• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 346 ile 360 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #795431
    Anonim

      Geliyor
      13 Ağustos 2011 Cumartesi 06:38
      Devlet çarkının yalama olduğu, kuralların, kanunların rahatça çiğnendiği, hukukun devlet içinde geçerliliğinin bulunmadığı bir sistemde yaşadık biz.
      Bu kuralsızlık, kontrolsüzlük, disiplinsizlik, hukuksuzluk normal bulunmaya başlandı.
      Başka türlü bir yönetimin olabileceğinin hayali bile neredeyse bu toplumda kayboldu.
      Bunun birinci dereceden müsebbibi, hak etmedikleri bir iktidarı ne pahasına olursa olsun ellerinde tutmak isteyen generallerdi.
      Yapmadıkları kötülük kalmadı bu ülkeye.
      Kendilerini iktidarın merkezine koyabilmek için bütün dişlileri dağıttılar, devletin çarkını bozdular, kırılan, çatlayan yerlerden devlete suçun envai çeşidi sızdı.
      Bugün, geçmişle hesaplaşmaya, devletin dişlilerini, hukukun gücünü tamir etmeye çalışıyoruz.
      Burada karşılaşacağımız en büyük ve en ciddi sorun, aynı “kuralsızlığı”generalleri kenara iterek devam ettirme eğilimidir.
      Vatandaşına hizmet eden, vatandaşına hesap veren bir devlet kuracaksak, hiç kimsenin “meşru” çizgilerinin dışına çıkmasına izin vermeyen sistem oluşturmak zorundayız.
      Devlette görev yapan herkesin “yetkisinin” ve sorumluluğunun keskin ve kalın çizgilerle belirlenmesi gerekir.
      Eskiden yaşananların bugün tekrar edilmesini önlemek için, geçmiş alışkanlıklarımızın içimize yer eden gölgeleriyle “zaten hep böyle yapılır”rahatlığını bir kenara bırakmak hepimiz için bir zorunluluk bence.
      Hükümet, “her şeye karar veren” değil, her şeyin “ahenkle” çalışmasını sağlayan bir yapıdır.
      Diyelim ki “özelleştirme” işlerini gerçekleştirecek heyetin üyelerini ve başkanını seçmek yasayla hükümete verilmiş olsun, hükümet bu yetkisini kullanır ama sonra özelleştirilecek bir kurumunun hangi şirkete satılacağına da kurallara aldırmadan hükümet karar vermek isterse, işte bu “yetki aşımına” girer.
      Geçmişte biz bunları yaşadık.
      Artık yaşamamalıyız.
      O dönemlerin nasıl korkunç facialara yol açtığını hatırlıyoruz.
      Bu yozlaşma, gevşeme, dağılma binlerce cana mal oldu.
      Devlet görevlileri insanlar öldürdüler bu denetimsizlik yüzünden.
      Başbakanlar, öldürülecek insanlar listeleriyle dolaştılar.
      Şimdi, o “öldürenler” birer birer yakalanarak yargıya gönderiliyor.
      Susurluk döneminin Özel Harekâtçı polislerinin bir kısmı tutuklandı.
      Bizim manşette okuyacaksınız Ayhan Çarkın’ın ifadelerini.
      “İnfazlara tanıklık” ettiğini söylüyor.
      Bütün bu infazlardan Mehmet Ağar’ın ve İbrahim Şahin’in haberdar olduğunu açıklıyor.
      Hatta, bu “cinayetlere” Milli Güvenlik Kurulu’nun karar verdiği söyleniyor.
      O döneme ait “sırlar” ilmik ilmik çözülecek, devletin içindeki bir cinayet şebekesi ortaya çıkarılacak.
      Her ifadeyle, her ifşaatla, her itirafla “tetiği çekenlerin” arkasındakilerin yüzleri de birer birer aydınlanıyor.
      Öldürülen Uğur Mumcu’nun eşine, cinayeti neden çözemeyeceklerini “Bir tuğla çekersem bütün duvar çöker” diye anlatan Mehmet Ağar’ın “tuğlaları” da“duvarı” da çok yakından tanıdığı anlaşılıyor.
      Onun ayakta tutmak istediği o “suç duvarı” yıkılacak.
      O duvarın ardına saklanarak insanları öldürtenleri umuyorum ki yargı ortaya çıkaracak.
      Bu devleti, bu toplumu mahvedenleri, acılar içinde yaşatanları, devleti bir“çeteye” dönüştürenleri bu ülke sigaya çekecek.
      Yaşananların bir daha yaşanmaması için bütün karanlıkları aydınlatmak bir zorunluluk.
      Susurluk’u aydınlatmaya doğru ilerliyor yargı, daha sonra Susurluk’la Ergenekon arasındaki bağlar bulunacak, o bağları kimlerin oluşturduğunu, oluşturanların devletin hangi katlarında, hiçbir zaman yakalanmayacaklarına olan güvenleriyle nasıl oturduklarını öğreneceğiz.
      Büyük bir arınma döneminden geçiyoruz.
      Devletin içindeki çetecileri temizliyoruz.
      Geçmişteki karanlığı temizlerken, bunun tekrarını önleyecek bir sistemi de yerleşik hale getirmeliyiz.
      Eski hastalıklarımızın virüslerini “yeni” düzene taşımamalıyız.
      Bizi kurtarmaya, geçmişi temizlemek yetmez, geçmişin tekrarını önleyecek tedbirler de gerekir.
      Bir daha devlet içindeki hiç kimsenin “kendi çizgilerinin” dışına çıkamayacağını güvence altına almazsak, bu bünye eski hastalığını tekrarlar.
      Yavaş yavaş başlayan o hastalığın da daha sonra nasıl korkunç bir salgına dönüştüğünü de bugün okuduğumuz ifadeler tüylerimizi ürperterek gösteriyor bize.
      Taraf

      Her şey boşmuş…!
      15 Ağustos 2011 Pazartesi 05:10
      F.Bahçe Başkanı Aziz Yıldırım, Beşiktaş Divan Kurulu Başkanı Yalçın Karadeniz’in kendisini ziyarete gelmesi karşısında duygulandı.
      -“Hepiniz geldiniz. Demek ki dostluk buymuş. Zaman-zaman camia olarak gerilmiş ve birbirimizi kırmıştık. Burada anladım ki HER ŞEY BOŞMUŞ” dedi.
      Ana haberlerden de izlediğimiz bu itiraf, bana çok-çok daha önemli itirafları ve pişmanlıkları hatırlattı. Haberde ve olaylar sonrasında da görüldüğü gibi bu itiraflar hiçbir şey halletmiyor. Her şey mecrasında akıp gidiyor.
      Mahkemeler kuruluyor, kişiler tutuklanıyor, yargılamalar devam ediyor.
      Önemli olan, pişmanlıklar ve keşkeler yerine, olayları yaşadığımız süre içerisindeyken, nefislerimize ve Şeytanın vesveselerine direnip, pişman olmayacağımız icraatlarda bulunabilmektir. Hepsi bu!…
      Bu haberin bana hatırlattığı o çok-çok daha önemli İTİRAFLARI bize bildiren haber, rastgele bir medya haberi de değil, doğruların en doğrusu, her insan için haberlerin en faydalısı ve sözlerin en güzeli olan Kur’ân-ı Kerim’dir.
      Şöyle ki:
      •O gün (Hesap gününde) zalim, parmaklarını ısırır “Eyvah! Der, keşke o Peygamberle birlikte yol tutsaydım. Eyvah! Keşke falanı dost edinmeseydim! Vallahi bana gelen öğütten (Kur’ân’dan) beni o uzaklaştırdı.” Zaten şeytan, insanı (işte böyle uçuruma sürükleyip sonra da) yüzüstü, yalnız bırakır. (Furkan Suresi, 27, 28 ve 29. Âyetler.)
      •Yüzleri ateşte, gâh bu yana, gâh öbür yana çevrileceği gün: “Ah!” derler, “ah ne olurdu! Keşke Allah’a itaat etseydik, keşke Peygambere itaat etseydik!” (Ahzâb S. 66. Âyet.)
      •Onlar ateşin karşısında durdurulup da “Ah n’olurdu, dünyaya bir geri döndürülsek de Rabbimizin âyetlerini inkâr etmesek, müminlerden olsak!” dedikleri zaman bir görsen, neler olacak neler! (En’am, 27. Âyet.)
      •Âhireti inkâr edenlerden birine ölüm gelip çatınca, işte o zaman: “Ya Rabbî!” der, “ne olur beni dünyaya geri gönderin, ta ki zayi ettiğim ömrümü telafi edip iyi işler yapayım.” Hayır, hayır! Bu onun söylediği mânasız bir sözdür. (Mü’minûn, 99-100. Âyet.)
      •Oysa dünya hayatının ve imtihanın sona erdiği o gün öğüt alma günü değil, karar günüdür. Orada gerçeği anlamak artık işe yaramaz. Ve insanlar her şeyin gerçekliğinin bütün çıplaklığı ile gözler önüne serildiği o gün şöyle der: “Keşke (ebedî) hayatım için hazırlıkta bulunsaydım.” (Fecr, 24. Âyet. Ş.P.)
      •Bunun üzerine (inançsızlara) tâbi olanlar şöyle derler: “Ah ne olurdu, elimize bir fırsat geçse de onların bizden uzak durdukları gibi, Biz de onları bir reddetseydik!” İşte Allah Teâlâ onlara, bütün yaptıklarını, en şiddetli pişmanlıklar halinde gösterecektir. Onların o ateşten çıkacakları da yoktur. (Bakara S. 167. Âyet.)
      •İNSAN, başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır? (Kıyamet, 36. Âyet.)
      •Biz, gelmesi yaklaşmış bir azabı bildirerek sizi uyarıyoruz. O gün gelecek ve her şahıs önünde, yalnız yapıp ettiklerini bulup bakacak ve kâfir: “Ah ne olurdu, keşke toprak olaydım!” diyecek. (Nebe S. 40. Âyet.)
      •Düşünseler şunu da anlarlardı ki: bu dünya hayatı geçici bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir ve ebedî âhiret diyarı ise, hayatın ta kendisidir. Keşke bunu bir bilselerdi! (Ankebut S. 64. Âyet.)
      •..Ama hesap defteri sol tarafından verilen kimse: “Eyvah der, keşke verilmez olaydı bu defterim! Keşke hesabımı bilmez olaydım! Keşke, ölümle her iş bitmiş olsaydı…” (Hâkka S. 25, 26, 27. Âyetler.)
      ***
      Saygıdeğer dostlarım.
      Çok net olan görülüyor ki, bu işin hiç mi hiç şakası yok!…
      Sonraki pişmanlıklar ise hiçbir işe yaramayacak.
      Dünyada herhangi bir sınavı kaybettiğimiz zaman, tekrarı da var, başka bir tercih yapma imkânı da var, “..amâan, olsa da olur olmasa da olur, ucunda ölüm yok ya” diyebilmek de var…
      Fakat şu içinde bulunduğumuz DÜNYA SINAVI, hiç de öyle değil.
      Tekrarı da yok, başka bir tercih yapma imkânı da yok, “..amâan, olsa da olur olmasa da olur, ucunda ölüm yok ya” diyebilmek hiç yok…
      Çünkü oradaki hayat ölümsüz ve ebedîdir. Bu sınavı (Allah muhafaza) kaybettiğimizde, ucunda ölüm olmaması, gerçek pişmanlık vesilesidir…
      Yâ Cehennem hak edilecek, yâ da ebedî CENNETLER hak edilecek…
      Dünya hayatındayken, bu konudaki tercih ise tamamen bizlere bırakılmıştır. Bu nedenle de, her birimizin en önemli gündem maddemiz, ne yapıp-yapıp BU SINAVI MUTLAKA KAZANMAK OLMALIDIR… Vesselâm.

      #795432
      Anonim

        Türkiye’nin yapabilecekleri!
        15 Ağustos 2011 Pazartesi 05:17
        Türkiye, tam değilse de kısmen son iki yüz yıllık sersemliği üzerinden atmakta olan bir ülke.
        Bir yandan görece ekonomik gelişme içinde, diğer yandan asıl ait olduğu bölge ülkeleriyle tanışma sürecine girmiş bulunuyor. Olaylar hızla akıyor. “Yaratıcı kaos” doktrinine göre bölgenin sosyo-politik yapısını hallaç pamuğu gibi atmaya azmetmiş olan küresel hegemonik güçler, Türkiye’yi bu kaotik arenaya sürüklemek istiyorlar.
        Suriye’de başlayan gösteriler ve Baasçıların kitlelerin haklı taleplerini kanla bastırması, birilerinin Türkiye’yi harekete geçirmesi için yeter sebep sayıldı. Vicdanı olan hiç kimse Baasçıların yanında yer alamaz, ama bundan Türkiye’nin “Suriye’ye askerî müdahale gerekçesi” çıkarmak da aklı olan kimsenin düşünebileceği çözüm değildir.
        Bölgeyle beraber Suriye rejimi de değişecekti, emareleri gün gibi ortadaydı, ABD ve petrol zengini bölge ülkeleri bunu ‘başarı’yla baltaladılar. Sebep gayet açık: Bir yandan bölgenin iç dinamiklerinin toplumsal değişimlerde belirleyici rol oynamasına mani olmak, diğer yandan kendi istikrarlı modeli içinde bölgeye ilham kaynağı olan Türkiye’yi yaratıcı kaosun içine çekmek. Arzu edilen kan ve gözyaşı, kitlesel ölümler, yerinden göç, milyonlara baliğ olan mülteciler ve iç çatışmaların bitap düşürdüğü bölgeyi yine Batılı kurtarıcılara muhtaç hale getirmek, “yeni sömürgeci elit zümre”si giderken “postmodern sömürgeci dönem”e uygun kılık değiştirmiş yönetici zümresini başa getirmek.
        Türkiye provoke edildiği üzere Suriye’ye müdahale edecek olursa şu gelişmelerin olacağını bekleyebiliriz:
        1) Türkiye, Ortadoğu ülkelerinin iç işlerine karışan, eski hakimiyet günleri peşinde olan, bu arada ABD ve Batı adına ‘yeni Osmanlılık’ peşinde koşan samimiyetsiz bir ülke olarak algılanacak veya aleyhimizde propaganda yapanların eline bu türden zengin bir malzeme verilecek;
        2) Kaçınılmaz olarak Türkiye İran’la karşı karşıya gelecek, belki de 1639’dan beri savaşmadığımız İran’la hiçbir makul temeli olmayan bir çatışma içine girecek ki, bunun İsrail ve bazı Körfez ülkelerini ne kadar mutlu edeceğini tahmin etmek zor değil. Elbette olan, tıpkı sekiz sene süren İran-Irak savaşında olduğu gibi Türkiye’ye ve İran’a olacak;
        3) İran, Irak yönetimi ve Suriye ile karşı karşıya gelmek demek, Lübnan’da Hizbullah ve Filistin’de Hamas’la bağların kopması anlamına gelir. Arap sokaklarında desteğini ve itibarını kaybedip sarayların safına itilen Türkiye bu sayede bölgeden en azından yarım asır uzağa düşmüş olacak;
        4) Bugün bölgeyi ateş denizine çeviren çatışma unsurlarından biri maalesef mezhep ayrılıklarıdır. Mezhep taassubuyla bazı Arap ülkeleri Türkiye’yi bu fitnenin içine çekmek istiyorlar. Bunun Türkiye’nin ayrışma potansiyellerinden birini harekete geçirmesi uzak ihtimal değildir;
        5) Hâlâ çözülememiş Kürt sorununun takip edeceği seyri, nasıl dış müdahale ve provokasyonlara açık hale geleceğini kestirmek için kahin olmak gerekmez;
        6) Görece gelişme istidadı gösteren ekonomik gelişme durur, bir anda elimizde avucumuzda ne varsa tümünün askeri harcamalara gittiğini görürüz ki, bizim gibi petrol üreticisi olmayan bir ülke için bunun sonu iç çatışma ve yaygın yoksulluktur.
        Türkiye bölgeye ve kendine şu iyilikleri yapabilir:
        a) Suriye ve bölgedeki toplumsal muhalefeti kendi modeline uygun çizgiye çeker, temkin yöntemini empoze eder, demokratik sürecin hızlanmasına çalışır ve “kaal” ile değil “lisan-ı hal” ile örnek olabilir;
        b) İran ve Mısır’la iyi ilişkiler kurup bölgenin dönüşümünde rol alabilir, bölgesel entegrasyon fikrini gerçekçi ve ikna edici projelere dönüştürebilir;
        c) Kendi iç istikrarını korurken, bunu din, etnik ve mezhep ayrışmalarından kaçınarak yapar, bu arada Şiilik ve İran nefretiyle yanıp tutuşan Körfez şahinlerine ve onların karşı kutuptaki İranlı aşırı Şiilere İslam kardeşliği ve ümmet bilincinin her türlü etnik asabiyet ve mezhep taassubunun üstünde en yüksek ve birleştirici bir değer, amir bir hüküm olduğunu usulüne uygun anlatabilir.
        Zaman

        Anneannemin Ramazanları
        13 Ağustos 2011 Cumartesi 06:36
        Geçmişi özleyenlerden olmadım hiçbir zaman. Ne gönlümde, ne kafamda ne de yüreğimde nostalji turlarına çıkmadım, arkama yaslanıp gözlerimi yumarak. Hele de çocukluk günlerimi hiç mi hiç aramadım. Çünkü benim hayatımda çocuklukla rezillik aynı kapıya çıkar.
        Ama, özellikle bu Ramazan’da, hele de Allah’ın günü yıldızları bol otellerde ya da sokaklarda yapılacak iftarlara davetler geldikçe, rahmetli anneannemin Ramazan anlayışı ve evinde, konu komşuya, yakın akrabalara hazırladığı iftar yemekleri kopup geliyor belleğimden. Hali vakti yerinde olmasına rağmen, anneannem kör gözüm parmağına örneği, kuş sütünün eksik olmadığı masalar düzmezdi. Ramazan sofrasının Allah’ın nimetlerine şükredildiği, kulun Allah’ıyla buluştuğu bir tür ibadet olduğunu bilir, asla bir şova dönüştürmezdi.
        Masanın başına oturur “Allah’ım sana, verdiğin bu nimetler için şükrediyorum” der, ağzına bir zeytin atar, bir yudum su içer ve orucunu açardı. Ardından çorba gelirdi sofraya. Ama anneannem yerine oturmaz, herkesin önündeki pideyle, zeytinle, reçelle, pastırmayla ve diğer yiyeceklerle ilgilenir, soluk almadan eline geçirdiğini ağzına tıkanlarıysa uyarırdı: “Kuzum kıtlıktan mı çıktın… Yavaş yavaş ye… Tıkanacaksın yavrum…”
        Dedemin dinle, oruçla, ibadetle uzaktan yakından ilgisi olmadığından onun iftar sofrasına oturmamasına da özen gösterirdi Hanım Ağa. Zaten dedem, önceden yemeğini yemiş olur, odasına çekilirdi. Soranlara da “Bugün kendini pek iyi hissetmiyor, içeride dinleniyor!” derdi rahmetli anneannem.
        İftardan sonra da herkesi salona toplar, hal hatır sorarak sohbeti başlatır, iyilikten, alçak gönüllü yaşamanın erdemlerinden, hoş görüden, sevgiden söz eder; yakınanı, yaka silkeni, dedikoduya yelteneni sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürerek sustururdu. Sohbet bitince de herkesi kapıya kadar uğurlar, ama konuşanların arasında özellikle dul hanımları, hepten yoksulları gece yatısına, sahura alıkoyardı ne yapıp edip.
        Anneannem gibi insanlar azalıyor mu yoksa bana mı öyle geliyor kestiremiyorum pek. Ama onun Ramazanlarını özlüyorum; içimi kaplayan huzuru arıyorum… Nur içinde yat Hanım Ağa.
        Star

        #795433
        Anonim

          Sadece gözleri büyüyor… Neden
          13 Ağustos 2011 Cumartesi 06:35
          FARKINDA mısınız, önceki gece Türkiye’de büyük bir insani devrim yaşadık.
          Bir yardım kampanyasında, hem de Türkiye dışındaki insanlar için düzenlenen bir yardım kampanyasında, inanılmaz bir bağış toplandı.
          Bugün size, bu büyük insani devrimin hikâyesini yazmak istiyorum.
          Dinleyin.
          Çünkü bu hikâyede hepimiz için büyük bir övünç kaynağı var.
          Çünkü son yıllarda bütün araştırmaların üzerimize yapıştırdığı “Yabancıları sevmez”, hatta “Yabancılara düşmandır” imajına, halk tarafından yollanan tarihi bir tekziptir bu.
          * * *
          Geçen salı akşamı Hakan Şükür aradı.
          Milletvekili oluşundan sonra açıp tebrik etmeyi düşünürken o beni aradı.
          “Salı akşamı, Samanyolu televizyonunda, Somali için bir yardım kampanyası düzenliyoruz. Siz de katılırsanız, çok sevinirim” dedi.
          Beni böyle bir şey için aradığına çok sevindim. “Böyle bir kampanyaya seve seve, canı gönülden katılırım” dedim.
          Ancak o akşam önceden verilmiş bir sözüm vardı, telefonla katılabilirim dedim.
          Aradılar; ben ve eşim de gönlümüzden kopan bir yardımda bulunduk.
          Kampanyayı ağlayarak izledim.
          Van Çocuk Esirgeme Kurumu’nda yaşayan çocukların topladıkları 5 bin lirayı, dünyanın bir başka yerindeki aç çocuklara göndermesi karşısındaki hislerimi başka hangi duygu ifade edebilirdi ki.
          Evet ağladım…
          Oradaki çocuklar gözümün önüne geldi, üzüntümden ağladım.
          Buradaki çocuklar gözümün önüne geldi, sevincimden, gururumdan ağladım.
          * * *
          Dün sabah büyük merakla kampanyanın son durumu hakkında bilgi aldım.
          – 11 MİLYON Sadece bu gecede toplanan para 11 milyon lirayı buldu.
          – 26 MİLYON Kampanyanın başından beri toplanan para 26 milyon TL’ye ulaştı.
          – 661 BİN Gece boyunca 661 bin SMS gönderildi.
          – 11 BİN 800 Kişi stüdyoyu aradı.
          – 1700 Sadece sanatçılar 1700 telefonu cevapladı.
          – 750 BİN En büyük bağışı 750 bin TL ile “Doğuş Grubu” yaptı. Onu Metro Turizm adına 500 bin TL ile Galip Öztürk izledi.
          – 66 MİLYON Başbakanlık ve Diyanet İşleri Başkanlığı hesaplarında toplanan yardım 66 milyon 336 bin 289 lira.
          Ben, büyük grupların verdiği paradan çok, tek tek bireylerin küçük katkılarının sayısına baktım.
          661 bin kişinin SMS göndermesi, bana göre bu yardım kampanyasının en büyük özelliğiydi.
          Çünkü bu rakam, kampanyanın halk tabanında ne kadar büyük destek gördüğünün işaretiydi.
          * * *
          Samanyolu TV bu kampanyayı yaparken, dünyanın önde gelen süper starları da yardım çağrısı yapıyordu.
          HEM DE KİMLER Beyonce, Sting, U2, David Beckham, Coldplay, Elton John, Eminem, Kanye West, Lady Gaga, Madonna, Rihanna, Robert Plant…
          İnsanlığın en büyük gücü ne ordularından, ne ekonomik güçlerinden ne başka bir şeylerinden kaynaklanıyor.
          En büyük güç, işte bu büyük insani seferberlik duygusu.
          Hepimizin ihtiyacı olan duygu işte budur.
          O nedenle Başbakan Erdoğan’ın ailesi ile birlikte Somali’ye gidecek olması da beni bir Türk olarak gururlandırıyor.
          Türkiye, büyük insanlık dramına sahip çıkışı ve bu yardım kampanyaları ile artık sadece büyük bir devlet değil, aynı zamanda büyük bir millet olduğunu da gösteriyor.
          Hepinizi bu büyük seferberliğe davet ediyorum. Gönlünüzden ne koparsa. Bir lira, beş, on, yüz lira… Ne koparsa, ne verebilirseniz…
          * * *
          UNUTMAYIN ORADA HER 6 DAKİKADA BİR ÇOCUK ÖLÜYOR.
          Ve her birinin bedenleri, yüzleri küçülürken, gözleri büyüyor…
          Hüzünle bakıyorlar, çaresizlikle bakıyorlar, ıstırapla bakıyorlar.
          En çok da hayretle bakıyorlar.
          Her saat, her dakika, her saniye ölen bedenlerinde büyütebildikleri tek uzuvları kapkara gözleri.
          Büyütüyorlar… Sırf hayretle bakabilmek için büyütüyorlar…
          Sırf “Allah’ım, neden böyle diyebilmek için…”
          Hürriyet

          #795434
          Anonim

            Gençlik; İğneli beşik…
            08 Ağustos 2011 Pazartesi 04:40
            Evet, cesedin genç iken latif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder. (Mesnevî-i Nuriye) Daha önce belki defalarca üstünden geçtiğim bu cümle son okumamda yıldırım çarpmışçasına tesir etti duygu dünyama. Zira gençliğin en güzel devrinde ve onu seven biriydim. Risale-i Nur’a öteden beri ciddi ya da gayr-i ciddi muhataplık gençliğe ve onun yol arkadaşları olan letâfet, zarafet ve güzelliğin zevaline dair bir şuur hâsıl etmişti biiznillah ancak onlara duyulan sevda maniydi “an”larıma bu şuuru katmaya. Gençlik; insanın kendi için takdir olunan ve bu âleme göz açmasıyla kendisine emaneten verilen nimetleri kendi mülkü zannettiği ve hodperestane istimal ettiği en kritik devre… Gençlik; en kesif yönlerimizin, cemalperest ve suretperest arzularımızın tezayüd ettiği bir devre… Gençlik; kaşığıyla yedirip sapıyla göz çıkaran, bir üzüm verip on tokat vuran, oyalayan, kandıran, aldatan, ani ve fani bir devre… Eğer gölgeye talip olup, aslına müşteri olunmazsa… Surete yapışıp, zahire perestiş edilirse… İnsan bazen cemale duyduğu fıtri ihtiyacın, cemale sadece ayinedarlık eden, hiçbir zaman cemal-i bizzat olmayan aynalarda tatminini bekler. Kâh sureten güzelin peşine düşerek kâh güzelliği suretten ibaret bilerek. Gençlik bu beklentilerin ve sanıların en yoğun olduğu bir dönemdir. Hiç bitmeyeceğini sandığımız bu çağda en büyük yatırımımız suretlerimize, daha modern adıyla imajlarımıza yaptığımız yatırımlarımızdır. Öyle bir yanılgının içindeyizdir ki oysa. Bir bilsek uğruna nice kayıplar vermeyi göze aldığımız suretimize olan düşkünlüğümüz asli vazifemizi hatırlamamızın önünde ne muazzam bir handikap. Bir bilebilsek iddiasında bulunduğumuz mevcudiyet ve malikiyet, Vâcib-ül Vücûd ve Malik-ül Mülk ile aramızda ne kalın bir perde aslında. Kimi zaman, büyüklerimizin -maslahatmışçasına- “gençliğin tadını çıkarma” yönündeki tavsiyeleri işimize gelir, içimizde hiç ukdesi kalmamacasına yaşar, ihtiyarlığı hatıra getirmeyiz. Bizim için en önemli olan şey bu çağda, her şeyin kendisine musahhar olduğunu sandığımız gençliğimizin ve onun yol arkadaşlarının takdir olunması, beğenilmesi ve değer görmesidir. Bir ihtiyarın derinliğine sahip olmanın bahtiyarlığından bihaberizdir. Hakikatleri flu olarak görmek de yeter bize. Çünkü önümüzde daha çok zamanlar vardır. Bir zaman gelecek, tıpkı bir derviş gibi yaşayacağızdır. İçinde hiçbir heves kalmamış, gençliğini doya doya yaşamış bir derviş gibi… Ama şimdi… Vakti değildir ihtiyara benzeyen bir genç olmanın… Her şey zamanında güzeldir. Gençlik… Kur’anın şiddetle men ettiği sanemperestlik marazının bir nev’i taklidi olan suretperestliğin* müptelası olunan bir devre. Batılın hakikate, zahirin batına tercih edilme riskinin olduğu bu devrede Kur’anın verdiği terbiye ile müteyakkız olan bir genç, bu emanetullahın sırrını keşfetmiştir. Ebedperest kalbi, kaybolup gidene razı olmaz. Kışıra tenezzül etmez, bırakıp gitmeyeni ister.. Hele ki Risale-i Nur gibi muazzam bir nimetle perverde olunan bir genç kendisine verilen güzellik her ne ise bunun mühim bir ticaretin metaı olduğunu bilir. Bilir ki, kıymetini tayin eden şey latif ve zarif olan cismani mahiyeti değil, belki ona ebedi bir letafet, zerafet ve güzellik kazandıracak olan kulluğu ve kalp ayinedarlığıdır. Bilir ki, varlığı, tarz-ı istimali nisbetinde kıymettardır. Zamanın ilerlemesi, cesedinin letafetini yitirmesi onu hüzünlere gark etmez Tüm bunları ve daha fazlasını düşününce gaflet içinde uyumak isteyenler için gençlik, iğneli beşik diyor insan. Daim rahatsızlık veren, acıtan bir beşik. Onu Rahmani sınırların ve kuralların daha fazla güzelleştirdiğine ve değer kattığına inananlar içinse durum bambaşka. Ya Rab! Gençliğimizi bize sonunda gözlerimizi ihtiyarlığın gülen ve ölümü sevdiren yüzüne açacağımız hayırlı bir beşik eyle. Âmin. *bknz: 25.söz

            #795422
            Anonim

              ”…Gerçekten ben, mal sevgisini Rabbimi zikretmekten dolayı tercih ettim…” (Sad suresi 32)

              Bir müslüman bunu söylemedikçe ölünce o malların hesabını verecek hafizanallah… Mübarek bir insan vardı çok zengin ölmeden tüm malını islam yolunda harcadı ve yoksula bağışladı sebebi ise o malların hesabını vermekten korkuyordu. Şöyle baktığımda müslüman israf ediyor, lüks yaşıyor ehli dünyayı örnek alıyor Allah sonumuzu hayır etsin.

              #795441
              Anonim

                Kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler
                15 Ağustos 2011 / 05:00
                Günün Ayet-i Kerime meali…

                Bismillahirrahmanirrahim
                Cenab-ı Hak, Bakara Sûresi 264. Ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
                Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.

                #795462
                Anonim

                  Eli sıkı olma, büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır ve çaresiz kalırsın. Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı bol bol verir ve (dilediğine) kısar. Çünkü O, gerçekten kullarından haberdardır ve onları görmektedir.

                  {İsra Suresi 17:29-30}

                  #795594
                  Anonim

                    Bülbülzade
                    19 Ağustos 2011 Cuma 04:50
                    Bülbülzade Abdullah Edip, Gaziantep savunmasının kahraman ve sembol isimlerinden biridir. Fransızlara karşı büyük bir direniş gösteren Ayıntap Cemiyet-i İslamiye kurucusu olan Abdullah Edip, temel İslami bilimler konusunda çok iyi yetişmiş ve aynı zamanda önemli eserler de vermiş bir âlimdir.
                    Bu cemiyet daha sonraları Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adını almış ve Fransız işgaline karşı Anteplilerin organize edilmesinde çok önemli çalışmalar yapmıştır. 1855 yılında Gaziantep’in Çukur Mahallesinde dünyaya gelen Bülbülzade Efendi, 1927 yılında fail-i meçhul ve şaibeli bir suikast sonucu şehit edilmiştir.
                    Babası Hacı Mustafa Efendi de büyük bir âlimdi. Birçok şehirde yaptığı tahsilden sonra Gaziantep’e dönmüş ve müderrislik yapmaya başlamıştır. Özellikle hadis ilminde çok önemli bir otorite haline gelen Hacı Mustafa Efendi, Kur’an’ı, hadisleri ve diğer dini metinleri bülbül gibi ve çok etkileyici bir dille okuduğu için halk arasında ‘’Bülbül Hoca’’ lakabı ile meşhur olmuş ve oğlu Abdullah Edip’e de bu yüzden ‘’Bülbülzade’’ lakabı takılmıştır.
                    İlk tahsilini babası Hacı Mustafa Efendi’nin yanında alan Abdullah Edip, daha sonraları Maraş’ta tahsiline devam etmiş ve İstanbul’da tamamlamıştır. İlmi ve zekâsı ile kendini İstanbul âlimlerine kabul ettiren Abdullah Edip Efendi, Fatih Medreselerinde Müderris olarak ders vermeye başlamıştır. Ancak daha sonraları babası ve ailesinin ısrarı üzerine Antep’e dönmüş ve Müderrislik vazifesine burada devam etmiştir.
                    Çok kuvvetli Arapçası olan, hitabet ve belagat sanatında büyük ün yapan Bülbülzade, eserlerini şiir olarak ve aruz vezniyle yazmıştır. Hatta hayatını aruz vezniyle yazdığı bir kitabı da mevcuttur. Özellikle ilmi ve fenni çalışmalara çok önem veren Bülbülzade, talebelerini bu konularda teşvik etmiştir.
                    Gaziantep’te, böyle önemli hizmetlere imza atan kahraman bir din âliminin adına kurulmuş ve çok hayırlı çalışmalar yapan bir vakıf bulunmaktadır: Bülbülzade Eğitim Sağlık ve Dayanışma Vakfı. Bir yardım ve iyilik hareketi olarak kurulan vakıf, kısa sürede çok önemli hizmetlerde bulundu.
                    Hayatın neredeyse her alanında ve her kesime hitap eden komisyonlar kurarak geniş kapsamlı bir hizmet anlayışı ile hareket eden Bülbülzade Vakfı, her yıl binlerce dar gelirli vatandaşa ulaşarak gıda, elbise ve para yardımı yapmaktadır.
                    Gaziantep’te şehrin en kalabalık yerinde bulunan vakıf merkezi, hareketli bir uğrak yeri konumunda. Ev hanımlarına dönük çok sayıda eğitim ve kurs da, vakıf bünyesinde planlanmakta. Bugüne kadar düzenlenen çok sayıda Kadın Buluşmasında, “Kadın Emeği ve Üretkenliği, Engeller, Tecrübeler, Fırsatlar ve Öneriler” gibi konular işlenmiş ve çok sayıda kadına yeni fırsatlar sunulmuştur.
                    Akademik çalışmalar destek verilmekte, bilimsel toplantılar, konferanslar, seminerler ve çalıştaylar organize edilmektedir. Öğretmenlere ve akademik personele de dönük destek ve teşvik çalışmalarında bulunmaktadır.
                    Özellikle fakir ve yardıma muhtaç öğrencilere dönük çok değerli çalışmalara imza atılmakta. Bu kapsamda yapılmakta olan 160 kişilik öğrenci yurdunun önümüzdeki yıl hizmete girmesi için yoğun bir çalışma yapılmaktadır.
                    Uçurtma şenliklerinden, evde karakter eğitimlerine; gençlere dönük motivasyon çalışmalarından, esnaf organizasyonlarına; halka açık kütüphane hizmetlerinden bülten yayınına kadar çok farklı alanlarda hayırlı hizmetlere imza atan Bülbülzade Vakfı, bundan sonraki çalışmalar için hedef büyüterek yoluna devam ediyor.
                    Birkaç gün önce Sistemli Market’in teras katında bulunan Çam Dağı Restaurant’ta beş yüz civarında davetlinin katıldığı iftar yemeğinde bir araya gelme fırsatı bulduğumuz Bülbülzade gönüllüleri ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri ile bu güzel hizmet haberlerini ve müjdelerini paylaşmak gerçekten çok güzeldi.
                    Vakıf Başkanı değerli dostum Turgay Aldemir’in üstün gayretleri ve giderek artan hizmet aşkı ve heyecanı ile bize anlattığı güzel haberleri ve çalışmaları iştiyak ile dinledik.
                    Temennimiz böyle önemli hizmetleri realize eden ve önemli projelerle yoluna devam eden Bülbülzade Eğitim Sağlık ve Dayanışma Vakfı’nın, gayret ve başarılarının artarak devam etmesidir.
                    Böyle gönüllü hayır ve iyilik hareketlerine en içten başarı dualarında bulunmayı bir görev telakki ediyoruz.

                    #795636
                    Anonim

                      Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da, “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver ve içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır” demişlerdi.
                      {Kehf Suresi 18:10}

                      #795623
                      Anonim

                        Sadaka ve zekat kimlere verilir
                        24 Ağustos 2011 / 03:00
                        Günün Ayet-i Kerime meali…

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        Cenab-ı Hak, Tevbe Sûresinin 60. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
                        Sadakalar (zekatlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslam’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.

                        #795676
                        Anonim

                          Urfa, Bediüzzaman Mevlidine hazır
                          24 Ağustos 2011 / 08:40
                          Urfa Bediüzzaman Mevlidi 25 Ağustos 2011 Perşembe günü (yarın) yatsı namazından sonra yapılacak

                          İbrahim Mert’in haberi:
                          RİSALEHABER-Bediüzzaman Said Nursi’nin 23 Mart 1960 yılında vefatından sonra kesintisiz olarak her Ramazan ayında yapılan geleneksel Urfa Bediüzzaman Mevlidi 25 Ağustos 2011 Perşembe günü (yarın) yatsı namazından sonra yapılacak.
                          Tamamen Şanlıurfalı gönüllüler tarafından organize edilen mevlide başta Bediüzzaman’ın talebeleri olmak üzere Türkiye ve dünyanın dört bir yanından misafirler geliyor.
                          Risale Haber‘e bilgi veren gönüllüler, mevlidin başta Peygamber Efendimiz (asm), bütün peygamberler, sahabeler, evliyalar olmak üzere vefatının 51. yılı münasebetiyle Bediüzzaman Said Nursi, vefat eden tüm müslümanlar için okutulacağını ifade ettiler.
                          Her Ramazan ayında Kadir gecesinden bir gece önce terip edilen Mevlid Nur talebelerinin biraraya gelerek görüşmelerine de vesile oluyor.
                          Şanlıurfalı gönüllüler, “ne kadar gelirse gelsin, tanıyalım tanımayalım herkesi evlerimizde misafir ediyoruz bu yıl da edeceğiz. Bediüzzaman’ın misafirleri bizim de misafirlerimizdir” şeklinde konuştular.

                          #795681
                          Anonim

                            allah razı olsun.allah kabul etsin

                            #795708
                            Anonim

                              Kadir gecesinde dehşetli hastalık hissettim
                              26 Ağustos 2011 / 00:01
                              Günlük Risale-i Nur dersi

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Aziz, sıddık kardeşlerim,
                              Âlem-i İslâmda Leyle-i Kadir telâkki edilen bu Ramazan-ı Şerifin yirmi yedinci gecesinde bir nev’i tesemmümle şiddetli bir mide hastalığı içinde sinirlerimi ve vicdan ve kalbimi istilâ eder gibi bir diğer dehşetli hastalık hissettim.
                              Bu maddî ve mânevî iki dehşetli hastalık içerisinde şefkat hissiyle bütün zîhayatların elemleri hâtıra geldi. Şahsî hastalığımdan daha ziyade elîm bir hâlet-i ruhiyeyi hissettim. Bununla beraber seksen küsur seneye varan ömrümün sonunda seksen sene mânevî bir ibadeti kazandıran en son Leyle-i Kadre lâyık çalışamayacağım diye, sabık iki dehşetli hastalıktan daha şiddetli, hazîn bir meyusiyet içinde âsâba gelen ve nefs-i emmarenin vazifesini gören bir elîm his beni ezdiği aynı zamanda, Âyet-i Hasbiyenin bir sırrı imdadıma yetişti.
                              Bu üç hastalığı izale edip, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, hilâf-ı me’mul bir tarzda dayandım. Bu üç hastalığıma da böyle üç merhem sürüldü. Maddî hastalığın—Hastalar Risalesinde isbat edildiği gibi—bir saat hastalık, sâbir ve mütevekkil insanlara, hiç olmazsa on saat ibadet ve Leyle-i Kadirde ise daha ziyade ibadet hükmüne geçtiği gibi, benim de bu Leyle-i Kadirdeki hastalığım, iktidarsızlığımla yapamadığım Leyle-i Kadirdeki hizmetin yerine geçmesiyle, tam şifa verici bir merhem oldu.
                              Ve bütün zîhayatın hastalık ve elemlerinden şefkat sırrıyla bana gelen teellüm marazını birden rahîmiyet-i İlâhiyenin tecellîsi ile, yani, mahlûkları yaratanın şefkat ve rahîmiyeti ve rahmeti tam kâfi olmasından, onların elemlerini onlar için bir nev’i lezzete veya mükâfata çevirdiğinden, o rahmet-i İlâhiyeden daha ileri şefkati sürmek mânâsız ve haksız olduğundan, şefkatten gelen elemi, bir mânevî sürura ve lezzete çevirdi. Yalnız merhem değil, belki şifa da verdi.
                              Ve en son ömrümde en ziyade kıymettar mânevî bir hazineyi kaybetmekteki mânevî eleme karşı, Nur’un has şakirtlerinin her birisi şirket-i mâneviye sırrıyla umum namına dahi dua ile ve amel-i sâlihle çalıştıklarından, hem el-Hüccetü’z-Zehra’da, hem Nur Anahtarı’nda izah edilen; teşehhüdde ve Fatihada bütün mevcudat ve zîhayat cemaatinin dualarına ve tevhiddeki dâvâlarına iştirak sûretiyle, hususan toprak, hava, su ve nur unsurları birer dil olmasıyla, topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri ve sudan mübârekât ve tebrikât ve havadan şükür ve ibadetin temessülleri ve nur unsurundan maddî-mânevî tayyibatlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve Fatihada, kâinattaki bütün nimetlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkatın, hususan zîhayatların küllî ibadetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yolda giden bütün ehl-i hakikate ve ehl-i imanın yolundan gidenlere, mânevî refakat etmekle onların dualarına ve dâvâlarına tasdik sûretinde âminlerle iştirak ederek, âmin demekle hissedar olmanın küllî sırrı o gece imdadıma geldi.
                              Gayet hasta, zaif, meyus bir halde, cüz’î bir hizmet edememekteki mânevî elîm hastalığıma öyle bir tiryâk oldu ki, ben hakikaten en sağlam hallerimde ve en genç zamanlarımda, en zevkli ve lezzetli evradımda bulamadığım bir mânevî süruru hissettim. Ve hadsiz şükür edip, o dehşetli hastalığıma razı oldum.
                              “Her zamanda gelen bütün Ramazan aylarının âşireleri adedince Allah’a hamd olsun” dedim (Nurun İlk Kapısı sh. 155)
                              Bediüzzaman Said Nursi
                              Sözlük:
                              acip : acayip, şaşırtıcı, tuhaf
                              âlem-i İslâm : İslâm âlemi
                              amel-i salih : dinin emir ve yasaklarına uyan amel, iş
                              âsâb : sinirler
                              Âyet-i Hasbiye : Âl-i İmrân Sûresinin 173. âyeti olan “Allah bize yeter; O ne güzel vekildir, koruyucu ahiptir.” mânâsındaki âyet
                              aziz : çok değerli, izzetli
                              Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                              cüz’î : ferdî, küçük
                              dâvâ : ülkü, iddia
                              ehl-i hakikat : doğru ve hak yolda olan kimseler, Kur’ân ve Sünnet yolundan gidenler
                              ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler
                              elem : acı, keder
                              el-Hüccetü’z-Zehra : parlak ve güzel delil; On Beşinci Şuâ
                              elîm : acı ve sıkıntı veren
                              evrad : virdler; zikirler
                              Fatiha : Kur’ân’ın ilk sûresi olan Fatiha Sûresi
                              hadsiz : sınırsız, sonsuz
                              hakikaten : gerçekten
                              hâlet-i ruhiye : ruh hâli
                              hamd : övgü, teşekkür, minnet
                              has şakirt : özel talebe, Risale-i Nur’un önde gelen talebesi
                              Hastalar Risalesi : Yirmi Beşinci Lem’a
                              haşiye : dipnot
                              hâtime : son, son söz, sonuç
                              hazîn : hüzün veren
                              hilâf-ı me’mul : beklenilenin aksine
                              hissedar : pay sahibi
                              hususan : özellikle
                              ilhak : katma, ekleme, ilâve etme
                              istiâne : yardım dileme
                              iştirak : ortak olma, katılma
                              izale etmek : gidermek
                              kâinat : evren
                              kanaat : görüş, düşünce
                              kıymettar : kıymetli, değerli
                              küllî : genel, kapsamlı; bir sınıfın bütün fertlerini içine alan
                              Leyle-i Kadir :
                              mahlûk : yaratılmış
                              mahlûkat : yaratılmışlar, varlıklar
                              makbuliyet : kabul edilmiş olma, geçerlilik
                              maraz : hastalık, illet
                              mevcudat : varlıklar, var edilenler
                              meyusiyet : ümitsizlik
                              mübarek : hayırlı, değerli
                              mübârekât : bereketli şeyler, mübarekler
                              mütevekkil : Allah’a güvenip, Onu vekil kabul eden
                              nefs-i emmâre : hazır zevke düşkün ve insanı devamlı kötülüğe sevk eden duygu
                              nev’i : tür, çeşit
                              nimet : iyilik, lütuf, ihsan
                              Nur Anahtarı : “Nur Âleminin Bir Anahtarı” isimli risale
                              rahîmiyet : Allah’ın her bir varlıkta yansıması görülen merhamet edicilik sıfatı
                              rahîmiyet/rahîmiyet-i İlâhiye : Allah’ın her bir varlıkta yansıması görülen merhamet edicilik sıfatı
                              rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
                              Ramazan-ı Şerif : mübarek Ramazan ayı
                              refakat : arkadaşlık
                              sabık : bahsedilen
                              sâbir : sabreden, dayanan
                              sıddık : çok doğru ve bağlı
                              sürur : mutluluk
                              şefkat : içten ve karşılıksız sevgi, merhamet
                              şirket-i mâneviye : mânevî şirket, ortaklık
                              şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
                              tayyibat : iyi ve güzel işler, hareketler, ibadetler
                              tebrikât : mübârek kılmalar, kutlamalar
                              tecellî : görünme, yansıma
                              teellüm : elem, acı
                              telâkki edilen : kabul edilen
                              temessül : görünme, belirme
                              tesemmüm : zehirlenme
                              teşehhüd : namazda Tahiyyat duasını okuma
                              tevhid : birleme; herşeyi bir olan Allah’a ait kılma
                              tiryâk : güçlü derman, ilâç
                              umum : bütün
                              unsur : madde
                              zîhayat : canlı

                              #795709
                              Anonim

                                Leyle-i Kadir Tebrik Mesajı

                                RİSALE-İ NURDA LEYLE-İ KADİR HAKİKATİ
                                اَجِرْنَااِرْحَمْنَاوَاغْفِرْلَنَاوَوَفِّقْنَاوَاهْدِنَا
                                وَاجْعَلْلَيْلَةَالْقَدْرِفِىهذَاالرَّمَضَانَخَيْرًافِىحَقِّنَامِنْاَلْفِشَهْرٍ

                                Aziz, sıddık kardeşlerim!

                                Bu parça hem Lâhika’ya, hem İ’caz-ı Kur’an’ın âhirine yazılacak. Birkaç gün sonra ehemmiyetli bir parçayı da göndereceğiz.
                                Mübarek Ramazan’ın Leyle-i Kadir sırrıyla, seksenüç sene bir ömr-ü manevî kazandırması sırr-ı hikmetiyle ve Risale-i Nur’un şakirdlerindeki sırr-ı ihlasla tesanüd ve iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturuyla herbir sadık şakird, o fevkalâde manevî kazancı elde edeceğine gayet kuvvetli bir delili budur ki: Bu daire içinde kırkbin, belki yüzbin hâlis, hakikî mü’minlerin içinde hakikat-ı Leyle-i Kadr’i elde edecek bir-iki, on-yirmi değil, belki yüzlerin elde etmesi ihtimali kavîdir.
                                Sırr-ı ihlasla ve iştirak-i a’mal-i uhrevî düsturunun sırrıyla biz ve siz bu hakikata müteveccihen, bu Ramazan-ı Şerif’te herbirimiz umumun hesabına ve umum arkadaşları içinde kendini farzedip, nun-u mütekellim-i maalgayr, yani daima
                                اَجِرْنَااِرْحَمْنَاوَاغْفِرْلَنَاوَوَفِّقْنَاوَاهْدِنَا
                                وَاجْعَلْلَيْلَةَالْقَدْرِفِىهذَاالرَّمَضَانَخَيْرًافِىحَقِّنَامِنْاَلْفِشَهْرٍ

                                gibi kelimelerde نَا içinde umum kardeşlerini niyet etmektir. Ve bilhâssa en zaîf olan bu kardeşinizi, ağır vazifesinde o hususî niyetle yardım etmektir.Kastamonu lahikası
                                Râbian: Şu mübarek Şehr-i Ramazan, Leyle-i Kadr’i ihata ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i kadirdir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü birkaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkidir. Barla lahikasından Altıncı Nükte: Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur’an-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’an-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir surette o Kur’anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrail’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’anın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir. Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor; öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur’anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar. Her Ramazan شَهْرُرَمَضَانَالَّذِىاُنْزِلَفِيهِالْقُرْآنُ âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur’an ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-ı uzmanın sair efradları, bazıları huşu’ ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar. Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tâbi’ olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir. Yedinci Nükte: Ramazanın sıyamı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeğe gelen nev’-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a’mal, bire bindir. Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuzbin hasene sayılır. Evet herbir harfi otuzbin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla! İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılât için, gayet münbit bir zemindir. Ve neşvünema-i a’mal için, bahardaki mâh-i Nisandır. Saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir. Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hacatına ve malayani ve hevaperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hacatını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek; savmı ile, Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur’an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i katıadır. Evet nasılki bir padişah, müddet-i saltanatında belki her senede, ya cülûs-u hümayûn namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan yirmisekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal’i; o yirmisekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur’an-ı Hakîm’i Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş. Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşagılden insanları çekmek için oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevketmektir. Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur’an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek… Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men’edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur’an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta’til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir. Mektubat
                                Birinci Sualiniz: Mü’minin mü’mine en iyi duası nasıl olmalıdır? Elcevab: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünki bazı şerait dâhilinde dua makbul olur. Şerait-i kabulün içtimaı nisbetinde makbuliyeti ziyadeleşir. Ezcümle: Dua edileceği vakit, istiğfar ile manevî temizlenmeli, sonra makbul bir dua olan salavat-ı şerifeyi şefaatçı gibi zikretmeli ve âhirde yine salavat getirmeli. Çünki iki makbul duanın ortasında bir dua makbul olur. Hem بِظَهْرِالْغَيْبِ yani “gıyaben ona dua etmek”; hem hadîste ve Kur’anda gelen me’sur dualarla dua etmek. Meselâ: اَللّهُمَّاِنِّىاَسْئَلُكَالْعَفْوَوَالْعَافِيَةَلِىوَلَهُفِىالدِّينِوَالدُّنْيَاوَاْلآخِرَةِ رَبَّنَاآتِنَافِىالدُّنْيَاحَسَنَةًوَفِىاْلآخِرَةِحَسَنَةًوَقِنَاعَذَابَالنَّارِ gibi câmi’ dualarla dua etmek; hem hulûs ve huşu’ ve huzur-u kalb ile dua etmek; hem namazın sonunda, bilhâssa sabah namazından sonra; hem mevâki’-i mübarekede, hususan mescidlerde; hem Cum’ada, hususan saat-ı icabede; hem şuhur-u selâsede, hususan leyali-i meşhurede; hem ramazanda, hususan leyle-i kadirde dua etmek kabule karin olması rahmet-i İlahiyeden kaviyyen me’muldür. O makbul duanın ya aynen dünyada eseri görünür veyahut dua olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek aynı maksad yerine gelmezse, dua kabul olmadı denilmez; belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir. Mektubat
                                Hem meselâ: İnsafsız ehl-i ilhadın mübalağa zannettikleri hattâ muhal bir mübalağa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin sevabına dair ve bazı surelerin faziletleri hakkında gelen rivayetlerdir. Meselâ: “Fatiha’nın Kur’an kadar sevabı vardır.” “Sure-i İhlas sülüs-ü Kur’an”, “Sure-i İza Zülziletil-ardu, rubu’” “Sure-i Kul ya eyyühel-kâfirûn rubu’”, “Sure-i Yâsin on defa Kur’an kadar” olduğuna rivayet vardır. İşte insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki: “Şu muhaldir. Çünki Kur’an içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar da vardır. Onun için manasız olur.” Elcevab: Hakikatı şudur ki: Kur’an-ı Hakîm’in herbir harfinin bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlahîden o harflerin sevabı sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yediyüz (Âyet-ül Kürsî harfleri gibi), bazan binbeşyüz (Sure-i İhlas’ın harfleri gibi), bazan onbin (Leyle-i Berat’ta okunan âyetler ve makbul vakitlere tesadüf edenler gibi) ve bazan otuzbin (meselâ haşhaş tohumunun kesreti misillü, Leyle-i Kadir’de okunan âyetler gibi). Ve o gece bin aya mukabil işaretiyle, bir harfinin o gecede otuzbin sevabı olur anlaşılır. İşte Kur’an-ı Hakîm, tezauf-u sevabıyla beraber elbette müvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevab ile bazı surelerle müvazeneye gelebilir. Meselâ: İçinde mısır ekilmiş bir tarla farzedelim ki, bin tane ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farzetsek, herbir sünbülde yüzer tane olmuş ise, o vakit tek bir habbe bütün tarlanın iki sülüsüne mukabil oluyor. Meselâ: Birisi de on sünbül vermiş, herbirinde ikiyüz tane vermiş, o vakit birtek habbe asıl tarladaki habbelerin iki misli kadardır. Ve hâkeza kıyas et. Şimdi Kur’an-ı Hakîm’i nuranî, mukaddes bir mezraa-i semaviye tasavvur ediyoruz. İşte herbir harfi asıl sevabıyla birer habbe hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sure-i Yâsin, İhlas, Fatiha, Kul ya eyyühel-kâfirûn, İza zülziletil-ardu gibi sair faziletlerine dair rivayet edilen sure ve âyetlerle müvazene edilebilir. Meselâ: Kur’an-ı Hakîm’in üçyüzbin altıyüzyirmi harfi olduğundan, Sure-i İhlas besmele ile beraber altmış dokuzdur. Üç defa altmışdokuz, ikiyüzyedi harftir. Demek Sure-i İhlas’ın herbir harfinin haseneleri, binbeşyüze yakındır. İşte Sure-i Yâsin’in hurufatı hesab edilse, Kur’an-ı Hakîm’in mecmu-u hurufatına nisbet edilse ve on defa muzaaf olması nazara alınsa şöyle bir netice çıkar ki: Yâsin-i Şerif’in herbir harfi takriben beşyüze yakın sevabı vardır. Yani o kadar hasene sayılabilir. İşte buna kıyasen başkalarını dahi tatbik etsen, ne kadar latif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz bir hakikat olduğunu anlarsın. Sözler
                                Leyle-i Kadir’de ihtar edilen bir mes’ele-i mühimme

                                Evvelâ: Leyle-i Kadir’de kalbe gelen pek uzun ve geniş bir hakikata pek kısaca bir işaret edeceğiz. Şöyle ki: Nev’-i beşer bu son harb-i umumînin eşedd-i zulüm ve istibdad ile ve merhametsiz tahribat ile ve bir düşmanın yüzünden yüzer masumu perişan etmesiyle ve mağlubların dehşetli me’yusiyetleriyle ve galiblerin dehşetli telaş ve hâkimiyetlerini muhafaza ve büyük tahribatlarını tamir edememelerinden gelen dehşetli vicdan azablarıyla ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin aldatıcı ve uyutucu olması umuma görünmesiyle ve fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın, mahiyet-i insaniyesinin umumî bir surette dehşetli yaralanmasıyla ve ebedperest hissiyat-ı bâkiye ve fıtrî aşk-ı insaniyenin heyecan içinde uyanmasıyla, ve gaflet ve dalaletin, en sert, sağır olan tabiatın, Kur’anın elmas kılıncı altında parçalanmasıyla ve gaflet ve dalaletin en boğucu, aldatıcı en geniş perdesi olan siyasetin rûy-i zeminde pek çirkin, pek gaddarane hakikî sureti görünmesiyle elbette ve elbette hiçbir şübhe yok ki: Şimalde, garbda, Amerika’da emareleri göründüğüne binaen nev’-i beşerin maşuk-u mecazîsi olan hayat-ı dünyeviye böyle çirkin ve geçici olmasından, fıtraten beşerin hakikî sevdiği ve aradığı hayat-ı bâkiyeyi bütün kuvvetiyle arayacak. Ve elbette hiç şübhe yok ki: Bin üçyüzaltmış senede, her asırda üçyüzelli milyon şakirdi bulunan ve her hükmüne ve davasına milyonlar ehl-i hakikat tasdik ile imza basan ve her dakikada milyonlar hâfızların kalbinde kudsiyet ile bulunup lisanlarıyla beşere ders veren ve hiç bir kitabda emsali bulunmayan bir tarzda, beşer için hayat-ı bâkiyeyi ve saadet-i ebediyeyi müjde verip bütün beşerin yaralarını tedavi eden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın şiddetli, kuvvetli ve tekrarlı binler âyâtıyla, belki sarihan ve işareten onbinler defa dava edip haber verip sarsılmaz kat’î delillerle, şübhe getirmez hadsiz hüccetlerle hayat-ı bâkiyeyi kat’iyyetle müjde ve saadet-i ebediyeyi ders vermesi, elbette nev’-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve manevî bir kıyamet başlarında kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere’nin Kur’anın kabulüne çalışan meşhur hatibleri ve din-i hakkı arayan Amerika’nın çok ehemmiyetli cem’iyeti gibi rûy-i zeminin kıt’aları ve hükûmetleri Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünki bu hakikat noktasında kat’iyyen Kur’anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu’cize-i ekberin yerini tutamaz. Sâniyen: Madem Risale-i Nur o mu’cize-i kübranın elinde bir elmas kılınç hükmünde hizmetini göstermiş ve en muannid düşmanları teslime mecbur etmiş. Hem kalbi, hem ruhu, hattâ hissiyatı tam tenvir edecek ve ilâçlarını verecek bir tarzda hazine-i Kur’aniyenin dellâllığını yapan ve ondan başka me’haz ve mercii olmayan bir mu’cize-i maneviyesi bulunan Risale-i Nur o vazifeyi yapıyor ve aleyhinde dehşetli propagandalara ve gayet muannid zındıklara tam galebe çalmış ve dalaletin en sert ve kuvvetli kal’ası olan tabiatı, “Tabiat risalesi”yle parça parça etmiş ve gafletin en kalın ve boğucu ve geniş daire-i âfâkında ve fennin en geniş perdelerinde Asâ-yı Musa’daki Meyve’nin Altıncı Mes’elesi ve Birinci, İkinci, Üçüncü ve Sekizinci Hüccetleriyle gayet parlak bir tarzda gafleti dağıtıp nur-u tevhidi göstermiş. Elbette bizlere lâzım ve millete elzemdir ki; şimdi resmen izin verilen din tedrisatı için hususî dershaneler açılmasına ve izin verilmesine binaen, Nur şakirdleri mümkün olduğu kadar her yerde küçücük dershane-i Nuriye açmak lâzımdır. Gerçi herkes kendi kendine bir derece istifade eder, fakat herkes herbir mes’elesini tam anlamaz. Hem iman hakikatlarının izahı olduğu için; hem ilim, (Haşiye) hem marifet, hem ibadettir. Eski medreselerde beş-on seneye mukabil, inşâallah Nur medreseleri beş-on haftada aynı neticeyi temin edecek ve yirmi senedir ediyor. Ve hem hükûmet ve millet ve vatan, hem hayat-ı dünyeviyesine ve siyasiyesine ve uhreviyesine pek çok faidesi bulunan bu Kur’an lemaatlarına ve dellâlı bulunan Risale-i Nur’a değil ilişmek, tamamıyla terviç ve neşrine çalışmaları elzemdir ki; geçen dehşetli günahlara keffaret ve gelecek müdhiş belalara ve anarşistliğe bir sed olabilsin.
                                Sikke-i tasdik-i gaybi
                                Aziz, sıddık kardeşlerim! Evvelâ: Yarın gece Leyle-i Kadir olmak ihtimali çok kuvvetli olmasından bir kısım müçtehidler o geceye Leyle-i Kadr’i tahsis etmişler. Hakikî olmasa da, madem ümmet o geceye o nazarla bakıyor, inşâallah hakikî hükmünde kabule mazhar olur…Şualar

                                #795712
                                Anonim

                                  Kadir gecesi………

                                  Selamlarin en güzeli ile Esselamü Aleyküm,


                                  “Her kim, imanından dolayı ve mükafatını yalnız Allah’tan umarak Kadir Gecesi’ni ihya ederse, geçmiş günahları affedilir”
                                  (Hadis-i Şerif)

                                  Kadir Geceniz Mübarek Olsun…

                                  Rabbimiz Yüce Kitabımız Kuran-ı Kerimde Kadir Gecesi için şunları bizlere söylüyor:
                                  Şüphesiz biz, (Kuran’ı) Kadir gecesiindirdik. Kadir gecesinin ne oldugunu sana bildiren nedir ?
                                  Kadir gecesi bin aydan hayırlıdır.
                                  Melekler ve ruh (Cebrail), Rabbi’nin
                                  izni ile her iş icin o gece iner.O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.”
                                  (Kadr Suresi 1,2,3,4,5)


                                  Peygamber Efendimiz (s.a.v)’de Kadir Gecesi hakkında şöyle buyurmuşlardır:

                                  Hz. Aişe (r.ah.) Efendimiz (s.a.v)’in Kadir gecesinin son on gecesinde tek rakamlı günlerinde aranmasını söylediğini rivayet etmiştir. (Buhari)
                                  Kadir gecesini Ramazanın son on gününde arayın. (Müslim)


                                  Kadir Gecesinin en önemli özelliği, cin ve insanlara iki cihan saadeti bahşeden, kâinat kitabının ezelî bir tercümesi olan yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerimin bu gecede ilk olarak dünya semasına indirilmesidir. Daha sonra ise ihtiyaca göre âyet âyet veya sûreler halinde vahyin mazharı Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselama Cebrail (a.s.) vasıtasıyla takdim edilmiş olmasıdır.
                                  Yine bu mübarek gecede insanlığın ebedî refahına sebep olacak, ona bereketli bir ömrü kazandıracak bir fırsat verilmektedir. Bu geceyi dua, zikir ve ibadetle geçiren kişi, ancak seksen sene gibi uzun bir ömürde kazanabileceği ecir ve sevabı bir gecede elde etme bahtiyarlığına ermiş olacaktır.


                                  Bin aydan hayırlıdır denmesinin hikmeti nedir?
                                  Bin ay” seksen üç sene dört aylık bir süreye tekabül eder. Geçmişteki salih kimselerin bir ömür boyu kazandıkları manevi mertebeyi bir gece içinde elde etme fırsatıdır. Resulullah (a.s.m.) sahabilere İsrailoğullarından bir kimsenin Allah yolunda bin ay boyunca silâhlı olarak cihat ettiğini anlatmıştı. Sahabiler bunu duyunca şaşırdılar ve kendi amellerini az, gördüler. Bunun üzerine Kadir Suresi indirildi.

                                  Başka bir rivayette Peygamberimiz Sahabilere İsrailoğullarından dört kişinin seksen sene boyunca hiç günah işlemeden ibadet ettiklerini anlattı. Sahabiler bunu hayretle karşıladı. Cebrail Aleyhisselâm geldi, “Yâ Muhammed, ümmetin o birkaç kişinin seksen sene ibadetinde hayrete düştüler. Allah sana ondan daha hayırlısını indirmiştir” diyerek Kadir Suresini okudu ve, “İşte bu senin ve ümmetinin hayran kalışından daha hayırlıdır” buyurdu.

                                  Diğer bir rivayette Resulullah’a bütün ümmetlerin ömürleri gösterilmişti. Kendi ümmetinin ömrünü kısa görünce, ömrü uzun olan ümmetlerin amellerini düşündü. Kendi ümmetinin bu kısa ömürlerinde yaptıkları amellerle onlara ulaşamayacakları endişesi içinde üzüldü. Yüce Allah da Habibine, bu üzüntüsüne mukabil Kadir Gecesini vererek diğer ümmetlerin bin yılından daha hayırlı kıldı.
                                  Kadir Suresi bu hadiseler üzerine nazil olmuştur. Bu sure, Sahabilerin üzüntüsünü hafifleten bir suredir.

                                  Neden “Kadir” Gecesi?
                                  Kadir Gecesi hüküm gecesi demektir. Duhan Suresinde açıklandığı üzere İlâhi takdirce belirtilen hükümler Kadir Gecesinde ayırd edilir. Bu anlamda Kadir Gecesine takdir gecesi diyenler de vardır. Aslında eşyanın, işlerin ve hükümlerin miktar ve zamanları ezelde takdir edildiği için burada söz konusu olan takdir, önceden tespit edilen kader programının yerine getirilmesiyle ilgili planların hazırlanmasıdır.
                                  “Kadr” kelimesinde “tazyik” manası da vardır. Buna göre o gece yeryüzüne o kadar çok melek iner ki, dünya onlara dar gelir.
                                  Bir hadiste, “O gece yeryüzüne inen meleklerin sayısı çakıl taşlarının sayısından çok daha fazladır” buyurularak buna işaret edilir.
                                  Kadir Gecesinin Ramazan’ın hangi gecesine rastladığı hususunda pekçok rivayet olmakla birlikte, Ramazan’ın son on gününde aranması tavsiye edilmiştir. Bazı hadis-i şeriflerden de 27. gecesine denk geldiği bildirilmektedir. “Onu yirmi yedinci gecede arayınız” mealindeki hadis bu hususa işaret etmektedir.
                                  Kadir Gecesi Yapılacak Duâ
                                  “Allahumme inneke afuvvun kerîmun tuhibbul afve fa’fu annî.”
                                  Anlamı:
                                  “Allah’ım, şüphesiz sen affedicisin, ikram sahibisin, affetmeyi seversin, beni affet.” (Tirmizi, Daavat, 12)
                                15 yazı görüntüleniyor - 346 ile 360 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.