• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 436 ile 450 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #796596
    Anonim

      Terörün amacı barış umutlarını gölgelemek
      07 Eylül 2011 / 11:12
      Kürt aydınlar: Son saldırı, barış umutlarını kanla gölgeledi

      Terör örgütü PKK’nın Tunceli’deki bir halı sahada futbol oynayan komiser ve öğretmen eşini şehit etmesine Kürt aydınlardan tepki geldi.
      PKK’nın asker-sivil demeden gerçekleştirdiği saldırıları ağır bir dille eleştiren yazar Ümit Fırat, “Yapılanların, artık bir toplumun özgürlük talepleriyle irtibatlı olmadığı görülüyor. Canlarının istediği her yeri hedef alıyorlar. Taksim’in ortası da olur, Antalya’da plaj da olabilir, Tunceli’de futbol sahası da olur.” dedi.
      Örgütün savaş oyunu gibi istediği yeri basıp, tarayıp çıktığını dile getiren Fırat, şöyle devam ediyor: “Devletin güvenlik güçlerinin, 15-20 yıl önce anormal birtakım eylemler yapıp masum insanları yerinden yurdundan ettiğini, faili meçhullerle insanların hayatına son verdiğini ifade ederdik. Şimdi devlet bu noktada olmamak için çaba gösteriyor. Şimdi ise o dönemde bu davranışlara muhatap olanların evlatları, aynı eylem biçimini gerçekleştirmeye çalışıyor.”
      Taraf Gazetesi yazarı Kurtuluş Tayiz de, ‘Kürt siyaseti şiddete teslim’ başlıklı dünkü köşesinde, PKK’nın ahlaki herhangi bir kural tanımadan şiddeti tırmandırdığını ifade ediyor. “Sivilleri katlederek elde edilecek bir siyasal kazanımın, oluşturulacak bir otoritenin veya kurumların herhangi bir değer taşımayacağı ortadadır.” diyen Tayiz, PKK’nın geliştirdiği şiddete tavır almayan BDP’yi de eleştiriyor.
      Tuncelili yazar Cafer Solgun, artık silah ve şiddetle hiçbir şeyin çözülemeyeceğini vurgularken, “Kamuoyunun barış umutları yeniden kanla gölgelendi. Şiddetten medet umanların bir an önce bunun çıkar bir yol olmadığını görerek çözümü meşru zeminde aramaları gerekiyor.” diyor. Kürt sorununun demokratik yollarla çözümünün daha önce hiç bu kadar mümkün hale gelmediğini hatırlatıyor.
      Zaman

      #796334
      Anonim

        Anneler Bir Mekteptir [TABLE=”align: center”]
        [TR]
        [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
        (Ey Rasûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dîne, Allâh insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir! Allâh’ın yaratışında değişme yoktur! İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm, 30)
        [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD=”align: center”][/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
        “Her doğan çocuk, İslâm fıtratı üzere (temiz ve günahsız olarak, tevhîde meyilli bir şekilde) doğar. Daha sonra ana-babası onu (inançlarına göre) ya Hıristiyan, ya Yahûdî ya da Mecûsî… yapar.” (Müslim, Kader, 22; Buhârî, Cenâiz, 92)
        [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD=”align: center”][/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD] Her insanın iç âleminde müsbet ve menfî temâyüller bir arada bulunmaktayken, insanın doğuşta hayra daha fazla meyilli olması çok hikmetlidir. Bu özellik, öncelikle Allah Teâlâ’nın rahmetinin gazabını geçmesinin kulları üzerindeki bir tecellîsidir. Diğer taraftan yine bu hadîs-i şerîf, hâricî şartların ve toplumun, çocukluk çağındaki insanlara ne kadar çok tesir ettiğini göstermektedir. Öyle ki, o ilk çocukluk yıllarındaki sâfiyet, berraklık ve temizlik dikkatle korunmadığı takdirde zamanla kirlenmeye ve yok olmaya başlar.
        Bu sebeple çocuğun eğitimi öncelikle anne kucağında başlar. Annenin ağzından çıkan her kelime, çocuğun şahsiyetine konulan bir tuğla mesabesindedir. Anne yüreği, çocuğun eğitim gördüğü bir sınıftır. Bir Arap atasözünde dendiği gibi, “el-Ümmü medresetün: Anne bir mekteptir.” Şefkatin en büyük menbaı, analardır. Ana terbiyesinden mahrum çocukların terbiyesi güçleşir. Yüksek karakterli kişiler daha çok, sâlihâ annelerin yetiştirdiği evlatlardır. (Osman Nuri Topbaş, İnsan Denilen Muamma, Erkam Yay.)
        [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD=”align: center”][/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
        el-Muızz: Üstün kılan, izzet ve şeref veren demektir.
        [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD=”align: center”][/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD] Kısa Günün Kârı
        Çocuklarımızı yetiştirirken, İslam’a ve insanlığa hizmet eden nesiller olması için çalışıp çabalayalım. Unutulmamalıdır ki Anneler çocuklarının ilk öğretmenleridir.
        [/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD=”align: center”][/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD] Lügatçe
        müsbet: Açık ve sabit olan.
        menfî: Olumsuz.
        meyil: Eğim, akıntı.
        gazab: Kızgınlık, öfke.
        hâricî: Dış ile ilgili.
        sâfiyet: Saflık.
        mesabe: Derece, değer.[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #796342
        Anonim

          Bediüzzaman’ın sözünü Umre’de anladım
          07 Eylül 2011 / 17:11
          2011 LYS Türkiye birincisi Deniz Çağlın, başarısı hikayesini anlatırken dilinden düşürmediği Bediüzzaman’a ait bir sözü de aktardı

          Fatma Yılmaz’ın röportajı:
          Hepimizin içinde uyuyan bir başarı var. Onu dışarı çıkarmamızı bekliyor olmalı. Ama bazı etkenler bunu gerçekleştirmemizi engelleyebilir. Özellikle biz gençler türlü boş işlerle vaktimizi geçiriyoruz. Örneğin sosyal ağlar. Sosyal ağlar bizi enikonu etkisi altına almış durumda. Giderek okumaya karşı ilgisi azalan ve merakı günden güne tükenen, tüketilen, yok edilen ahir zaman gençleri haline mi geliyoruz? Ahh evet itiraz seslerini duyar gibiyim “Hayır biz okuyoruz, düşünüyoruz ve araştırıyoruz” Evet biliyorum aramızda okumaktan, araştırmaktan keyif alanlar da var şükür ki… Örneğin Deniz Çağlın. Deniz, Manisa Soma doğumlu, liseyi İzmir’de okudu. Üniversite olarak da Boğaziçi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Bilimi’ni tercih etti. Lisans Yerleştirme Sınavı (LYS) 2011’de TM-1, TM-2 ve TM-3’te Türkiye birincisi olan İzmir Özel Yamanlar Anadolu Lisesi öğrencisi Deniz Çağlın’la başarısının yükseldiği değerler üzerine konuştuk…
          Bugün ülke çapında bir birincilik elde ettin. Bunun için zamanının çoğunu çalışarak mı geçirdin, nasıl bir programın vardı?
          Çok çalıştığım söylenemez. Hatta arkadaşlarım şaşırdı. Bana sende şeytan tüyümü var diyorlar. Olimpiyat çalıştım ben. Lisede ilk üç sene olimpiyat çalıştım. Olimpiyat, spor olimpiyatlarının bilim versiyonu. Bilim olimpiyatları yani. Medya da fazla yer almıyor bu sistem. Her ülkenin 4 kişilik bir milli takımı var. Türkiye’den de 3000- 4000 katılım oluyor. Milli takımı seçme sürecinde 4 sınav var. O dört aşamayı geçen Türkiye’yi diğer ülkelerde temsil ediyor. Aynı spor müsabakaları gibi. Ve bu dört kişi her sene farklı ülkede gerçekleşen organizasyonlarda sınava tabi tutuluyor. Ve madalya veriliyor. Bunu TÜBİTAK organize ediyor. Olimpiyatta fizik, kimya, biyoloji, matematik ve bilgisayar olmak üzere beş dal var. Ben kimya da çalıştım. Bu çalışmanın çok faydasını gördüm sınava hazırlanırken. Japonya’da uluslararası kimya olimpiyatına katıldım. Olimpiyatta şöyle birşey var. Oturup 1.5 – 2 saat ders çalışıyoruz. YGS’ye çalışmaya başladığımda olimpiyattaki çalışmayı öğrendiğim için hiç sıkılmadım. Gidiyorduk, eğleniyorduk, geziyorduk ama oturunca da verimli çalışıyordum. Mesela biri oturup 40 dk. çalışınca sıkılıyor ama ben 1.5 – 2 saat sıkılmadan çalışıyordum. Tabi şöyle bir şey var sadece çalışarak olacak bir şey değil, saatlerce çalışsanız bile hatta çok zeki olsanız da olmayabilir. Nasip sonuçta.
          İnsan kendi başarı motivasyonunu yükseltmek için ne yapmalı?
          Kendinden gazlı olmak diye bir tabir duymuştum lise 1’de. Kendinden gazlı olursan başarırsın demişti o kişi. Üniversite kimyasını öğrendik biz olimpiyatlarda. Bazen çok sıkıcı olabiliyor bu. İnsan çalışıyor, çalışıyor sonra duruyor, böyle bir isteksizlik oluyor. Arzun kalmıyor çalışmaya ve yapabileceğin çok cazip şeyler var. Örneğin futbol oynamak, gezmek gibi. İşte o an kendinden gazlı olmak devreye giriyor. Ve kendini gazlayarak tekrar ders çalışmaya başlıyorsun. Bunu fıtraten sağlayabiliriz. Ama başkasının desteğiyle de olabilir. O isteksiz anlarda yine dua ederek de bunu aşabiliriz. Ben rahat biriydim sınav konusunda. Sınavlara güle oynaya giriyordum. Onun çok faydasını gördüm. Kimisi “kazanmam lazım, Türkiye birincisi olmam lazım” diye çok sıkıntı yapardı. Ama ben hiç Türkiye birincisi olacağım diye, ya da kazanamazsam diye düşünmedim.
          Çok iyi çalışıyor çaba gösteriyor, ama sınav günü hastalandığında hiç birşey ifade etmiyor. Çocuk ne olacağı meçhul bir yere geliyor. Gençlere özellikle şu imaj veriliyor. Üniversite okumak zorundasın. Doktor, hukukçu olacaksın vs. bence bu yanlış. Hayat sadece üniversite mezunları için değil. Ya da illa doktor veya hukukçu olmak gerekmiyor Türkiye’de. Türkiye’de zanaatkar insanlara da ihtiyaç var. Ve bu konuda hiçbir yönlendirme yok. Mesela biri ileride hattat olacağım diye hayal kursa ve bu işin kitabını okusa, araştırmasını yapsa bugün ÖSS’ye çalışmaz yani. Farklı bir ufuk açmış olur. Yine mesela bir zanaat, demircilik sanatı. Sonuçta bu da bir meslektir ve para kazanabilirsin. Ben bunun eksikliğini görüyorum. Her öğrenci ya ailesi tarafından veya çevresi tarafında şartlandırılıyor. Üniversiteyi kazanmalıyım, şu olmalıyım, bu olmalıyım. Daha sonra da diyoruz ki Türkiye’de binlerce üniversite mezunu işsiz var. Belki de bu, bahsettiğimiz şartlanmışlığın bir sonucu.
          Bu denli büyük bir başarıyı yakalamanda ailenin rolünü nasıl özetlersin?
          Ailem gerçekten çok fedakar. Bana kalkıp ders anlatan, benim sürekli derslerimi takip eden insanlar değil, ama benimle ilgilendiklerini hissettiriyorlar. Annem çok duygusal bir insan. Ben yatılı okulda 4 sene ayrı kaldım. Olimpiyat çalıştığım için haftasonları da gidemiyordum eve. Ama buna hiç sızlanmıyordu. Orda ağlıyor ediyor ama bunu bana hiç yansıtmıyordu. Bana hep destek oluyordu. Ya da babam mesela. Kendisi üniversiteye gidememiş. Kendisi bunu yapamadığı için, babası kendisine destek vermediği için elinden gelen her şeyi yaptı. Bu çok güzel bir şey. Şu denemede kaç aldın, bugün kaç soru çözdün gibi baskıcı bir aile değil. Desteğini hissettiren ve başarısız olsam bile biz senin arkasındayız diyen bir ailem var. Dolayısıyla başarımda bu desteği hissetmemin payı ifade edilemez.
          Türkiye’de genç neslin okumadığını söyleyenler çoğunlukta. Geçtiğimiz aylarda yapılan bir araştırmada da gençlerin sadece yüzde 10.7’sinin düzenli kitap okuduğu belirtiliyor. Bu bağlamda neler söylersin. Gençler neden okumuyor?
          Küçükken kitap okumayı severdim. Evde bilgisayar, TV var benim onlarla çok aram yoktu. Kitap okumaktan zevk alırdım, şimdi de öyle keza. Ama lisede kitap okumam azaldı. Üniversite sınavından dolayı eskisi gibi devam ettirmek zor. Ama diğer yandan sosyal medya insanları sosyalleştirmek yerine asosyalleştiriyor. Ve böylece okumuyoruz da konuşmuyoruz da. Gençlerin tepesinde bir insan olarak konuştuğum algılanmasın kendimde yaşadığım için söylüyorum. Gençlerde iki sorun var. Okumamak ve iletişimsizlik. Facebook’ta konuşuyor ama biraraya gelince konuşmuyor. Eskilerdeki gibi bir sohbet ortamı yok. Türkiye çok değerli bir havza. Ama öyle bir yozlaşma politikası oluşturulmuş ki, hem iç hem dış güçler tarafından, insanlar kitaptan, okumaktan, ilimden uzaklaştırılmış. Mesela futbol. Bazılarının hayatında futbol her şey olmuş nerdeyse. Cumartesi günü Pazar günü gideceği maçın muhabbetini yapıyor. Pazar günü maçta. Pazartesi maçtaki pozisyonları tartışıyor. Sonraki günler önündeki maça bakıyor. Böylece kitapmış, muhabbetmiş bunlar geri planda kalıyor. Ama son dönemde yine kıpırdanma var. Sevdiğim bir söz var; günde 100 sayfa okuyan insan bilgi sahibi, 200 sayfa okuyan insansa söz sahibi olur. Bence bizlerinde söz sahibi olabilmesi için okumaya ihtiyacımız var. Ve inşallah okuyacağız.
          Bu konuda çözüm kime düşüyor? Aileye mi, çevreye mi, bireye mi?
          Aslında her şey bir arada bir aile gibi olmalı. Sadece anne baba değil. O toplumdaki gençler, eğitimciler, veliler, medya bunların hepsi bir aile gibi. Artık her şeyin içiçe geçtiği bir toplumda birey tek başına varolamıyor. Çünkü bireyi etkileyen çok fazla şey var. Örneğin annesi, babası, TV, gittiği sinema hepsi birşeyler söylüyor. Gencin sorunlarını aşabilmesi için başta ailesinden iyi bir eğitim alması gerekiyor. Ve toplumun gence sorunlarını aşmasında yardımcı olması gerekiyor. Toplum bunu nasıl yapar? Toplumdaki ana akım ve kriterlerle. Yani geleneklerimiz, göreneklerimiz. Gençlere yol gösterici eğitimciler de çok önemli. Bence gençler tek başlarına bu doğru, bu kötü, bu yanlış diyemez. Kişiyi etkileyen faktörlerin hepsinin de doğruyu söylemesi çok zor. Biraz da iradeye bakıyor olay.
          Peki kitap seçiminde senin tercihin ne?
          Biraz karman çorman. Risale-i Nur ve Mesnevi okuyorum. Diğer taraftan Sosyalizmin Alfabesini okuyorum mesela, Murathan Mungan okuyorum. Bunun yanında Necip Fazıl okuyorum. Değişiyor yani. Ama son dönemlerde Türk yazarlara bir ilgim var. Sinemada da öyle. Fikir, hikaye ve deneme kitapları çok sık okuduğum kitaplar. Kitap konusunda temel atmadan her şeyi okumak yanlış derler. Ama ben temel atmamış olsam da okuyorum her şeyi.
          Hayatı neye göre yaşıyorsun. Bir hayat felsefen var mı?
          Ben umreye gittim Elhamdülillah. Umrede dilime düşen bir cümle vardı. “Faniyim fani olanı istemem, acizim aciz olanı istemem, isterim bir yarı baki isterim…” Daha önceden de biliyordum bunu, ama hissetmiyordum açıkçası. Çok muhteşem bir söz. Aslında Bediüzzaman’ın çoğu sözünün arkasında bir dünya yatıyor, çok basit düşünerek okuduğunuzda algılayamayacağınız kadar. Çünkü öyle bir ufukla yazılmış ki, her şey sanki başka bir yerlerden yazdırılmış gibi.
          Muhteşem birşey. Bu cümlelerde benim algılamaya çalıştığım şey insanın acziyeti ve fakriyeti. Bunun farkında olmadığımı fark ettim. Tabi bu farkedişim arada bir kayboluyor, aciz olduğumu unutup kendimi bir şey zannettiğim zamanlar oluyor. Yine aciz ve fakirliğimizi hissettiğimizde bir şeyi başaramayınca üzülmemek, çünkü biliyoruz ki aciziz ve fakiriz. Ama biz zannediyoruz ki çok mükemmeliz her şeyi başarırız, birşeyi başaramadığımız zaman “nasıl başaramadım” diyoruz, başardığımızda da “vay be ben başardım” diyoruz. Ama bilsek ki aciziz ve fakiriz bu tür hatalara veya üzüntülere düşmeyiz. İnşallah bu söz hep hayat felsefem olur.
          Mesleki olarak ilerideki hedefini belirlerken, insan olarak topluma katkı bağlamında hedeflerin ve düşüncelerin neler?
          Ben diplomat olmayı istiyorum. Dışişleri benim için çok cazip. İdealist biriyim diyebilirim. Dışişleri aslında öyle çok parlak maaşlar veren, çok parlak çalışma imkanı sunan bir yer değil. Sonuçta aile hayatınızda da değişiklikler olacak. Kendi anneniz babanızla ilerde görüşemeyebilirsiniz. Ama ben bunu göze alıyorum inşallah, ilerde de göze alabilirim. Bunun sebebi belki de şu; Türkiye’nin geçmişine baktığımda dünyaya hükmetme ve dünyayı huzur içinde bulundurma anlayışı var. Yine atalarımızdan tearüs eden adalet düşüncesi, şefkat telakkisi ve istikamet anlayışı var. Şimdi bakıyorum Dünya’nın bunlara ihtiyacı var. Peki Dünya böyle bir yer mi? Son dönemlerde diplomaside öne çıkıyoruz, dünyanın dikkatini çekiyoruz. Bölgesel aktör olmaktan küresel aktör olamaya gidiyoruz. Bunları öne çıkarmamız lazım -ki bunu yapıyoruz şu anda. Türkiye’nin devletler muvazenesinde hak ettiği yere gelmesini çok istiyorum. Ve ilerde dışişlerinde bunu yapabileceğime inanıyorum.
          Bir gencin sosyal sorumlulukları neler olmalı?
          Biz gençlerde sanki toplumdan kopmuş bir hal var. Kendi halinde takılan, sokakta gezen, sinemaya giden, internette eğlenen bir güruh haline dönüşmüşüz. Mesela 70 yaşında tek tanıdığınız insan dedeniz oluyor. Başka 70 yaşında tanıdığınız biri olmuyor. Ama geleceğin anahtarı gençlerin elinde olduğu için hem büyüklerin gençlere karşı sorumlulukları olması gerekiyor – ki bence gençlerin sorumlulukları da bundan sonra geliyor. Gençlerin sorumlukları nedir peki? Topluma karşı saygı çerçevesi içerisinde yaşamak. Toplum içerisinde bizim geleneklerimizde olmayan birşeyi yaşatmaya çalışmak, batıdan birşeyleri direk kopyalamak gençlerin sorumluluğuna aykırıdır mesela. Ayrıca bir hedef koyup, illa bir meslek değil bu hedef, bir şekilde bulunduğu topraklara, bu vatana hizmet yapmak amaç. Kimisi doktor olarak yapar bu hizmeti, kimisi hukukçu, kimisi diplomat olarak. Yani dediğim gibi büyüklerin sorumluklarını yerine getirdiği bir Türkiye’de gençler de kendilerine hedef koyup çalışarak inşallah bu topluma karşı sorumluluklarını yerine getirir.
          Son olarak özel üniversitenin imkanları mı yoksa devlet üniversitesinin prestiji mi?
          Girift bir mesele. Özel üniversitenin imkanları var, ama yine özel üniversitenin prestiji de olabiliyor. Devlet üniversitesinin prestiji var yine imkanları olabiliyor. Kimisinde her ikisi de olmayabiliyor. Ben Galatasaray’la Bilkent arasında kalmıştım. Benim için; Bilkent özel üniversitesiydi ve imkanları vardı. Yine Galatasaray bir devlet üniversitesi ve prestiji vardı. Çok düşündüm bu konuda daha sonra Boğaziçi’ni keşfettim. Ve fark ettim ki Boğaziçi’nde hem prestij var, hem de imkanlar. Biraz yarı özel diyebilirim Boğaziçi için. Şuna inanıyorum ben, üniversite dediğimiz ortam öğrenciye araştırma imkanı sunmalı ya da öğrenciye ilmi aramasını öğretmeli. Direk ilmi vermek kolaycılığa kaçıyor, ama ilmi aramayı öğretmesi çok önemli bence. Yine statükocu, soğuk bir ortam olmamalı. Ben Galatsaray’da onu gördüm mesela, siyasette bahsettiğimiz statüko var ya onun üniversitedeki hali vardı orda. Deniz kıyısında bir yer ama, orada Ankara havası esiyor bana göre. Ve ben vazgeçtim oradan. Üniversite liberal olmalı, demokrat olmalı ve öğrenciye imkan sunmalı. Tabi keşke bütün üniversitelerimiz dünya çapında prestijli olsa ama sadece Boğaziçi, sadece ODTÜ dünyada biliniyor. Ben isterim ki bütün üniversitelerimiz imkan sunsun, ve bütün üniversitelerimizi dünyada prestij sahibi olsun. Ama bu sorunun cevabını devlet üniversitesinin prestiji ya da özel üniversitenin imkanı diye veremem çünkü çok karışık. Ama Boğaziçi diye verebilirim
          Genç Yaklaşım

          #796361
          Anonim

            rabbim bizim üniversitelerimize de nasip etsin inş…………………………

            #793270
            Anonim

              Cennet ile Cehennemin Münâkaşası [TABLE=”align: center”]
              [TR]
              [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
              “Küçümseyerek insanlardan yüz çevirme! Ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zîrâ Allâh, kendini beğenmiş, övünüp duran kimseleri aslâ sevmez! Yürüyüşünde tabiî ol! Sesini alçalt!..” (Lokmân, 18-19)
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD=”align: center”][/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
              “Kalbinde hardal tanesi kadar îmân olan hiçbir kimse, cehenneme girmez. Kalbinde hardal tanesi kadar kibir bulunan hiçbir kimse de cennete giremez.” (Müslim, Îmân, 148-149)
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD=”align: center”][/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD] Kibir ve ucbun ne ağır bir cürüm olduğunu tebârüz ettiren diğer hadis-i şerîflerde de şöyle buyrulmuştur:
              “Vaktiyle kendini beğenmiş bir adam, güzel elbisesini giymiş, saçını taramış, çalım satarak yürüyordu. Allâh Teâlâ, onu yerin dibine geçiriverdi. O şahıs kıyamete kadar debelenerek yerin dibini boylamaya devam edecektir.” (Buhârî, Enbiyâ, 54; Müslim, Libâs, 49-50)
              “Cennet ile cehennem münâkaşa ettiler.
              Cehennem:
              “–Bende zorbalar ve kibirliler var.” dedi.
              Cennet:
              “–Bende zayıflar ve yoksullar var.” dedi.
              Bunun üzerine Allâh Teâlâ onların çekişmesini şöyle hâlletti:
              “–Ey cennet! Sen Benim rahmetimsin, dilediğime seninle merhamet ederim. Ey cehennem! Sen de Benim azâbımsın. Dilediğime seninle azâb ederim. Ben, her ikinizi de dolduracağım.”” (Müslim, Cennet, 34)
              “Bir kimse, kibirlene kibirlene sonunda zâlimler gürûhuna kaydedilir. Böylece zâlimlere verilen cezâ ona da verilir.” (Tirmizî, Birr, 61)
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD=”align: center”][/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
              es-Semî’: Kâinattaki her sesi; içte saklansın yahut açıkça söylensin duyan, gizliyi, fısıltıyı bile işiten demektir.
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD=”align: center”][/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD] Kısa Günün Kârı
              Aciz olduğumuz halde, kibirlenmek niye?
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD=”align: center”][/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD] Lügatçe
              ucb: Kendini beğenme.
              tebârüz: İyice görünür ve anlaşılır bir durum almak.
              münâkaşa
              : Tartışma.
              [/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD=”align: center”][/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD=”align: center”]
              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #793272
              Anonim

                [TABLE=”align: center”]
                [TR]
                [TD=”colspan: 3″] Rabbimiz Kur’anda şöyle buyuruyor:[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD=”width: 13″] [/TD]
                [TD=”width: 624, align: left”]“Ey iman edenler, herhangi bir fâsık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa, gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.

                Pegamberimiz Velid İbn Ukbe adlı sahabîyi Beni Mustalık kabilesine zekât toplamak için gönderdi. Velid ile onlar arasında daha önce bir kin vardı. Kabîleye yaklaştığı zaman karşısına gelen atlıların kendi aleyhinde oldukları intibaına kapılıp korkarak geri döndü ve zekât vermediklerini söyledi. Hz. Peygamber ordu toplayıp üzerlerine hücum edeceği sırada tesbitin asılsız olduğu kendisine bildirildi. Hâlid bin Velîd’i durumu tahkik etmekle görevlendirdi. Geceleyin onlara çaktırmadan gelen Halid, onların ezan okuyup cemaatla namaz kıldıklarını, hatta gece namazı bile kıldıklarını tesbit etti ve zekâtlarını alarak döndü. Bu âyet bunun üzerine nazil oldu. Bu âyete dayanarak hadis ravileri cerh ve ta’dile tâbi tutulmuşlardır. Fakihler her haberin değil, ama nebe’ tarzında önemli haberlerin tahkik edilmesini şart görürler. Fâsık kelimesi burada, “çizgi dışına çıkmış, itaatsiz, emirleri yerine getirmeyen” anlamındadır.

                Hucurat Suresi 6. Ayetin Meali
                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #793274
                Anonim

                  Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki…
                  09 Eylül 2011 / 04:02
                  Günün Ayet-i Kerime meali…

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  Cenab-ı Hak, Hûd Sûresi 56. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
                  ‘İşte ben, hem benim, hem sizin Rabbiniz olan Allâh’a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allâh, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.’

                  #793276
                  Anonim

                    Postunuz mu, dostunuz mu önemli?
                    09 Eylül 2011 Cuma 06:47
                    “İnsan oğlu çiğ süt emmiştir” sözü, kulağımızın bir yerinde hep kayıtlıdır. Çok duyarız bu sözü.
                    Hakikaten insan “çiğ” midir? Bu çiğlik, içtiği sütten mi geliyor?
                    Darb-ı mesel uzmanları, bu sorunun cevabını ve edebi arka plan izahını daha iyi yapacakları kanaatindeyim.
                    Benimki sadece bir girizgah.
                    İnsan ve oğlu ve sonrası…
                    Neslimizin üremeyle silsile halinde devam eden serencamı, miras kalan genetik etkiler ve hayatın hüzün/sevinç karması çeşitlilikleri.
                    Doğduğumuz andan itibaren sarıldığımız bir bez, sonrasında giyindiğimiz elbiseler ve üstüne oturduğumuz mekanlar… Hepsi farklı süreçlerde birer post. O’nunla olduğumuz, üzerine oturduğumuz, bizi tutan ve elde eden/edilen temsiller.
                    Namaz için kullandığımız deriden post ya da deriden yapılma post koltuk…
                    Üzerine konduğumuz post ya da üzerinde oturduğumuz post..
                    Üzerinde yaşadığımız post ya da üstünde olduğumuz post…
                    Üzerine titrediğimiz post ya da üzerinden geçtiğimiz post..
                    Elimizin cepte aradığı post, dilimizin istediği post, yetkimizin kullandığı post, diplomamızın takdim ettiği post, lütuf edilen post, post olduğumuz post v.s. Hepsi farklı post kesitleri..
                    Post sahibi, postuna dost arar bazen… Siz isterseniz “bazen” yerine “çoğu kez” deyiverin.
                    Postumuzun kritik eşiği bu zaten.
                    Postumuza mı dost oluyoruz, yoksa dostumuza mı dost oluyoruz?
                    Postumuza yakın ve postumuza sadık olanlarla mı sadakati tanımlıyoruz, yoksa “dostun hakkı dostla” diyenlerle mi?
                    Sahi, çoğu zaman hangisi?
                    Posta yakın olanlarla dosta yakın olanları nasıl ayıracağız?
                    Peki bir açılım daha yapalım. Bu dönem, herkes açılım yapmışken ya da peşindeyken..
                    Posta yakın olanlar, posta “posta” koyabilir mi?
                    “Posta koymak” postla geçinenler için mümkün mü?
                    Postun sahibi kadar postun aveneleri de posttan besleniyorsa, o zaman bu kıymetli post “Birliği temsil eden önemli bir posttur” denmesi, ne kadar birlik heyecanı sizce?
                    Nemalanmanın ve tutunmanın sağladığı birlik, posttan medet umar ve maddi-manevi nemalandıkça veya koruma altında posta ait oldukça, postunu serenin sergilediği tuhaflıkları düşünmek bile istemez.
                    Çünkü o post lazım ve de lüzumlu..
                    Gayr-i ihtiyari, son kelime “lüzumlu” yazdıktan sonra takıldım kelimeye.. Bir daha baktım.
                    “Lüzumlu” kelimesindeki iki harfin yer değiştirmesi ile hemencecik türettiğim “zulümlü..” ifadesi oldu.
                    Bir post zulümlü bile olsa, taraftarları için lüzumlu görülüyorsa ve hak kaybı nazara verilmeyip, postu deldirmeyecek bir koruma ve kollama seferberliği yaşanıyorsa, postunu deldirecek yiğitler çıkmadıkça o post, nemalanma alanı olmaya devam edecektir.
                    Postumuzla dostumuz arasında hangisini seçtiğimiz önemli.
                    Postu seçmek daha rahat ve genel geçer kurallarla ve posta duyulan ilginin akılcı kestirmeleri ile daha kolaycı ve “doyurucu” olabilir.
                    Ama dostu seçmek daha yakıcı ve postu kaybetmeyi gerektirebilir.
                    Post kaybettiren dost, ilke dostluğudur. İlkelerimizle yaşamak ve bedelini ödemek, postunu bırakmayı göze alanların efsanesidir.
                    İlke, bu dünyada cevabı alınan ve sonuçları tatmin eden bir tarz değildir. Süreç odaklıdır ve sadece inandığınızı yaparsınız. İlkeye dayalı olmayan dostu da postu da kaybedebilirsiniz.
                    Post sahiplerinin, ilke dostlarına karşı kazanma şansı her zaman daha yüksektir. Ama hakikat dostluğu, kazanmak üzerine kurulu bir seçim veya post dağıtma şebekesi değildir.
                    Vefa, ilke dostluğunun bilinçli bağlılık asaletidir.
                    Bir de vefa ile karıştırılan, bağlılıktan ziyade bağımlılık eksenli “gözümü kapar, vazifemi yaparım” deyip göz oyanı görmeme hali vardır.
                    Ayrıca, “Her deriyi post, her yüze güleni dost sanma” ikazı da bir yere not edilmeli.
                    Evet postuyla yaşayanların mutluluğu ile hakiki ve yalansız/hilesiz/politik olmayan dostlukta yaşayan mutluluğun sonuçlarını hep beraber ayrı ayrı düşünmeye değer.
                    Postsuz kalalım, ama dostsuz asla.
                    Aldanmak, ama aldatmamak bir hakikat dostluğudur.
                    Hakiki dostluk, hakikat dostluğudur. Merkezde hakikatin cezbettiği dostluk.
                    İşte Risale, işte Üstad ve işte bu dostluğun kainat yansılamaları.

                    #796441
                    Anonim

                      Şahs-ı manevi
                      08 Eylül 2011 Perşembe 06:36
                      Risale-i Nur zihin kıvrımlarımı sarsmaya devam ediyor.
                      Okuduğum ilk günden beri bu sarsıntılar hiç eksilmedi. Tesiri ve şiddeti hep artarak devam etti.
                      Risale-i Nur’dan okuduğum her cümle harici âlemin tesiri çok yoğun değilse ya nefsime ve enaniyetime darbeler indirmiş, ya ailevi ve sosyal hayatıma “tiryak” düzeyinde çareler üretmiş veyahut eğer varsa hizmetime ve ona ait meşrebime dair yol gösterici bir “şuaat-ı ayniye” olmuştur.
                      Benim için “yeni” olan Hizmet Rehberi’ndeki şu cümle dünyama yine çok tesir etti ve fıtratımda yeni pencereler açtı: “Risale-i Nur ekseriyet itibarıyla kendi kendine ders verip muallimlere ihtiyaç bırakmadığından, bu tedris (ders verme) vazifemde bana istirahat ve ve tebrik nev’inde bir ihsan-ı ilahi olarak bu acip hastalık benim istirahatime medar oldu. Hem benim ruhuma geldi ki, senin binler, belki yüz binler Saidcikler senin bedeline ders verecek ve konuşacaklar var. İhsan-ı ilahi ile Risale-i Nur, başka ilimler gibi meşakkatli derslere muhtaç değil.” (Hizmet Rehberi, 230)
                      Paragrafı okurken üç cümlenin altını çizdim:
                      1-Risale-i Nur’un muallime ihtiyacı yok.
                      2-Hastalık Üstada bir ihsan-ı ilahidir, istirahatine sebeptir.
                      3-Binler, yüzbinler Saidcikler Said Nursi’nin bedeline ders verecekler ve konuşacaklar.

                      Paragraftaki yüz bin ifadesi ilk bakışta mübalağa gibi görülebilir, lakin değil.
                      Yüz binlerden bir tanesi Hamdi Sağlamer Ağabey’dir. Hayattadır, sorulabilir. “Bedel ne anlama geliyor ağabey?” diye sorun cevap verecektir. Çünkü bana uzun uzadıya anlatmıştı.
                      Üstadımız kendisine bir defa “Kardeşim bana bedel” diyor. Söylendiği anda ihata edilmeyen bu kavram, neticeleri ile yaşanınca öğreniliyor, kayıtlara da geçmiştir.
                      Emirdağ Lahikasından alınma yukarıdaki cümleye dikkat kesilmemin başka sebepleri de var. Üstadın “hayatına” ait derinlikleri anlamak adına Risale-i Nur’da prensip olabilecek yüz binlerce cümle mevcut. Bunlar Tarihçe ve kronoloji dışında bir analiz gerektirmektedir.
                      Bir zamanlar kendi risalelerim üzerinde bu anlamda notlar almıştım. Psikolojik analiz gerektiren çok materyal var. Mesela “merdümgirizliğin” Üstad merkezli sebep ve sonuçlarına ait sadece Emirdağ Lahikasında yirmiye yakın farklı mektup not almıştım.
                      Hastalıkla bağlantılı yukarıdaki mektup gözümden kaçmış. Notlarıma bunu da ekledim.
                      Konuyu sebep, hikmet, netice ve içerik acısından ele alacak, toplum bilimci ve psikologların da içinde bulunduğu bir çalışma heyetinin ferasetine havale ediyorum.
                      Hastalık bunun neresinde, nasıl “istirahat” ve “ihsan” oluyor?
                      Cevap yerine geçecek soruyu da hemen soralım: “Yüz binler Saidciklerin Said Nursi bedeline ders vermeleri ve konuşmaları” nasıl oluyor?
                      Düğüm burada.
                      Merakım şu: “Saidcikler” ile ilgili bu cümlede paketlenmiş bir adres var mı?
                      Yok.
                      Öyle ise her nur talebesi potansiyel bir Saidcik midir?
                      Evet!
                      O zaman derhal hizmet başına!
                      Risale-i Nur’un şemsiyesi altındaki her heyet ve her ekip Saidciklerini yetiştirmek için yarışa girmelidir.
                      Hiçbir heyet kendini merkeze alarak “üretici ev sahibi” rolünü oynamamalıdır.
                      Fert ve heyet bazında adres ve merkez olma anlamındaki her niyet tekellüf ve tasannu olur.
                      Çünkü şahs-ı manevi Risale-i Nur’dur, fertler bu yükü kaldıramaz. Farklı fertler ve heyetler manevi havuzun içinde ancak nurun parlak renkleri olabilirler.
                      Risale-i Nur’un mesleği uhuvettir, uhuvetteki makam geniştir ve milyonlar Saidcikleri içinde barındırabilir.
                      Fert biçare ve mağluptur. Risale-i Nur, her nur talebesi için hem bir sığınak hem de bir muavenet ve müzaheret merkezidir.
                      Bu merkez her yerdir. Hiçbirimiz kendimize hayali rol biçmeyelim. Risale-i Nur hiçbir Üstaddan taallüm edilmeye muhtaç değildir. Meşakkat ateşine de lüzum yok. Bir sene anlayarak okuyan herkes muhakkik bir âlimdir. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi) Hatta her bir hanede dört beş çoluk çocuk (Emirdağ Lahikası) bir şahs-ı manevi havuzu oluşturabilir ve onların her birisi istikbale ait potansiyel birer Saidciktir!
                      Ferd-i manevi ile fert arasındaki ilişki ve “denge” iyi kurulmalıdır. Bu anlamda fertler ve heyetler alışkanlıklarından hareketle kendilerini “şahs-ı manevi”nin adresi olarak göstermemeli. Çünkü bu adres ve bu makam Risale-i Nur’a aittir.
                      Gölgeli yorumlar ve alışkanlıklara bağlı kabuller “tahtieciliğe” sürükler ve inhisar zihniyeti illeti ile (Divan-ı Harb-i Örfi, 104) malûl kılar. Nur mesleği ciheti ile “musavvibe” makamına çıkmak mazhariyettir.
                      Çünkü çok muhtelif adresler var. Bu muhtelif adreslerin (turukların) başı, bütün cedvellerin menbaı ve bütün seyyarelerin güneşi Risale-i Nur’dur, öyle ise tevhid-i kıble ve şahs-ı manevi orasıdır.

                      İnanıyoruz ki samimi bir musavvibe algısı çok bereketli zeminlere kapı aralayacak ve yüz binler Saidcikler doğuracaktır.
                      Elhasıl, fıtratlar adedince dünyalar mevcuttur. Her yeni gün bile her fıtrat için yeni bir âlemin kapısıdır. Her yeni, ihtiyaçları ile beraber devreye giriyor.
                      Kader-i ilahi âlemdeki her yeni için farklı bir fıtratı ve Saidciği devreye sokuyor ve Risale-i Nur’un vazifesini yaptırıyor.
                      Rolleri ve pozisyonları ile Saidciklere yol açanlara ne mutlu!
                      Tıpkı Said Nursi gibi.

                      Kimin namına
                      09 Eylül 2011 Cuma 06:50
                      Mana-yı harfi: “Başkasının mânâsını göstermek.” “Başkasının bilinmesine hizmet etmek.”
                      Mana-yı ismi: “Bir şeyin kendi şahsına ve zatına bakan ciheti.”
                      Kur’anın ilk emri: Oku. Bu emri herkes biliyor; ama okumayı, sadece, okur-yazar olma şeklinde anlamak da eksik kalıyor. Bu noksan anlayıştan kurtulmanın çaresi, âyeti bir bütün olarak değerlendirmek: “Yaratan Rabbinin ismiyle oku.”
                      Önceki asırlarda cehaletten kaynaklanan ne kadar cinayet, ne kadar zulüm ve hıyanet varsa, bunların kat kat fazlasını asrımızın okumuş insanlarının yaptıklarına şahit oluyoruz. Sahte evrak düzenlemekten, rüşvet almaya; ihale yolsuzluğundan uyuşturucu ticaretine kadar nice melânetlerin, büyük çoğunlukla, okumuş insanlar tarafından işlendiğini üzülerek görüyoruz. Bu adamlar okumaksa okumuşlar, öğrenmekse öğrenmişler, ama bu okuma, bu eğitim onları kötülükten men edememiş. Niçin mi? Çünkü onlar sadece okumuşlar ve bu okuma “Yaratan Rabbin ismiyle,” olmamış. Surenin ikinci âyetinde insanın bir kan pıhtısından yaratıldığı nazara veriliyor. “(O) insanı bir alâktan (kan pıhtısından) yarattı.” Bu âyetle insana, ana rahmindeki dokuz aylık yolculuğunun bütün safhalarını dikkate alması ve kendisini o karanlık menzilde halden hâle çevirerek en güzel bir yapıya kavuşturan Rabbinin bu lüftunu, bu keremini, en ileri mânâda düşünmesi emrediliyor.
                      Bu ruhtan uzak kalanlar, kendilerini her türlü isyanın, anarşinin ve bozgunculuğun içinde bulurlar. Çünkü kul olduklarını unutmuş, diledikleri biçimde sorumsuzca bir hayat sürebileceklerini sanmışlardır. Bu yanlış telakki ile ne kendilerini okuyabilmişlerdir, ne de bu muhteşem kâinatı.
                      Sureye, “alâk” yani “kan pıhtısı” ismi verilmesi de, insanın okumaya nereden başlayacağının bir işareti olsa gerek. “Oku!” emrini yanlış yorumlayan ve ona layıkıyla kulak vermeyenler dünya ilimlerinden de gerçek mânâda faydalanmayı başaramıyorlar. Bu âlemde sergilenen ve her biri diğerinden güzel İlâhî eserler hakkında edindikleri bilgiler, sadece akıllarında yer ediyor, hafızalarında birikiyor, ama kalplerine, his dünyalarına nüfuz etmiyor. “Bu kudret mucizelerine, bu rahmet hediyelerine,” hayret etmek, hayran olmak hayâllerinden bile geçmiyor. Kuru, ruhsuz, sönük bir bilgi ile dolduruyorlar akıllarını. Bu donuk akıl, nefsin desiselerine ve şeytanın aldatmalarına karşı koyacak bir güce sahip olmadığı için sonunda her yanlışı işlemeye âdeta hazır hâle geliyor.
                      İlâhî fermanda hem göklerin ve yerin yaratılışına hem de insanın ana rahminde geçirdiği safhalara sıkça dikkat çekilir. Her şey Allah’ın eseri, mahlûku, mülkü olarak takdim edilir ve insan, âlemin her köşesini bu şuurla gezer ve kendisini İlâhî sanatların sergilendiği uçsuz bucaksız bir sergide, muhteşem bir fuarda hisseder. İşte insanın ve âlemin bu mânâda değerlendirilmesine Üstat Bediüzzaman Hazretleri, mânâ-yı harfî diyor. Yani, böyle bir insan, kâinat kitabındaki her eseri, bir harf kabul eder ve ona yaratıcısı namına bakar ve baktırır.
                      Varlıkların yaratılış gayesi, kendi nefislerini göstermek değil, taşıdıkları ince hikmetleri ve derin manaları Allah namına okutturmaktır. Bu eserler böylece değerlendirilmezlerse ruh donuklaşır, fikir kabalaşır, akıl atıl kalır, kalp ise bir köşeye sinmekten öte bir şey yapamaz. Bu hale düşen bir insan, artık ne kadar ilim tahsil ederse etsin, kendini bilmediği için, Rabbini de bilemez. Organlarını ve duygularını sorumsuzca kullanır. Ve sahipsiz sandığı bu dünyada dilediği haksızlığı rahatlıkla işlemeye başlar. Başta ahlâk buhranı olmak üzere, her türlü anarşinin temelinde şu yanlış vardır: “İnsanı ve bütün eşyayı mânâ-yı ismiyle değerlendirmek; yani her şeyi ve herkesi sahipsiz ve kendi başına buyruk zannetmek.” Gençliği, anarşi belasından ve ahlâk buhranından kurtarmak için verilen konferanslar, sunulan bildiriler, yazılan kitaplar insanoğluna kulluğunu hatırlatma ruhundan uzak kaldığı müddetçe hiçbir tesir icra edemeyecektir.
                      Kâinatın en mükemmel meyvesi insan olduğu gibi, insanlık âleminin de en büyük neticesi peygamberler silsilesidir ve onların önderi de âhirzaman Peygamberidir (a.s.m.) “Nev-i beşerde nübüvvet, beşenrdeki hayır ve kemalatın fezlekesi ve esasıdır.” Mesnevî-i Nuriye Mümin, şehadet getirirken Allah’tan başka İlâh olmadığını ve Hz. Muhammedin(a.s.m.) Onun kulu ve resûlü olduğunu ikrar eder. Bu ikrarda şu irşat saklıdır: Peygamberlik görevi kulluk üzerine bina edilmiştir. Yani birer kul olan Allah elçileri, şahsi reyleriyle ve görüşleriyle değil, ancak Allah namına hareket ederler. Onların bütün icraatları mânâyı harfiyledir. Nübüvvet kelimesi bize bu dersi verir. Elçi, padişahın emrini iletirken kendiliğinden hiçbir şey katmaz ve eksiltmez. Allah resulü (a.s.m.), kulluğu en mükemmel manâda yaşamış, peygamberlik görevini de en ileri seviyede yerine getirmiştir. “İçinizde Allah’ı en çok seven benim, Ondan en çok korkan da benim,” hadis-i şerifi kulluk şuurunun en güzel bir ifadesidir.
                      Nur külliyatından Şualarda, Resulullah Efendimizin(a.s.m.) bir kasemine dikkat çekilir: “Muhammedin nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki,’ Bu kasemle ilgili olarak şu hakikat dersi verilir: “…mahlukatın en müntehab ve en müstesnası olan Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâm’ın nefsi, kendi kendine mâlik olmazsa ve ef’alinde serbest bulunmazsa ve harekatı başka bir ihtiyara bağlı ise; elbette hiçbir şey, hiçbir şe’n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet -cüz’î olsun küllî olsun- o muhit iktidarın, o şâmil ihtiyarın daire-i tasarrufunun haricinde olamaz.” Şualar Nefsimizi böylece ele almadıkça ona hiçbir hayrı öğretemez ve onda hiçbir güzelliği sergileyemeyiz. İnsan kendi nefsini mânâ-yı harfiyle değerlendirmelidir. “Bu hayat benim şahsî malım değil, eğer öyle olsaydı ölüm bana yaklaşamazdı,” diyecektir. Ve hayatını Allah’ın Muhyi (hayat verici) isminin bir cilvesi bilecektir. Bu noktaya varan insan, ömrünü kendi keyfince kullanamaz; Allah’ın rızası yolunda geçirmeye gayret eder. Aynı şekilde, varlığını Mucid (var edici) isminin, görmesini ve işitmesini de Basîr ve Semi’ isimlerinin tecellisi bilecektir. Ve anlayacaktır ki, kendisinin şahsî ve zatî hiçbir şeyi yok; hepsi ihsan, hepsi lütuf, hepsi tecelli. Bu noktaya erişen bir kalbi kibir istila edemez, gurur lekeleyemez. Böyle bir kalbin sahibi, başka varlıkları da aynı mânâda değerlendireceği için, hiç bir mahlûka zarar veremez. Çünkü çok iyi bilir ki, onlar da kendi nefislerine mâlik değildirler; onlar da Allah’ın mahlûkudurlar.
                      Meselenin bir başka yönü: İnsanların barbarca katledilmesinden zerre kadar acı duymayan bazı çevrelerin, hayvan sevgisi üzerine acıklı ve hazin konuşmalar yaptıklarına şahit olursunuz. Burada da işlenen aynı hatadır. Bu adamlar hayvanlara şefkat ederken, onları Allah’ın sevimli bir eseri olarak görmez ve onlara mânâ-yı harfiyle değil, mânâ-yı ismiyle sevgi gösterirler. Böyle olmasaydı, insanın hayvandan çok ileri bir eser, bir ilâhî sanat mucizesi olduğunu idrak eder ve ona hayvandan çok daha fazla kıymet verirlerdi. Demek ki onlar, insanları bir kul ve mahluk olarak değil, menfaat kavgasında birer rakip, birer düşman olarak değerlendiriyorlar ve hasımlarından bir zarar gördüler mi adalet ölçüsünü hemen kaçırıyor, bir gramlık suça tonlarca ceza vermekten geri durmuyorlar. Düşünüyorum da, insanları mânâ-yı harfiyle seyretme konusunda çoğu zaman biz de gaflete düşüyoruz. O tenkit ettiğimiz çevrelerin yanlışlarını bilmeyerek biz de tekrarlıyoruz. Rakiplerimiz aleyhine planlar kurarken, kul hakkına tecavüz ettiğimizi ve bunun cezasız kalmayacağını düşünmek istemiyoruz. Bize haksızlık eden kimselerin aslında kendilerine zulmettiklerini ve öte âlemde perişan kalacaklarını unutuyoruz.
                      Yine Mesnevi-i Nuriye’den konuyla ilgili bir başka ifade: “Hiç bir şey, bir zerreye bile, mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semanın yıldızlarına mazhar olur.” Masdar, bir şeyin çıktığı, sudur ettiği yer demektir. Mazhar ise, o şeyin zahir olduğu, göründüğü, kendini gösterdiği mekân. Materyalistler ve tabiatçılar, masdar ile mazharı, bir başka ifadeyle sudur ile zuhuru birbirine karıştırıyor ve aldanıyorlar. Üstadın vecizesini bir misâl ile açıklamaya çalışalım: Güneşe karşı tuttuğumuz bir ayna parıl parıl parlar. “Aynada ışık olduğunu” söylediğimizde, doğruyu ifade etmiş oluruz. Böyle demekle, güneşin aynadan zuhur ettiğini, ışığını onda gösterdiğini ifade etmek isteriz. “Aynada ışık yoktur,” dediğimizde de sözümüz yine doğrudur. Çünkü o cam parçası bir ışık kaynağı değildir; yani ışığa masdar olmaktan çok uzaktır. Bu misâli, diğer varlıklara da tatbik edebiliriz: “Toprakta ilim yoktur,” sözü doğrudur. Zira, toprağın âlim olduğunu ateistler de söyleyemiyorlar. “Toprak ilim doludur; onda ilim kaynaşıyor,” sözü de gerçektir. Bu defa toprağın İlâhî ilme ayna olduğu söylenmiş olur.
                      Bir başka misâl: Bu âlemde bütün işler bir kudret ve irade ile meydana geliyor. Kâinatta ise, mânâ-yı harfiyle ondaki her hadise bir irade ve kudreti gösteriyor, onlardan haber veriyor. Tabiatı konu alan bütün bilimler bu mânâda ele alınmalıydı. Ama öyle olmadı. Fennî bilgiler aktarılırken sanki o işleri maddenin kendisi yapıyormuş gibi bir hava verildi okuyucuya. Eşya sahipsiz ve mâliksiz takdim edildi. Böyle olunca, insan da kendisini hür ve müstakil zannetti. Dilediği gibi hareket edebileceği vehmine kapıldı. Ve bu yanlış eğitimin meyvesi, hak-hukuk tanımaz, anaşist ve ahlâksız bir nesil oldu. “(Felsefe ise) Şu kitab-ı kebirin hurufatına ‘mânâ-yı harfi’ ile, yani Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip ‘mânâ-yı ismi’ ile, yani mevcudata mevcudat hesabına bakar, öyle bahseder. ‘Ne güzel yapılmış’a bedel, ‘Ne güzeldir’ der, çirkinleştirir.” Sözler İşte, hiçbirimizin beğenmediği ve herkesin iğrendiği şu çirkef sosyal yapımızın temelinde bu çirkin anlayış yatıyor.
                      Gönül ehli büyük Yunus, sevginin de mânâ-yı harfi ile olması gerektiğini bakınız ne güzel ifade ediyor: Yaratılmışı severiz, Yaratandan ötürü. Bir çiçeği sadece güzel renklerine, hoş kokusuna meftun olarak sevmek mânâ-yı ismiyledir. Bu sevgi geçicidir. Bir gün çiçek solar, bir başka gün de onu koklayan insan. Geçmiş asırlarda nice çiçekler sergilendi ve niceleri onları seyretti, kokladı ve gittiler. O gidenlerin yanlarına kalan nedir, bilir misiniz? Eğer o nazenin varlıkları Allah’ın birer güzel eseri olarak seyrettilerse iman ve irfanları inkişaf etti. Bu sevap ve bu kemal, ruhlarına mâl oldu ve onlarla beraber ebedileşti. Ebedî saadet yurdu olan cennet, şu varlık âlemine ve onda cereyan eden hadiselere mânâ-yı harfi ile bakanların diyarıdır.

                      #796442
                      Anonim

                        Bediüzzaman’ın izzeti
                        22 Ağustos 2011 Pazartesi 11:00
                        BABASI İÇİN İZZETİ

                        Risale-i Nurlar yazılmadan evvel,
                        Bediüzzaman Van’da,
                        Vali Tahir Paşa’nın konağında kalırken,
                        Günün birinde bir haber gelir evin hizmetlisinden…
                        Basit kıyafetli bir köylü kapıya gelmiş,
                        Bediüzzaman’la görüşmek istemektedir…
                        Molla Said hemen kapıya koşar,
                        Bakar ki gelen,
                        Çok sevgili babası Sofi Mirza Efendidir…
                        Bir merkeple Nurs’tan kalkmış,
                        Van’a, oğlunu görmeye gelmiştir…
                        Bediüzzaman sevinçle babasına sarılır ve ellerinden öper,
                        Hasretle annesini ve kardeşlerini sorar,
                        Babasına hürmet gösterir…
                        Fakat Sofi Mirza çekinmektedir:
                        “Baban olduğumu kimseye söyleme” diye,
                        Bu çekingenliğini dile getirir…
                        Öyle ya içeride koca vali ve şehrin ileri gelenleri oturmuş,
                        Sohbet etmektedir…
                        Salona girerler birlikte…
                        Bediüzzaman arkada, babasına yol vermekte…
                        Sofi Mirza içeri girer de,
                        Utanır, oturur kapının eşiğine yakın bir yere…
                        Bediüzzamansa babasından almış izzeti…
                        Niye şu insanlar karşısında,
                        Babasını hakir görsün ki?
                        İfiharla haykırır:
                        “İşte bu zat Sofi Mirza Efendi,”
                        “Benim babamdır… ”
                        Bununla da yetinmez,
                        Babasını alıp, valinin yanına,
                        Baş köşeye oturtur…
                        Bir baba ki “Sofi” diye çağırılmış alemde…
                        İmanı, dindarlığı ve tabi izzeti sayesinde…
                        Bir baba ki izzetiyle yaşamış,
                        Ama bir oğul ki izzeti ondan irsiyet almış…

                        MEDRESE TALEBESİYKEN İZZETİ

                        Dalalet ehli insanlar,
                        Zaman zaman insafsızca bağırıp,
                        “ Alimler, ilmi maişet vasıtası yapıyorlar” diye,
                        İlmi öğreteni de, öğreneni de töhmet altında bırakırlar…
                        Fakat durum sanıldığı gibi değildir…
                        Geçmiş zamanlarda kimi hocalar mecburiyetten,
                        Kimisi fakirlikten,
                        Kimisi de zekat olduğu için,
                        Halkın onlara verdiği hediyeleri kabul etmişler…
                        Hatta bu alma verme davası,
                        Toplumda bir gelenek haline gelip,
                        Bir muhabbet, bir sevgi sembolüne dönüşmüş…
                        Bediüzzaman’ın çocukluğu,
                        Medrese hayatının revaçta olduğu,
                        Bir döneme rastladığından,
                        İlim öğrenmek isteyenin,
                        Medreseden başka alternatifi bulunmadığından,
                        Hem de medreseden icazet alan kişi,
                        Alim sıfatıyla çağrıldığından,
                        Medrese de kıymetli, talebe de, hoca da…
                        Bediüzzamansa daha dokuz yaşında…
                        Taği Hazretlerinin kapısında…
                        Onurlu, gururlu, çivi gibi sağlam bir talebe…
                        Kendisiyle beraber ağabeyi ve bir kaç arkadaşıyla,
                        Gidip gelir medrese yolunda…
                        Halk, zaten fakir ama,
                        Saygı, hürmet öyle çok ki ilme, irfana,
                        Herkes zekatını, sadakasını,
                        Getirip verir bu şeyhin dergahına…
                        Amaç talebelerin ekmeği, suyu alınsın…
                        Sırtlarına bir parça kumaş sarılsın…
                        Yoksa kim zengin olur ki elden gelenle?
                        Ya da hangi hakiki hoca tenezzül eder böyle bir şeye?
                        Talebeler ilim öğreniyor,
                        Ailelerden bir şey gelmiyor…
                        Mecbur halkın verdiğini yiyor, getirdiğini giyiyor…
                        Hem ilim talebesine dinen de zekat düşüyor…
                        Fakat biri var içlerinde…
                        Adı Said, bilindiği üzere…
                        Bir tek o almıyor kendisine verilen yemeği…
                        Hakkıdır, hem de helaldir lakin…
                        Üstün geliyor her şeyden ilmin izzeti…
                        Ruhu bunu kabul etmiyor…
                        Ve doğduğunda taşıdığı izzetini,
                        Geçici, sun’i bir istiğna olarak değil,
                        Ta vefatına dek muhafaza ediyor…

                        PAŞANIN TEKLİFİNE KARŞI İZZETİ

                        Eski Said döneminde,
                        Adının tüm Türkiye’de,
                        “Meşhur Hoca” diye bilindiği tarihlerde,
                        İlmi gücünü fark ediyor Mustafa Kemal de…
                        Bediüzzaman’ı davet ediyor Ankara vilayetine…
                        Ve bazı cazip teklifler öne sürüyor…
                        Bediüzzaman kendisi bu durumu,
                        “Mühim suale, hakikatli cevap” başlığında şöyle açıklıyor:
                        “Büyük memurlardan bir kaç zat benden sordular ki:
                        “Mustafa Kemal sana üç yüz lira maaş verip,”
                        “Kürdistana ve vilâyât-ı şarkiyeye,”
                        “Şeyh Sinûsî yerine vâiz-i umumî yapmak teklifini,”
                        “Neden kabul etmedin?”
                        “Eğer kabul etseydin, ihtilâl yüzünden kesilen,”
                        “Yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun” dediler.
                        Hakikaten, neden kabul etmedi?
                        Ayda bir kaç yüz lira maaşı alsaydı,
                        Şarkın umumi vaizi olup,
                        Bütün halka lider olsaydı,
                        Üstüne, her gün ziyafet sofralarına kurulup,
                        Güzel elbiseler içinde, türlü şehirleri gezip,
                        İstediğini yapsaydı,
                        Ve tüm bunları üç beş fetva vererek elde etseydi,
                        Ne olurdu?
                        Hem güzel değil miydi böylesi?
                        Hapse atılmaktan, aç, susuz kalmaktan,
                        Onlarca kere zehirlenmekten,
                        Evsiz, yuvasız, evlatsız…
                        Anasız, babasız, kardaşsız kalmaktan?
                        Daha iyi değil miydi?
                        Hem Paşanın, hem de halkın teveccühüne mazhar olmak,
                        Bin kere tercih edilmez miydi,
                        Dakika dakika, saat saat, gün gün takip edilip,
                        Bir saniye huzur verilmeyen bir hayata?
                        Bu teklifler iyiydi, hem çok iyiydi de,
                        Bediüzzamanın izzeti hepsinin üstündeydi…
                        Cevaben onlara dedi ki:
                        “Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi,”
                        “O adamlar için kurtarmadığıma bedel,”
                        “Yüz binler vatandaşa, her birisine milyonlar sene,”
                        “Uhrevî hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, “
                        “O zâyiatın yerine binler derece iş görmüş.”
                        Bediüzzaman hakikati yaşamış,
                        Gereken fedakarlığı yapmış…
                        O gün Bediüzzamanın izzeti olmasa,
                        Bu gün bu insanlık,
                        İmanını kurtaramayacaktı Risale-i Nurla…
                        O gün Bediüzzaman izzetli davranmasa,
                        Bu gün minnet duyduğumuz bir Üstad,
                        Bulmayacaktık yanı başımızda…
                        O gün Bediüzzaman izzeti taç etmese başında,
                        Bu gün başımızın tacı bir Üstad olmayacaktı dünyamızda…

                        ŞAH’IN TEKLİFİNE KARŞI İZZETİ

                        1952 senesinde bir salonda,
                        Nur talebeleri bir konferans tertip ederler…
                        İçerde Tevfik İleri gibi bir çok tanıdık sima…
                        Yabancı bir misafir girer içeri o sırada…
                        Hemen oturtulur Tevfik İleri’nin yanına…
                        Yapılan hoş beş sohbetin ardına,
                        Yabancı misafir bir şeyler fısıldar Tevfik İleri’nin kulağına…
                        Hemen Salih Özcan çağırılır…
                        Vaziyet ona açıklanır…
                        Meğer gelen, Pakistan Maarif Nazırı,
                        Ali Ekber Şah’tır…
                        Dileği Bediüzzaman’ı görmek…
                        “Peki” diyor Salih Özcan,
                        “Götüreyim Üstad’ın yanına…”
                        Ve beraber biniyorlar bir arabaya…
                        Şah ve talebe düşüyorlar yola…
                        Yol boyu sohbet ediyorlar,
                        Ama…
                        Şah bir türlü inanmıyor,
                        Üstadın fakirülhal yaşadığına…
                        “Kaç evi, kaç arabası var acaba? ”
                        Sorularını sormadan edemiyor…
                        Bediüzzamansa evinde birden sabırsızlanıyor…
                        Bir içeri girip, bir dışarı çıkıyor…
                        Bir misafir beklediğini söylüyor…
                        Nihayet Şah, Bediüzzaman’ın kaldığı yere geliyor…
                        İçeri giriyor da, hem şaşırıyor, hem üzülüyor…
                        “Ne olur gel! Seni Pakistana götürelim,”
                        “Sana matbaalar, radyolar, köşkler verelim,”
                        “Hem de seni, Ağa Han gibi Sünnilerin başı eyleyelim,”
                        Diye türlü vaatlerde bulunuyor,
                        Bediüzzaman’ın izzetiyse,
                        Bunları çoktan geride bırakmış:
                        “Hastalık Türkiye’de başladı”
                        “Buradan tedavi olacak.”
                        Diyerek büyük bir incelikle teklifi geri çeviriyor…
                        Ali Ekber Şah Üstada hayran oluyor,
                        Onu çok seviyor…
                        Ertesi günse gitme vakti…
                        Üstad onu yolcu etmeye gelmiş…
                        Bu defa bazı hediyeler sunmak istiyor…
                        Para gibi, değerli kumaş gibi şeyler…
                        Üstad bunları da geri çeviriyor, kabul etmiyor…
                        Bir vezir ayağına kadar gelmiş,
                        Zenginlik, refah ve sıhhat vadediyor…
                        Bir Şah önünde eğilmiş,
                        Sultanların yaşadığı hayatı vadediyor,
                        Bir Sultan eline kapanmış,
                        Hem öpmek, hem o eli tutup,
                        Güzel diyarlara götürmek istiyor…
                        Fakat Üstad izzetiyle yaşamayı,
                        Ona sunulan tüm bu hayatlara tercih ediyor…

                        HEDİYEYE KARŞI İZZETİ

                        İnsanoğlu sevdiğine ikram etmeyi,
                        Kendine adet edinmiştir…
                        Kimse suçlanamaz bu konuda elbetteki…
                        Seven, bir şekilde göstermeyi diler sevdiğini…
                        Fakat Bediüzzamanın fıtratı,
                        Asla kabul etmez kıl kadar bir minneti…
                        Belki bazen elinde bile değil böylesi…
                        Çünkü çok sevdiği insanları geri çevirmek,
                        Bir fakirin sunduğu ufacık hediyeyi iade etmek,
                        Üstad için ayrı bir üzüntü sebebi…
                        Fakat ne olursa olsun, ya kabul etmeyecek,
                        Ya da getirilen şeyin parasını,
                        Karşılığını verecek illa ki…
                        Mümkün değil başka türlüsü…
                        Mesela bir gün bir karpuz getirirler Bediüzzamana…
                        Bunu kabul eder, parasını ödemek şartıyla…
                        Öder, alır karpuzu ama,
                        Yatağının altına koyup,
                        Devam eder okumaya, yazmaya…
                        Aradan on beş gün geçer…
                        Karpuzu unutmuştur sanki,
                        Hiç konusu açılmaz, hiç konuşulmaz…
                        Derken karpuz, çürür sonunda…
                        Üstad işte o anda:
                        “Tam teberrük oldu” der.
                        Karpuzu kestirir ve talebelere yedirir…
                        Bediüzzamanın amacı, talebelerini de eğitmektir,
                        Hediye almaya karşı…
                        Ders olsun diye,
                        Hediyeden nefret etsinler diye böyle davranır…
                        Bediüzzamanın izzeti,
                        Hem kendi nefsini, hem de talebelerinkini,
                        Islaha yardımcı olur…
                        Bu da O’nun,
                        Başka bir eğitim metodudur…

                        ÇOBANA KARŞI İZZETİ

                        Başka bir zaman…
                        Üstad Çam dağında yalnız…
                        Tefekküre dalmış…
                        Oradan geçmekte olan bir çoban,
                        Bağırıyor ağacın altından…
                        “ Hocam bak buraya iki bakraç yoğurt bıraktım.”
                        “ Bunları ye bana da dua et!” Diye…
                        Üstad hemen toparlanır:
                        “ Kardaşım! Dur bekle iniyorum,”
                        “ Parasını vereyim, öyle alayım, parasız almam.”
                        Diye çobana cevap verir…
                        Fakat çoban onu dinlemez,
                        “Bakraçları sonra alırım.” diyerek, kaçıp gider…
                        Aradan tam üç gün geçer…
                        Üstad yine Çam dağında…
                        Ve çoban yine gelir ağacın altına…
                        Fakat oldukça şaşkın, gördükleri karşısında…
                        Yoğurt kapları olduğu gibi duruyor,
                        Hem ekşimiş, hem kurtlanmış…
                        Üstad elini bile sürmemiş…
                        Çoban öylece bakakalıyor…
                        “ Bu nasıl hocaymış?”
                        “ Ben anlayamadım.” diyor…
                        Bunda anlamayacak bir durum yok halbuki…
                        Bu manzara Bediüzzamanın izzetinin ifadesi…

                        TÜCCARA KARŞI İZZETİ

                        İlmin izzetini muhafaza etmek,
                        Öyle kuvvetli bir bağla bağlanmış ki benliğine,
                        Zıllet, kilometrelerce ötesinde kalmış…
                        Öyle ki, zilletle yaşanan hayatı ölmekten beter sayarak,
                        İzzetli ölümü herşeyden değerli saymış…
                        Fakat insanlar ona hediye getirmeye devam ediyor…
                        Bir gün mühim bir tüccar dostu,
                        Ona otuz kuruşluk bir çay getiriyor…
                        Üstad ne kadar almam dese de,
                        Adam ısrarla kabul ettiriyor…
                        Üstad arkadaşını kırmama adına çayı alıyor,
                        Karşılığında 60 kuruş ödüyor…
                        Tüccar merakla niçin böyle yaptığını soruyor…
                        “Benden aldığın dersi,”
                        “Elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir.”
                        “Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum.”
                        “Çünkü; dünyaya tenezzül etmez,”
                        “Tama ve zillete düşmez,”
                        “Hakikat mukabilinde dünya malını almaz,”
                        “Tasannua mecbur olmaz,”
                        “Bir üstaddan alınan ders-i hakikat,”
                        “Elmas kıymetinde ise;”
                        “Sadaka almaya mecbur olmuş,”
                        “Ehl-i servete tasannua muztar kalmış,”
                        “Tama’ zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş,”
                        “Sadaka verenlere hoş görünmek için,”
                        “Riyakarlığa temâyül etmiş,”
                        “Ahiret meyvelerini dünyada yemeye,”
                        “Cevaz göstermiş bir üstaddan alınan,”
                        “Aynı ders-i hakikat,”
                        “Elmas derecesinden şişe derecesine iner”
                        Ne güzel anlatır yaptığının hikmetini…
                        Yani aradaki mesele şahsi değil, umumi…
                        Kırmadan, dökmeden, hem de samimi…
                        Tüccar da anlar bu davranışların hikmetini…
                        Demek izzetli yaşamak,
                        Hakiki Üstadların en temel özelliği…

                        KENDİ KİTABINA KARŞI İZZETİ

                        Artık Risale-i Nurların,
                        Matbaada basılma zamanı gelmişti…
                        Bediüzzaman bir miktar para verip,
                        Sözlerin basılmasını tembih etti…
                        Talebeleri kitabı bastırıp Üstada getirdiler…
                        Üstad sevincinden adeta dört dönerek,
                        “Vazifemi yaptım,”
                        “Artık gençliğin okuyacağı dilde basıldı.”
                        Diyerek bu sevincini dile getirdi…
                        Bu durumun ardından ilginç bir şey gerçekleşir…
                        Bediüzzaman kitabın parasını sorar,
                        25 lira olduğunu öğrenince de,
                        Cebinden 25 lira çıkarıp kitabı satın alır…
                        Yani kendi kitabını,
                        Yani kendi yazdığı,
                        Kendi tashih ettiği,
                        Basılması için parasını ödediği,
                        Kendi eserini…
                        Bu duruma hayret edilirdi…
                        Üstad bu hale şaşıranlara:
                        “Bu işte ihlas olması için,”
                        “Kendi eserimi paramla almam lazım”
                        Diyerek cevap verdi…
                        Aslında bu olayın altında yatan şey,
                        Bediüzzamanın izzetiydi…
                        Ve aslında bu olay,
                        Eserlerini sadece insanlığın selameti için yazdığının,
                        Bu hizmette hiç bir menfaat gözetmediğinin,
                        Dünyevi hiç bir getiriye boyun eğmediğinin,
                        “İzzetle yaşarım, zıllet etmem” sözünün,
                        Açık bir ifadesiydi…

                        DÜĞÜN YEMEĞİNE KARŞI İZZETİ
                        Bir defasında bir talebesi,
                        Üstada düğün yemeği götürmek ister…
                        Zübeyir ağabeye danışınca O,
                        Üstadın karşılıksız bir şey almadığını söyler…
                        Fakat adam ısrarlıdır…
                        Yemekleri hazırlayıp Üstada götürür…
                        Üstad Zübeyir ağabeyin dediği gibi,
                        Karşılıksız alamayacağını,
                        Yoksa kendisine dokunacağını ifade eder,
                        Ve yemek getiren adama,
                        O dönemde kıymeti bulunan 1 lira verir…
                        Adam mahcup olur ama,
                        Parayı da almak zorunda kalır…
                        Düğün yemeği ki,
                        Herkese sebil edilir…
                        Fakiri, zengini hepsi bir sofrada misafir edilir…
                        Hem bu peygamberin de tavsiyesidir…
                        Fakat Üstad düsturunu istisnai olarak dahi bozmaz,
                        İzzetini muhafaza için,
                        Her durumda aynı davranır…
                        Bediüzzamanın İzzeti
                        Hani diyor ya,
                        “Zilletle içilen âb-ı hayat, tıpkı Cehennem gibidir;”
                        “İzzetle Cehennem ise, benim için iftihar ettiğim bir menzildir”
                        Bu söz Bediüzzamanın izzetini özetliyor…
                        O, İzzetimle ölsem,
                        Zillet içinde yaşamaya tercih ederim diyecek kadar,
                        İzzeti en ileri safhada yaşıyor…
                        Şahlara, Paşalara, Padişahlara, eğilmeyecek kadar,
                        Valiye, Başbakana, Komutana,
                        Rus çarına kıyam etmeyecek kadar,
                        İzzetini cesaretiyle muhafaza ediyor…
                        Gurur, kibir, enaniyet veya
                        Sun’i bir istiğna izzeti değil onunkisi…
                        İslamın şerefinden, imanın selametinden,
                        Rabbin gücüne istinad etmekten gelen bir izzetti…
                        Yollarda yürürken karşısına çıkan şöförlerin,
                        Israrlarını kıramayınca ücretini öder,
                        “Karşılığını vermezsem olmaz, kaidem bozulur,”
                        “Şöforlük de beşeriyete hizmettir,”
                        “Yalnız siz farz namazlarınızı kılarsanız,”
                        “Çalışmanız da ibadet yerine geçer” derdi…
                        Halkın istiğnasındansa kuru ekmek yemek,
                        Yüz yamalı elbise giymek,
                        Onun için daha hoş bir şeydi…
                        Aslında getirilen hediyeler, giyecek ve yiyecekler…
                        Ona sıkıntı veren hallerdi…
                        Çünkü ya getirilenin bir mislini ödeyecek,
                        Ya da aynı değerde başka bir hediye verecekti…
                        Bu, onun hayat felsefesi, yaşama biçimiydi…
                        “Vermezsem bana dokunur, hasta olurum” derdi…
                        Bediüzzaman İzzetiyle yaşadı,
                        İktisadı düstur edinip,
                        Kimseden minnet almadı…
                        Nedeni eserlerinin asıl amacına ulaşmasıydı…
                        İzzetini öyle muhafaza etti ki,
                        Son nefesini verirken,
                        Ispartadan çıkmamasını emredenlere boyun eğmedi…
                        Gitti ve istediği yerde vefat etti…
                        İzzet ona öyle başka bir hayat sundu ki,
                        Seksen senelik hayatında,
                        Ne insanları ezdi, çiğnedi…
                        Ne de kendi devrildi…
                        O, bugün bile hala izzetiyle yaşamış,
                        Bir abide olarak anılıyor…
                        Bediüzzamanın izzeti,
                        Hepimize örnek oluyor…
                        Yararlanılan Kaynaklar:
                        Ömer Özcan Ağabeyler Anlatıyor-1
                        Son Şahitler 3. Cild Necmeddin şahiner
                        Emirdağ Lahikası Bediüzzaman
                        Mektubat Bediüzzaman
                        14. Şua Bediüzzaman

                        Sonbahar: İsm-i Evvel
                        09 Eylül 2011 Cuma 07:55
                        Bazen hayat gözlerini karanlıkta açar.
                        Bazen de bir eylül ikindisinde.
                        Eylül ve ikindi kardeş zamanlardır.
                        Hayat bazen güzün sere serpe uzanmış rüzgârında yol alır.
                        Hayat bazen de sararmış yaprakların düşüşünde canlanır.
                        Hayat şimdilerde yaprakların toprağa değişinde konuşuyor.
                        Her bir yaprak ayrı bir düşle ayrılıyor tutundukları avuçlardan.
                        Eylül, yüreğimizin olduğu yeri gösteriyor: Sızım sızım sızlayan ayrılığı.
                        Bir eylül ikindisinde, bir bahçede, oradan oraya savrulan eski bir gazete parçasında uçuşuyor hayat.
                        İkindiye kadar yamaçların üzerinden oluk oluk akmış ışık, ufukta toparlak bir cisme dönüşerek, hayatın başka bir güzelliğinden dem vuruyor.
                        Bir söz biterken başka bir söz başlıyor bir eylül sabahında.
                        Varlıklar, bölüştürülmüş hüznün kendi paylarına düşene razı, içine çekiyor eylülün soğukla karışık sıcağını.
                        Mutlak Varlık’ın huzurunda her varlık kendi sesiyle yakarıyor. Hiçbir yakarış diğerine benzemiyor, hiçbir yüzün diğerine benzemediği gibi. Hiçbir yaprak diğerine benzemiyor, hiçbir dalga diğerine benzemediği gibi.
                        Şimdilerde eylül yakarıyor, yanık sesiyle.
                        Döküyorlar neleri var neleri yok ağaçlar ellerindeki. Başka bir yakarışla yakarıyorlar, başka bir seslenişle.
                        Hayat, çorak bahçede açmış bir avuç kuşburnunda dikiyor gözlerini biz fanilere. Öbek öbek.
                        Yanıp tutuşmuş güz meyvelerinin bağrında parıldıyor hayat bu kez de. Meyvelerin kalbinde çekirdekler yeniden uyanışı bekliyor.
                        Meyve: İsm-i Âhir’in tecelligâhı.
                        Çekirdek: İsm-i Evvel’in.
                        Âhir’in içinde Evvel. Evvel’in içinde Âhir.
                        Hangisi evvel, hangisi âhir belli değil. Tüm isimler evvel, tüm isimler âhir sanki.
                        “O; Evvel’dir, Âhir’dir, Zahir ve Bâtın’dır,” diye tarif ediyor Mutlak Varlık kendini.
                        Bir dalga gibi dönüyor zaman.
                        Mütekellim-i Ezeli kâinatı eylülün lisanıyla konuşturuyor, yazın sesini yavaşça kısarken.
                        Yazdan ayrılarak sonbahardan geçiyoruz ebedi yaşam yurduna.
                        Hayatı anlamak isteyen dalından düşmüş bir yaprağı almalıdır eline. Uzun uzun seyredip sormalıdır, “Seni bu hale kim getirdi?” diye.
                        İnsanı tanımak isteyen eylülü tanımalıdır.
                        İnsan, güzün içinde saklı bir hazinedir.
                        Ağaçların kavuklarına sinmiş zamanın sesine kulak vermelidir “ben kimim?” diye soran.
                        Ağaçlar yorgunluklarını atmak isterken üzerlerinden, adımlarının sayısı bitiyor yazın.
                        Yeryüzünde yürümek için verilen mühleti dolmaya yüz tutmuş orta yaşlı biri gibi güz mevsimi. Bir yanı cap canlı bir yanı öp ölü.
                        Ağaçların içinde işleyen bir fabrikanın tezgâhları gibi çalışıyor durmaksızın hayat.
                        Yapayalnız kalmış an gibi, eylül.
                        Her şeye yeni bir ayar veriliyor.
                        Zaman yeniden kuruluyor.
                        Günleri gün be gün dakika dakika kısaltıyor Mutlak Kudret.
                        Sıcağı soğukla karıştırıp dalga dalga salıyor havayı varlıkların nefesine.
                        Bir maksadı ve anlamı var elbet olanların.
                        Bir gecelik dinlenme gibi dinleniyor hayat bir eylül gecesinde.
                        Paramparça olup uçuruyor havalara düşler.
                        Acılara gark oldu büyürken yapraklar. Bir eylül gecesinde haşin rüzgârın elinde savrulacağız diye.
                        Kucağımızı açtığımız ilk aydınlık günün hışırtıları gerilerde kalıyor.
                        Sonbaharın parmaklarının ucunda atıyor nabzı ölümün.
                        Hava iç çekerken, yalnızlığı soluyor bulutlar.
                        Şimdi akşam olurken, yeni bir ay doğuyor.
                        Gençliği yaşamışlığın bilgeliği; yaşlılığa bir adım kalmanın bilinciyle; sanki tüm mevsimlerden haberdar sonbahar.
                        “Yaz mevsiminin kucağına dökülen, eteğini dolduran meyveler, hububat ve sebzevatlar İsm-i Âhir’in hâtemini.. taşıyor” diye tarif ediyor yazı Zamanın Bedii.
                        Güzse onun lisanında şöyle çiçek açıyor: “Güz mevsiminin eline emanet edilen tohumlar, çekirdekler, kökler, İsm-i Evvel’in sikkesini.. taşıyor.”
                        İlginç değil mi?
                        Güz mevsimi İsm-i Ahir’in değil, İsm-i Evvel’in sikkesini taşıyor bağrında; tohumlarda, çekirdeklerde.
                        Güz, son değil, başlangıç oluyor.
                        Hoş geldin Güz.
                        Hoş geldin İsm-i Evvel’in hüzünlü tecelligâhı.
                        Zaman

                        #796443
                        Anonim

                          Evet, Tahrir’de konuş! Tarihi değiştir! De ki…
                          09 Eylül 2011 Cuma 06:10
                          Evet, Gazze’ye git ve Tahrir Meydanı’nda o konuşmayı yap.. Ortadoğu toplumlarına, Müslüman dünyaya, insanlığa güçlü sözler söyle..
                          Mısır halkına, Filistin halkına, Irak halkına, Suriye’ye, Cezayir’e, Somali’ye, Endonezya’ya, Moro’ya, Hazar’ın Doğusu’na, Afrika’nın derinliklerine, Atlantik’ten Pasifik Okyanusu’na uzanan o geniş coğrafyanın öfkeli ve acılı insanlarına o çağrıyı yap.
                          Yirminci yüzyılın ezilenlerine, horlananlarına, kıyıma uğratılanlarına, çaresizlerine, her çıkış yolu denediklerinde tekrar tekrar aldatılanlarına, yüzyılın öfkesini içinde biriktirenlerine o diriliş çağrısını yap! Onlara bir çıkış yolu çiz, gidebilecekleri yeri göster, ne istemeleri gerektiğini anlat..
                          De ki;
                          Artık vesayet dönemi bitmiştir. Sizi yönetmek için atananların dönemi, sizden değil başkalarından talimat alanların, sizi onlar adına yönetenlerin dönemi bitmiştir.
                          Özgürlüğünüzü elinizden alanların, zenginliğinizi çalanların, onurunuzla oynayanların, tarihinize küfredenlerin, kimliğinizle alay edenlerin dönemi bitmiştir.
                          Size rağmen iktidar, size rağmen zenginlik, sadece kendileri için özgürlük, sadece kendileri için adalet isteyenleri ayakta tutma, her ne gerekçeyle olursa olsun, destekleme dönemi bitmiştir.
                          Sizi bu gezegenin yoksulları, kimsesizleri yapanların, adam yerine koymayanların, sizi alıp satanların, köleleştirenlerin, susturanların dönemi bitmiştir.
                          Size tarihinizi, güçlü olduğunuzu unutturanların, bir geleceğiniz olduğuna dair umutlarınızı yok edenlerin, sizi duvarlar arasına sıkıştırıp tercihsiz bırakanların dönemi bitmiştir.
                          Artık efendilerin, atadıkları liderlerle, sistemlerle, ekonomik ve siyasi projelerle, yalandan demokrasi ve özgürlük paketleriyle yönetme devri bitmiştir.
                          Korku dönemi, silahla hizaya sokma dönemi, sizinle hiçbir gönül bağı olmayanların dönemi kapanmıştır.
                          De ki;
                          Mısırlılar, Filistinliler, Iraklılar, Afrikalılar..
                          Birinci Dünya Savaşı’nı hatırlayın, bir kez daha okuyun, öğrenin. Bu coğrafyanın nasıl paramparça edildiğini, yüzlerce yıl bir arada yaşayanların nasıl azılı düşmanlara dönüştürüldüğünü, birbirine boğazlatıldığını, topraklarınızın nasıl şirketlere pazarlandığını, kişiliklerinizle nasıl oynandığını, siz açlıktan kırılırken kaynaklarınızla nasıl saltanat sürüldüğünü, nasıl öldürüldüğünüzü, topraklarınızdan sürüldüğünüzü hatırlayın.
                          Onlarca yıl, aynı güçlerin, sizden sandığınız rejimlerle, iktidar elitleriyle sizi oyuna getirdiğini, nice hayal kırıklıkları yaşadığınızı, en temel hak ve özgürlüklerin sadece size neden yasaklandığını, insanca yaşama şartlarının neden sizden uzak tutulduğunu hatırlayın.
                          Size kadermiş gibi gösterilen fakirliğin, geri kalmışlığın aslında bir oyun olduğunu, neden hep sizin ülkelerinizin işgal edildiğini, neden hep sizin öldüğünüzü, neden hep sizin iç savaşlar yaşadığınızı sorgulayın.
                          Filistin halkının neden bir vatanı kalmadığını, Arap rejimlerin neden Filistin üzerinden kendi halkını kandırdığını, doğalgaz kaynakları üzerinde yüzen Somali’nin neden açlıktan öldüğünü, Mezopotamya’nın kalbine neden yüz binlerce askerlik orduların yerleştiğini, neden sizin terörist ilan edildiğinizi görün.
                          Ebu Gureyblerin, Bağram hapishanelerinin, esir kamplarının, gizli işkence merkezlerinin neden sizlerle dolu olduğunun, esir ticaretinin, din ve kimliğinizi ayaklar altına alarak işkence yapanların neden sizi hedef aldığının hesabını sorun.
                          De ki;
                          Ey bu coğrafyanın, Atlantik’ten Pasifik Okyanusu’na uzanan geniş coğrafyanın insanları! Sizler, size kabul ettirildiği gibi, onların anlattığı gibi değilsiniz. Sizler dünyaya yön verenlerin, medeniyet öncülerinin evlatlarısınız. Güçlüsünüz, beceriklisiniz, yine yapabilecek imkanlarınız var.
                          Öyleyse uyanın, ayağa kalkın, direnin, intikam hırsıyla değil, adalet için uzun bir yürüyüş başlatın. Siz, yirminci yüzyılın kurbanları ilan edenlere, zalim yöneticilere imkan tanımayın, onların topraklarınızdan kovun. Adalet, özgürlük, refah, onur için topyekun mücadele edin, artık susmayın!
                          Ey Bağdat’ta, Suriye’de, Pakistan’da yüzyıllardır birlikte yaşayanlar!
                          Mezhepleriniz, etnik kimlikleriniz sizi bölmesin, yine kardeş olun. Bilin ki, kimlikler üzerinden yürüttüğünüz bu savaş, düşmanlık sizin savaşınız değil, başkalarının savaşı. Onlar için kan akıtıyorsunuz, onlar için ölüyorsunuz. Siz birbirinizle savaşırken onlar ülkelerinizi talan ediyor, kaynaklarınızla 21. yüzyılın refahına yönelik yatırımlar yapıyor.
                          Evet, Tahrir’de konuş. Sadece Tahrir’e değil, Mısır’a değil bütün coğrafyaya seslen!
                          De ki;
                          Ey yüz milyonlar ayağa kalkın, dik durun, hesap sorun, onurunuza, ülkenize ve geleceğinize sahip çıkın. Zaaflarınızdan arının, zaaflarınızı kullanarak ülkelerinize girenlere karşı durun.
                          Kendinize, ülkenize, dünyaya neler yapabileceğinizi, barış, adalet ve özgürlük yolundan geri adım atmayacağınızı, artık başkalarının hesaplarının parçası olmayacağınızı haykırın!
                          Bu coğrafyanın yirminci yüzyılı yok. Bir yüz yıl daha kaybetmek istemiyorsak, bugün işte bunları yapma günüdür. Tarihi tersine çevirme günüdür. Kaos kuşağı, fay hattı teorilerini çöpe atma günüdür. Ayrıştırma tezleri yerine kardeşliği, ortaklığı, birlikte yaşamayı arama günüdür.
                          Açlığın, yoksulluğun, eğitimsizliğin, adaletsizliğin, çatışmacı tezlerin yerine özgürlüğü, barışı, kardeşliği, ortak gelecek hedeflerini koyma günüdür.
                          De ki;
                          Ey Afrikalılar, Araplar, Türkler, İranlılar, Kürtler, Malaylar.. Gelin hep birlikte yeni bir dünya inşa edelim, geleceğimizi aydınlatalım. Yüz yıldır bu coğrafyayı kan gölüne dökenlerin ellerindeki bütün kozları boşa çıkaralım, dünyayı şaşırtalım.
                          Avrupa birleşirken, Amerika güçlü kalırken, Doğu Asya zenginleşirken neden bu coğrafyaya yönelik bütün girişimler yıkıcı, yok edici, düşünelim.
                          Yeni bir dünya kurabiliriz, güçlerimizi birleştirebiliriz, kendi yolumuzu aydınlatırken tüm insanlığa ışık saçabiliriz, onurlu yaşayabiliriz.
                          Tahrir Meydanı’nda bir tarihi dönüşümün sinyallerini ver, bir kırılmanın. Haçlı Seferleri’nden sonraki yükseliş gibi, Moğol istilasından sonraki yükseliş gibi. Birinci Dünya Savaşı sonrasının yükselişinin ilk adımını at.
                          Bir tarihi kapatıp, yeni bir tarih başlatalım. Yüz milyonlarca insanın tek bir isteği var, o da bu!
                          Yeni Şafak

                          #796444
                          Anonim

                            Eşref-i Mahluk [TABLE=”align: center”]
                            [TR]
                            [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                            “Hani Rabbin meleklere demişti ki: “Ben kupkuru bir çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!” Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler.” (Hicr, 28,29,30)
                            [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD=”align: center”][/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                            “Allâh Teâlâ, Âdem’i yeryüzünün her tarafından aldığı bir tutam topraktan yaratmıştır. Bu sebeple Âdemoğullarının, o topraklara izâfeten bir kısmı kırmızı, bir kısmı beyaz ve siyah, bir kısmı da bu renklerin karışımındaki bir renkte; bir kısmı yumuşak, bir kısmı sert, bir kısmı iyi huylu, bir kısmı kötü huylu olarak (yâni muhtelif istîdâd, husûsiyet ve karakterde) dünyâya gelmiştir.” (Ebû Dâvud, Sünnet, 16; Tirmizî, Tefsîr, 2/2955; Ahmed, IV, 400)
                            [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD=”align: center”][/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD] Cenâb-ı Hak, imtihan maksadıyla yarattığı dünya hayatını zıtlar üzerine tesis etmiştir. Bu sebeple güzel de bulunacaktır, çirkin de; hayır da bulunacaktır, şer de… Bu dünyanın bir parçası olarak yaratılan ve bu tezatlar arasında kalan insanoğlu da, kendi nefsine yerleştirilen takvâ ve fücur, hayır ve şer duyguları arasında her an imtihandan geçmektedir. Bu sayede kimileri gönül âlemini güzelleştirmekte ve hayra meyletmekte; kimileri de iç dünyasını çirkinleştirerek şerrin, yani kötülüğün bendesi hâline gelmektedir.
                            Mevlânâ Hazretleri, her insanın içinde mevcut olan bu farklı husûsiyetleri şu şekilde tasvir etmektedir:
                            “İnsanın iç dünyası bir ormana benzer. Orada hayır ve şerrin her çeşidi bulunur. Allâh’ın sana lütfu olan “Ona, Rûhumdan (kudretimden bir sır) üfledim” (el-Hicr, 29) âyetinden haberin varsa, bu ilâhî nefesten feyz alıyorsan, insan; yani ondaki bu karışık, acâyip duygu ve hissiyât karşısında uyanık ol!.. (Osman Nûri Topbaş, İnsan Denilen Muamma, Erkam Yay.)
                            [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD=”align: center”][/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                            el-Muhsî: Sonsuz ilmi ile her şeyi kuşatan ve mülkündeki her şeyin sayısını bilen, her yapılanı bir bir sayan demektir.
                            [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD=”align: center”][/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD] Kısa Günün Kârı
                            İnsan kâinattaki en şerefli varlıktır.
                            [/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD=”align: center”][/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD] Lügatçe
                            balçık: Çamur.
                            izâfeten:
                            Ek olarak, yanı sıra.
                            fücur:
                            Fitne.
                            hissiyât:
                            Duygular.
                            eşref-i mahluk: Yaratılmışların en şereflisi.
                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #796445
                            Anonim

                              BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla..).

                              BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
                              (Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla..).
                              FEVKALADE İBRET VERİCİ BİR KABİR AZABI GÖRÜNTÜSÜ

                              En aşağıdaki mavi yazılı harflerin üzerine tıklayınca, Umman Devlet Hastanesinde ölen, 18 yaşındaki bir gencin “son derece ürkütücü” resmini göreceksiniz.. Gencin cesedi gömüldükten 3(üç) saat sonra babasının talebi üzerine kabirden çıkarılmıştı. Hastanede vefat eden 18 yaşındaki bu genç aynı gün hoca tarafından yıkanmış, cenaze namazı kılınıp defnedilmişti. Görgü şahitleri, akrabaları ve
                              doktorların ifadelerine göre genç siyah saçlı, hiç bir yerinde kırık,
                              dövülme veya işkence yeri olmadıĝı halde
                              defnedildiĝini ifade ediyorlar. Fakat gömüldükten 3(üç) saat sonra babası doktorların oĝlunun ölüme sebep olan dianoza şüphe eder ve oĝlunun kabirden çıkartılıp otopsi yapılmasına talep eder.

                              3(üç) saat önce defnedilen genç çıkarıldıktan sonra, onu gören aile fertleri ve bütün akrabaları şok olmuşlar. Çünkü kabire koydukları genç idi, fakat 3(üç) saat sonra önlerinde yatan 18 yaşında bir gencin cesedi değil de sanki çok ihtiyar 80 yaşında ,saçları bembeyaz bir insanın cesedi idi. Bütün bedenine inanılmaz derecede işkence ve azab çekmenin izleri bulunuyordu. El, kol,kaburga ve ayak kemikleri kırık vaziyette. Bedenin içeresine inanılmaz bir şiddetle basık durumdaydılar. Bütün bedeni ve yüzü yekpare morarmıştı. Kurtuluşu artık ummayan ve ebedi,sonsuz acıya düçar olduĝu açık gözlerinden ve kurumuş kandan gencin inanılmaz bir işkence,azap gördüğüne şüphe bırakmıyordu.

                              Ölen gencin akrabaları İslam âlimlere gittiler. Onlar da durumu
                              öĝrendikten sonra, hepsi dilbirliĝi ile Kabir azabının ibretli bir örneĝin
                              olduĝunu ifade ettiler. Ki Allah (c.c) ve Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.) Kabir azaptan haber veriyor ve ümmeti sakındıryorlar.

                              Şoka giren baba oĝlunun şımarık hayat yaşayıp, çeşitli günahlarda bulunup namazlarını kılmadıĝını itiraf etti.
                              Cihad gibi Allah yolunda, şehid olanlardan başka ölen her bir insan Kabir imtihanından geçecektir. Kıyamet gününden önce insanı bekleyen ilk çetin imthan. İmam Ahmedin Peygamberimizden (s.a.v.) rivayet ettiĝi bir hadis-i şerifte şöyle naklediliyor: Peygamberimiz, onun üzerine salat ve selam olsun buyurdu:
                              – Ölümden sonra ölünün ruhu tekrar cesede döndürülür. Yanına da Münker ve Nekir isimli iki tane melek gelir ve sorguya çekerler: „Rabbin kim?”
                              Ölen insan cevap verir: “Rabbim Allah.” Sonra onlar sorar:
                              “Senin dinin ne?” O cevap verir: “Dinim İslamdır.” Sonra onlar sorar: “Size gönderilen peygamber kim?” O cevap verir: “O Allah’ın resülüdür.” O zaman onlar sorar: “Sen bunları nereden biliyorsun?” O cevap verir: “Ben Allahın Kitabını okudum ve Ona iman ettim.”
                              O zaman semadan ses gelir: “Kulum hakikatı söyledi, ona cennet döşeĝini serin ve önünde cennet kapılarını açın”. Sonra o çok sevinecek, cennet ferahlıĝına kavuşacak ve onun kabri göz alabildiĝi kadar geniş olacak.
                              Kâfire ve günâhkârâ gelince onun hakkında Allah resülü, sallallahu aleyhi vesellem, şöyle buyurdu:
                              Ruhu tekrar cesedinee döndürülen bir başkasının yanına da Münker ve Nekir isimli iki tane melek gelir ve sorguya çekerler: “Rabbin kim?”
                              O cevap verir: “Bilmiyorum.” Sonra ondan sorulur: “Size gönderilen uyarıcı,davetçi bir peygamber gelmedi mi?” O tekrar: “Bilmiyorum” der ve o zaman semadan gelen ses şöyle: “Bu yalancıdır, ona ateşten döşek serin ve önünde cehennem kapılarını açın!”
                              O zaman onun kabrini cehennemin harareti sarar, kabri ise dar olur ve kaburgalar birbirine girinceye kadar kabir onu sıkar.

                              Başka hadislerde söyleniyor: Sorgu esnasında Melekler kâfir olan veya günâhları çok olan mümin,müslümanı azap,işkence edip dövecekler, ve bu işkence dehşet vericidir. Peygamberimizin (s.a.v.) de Allahdan Kabir azabından kendisini korumasını ve bu duayı herkese de emir ettiĝi rivayet ediliyor. Kabir azabı 2(iki) çeşittir:
                              Birincisi, Kıyamet gününe kadar devam eden ve hiç bitmeyen Kabir azabı. Bunlar hakkında Allah Taala Kur’an-ı Kerimde şöyle buyuruyor:
                              “…o ateştir, sabah ve akşam ona giriftâr oluyorlar.”
                              Bazı azap ise bir müddet devam edip sonradan kesilen Kabir azabı.Bu tip Kabir azabı günâhkâr mümin,müslümanlar için olur, azabın şiddete ve aĝırlıĝı ise işlediĝi günâhların aĝırlıĝına göredir.
                              18 yaşındaki genç hakkındaki hadise inanan kalpler için bir ibrettir, kalbi mühür basılmış şahıslar için ise bir masal, oyun gibi gelecektir.Çünkü onlar bakarlar fakat görmezler, dinlerler fakat duymazlar…

                              <http://img.blogcu.com/uploads/zahide_azap1.JPG>

                              YUKARIDA MAVİYE BOYALI YAZILARA TIKLAYINCA KABİR AZABI ÇEKMİŞ BİRİSİNİ…

                              13.(Onüçüncü) Sözün İkinci Makamı

                              [Cazibedar bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bazı gençlerle bir muhaveredir.]
                              Bir kısım gençler tarafından, şimdiki aldatıcı ve cazibedar lehviyat ve hevesâtın hücumları karşısında «Âhiretimizi ne suretle kurtaracağız?» diye, Risale-i Nur’dan medet istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi namına onlara dedim ki:
                              Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de üç tarzda «Üç Yol»dan başka yol yok..
                              Birinci Yol: O kabir, ehl-i îman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
                              İkinci Yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
                              Üçüncü Yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir idam-ı ebedî kapısı… Yâni; hem kendisini, hem bütün sevdiklerini îdam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor; göz ile görünür. Madem ecel gizlidir: Her vakit ölüm başını kesmek için gelebiliyor. Ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde, öyle büyük dehşetli bir mes’ele karşısında biçare insan; o îdam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nûra açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi, o insanın dünya kadar büyük bir mes’elesidir.
                              Bu kat’î hakikat, bu üç yol ile bulunduğun-da ve bu üç yolun da mezkûr üç hakikat ile olacağını ihbar eden yüzyirmidört bin muhbir-i sâdık, ellerinde nişâne-i tasdik olan mu’cizeler bulunan Enbiyalar ve o Enbiyaların haber verdikleri aynı haberleri, keşf ve zevk ve şuhûd ile tasdik eden ve imza basan yüzyirmidört milyon Evliyanın aynı hakikate şehadetleri ve hadd ü hesaba gelmeyen muhakkiklerin, kat’î delilleriyle o Enbiya ve Evliya-nın verdikleri aynı haberleri aklen ilmel-yakîn derecesinde (*) isbat ettikleri ve yüzde doksandokuz ihtimâl-i kat’î ile «Îdam ve zindan-ı ebe-dîden kurtulmak ve o yolu saadet-i ebediyeye çevirmek, yalnız îman ve itaat iledir.» diye ittifakan haber veriyorlar.
                              Acaba yüzde bir ihtimâl-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın endişe-i helâketten gelen elem-i mânevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sâdık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimâl ile, dalâlet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat’î sebeb olduğunu ve îman, ubûdiyyet; yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor diye ihbar eden ve emârelerini ve âsarlarını gösterdikleri halde, bu acîb ve garib ve dehşetli ve azametli mes’ele karşısında bulunan bîçare insan ve bâhusus müslüman: Eğer îman ve ubûdiyeti olmazsa, bütün dünya saltanatı ve lezzeti bir tek insana verilse, acaba o göz önündeki her vakit oraya çağrılmasına nöbetini bekleyen bir insana verdiği o endişeden gelen elîm elemi kaldırabilir mi? Sizden soruyorum.
                              Madem ihtiyarlık, hastalık, musîbet ve her tarafta vefiyatlar o dehşetli elemi deşiyorlar ve ihtar ediyorlar. Elbette o ehl-i dalâlet ve sefahet yüzbin lezzeti ve zevki alsa da, yine o mânevî bir cehennem kalbinde yaşar ve yakar. Fakat pek kalın gaflet sersemliği muvakkaten hissettirmez.
                              Madem ehl-i îman ve taat, göz önünde gördüğü kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saadet-i lâyezalîye kendisi hakkında bir kapı olduğunu ve o ezelî mukadderat piyangosundan milyarlar altın ve elmasları kazandıracak bir bilet dahi îman vesikasıyla ona çıkmış. Her vakit «Gel biletini al» diye beklemesinden derin, esaslı, hakikî lezzet ve zevk-i mânevî öyle bir lezzettir ki: Eğer tecessüm etse ve o çekirdek bir ağaç olsa, o adama hususî bir cennet hükmüne geçtiği halde; o zevk ve lezzet-i azîmeyi terkedip, gençlik sâikasıyla, o hadsiz elemler ile âlûde zehirli bir bala benzeyen sefîhane ve heveskârâne muvakkat bir lezzet-i gayr-i meşrûayı ihtiyar eden, hayvandan yüz derece aşağı düşer. Ecnebi dinsizleri gibi de olamaz. Çünki onlar, Peygamberi inkâr etseler, diğerlerini tanıyabilirler. Peygamberleri bilmeseler de Allah’ı tanıyabilirler. Allah’ı bilmeseler de kemâlâta medâr olacak bâzı güzel hasletler bulunabilir. Fakat bir müslüman; hem Enbiyayı, hem Rabbini, hem bütün Kemâlâtı, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm vasıtasıyla biliyor. Onun terbiyesini bırakan ve zincirinden çıkan daha hiçbir Peygamberi (A.S.M.) tanımaz ve Allah’ı da tanımaz. Ve rûhunda kemalâtı muhafaza edecek hiçbir esasatı bilemez. Çünki; Peygamberlerin en âhiri ve en büyükleri ve dini ve dâveti, umum nev’-i beşere baktığı için ve mu’cizâtça ve dince umuma faik ve bütün nev’-i beşere bütün hakaikde üstadlık edip ondört asırda parlak bir sûrette isbat eden ve nevi beşerin medar-ı iftiharı bir zâtın terbiye-i esasiyelerini ve usûl-i dinini terk eden, elbette hiçbir cihette bir nur, bir kemâl bulamaz. Sukut-u mutlaka mahkûmdur.
                              İşte ey hayat-ı dünyeviyenin zevkine mübtelâ ve endişe-i istikbal ile istikbalini ve hayatını temin için çabalayan bîçareler! Dünyanın lezzetini, zevkini, saadetini, rahatını isterseniz; meşrû dairedeki keyfe iktifa ediniz. O, keyfinize kâfidir. Haricinde ve gayr-ı meşrû dairedeki bir lezzetin içinde bin elem olduğunu, sâbık beyanatta elbette anladınız. Eğer mâzi, yâni geçmiş zamanın hâdisatını sinema ile hâlihazırda gösterdikleri gibi, istikbaldeki ahval dahi meselâ elli sene sonraki halleri bir sinema ile gösterilse idi, ehl-i sefahet şimdiki güldüklerine, yüzbinlerce nefrin ve nefret edip ağlayacaktılar.
                              Dünya ve âhirette ebedî ve daimî süruru isteyen, îman dairesindeki terbiye-i Muham-mediyeyi (A.S.M.) kendine rehber etmek gerektir.
                              (Kaynak Eserözler,Bediüzzaman Said Nursi.)

                              #796446
                              Anonim

                                Allah(c.c.) Hz. Musa’ya: “Ya Musa, Bana günahsız bir ağızla dua et” buyurdu. Musa (a.s.) “Ya Rabbi, nasıl günahsız bir ağızla dua edeyim, benim öyle günahsız bir ağzım yok ki” dedi. Allah u Teala “Başkalarının ağzıyla dua et, çünkü sen başkalarının ağzıyla günah işlemiş olmazsın.Öyle hareket et ki, insanlar gece gündüz sana dua etsinler veya kendi ağzını temizle. Allah’ın (c.c.) adı temizdir,onu zikreden ağız temizlenir.” buyurdu.

                                #796482
                                Anonim

                                  “Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” Bakara Sûresi, 2:153.

                                15 yazı görüntüleniyor - 436 ile 450 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.