• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 421 ile 435 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #796536
    Anonim

      Allah’ın hükmüyle hükmetmek
      05 Eylül 2011 Pazartesi 06:50
      Merhum müfessir Seyyid Kutup’un kardeşi Muhammed Kutup, pek çok İslam ülkesinde bir dizi konferanslar vermiş. Buralarda anlattığı konu, Maide suresinde arka arkaya geldiği söylenebilecek “Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler kâfirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendileridir” ayetleri imiş. Bu konferanslarda, ağabeyinin bu ayetlere yaptığı tefsirin tashihe ihtiyacı olduğunu dile getiriyormuş.
      Seyyid Kutup bu ayetlerin çok açık olduğunu, Allah bir şeyi yap dediğinde eğer insanlar yapmıyorsa, onların kâfir olacağını dile getiriyormuş.
      Mesela bir memur çalıştığı yerde Allah’ın hükümlerine göre çalışmıyorsa kâfir mi olur? Bir esnaf dükkânında yaptığı satışı başka kurallara göre yapıyorsa dinden mi çıkacak? Ya bir çiftçi? Bir doktor, bir mühendis…
      Seyyid Kutup’un yaptığı izaha göre, evet.
      Ağabeyi kadar çok tanınmasa da İslam dünyasında bilinen bir âlim olan Muhammed Kutup’un bu konferanslara başlamasının nedeni de oldukça dikkate değer. Suriye’de 1980’li yılların başında bazı ayaklanmalar olmuş. Bu ayaklanmayı başlatanlar, Seyyid Kutup’un tefsirini göstermişler (Maide suresinin 44, 45 ve 47. ayetleri) ve bazı insanların burada anlatıldığı gibi Allah’ın hükmüyle hükmetmediğini dile getirmişler. Akabinde, buna razı olmadıklarını ve Allah’ın hükmünü başa geçinceye kadar mücadele edeceklerini söylemişler. Durum oldukça ciddi bir noktaya gelmiş.
      Hal böyle olunca, Muhammed Kutup, ağabeyinin yorumunun eksik olduğunu, İslam müfessirlerinin bu ayeti böyle yorumlamadıklarını, tam da bu ayaklanmaların olduğu yerde dile getirerek olaya müdahale etmiş. Bu konferanslar hüsn-ü kabul görmüş ve daha sonra talepler doğrultusunda pek çok İslam ülkesinde yapılmış. Yani Muhammed Kutup’un bu meselenin doğru anlaşılması için önemli gayretleri olmuş.
      Aslında bu ayetleri izah eden çok sayıda müfessir olmuş. Onların izahlarına da bakılırsa ayet daha iyi anlaşılır. Mesela ilk müfessirlerden olan İbni Abbas radıyallahu anh (Peygamber efendimizin amcasının oğlu olup onun duasına mazhar olmuştur), “ve men lem yahkum” ayetini, “ve men lem yusaddik” şeklinde anlamak gerektiğini bildiriyor. Yani ayeti, “şayet iman etmezse” gibi bir kayıt düşerek okumak gerektiğini bildiriyor. Allah bir hüküm bildiriyor ve insanlar bu hükmü kabul etmiyorlarsa, işte o zaman bu ayet-i kerimelerin bildirdiği kâfirler, zalimler, fasıklar sınıfına girmiş olurlar. Tıpkı imanın bir şartını kabul etmemesiyle insanın dinden çıktığı gibi, burada da Allah’ın bir hükmü inkâr edildiği zaman dinden çıkıp kâfirler zümresine girilmiş olur.
      Diğer türlü (yani inanç açısından ele alınmazsa) o zaman karşımızda ciddi bir sorun var demektir. Mesela Allah namaz kıl dediği için namaz kılıyoruz. Namazı tatbik etmediğimiz zaman ne olacak? Allah’ın hükmüyle hükmetmemiş oluruz. O zaman kâfir mi oluruz? Oysa bunun dinî literatürde zaten bir karşılığı var ki, ona günah deniyor. Yani bir mümin inandığı halde inancının gereğini yerine getirmiyorsa ona günahkâr deniyor, kâfir denmiyor. Şayet “namaz yoktur, inanmıyorum” diyorsa, o zaman Allah’ın hükmüyle hükmetmemiş olup bu ayetin hükmü dâhiline girmiş olur.
      Elbette burada aslolan hem tasdik etmek hem yerine getirmektir. Ama yerine getirmekte gevşeklik gösteriyorsa kâfirdir denmez. Muhammed Kutup’un bu seminerlerine bizzat katılan Moral FM programcılarından Kenan Demirtaş’tan bu izahları dinledim. Bu, aynı zamanda bu ayet-i kerimelerle ilgili bendeki bir düğümü de çözmüş oldu. İnşaallah istifadeye medar olur…
      NOT: Buradan kesinlikle Seyyid Kutup’un tefsirini tahfif ettiğim gibi bir mana çıkmasın. Bilakis Fî Zilali’l-Kur’an çok değerli bir tefsir külliyattır. Bazı ayetler için yapılan tefsirin tashihe ihtiyacı olduğunu (başta kardeşi olmak üzere) âlimler dile getiriyorlar. Yoksa bir müfessirin izahına dil uzatmak benim haddim değil.

      #796534
      Anonim

        Ramazan’daki istikametimizi koruma hassasiyetimiz!
        06 Eylül 2011 Salı 06:10
        Ramazan-ı Şerif’te kazandığımız dini hassasiyetimizi gittikçe zayıflatmamalı, aynı hassasiyeti daha da artırarak sürdürme azmi ve gayreti içinde olmalıyız.

        Hatta bu istikameti koruma hassasiyetimiz hemen hepimizin bir numaralı meselesi olarak bizi ciddi şekilde meşgul etmelidir.

        Bir başka ifadeyle diyebiliriz ki, hemen herkes istikametini koruyamama endişesini her an duymalı, kendini böyle bir endişeden müstesna ve garantide biri gibi görme rehavetine asla kapılmamalıdır. Ramazan’dan yeni çıktım, kazandığım dini hassasiyetim kuvvetlidir, öyle ise ben manen garantideyim, böyle özel bir dikkat ve hassasiyet içinde olmama gerek yoktur, gibi bir umursamazlığa kapılmamalıdır.

        Bunun aksi de böyledir. Yani hiçbir ihmalkar da, ‘ben Ramazan’da bile istikametimi düzeltmedim, bundan sonra da düzeltemem, öyle ise benim istikametimi düzeltmek için bir çaba içinde olmam fayda vermez!’ diye peşin bir ümitsizlik kuyusuna da kendini atmamalıdır.

        Dünkü durumu iç açıcı olmayabilir ama bugün iradesini güçlendirip istikametini pekala düzeltebilir, ebedi hayatını kurtarabileceği şuurlu bir istikamet çizgisine yönelebilir. Bu mutlu başlangıç her an mümkün, hiçbir zaman ümitsizliğe düşülmez…

        Demek oluyor ki, istikamet konusu, hemen herkesin her an bir numaralı meselesidir! Düzgün istikamette olan, istikametini muhafaza etmek için, bozuk istikamette olan da istikametini düzeltmek için her an özel bir çaba ve niyet içinde olmaya mecbur ve hatta mükelleftir.

        Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri’nden aldığımız şu önemli mesaj da bize bu dikkat ve hassasiyetimizin önemine işaret etmektedir. Hemen hepimize mesaj veren hadisinde buyurmuş ki:

        -Hud Sûresi’ndeki “Emrolunduğun gibi istikamet üzere ol” ayeti beni ihtiyarlattı!..

        Demek ki, istikamet üzere olma hassasiyetimiz bizim de bir numaralı meselemiz olmalı, bizi de ihtiyarlatacak derecede düşündürüp titretmeli, ömür boyu istikametimizi koruma hassasiyeti içinde olmalıyız.

        Nitekim bir maneviyat büyüğü, istikametimizi koruma hassasiyetimizin ömür boyu sürüp son nefese kadar devam etmesi gereği konusuna dikkatimizi çekerken şöyle çarpıcı bir uyarıda bulunmuştur…

        Ona keramet gösterecek derecede istikameti düzgün bir zatı anlatırken derler ki:

        -Bu zatın istikameti öylesine düzgün ki, bazen sabah namazlarını Kâbe’de kıldığı bile görülmektedir.

        Şah-ı Nakşibend Hazretleri, ‘Mühim değil!’ der. ‘Dicle Nehri’nin üzerinden yürüyerek geçer, suya batmaz.’ derler. ‘O da mühim değil!’ der. ‘Bahçesinde çalışırken zemin çamur olursa seccadesini havaya atıp namazlarını üzerinde kıldığı da olur.’ derler. ‘O da mühim değildir!’ deyince sorularını şöyle değiştirirler:

        -Efendi Hazretleri, o keramet mühim değil, bu keramet mühim değil de, sizin için ne mühimdir?

        Cevaba bakın da, mühim olan neymiş görün:

        -Benim için mühim olan der, o istikamet çizgisini, son nefesine kadar devam ettirmesidir, zamanla gevşeyip dini hassasiyetini yitirmemesidir. Anladınız mı şimdi mühim olanın, son nefese kadar o hassasiyeti korumak ve sürdürmek olduğunu!…

        Demek oluyor ki, hiç kimse Ramazan-ı Şerif’teki iyi haline bakıp da kendini garantide görmesin. Yine hiç kimse de Ramazan’daki kötü halini düşünüp de ‘benden istikameti düzgün bir adam olmaz’ ümitsizliğine kapılmasın. Hemen herkes istikametine yönelme ve yöneldiği istikametini de koruma ve geliştirme konusunda ciddi bir gayret ve azmin içine girsin, Allah Resulü’nü ihtiyarlatan istikamet üzere olma titizliği, hemen hepimizin saçlarımızı beyazlatacak derecede bir numaralı meselemiz olduğunun farkına varılsın!..

        Son soru:

        -Böyle bir hassasiyetimiz söz konusu mu yaşadığımız Ramazan-ı Şerif’ten sonra? İstikametini düzeltenler istikametini korumak için, düzeltemeyenler de düzeltmek için kendimizi ihtiyarlatacak derecede bir hassasiyet ve gayret içinde olmamız gerektiğinin farkında mıyız? Ne dersiniz?..
        Zaman

        #796547
        Anonim

          Değişim karşısında İsrail
          05 Eylül 2011 Pazartesi 07:10
          Dünya değişirken İsrail değişmeden kalacak mı? İşte İsrail’in temel sorunu budur.
          Eski dünyada, İsrail’in işi oldukça kolaydı. İki kutuplu dünyada, güçlü olanı arkasına alıp, dünyanın her ülkesine dağılmış, o ülkelerde ezilmiş psikolojileriyle yaşayan Yahudiler’in desteğiyle hareket ederken, neredeyse hiçbir engelle karşılaşmadan bütün Ortadoğu’yu yaklaşık yarım yüzyıldır istediği gibi yönlendirdi.
          Arap dünyasının o dönemki perişanlığı, bu dünyanın yönetimine egemen olmuş siyasal rejimlerle doğrudan doğruya bağlantılıydı. Halklarına düşman olan siyasal rejimler, iki kutuplu dünya politikası içerisinde bir yere tutunarak ayakta kalmaya çalışırken, Filistin sorunu ve İsrail’le ilişkileri onlar için hayati bir önem arz etmekten uzaklaşıyordu.
          Eski dünyanın İsrail’i
          Türkiye ise zaten Sovyet tehdidi karşısında Batı ittifakına girmek durumunda kaldığı için, İsrail’in birçok insanlık dışı saldırısı karşısında, resmi düzeyde yapılan çoğu içi boş, anlamsız cümlelerden oluşan kınamalardan öteye bir şey söyleyecek durumda değildi. Hatta öyle ki, bir yönüyle kendisini İslam dünyasının dışında gördüğü için böyle bir tavır takınmak, Türkiye için ve Türkiye’nin Batıcı yönetim anlayışı için bir çelişki olarak dahi algılanmıyordu.
          Bugün İsrail’in eski politikalarını sürdürülemez hale getiren, yeni bir uluslararası sisteme doğru giden, ciddi bir değişim yaşanmaktadır. Artık eski yapıyı ve ilişkileri üreten anlayışın, İsrail’de bile yaşama ihtimalinin giderek zayıfladığı bir döneme girilmiştir.
          Küreselleşme, bir ağ gibi bütün ülkeleri belli fonksiyonlar etrafında, hem birbirleriyle hem sistemin bütünüyle etkileyecek yeni bir ilişki biçimi üretmiştir. Bu ağda yer alan ülkelerin bölgesel etkinlikleri ile sistemin bütününe yönelik etkilerinin karşılıklı olarak birbirinden beslendiği bir uluslararası düzen söz konusudur. Önceki kapalı ulusal yapıların güçlü olanlarının, bütün dünya üzerindeki egemenliğine dayanan ilişki biçimi, bir anlamda yerini hegemonik bir yapıya bırakmıştır.
          Bu “ağ teorisi”nin ifade ettiği şey, dünyanın her bir ülkesinin kendi ekonomik, siyasal, teknolojik avantajlarına göre bölgesel işbirliği alanları yaratması ve ilişkilerden ürettiği ‘politik fazla’nın, uluslararası sistemde kendisine yeni bir statü imkânı yaratmasıyla ilgilidir.
          Arap baharıyla daha çok görünür hale geldi ki, Arap coğrafyasında eski rejimlerin değişmesi, bölgede Türkiye’nin bu ülkelerle kurduğu ilişkilerin güçlenmesi, Türk dünyası denilen coğrafyanın her geçen gün kendi kaynaklarını daha iyi yöneterek, ileriye doğru adım atmalarıyla birlikte düşünüldüğünde, bütünüyle bölgenin uluslararası sistem içindeki statüsünü harekete geçirecek potansiyel yaratmıştır.
          Sistem içi statü değişimi
          Benim ‘küresel etki ağı’ dediğim bu süreçte, Türkiye’nin yürüyüşü her geçen gün hızlanmaktadır. Bir başka ifadeyle Türkiye küresel değişimi hissedip, bunu yönettikçe, bölgeyle beraber kendisini de sistem içinde bulunduğu konumunu da değiştirmeyi başarmaktadır.
          Bu değişimin en fazla algılandığı yer neresidir, sorusunun cevabının ABD olduğunu sanırım herkes bilmektedir. Şüphesiz ki, bunun en çok farkında olan da ABD’nin kendisidir. İsrail bu durumu anlamamakta ısrar ettiği müddetçe, hem yaşadığı sorunlar yoğunlaşacak hem de Batı’nın, başta ABD olmak üzere, dünyanın birçok yerinde yaşayan Yahudiler’in desteğini kaybetmeye başladığını görecektir.
          İsrail’in politik araçları, yükselen yeni dünya sisteminin kabul edeceği araçlar değildir. Devlet politikası haline getirilmiş şiddet, yeni yerleşim alanları açmak üzere örgütlenmiş işgal ve her türlü insan hakkını ihlal eden uygulamalar, bugün artık hiçbir uluslararası platformda meşru görülme durumunda değildir.
          Bugün

          #796549
          Anonim

            Muhatabiyet çeşnisi
            06 Eylül 2011 Salı 07:16
            Yakın zamanda yakın sayılacak çevremde Kur’an’a muhatap olma şekillerine şahit oldum. İçerik değişmese de hepsi ayrı bir muhatabiyet içeriyordu; okuyan insan, okunan Kur’an’dı. Belki de Kur’an insanı okuyor, insan da ondan Kur’an’ı okuyordu. Kur’an ile kalp, karşılıklı birbirine bakan ayna değil mi?
            Biri bir haber üzerine çıktığı okuma yolculuğundan hafız olarak döndü. Kırkın üzerinde yaş ile içinde yaş ve kuru her şey olan Kur’an’ı beş yıl gibi bir sürede hıfzetti. Azim, gayret, sebat ve gelen inayet… İnayet imdada yetişmeseydi hafız olmak mümkün müydü? İhlas ve gayretle Rahmet kapısı çalınmasaydı hafiziyet tecellisi inayetle kendini gösterir miydi? Zamanım yok, işim çok bunlar ne gibi sözler?
            Bir diğeri altı yıl gibi okuma süresi sonunda mana yüklü donanımla döndü. Kelime, ayet okumalarını aklına, kalbine nakşetti. Gözünde, gönlünde, yüzünde okumanın eseri nuraniyet, tebessüm ve sekine belirdi. Boş ve boşa konuşmuyor; hayatı, hadiseleri kelam-ı ezeli ile anlamlandırıyor, o pencereden bakıyor; güzel görüyor, güzel düşünüyor, hakiki lezzet alıyor. Ziyaretine gitmek zevk, sohbeti sürur veriyor.
            Bir diğeri çok ve değişik kitap okuyor. Sonrasında Kur’an meali okumaya yoğunlaştı. En zevk aldığı, en etkilendiği meal okuma olduğunu söylüyor. Gölgesinden bu kadar etkilendiğine göre bir de aslından okusa kim bilir ne kadar yüce hikmetler devşirecek? Asıla, öze, özgünlüğe, özgürlüğe giden okumada buluşması duasıyla…
            Bir başkası da doğrudan Kur’an’ı az okusa da Kur’an’ı anlama yolunda değişik kitaplar okuyor, mealler takip ediyor. Afaktan enfüse yolculuk…
            Bir başka talebe adayı da iş yerinin bir odasını mescide cevirmiş. Kur’an ve Risale haricinde kitap yok. Yoğun Risale okumalarını akşam sohbetleri ile süslüyor, namaz dersleri ile ziynetlendiriyor. Kur’an’ı anlama okulu Risale-i Nurları okumakla Kur’an talebesi olma yolunda ilerliyor. Zaten Nur Risaleleri takipçilerini Kur’an’a müdakkikane muhatap olma liyakatine kazandırmıyor mu? İki haftadan, iki aya, iki yıla, yirmi yıla, bazen bir ömürde ancak alınıyor bu diploma. Bu kapıya kim gelmiş de boş dönmüş?
            Bu misallerden hangisi olmak istersiniz? Belki hiç biri, belki yepyeni bir okuma şekli seçmek dilersiniz, belki de hepsini sentezlemeyi düşünürsünüz. Önce okumayı seçmek, sonra az da olsa devamlılığı tercih etmek, sebatı bırakmamak ve inayeti beklemek.
            İlk emir “oku”, durmak zamanı mı?

            #796550
            Anonim

              Ramazan risalesi okuyan Hıristiyanlar oruç tuttu
              05 Eylül 2011 / 23:39
              Risale-i Nur okuyarak Müslüman olan Filipinli Sally hanımın ilginç hayatı…

              Röportaj: Abdurrahman Iraz-RİSALEHABER

              BABAM “O ZAMAN ALLAH SENİNLE OLSUN” DEDİ

              Daha sonra neler yaşadınız?

              Akrabalarımdan ve çevremdekiler “sen bu Müslümanlarla çok takılıyorsun, her yere gitmeye başladın onlarla yoksa Müslüman mı olacaksın” diye sorduklarında da şiddetle reddediyor ve “hayır, asla Müslüman olmayacağım” diyordum.

              Bu yaşadığınız olaylardan ne kadar sonra Müslüman olmaya karar verdiniz?

              İlk tanışmamızdan Müslüman olmaya karar vermem süresi üç ay sürdü. Ben bir hayat istiyorum, bir hayat arzuluyorum, bu hayat ancak İslamiyetle mümkün. Benim arzu ettiğim hayat ancak İslamiyetle mümkün. Ama tabi bu niyetim var biliyorum ama bir çok şeyi de düşünmeniz lazım. Ben Müslüman olacağım o zaman tesettüre girmem lazım, arkadaşlarımla partiye gitmeyeceğim, tesettüre gireceğim, beş vakit namaz kılacağım, bir daha plaja gitmeyeceğim, yüzmeye gitmeyeceğim, arkadaşlarım bana ne diyecek, komşularım bana ne diyecek, akrabalarım bana ne diyecek. Kısa bir süre de olsa bunları düşündüm.

              Anne-babanızın yaklaşımı nasıldı?

              Babama anlatmayı düşündüm. Babam bana “tamam” derse ben de tamam. Tamam demezse ne olacak? Babamı telefonla aradım ve ben sanki İslamiyete girmek gibi bir düşünceye girmek gibi bir hal içersindeyim, öyle uzun bir cümle ile konuştum. Babam dedi ki “görünen o ki aradığın hakiki mutluluğu bulmuşsun gibi gözüküyor. Tamam, konuşmandan bu anlaşılıyor. O zaman Allah seninle olsun” dedi. Daha sonra da vefat etti.

              BABAMIN VEFATINDA, YEĞENLERİM ONA RİSALE-İ NUR OKUYORLARDI

              Babanız Müslüman oldu mu?

              Hazreti Muhammed’in peygamberliğine inanıyordu. Vefatından bir-iki gün evvel aradı. Çok dua etti “mutlu musun” diye sordu. Ben de “çok mutlu olduğumu” söyledim. Çok dua etti. Vefatında, yeğenlerim Risale-i Nur okuyorlardı ona.

              Daha önce İslamiyeti hiç araştırmış mıydınız?

              Benim gibi bir insan İslamiyeti pek fazla araştırmaz. Barış arayan, huzur arayan birisi İslamiyeti çok fazla araştırmaz. Niye böyle olmaz çünkü, medyanın İslamiyeti nasıl gösterdiği aşikar. Kütüphanelerde İslamiyetle alakalı bir şey yok. Zaten Hıristiyan bir toplulukta yaşıyorsunuz. Yani size İslamiyeti hatırlatacak bir şey de yok. Kütüphaneler böyle olduğu gibi kitapçılarda da İslamiyete ait kitaplar yok. Bir defa gittik Camiye. Kendimizi sokak çocuklarının fotoğrafını çeken üç dört arkadaş gibi göstererek yaklaştık. Bize “sakın oraya gitmeyin canlı olarak oradan çıkamazsınız” demişlerdi. Caminin önüne kadar geldik, kapıyı imam açtı, bize çok sert ve sinirli bir şekilde “ne istiyorsunuz” diye bağırdı. Biz de kapı açılınca içeride namaz kılan insanlar gördük. İşte bir iki şey sormak İslamiyet hakkında bilgi edinmek istediğimizi caminin içerisine girebileceğimizi sorduğumuz zaman sert bir şekilde buraya sadece “Müslümanlar girebilir” diye kapıyı üzerimize kapattılar. İslamiyetle alakalı araştırmamız bu kadar oldu.

              PAPAZA İSLAMİYETİ SORDU PAPAZ NE CEVAP VERDİ?

              İslamiyete yaklaştığı zaman ne oldu?

              Derinlemesine bu meseleyi düşünmem lazım dedim. Çünkü çevremdeki herkes beni uyarmaya başlamıştı. Hatta en yakın arkadaşım Stefan, -o da şimdi Müslüman elhamdülillah- bile bana “seni kullanıyorlar, kullanılmak üzeresin, çok kötü şeyler olacak dikkat et, sen kurban olacaksın” demeye başladı. Dolayısıyla benim de çok derinden düşünmem lazımdı. Bana bu şekilde tepki geliyordu. Karar anına geldim. Bu karar o kadar önemli ki bundan sonraki hayatım buna göre şekillenecek. Çok dua ettim. “Daha sonra Müslüman ol, daha sonra Müslüman ol” diye şeytan telkin ediyordu.

              Size o telkini şeytanın yaptığını anlıyor muydunuz?

              Şimdi anlıyorum o zaman bunu tam anlayamıyordum. Kardeşime sormak için en son artık karar verdim. Onun yanına gideyim ona sorayım dedim. Ciddi bir şekilde diyeyim ki “ben böyle böyle düşünüyorum. Buna karar vermek üzereyim, senin hakikaten fikrini ciddi olarak merak ediyorum” diyecektim. Otobüse bindim, giderken -şimdi anlıyorum şeytan olduğunu- şeytan bana “daha sonra Müslüman olursun, beş sene sonra olursın, ölüme yaklaştığın zaman olursun, hem daha iyi olur böyle” vesaire şeyleri söylüyordu. Fakat o an rüya aleminde gibi bakıyorum otobüs ters çevrilmiş ve ben otobüsün altında ölüyüm. Öyle görünce “ben sanki ne zaman öleceğimi biliyor muyum ki, böyle düşünüyorum” dedim ve bir anda vazgeçtim döndüm tekrar. Otobüsteki o haletimi Vilma diye bir arkadaşım var avukat, ona da telefon açtım dedim ki “ben Müslüman olmaya karar versem sen benim hakkımda ne düşünürsün veya İslamiyet hakkında ne düşünüyorsun.” O tabiiki Hıristiyanlığın tam tersi olduğunu İslamiyete giren bir insanın Allah’a düşman olacağını söyledi. Öyle düşünüyordu. Bir papaz arkadaşına telefon açmış, “benim bir arkadaşım Müslüman olmak istiyor” demiş. Papaz demiş ki “Hıristiyanlıktan İslamiyete geçen bir insan kötü bir insan olmaz, İslamiyet de iyi bir dindir. Allah’a da düşman olmaz biz çoğu yerde aynı fikirleri paylaşıyoruz Müslümanlarla.” Papaz öyle söylemiş. Bunun da bana tesiri oldu.

              BEN DE BUNDAN SONRA HER ŞEYİMİ ALLAH’A VERECEĞİM

              Kardeşinize gittiniz mi?

              Otobüsteki haletimden dolayı, artık kardeşime (aslında büyüğümdür, ağabeyim olur) sormadan önce Müslüman olmaya karar vermiştim. İşte böyle bir hidayet için asırlardan beri sanki kaybettiğim bir şeyi bulmak gibiydi. Bunun şükrü nasıl eda edilir diye de çok düşündüm dedim ki “bundan sonra madem her şeyi bana Allah verdi ben de bundan sonra her şeyimi Allah’a vereceğim.” Kendi kendime şehadet getirmiştim ama ertesi günde Muhammed Rıza ve kardeşlerin huzurlarında şehadet getireyim dedim.

              Türkiye’de İslama girenler için törenler yapılır. Öyle bir şeyler yaptınız mı?

              Gizli tutmamız gerektiğinden sadece bu iki talebem bilsin istedim. Şehadet getirdim onlar da şehadetimi dinlediler. İki hafta sonra başımı örttüm. Müslüman olduktan sonra bazen kullanıyordum, bazen kullanmıyordum ama iki hafta sonra tamamen kullanmaya başladım. Namazlarımı da önceden kılıyordum. Hıristiyanken namazları öğrenmiştim. Müslüman olduktan sonra beş vakit kılmaya başladım. Daha Hıristiyanken öğrencilerimden müsaade isteyip namaz kıldıkları anları müşahede etmiştim, onları seyrediyordum. O anki hallerinden etkilendiğim için onlar gibi olayım diye namaz kılıyordum.

              Müslüman olmadan önce kıldığı namaz anlarında ne hissediyordunuz?

              Ruhani bir rahatlık hissediyordum. O huzur halini yakaladıktan sonra, insanların artık söyledikleri şeyi umursamaz hale geliyorsunuz. Müslüman olduktan sonra her şey değişti. Eski kimliğimi hatırlayamıyorum artık.

              Ailesi ile ilişkileriniz nasıl?

              Ailemle ilgili çok fazla büyük sıkıntı yaşamadım. Onlara da Risale-i Nur kitaplarından verdim. Benim mutlu olduğumu görmeleri, hayatımın değişikliği onları çok mutlu etti. Bazı yeğenlerim İslamiyeti kabul etti. Benim bir kız yeğenim de Manila’da kız dershanesinde, Risale-i Nur’un davasını görenlerden birisi. Müslüman olduktan sonra bir şeye karar verdim. Ben bundan sonraki bütün vaktimi Allah’ı anlatmaya ayıracağım. Benim ülkemde Allah’ı bilmeyenler çok var, ben onlara bütün vaktimi, işim gücüm bundan sonraki hayatım, Risale-i Nur vasıtasıyla Allah’ı anlatmak olacak. Fakat bundan önce benim kendim öğrenmem lazım.

              Türkiye’ye davet edildim. 2004 senesinde Gaziantep’te Nazım Gökçek abilerin dershanesinde yedi ay kaldım. İstanbul’da kaldım. 2004 yılı Uluslararası Bediüzzaman Sempozyumuna geldim. Nur cemaatlerinin çeşitli fraksiyonlarını tanıma fırsatı buldum. Her gün ağlıyordum. Her gün mutluluktan ağlıyordum. “Burada bulunduğum her gün için, bütün bu nimetlerin karşısında Allah benden ne istiyor” diyordum.

              HIRİSTİYAN ARKADAŞLARIMA RAMAZANI ANLATTIM ORUÇ TUTTULAR VE KADİR GECESİ MÜSLÜMAN OLDULAR

              Gaziantep’te, İstanbul’da kaldınız. Bir eğitim sürecinden geçtiniz, sonra Filipinler’e gittiniz…

              Ramazan gelmekteydi. Ramazan risalesini okuduk beraber. Arkadaşlarım Hıristiyandı onlara Ramazanı anlattım. Ramazanın hikmetlerini okuduğum zaman dediler ki “Ramazan gelsin biz de oruç tutacağız.” Üç arkadaşım Hıristiyan olarak oruç tuttular. Kadir gecesi de Müslüman oldular.

              Türkiye’de kalmanın en önemli noktası dershanede kalmanın mahiyetini anlamam oldu. Döner dönmez Filipinlere dershane açmak istedik. Manila’da hanımlar dershanesi açtık. Malavi’de dershane açtık. Güney bölgesinde. Müslüman bölgesinde. Hiç kimseyi tanımıyorduk, ne olduğunu bilmiyoruz orada, o şekilde gittik. İhsan Kasım abiler gelmişlerdi o zaman 2005’te. Biz de döndük bir sempozyum icra ettik. İhsan Kasım abi, Faris Kaya abi, Şükran Vahide abla, Mehmet Fırıncı abiler gelmişlerdi. Malavi’de bir sempozyum oldu. İhsan Kasım abi bana “burada çok büyük ihtiyaç var, buraya gelmeniz lazım” dedi. Ben de geldim. Orada tek başıma dershane açtım.

              (Muhammed Rıza: Saliha ablanın bahsettiği bölge şöyle: Bunlar Manila’da kalıyorlar. Manila İstanbul gibi bir yer. Biz bu arkadaşa diyoruz ki Batman’a gideceksin. Yani bunu karşılaştırmak için söylüyorum. Malavi 150 bin nüfuslu bir yer. Manila 15 milyon nüfuslu bir yer. Malavi Bölgesi Müslümanların yaşadığı bir bölge, sürekli terör olaylarıyla gündeme gelen bir yer. Müslümanlarla, Hıristiyanların çatışmalarıyla gündeme gelen bir yer. Siz Manila’dayken “ben Malavi’ye gideceğim” derseniz “siz deli misiniz” derler. Böyle olduğu halde hiçbir şeyi düşünmeden hizmet için gitti orada hizmete başladı.)

              (Devam edecek)

              #796553
              Anonim

                bu haberin makele yada menkıbelik yönü nerde uğur kardeşim , biraz daha dikkatli olalım konu açarken …

                #796561
                Anonim

                  Ancak tevbe edip durumlarını düzeltenler ve gerçeği açıkça ortaya koyanlar başkadır. Zira ben onların tevbelerini kabul ederim. Ben tevbeyi çokça kabul eden ve çokça esirgeyenim.
                  #796588
                  Anonim

                    Said Nursi Kürtçülüğe karşı halkı uyarmıştı
                    06 Eylül 2011 / 15:51
                    Palabıyık, Cumhuriyet’ten önceki medresi sisteminin Kürt halkı üzerinde sosyolojik açıdan etkili olduğunu belirterek Said Nursi örneğini verdi

                    Risale Haber-Haber Merkezi
                    Muş Alpaslan Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyelerinden Adem Palabıyık, Cumhuriyet’ten önceki medresi sisteminin Kürt halkı üzerinde sosyolojik açıdan etkili olduğunu belirterek Said Nursi örneğini verdi.
                    Yeni Asya’da Hasan Hüseyin Kemal’e konuşan Palabıyık, Kürt meselesinin hallinde din adamlarına büyük görev düştüğünü belirterek, “Cumhuriyetin ilânından sonra alınan radikal kararlar ve sonrasında gelen değişiklikler bu sosyolojik yapıyı tahrife uğratmıştır. İstiklâl Mahkemelerinde idam edilen din âlimlerinin oluşturduğu boşluklar, sonraki yıllarda doldurulamamıştır” dedi.

                    Cumhuriyet’ten önceki medresi sisteminin Kürt halkı üzerinde sosyolojik açıdan etkili olduğunu belirten Palabıyık, “Bu dönemde özellikle dünya konjonktüründen de kaynaklı olarak ulus devlet sürecini en son tamamlayan bir ülke olması ve bunun getirdiği değerleri kendi devlet sisteminde uygulamaya koyan bir Türk ulus yapısına tepki olarak doğmasıdır. Tabiî bu aşamanın—Kürtçülük bilincinin—daha da derinleşmesinin en önemli nedeni de Doğu ve G. Doğu’da hakim olan medrese sisteminin bitirilmeye çalışılmasıdır. Cumhuriyetin kuruluşuna kadar buralarda mevcut olan medrese sistemi, Kürt halkı açısından oldukça önemlidir. Sosyolojik açıdan halkın eğitilmesinin ve belki de halka yön verilmesinin en önemli etkeni sayılabilir. O dönem mevcut şeyhler, aşiret reislerinin çözemediği sorunlara çözüm bulabilmekte ve toplumsal konsensüsü sağlayabilmekteydi Bediüzzaman Said Nursî’nin bir dönem yaptığı da budur. Onun aşiret reisleri ile olan münasebeti, o dönem bir din âliminin ne kadar önemli bir konumda olabileceğinin en önemli kanıtıdır. İşte Cumhuriyetin ilânından sonra alınan radikal kararlar ve sonrasında gelen değişiklikler bu sosyolojik yapıyı tahrife uğratmıştır” şeklinde konuştu.

                    #796589
                    Anonim

                      Risale-i Nur Bengalcaya çevrildi
                      06 Eylül 2011 / 19:01
                      Onlarca dile çevrilen Risale-i Nur Bengalcaya da çevrildi

                      Sorwar Alam’ın haberi:
                      Yoğun bir şekilde devam eden Risale-i Nur’u Bengalcaya tercüme çalışmaları ilk meyvesini verdi. Mektubat kitabının Yirmi Dokuzuncu Mektubu olan Ramazan Risalesi çevrildi. Kendilerini “Akademi Grubu İstanbul” olarak adlandırılan bir grup Bangladeşli gencin yoğun çabaları sonucunda kısa bir zaman içinde tercüme tamamlandı.
                      Tercümesi tamamlanan risaleler dağıtılmak üzere Bangladeş’e gönderildi. Bundan önce de Küçük Sözler, Uhuvvet Risalesi, Çocuk Taziyename, İhlas Risalesi, Tesettür Risalesi, İhtiyarlar Risalesi gibi risaleleri çeviren Akademi Gurubu İstanbul, bundan sonra da Hutbe-i Şamiye, Namaz risalesi ve dua risalelerin yeni sıra tüm Risale-i Nuru çevirmeyi hedeflediğini belirtti.
                      Nur İlim ve Eğitim Vakfın bünyesinde yeni açılan Risale-i Nur Araştırma Merkezinin desteği ile devam eden çalışmalar için tüm Nur talebelerinden dua beklediği de dile getirdi.
                      Bengalca dili tanıyalım
                      Bangladeş’in resmi dili olan Bengalca dünyanın en eski dili olan Sanskritçeden geliyor. Bangladeş’in yeni sıra Hindistan’ın Batı Bangla denilen bölgede de resmi dil olarak kullanılıyor. İki ülkede toplam 300 milyon kişi bu dilde konuşuyor. Kur’an hakikatlarının bu dile çevirmek aynı zaman 300 milyon kişinin de imanını kurtarmaya vesile olacak.

                      #796590
                      Anonim

                        Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri şudur
                        07 Eylül 2011 / 00:01
                        Günün Risale-i Nur dersi

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        İ’lem eyyühe’l-aziz!
                        Kur’ân’ın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfât-ı kemâliyenin namuslarını fezlekelerle zikrediyor.
                        Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere neticeler hükmündedirler.
                        Veya illet olurlar, ta ki sâmiin fikri âyetlerde zikredilen cüz’iyatla meşgul olup ulûhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin. (Mesnevi-i Nuriye, Şule)
                        Bediüzzaman Said Nursi
                        SÖZLÜK:
                        ahvâl-i istikbal : gelecekteki haller
                        ahvâl-i mâzi : geçmişteki haller
                        âyet : Kur’ân’ın her bir cümlesi
                        azamet : büyüklük, yücelik
                        bahis : konu
                        cüz’iyat : ferdî şeyler; bir sınıfa ait bireyler
                        dâvet : çağırma
                        delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
                        düstur : kâide, kural
                        ecdad : atalar, cedler
                        ezkâr : zikirler, Allah’ı anmalar
                        farz etmek : var saymak
                        fâsık : günahkâr
                        feyiz : mânevî gıda
                        fezleke : hülâsa, özet; âyetlerin sonlarındaki anafikirler ve konuların dayandığı İlâhî isimler
                        fiilî : hareketle, fiil ile ilgili
                        Hâdî : doğru ve hak yolu gösteren, hidayet veren, Allah
                        hakikat : gerçek
                        halel : eksiklik, zarar
                        hâlet : durum, hâl
                        hâlî : hâl ile ilgili
                        himmet : mânevî yardım
                        hürmeten : saygı duyarak
                        i’lem eyyühe’l-aziz : ey aziz kardeşim bil ki!
                        icmal : özet
                        iktiza : gereklilik
                        illet : esas sebep
                        istikbal : gelecek zaman
                        kafile : grup, topluluk
                        kemâl-i ehemmiyet : tam ve mükemmel bir önem
                        kesret : çokluk
                        Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyân : açıklaması ve ifadesi mu’cize olan Kur’ân
                        lâtife : duygu, his
                        lisan : dil
                        mânevî : mânâya ait, maddî olmayan
                        mârifet : Allah’ı tanıma, bilme
                        matlub : istek, arzu
                        mevcudât-ı mâziye : geçmişteki varlıklar
                        meziyet : üstün özellik
                        Mugîs : yardım dileyenler için yardıma yetişen, Allah
                        Muîn : yardımcı, yardım eden, Allah
                        mukaddeme : başlangıç
                        mukayese : kıyaslama
                        namus : kanun, düstur, anayasa
                        rububiyet-i mutlaka : Allah’ın herşeyi kuşatan, kayıtsız ve sınırsız egemenliği, yaratıcılığı, terbiyesi
                        sâmi : dinleyen, işiten, kulak veren
                        sıfât-ı kemâliye : Allah’ın noksandan uzak olduğunu ifade eden mükemmel sıfatları, nitelikleri
                        silsile-i neseb : soy zinciri
                        sual : istek
                        şek : şüphe, tereddüt
                        şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümler
                        şümul : kapsam
                        tafsil : ayrıntı
                        tekid : sağlamlaştırma, kuvvetlendirme
                        teşhis etmek : belirlemek
                        tezkâr : zikretme
                        tezkire : hatırlatmaya yarayan yazı, hatırlatma yazısı
                        ubudiyet-i fikriye : fikrî kulluk; düşünce ve tefekkür şeklinde yapılan kulluk
                        ulûhiyet-i mutlaka : hiçbir kaydı ve şartı olmayan sınırsız ilâhlık, mutlak ilâhlık
                        ulviyet : yücelik
                        umumiyet : genellik, herkese ait olma
                        vahdet : birlik, teklik
                        velev : eğer, hattâ, olsa bile…
                        velî : Allah dostu
                        yakîn : kesin ve doğru bilgi, şüphesizlik
                        zikir : Allah’ı anma
                        zikretme : söyleme, belirtme

                        Ona Risale-i Nur’u ilk Zübeyir abi vermişti
                        06 Eylül 2011 / 23:01
                        6 Eylül 2010 tarihinde vefat etti. Merhum ağabeyimizi rahmet dualarıyla anıyoruz…

                        Ömer Özcan’ın haberi:
                        Merhum Ziya Nur’un ismi Emirdağ Lâhikasında geçiyor. Tarihçe-i Hayat’ta da ‘Hukuk Talebesi Ziya Nur’ imzasıyla bir mektubu var. Ankara Hukuk Fakültesinde okurken Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine çok sayıda ziyaretleri olmuştur.
                        1930 Konya doğumlu olan Ziya Nur ağabeyi İstanbul’da kendi evinde ziyaret etmiştik. Bizi kızkardeşi Belma Aksun hanımefendi karşılamıştı. Zira Ziya ağabey, 1976 yılında ağır bir imtihan geçirmiş; hipertansiyon sonucu kısmî felç olmuştu. Zahmetle yürüyebiliyor ve sadece sol kolunu kullanabiliyordu. Bundan başka beynindeki konuşma, okuma, yazma merkezleri kapalıydı. Zekâ, idrak, şuur ise mükemmeldi…
                        Ziya Nur’a Konya’da lise talebesi iken ilk defa Risale-i Nur veren Zübeyir Gündüzalp’tir.
                        Ziya Nur, ziyaretimizden bir sene sonra 6 Eylül 2010 tarihinde vefat etti. Merhum ağabeyimizi rahmet dualarıyla anıyoruz…
                        ***
                        Gazeteci, yazar ve TV sunucusu Ümit Şimşek “Bilge Tarihçi Ziya Nur Aksun” adlı kitapta Ziya Nur’u şöyle tanıtıyor:
                        omer_ozcan_ziyanur_aksun.jpg“Ülkenin tek parti istibdadı altında bulunduğu yılarda Konya’da bir lise öğrencisi iken Risale-i Nur’u tanıyan ve kendisi gibi bir grup gençle birlikte bir iman mücadelesi içinde yer alan Ziya Nur Aksun, insanlık tarihinin böyle kahramanlarından biridir.
                        Onun eserleri arasında Risale-i Nur harekâtını da saymak gerekir; çünkü bu hareket bu günlere kadar gelmiş ve bir özgürlük ortamına kavuşmuşsa, bu Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman ile beraber, onun etrafında halkalanan Ziya Nur ve benzeri insanların ileri görüşlülükleri ve fedakârlıkları sayesinde gerçekleşmiştir. (…) Bugün insanlar herhangi bir anda polis baskınına uğrama endişesi taşımaksızın, kaloriferli evlerinde, konforlu koltuklarına kurulmuş bir şekilde çaylarını yudumlarken Risale-i Nur’u keyifle okuyabiliyorlarsa, bunda payı ve ecri bulunan kahramanlardan birisi de Ziya Nur Aksun’dur.” (Ömer Özcan Ağabeyler Anlatıyor–4)

                        #796591
                        Anonim

                          Allah ‘dünyada kaç gün kaldınız’ diye sorar
                          07 Eylül 2011 / 04:03
                          Günün Ayet-i Kerime meali…

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          Cenab-ı Hak, el-Mü’minûn Sûresi 112-114. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
                          (ALLÂH) “Yeryüzünde kaç gün kaldınız?”diye sorar.
                          “Bir gün veya bir günden de az kaldık. Sayanlara sor!”derler.
                          “Gerçekten çok az kaldınız. Keşke bilseniz!” buyurur.

                          #796593
                          Anonim


                            Son Şahitlerden Mustafa Barçın anlatıyor:
                            Balıkesir’de Hasan Basri Çantay’ı ziyaret etmiştim. Merhum Çantay, “İlk mecliste Bediüzzaman ne kadar haklıymış, biz hocalar Üstad Bediüzzaman’ı desteklemedik ve yalnız bıraktık. Biz hocalar Bediüzzaman biraz fazla gidiyor, diye kendilerine mani olmaya çalışmıştık. Kendilerini durdurmak için, aman fazla ileri gitme diyerek, ceketinin eteğini çekmiştik. Bizler biraz da korkuyorduk. Bediüzzaman çok pervasızdı. Hiç kimseden çekinip korkmuyordu. Ama yıllar geçinci Bediüzzaman’ın ne kadar haklı olduğunu gördük, bizlere hakkını helâl etsin” dedi.
                            (Son Şahitler)

                            #776657
                            Anonim

                              Filipinler, Risale-i Nur profesörü yetiştiriyor
                              06 Eylül 2011 / 23:58
                              Sonradan Müslüman olan Filipinli Sally hanım ile Muhammed Rıza Dalkılıç Filipinler hizmetlerini anlattı


                              ÜÇÜNCÜ BÖLÜM:

                              Röportaj: Abdurrahman Iraz-RİSALEHABER

                              64 ÜNİVERSİTEDE RİSALE-İ NUR DERSLERİ İLE İLGİLİ BİR PROJE VAR

                              Risale-i Nur’u tam olarak ne zaman okudunuz?

                              Yani bir şeye eğer mükemmel diyeceksek, Müslümanlarla Hıristiyanlar için en mükemmel eser Kura’nı anlamayı kolaylaştıran Risale-i Nurdur. Kim olursan olsun her kimse Risale-i Nur’u okuyan birisi yenilenmiş bir hayata sahip olacak. Zorlayarak söylemek istemiyorum ama şiddetli bir arzu ile herkesin Risale-i Nuru okumasını istiyorum, bunun için çalışacağım.

                              Nihai hedefiniz nedir?

                              Tabi hizmetin bir çok tarafı var. Filipinler Risale-i Nur Enstütüsü var. Risale-i Nur hizmetlerini dört kısma ayırdık. Bununla ilgili heyetler var, meşveretler var. Şimdi bu dört kısmı anlatacak olanlardan birincisi Risale-i Nur Enstitüsünün hizmetleri, ikincisi dershane hizmetleri, üçüncüsü neşriyat hizmetleri, dördüncüsü diğer muhtelif sahalarda yapılan hizmetler. Öğretmenlere ders veriyoruz. Onları eğitiyoruz. Yüksek Öğretim kurumuna bağlı, profesörlere öğretim görevlilerine, Risale-i Nur noktasından ders veriyoruz Enstütü bünyesinde.

                              Bu öğrenciler İslamiyeti öğretmeye meraklı. İslam dinine meraklı öğrencilerle bir araya getiriyoruz, onlara Risale-i Nur dersi veriyoruz. Diğer okullardan Enstitümüzün farkı şu, sadece İslami ilimlerle iştigal eden fakültelerle değil, bütün bölümlerde, fizik olabilir, matematik bölümünde olabilir eğitim fakültesinde olabilir, hangi bölümde hoca olursa olsun veya hangi bölümde öğrenci olursa olsun, Risale-i Nur Enstitüsünde sistematik olarak, din nasıl öğretilir, İslamiyet nasıl aktarılır, onlarla da dersler, çalıştaylar yapıyoruz. 64 üniversitede Risale-i Nur dersleri ile ilgili bir proje var ve onunla alakalı olarak çalışmalarımız var. Şu anda dört kitap hazırladık, o kitapları sürekli yeniliyoruz. Yeni şeyler geliyor.

                              64 Üniversitede Risale-i Nurun ders olma projesi mi var?

                              Evet

                              RİSALE-İ NURA KARŞI DR. NORA ŞERİF’TE BİR HAYRANLIK OLUŞUYOR

                              Bu proje ne zaman, kimin tarafından başlatıldı? Risale Haber okuyucularına duyuralım…

                              (Muhammed Rıza: Risale Haber’de kısmen çıkmıştı yine size anlatayım. 2007 senesinde, Bindanavo bölgesi Yüksek Öğrenim Kurumu Başkanı Nora Şerif, bir eğitim kongresine katılmak üzere Manila’ya gelir. Manila’da kalan ehli hizmet Emrah abimiz var. Orada her sene stand açıyoruz. Kitap fuarında o uluslar arası kitap fuarına gelen Dr. Nora Şerif İslami Kitapları bizim fuarda görünce standa meraklanır ve bir tane Lem’alar kitabını alır. Ertesi gün de çevre ve global ile alakalı bir kongrede konuşması var. Kitabı açıyor ve İsmi Kuddüs bahsini okuyor. Okuyunca telefon açıyor Emrah abiye diyor, “ben Risale-i Nur’u bilmiyorum, Bediüzzaman’ı da tanımıyorum ama Risale-i Nur’daki bu bahis, Risale-i Nur’un Filipinlerin Eğitim Sistemine entegre edilmesine sebeptir. Yarın gelip bu kongrede bir sunum yapabilir misiniz?”

                              salli_iraz_dalkilic_1.jpgVe İsm-i Kuddus ile alakalı Emrah abi sabaha kadar çok güzel bir sunum hazırlıyor. Ertesi gün Manila Otelde yapılan uluslar arası o kongrede İsm-i Kuddus’ü anlatıyor. Dr.Nora Şerif’te bir hayranlık oluşuyor Risale-i Nura karşı. Davet ediyor, Saliha abla, Emrah abi, biz gittik. İki-üç ay beraber kaldık kendi binalarında. Daha sonra ağabeyleri de davet ettik. Kendisi de yüz adet Asay-ı Musa aldı hocalara dağıttı. Akabinde bu işin daha ciddi olabilmesi için, Yüksek Öğrenim Kurumu içerisinde yarı resmi Risale-i Nur Enstitüsünü kurdu ve açılışını Abdullah Yeğin abi yaptı. O Enstitü açıldıktan sonra, Enstitünün programı, projesi şu oldu: “Kur’an ve Hadisin Risale-i Nur vasıtasıyla Yüksek Öğrenim Kurumu müfredatına entegrasyonu.” Bu proje hayata geçirildi, derken dört kitap hazırlatıldı. Türkiye’de bulunan hocalara, Prof. Dr. Adem Tatlı, Prof. Dr. Alaaddin Başar, Prof. Dr. Şener Dilek, Prof. Dr. Yunus Çengel, Türkiye’de yaklaşık 20 kadar profesör Hoca Erzurum’dan, Malatya’dan, Kayseri’den, Ankara’dan, İstanbul’dan, Türkiye’nin muhtelif vilayetlerinden, çeşitli Nur meşreplerine bağlı olan Nur talebesi hocalar tarafından kitaplar hazırlandı. Dört kitap. Bu kitaplar geldikten sonra biz bu kitapları, revize ettik ve geliştirdik. Yani o bize bir kaynak oluşturdu. O kaynaktan sonra şu an itibariyle söylüyorum dünyada böyle bir kitap yok. Bu şu anda dünyaya mal olabilecek, İngilizce hazırlanmış, mükemmel bir seviyede Risale-i Nur esaslı din eğitimi kitabı.

                              MANİLA’DA RİSALE OFİS DİYE BİR YER KURUYORUZ

                              Kitabın adı ne?

                              İslam 1-2-3-4 diye hazırlandı. Fakat eğitimin son sistem dediğimiz, Amerika’da, Avrupa’da pedagoji ile uğraşan insanların, öğrenci merkezli, öğrenenler eksenli yeni bir kitap.
                              Şu anda bu kitaplarla ilgili ikinci bir aşamaya doğru ilerliyoruz. Öyle bir seviyeye geldi ki, Kitaplara İman, Ahirete İman, Meleklere İman, Peygamberlere İman, peygamberlerin gönderiliş maksadı, İslam Ahlaki bilgiler, tesanüt nedir, ittihat nedir, sadakat nedir, uhuvvet nedir, ihlas nedir, vefa nedir, izzet vs. bunlarla alakalı. Türkiye’de böyle bir eser yok. Dünyada da böyle bir çalışma yok. Böyle bir çalışma ilk oldu. Çok harika bir çalışma ortaya çıktı. Şu anda Manila’da Risale Ofis diye bir yer kuruyoruz, bu Risale Ofiste, üç dört tane büyük çalışmayı Avusturalya, Amerika, Rusya’dan istiyorlar. Hem Hıristiyanların istifade edebileceği, hem Müslümanların istifade edebileceği mükemmel bir çalışma ortaya çıktı. Elhamdülillah.

                              FİLİPİNLİ İNSANLAR RİSALE-İ NURU NASIL EĞİTİM SİSTEMİNE ENTEGRE EDEBİLİRİZ DİYE OTURUP DERTLENDİ

                              Bu kolay bir süreç değil, dört senedir bu kitaplar üzerinde çalışıyoruz. Çalışma esnasında hemen hemen haftada üç dört defa, hocalar bir araya geldi ve müfredat çalışmaları yapıldı. Bu hizmete de çok fayda sağlıyor. Yani Risale-i Nuru nasıl tanıtabilirdik buralarda? Bir araya geldiler Risale-i Nuru okudular ve biz bu Risale-i Nuru nasıl eğitim sistemine entegre edebiliriz diye Filipinli insanlar oturup dertlendi. Şu anda bu üniversitelerde Risale-i Nur’u ders kitabı olarak okutan okutmanlarımız dershaneden yetişen meyvelerimiz. Bizdeki medreseler açıldıktan sonra, medreselerden yetişmiş mesela Saliha abla onlarda bir tanesi, şu anda Risale-i Nur okutmanı veya Risale-i Nur profesörü diyelim. Muhatabımız kim? Üç yüz bin üniversite talebesi. Mesela Saliha ablanın şu anda talebe sayısı iki bin. İki bin talebeye Risale-i Nur’u anlatıyor. Bu Enstitü ile alakalı yeni bir binaya ihtiyacımız var,şimdi onun için çalışmalara başladık.Yani bizim kendimize ait Üniversite, Risale-i Nur’u bu şekilde ders verecek. Şu anda Yüksek Öğrenim Kurumu binalarını kullanıyoruz ama istediğimiz gibi değiller. Kendimize ait Enstitü binası içerisinde dershanemizin, konferans salonlarının, okulların olduğu böyle bir yer.

                              Türkiye’nin tesiri çok fazla. Her şeyi anlatmak için çok deniyoruz, çok çaba harcıyoruz ama her şeyi anlatamıyoruz. Her şeyi anlatabilmek için Türkiye’yi görmeleri lazım. Bediüzzaman’ın hayatının iki meyvesi var birisi Risale-i Nur, diğeri ise Risale-i Nur cemaati. Mesela sadece hanım dershanesinde yaz döneminde altı ayrı okuma programı yapıldı. Bu sadece bir dershane ile alakalı değil bütün dershaneler içinde geçerli, kırktan fazla okuma programı yapıldı. Yüzlerce talebe ile muhatap olunuyor. Haftalarca bu talebeler dershanelerde kalıyorlar. Sürekli Risale-i Nur’la meşguller. Şu anda hedefimiz okul zamanında da tatilde de her ay okuma programı yapmak. Risale-i Nur’u da, en iyi bir şekilde nasıl aktarabilir, onun derdini de taşıyoruz, onun için yollar arıyoruz. Biz hangi müsbet vesileyi kullanabilir ki insanlar Risale-i Nuru daha iyi anlasın. Şu anda teknolojinin her yolunu kullanıyoruz. Bir çok üniversitede Risale-i Nurlarla, Üstadla alakalı toplantılar, seminerler yapılıyor, konferanslar veriliyor. Hedeflerimizden birisi de okul öncesi eğitimle alakalı okul açmak.
                              (Son)

                              http://www.RisaleHaber.com

                              #796594
                              Anonim

                                Hastaneye günde kaç Mehdi gelir bilir misin?
                                07 Eylül 2011 / 13:13
                                Adnan Oktar’ın Cüppeli Ahmet Hoca’yı mahkemeye verdiğini hatırlatan Tuna, aralarındaki anlaşmazlığın “mehdi” davası olduğunu belirti

                                Risale Haber-Haber Merkezi
                                Hiç bir zaman gündemden düşmeyen konulardan biri de mehdilik meselesi. Konu bu sefer Adnan Oktar’ın, mehdiliğini inkar eden Cübbeli Ahmet Hoca’yı mahkemeye vermesi ile tartışılmaya başlandı.
                                Yeni Şafak yazarı Salih Tuna da, kendini mehdi zanneden bir çok kişin olduğunu söyledi.
                                Adnan Oktar’ın Cüppeli Ahmet Hoca’yı mahkemeye verdiğini hatırlatan Tuna, aralarındaki anlaşmazlığın “mehdi” davası olduğunu belirti.
                                Tuna, mehdilikle ilgili bir hatırasını da şöyle anlattı:
                                “Vaktiyle mehdi iddiasıyla kendisine ve çevresine zarar vermeye başlayan bir tanıdığımızı güç bela hastaneye kaldırmıştık.
                                Doktor ‘Hanginiz mehdi?’ demişti
                                Biz ‘Belli değil mi?’ diye çıkışınca da, ‘Ne bileyim kardeşim’ dedi doktor, ‘Buraya günde kaç mehdi geliyor haberiniz var mı?..”

                                #796595
                                Anonim

                                  Said Nursi’nin Münazarat’ı ne anlama gelir?
                                  07 Eylül 2011 / 12:05
                                  Görüşlerini aktarmak isteyenler için soruları her güne bir soru şeklinde yayınlıyoruz

                                  Risale Haber-Haber Merkezi
                                  Risale Akademi’nin, Akademik Araştırmalar Vakfı (AKAV) ile birlikte düzenlediği “Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi” konulu konferans 1 Ekim 2011 tarihinde yapılacak.
                                  Akademisyenler, yazarlar ve gazetecilere gönderilen Münazarat soruları okuyucuların da katılımına açık. Görüşlerini aktarmak isteyenler için soruları her güne bir soru şeklinde yayınlıyoruz.
                                  MÜNAZARAT OKUMALARI ÜZERİNDEN DEĞERLENDİRME KONUSU YAPILABİLECEK SORULAR:
                                  2-Bediüzzaman Münazarat’ın dil ve üslubuna ilişkin olarak “Şu eserlerden her birisi Kürt olduğu gibi, aynı halde Türk, aynı vakitte Arap’tır. Güya her bir eser Arap abasını iktisâ ve Türk pantolonu giymiş külahlı bir Kürttür” ifadelerini kullandıktan sonra, “gâyetmütenevvia ve muhtelife tabâyi’ ve hissiyâtı tazammun eden ve şu iki reçeteyi vücuda getiren üssü’l-esâs-ı mesleğim elmas-misâl olan İslâmiyet hissinin sadefi ve Kürtlükle memzûc olan milliyet fikrinin verdiği ders ile şöyle eserleri intâc etti. Demek, her bir eserim birkaç asrın fezlekesi ve Kürt tâifelerinin tabiatlarının enmûzeci ve gâyet muhtelife etvârımın nümûnesi olduğundan, hakikî intizamı onda aramak abestir” der.
                                  Şu halde, Münazarat’ın telif sebeplerinden birinin, “İslamiyet hissinin sadefi ve Kürtlükle memzuç olan milliyet fikri” olarak belirtilmesi günümüzde ne anlama gelir?
                                  Tebliğ göndermek-görüş bildirmek için e-mail: bilgi@risaleakademi.com
                                  İLGİLİ HABERLER:

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD] 65192.jpg Said Nursi’nin Kürt reçetesi çözüm olur mu?
                                  Bu tanımlama yapıldığı dönem ve günümüz açısından nasıl yorumlanabilir?[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD] [HR][/HR][/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD] 81832.jpg Kürt sorunununa Bediüzzaman çözümü
                                  Akademisyenler, yazarlar ve gazeteciler Münazarat’ı konuşacak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD][/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 421 ile 435 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.