• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 331 ile 345 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #794434
    Anonim

      . . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . . “Dini inkâr edenler de birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız, birbirinize yardımcı olmazsanız, dünyada bir fitne kopar, müthiş bir bozukluk, bir fesat ortaya çıkar.” [Enfal Sûresi 8,73]

      #794448
      Anonim

        Berat Kandili “Allah Teala Hazretleri, Şa’ban ayının yarısı olan gecede (Berat Gecesi) dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder.”

        Berat Kandili

        10076.jpg İçerisinde bulunduğumuz Şaban Ayı’nın 15. gecesi, Berat Kandili’dir. Bu gece hakkında Peygamber Efendimiz: “Allah Teala Hazretleri, Şa’ban ayının yarısı olan gecede (Berat Gecesi) dünya semasına rahmetiyle tecelli eder ve Kelb kabilesinin koyunlarının tüyünün adedinden daha çok sayıda günahı affeder.” buyurmuştur…

        #794450
        Anonim

          İşte ayetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz
          15 Temmuz 2011 / 05:00
          Günün Ayet-i Kerime meali…

          Bismillahirrahmanirrahim
          Cenab-ı Hak, Yûnus Sûresinin 24. Ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
          Dünya hayatının hâli, ancak gökten indirdiğimiz bir yağmurun hali gibidir ki, insanların ve hayvanların yedikleri yeryüzü bitkileri onunla yetişip birbirine karışmıştır.
          Nihayet yeryüzü (o bitkilerle) bütün zinet ve güzelliklerini alıp süslendiği ve sahipleri de onun üzerine (her türlü tasarrufa) kadir olduklarını sandıkları bir sırada, geceleyin veya güpegündüz ansızın ona emrimiz (afetimiz) geliverir de, bunları, sanki dün yerinde hiç yokmuş gibi, kökünden yolunmuş bir hâle getiririz.
          İşte düşünen bir toplum için, âyetleri böyle ayrı ayrı açıklıyoruz.

          #794457
          Anonim

            Kur’an-ı Kerim’den… Elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız diye (böyle yaptık.) Çünkü Allah, kendini beğenip övünen hiçbir kimseyi sevmez.
            “Hadîd Sûresi 23. Ayet Meali”

            #794463
            Anonim

              Kur’an-ı Kerim’den… Sizi sarsmaması için yeryüzünde sağlam dağlar; yolunuzu bulmanız için de nehirler, yollar ve nice işaretler meydana getirdi. İnsanlar yıldızlarla da yollarını bulurlar.
              Şu hâlde yaratan, yaratamayan gibi olur mu? Artık siz düşünmez misiniz?
              Hâlbuki Allah’ın nimetini saymaya kalksanız onu sayamazsınız. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
              “Nahl Sûresi 15, 16, 17 ve 18 Ayet Mealleri”

              #794479
              Anonim

                O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol
                16 Temmuz 2011 / 05:00
                Günün Ayet-i Kerime meali…

                Bismillahirrahmanirrahim
                Cenab-ı Hak, Kehf Sûresinin 28 . Ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
                Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte ol. Dünya hayatının zînetini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma. Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, boş arzularına uymuş ve işi hep aşırılık olmuş kimselere boyun eğme.

                #794485
                Anonim

                  . . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . . “Ey iman edenler: Söz ve hareketlerinizde ileri gidip de Allah’ın ve resulünün önüne geçmeyin. Allaha karşı gelmekten sakının. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve bilir.” [Hucurat 49,1]

                  Mümin, karşı karşıya kaldığı meselelerde Allah’ın ve Elçisinin bir hükmünün bulunup bulunmadığını araştırmak ve ona uymakla yükümlüdür. Diğer taraftan Hz. Peygamberin çağdaşlarının, onunla konuşurken seslerini ayarlamaları, ancak duyuracak kadar bir tonla konuşmaları istenmektedir. Daha sonra gelen müminler ise bu saygıyı onun hadis-i şeriflerine karşı göstermelidirler. Bu saygı hem sükûnetle dinleme, hem de gereklerini uygulama tarzında olmalıdır.
                  #795408
                  Anonim

                    Akrabaya, yoksula ve yolda kalmış yolcuya haklarını ver, fakat saçıp savurma. Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbine karşı çok nankörlük etmiştir. Eğer Rabbinden umduğun bir rahmeti istemek için onlardan yüz çevirecek olursan, o zaman onlara yumuşak bir söz söyle.

                    {İsra Suresi 17:26-27-28}

                    #795412
                    Anonim

                      Onlar da şöyle dediler: “Biz yalnız Allah’a tevekkül ettik. Ey Rabbimiz, bizi zalimler topluluğunun baskı ve şiddetine maruz bırakma!” Bizi rahmetinle o kâfirler topluluğundan kurtar.

                      {Yunus Suresi 10:85,86}

                      #795413
                      Anonim

                        Düşünmeye başlamak ve ‘başlamayı düşünmek’
                        15 Ağustos 2011 Pazartesi 05:47
                        Risale-i Nur’un ‘ana direklerinin’ belki de en başında gelen ve ismi çoğu kez bizzat Risale-i Nur’u kasdetmek için de kullanılan ‘Sözler’ kitabı, açılmış ‘otuz üç adet pencereden’ birden güneşin gösterilmesi misali hakikate işaret etmekte olan, otuz üç pencereli “Otuz üçüncü Söz” ile sona erer. Söz konusu Otuz üçüncü Söz’ün yazılma nedenlerinden biri ise, Bediüzzaman Hazretlerine iletilen ve asrımız inananlarının da ortak bir yarasını ifade eden şu soru olmuştur:

                        “Onlara gerek içinde yaşadıkları âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez mi?” (Fussilet Sûresi: 53.) ; “O (Allah) her şeye kâdirdir” (Mülk Sûresi:1 v.d)

                        “Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücûb ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsaf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini mücmel ve kısa bir sûrette beyânlarını isteriz. Çünkü, münkirler pek ileri gittiler. “Ne vakte kadar ‘O (Allah) her şeye kâdirdir.’ deyip, elimizi kaldıracağız?”

                        Sual manidardır. Cenâb-ı Hakk’ın; vasıfları ve emri-idaresi yönlerinden insana ve kainata bakan delillerinin izahı istenmektedir. Çünkü saldırı dozunu arttıran inkarcılara karşı imana dair bu tarz delillerin ‘mücmel ve kısa bir sûrette beyânları’ gerekmektedir. Konunun toplu, kısa ve anlaşılır bir şekilde yapılacak izahına ihtiyaç duyulmaktadır kısacası…

                        Bediüzzaman Hz. bu önemli soruya vereceği cevabına; en başta, zaten yazılmış olunan diğer tüm Sözler’in, bahsi geçen ayetin ifade ettiği hakikat denizinden damlalar olduklarına dikkat çekerek başlar. Ve devamında da, içinde: “..her menzilden, her tabakadan, her âlemden, her taifeden, her ferdden, herşeyden, kendini gösterecek yâni vücudunu ve vahdetini bildirecek pencereler açmış.” şeklindeki ‘ana fikir cümlesi’ kıymetinde bir cümleyi netice veren bir önemli örneğin de yer aldığı kısa açıklamadan sonra, konuya ‘otuz üç pencereden’ ikna edici delillerin sunulduğu o çok önemli Risale ile cevap verir..

                        “Otuz üçüncü Söz” adlı işte bu eserde anlatıldığı üzere, bize kainattan Rabbimizi haber veren bazı “ayetlere” işaret eden söz konusu ‘pencerelerden’ birisi, ilgili ayetlerin zikredilmesinin ardından “Şu pencere insan penceresidir ve enfüsîdir” diye başlayan “Otuz birinci Pencere’dir”.

                        Ve bu ‘pencereden’, insana ‘üç noktada’ Allah’ı bildiren bir “ayet” olarak gösterilen delil ise, bizatihi insanın kendisidir… Sözgelimi, insana Rabb’ini bildiren ‘insanî delillere’ dair bu üç noktadan birincisi: insanın aynadarlığıdır, yani ‘İnsanın üç cihetle esmâ-i İlahiye’ye ayna olmasıdır’.

                        İşte, Rabb’inin yüce isimlerine insanın aynadâr olmasının, ya da diğer bir deyişle, hangi yönlerden bu isimleri kendi üzerinde gösterdiğinin izah edildiği ilgili Risale satırlarının tam da bu noktasında, okuyucuyu ‘şamar-vâri’ bir uyarı cümlesi beklemektedir!. O’nu bulmak isteyen insana sunulan delillerden biri olarak yine bizzat kendisinin işaret edildiği bir bölümün sonunda, bir sonuç cümlesi kılınarak ‘sarsıcılığı’ daha da arttırılan bu cümle ise, aynen şöyledir:

                        “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku. Yoksa, hayvan ve câmid hükmünde insan olmak ihtimâli var.”…

                        Ancak gerçekten ilginç bir durumdur ki, bu sarsıcı cümlenin ikazının aksine, (kimi zaman belki bizzat kendimizde de şahit olabileceğimiz üzere) insanların çoğu; bizzat kendisi, Rabbine dair ulaşabileceği en kestirme bir delil ve O’nu böylesine anlatan bir ‘mektup’ kılınmış olmasına rağmen, “kendisini okuma” işinden uzak dururlar.

                        Başka hiçbir yere gitmeye gerek kalmayacak veya ‘hiç zahmete sokmayacak’ böylesine yakın bir delili ‘boşa çıkarmışlık’, meraka değer bir konudur gerçekten de.. Acaba bu konudaki gayretsizlikten kaynaklanan o denli maddi-manevi sıkıntıya girilmesine rağmen, ulaşılamaması noktasında mazeret dahi sunulamayacak böylesine ‘kendimizden bir ilannâmeye’ karşı, bazılarımız neden -ya da nasıl- mesafeli durabilir ki?

                        Hem de bu ilanlara ruhen, aklen, kalben, vicdanen ya da fert, aile, toplum olarak muhtaç olduğumuz her yanımızdan okunurken!

                        ‘Düşünüyorum, o halde sorguluyor muyum?’

                        Söz konusu hakikatleri okuyunca ve bu “bizden delilin”, çoğu zaman ‘bize uzaklığına’ da bakınca, ister istemez şöyle bir soru gelir akla: Madem insanın bizzat kendisi, birçok noktadan Rabbinin isim ve sıfatlarını yansıtan bir ayna durumundadır; öyleyse aynı insan nasıl bunlardan habersizmiş gibi veya ‘kendi aynasından yansıyanlara’ ilgisizmiş gibi yaşayabilmektedir?

                        Hem de ‘insan’ düşünen bir varlıkken!.

                        Çünkü “İnsanın diğer canlılara karşı en büyük üstünlük vesilesi nedir?” şeklindeki bir soruya hemen hepimizce bir çırpıda verilmekte olan cevaplardan belki de ilki, (hem de zeki bir çocuk ataklığı ve üslubuyla): “Ben söyliycem, ben söyliycem: Düşünme ve idrak etme yeteneğidir!” gibi vb. olmaktadır genellikle.. Çünkü hepimizce malumdur ki, algılamaları üzerine düşünememek veya algılarını idrak edememek gibi bir özellik; ‘düşünebilmekten’ mahrum canlıların bir kârıdır!.

                        Daha da önemlisi, bir varlığın kendi varlığının farkına varabilmesi; Descartes`in o ünlü çıkarımında da ifade edildiği gibi, aynı varlığın ancak düşünebilme ‘fiiline’ bağlı olarak ulaşabileceği bir sonuçtur.

                        Bu sebeple, şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, düşünebilme fiiline özne olabilen her normal insan, elbette kendi varlığının da farkındadır. Üstelik bu farkındalığın bir adım ilerisinde ise, düşünen varlık olmaklığın gereği olarak, şu veya bu şekilde de olsa ‘varoluşun sorgulanması’ çalar insanın akıl kapısını. Hatta bundan dolayıdır ki, aklını ‘kullanmasa’ da veya düşünmekten uzak durmaya çalışsa da nice ‘normal’ insanın; -saçma sapan olsalar da- hayata dair söyledikleri kendilerince bir takım yorumlara, derslere ve anlamlandırmalara da günlük hayat içerisinde ara sıra şahit oluruz. İşte en basitinden de olsa bütün akıl yürütmeler ve kendi çıkarını muhafazada sergilenen ‘incelikler’ haber verirler ki, farkındalık, sorgulamak ve düşünme yeteneği; değişik seviye ve yoğunluklarda da olsa, insandaki en faal yeteneklerden birisidir.

                        Yani insan düşünen, sorgulayan, yorumlayan, farkına varan bir varlık demektir bu!.

                        Çünkü insanı, düşünebilme ve idrak edebilme yeteneğiyle şuur sahibi kılan Kudret; aynı insanı, aslında bu yeteneğinin bizatihi var edilme nedeni olan ‘asıl farkındalığı keşfedebilmeye’ dair fıtrî bir merakla da yaratmıştır. Ve o merakımızı giderebilme yolunda da bizleri, aynen kucağımızda taşıyacağımız bir aynaya yansıyacak şeylere engel olamamamız misali; şuur aynamıza hem kainattan ve hem de direkt kendimizden ‘yansıtılan’ o delillere, Kur’ân’ın ifadesiyle “ayetlere” mutlaka ama mutlaka geçit veren yeteneklerle kuşatmıştır.

                        Faraza, duyu organlarımızı iptal edebilsek ve bu yolla kendimizi dışarıdan hiçbir ayete-delile muhatap etmemeyi becerebilsek dahi; iç dünyamızda bize sunulmuş yeteneklerimiz ve ‘insanın enfüsî penceresi’ sayesinde, şu veya bu şekilde de olsa, yapmakta olduğumuz sorgulamalara cevaplar bulabilecek bir konumda var edilmişizdir.

                        Yani diyebiliriz ki, varlığı fark etme-sorgulama yeteneği, aslında var edilişin sırlarını çözme görevinde insana verilmiş bir ‘kopyadır’ da aynı zamanda!. Bu yetenekle, ebedî kurtuluşa ileten afakî ve enfüsî ayetler ancak fark ve idrak edilebileceklerdir. Üstelik, nefis ve şeytanın esiri olarak ‘fıtratını’ bozmamış her insanın, iç-enfüsî alemine insafla eğildiğinde hissedeceği üzere; akıl, idrak, vicdan gibi yetenekleri, zaten bu söz konusu sorgulamayı yapmaya hep çaba göstermektedirler.

                        Ama ne yazık ki, bu ve benzerî durumlarda yaşanan şey ise; heves gibi, hazır lezzete düşkünlük gibi, tembellik vs. gibi başka ‘yeteneklerin’ baskın gelmesidir çoğu zaman… Ve akıl, ruh ve kalp denilen ‘dünyalarımızda’, bu tarz sorgulamalara girip de, varlığın hikmetini “düşünmeye başlamak” yolunda çabalamak yerine; bu dünyalarımızı gelip geçici, ‘uyutucu’ ve özünde boş şeylerle doldurmamızdır hep o delillere ulaşmamızı engelleyen…

                        Tüm bunlardan dolayı; düşünme-idrak etme gibi üstün bir özelliğe sahip olmasına rağmen, kimi insanların hayret verecek bir şekilde, bu yolla bulup okuması gereken ‘ayetlerden’ habersizmiş gibi yaşamalarının önemli bir nedenini; bu insanların, ‘insan olmanın’ en belirgin özelliklerinden olan “düşünmeye”, yeterli düzeyde bir türlü başlayamamalarında görmek gerekiyor. Çünkü insan sahip olduğu o üstün yeteneklerini, kendisine sunulan diğer ayetlere muhatap kılmaktan ve bu konularda düşünmeye başlamaktan kaçınmadığı sürece; vicdanında feryat bulan ‘varlığın anlamı ve sebebi’ davasındaki sorularına cevap bulabilecek ve elbette ki vicdanını da ancak bu yolla teskîn edebilecektir.

                        Ne var ki, bu teskîni ve huzuru sağlayacak en önemli noktalardan biri de; “düşünmeye başlamakla-başlamayı düşünmek” arasındaki uçurumları kaldırabilmekte yatmaktadır!…

                        Yani “Neciyim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum?” gibi; ya da “Madem varlığın farkındayım, o halde bütün bu var olanlar neden varlar?” manasındaki sorgulamalara girişmekle belki de ‘varlığını kurtaracak’ bir gayretin içine giren her insanın bu çabası, ‘akibet’ noktasında ancak devam ettirildiği sürece anlamlıdır.

                        Çünkü düşünmeye başlayan bir insan hep bu başlangıç noktasında beklerse, ‘işlerin düzeleceğini’ söylemek pek de mümkün görünmemektedir.

                        Bu sebeple, düşünmeye başlayarak ‘şeytanın bacağını kıran’ bir kişi; sorgulamalarına ve Rabbini tanımaya dair gayretlerini, sağlıklı aşamalarla mutlaka devam ettirmelidir. Yani bu düşünce hali bazılarımızda olduğu gibi hep bir başlangıç aşamasında, hep arzulanan ama bir türlü eyleme dönüştürülmeyen bir hal olarak kalmamalıdır kesinlikle… Bu halin devamı, ölüm yakalamadan önce azimle, ümitle ve samimiyetle Rabbinin kendisinden beklediği o istikamet ve fıtrat üzere yaşantıya başlamayı ‘artık’ düşünmek ve de ‘hemen’ uygulamak olmalıdır.

                        Ama dikkat, bu hal kesinlikle ‘ölümden önce’ olmalıdır!…

                        #795414
                        Anonim

                          Cennette olduğumuzun farkında mıyız?
                          14 Ağustos 2011 Pazar 07:29
                          Gayr-i Müslimlerden biri Müslüman olup İslamiyet’e girince:

                          1-Cenneti bulmuş ve cennete girmiş kadar seviniyor. Çünkü İslamiyet, cennettir. Kemaliyle uygulandığında insana cennet keyfi verir.

                          2-Karanlıktan çıkıp ışığı bulmuş kadar mutlu oluyor. Çünkü İslamiyet güneştir. Aydınlatmadığı karanlık yoktur. Bütün soruların cevabı, bütün sorunların çözümü ondadır. Onun için Üstad-ı Muhterem: “İslamiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü kapayan yalnız kendine gece yapar.” demiştir.

                          3-Esaretten ve azaptan kurtulup hürriyete ve rahmete kavuşmuş kadar huzurlu oluyor. Çünkü İslamiyet hürriyettir, rahmettir ve şefkattir. Acımadığı, şefkatle kucaklamadığı hiçbir insan, hiçbir varlık yoktur. O, inasanı her şeye kulluktan kurtarır, Allah’a kul eder, gerçek hürriyete kavuşturur.

                          4-Kıtlıktan çıkıp bolluğa kavuşmuş kadar mutlu oluyor. Çünkü İslamiyet bolluktur, berekettir. İslamiyet’in Sahibi’ne teslim olanı, İslamiyet’in Sahibi kimseye muhtaç etmez. Çalışma şevkini artırır, hırsını frenler, helale kanaat ettirir, israftan uzak tutar, rahata kavuşturur.

                          5-Kâinatı kucaklayacak kadar sevgi ile doluyor. Çünkü İslamiyet muhabbettir. Kin ve husumeti kabul etmez. Onun müntesipleri hep muhabbet fedaisidir. Severler, sevdirirler, sevilirler. Sevindirirler, sevindirilirler.

                          6-Müslüman olmayanlardan biri Müslüman olup İslamiyet’e girince, suyunu bulmuş balık gibi cana geliyor, hayata kavuşuyor, yeniden doğuyor. Çünkü İslamiyet, su gibi hayattır; kemaliyle yaşandığında insanı maddî ve manevî bütün kirlerden arındırır, cennete layık hale getirir.

                          Aslında İslamiyet, Müslümanlar için de böyledir. Fakat Müslümanlar, “o mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler.” sözünde ifade edildiği gibi okyanusun içindeki balıklar gibi okyanusun kıymetini bilememektedirler. İslamiyet gibi sonsuz bir rahmetin, sonsuz bir nimetin ve sonsuz bir cennetin farkında değillerdir. Çünkü bozulmamış insan vicdanının istediği her güzellik onda. Hukukun üstünlüğü ilkesi onda, üstün ve güzel ahlak onda, meşru hürriyet onda, ilericilik ve hamlecilik onda, tavizsiz adalet onda. Haşyet, ihlasla ibadet ve itaat bilinci onda. Mükemmel aile terbiyesi onda. Dünya ve ahiret dengesi onda. İslamiyet, müntesiplerine ahireti kazandırmak için, dünyayı terk ettirmez. Dünyayı kazandırmak için de ahireti unutturmaz.

                          Sağlam vücut ve sağlam kafa dengesi ve denklemi de onda. Kafası sağlam olanın vücudu sağlam olur, imanı sağlam olanın da kafası sağlam olur. İmanı sağlam olmayanın kafası sağlam olmaz, kafası sağlam olmayanın da vücudu sağlam olmaz. Onun için İslamiyet müntesiplerinden önce iman sağlamlığı istemektedir.

                          MÜSTEHCENLİĞE BAKIŞ FARKI

                          Güneyde turistik beldelerimizden birinde konferans vermek üzere davet edilmiştim. Enteresan manzaralarla karşılaştı. O beldemiz adetâ yerli ve yabancı turistlerin işgaline uğramıştı. Dinin ve dini ölçülerin unutulduğu bir yerde hissettim kendimi. Çünkü çok kimse, özellikle kadınlar anadan üryan gibi dolaşıyorlardı. Edebin “E”si, hayanın da “H”si bile yoktu. Çok kimsenin imanını zedeleyen, günah saymadan izleyen kimsenin ise, imanını yok eden bu müstehcen manzaralar, benim ıstırabımı artırdı ve aynı zamanda imanımı kuvvetlendirdi; Allah’a olan muhabbetimi, hayranlığımı ve takdirimi dile getirtti. Kendi kendime dedim:
                          “Ne kadar halimsin, ne kadar sabırlısın, ne kadar büyüksün Allahım! Senin mülkünde geziyorlar, ama seni tanımıyorlar, senin nimetlerinle sefa sürüyorlar, şükür ve ibadet sunmuyorlar; tam tersi isyan ediyorlar. Ört demişsin, örtmüyor, kapat demişsin, kapatmıyor. İçme demişsin içiyor, tut demişsin, tutmuyor, kıl demişsin, kılmıyor. Emir ve yasakların alenen çiğneniyor. Ne kadar halimsin, ne kadar sabırlısın Allahım!

                          Ben bu düşünceler yumağı içinde hayretimi ve merakımı izale edecek bir ip ucu ararken şu ayetler imdadıma yetişti. Halim ve Sabûr olan Allah şöyle buyuruyordu:

                          “İnkâr edenler, (bu dünyada) kendilerine vermiş olduğumuz mühletin (süre), sakın kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Biz, onlara ancak, günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (1) … Aslında ben onlara mühlet veriyorum, ama asla onları ihmal etmeyeceğim. Çünkü Benim tuzağım, pek kuvvetlidir.” (2) “Zalimlerin yaptıklarından Allah’ın gafil olduğunu sanma! Allah, onları, gözlerin kamaşacağı, (apışıp kalacağı veya dehşetten uyanacağı) bir güne bırakıyor.” (3)

                          Aman dikkat!!! Gençliğimizi, servetimizi, sihhatimizi, şöhretimizi, şehvetimizi ve evladımızı başımızın belası yapmayalım. Bu nimetleri Allah’ın razı olduğu yerlerde kullanalım, helal daire ile yetinelim. İslamiyet gibi bir cennetin ve nimetin içinde olduğumuzun farkına varalım. O nimetin ve cennetin sahibine hamd edelim. Hamd edelim ki Ebedî Saadetin ve Cennetin Sahibi’ne kavuşalım.

                          DİPNOTLAR:
                          1-Bkz. Al-i İmran, 3 / 176-178
                          2-Â’raf, 7 / 183
                          3-İbrahim, 14 / 42

                          #795415
                          Anonim

                            Bâkî dünya
                            15 Ağustos 2011 Pazartesi 05:46
                            Dünya fânî, bilmek güzel; bâkî için şartı çok,
                            Eksik kaldı her yapılan; tamamlayan illâ yok,
                            Mütevâzı olsun herkes, az yese de olsun tok,
                            Tatmaya izin var da; tam doymaya izin yok.
                            Bâkî yönü, bakmak ile tatmak ile bilinmez,
                            Bir çırpıda hayaldeki, çok emeller silinmez,
                            Tefekküre dalmaz isek, o bâkî yön görünmez,
                            Bakmak, görmek, bir de bilmek, ülfet ile bilinmez.

                            Esmâya bakan yüzü, nakışları gösterir,
                            Mânâ-i harfiyle bak, ne çok mesajlar verir,
                            Mektubât-ı Samedâniye, güzel bir hediyedir,
                            Nefrete lâyık değil, tam bir aşkla sevilir.

                            Diğer yüzü; âhiretin tarlasıdır bilinir,
                            Cennetin mezraası, mezhere-i rahmettir,
                            Bu da tahkirle değil, muhabbetle sevilir,
                            İhsâna müncerr olan; şol! Cennete girilir.

                            Dünyanın bu yüzleri, bilinirse güzeldir,
                            Şükrederek yer isek, bâkî meyveler verir,
                            Burda sen hamd edersen, al-al elmalar gelir,
                            Rabbimin yarattığı, her bir canlı güzeldir.

                            Ahsenülhâlıkîndir, güzellikler O’ndandır,
                            Bura imtihan yeri, gizliliği bundandır,
                            İnsan şer de istese, yaratması O’ndandır,
                            İmtihanın akıl ermez ince sırrı bundandır.

                            Kesben bağlandık sana, kalben sanma ey dünya,
                            Biliyoruz hamdolsun, sensin geçici rüya,
                            Dalmayalım ihvanlar, bir gafletli uykuya,
                            Bu imtihan sırrını, hissedin, doya-doya.
                            Bâkîye namzet olan, fânî beden bunaldı,
                            Emellerim, umutlarım, birçoğu yarım kaldı,
                            Dünya denen bu mezbele, omuzlarımda saldı,
                            Tabut elde, beden yerde, aklım burada kaldı.

                            Günah cihetinden ölmek, ne güzeldir ölünce,
                            Sevap defteri güzeldir, bâkî meyve verince,
                            Mahşer sancak gölgesinde, Resulümü (a.s.m.) görünce,
                            Son nefesin aşkı şevki, ne güzeldir sevince.
                            Dâvâm bâkî, kederlenmem, ben ölsem de, şirket hay!
                            Kabul buyur Ey Üstadım! Beni talebenden say!
                            Hep birlikte meclisinde, bâkî sohbet yapalım,
                            Tüm ihvanlar, gül bahçenden, gül alıp-gül satalım.

                            #795428
                            Anonim

                              Dünya TV ve Ramazan
                              14 Ağustos 2011 Pazar 07:28
                              Gaziantep’ten bütün dünyaya yayın yapan Dünya TV, kısa bir süre içerisinde büyük bir mesafe alarak ve haklı olarak rüştünü ispat etti. Yaklaşık bir yıl kadar önce yayın hayatına başladığında, bu kadar kısa bir süre içerisinde böyle önemli bir mesafeyi alacağını tahmin etmek gerçekten kolay değildi.
                              Ancak Samanyolu Yayın Grubunun yılların birikimi sonucu meydana gelen önemli yayın tecrübesi ve altyapısı ile Genel Müdür Sayın Remzi Ketenci’nin büyük gayreti bir araya gelince, böyle önemli bir gelişmeye şaşırmamak gerekir. Dünya TV’nin fedakâr ve çalışkan ekibinin büyük gayretlerine şahit olanlar, önümüzdeki dönemde bu yayın kuruluşunun çok daha önemli yerlere geleceğini rahatlıkla görebilirler.
                              Birkaç yıl önce Kürtçe yayın yapacak bir kuruluşun varlığını talep etmek bile kolay değildi. Bugün devletin resmi bir kanalı olan TRT 6 başta olmak üzere Kürtçe yayın yapan birkaç televizyon kuruluşu bulunmaktadır. Özel televizyon kuruluşları arasında, ciddi alt yapısı, zengin yayın kaynağı, deneyimli ve gayretli ekibi ile hoşgörü, kardeşlik ve sevgi kaynaklı yayın politikası ile Dünya TV’yi her zaman ayrı bir değerlendirmeye tabi tutmak gerekir.
                              Önümüzdeki dönemlerde Dünya TV’ye çok büyük görevler düşecektir. Türkiye’de bütün vatandaşlar arasında barış, kardeşlik, muhabbet ve beraberlik duygularının gelişmesi ve en üst düzeye çıkması için yapılması gereken çok önemli görevler bulunmaktadır. Dünya TV’nin samimi ve ihlâslı ekibinde, bu maksadı gerçekleştirecek irade ve iyi niyeti görmek için müneccim olmaya gerek yoktur.
                              Geçen yayın döneminde Erhan Topal ve Nevzat Keskin’in büyük gayretleri ile hazırlanan ve haftanın beş günü ikişer saat canlı olarak yayınlanan Rengén Jiyané (Hayatın Renkleri) programının büyük bir takdir ile izlendiğini ifade etmeliyim. Sevda Kaplan’ın sunuculuğunda yayınlanan bu programın Pazartesi günlerindeki yayınlanan bölümünün daimi konuğu olarak eğitim konuları üzerinde konuştuk.
                              Bu süre zarfında çok önemli konu ve konuklarla önemli meselelere temas etme imkânı bulduk. Aşure haftasında Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun ile Alevi-Sünni kardeşliğinin önemi üzerinde durduk. Kerbela faciasının, bütün müminlerin ruhunda açtığı derin üzüntüyü dile getirdik. Ehl-i İmanı birbirine bağlayan rabıtaları ve kardeşlik unsurlarını karşılıklı olarak ifade etme imkânı bulduk.
                              Seçim döneminde Ulaştırma Bakanı olarak görev yapan Müsteşar Sayın Hasip Bulut ile çok keyifli bir sohbet yaptık.
                              Risale-i Nur eserlerinden bazı mevzuları ile Müellifi Bediüzzaman Said Nursi’nin görüşlerini çeşitli vesilelerle izah ettik. Üstad’ın vefat yıldönümüne mahsus ve büyük takdir ile izlendiğini öğrendiğimiz bazı programlar yaptık.
                              En son birkaç gün önce değerli eğitimci İbrahim Sunucu’nun sunuculuğunda yayınlanan canlı iftar programı ‘’Berbang’ın’’ misafiri idik. İki buçuk saat kadar süren ve dolu dolu olarak geçen bu programda, günah-küfür ve toplum psikolojisi üzerinde konuşma fırsatı bulduk.
                              ‘’Berbang’’ programı ile Dünya TV, çok önemli bir hizmete imza atmış oldu. Büyük takdir ve sempati ile izlenen ‘’Mévan’’ programının yapımcısı değerli kardeşim Mehdi Mutlu tarafından hazırlanan ‘’Mukaddes Topraklar’’ bölümü izlenmeye değer.
                              Ramazan Risalesi’nden farklı bölümlerin Kürtçe’ye tercüme edilerek yayınlanması, Berbang’a çok güzel bir keyif katmış.
                              Üstad’ın da sitayişle bahsettiği büyük âlim Mela Xelilé Sérti’nin ünlü Nehc-ül Enam kitabından bazı bölümlerin aktarılması da gerçekten çok isabetli olmuş. Her gün başka bir şehrimizden bir iftar programının sevgili Hasan Kösen tarafından canlı olarak ekrana getirilmesi de, bu programa büyük bir anlam katmış.
                              ‘’Berbang’’ programında daha başka bazı güzel bölümler de mevcut. İftar vaktinde güzel vakit geçirmek isteyen ve lisan-ı Kürdi’ye aşina olan kardeşlerimizin önünde böyle güzel bir alternatif daha bulunmakta. Bera-yı malumat arz edilir.

                              Sekülarizm… Büyüden arındırılan dünya
                              13 Ağustos 2011 Cumartesi 06:34
                              “Laiklik bizde 1928’den beri Anayasamızın hâkim umdeleri arasına girmekle beraber, vatandaşlarımız için çözülmez bir muamma şeklini almıştır.”
                              Ali Fuâd BAŞGİL

                              Aziz Augustin bize iki tür devletten bahseder: “Dünya devleti” ve “Tanrı devleti“. Tanrı devletinde ebedî sürûr ve huzur, dünya devletinde acı ve entrika vardır. Dostluk ve sevginin harmanlandığı bir devletin ortaya çıkması uğruna, dünya devletine karşı savaşmalı, didişmeli, hatta onu savunanlara işkence yapmalısınız. Haçlı Seferleri’nden Ortaçağ’ın Engizisyon Mahkemelerine kadar bir dizi realiteyi doğuran prensiplerin mantalitesini işte bu bakış açısı oluşturmaktadır.

                              Saint Thomas içinse insanın direnmeye olan tarafı; yani aklıdır hükümet etmede esas olan. Birey yönetimde söz sahibi olmalı, kendi kendini yönetebilmeli;ancak siyasal iktidarın temeli yine de tanrıya dayanmalıdır. Çünkü “Vox Populi, Vox Die/Halkın sesi Hakkın sesidir“. Tanrı, iktidarı, halkın aracılığıyla devletin başında bulunan sınıflara verir.

                              Nâkıb el-Attas’a göre sekülarizm demek aklın din ve metafiziğin denetiminden kurtarılması; hayatla ilintili olan bütün alanların, siyaset, bilim, iktisat, kültür vesairenin bu iki kavramdan izole edilmesi demektir.Neredeyse sinonim denebilecek iki kelime olan Laiklik ve Sekülarizm’den -Bünyamin Duran’a bakılırsa- ilki siyaset alanındaki, ikincisi kültür ve bilim konusundaki lâdinîliği ifade etmektedir (1). Aristokrasiye ve hânedana olan ihtiyacın kalkması nasıl önümüzde bizi demokrasiye götürebilecek bir yol açıyorsa, dine ve din adamına olan ihtiyacımızın kalmamasıyla da laikliğin sahrasına ayak basıyoruz demektir.

                              Batı’nın tarihi bir sınıflar çatışması tarihidir. Kral ve aristokratlardan ruhbân kademesini oluşturan Kilise ahâlisine, burjuva kesiminden mazlum ve mağlup halk kitlelerine kadar herkes bir dedikodu platformunun içinde kendi kader alanlarını korumak ve çoğaltmak için mücadele etmektedirler. Hangi felsefÎ düstura bakarsanız bakın, bu karmaşanın izlerini görürsünüz. İnsanı küçük bir amino asid’in basitâne hayatına indirgeyen Evrim Teorisi‘nden, “İnsan insanın kurdudur“a (2); tanrıyı tabiâtın kendisi olarak gören Deizm’den Kartezyen Felsefe’ye kadar her bir düşünce işte bu mücadele psikolojisinde ortaya çıkmışlardır.Yavaş ve rahatsız etmeyen bir sirâyetle Ortaçağ Avrupası’ndan Modern bir Avrupa’ya geçişin tarihi 12.yüzyıldan başlar.Bir anlamda hakimiyeti Romalı müşriklerin uhdesinden almayı başarabilen Kilise’nin elinden tekrar geri almak çabasıdır Sekülarizm. İlk sekülerlerin paganist (çok tanrıcı) inançlara sahip Roma’lılar içinde yeşeren hristiyan dindarlar olarak ele alınması şaşırtıcı bir durumdur. Romalılar hürriyetperver ve çok merkezli sistemi icra eden topluluklardan oluşan büyük bir organizasyondular. Hristiyanlar ise paganist Romalılar’a göre dinsiz bir topluluktu. Çünkü bilinen tanrılardan hiçbirisine inanmıyorlardı. Kral Konstantin’in, iktidarını korumak için, çabuk yayılan bu yeni dinle mücadeleden kaçıp bir diyalog zemini kurmaya girişmesine, Kilisenin onu kutsayarak cevap verişi, insanlık tarihini derinden etkileyecek bir sürecin başlangıcına denk düşer. Bu musâlahanın ise devletin hristiyanlaşmasına ve Kilise’nin paganist kültürün etkisinde kalıp bozulma ve parçalanma devresine ayak basması mânâsına geldiği çok daha sonraları anlaşılacaktır.

                              Roma’nın Hristiyanlı’ğı bir din olarak kabul edip ona çeşitli imtiyâzlar vermesinden sonra artık resmîleşen bir din ile, köklerine dönmeyi refleks haline getiren “otantik ve mürteci” bir hristiyanlığın oluşmaya başladığına şâhit oluyoruz. Paganist kültürün etkisindeki hristiyanlık İsa aleyhisselâmın tanrı olduğuna inanmaya itilirken otantik dünyadan bir serzeniş, Keşiş Aryüs’ün mûteriz sesi yükseliyor. Halk arasında deverân edip Hz.İsa’dan hatıralar rivâyet eden ve İncil’in parçalarından ayetler okuyan gezginci rahiplerle kurumlaşmış Kilise arasında başlayan sürtüşme; hükümete sırtını dayayan tarafın galibiyetiyle sona erecek; yüzü aşkın yazılmış İncil taklitleri de İznik Konsülü’nde dört’e indirilecektir. İşte sekülarizm denilen kavramın kendini ilk hissettirdiği mekan, Kilise’dir. Ali Fuâd arzettiği üzere Katolik dünyasında insanların bir kısmına “clerge” denilmektedir ki, bunlar din adamı sıfatını taşırlar. Bu sınıf da kendi içinde ikiye ayrılmakta; “regulier” denilen ve kiliseye kapanıp zâhidâne yaşayan rahipler birinci gurubu, “seculier” denilen, halk içine karışıp onlara dinî hususları öğreten papaz ve piskoposlar da ikinci gurubu oluşturmaktadırlar. Ruhâniler sınıfının bu iki zümresinden birisine mensup olmayan; zâhit veya papaz sıfatı almayan hristiyanlara ise lâik denilmektedir. Kelimenin bu ilk ve aslî manası ve ruhânî mahiyet taşımayan fikir, müessese, prensip, hukuk ve ahlâka da laik denilmiştir. Mesela temel esaslarını ve hukukunu ilâhî olana dayandırmayan devlet “laik devlet” olarak bilinmektedir. Bizde Meşrutiyet yıllarında giren bu kelime, dilimize önce “lâdinî” (3) olarak tercüme edilmiştir.

                              Sekülarizm ve daha özelde Lâisizm, başlangıçta dinî yaşantı ve düşüncenin halka mal edilme mücadelesinin ve devlet otoritesiyle kaynaşmış hristiyanlığın da bu içiçelikten kurtarılmasının ifadesidir. Bu hususta mühim bir fonksiyon ifa etmiş olanların hristiyan olmayan, yahudi veya ateist kişiler olmaları, bizlere sekülarist yapının ortaya çıkarılışının Hristiyanlığın dışında olan bir takım ögelere dayandığını gösteriyor. Devletin içeriğini oluşturan resmî ve dinî otoritenin bölünmesi demek, siyasal yapının zayıflaması ve aristokrat sınıfından olmayan burjuva sınıfının güç kazanması demek olacaktı. McIntyre’ın, sekülerleşme olgusuna kırsal kesimin toplumsal ahlakını bozan kentleşme ve sanayileşme süreci” olarak bakması bu sebeptendir. Max Weber’in Katolik dünyasına karşı protestan düşünceyi alkışlaması, seküler bir dünyanın kapitalist zihin yapısıyla olan münâsebetinin daha uyumlu olabileceğini düşünmesindendir. Para aynasından bakıldığında serveti “kir” olarak tanımlayan bir neslin, Benjamin Franklin’den sonra, onu bizi Allah’a yakınlaştıran bir vâsıta olduğunu düşümeye başladığı keskin bir dönemeçtir sekülarizm. Görüleceği üzere “din dışılık”a olan Avrupâî iştahânın altında böylesine farklı politik ve sosyo-ekonomik sebepler yatmaktadır.

                              Sekülarizmin ve laik düşüncenin gelişmesinin iki önemli âmili hesâbî düşüncenin ve burjuvazi ekonomisinin gelişmesidir. Feodalitenin kucağında hayatını idâme ettiren avrupa teokratik düşüncenin de saltanatına saygı duyuyordu. Kilise, krallardan da, aristokratlardan da, feodal beylerden de daha güçlü ve daha zengin bir konumdaydı. Ortaçağ’ın korsanlıkla, eşkiyalık ve ticaretle geçinen burjuvazisi zamanla ekonomik yönden gelişti. Tarımsal ekonomiye göbekten bağlı feodal beylere ve toprak mülkiyetini elinde tutan Kilise’ye karşı, ticaretle ve küçük sanayi birimleri ile üstünlük kurmaya başlayan burjuva (4); karşısında Kilise-Feodal cephesini buldu. Ancak, azınlıkları, yahudileri, aç ve sefâlet içindeki halk yığınlarını ve bir kısım aydınları arkasına katabilen burjuva, avrupanın pekçok yerinde siyasal bir egemenlik de elde etti. Özellikle Fransız İhtilal’i burjuvazinin zaferinin taht ve tâcı oldu. Modern anlamda Laiklik, kendisini özelde Kilise’ye genelde din faktöriyeline karşı bir kalkan olarak kullanan; ve artık sadece Avrupa’da değil hemen dünyanın bütününde dizginleri ele geçirmiş burjuva sınıfının zihinlerinde yeşermiş ve olgunlaşmıştı.

                              Ritüelden, sembolden ve metafizikten yoksun bırakılan batılı insan, sonunda burjuva iktisâdiyâtına uygun bir beşer olarak ekonomikinsana dönüşecektir. Bu durumun devamını sağlayan ve dine dönüşü zorlaştıran bir unsur olarak laiklik, imânî husûsiyetleri kişiselleştirerek inanç derecesine, insanı “amel” eden değil sadece “zan” eden bir varlık derekesine düşüren mekanizmanın adıdır. Burjuvazinin temel insan tipi olan ekonomik insanı üretmekte aracılık etmiş olan protestanlık, bir taraftan Hristiyan Dini’nin Kilise’nin hakimiyeti altından bir derece kurtarılmasını netice vererek iyi bir hizmet vermiş; öte yandan da bahsedilen “insanî düşüş“ün zeminini oluşturmuştur. Erich Fromm’un Endüstriyel Din olarak isimlendirdiği burjuvaji inanç sistemi, gerçekte Din’in bilinen klâsik özelliklerinden hiçbirisiyle uyuşmamakta; üstelik bireyi ve metâfiziği devâsa holdinglerin, seküler karakterli sosyopolitik ve ekonomik yapının içinde yalnız, çaresiz, amaçsız ve fıtratına ecnebî kalan bir hale sokmaktadır. Weber’in “büyüden kurtuluş” olarak nitelediği sekülarizm; homo ekonomicus (5) haline gelişimizin hikâyesidir. Modern dünya, burjuva sınıfının desteklediği bürokratların ve teknokratların şekillendirmesiyle meydana gelen, yüzünde saldıran cehennemi ile hayatlarımızı tarûmar eden Dehşet Çağı’nın dünyasıdır.

                              Onyedinci ve onsekizinci yüzyıl tanrı, papa ve kral üzerine bina edilmiş otoriteye karşı ayaklanışın asırlarıdır. Bireyselliği ve kişi özgürlüğünü, rasyonalizmi, ulusallaşmayı, pragmatizm ve determinizmi, doğa yasalarını, ilerlemeyi, bilimsel bilgiyi savunan seküler zihniyet dinde reform taraftarı papazların, burjuva kesiminin, bir kısım aristokratların, Kilise denetimindeki ilahiyât okullarının yerini alan hümanitelerde yetişen halk ile aydınlar ve politikacıların oluşturduğu karmaşık ve çapraşık bir yapı arzetmekteydi. Sekülarizmin felsefî başlangıcını eşyânın maddîleştirilmesi; daha sonra da alemin mekanik olarak işleyen bir düzenek halinde kurgulanması oluşturur. Bu bakımdan Newton’un mekanik evren tanımlaması mühim bir kırılmayı ifade etmektedir. Artık makyavelist, pragmatist,rasyonalist ve determinist, kendi hakikât ine yabancılaşmış bir insan tipinin oluşması kaçınılmaz olacaktır. Alexis Carrel’in ifadesiyle insanın neyi niçin yaptığını, neden yaşadığını, bu alemde anlam ve amacının ne olduğunu farkedememesidir yabancılaşma (6). Yabancılaşmayla atbaşı giden diğer bir husus ise inancın zayıflayıp yok olması, hatta çoğu zaman ateizme ve din düşmanlığına dönülmesidir. Avrupa’da, Laikliğin ve sekülarizmin bize “dinsizlik” olarak aktarılmasını kolaylaştıran iki zümreden söz edilebilir: Ansiklopedistler ve Materyalistler… Bunlar din meselesinin ruhânilerce halkı istismâr için uydurulmuş bir efsane olduğunu söylüyorlardı (7). Aslında karşı cephesinde yer alıp Fransız İhtilâli’nde yerle bir edecekleri iktidara karşı endirekt bir eleştiri olarak, iktidarın dayanağı olan din unsurunu, yani Kilise’yi hedef seçtiklerinden bu tarzda konuşuyorlardı.

                              Organik yani besleyip büyüten ve insanlığa karşı şefkatle muamele eden tabiat felsefesinden, kendisine hükmedilmesi gereken, mekanik bir makinanın çarkları misali kendisini devam ettirmekte olan doğa fikrini benimseyiş, sekülarizmin bilimsel alandaki oluşumunu ifade eder. Aristo’nun geniş içerikli tabiat felsefesini hristiyan teolojisiyle şerheden Thomas Aqiunas bu anlamda bir değişimin ilk karakteridir. O’nun kurgusu akla ve inanca dayanıyordu. Francis Bacon, Copernicus, Isaac Newton ve Galile ileri sürdükleri görüşlerle bu zihin yapısını darmadağın ettiler. İşte çağdaş anlamdaki sekülarizmin bilimsel temelleri onların ileri sürdüğü teorilerle beslenmektedir. Kilise’ye karşı özgürlüğün bayraktarlığını yapan Bilim de günümüzde artık Kiliseleşmiş yapısıyla, modern engizisyon teknikleriyle hayatımıza, aklımıza ve kalbimize hükmetmektedir. Kendimizi sınırlamayı ve ihtiyaçlarımıza ve isteklerimize mesafe koymayı öğütleyen “din”den mahrum oluşumuz bizi zevkperestliğin dâ’mına düşürmüştür. Modern dünya kuvve-i şeheviyyenin ifrât düzeyde kullanılmasına methiyeler düzen adamların zihinlerinde ürettikleri bir atmosferin içinde gelişmiştir ( . “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” anlayışı; Allah’ı yok farzedenlerin benliklerinden fışkırmıştır. Seküler ve profan karakterli modern devlet tam bir antanogizmik (9), dediğim dedikçi bir eda ile hareket eder ve hayatın mihengine kendini yerleştirir. “Yatırımlarla, açtığı iş sahalarıyla memuriyetlerle vatandaşını o doyurur. Adaletin kaynağı odur; hapishaneleriyle, mahkemelerinde boyun eğmeyenleri cezalandırır. Bilgi’nin kaynağı odur; yaygın ve örgün eğitim sistemiyle vatandaşlarını o bilgilendirir. İç ve dış düşmanlara karşı savunma ve korunmanın (hıfzın) kaynağı odur; milli ordu ve savunma sanayii sınırları korumak için vardır. Hastahaneleri ve sigorta sistemiyle şifanın da kaynağı odur” (10). Hâlbuki bu sıfatların gerçek sahibi Allah’tır (cc) (11).

                              Hukukunu lâik olarak vasıflandıran seküler modern devleti müminler nazarında “problemli” kılan husus, mensub oldukları dinlerin şeriâtlarına ters düşen kanunlar yapması değil; çok daha ileri gidip, kendisi ile Allah arasındaki nisbeti kesip, kendisini Şâri-i Hakiki olarak öne sürmesidir. Devlet adına evlenilip boşanılacak, devlet adına adalet tesis edilecek, eğitim düzenlenecek, suçlular devlet adına cezalandırılacak, vergi devlet adına toplanılacak ve hâkezâ. Devletin böylesine ilahî özelliklerinden soyutlanması, önce insanın yaratıcıyla bağlarının koparılması,daha sonrasında da bilim vasıtasıyla çevrenin de semâvî içeriğinin ve Fâtır ile nisbetinin kırılmasıyla, yani sekülerleşmeyle birlikte olmuştur. Hegel’in ifadesiyle “devlet cisimleşmiş bir tanrı“dır; sadece neyin doğru olduğuna karar veren merci değil, aynı zamanda doğru olan şeyin cisimleşmiş şeklidir.

                              Rasyonalizm ve Sekülarizmin bir terkibi olan modern dünyanın, geleneği kendisine dönüştürebilmesi için, dinin toplumsal birleştirici ve şekil verici rolünü zayıflatan bir unsur olarak Laik Düşünce‘yi ve Seküler Devlet Yapısı‘nı yaygınlaştırmaya çalışması gerekiyordu. Laiklik’in, gerçekte din ve devlet işlerini ayıracak bir husus olmaktan çok; modernitenin kendisini daha çabuk ve daha kolay kabul ettirebileceği ve dinin birinci derece belirleyici elementer olduğu geleneğin topraklarında, onun etkisini kırıcı bir küvez işlevini yüklenmesi bu sebeptendir. Sekülarizm ise dinî yaşantının önüne yerleştirilmiş kalın bir duvar işlevini görmekte kullanılacaktır.

                              Dipnotlar:
                              1) Köprü Dergisi Yaz-95 sayısı.sh.3
                              2) “Homo homini lupus est”. İlk kez Romalı şair Plautus tarafından kullanılmış; sonra da Hobbes tarafından şimdiki modern anlamına sokulmuş; devlet kurulmadan önce insanlar arasındaki anarşik düzeni anlatan bir söz.
                              3) “Din ve Laiklik”, sh.164, Ali Fuad BAŞGİL
                              4) Burjuva: Geniş bir çerçevede,Avrupa’da yeni kapitalist sistemde girişimci olarak ortaya çıkan; eski sistemin egemen sınıflarıyla yeni kapitalist sistemin işçi sınıfının karşısında yer alan orta sınıf.
                              5) Elindeki imkanlardan en yüksek konforu ve tatmini sağlamaya çabalayan iktisâdî insan.
                              6) İnsan Denen Meçhul,.sh.38
                              7) Dini ilk icat eden kimdir? sorusuna, Voltaire “Günün birinde bir ahmağa rastlayan bir hilekârdır” cevabını veriyordu.
                              Bediüzzaman şöyle der: “Evet hakiki terakkî ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl hatta hayal ve sâir kuvvelerin hayat-ı ebediyyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine layık hususi bir vazife-i ubudiyet ile meşgul olmaktır. Yoksa ehl-i dalâletin (sapıtmışlar zümresinin) terakkî (ilerleme) zannettikleri, hayât-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hatta en süflîsini tatmak için bütün letâifini (duyularını), kalp ve aklını nefs-i emmâreye (kötü şeylere yönlendiren nefse) musahhar (emrine amâde) edip yardımcı verse;o terakkî değil sukûttur (alçalmaktır). Sözler s.300 Yine “İnsan, bu dünyaya ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek (olgunlaşma, mükemmelleşme, hakiki anlam ve vazifesine en uygun hale gelme) için gelmiştir” demektedir. (Sözler sh.494)
                              9) Sınıflar, inançlar, otoriteler..arsında bulunan uzlaşmaz durum.
                              10) Murat Çiftkaya, Köprü, Bahar’97.sh.61″
                              11)”Ezel ve Ebed sultânı olan Cenab-ı Hak, saltanatında şerîki (ortağı) olmadığı gibi, icraât-ı rubûbiyetinde (ilah oluşundan kaynaklanan uygulamalarında) dâhi muînlere (yardımcılara), şerîklere (ortaklara) muhtaç değildir. Emir ve iradesi, havl ve kuvveti olmazsa; hiçbirşey hiçbirşeye müdahale edemez. Doğrudan doğruya herkes O’na müracaat edebilir.” Nursî, Mektubat, sh.206.

                              #795429
                              Anonim

                                Lüksün pençesinde kıvranan müminler olarak…
                                15 Ağustos 2011 Pazartesi 05:55
                                Ömrümüzü ve servetimizi nerede harcadığımız, harcamakta olduğumuz konusunda pek kafa yormayız. Kendimizin değil başkalarının ömrünü ve servetini nasıl harcadığı üzerinden fikrimizi yorarız.

                                Zenginin malı fakirin sadece çenesini yormaz gönlünü de yorar velhasıl.

                                İslam âlemi hem bireyler olarak hem de devlet politikası olarak lüks tüketimin, konforun pençesinde debeleniyor.

                                Lüks tüketim had safhada olduğu için zengin ile yoksul arasındaki mesafe gittikçe büyüyor.

                                Oysa lüks tüketimden en çok kaçınması gerekenler üst kimliğini Müslüman olarak ifade edenler olmalı.

                                Çünkü, lüks tüketime göz dikerek Allah Teala’nın murat ettiği dünya düzeninin gerçekleşmesine engel oluruz.

                                Lüks tüketimin sakıncaları nelerdir? İnsanı daha çok kazanmaya, hırsa teşvik eder.

                                Lüks tüketim gösterişe dayalı bir tüketimdir. Lüks tüketimin peşinden gidenler, konforun peşinden gidenler bu hallerinin başkaları tarafından görülmesini ister. Böylece üstünlük taslayabileceklerdir. Üstünlük taslamak Efendimiz’in bir tarağın dişleri gibi birbirinizin aynısınız sözüne isyandır.

                                İnsanlar malları mülkleri ile üstünlük kurmamalıdır. Mal bize bir emanettir. Dünyada sahip olduğumuz her şey öbür dünyanın sınavını kazanmaya bir vesiledir. Mal mülk, ata- evlat, sıhhatimiz, vaktimiz hepsi bize emanettir. Bu emaneti asli vatanımızı kazanmak için en doğru şekilde kullanmak zorundayız.

                                Konfor ve lüks mümini bozar.

                                Ancak burada dikkat çekmemiz gereken husus şu: İsraf, lüks, konfor konusunda bizi uyaran Efendimiz’in ve Rabbimiz’in ayetlerini kendi kalbimize indirmekten mesulüz.

                                Bu gün Müslümanlar arasında maalesef nesneleri, konforu kendisi için ihtiyaç başkası için lüks olarak adlandırma hatası var. Hatta kendisi için fetvayı, başkaları için takvayı uygun gören bir anlayış var.

                                90’lı yıllarda şöyle bir anlayış vardı: Erkek yazarlar panel ve sempozyumlarda günümüzün kadınlarının ne kadar kötü bir durumda, imani olarak ne kadar zayıf olduklarını ispat edici unsur olarak kadınların çamaşır makinesi ve bulaşık makinesi kullandıklarından (ki o dönem için bulaşık makinesi çok yaygın değildi-bulaşık makinesi istemelerinden) bahsediyorlardı. Bu beyler kendi kullandıkları otomobil ya da bilgisayarı hiç söz konusu etmeden Hz.Fatıma’nın bulaşık makinesi mi vardı çamaşır makinesi mi vardı türünden anakronik bir yaklaşımda bulunuyordu.

                                Şimdilerde ise durum başörtüsü üzerinden sınıf çatışması örgütlenmesi şeklinde ifade ediliyor.

                                “Başörtülü cip kullanan kadın.”

                                Seküler zihniyete sahip olan insanlar, vay başörtülüler o kadar kafasız değilmiş cip bile kullanıyor diyerek küçümseme edası eşliğinde bu cümleyi dillendirirken; dindarlar hem başörtülü hem de cipli. Yani takvaya uygun davranmıyor şeklinde yargılamak üzere kullanıyor.

                                Müslümanlar son yıllarda iş bölümü kısmını maalesef çok yanlış yorumlamaya başladılar. Fetva erkekler için takva bahsi kadınlar için oldu. Giyim kuşamdan başlayan bu “iş bölümü” (Müslüman erkeklerin giyim kuşamı, hal ve hareketleri bahsinde erkek yazarın kaleminden en son okuduğunuz yazının tarihini bir düşünmenizi tavsiye ediyorum)nesneler dünyasına doğru yayıldı.

                                Dolayısıyla lüks deyince gündelik hayatın hep kadınların kullandığı nesneler üzerinden tanımlamaları yapılır oldu.

                                Çarşamba günü lüks ve konfor meselesine devam edelim.
                                Yenişafak

                                Ramazan’ı değerlendirmek
                                15 Ağustos 2011 Pazartesi 05:21
                                Önemli bir gazetenin genel yayın yönetmeni, gazetede din danışmanı bulundurma teklifine sıcak bakmış, İslâm ile ilgili haberlerde dikkatli olacaklarını söylemişti.
                                Ramazan’ın ilk haftasında malûm medyada Ramazan’la ilgili “asparagas” haberler de görmeyince bu yıl olsun Ramazan’ımız rahat geçecek diye sevinmiştik. Ama Müslümanları, inançlarını, ibadetlerini, yaşayışlarını, ahlâkî düsturlarını, dünya görüşlerini yaralamayı ve tartışma konusu yapmayı sanki vazife edinmişler. Evet, herkes, vazifesini yapıyor ve Âhiret’teki yerini hazırlıyor.
                                Malûm medya grubuna katkı yapan başka grup medyaları da var. Meselâ, bir kanal, teravihimize “neşter” atıyor. Hasta olunca marangoza, arabalarını tamir için doktora gidiyorlarmış gibi, hadis-i şerife “hikâye anlatma” diyen, fakat yanlışına delil olacağını zannettiği bir hadisi “hani anlatılır ya” diye eksik-yanlış nakletmeye kalkarak Hadis’e sığınan, “Kur’an bilinci” iddiasındaki iki Kur’an cahili, hadis inkârcısı ve bir de Esra Elönü’yle teravihi tartışıyor. Allah’a şükür ki, Süleyman Ateş hoca, doğruları dile getirdi.
                                Bir de bazı yazarlar, ilâhiyatçı profesörler ve hocalar var. İlim ve içtihad selâhiyetleri kendilerinden menkuldür; 14 asır bütün mezheplerce üzerlerinde ittifak edilmiş, Kur’an, Sünnet ve icma ile sabit dinî kaideleri ve uygulamaları tartışma konusu yapmada birbiriyle yarışırlar. Kimisi, Hacc’ı yılın her gününe yaymak için bizzat kendi tabiriyle “öter”; kimisi, buna cevap vereceğim derken Hacc’ı Arafat’ta vakfeden ve Hacc’la ilgili âyetleri “Hacc-ı ekber”den söz eden âyetten ibaret sanarak, Kur’ân’ın Hacc’ı bir güne indirdiğini ileri sürer ve böylece İmam-ı Azam’dan da üstün olduğunu (!) ispatlar; sonra, “Teravih namazı yoktur.” diye ortaya çıkar. Kimisi, abdestte çoraba mesheder; namazın 5 vakit olmadığını iddia edeni de vardır; İslâm’a göre herkesin ekonomik açıdan eşit olması gerektiğini ileri süreni de. Şu ülkede akıl ve “ruh sağlığımız”ı korumanın ve Müslümanlar olarak dinimizi yaşamanın, Ramazan’ımızı iyi değerlendirebilmenin birinci şartı, malûm medyaya ve Cenab-ı Allah’ın kimisini namazdan, kimisini hacdan, kimisini oruçtan, kimisini bir başka ibadetten veya hepsinden mahrum ederek mekrine maruz kıldığı ilâhiyatçılara, hocalara ve yazarlara gözümüzü ve kulağımızı tıkamaktır.
                                Ramazan, iki, hattâ üç ana hususiyetiyle öne çıkar. İlk olarak, Ramazan, oruç ayıdır. Oruç, sevabına ve mükâfatına âdeta sınır olmayan, Ateş’e karşı perde ve uykuyu ibadete, susmayı tesbihe çeviren ibadettir. Oruç, sadece belirli şehvetlerine karşı direnmekle nefsi terbiye ve ona galip gelme ibadeti değildir; oruç; yalan, gıybet, kötü söz, cedel ve öfkeye mağlûbiyet gibi nefsin yeme, içme ve cinsel tatminden daha kolay içine düştüğümüz şehvetlerine karşı da bir mücadeledir. İkinci olarak, Kur’ân’ın inzali, yani izahı burada konumuz olmayan tek bir defada inişi, Ramazan’da olmuştur. Dolayısıyla, mü’min için elbette her ay Kur’ân ayı, her gün Kur’ân günü olmakla birlikte Ramazan, hususî manâda Kur’ân ayıdır. Öyleyse, Kur’ân okumayı artırmak, teravih namazını mümkün olduğunca en azından bir hatimle kılmak, 4’er rek’at sonunda evrad ü ezkâr okumak, dua, bilhassa ümmet-i Muhammed’e (sas) çok dua etmek ve Kur’ân’ı mütalâa etmek, üzerinde çalışmak; gündüz sâim (oruçlu), gece kâim (ibadette) olmak, Ramazan’ı ihya adına çok önemlidir. Ramazan’ın üçüncü ana hususiyeti, içinde kendisinin bulunmadığı bin aydan daha hayırlı olan ve ihya edilebildiğinde mü’mine 80 küsur yıl ibadet etmiş sevabı kazandıran Kadir Gecesi’nin de bu ayda olmasıdır.
                                Ramazan’la ilgili olarak şu hadis-i şerif de bilhassa önemlidir: “Ramazan’a girip çıktığı halde günahları affedilmemiş olan insanın burnu sürtülsün. Anne ve babasına veya bunlardan birine yetişip de onlar sayesinde Cennet’e giremeyen kimsenin burnu sürtülsün. Ben yanında anıldığım zaman bana salâvat getirmeyen kişinin de burnu sürtülsün.” Bu hadis, üzerinde ayrıca durmayı gerektiriyor.
                                Zaman

                                #795430
                                Anonim

                                  Afrika…
                                  15 Ağustos 2011 Pazartesi 05:50
                                  İlaç göndermeye karar vermiştik Afrika’ya. Ancak bütün ilaçların üzerinde ‘tok karnına’ diye yazıyordu…”
                                  Charles Bukowski’ydi bunu yazan sanırım. Bu kara mizah şaheseri laf Beyaz Adam’la Kara Kıta arasındaki trajik kopuşu çok çarpıcı biçimde yansıtır.
                                  ***
                                  Baştan söyleyeyim…
                                  Afrika’nın açlığı, kıtlığı, perişanlığı bitmeyecek!
                                  Sorun Somali’yle gelip geçmeyecek; sırada
                                  Kenya, Zambiya ve Etiyopya var.
                                  Alın size gelecekten bir tarih ve tahmin: Böyle giderse 2025’te Afrika’da aç çocukların sayısı 42 milyonu bulacak.
                                  Sorun nerede?
                                  Kuraklık mı? Evet! 20 yıldır doğru düzgün yağmur alamayan ülkeler var.
                                  Yerel politika mı? Evet! Kıtanın büyük bölümü varoluşunu çatışmacı politikalara dayayan, kendinden olmayanları “temizleyen” oligarşilerin yönetiminde hâlâ!
                                  Global kapitalist düzen mi? Evet! Kıtanın doğal ve beşeri kaynakları Kuzey’in muktedir ülkeleri ve şirketlerince gözü dönmüş bir iştahla sömürüldükçe çözüm gözükmüyor.
                                  ***
                                  Bunlar hep yazılan çizilen şeyler…
                                  Ama bu kadar değil!
                                  Antropologların “insanın doğduğu yer” olarak gördüğü fakat artık bütün dünya için “insanın unutulduğu yer” haline gelen Afrika’nın kötü kaderini belirleyen şey sadece bir ekonomi-politika felaketinden ibaret değil.
                                  Asıl suçlu bu ekonomi-politikayı belirleyen zihniyet ve sahibidir!
                                  Adını koyalım!
                                  Avrupa’dır o!
                                  Ve Afrika’nın katili…
                                  Batı’nın içine nüfuz etmiş ve dünyanın her yerindeki muktedirlere aşılamış olduğu o aşağılık ideoloji, yani “ırkçılık”tır!
                                  ***
                                  Arkeolog ve araştırmacı dostum İsmail Gezgin’le laflıyorduk geçenlerde.
                                  Konu Afrika’dan açıldı.
                                  “Batı uygarlığını ve kültürünü oluşturan zihin siyah ırkı hiçbir zaman tam anlamıyla insan olarak görmedi” dedi İsmail. “Afrika’nın çektiği acıların altında bu yatıyor!”
                                  Şu büyük Batılı ve Beyaz entelektüel birikimimiz mesela…
                                  Anıtsal filozof Hegel mesela…
                                  “Siyahların doğuştan özgürlük dürtüsüne sahip olmadıklarına ve çocuksu yaratıklar olduklarına” inanıyordu.
                                  Hatta o koskoca Hegel, konu Afrikalı siyahlar olduğunda zekâsını ve kavrama yeteneğini kaybediveriyor; “siyah ırkın hiç kafa yormadan kendilerinin satılmasına izin verdiklerini” ve “hiç sebep yokken gaddarlaşabildiklerini” iddia ediyordu.
                                  ***
                                  Sevgili İsmail “İnsanın Irkçılıkla İmtihanı” adlı makalesine baktım.
                                  Akıl Çağı’nın kurucu filozofu John Locke’ un şu sözleri çıktı karşıma…
                                  “İnsan beyazdır. İnsanın özünü içeren şey beyazın özünü de içerir.”
                                  Siyah Afrika’nın kaderi işte böyle böyle çizildi!
                                  Ne hüzünlü aslında…
                                  Kendi kıtasını 50 yıl içinde iki kez korkunç bir kan dökücülükle yerle bir etmiş Avrupalılar…
                                  Hâlâ…
                                  Filmleri, hikâyeleri, çizgi romanları ve tv haberleriyle bizi Afrika’nın barbar bir kıta olduğuna inandırmaya çalışıyorlar!
                                  Sabah

                                15 yazı görüntüleniyor - 331 ile 345 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.