lezzet-i nisbiyeden bin defa daha hoş bir lezzeti, ikram ettiği adamların telezzüzleriyle, ferahlarıyla alır. Hem bir şefkat ve merhamet sahibi, şefkat ettiği mahlûkların istirahatleri derecesinde hakikî bir lezzet alır. Meselâ, bir validenin, evlâdının mes’udiyetlerinden ve istirahatlerinden şefkat vasıtasıyla aldığı lezzet o derece kuvvetlidir ki, onların rahatı için ruhunu feda eder derecesine getirir. Hattâ o şefkatin lezzeti, tavuğu civcivlerini himaye etmek için arslana saldırtır.

                              [TABLE]

                              [TR]
                              [TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Zât, Allah (bk. v-c-b; v-c-d)[/TD]
                              [TD]asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l)[/TD]
                              [TD]cihet: yön[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cilve-i cemâl-i esmâ: isimlerin güzelliklerinin görüntüsü (bk. c-l-y; c-m-l; s-m-v)[/TD]
                              [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)[/TD]
                              [TD]ehl-i keşif ve zevk ve şuhud ve müşahede: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini Allah’ın lütuf ve ihsanıyla gözleme yeteneğine sahip olan veli zâtlar (bk. k-ş-f; ş-h-d)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]emsal: benzerler (bk. m-s̱-l)[/TD]
                              [TD]evliya: veliler (bk. v-l-y)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ezdâd: zıtlar[/TD]
                              [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]himaye: koruma[/TD]
                              [TD]huffaş: yarasa[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hüccet: delil[/TD]
                              [TD]hüccet-i kàtıa: kesin delil[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hükema-yı hakikiye: gerçek filozof ve bilginler (bk. ḥ-k-m; ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                              [TD]hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)[/TD]
                              [TD]istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ittifak: birleşme, fikir birliği[/TD]
                              [TD]kat’î: kesin[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar (bk. k-m-l)[/TD]
                              [TD]kerem: cömertlik, ikram, yardım (bk. k-r-m)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kerîm: cömert, ikram sahibi (bk. k-r-m)[/TD]
                              [TD]keşif: kalb gözüyle görme, mânevî âlemlere ait bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                              [TD]lezzet-i nisbiye: izafî, göreceli lezzet (bk. n-s-b)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)[/TD]
                              [TD]malûm: bilinen (bk. a-l-m)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mazhar: ayna, yansıma yeri (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                              [TD]mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]meslek: hizmet yolu, ekolü[/TD]
                              [TD]mes’udiyet: mutluluk[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
                              [TD]mezhep: tutulan yol, ekol (bk. ẕ-h-b)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mezâhir: görünme ve yansıma yerleri, aynalar (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                              [TD]meşrep: tarz, üslup[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]misillü: gibi, benzeri (bk. m-s̱-l)[/TD]
                              [TD]muhakkıkîn: gerçekleri araştıran ve hakikatleri delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]muhtelif: çeşitli[/TD]
                              [TD]mükrim: ikram eden, cömertlikte bulunan (bk. k-r-m)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)[/TD]
                              [TD]remiz: işaret[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tabakat: tabakalar[/TD]
                              [TD]tahammül: katlanma, dayanma[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]tecellîyât-ı kemâl: mükemmelliklerin tecellîleri, yansımaları (bk. c-l-y; k-m-l)[/TD]
                              [TD]tefevvuk: üstünlük[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]telezzüz: lezzet alma[/TD]
                              [TD]tevatür: çeşitli kanallardan gelen ve doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haberin aktarılması[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]turuk: yollar (bk. ṭ-r-ḳ)[/TD]
                              [TD]valide: anne[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vuku: olma, meydana gelme[/TD]
                              [TD]yakîn: şüphesiz, kesin bilgi (bk. y-ḳ-n)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ziyade: çok[/TD]
                              [TD]zulmetli: karanlık (bk. ẓ-l-m)[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şuhud: kalp gözüyle görme (bk. ş-h-d)[/TD]
                              [/TR]

                              [/TABLE]

                              #799323
                              Anonim

                                İşte, madem evsâf-ı âliyedeki hakikî lezzet ve hüsün ve saadet ve kemâl, akran ve ezdâda bakmıyor, belki mezâhir ve müteallikatına bakıyor. Elbette, Hayy-ı Kayyûm ve Hannân-ı Mennân ve Rahîm ve Rahmân olan Zât-ı Zülcemâl ve Kemâlin rahmetindeki cemâl ise, merhumlara bakar. Merhametine mazhar olanların, hususan Cennet-i bâkiyede nihayetsiz envâ-ı rahmet ve şefkatine mazhar olanların derece-i saadetlerine ve tena’umlarına ve ferahlarına göre, o Zât-ı Rahmânü’r-Rahîm, Ona lâyık bir tarzda bir muhabbet, bir sevmek gibi, Ona lâyık şuûnâtla tabir edilen ulvî, kudsî, güzel, münezzeh mânâları vardır. “Lezzet-i kudsiye, aşk-ı mukaddes, ferah-ı münezzeh, mesruriyet-i kudsiye“ tabir edilen, izn-i şer’î olmadığından yad edemediğimiz gayet münezzeh, mukaddes şuûnâtı vardır ki, herbiri, kâinatta gördüğümüz ve mevcudat mâbeyninde hissettiğimiz aşk ve ferah ve mesruriyetten nihayetsiz derecelerde daha yüksek, daha ulvî, daha mukaddes, daha münezzeh olduğunu çok yerlerde ispat etmişiz. O mânâların birer lem’asına bakmak istersen, gelecek temsilâtın dürbünüyle bak:

                                Meselâ, nasıl ki sehâvetli, âlicenap, müşfik bir zât, güzel bir ziyafeti, gayet fakir ve aç ve muhtaç olanlara vermek için, seyahat eden güzel bir gemisine serer. Kendi de üstünde seyreder. O fukaranın minnettârâne tena’umları ve o aç olanların müteşekkirâne telezzüzleri ve o muhtaç olanların senâkârâne memnuniyetleri, ne derece o kerîm zâtı mesrur ve müferrah eder, ne kadar onun hoşuna gider, anlarsın.

                                İşte, küçücük bir sofranın hakikî mâliki olmayan ve bir tevziat memuru hükmünde

                                [TABLE]

                                [TR]
                                [TD]Cennet-i bâkiye: devamlı ve kalıcı olan Cennet hayatı (bk. b-ḳ-y)[/TD]
                                [TD]Hannân-ı Mennân: rahmetlerin en hoş cilvesini kullarına bağışlayan ve sonsuz minnete lâyık olduğunu gösterecek şekilde kullarını nimetlendiren Allah (bk. ḥ-n-n)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan Allah (bk. ḥ-y-y; ḳ-v-m)[/TD]
                                [TD]Rahmân: kullarına karşı çok merhametli olan ve rahmet eserleri bütün varlık âlemini kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                                [TD]Zât-ı Rahmânü’r-Rahîm: dünya ve âhirette yarattıklarına sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle muamele eden Zât, Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]Zât-ı Zülcemâl ve Kemâl: sonsuz güzellik ve mükemmellik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-m-l)[/TD]
                                [TD]akran: denkler, eşit olanlar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]aşk-ı mukaddes: kutsal aşk (bk. ḳ-d-s)[/TD]
                                [TD]cemâl: güzellik (bk. c-m-l; k-m-l)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]derece-i saadet: mutluluk derecesi[/TD]
                                [TD]envâ-ı rahmet ve şefkat: rahmet ve şefkat çeşitleri (bk. r-ḥ-m; ş-f-ḳ)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]evsâf-ı âliye: yüce vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f)[/TD]
                                [TD]ezdâd: zıtlar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ferah-ı münezzeh: son derece nezih, temiz sevinç (bk. n-z-h)[/TD]
                                [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hususan: özellikle[/TD]
                                [TD]hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]izn-i şer’î: dinî izin[/TD]
                                [TD]kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kerîm: cömert, ikram sahibi (bk. k-r-m)[/TD]
                                [TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes (bk. ḳ-d-s)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                                [TD]lem’a: parıltı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]lezzet-i kudsiye: kutsal lezzet (bk. ḳ-d-s)[/TD]
                                [TD]mazhar olma: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]merhum: rahmete kavuşmuş (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                                [TD]mesrur: sevinçli, mutlu[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mesruriyet: sevinç[/TD]
                                [TD]mesruriyet-i kudsiye: mukaddes sevinç (bk. ḳ-d-s)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)[/TD]
                                [TD]mezâhir: görünme ve yansıma yerleri, aynalar (bk. ẓ-h-r)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]minnettârâne: minnet duyarak, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi taşıyarak[/TD]
                                [TD]muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mukaddes: her türlü kusur ve noksandan yüce (bk. ḳ-d-s)[/TD]
                                [TD]mâbeyn: ara[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mâlik: sahip (bk. m-l-k)[/TD]
                                [TD]müferrah: ferahlı, sevinçli[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]münezzeh: temiz, kusurlardan arınmış (bk. n-z-h)[/TD]
                                [TD]müteallikat: ilgili olanlar, yakınlar[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]müteşekkirâne: teşekkür ederek (bk. ş-k-r)[/TD]
                                [TD]müşfik: şefkatli (bk. ş-f-ḳ)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
                                [TD]rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]saadet: mutluluk[/TD]
                                [TD]sehâvetli: cömert (bk. c-v-d)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]senâkârâne: senâ ederek, överek[/TD]
                                [TD]tabir edilen: adlandırılan (bk. a-b-r)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]telezzüz: lezzetlenme[/TD]
                                [TD]temsilât: temsiller, kıyaslama tarzında benzetmeler (bk. m-s̱-l)[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tena’um: nimetlenme (bk. n-a-m)[/TD]
                                [TD]tevziat: dağıtım[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]ulvî: yüce[/TD]
                                [TD]yad etmek: anmak[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]âlicenap: yüksek ahlâk sahibi[/TD]
                                [TD]şuûnât: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait mukaddes özellikler (bk. ş-e-n)[/TD]
                                [/TR]

                                [/TABLE]

                                #799324
                                Anonim

                                  olan bir insanın mesruriyeti böyle ise, cin ve insi ve hayvânâtı feza-yı âlem denizinde seyir ve seyahat ettiren ve bir sefine-i Rabbâniye olan koca zeminin üstüne bindirip, yüzünde hadsiz envâ-ı mat’umâtı câmi’ bir sofrayı serip, bütün zîhayatı küçük bir kahvaltı nev’inde o ziyafete davet etmekle beraber, gayet mükemmel ve bütün envâ-ı lezâizi câmi’, sermedî, ebedî bir dâr-ı bekâda Cennetleri, herbirisini birer sofra-i nimet ederek hadsiz lezâizi ve letâifi câmi’ bir tarzda, nihayetsiz bir zamanda, nihayetsiz muhtaç, nihayetsiz müştak, nihayetsiz ibâdına, hakikî yemek için ziyafet açan bir Rahmân-ı Rahîme ait ve tabirinde âciz olduğumuz maânî-i mukaddese-i muhabbeti ve netâic-i rahmeti kıyas edebilirsin.

                                  Hem meselâ, mahir bir san’atperver, maharetini göstermeyi sever bir usta, güzel, plâksız konuşan fonoğraf gibi bir san’atı icad ettikten sonra onu kurup tecrübe ediyor, gösteriyor. O san’atkârın düşündüğü ve istediği neticeleri en mükemmel bir tarzda gösterse, onun mucidi ne kadar iftihar eder, ne kadar memnun olur, ne derece hoşuna gider, kendi kendine “Bârekâllah” der.

                                  İşte, küçücük bir insan, icadsız, sırf surî bir san’atçığıyla, bir fonoğrafın güzel işlemesiyle böyle memnun olsa, acaba bir Sâni-i Zülcelâl, koca kâinatı bir musikî, bir fonoğraf hükmünde icad ettiği gibi, zemini ve zemin içindeki bütün zîhayatı ve bilhassa zîhayat içinde insanın başını öyle bir fonoğraf-ı Rabbânî ve bir musika-i İlâhî tarzında yapmış ki, hikmet-i beşer, o san’at karşısında hayretinden parmağını ısırıyor. İşte, bütün o masnuat, bütün onlardan matlup neticeleri nihayet derecede ve gayet güzel bir surette gösterdiklerinden ve ibâdât-ı mahsusa ve tesbihat-ı hususiye ve tahiyyât-ı muayyene ile tabir edilen, evâmir-i tekvîniyeye karşı onların itaatleri ve onlardan matlup olan makàsıd-ı Rabbâniyenin

                                  [TABLE]

                                  [TR]
                                  [TD]Bârekâllah: Allah hayırlı ve mübarek kılsın (bk. b-r-k)[/TD]
                                  [TD]Rahmân-ı Rahîm: dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yapan, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)[/TD]
                                  [TD]bilhassa: özellikle[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]cin ve ins: cinler ve insanlar[/TD]
                                  [TD]câmi’: kapsayan, içine alan (bk. c-m-a)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]dâr-ı bekà: devamlı ve kalıcı olan yer (bk. b-ḳ-y)[/TD]
                                  [TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]envâ-ı lezâiz: lezzet çeşitleri[/TD]
                                  [TD]envâ-ı mat’umât: yiyecek çeşitleri[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]evâmir-i tekvîniye: Allah’ın kâinata koyduğu yaratılışa ait kanunlar (bk. k-v-n)[/TD]
                                  [TD]feza-yı âlem: uzay (bk. a-l-m)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]fonoğraf: gramofonun ilk şekli, ses cihazı[/TD]
                                  [TD]fonoğraf-ı Rabbânî: Allah’a ait fonoğraf, ses cihazı (bk. r-b-b)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                                  [TD]hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hayvânât: hayvanlar[/TD]
                                  [TD]hikmet-i beşer: insanın bilgi ve felsefesi (bk. ḥ-k-m)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]ibâd: kullar (bk. a-b-d)[/TD]
                                  [TD]ibâdât-ı mahsusa: kendilerine özgü ibadetler (bk. a-b-d)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]icad: var etme, yapma (bk. v-c-d)[/TD]
                                  [TD]iftihar: övünme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)[/TD]
                                  [TD]letâif: iyilikler, bağışlar (bk. l-ṭ-f)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]lezâiz: lezzetler[/TD]
                                  [TD]maharet: beceri, hüner[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mahir: maharetli, becerikli[/TD]
                                  [TD]makàsıd-ı Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın yüce maksatları, gayeleri (bk. ḳ-ṣ-d; r-b-b)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]masnuat: san’at eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a)[/TD]
                                  [TD]matlup: istenilen, hedeflenen (bk. ṭ-l-b)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]maânî-i mukaddese-i muhabbet: sevgi ile ilgili mukaddes mânâları (bk. a-n-y; ḳ-d-s; ḥ-b-b)[/TD]
                                  [TD]mesruriyet: sevinç[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mucid: icad eden, yapan (bk. v-c-d)[/TD]
                                  [TD]musika-i İlâhî: İlâhi mızıka (bk. e-l-h)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]müştak: çok arzulu ve istekli[/TD]
                                  [TD]netâic-i rahmet: rahmetin neticeleri (bk. r-ḥ-m)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nev’: tür, çeşit[/TD]
                                  [TD]nihayet: son[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nihayetsiz: sonsuz, sınırsız[/TD]
                                  [TD]san’atperver: san’at sever (bk. ṣ-n-a)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]sefine-i Rabbâniye: Allah’ın gemisi, dünya (bk. r-b-b)[/TD]
                                  [TD]sermedî: daimi, sürekli[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]seyir: gezme, gezinti[/TD]
                                  [TD]sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)[/TD]
                                  [TD]surî: görünüşteki[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tabir: açıklama, ifade (bk. a-b-r)[/TD]
                                  [TD]tabir edilen: adlandırılan (bk. a-b-r)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tahiyyât-ı muayyene: belirli zamanlarda okunan, canlıların hal dilleriyle ve yaşayışlarıyla dile getirdikleri dualar (bk. ḥ-y-y)[/TD]
                                  [TD]tesbihat-ı hususiye: özel tesbihler; Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]zemin: yer[/TD]
                                  [TD]zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]âciz: güçsüz (bk. a-c-z)[/TD]
                                  [/TR]

                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 86)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.