- Bu konu 100 yanıt içerir, 43 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
11 Temmuz 2010: 16:54 #772760
Anonim
Tamam Turab kardesim de,
bir insanin alem olmasi ne demektir peki ? alem olmak nedir ? ne vardir bu alemin içerisinde ?? bunu ogrenmeye calisiyorum.
11 Temmuz 2010: 17:06 #772765Anonim
kardeş bizler yunus değiliz ama yunus yolunda toz olabilirsek ne ala!…lakin sen kardeşim maşallah aleminde araştırmalara başlamışsın ve bu alemin senden başlayarak yani tek ten tamama erme yolundaysan elbet bu sorunun cevabı da seninle birlikte hız alacak.herkesin alemi farklı gibi gözükse de,şöyle ki;her göz ayrı renkte olsa da ağladığında herkes aynı gözyaşını akıtır.bu küçük alemin içinde Allah’ın insanı yaratılış gayesi gizlidir ve bu yaratılışta da mühim cevaplar gizlidir.bu cevaplar için sağlam ihlasla kendi küçük alemimizi tanımlayabileceğimize inanıyorum kardeş.
çok zor değil bu küçük alemi görmek aslında…etrafımıza bakmamız yeterli…herşey insan için tahsis edilmiş ve herşeyde bir nizami düzen varsa bu işlerin içinde bizi muhatab alan ALLAH CC. de elbet bizde bir küçük alemi çok görmemiştir.o alemin içine bakıp seyreylemek yerine dışarıdan bakıp seyreyleyip sonra bizim de içten bakıp seyreylememiz yeterli diye düşşünüyorum.Bu da kalp ile başlar yani tasavvuf yani zahiri ve batin ile..zahire bakıp batina gidebiliriz.
bu sorunun cevabı kişinin kendi vermiş olduğu gayretle ilgilidir kardeşim kısacası…
11 Temmuz 2010: 21:19 #772794Anonim
Risale-i Nurlar da Otuz İkinci Söz de şu ifade var. “Âlem güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan küçük bir âlemdir.”
Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki; Şu kainat alemi nasıl Allah’ın isimlerine ayinedarlık ediyorsa, Güzelliğiyle Cemil ismini, herşeyin bir nizam içinde oluşu Hakîm ismini, herşeyin bilinçli olarak idare ediliyor olması Alîm ismini vs. bildirip tanıtıyorsa insanda Allah’ın bütün isimlerine cami’ küçük bir alemdir. Diyebiliriz ki küçük alem olan insan, büyük alem olan kainatın fihristesi hükmündedir. Sâni-i Kadîr, külfetsiz, muâlecesiz, sür’atle, suhuletle, herşeyi, o şeye lâyık bir surette halk eder. Külliyâtı, cüz’iyat kadar kolay icad eder. Cüz’iyâtı, külliyat kadar san’atlı halk eder.
Evet, külliyâtı ve semâvâtı ve arzı halk eden kim ise, semâvât ve arzda olan cüz’iyâtı ve efrad-ı zîhayatiyeyi halk eden elbette yine Odur ve Ondan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz’iyat, o külliyâtın meyveleri, çekirdekleri, misal-i musağğarlarıdır.
“Hem o cüz’iyâtı icad eden kim ise, cüz’iyâtı ihata eden unsurları ve semâvât ve arzı dahi O halk etmiştir. Çünkü, görüyoruz ki, cüz’iyat, külliyâta nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise, o cüz’îleri halk eden Zâtın elinde, anâsır-ı külliye ve semâvât ve arz bulunmalıdır. Tâ ki, hikmetinin düsturlarıyla ve ilminin mizanlarıyla o küllî ve muhît mevcudatın hülâsalarını, mânâlarını, nümunelerini, o küçücük misal-i musağğarlar hükmünde olan cüz’iyatta derc edebilsin.”
Yirminci Mektup
11 Temmuz 2010: 21:25 #772795Anonim
“Ölmek için tevellüd edip dünyaya gelirsiniz; harap olmak için binalar yapıyorsunuz, hakikatini kulağımla değil, gözümle işitiyordum.” cümlesini izah eder misiniz?
“Evet, o vaziyetim o vakit beni nasıl ağlattırmış; on senedir hayalim o vaziyete uğradıkça yine ağlıyor. Evet, binler sene yaşamış o ihtiyar kalenin başındaki menzillerin harap olması ve onun altındaki şehrin sekiz sene zarfında sekiz yüz sene kadar ihtiyarlanması ve kale altındaki gayet hayattar ve mecma-i ahbap olan medresemin vefatı, umum Osmanlı Devletinde bütün medreselerin vefatını gösteren cenazesinin mânevî azametine işareten, koca Van Kalesinin yekpare taşı ona bir mezar taşı olmuş. Adeta o medresedeki, sekiz sene evvel benimle beraber bulunan merhum talebelerim, kabirlerinde benimle beraber ağlıyorlar. Belki o kasabanın harabe duvarları, dağılmış taşları benimle beraber ağlıyorlar. Ve onları ağlıyor gibi gördüm.”(1)Üstad Hazretleri yukarda vermiş olduğumuz paragrafta “İşte bu hakikati kulağımla değil, gözümle işitiyordum.” cümlesinin izahını ve açılımını yapıyor.
Geçmişte yapılan binaların eskiyip harabelere dönüşmesi, altı yüz yıllık Osmanlının yıkılması, eskide ilim okutulan medreselerin tahrip edilmesi, gençliğin gidip ihtiyarlığın gelmesi gibi hakikatlerin hepsi gözle okunan ve işitilen ölümün hakikatleridir.
Yani insanlar ölmek için doğarlar, yıkılmak için bina yaparlar hükmü, kainatın esaslı bir hakikati olan ölümün ve fenanın ihtarı ve ikazıdır. Madem insan ölecek, madem yapılan binalar harap olacak, öyle ise kalbimiz bu fani şeylere değil, ebedi ve baki şeylere müteveccih olmalıdır, denilmek isteniyor.
Dünyanın bağına bahçesine gönlünü kaptıran, azap ve elemden başka bir şey bulmaz. Ama sonsuz cemal sahibi, Allah’a gönül veren ebedi olarak mesut ve bahtiyar olacaklardır. İşte ihtiyarlık ve o binaların harabiyeti, bize bu hakikati ihtar ve ikaz ediyor. Üstad Hazretleri de tabloyu hayli hazin ve elim çiziyor ki; tesiri iyi olsun.
(1) bk. Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a, On Üçüncü Rica11 Temmuz 2010: 21:30 #772797Anonim
Üstad Bediüzzaman Said Nursi’nin teknoloji ve bilime bakış açısı nasıldı, Risale-i Nur Külliyatı’nda bu konuda bilgi var mıdır?
Üstad Hazretlerinin bilim ve teknolojiye bakışını şu şekilde özetleyebiliriz:
Kainatta iki türlü şeriat vardır.Birisi; Allah’ın Kelam sıfatından gelen ve vahiy ve peygamberler vasıtası ile insanlığa gönderilen dinlerdir. Bu şeriatın asıl muhatabı insanlıktır. Bu şeriata uyarak yaşamak ve hayatları ile aksettirmek insanların görevidir.Diğer şeriat ise; Allah’ın İrade ve Kudret sıfatından gelen tekvini şeriattır. Yani kainata konulmuş bütün kanun ve adetullahlardır. Çekirdeğin bir sistem ile çatlayıp büyümesi, yıldızların hassas bir şekilde yörünge içinde hareket etmeleri, bütün canlıların hayat şartlarının ve rızıklarının mükemmelen tanzim ve tedbir edilmesi, hepsi irade sıfatından gelen şeriatın meseleleri ve hükümleridir.
İşte nasıl kelam sıfatından gelen dinin hükümlerine uymak, insanların ve cinlerin görev ve vazifesi ise, şu irade sıfatından gelen fıtri ve tekvini şeriata da uymak, yine bütün insanların ve cinlerin görev ve vazifesidir. Dine uymayanların ekserisi ahiret hayatında ceza çekerler; ama fıtri şeriata yani kainatın bilimsel yasalarına uymayanlar, peşinen cezasını bu dünyada fakir ve zelil olarak çekerler. Bu mümin olsun kafir olsun fark etmez. Kainattaki adet ve kurallara uymayanların peşinen zelil ve hakir olmaları, Allah’ın değişmez bir kanunudur.
Kainatın maddi şeriatına uymak her insan üzerine farzdır. Bunların terki ve başkalarına havalesi kabil değildir. Maalesef Müslümanlar dünyada Kur’an ve sünnet çizgisinden uzak bir hayat yaşadıkları için, bu nimetlerin keşfinde önceliği ekseri olarak kafirlere kaptırmışlardır. Bunun tek sebebi de; Allah’ın tekvini ve fıtri şeriatına uymamalarıdır.
Halbuki İslam; insanlara çalışmayı ve dürüstlüğü emrediyor. Demek biz bu emre yeterince özen gösteremedik, keşif hakkı kafirlerin eline geçti. Yapılacak tek şey var; Allah’ın hem İslam şeriatına, hem de fıtri şeriatına; yani bilim ve teknolojiye sımsıkı sarılmaktır. O zaman inşallah İslam dünyası bu makus talihini kırar ve her iki cihanda bahtiyar ve mesut bir hayat sürer.Üstad Hazretleri, her bir fen; bir isme dayanır diyor:
“Herbir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyâtın, herbir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san’at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir.”
“Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir’ine yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.”
“Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san’attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rû-yi zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur.”
“Meselâ, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü’l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlühü) ism-i Hakîm’inin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misilli dalâlete yol açar.“(1)Bu ifadeler açık bir şekilde doğruluğu sabit olmuş, bilimin de Kur’an’ın bir meselesi olduğunu ifade ediyor. Yani bilim Müslümanların ikinci şeriatıdır ve öyle olmak gerekiyor. Üstad Hazretlerinin bakışı bu minval üzeredir.
11 Temmuz 2010: 22:26 #772802Anonim
nedense bu konuyu okuyonca daha üzerinde durduğumuz “Durmayanlar durmuyorlar, her an tazeleniyorlar” konusu aklıma geldi
Âlem; cihan, kâinat, dünya ve Allah’tan gayrı her şey mânâlarına gelir. Ayrıca halk ve topluma da âlem denir.
kelime alamı olarak bu olsada, ilmi olarak Alem kelimesi çok anlamlar içerir.
Belki çoğumuzun 18 bin alem kavramını düşünüp, içinden çıkamamamızın nedeni de budur?Bizim izleyip, müşahade ettiğimiz alemler sürekli bir döngü içindedirler.
Gökyüzünde milyarlarca yıldız her an kendilerine verilen emir doğrultusunda hareket etmektedir.
Hayvanlara baktığımızda ya avlandıklarını, ya av aradıklarını görürüz
Denizin altı başka bir alem, çöl hayatı başka bir alemdir.
Hatta bir kayayı kaldırıp altına baktığımızda dahi başka bir alem vardır. böcekler, solucanlar, bakteriler..
Camid bir eşyanın dahi en küçük yapı taşının atom olduğunu ve çekirdeğin etrafında sürekli elektronların hareket ettiklerini biliyorken,
zihayat sahibi varlıklarıkların hareketsiz olduklarını düşünmek mümkün değildir.İşte bundan dolayı “İnsan dahi kendi içinde küçük bir alemdir” cümlesinden 2 şey geliyor benim aklıma:
Birisi biyolojik olarak;
hareket ettikçe, konuştukça hatta nefes aldıkça vücudumuzda yüzlerce, binlerce hücre yok oluyor lakin
aynı zamanda İlahi bir emirle yenileniyorlar.
kalbimiz kan pompalıyor, akciğerlerimiz hava sirkülasyonu yapıyorlar, böbreklerimiz, karaciğerimiz, bağırsaklarımız, beynimiz..
bizim irademiz dışında sürekli vazifelerini yerine getiriyorlar. Bu döngüler nedeni ile bir alem sayılır bedenimiz.
İkincisi ise manevi yönden;
yani hayal ve düşüncelerimizin sınırı yoktur. bir anda 50 sene sonrasına gidip gelebiliriz hatta kendimizi Cennet’te bile tahayyül edebiliriz.
Ya da ruhumuzun uyuduğumuz zaman bedenimizden ayrılması,
ya da 20 sene önceki bir olayı en ince detaylarına kadar hatırlıyor olabilmemiz
ya da kalbimizde barındırdığımız duyguların devamlılığı
akıl, kalb, ruh, hayal gibi, bize verilen cihazatların geniş kapsamlı olduklarının bir göstergesidir bence..“Nasılki insanın unsurları, kâinatın unsurlarından; ve kemikleri, taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve ağaçlarından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz’ın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delalet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de; insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hâfızaları Levh-i Mahfuz’dan ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden ve hâkeza herbir cihazı bir âlemden haber veriyorlar.” (30 Lem’a 6. Nükte)
13 Temmuz 2010: 21:08 #772872Anonim
@Turab 200528 wrote:
kardeş bizler yunus değiliz ama yunus yolunda toz olabilirsek ne ala!…lakin sen kardeşim maşallah aleminde araştırmalara başlamışsın ve bu alemin senden başlayarak yani tek ten tamama erme yolundaysan elbet bu sorunun cevabı da seninle birlikte hız alacak.herkesin alemi farklı gibi gözükse de,şöyle ki;her göz ayrı renkte olsa da ağladığında herkes aynı gözyaşını akıtır.bu küçük alemin içinde Allah’ın insanı yaratılış gayesi gizlidir ve bu yaratılışta da mühim cevaplar gizlidir.bu cevaplar için sağlam ihlasla kendi küçük alemimizi tanımlayabileceğimize inanıyorum kardeş.
çok zor değil bu küçük alemi görmek aslında…etrafımıza bakmamız yeterli…herşey insan için tahsis edilmiş ve herşeyde bir nizami düzen varsa bu işlerin içinde bizi muhatab alan ALLAH CC. de elbet bizde bir küçük alemi çok görmemiştir.o alemin içine bakıp seyreylemek yerine dışarıdan bakıp seyreyleyip sonra bizim de içten bakıp seyreylememiz yeterli diye düşşünüyorum.Bu da kalp ile başlar yani tasavvuf yani zahiri ve batin ile..zahire bakıp batina gidebiliriz.
bu sorunun cevabı kişinin kendi vermiş olduğu gayretle ilgilidir kardeşim kısacası…
vermis oldugumuz gayrete gore alemimizi degerlendirisek, benimkisi baya bir kucuk anlasilan:(
Ama biliyorumki gayretim az olsada, alemim buyuk

Risale-i Nurlar da Otuz İkinci Söz de şu ifade var. “Âlem güzel ve büyük bir insandır; nasıl ki insan küçük bir âlemdir.”
Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki; Şu kainat alemi nasıl Allah’ın isimlerine ayinedarlık ediyorsa, Güzelliğiyle Cemil ismini, herşeyin bir nizam içinde oluşu Hakîm ismini, herşeyin bilinçli olarak idare ediliyor olması Alîm ismini vs. bildirip tanıtıyorsa insanda Allah’ın bütün isimlerine cami’ küçük bir alemdir. Diyebiliriz ki küçük alem olan insan, büyük alem olan kainatın fihristesi hükmündedir. Sâni-i Kadîr, külfetsiz, muâlecesiz, sür’atle, suhuletle, herşeyi, o şeye lâyık bir surette halk eder. Külliyâtı, cüz’iyat kadar kolay icad eder. Cüz’iyâtı, külliyat kadar san’atlı halk eder.
Evet, külliyâtı ve semâvâtı ve arzı halk eden kim ise, semâvât ve arzda olan cüz’iyâtı ve efrad-ı zîhayatiyeyi halk eden elbette yine Odur ve Ondan başka olamaz. Çünkü o küçük cüz’iyat, o külliyâtın meyveleri, çekirdekleri, misal-i musağğarlarıdır.
“Hem o cüz’iyâtı icad eden kim ise, cüz’iyâtı ihata eden unsurları ve semâvât ve arzı dahi O halk etmiştir. Çünkü, görüyoruz ki, cüz’iyat, külliyâta nisbeten birer çekirdek, birer küçük nüsha hükmündedir. Öyle ise, o cüz’îleri halk eden Zâtın elinde, anâsır-ı külliye ve semâvât ve arz bulunmalıdır. Tâ ki, hikmetinin düsturlarıyla ve ilminin mizanlarıyla o küllî ve muhît mevcudatın hülâsalarını, mânâlarını, nümunelerini, o küçücük misal-i musağğarlar hükmünde olan cüz’iyatta derc edebilsin.”
Yirminci Mektup
Allah razi olsun kardes, cok istifadeli bir bolum.
@akna 200596 wrote:
nedense bu konuyu okuyonca daha üzerinde durduğumuz “Durmayanlar durmuyorlar, her an tazeleniyorlar” konusu aklıma geldi
Âlem; cihan, kâinat, dünya ve Allah’tan gayrı her şey mânâlarına gelir. Ayrıca halk ve topluma da âlem denir.
kelime alamı olarak bu olsada, ilmi olarak Alem kelimesi çok anlamlar içerir.
Belki çoğumuzun 18 bin alem kavramını düşünüp, içinden çıkamamamızın nedeni de budur?Bizim izleyip, müşahade ettiğimiz alemler sürekli bir döngü içindedirler.
Gökyüzünde milyarlarca yıldız her an kendilerine verilen emir doğrultusunda hareket etmektedir.
Hayvanlara baktığımızda ya avlandıklarını, ya av aradıklarını görürüz
Denizin altı başka bir alem, çöl hayatı başka bir alemdir.
Hatta bir kayayı kaldırıp altına baktığımızda dahi başka bir alem vardır. böcekler, solucanlar, bakteriler..
Camid bir eşyanın dahi en küçük yapı taşının atom olduğunu ve çekirdeğin etrafında sürekli elektronların hareket ettiklerini biliyorken,
zihayat sahibi varlıklarıkların hareketsiz olduklarını düşünmek mümkün değildir.İşte bundan dolayı “İnsan dahi kendi içinde küçük bir alemdir” cümlesinden 2 şey geliyor benim aklıma:
Birisi biyolojik olarak;
hareket ettikçe, konuştukça hatta nefes aldıkça vücudumuzda yüzlerce, binlerce hücre yok oluyor lakin
aynı zamanda İlahi bir emirle yenileniyorlar.
kalbimiz kan pompalıyor, akciğerlerimiz hava sirkülasyonu yapıyorlar, böbreklerimiz, karaciğerimiz, bağırsaklarımız, beynimiz..
bizim irademiz dışında sürekli vazifelerini yerine getiriyorlar. Bu döngüler nedeni ile bir alem sayılır bedenimiz.
İkincisi ise manevi yönden;
yani hayal ve düşüncelerimizin sınırı yoktur. bir anda 50 sene sonrasına gidip gelebiliriz hatta kendimizi Cennet’te bile tahayyül edebiliriz.
Ya da ruhumuzun uyuduğumuz zaman bedenimizden ayrılması,
ya da 20 sene önceki bir olayı en ince detaylarına kadar hatırlıyor olabilmemiz
ya da kalbimizde barındırdığımız duyguların devamlılığı
akıl, kalb, ruh, hayal gibi, bize verilen cihazatların geniş kapsamlı olduklarının bir göstergesidir bence..“Nasılki insanın unsurları, kâinatın unsurlarından; ve kemikleri, taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve ağaçlarından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz’ın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delalet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de; insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hâfızaları Levh-i Mahfuz’dan ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden ve hâkeza herbir cihazı bir âlemden haber veriyorlar.” (30 Lem’a 6. Nükte)
Allah razi olsun kardes, sanirim bu cumlede kanalize edilmis manayi anlamak için , ilk once bahsi gecen kavrami iyi bilmek gerekir. (Alem kavrami )
konuyu manevi yonden ele almaniz , hayal ve dusunce dunyasinin sInIrsIz oldugunu, hatiralar arasi yolculuk, bu alemde zaman kavraminin , alisalagelmis alem kavraminda daha farkli oldugunu anladim.
Alem derken ilk akla gelen kainattir, icerisinde canli ve cansiz varliklarin bulunmasi, hava su toprak, hayvanlar gibi bir cok seyin diger canlilar olan insan taifesine hizmet etmesi, insanlar arasindaki dayanisma yardimlasma vs..gorunen alemin ozellikleri.
Insan bir alemdir denince , maddi olarak yani bedenen bakilinca, organlarimizda ayni dayanismayi yardimlasmayi,gozlerin gormek icin verdigi hizmet, kulagin duymak icin, kendi icerisinde durmadan calisan bir fabrika , bir alem soz konusu.
Konuyu manevi yonden ele almaniz cok dikkatimi cekti, alisilagelmis alem kavramina farkli bir boyut katiyor. Insanin alemi , Kainata yeni bir boyut katiyor.
Lemaatta gecen su kismi hatirlatti bana : gunes insana dost olmak istiyor, Ehlen ve sehlen diyor, bizi tanimak istemezmisin ?
23 Ağustos 2010: 06:41 #775392Anonim
Bismillahirrahmanirrahim
Suâl: “Dost dostuyla beraber Cennette bulunacaktır.” (Hadîs-i şerif) Hâlbuki basit bir bedevî, bir dakikada, sohbet-i Nebeviyede, lillâh için bir muhabbet peydâ eder. O muhabbetle, Cennette Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın yanında bulunması lâzım gelir. Halbuki, gayr-i mütenâhî feyze mazhar Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın feyzi, bir basit bedevî feyziyle nasıl birleşir?
Elcevap: Bir temsil ile, şu ulvî hakikate şöyle bir işaret ederiz ki:
Meselâ, gayet güzel ve şâşaalı bir bağda, muhteşem bir zât, gayet büyük bir ziyâfet, gayet müzeyyen bir seyrangâh öyle bir sûrette ihzâr etmiş ki, kuvve-i zâikanın hissedecek bütün lezâiz-i mat’umâtı câmi’, kuvve-i bâsıranın hoşuna gidecek bütün mehâsini şâmil, kuvve-i hayaliyeyi keyiflendirecek bütün garâibi müştemil, ve hâkezâ, bütün havâss-ı zâhire ve bâtınayı okşayacak ve memnun edecek herşeyi, içine koymuştur.
Şimdi, iki dost var; beraber o ziyâfete giderler; bir locada, bir sofrada oturuyorlar. Fakat, birisinin kuvve-i zâikâsı pek az olduğundan, cüz’î zevk alır; gözü de az görüyor, kuvve-i şâmmesi yok, sanâyî-i garîbeden anlamaz, hârika şeyleri bilmez. O nüzhetgâhın binden ve belki milyondan birisini kabiliyeti nisbetinde ancak zevk ederek istifade eder.
Diğeri ise, bütün zâhirî ve bâtınî duyguları, akıl ve kalb ve his ve latîfeleri, o derece mükemmel ve o mertebe inkişaf etmiştir ki, o seyrangâhtaki bütün incelikleri, güzellikleri ve letâifi ve garâibi ayrı ayrı hissedip zevk ederek, ayrı ayrı lezzet aldığı halde o dost ile omuz omuzadır.
Mâdem, bu karma karışık, elemli ve daracık şu dünyada böyle oluyor; en küçük ile en büyük beraber iken, serâdan Süreyyâya kadar fark oluyor. Elbette, dâr-ı saadet ve ebediyet olan Cennette, bittarîkı’l-evlâ, dost dostu ile beraber iken, herbirisi istidadına göre sofra-i Rahmânirrahîmden, istidadları derecesinde hisselerini alırlar. Bulundukları Cennetler ayrı ayrı da olsa, beraber bulunmalarına mâni olmaz. Çünkü, Cennetin sekiz tabakası birbirinden yüksek oldukları halde, umumun damı Arş-ı âzamdır. -1- Nasıl ki mahrûtî bir dağın etrafında, birbiri içinde, birbirinden yüksek, kaidesinden zirvesine kadar surlu daireler bulunsa; o daireler birbirinin üstündedir, fakat birbirinin güneşi görmelerine mâni olmaz, birbirinden geçebilir, birbirine bakar. Öyle de, Cennetler de buna yakın bir tarz ile olduğu, ehâdisin mütenevvi’ rivâyâtı işaret ediyor
. (Sözler Sh. 461)
nur dersleri23 Ağustos 2010: 08:58 #775407Anonim
Allah razı olsun
23 Ağustos 2010: 09:03 #775408Anonim
Rabbim cümlemizi cennetine giren kullarından eylesin…
21 Eylül 2010: 07:07 #777575Anonim
Bismillahirrahmanirrahim
Birinci sözde dünyanın çöle insanın seyyaha benzetilmesinin hikmeti ne olabilir?
Birinci söz besmele ile başlar ve devamında şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır.
Demekki dünya ve içindeki ne varsa Allahı zikrediyor muhtelif mevcudatla süslenmiş kupkuru bir çöl değil!… Üstad hz neden çöl demiş olabilir!…
Dünyaya mana-i harf ile bakılmasına işeret etmiş üstad hazretleri Her iş Besmele ile başlar çünki Allah rasulu buyuruyor;“Besmele ile başlanmayan her önemli iş noksan kalır.” (Beyhâki)Besmele insanın kainatla arasındaki bir köprüdür bu köprunun sonunda ALLAH C C bulmak vasıl olmak vardır.
tüm mevcudata Besmelenin sırrınca bakmanın önemini vurguluyor
dünya hayatının geçici ve fani olduğunu; beka alemi ise ölüm perdesinin altına saklanan ahiret hayatı olduğunu Kuran-ı Kerim ve efendimizden öğreniyoruz üstad hazretleride bu konuya ilişkin şöyle buyurur;Şu hayat-ı dünyeviyyeyi sabit zannettik
O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik
Evet şu güzeran-ı hayat bir uykudur,bir rüya gibi geçti.
Şu temelsiz ömür dahi,bir rüzgar gibi uçar gider….demekki dünya hayatı ve içindekiler fanıdir bir ruya gibi ,elde hiç birşey kalmıyor hayal oluyor
kalan sadece ALLAHA iman ve ona ulaşmaya vesile kılınan ameller
Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir. Bunlar saniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.
devamı olmayan bir dünyada biz insanlara seyyahlık düşer Allahı aramak yaratılan herşeyde Allahı bulmak ezeli ve ebedi olanı bulmak düşer.
İşte bizler bunun farkında olarak bakarsak dünyaya dünyayı bir çöl olarak görür çölde su arayan yolcu gibi susamışcasına ALLAHI arayan seyyah hükmünde ve ona ulaştıracak vesileleri arar engellere takılmadan hedefe ulaşmaya gayret ederiz
Bu dünya çölüne lazım olan azık ise imandır Besmeledir Tevekkül ve Tefekkürdür.“Sübhaneke la ilmelena illa ma allemtena inneke entel alimul hakîm.”
6 Ekim 2010: 21:25 #778933Anonim
Bu Risale-i Nur değil mi? Kur’an ı tefsir eden. Alam- Gayb ve şehadet kitabı Kur’an değil mi?
7 Ekim 2010: 06:38 #778944Anonim
“Âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,..” cümlesini izah eder misiniz?
Gayb alemi; insanın zahiri duyguları ile göremediği ve algılayamadığı her şeydir.
Ama burada gayb ifadesi şehadet ifadesi ile tahsis edilip daraltılmış ve sadece “ahiret alemleri” anlamına irca edilmiştir. Öyle ise buradaki alem-i gayb, ahiret alemleri manasına geliyor.
İnsanın soyut aklı ve gaybe nüfuz edemeyen zahiri duyguları ile bu gaybi ahiret alemleri hakkında bir şey söylemesi ve oraları keşfetmesi mümkün değildir.
Bu yüzden oraları gören ve bilen Allah, kelamı olan Kur’an vasıtası ile bize o alemler hakkında malumat veriyor ve bize oraları tasvir ediyor.
Yoksa, insanın aklı ve duyguları o alemleri ne bilebilir ne de anlayabilirdi.
Kabrin arka cephesinde ne olup bittiğini hiçbir zaman göremezdi insanoğlu.
Özet olarak; alem-i gayb olan ahiret, maddi olan şu kainattan daha büyük ve daha devamlı bir alemdir.
Ve bu alemde Allah’ın sayısız isim ve sıfatları tecelli ve tezahür ederek bu alemi eşsiz bir kitab-ı alem şekline çevirmiştir.
Nasıl ki, insanın yüz gramlık gözü içine, on beş yıllık tıp ilmi saklanmış ise, ahiretin güzelliği olan bir hurinin gözünde de aynı ilim, belki daha fazlası saklanmıştır ve tefsir edilmeye ihtiyaç duyuyor.
Bu tefsiri de Allamü’l-Guyub olan Allah’tan başkası yapamaz.
Selam ve dua ile…
Sorularla Risale Editör
30 Kasım 2010: 06:58 #781761Anonim
Yalan söyleyince bir insan ;Her Şeyimizi yaratan Allah olduğu için,Allahın yaratmadığı bir şeyi,yaratmış demekle iftira etmiş oluyor.
Mesela:günlük yalan dediğin bir şey hakikatte yaratmamış olan Allahın kudretine iftira etmiş oluyoruz.yaratan Allah kudretiyle.
30 Kasım 2010: 07:11 #781762Anonim
Nasıl yaşarsanız,öyle ölürsünüz ve öyle dirilirsiniz.
tarlaya ne ekerseniz ,onu biçersiniz..hayatımız tarla nasıl yaşarsak ekinlerde öyle büyüyecektir.hesap görücü olarak nefsin yeter diyor kuran.
nefsine bak..yaşayışı nasılsa öyle muamele görecektir.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.