- Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
3 Eylül 2011: 15:25 #796007
Anonim
bize sen gerksiz adamsın sen yaramaz adamsın deselerde biz haddimizi biliriz deriz cevap olarak bu genel bu konuydu inş:(
3 Eylül 2011: 17:10 #796019Anonim
huseyni;260566 wrote:işleriniz yoğunsa konu açmayı erteleyebilirsiniz. Sitemden ziyade karışıklığa sebebiyet vermeyelim.yahu canım abim yoğun derken siteye de hizmet etmek boynumuzun borcu………..YANİKİ……….
3 Eylül 2011: 17:18 #796022Anonim
Annelerdeki ‘içgüdü’ değil sevk-i ilahi
03 Eylül 2011 / 14:28
Hürriyet gazetesinde yer alan bir haber anneliğin yavrularını korumak büyük bir değişime yol açtığını ortaya çıkardıRisale Haber-Haber Merkezi
Hürriyet gazetesinde yer alan bir haber anneliğin yavrularını korumak için kadınlarda büyük bir değişime yol açtığını ortaya çıkardı. Ayı örneği verilen haberde “şefkat kahramanı” olan annelerin değişimleri “içgüdü” yorumu yer aldı.
Gazetedeki haber şöyle:
“ABD’de bilim insanları emziren annelerin doğaları gereği “korkusuzlaştıklarını” ve yavrularını korumak için bir “ayı” kadar tehlikeli olabileceklerini belirtti. California Üniversitesi’nde bebek emziren, bebeğini hazır sütle besleyen ve çocuğu olmayan 60 kadın incelendi.
Emziren kadınların kan basınçlarının düştüğünü ve hormon düzeylerinin değiştiği tespit edildi. “Anaç savunma mekanizması” diye adlandırılan bu değişimlerin dişi ayılardakiyle benzer olduğu görüldü. Bunun yavruyu yırtıcı hayvanlardan koruma içgüdüsü olduğu belirtildi.”
RİSALE-İ NUR’DAKİ ANNELİK YORUMU
Risale-i Nur’un bir çok bölümünde annelerin yavrularıyla ilgili şefkat örneklerine dikkat çekilir. İnsanlarda olduğu gibi hayvanlarda da yabruları için canını feda edeceği belirtilir.
İşte annelerin yavrularıyla birlikte gelen değişime bir kaç örnek:
Evet, rahmet-i Rabbâniyenin en hürmetli, en halâvetli, en lâtif ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i valide, hakaik-i kâinat içinde en muhterem, en mükerrem bir hakikattir. Ve valide, en kerîm, en rahîm, öyle fedakâr bir dosttur ki, o şefkat saikasıyla, bir valide, bütün dünyasını ve hayatını ve rahatını, veledi için feda eder. Hattâ, valideliğin en basit ve en ednâ derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin küçücük bir lem’asıyla, yavrusunu müdafaa için ite atılır, arslana saldırır. (Mektubat, On Birinci Mektup)
Hem, gerek nebatî ve gerek hayvanî ve gerek insanî bütün validelerin o rahîm şefkatleriyle ve süt gibi o lâtif gıda ile o âciz ve zayıf yavruların terbiyesi, ne kadar geniş bir rahmetin cilvesi işlediği bedaheten anlaşılır.
Evet, aç bir arslan, zayıf bir yavrusunu kendi nefsine tercih ederek, elde ettiği bir eti yemeyip yavrusuna vermesi; hem korkak tavuk, yavrusunu himaye için ite, arslana saldırması; hem incir ağacı, kendi çamur yiyerek, yavrusu olan meyvelerine halis süt vermesi, bilbedâhe, nihayetsiz Rahîm, Kerîm, Şefîk bir Zâtın hesabıyla hareket ettiklerini, kör olmayana gösteriyorlar. Evet, nebatat ve behimiyat gibi şuursuzların gayet derecede şuurkârâne ve hakîmâne işler görmesi bizzarure gösterir ki, gayet derecede Alîm ve Hakîm birisi vardır ki, onları işlettiriyor. Onlar, Onun namıyla işliyorlar. (Sözler, Onuncu Söz)3 Eylül 2011: 17:20 #796023Anonim
Said Nursi’nin tefsirini ilk o okudu ve bastırdı
02 Eylül 2011 / 19:45
Turinay, Enver Paşa’nın Said Nursi’nin savaş şartlarında hazırladığı tefsirini ilk okuyan ve bastıran kişi olduğunu söylediRisale Haber-Haber Merkezi
Yeni Akit yazarı Necmettin Turinay, Enver Paşa’nın Said Nursi’nin savaş şartlarında hazırladığı tefsirini ilk okuyan ve bastıran kişi olduğunu söyledi.
Ülkelerin kaderi ile liderlerin kaderinin çoğu zaman iç içe geçtiğine dikkat çeken Turinay, “karizmatik, dominant liderlerin kaderi öyle bir noktaya varıyor ki, bazan ülkelerinin bahtını açıyor, bazan da kendi ülkelerinin ufkunu karartıyor da karartıyorlar” dedi.
Bunların en tipik örneğinin Enver Paşa olduğunu ifade eden Turinay, Enver Paşa’nın Said Nursi’nin yazdığı tefsiri ilk okuyan ve bastıran kişi olduğunu belirtti. Turinay yazısını şöyle sürdürdü:
“O kadar kahraman karakterli, inançlı ve ahlâklı, idealist birisi olduğu halde de bu sonuç değişmiyor. O, İttihatçıların hemen hiçbirine benzemez, genç yaşına rağmen etrafındaki paşalar üzerinde parıltılı tesirler bırakırdı. Nitekim çokları bilmez. M.Akif’in çok sevdiği ve önemli bazı eserlerini tercüme ettiği Sait Halim Paşa’yı sadrazamlığa getiren de Enver Paşa’dır. Bediüzzaman Said Nursi’nin savaş şartlarında hazırladığı tefsirini (İşarâtü’l İcaz), ilk okuyan ve bastıran da o değil midir?
“Bunların hepsi güzel, hepsi harika!.. Fakat koca bir imparatorluğun bahtını karartan, tasfiyesini sağlayan gene Enver Paşa değil miydi? Dolayısıyla yukarıdaki özellikleri ile, o korkunç akıbeti bir arada düşününce, Enver Paşa için trajik bir vâkıa demekten başka bir şey gelmiyor elimizden.3 Eylül 2011: 19:46 #796030Anonim
@uğur 260576 wrote:
yahu canım abim yoğun derken siteye de hizmet etmek boynumuzun borcu………..YANİKİ……….
Yani diyorsun ki ısrarla anlamamayı tercih ediyorum.
4 Eylül 2011: 13:38 #796058Anonim
Göğü çok sağlam bir şekilde bina ettik
03 Eylül 2011 / 04:00
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, ez-Zâriyât Suresi 47. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Göğü Biz çok sağlam bir şekilde bina ettik, onu genişleten Biziz. Çünkü Biz geniş kudret ve hâkimiyet sahibiyiz.4 Eylül 2011: 13:55 #796059Anonim
İnsana emrettik:Bana, anne babana şükret
04 Eylül 2011 / 04:01
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, Lokman Suresi 14. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
İnsana da, anne babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu her gün biraz daha güçsüz düşerek karnında taşımıştır. Onun sütten kesilmesi de iki yıl içinde olur. (İşte onun için) insana şöyle emrettik: ‘Bana ve anne babana şükret. Dönüş Bana’dır.’4 Eylül 2011: 15:28 #796066Anonim
HUTBE-İ ŞÂMİYE 5.5.REDDÜ’L-EVHAM(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Elcevap: Belki, ağraza adem-i müsaadesine binaendir. Hem de, madem maksadı ittihad ve ilâ-yı kelimetullahtır; teşebbüsat ve harekâtı da ibadettir. İbadet camiinde şah ve gedâ birdir. Müsavat hakikî düsturdur. İmtiyaz yoktur. Zira en ekrem, en müttakîdir. Ve en müttakî, en mütevâzidir. Binaenaleyh, mânen asıl hakikat, ittihada intisap ile beraber sûreten onun nümunesi olan bu uhrevî ve sırf dinî cemaate intisap ile teşerrüf edecek. Yoksa şeref vermeyecektir. Bir katre, bahr-i ummanı tezyid edemez. Hem de, bir günah-ı kebire ile imandan çıkmadığı gibi; şems garptan tulû etmediğinden, tevbenin kapısı da açıktır. Bir desti müteneccis su, bir denizi tencis etmediği gibi, kendi de temizlendiğinden, şimdi bu nümune-i ittihada intisap eden adama şartımız olan sünnet-i Nebeviyeyi (aleyhissalâtü vesselâm) ihyâ ve evâmirine imtisal ve nevâhîden içtinap ve asâyişe ilişmemek, elinden gelse azm-i kat’î ile dahil olan bazı meçhulü’l-hal olanlar, bu hakikat-i âliyeyi lekedar etmez. Zira kendi lekedar olsa da, imanı mukaddestir. Rabıta da imandır. Bu unvan-ı mukaddese böyle bahaneyle leke sürmek İslâmiyetin kıymet ve ulviyetini bilmemekle beraber, kendini ahmaku’n-nas ilân etmektir. Nümune-i ittihad olan cemaatimize—sair cem’iyât-ı dünyeviyeye kıyasen—leke sürmeyi, târiz etmeyi cemî kuvvetimizle reddederiz. İstifsar tarikiyle bir itirazları olursa, cevaba hazırız. İşte meydan!Benim dahil olduğum cemaat, burada tafsil ettiğim İttihad-ı İslâmdır. Yoksa muterizlerin bâtıl tevehhüm ettikleri cemiyet-i mütehayyile değildir. Bu dinî heyet efradı, şarkta olsa, garpta olsa, cenupta olsa, şimalde olsa beraberiz.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] [h=2]Lügatler : [/h] adem-i müsaade : müsaadesizlik, müsaade etmeme
ağraz : kötü niyetliler, kinler
ahmaku’n-nas : insanların en ahmağı
aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
azm-i kat’î : kesin karar (bk. a-z-m)
bahr-i umman : Hind Okyanusu
bâtıl : sahte; İslâma göre doğru olmayan
binaen : -dayanarak
binaenaleyh : bundan dolayı
cem’iyât-ı dünyeviye : dünyevî cemiyetler, dernekler (bk. c-m-a)
cemî : bütün (bk. c-m-a)
cemiyet-i mütehayyile : hayalî cemiyet (bk. c-m-a; ḫ-y-l)
cenup : güney
düstur : kâide, kural
ekrem : çok cömert (bk. k-r-m)
evâmir : emirler; buyruklar
garp : batı
günah-ı kebire : büyük günah (bk. k-b-r)
hakikat-i âliye : yüce hakikat (bk. ḥ–ḳ–ḳ; a-l-v)
hakikî : asıl, gerçek (bk. ḥ–ḳ–ḳ)
harekât : hareketler
içtinap : kaçınma
ihyâ : yeniden hayata döndürme, canlandırma (bk. ḥ-y-y)
ilâ-yı kelimetullâh : Allah’ın adını yüceltmek; İslâmı ve Kur’ân’ı yayma (bk. k-l-m)
imâ : işaretle anlatma
imtisal : uyma, boyun eğme
imtiyaz : ayrıcalık
intisap : bağlanma, mensup olma (bk. n-s-b)
istifsar : ifade isteme, açıklama isteyerek sorma, sorup anlama
ittihad : birleşme, birlik (bk. v-ḥ-d)
ittihad-ı İslâm : İslâm birliği (bk. v-ḥ-d; s-l-m)
katre : damla
kıyasen : benzeterek, karşılaştırarak (bk. ḳ-y-s)
lekedar : lekeli, ayıplanmış
mânen : mânevî olarak (bk. a-n-y)
meçhulü’l-hal : gerçek hâli bilinmeyen
medih : övgü, senâ
mukaddes : kutsal; her türlü çirkinlik ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s)
muteriz : itiraz eden
müsavat : eşitlik
müteneccis : pislenmiş, kullanılmaz hale gelmiş
mütevâzı : alçak gönüllü
müttakî : Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyan (bk. v-ḳ-y)
nevâhî : yasaklanmış şeyler, yasaklar
nümune : örnek, misâl
nümune-i ittihad : birleşme örneği (bk. v-ḥ-d)
rabıta : bağ, ilgi
sûreten : görünüşte (bk. ṣ-v-r)
sünnet-i Nebeviye : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n; n-b-e)
şah ve gedâ : padişah ve köle
şark : doğu
şems : güneş
şimal : kuzey
tafsil : ayrıntı
tarik : yol
târiz : sözle dokundurma, dokunaklı söz söylemeler, taş atmalar
tencis : necis hale getirme, pisleme
teşebbüsat : teşebbüsler, girişimler
teşerrüf etme : şereflenme
tevehhüm etme : zannetme, var sayma
tezyid etme : artırma, çoğaltma
tulû etme : doğma
uhrevî : âhirete ait (bk. e-ḫ-r)
ulviyet : yücelik (bk. a-l-v)
unvan-ı mukaddes : kutsal unvan (bk. ḳ-d-s)
vehim : kuruntu, varsayım
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
4 Eylül 2011: 15:30 #796067Anonim
84- Dünyada masiyetin akıbeti, ikab-ı uhreviye delildir.
85- Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Hayat; muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk; gayr-ı muhassal, tedrici münteşirdir, düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire suretinde iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek, terk-i âdetten neş’et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil.
(Bediüzzaman Said Nursi – Hakikat Çekirdekleri’nden 84-85)
Lügatler
Akıbet :
son, sonuç, netice Delil :
ispat vasıtası, doğruyu gösteren Ehemmiyet
: önem Gayr-ı muhassal :
husule gelmemiş, birden somut olarak var olmayan Hakikat:gerçek İddihar
: biriktirmek, saklamak İkab-ı uhrevi
:âhiretteki ceza İnayet :
yardım, lütuf Kader :
Allah’ın ezelde her şeyi takdir edip yazması Kudret :
güç, kuvvet, iktidar Maraz :
hastalık, illet, dert, bela Masiyet
:günah, isyan, itaatsizlik Muhassal-ı mazbut
: elde tutulacak şekilde var olan, oluşan Münteşir
:yayılmış Nazar
:bakma, bakış, görüş açısı Neş’et etmek :
meydana gelmek, çıkmak, yetişmek Rızık :
maddi manevi ihtiyaca lazım olan nimet, yiyip içilecek şey Sâire
:diğer, gerisi, stok suret :
biçim, şekil Şahm
:içyağı Tedric
:azar azar, derece derece ilerlemek Terk-i âdet
:alışılmış şeyleri bırakmak Zira :
çünkü, ondan ki, şu sebepten ki—
Taşı gediğine koymanın zamanı
04 Eylül 2011 / 10:16
Vahdettin İnce’nin yazısıTaşı gediğine koymanın zamanı
Hikmet-i hükümet diye bir tabir var kültürümüzde. Yönetim hikmeti. Yönetme becerisi de diyebiliriz. Bu terkip laf olsun diye ulu orta söylenmiş bir söz değildir. Binlerce yıllık insanlık deneyiminin ifadesidir.
Hükümet edenlerin hikmete göre hareket etmelerinin gereği vurgulandığı gibi hikmetle hükümetin aynı kökten türeyen iki kelime oldukları, anlam bakımından birbirlerini tamamladıkları, dolayısıyla biri olmadan öbürünün etkisinin eksik ve yetersiz olacağı da bilgelikle ifade edilmiştir. Hükümet malum, (Arapça h.k.m. kökünden türeyen bir kelime olarak) yönetmek, hükmetmek demektir. Aynı kökten türeyen hikmet ise bir şeyi ait olduğu yere koymak anlamına gelir. Birinin anlamında güç boyutu, öbürünün de bilgi boyutu belirgindir. Bir yönetim için olmazsa olmaz mesabesindeki iki özellik yani. Gücün yoksa hükmedemezsin, bilgin yoksa eşyayı, insanı doğru anlamlandıramayacağın için onları ait oldukları yere koyamazsın, onlardan gereği gibi yararlanamazsın. İnsanlık tarihi ikisinden birine yeterince önem verilmediği için yerle bir olup tarih sahnesinden silinen medeniyetlerin, imparatorlukların enkazlarıyla doludur. İnsanlığın ortak tarihi deneyimiyle birlikte Türkleri ve Kürtleri iyi tanıyan, her iki topluluğun tarihin akışı içinde edindiği sosyal karakteri bilen Said-i Kürdi, Kürtlere hitaben “Türkler bizim aklımız biz onların kuvvetiyiz” derken Kürtlerle Türklerin birlikte yaşamak zorunda olduklarını vurguladığı gibi bu birlikteliğin her iki topluluğun tarihin akışı içinde edindikleri karakterlerine göre sistemleştirilmesinin gereğini de vurguluyordu.
Maalesef Türkiye devleti kurulduğu sırada Said-i Kürdi gibi alimlerin uyarıları dikkate alınmayarak bu hayati prensip göz ardı edildi. Ondandır ki Türkiye’de işler bir türlü rayına girmedi. Güç ve aklın, diğer bir ifadeyle hikmetle hükümetin arasındaki bağın kopmuş olmasından kaynaklanıyordu bu çarpık süreç. Seksen küsur yıllık sorunlu cumhuriyet tarihi ülkeyi yönetenlerde eksik olanın bu olduğunu gözler önüne seriyor zaten. Ve bu eksiklik Kürt sorununu bir ateş topu gibi kucağımıza bırakıvermiştir bugün. Bugüne kadar gelmiş geçmiş hiçbir yönetici, aralarında son derece iyi niyetli olanları da dahil, Kürdü nereye koyacağını bilememiştir. Fıtratına, tabiatına, tarih içinde şekillenmiş karakterine uygun bir yer edinemeyen Kürt de huzur bulamadığı gibi etrafına da huzur vermemiştir, vermiyor. Hikmet yoksunu yöneticilerin bulabildikleri tek yöntem güç kullanarak fiziki varlığıyla birlikte dil, kültür, yaşam tarzı gibi Kürdü çağrıştıran tüm unsurları ötelemek, gözden ırak tutmak, üzerini örtmek, doğrudan şiddet uygulanmayan durumlarda bile özgün kişiliğini ifade etmemesi için psikolojik baskı altında tutmak, dolayısıyla huzursuzluğuna gözlerini kapatmak olmuştur. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur, unutulur gider diye düşünmüşlerdir herhalde. Ama olmadı işte.
Artık hepimiz kabul ediyoruz. Önümüzde öncelikli olarak çözüm bekleyen koskoca bir sorun var. Kürt sorunu. Ötelenmesi, ertelenmesi, halının altına süpürülmesi, yok sayılması mümkün olmayan bir sorun. Bazı aydınların, ya da gereğinden fazla önem atfeden acar siyasetçilerin yerli yersiz gündeme getirdikleri bu yüzden kamuoyunu fuzuli işgal eden sanal bir sorundan söz etmiyoruz.
tiyle kemiğiyle, kanlı canlı bir sorundan bahsediyoruz. Acıtan, üzen, kahreden, zarar veren, ocaklar yakan, yürekler dağlayan, bu yüzden görmezlikten gelinmesi mümkün olmayan bir sorun. Yani nereden bakarsanız bakın gerçek bir sorun. Bu soruna bigane kalmak akıldan, vicdandan, insani duyarlılıktan yoksun olmakla eşdeğerdir. Bu sorunu hükümetin gücüyle ve hikmetin yol göstericiliğiyle çözmekten başka seçeneğimizin olmadığı gün gibi ortadadır.
Hükümet gücü desen, özellikle silahlı güç göstergeleri açısından belki de gereğinden fazla var bizde. Seksen senelik cumhuriyet tarihi hikmetsiz bir hükümet anlayışıyla her türlü güç kullanımını devreye sokmuş bulunduğu halde bu sorun hala bütün yakıcılığıyla devam ediyorsa, hükümetin ayrılmaz anlam ikizi hikmetin kapısını çalmanın vakti gelmiştir de geçiyor demektir. Aksi takdirde kolayca duygusallığın akımına kapılan kalabalıkların kitle psikolojisiyle devreye girip ileride hikmeti işletmeye artık imkan bırakmayan bir yıkım sürecini başlatmaları her an mümkündür. Hikmetsiz hükümet işlerin o noktaya gelmesine izin verdikten sonra da hükümet diye bir şey de kalmaz. Yakın tarih, özellikle coğrafyamızda Şah’tan, Saddam’a, Bin Ali’den Mübarek’e kadar halklarının sorunlarına hikmetle eğilip çözüm üretecekleri yerde sadece hükümetin gücüyle yaklaşan, bütün çabalarını iktidarlarının ömrünü biraz daha uzatmaya teksif eden basiretsiz liderlerin dramatik bir şekilde, hem de ülkelerinin geleceğini karartan yıkımlara sebep olarak patır patır döküldüklerini gösteren onlarca örnekle doludur.
Aklın, tarihin ve hikmetin dayattığı bu gerçeklik bu şekilde önümüzde dururken ülkemizde son günlerde bugünkü iktidara karşı beslenen umutları neredeyse boşa çıkaracak türden iki gelişme oldu. Biri, yine hükümetin, güç unsuruyla ilgili olarak atmak istediği bir adım, öbürü ise siyasal anlamda çözüm arayışı ile irtibatlı bir girişim. Sorunun ortaya çıkardığı silahlı harekete karşı asker yerine polis gücünün kullanılması ile ilgili girişim ve meclisteki bazı parti temsilcilerinden oluşan bir heyetin İngiltere’de İrlanda ve İskoçya bölgelerindeki özerklik uygulamalarını yerinde gözlemlemek üzere gerçekleştirdiği geziden söz ediyorum. Hikmet-i hükümet açısından, özellikle asker yerine polisin cepheye sürülmesine dair karar, ülkeyi idare edenlerin kafalarının hala güce endeksli olarak mı çalışıyor diye düşünmeden edemiyor insan. Yeni bir hayal kırıklığı mı bizi bekliyor acaba?. İskoçya ve İrlanda’da uygulanan özerkliğin incelenmesine yönelik geziye gelince, Türklerle Kürtlerin teması, birlikte aynı sınırlar içinde yaşamaya başlamaları, bir devlet olarak İngiltere’nin tarih sahnesine çıkmasından çok daha eskiye dayanır. Selçukludan Osmanlıya bin küsur yıllık bu birliktelik tarihi, herhalde bugüne ışık tutacak, kültür, tarih, toplumsal kişilik bakımından hiçbir benzerlik göstermeyen coğrafyaların deneyimlerine muhtaç bırakmayacak onlarca deneyim barındırmaktadır. Ortada böyle bir tarihsel birikim varken, her bakımdan uzak diyarlardan çözüm aramak, nasıl olursa olsun yeter ki adı çözüm olsun anlayışıyla hareket edildiğini, zevahiri kurtarma anlayışıyla hareket edildiğini düşündürüyor. Ülkenin köklü sorunlarına neşter vurması için umut bağlanan ve bu bağlamda umutlandırıcı adımlar da atan bugünkü iktidarın en can alıcı soruna bu kadar yüzeysel yaklaşmayacağına dair umudumu her şeye rağmen korumak istiyorum. Ama öbür tarafta silahlı çözüme ağırlık verildiğini gösteren adımları görünce de endişelenmemek elde değildir. Kürt sorunu gibi bir sorun nasıl olursa olsun yeter ki çözüm olsun türünden bir anlayışla ele alınamaz, alınmamalıdır. Hele silahlı gücün asayişi teminden öte, sorunun çözümüne dair bir enstrüman olarak kullanılması bu noktadan itibaren kabul edilemez. Kürdün ve Türkün tarihine, karakterine, kültürel kimliğine uygun hikmetli bir çözümden başka seçenek yoktur.
Mesela Selçuklu Sultanı Sencer’in bölgeye ilişkin idari yapılandırması incelenebilir. Tarihte ilk kez “Kürdistan”ı bir bölge adı olarak kullanan devlet adamının bir Türk sultanı olan Sultan Sencer olduğunu da belirtelim. Özellikle İdris-i Bitlisi ile Yavuz Sultan Selim’in hükümetle hikmetin mükemmel bir örneği olarak geliştirdikleri ve ll.Mahmud dönemine kadar ilişkilerin sorunsuz bir şekilde devam etmesini sağlayan çözümden hareketle bugüne uyarlanabilecek bir model pekala geliştirilebilir.
Bundan yüz yıl önce Said-i Kürdi zamanın sultanının kapısını çalıp Kürtçenin de eğitim dillerinden biri olarak kullanılacağı ve Van’da kurulması öngörülen Medresetu’z Zehra projesini takdim ederken bin küsur yıllık medrese geleneğinin imbiğinden süzülen ilmin ve hikmetin gereğini hatırlatmak istiyordu hükümet erbabına. ll.Mahmut döneminden itibaren hakim olmaya başlayan merkeziyetçi anlayışın Türk-Kürt ilişkilerinde meydana getirdiği tahribatın bugünküne benzer devasa bir soruna dönüşmeden önce tamir edilmesini öneriyordu.
Türkçede “taşı gediğine koymak” diye de bir deyim var. Tam da söylediğimiz gibi hikmet prensibine uygun hareket etmeyi ifade ediyor. Nitekim (deyimin mecazi anlamını bir an için unutursak) taşı gediğine koymak için de hem güç (hükümet) gerekir hem de ustalık ve beceri (hikmet) lazımdır.
Hazır taşı kaldırmışken hükümetten beklenen, onu ait olduğu yere koymasıdır. Hiçbir kuvvet, bir taşı ayağına düşürmeden uzun süre elinde tutamaz da ondan.
ince.vahdettin@gmail.com
Star4 Eylül 2011: 15:32 #796068Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.4.TAHLİLLER(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bediüzzaman’ı zehirledilerBundan yedi sene önce, kanunların çiğnendiği, beşer haklarının çarmıha gerildiği, hürriyetlerin hiçe sayıldığı, şahsî arzu ve ihtirasatın kanunlardan üstün tutulduğu bir devr-i rezilânede, Afyon vilâyetinin Emirdağ kazasına seksenlik bir ihtiyar, bir din âlimi sürülüyor. Nüfus kütüğüne kaydettirilip burada ikamete mecbur ediliyor. Tek gayesi, Kur’ân-ı Kerîmin ahkâmını tebliğ, insanları doğruya, iyiye ve namusluluğa sevk etmek olan bir fikir adamı, nefyediliyor… Her cephesinde kan döktüğü kendi öz yurdunda, engizisyon mahkemelerinin dahi insanoğluna reva görmeyeceği zulme, işkencelere tâbi tutuluyor. Sakalına, bıyığına, kılık kıyafetine karışılıyor, jandarma dipçikleri altında ölüme mahkûm ediliyor.
Sürgün olarak gönderildiği yerde dahi rahat bırakılmıyor. Ecdadından misafirperverliği, ihtiyarların, garip ve kimsesizlerin yardımına koşmayı miras alan her Türk gibi, bu kaza halkı da, ilmî eserleriyle, ef’al ve hareketleriyle müsellem olan bu zâtın yardımına koşmayı vicdanî bir vazife telâkki ediyor.
İslâmın ve ilmin izzet ve vakarını şerefle muhafaza etmesini bilen ve asla dünya zevkleri için minnet kabul etmeyen bu şahsın, siyasî hiçbir parti ve teşekkülle de kat’iyen alâkası yoktur.
Türkiye’de iman ve karakter sahibi her fikir adamına yapıldığı gibi, bu kimsenin muhtelif defalar evi aranmış, mahkemelere verilmiş, bütün eserleri, mektupları en ufak teferruatına varıncaya kadar müsadere edilerek suçsuz yere hapishanelerde süründürülmüştür.
Evet, suçsuz yere diyoruz. Çünkü, vali ve kaymakamından tutunuz da, karakoldaki jandarmasına varıncaya kadar, Üstada eza ve cefa etmek, hapishanelerde süründürmek bir vesile-i iftihar; şefin gözüne girebilmek, terfi-i makam edebilmek gibi süflî hırslarla yanıp kavrulanlar için ise, bulunmaz bir fırsat olmuştur.
Bu zulüm, bu işkencenin sebeplerini, o devrin dine karşı olan temayülünde, vicdan hürriyetine ve İslâmiyete yaptığı baskıda aramak lâzımdır. Bu halin, o devirde hiç de acayip olan bir tarafı yoktur. Zira o devirde, memlekette dinsiz, materyalist, behimî hislerinin zebûnu köle ruhlu bir nesil yetiştirilmek istenirken, bu zâtın kendi hayatını istihkar derecesinde ortaya atılıp hürriyetle, ahlâkla, imanla meşbû, hayvanî hislerin esiri olmayan bir gençlik istemesi ve bu uğurda çalışması elbette hoş görülmezdi. Millet haklarını çiğneyip, milyonların sırtından ahtapotlar gibi geçinmeyi şiar edinenler için korkulacak bir haldir bu. Takipler, baskılar senelerce devam etti. Onunla konuşanların, mektuplaşanların, hizmetine koşanların evleri arandı, kendileri Afyon Hapishanesinde çürütülerek çoluk çocukları sokaklarda sürünmeye mahkûm edildi.
Onun el yazması Kur’ân-ı Kerîmi ile bunun tefsiri olan Risale-i Nur parçaları birer hıyanet-i vataniye evrakı imiş gibi müsadere edilip savcılıklara devredildi.
Muhakemesine mevkufen devam edilerek yirmi ay suçsuz yere hapishanede bırakıldı.
Öyle bir an geldi ki, bu vak’aların cereyan ettiği Afyon Hapishanesi, Allah’a inanmaktan ve onun emirlerini yerine getirmekten gayrı hiçbir suçu olmayan mâsum vatandaşlarla dolup taştı. Onlara reva görülen zulüm, işkence, şeytanları bile dehşete düşürdü, ayyûka çıktı, vahşet halini aldı. Nasıl Kudüs-i Şerif Yahudilerin vahşetine ve peygamberlere yapılan zulümlere sahne olmuşsa, Afyon şehri de, insan haklarının çiğnenip vatandaş haklarının çarmıha gerildiği ikinci bir şehir oldu.
14 Mayıs seçimleriyle çeyrek asrın diktatoryası zîr ü zeber edilip çatır çatır yıkılırken, millet, kendi mukadderatına hâkim olmaktan duyduğu hudutsuz bir sevinç içerisinde bayram ediyor…
14 Mayıs’tan sonra herşeyin değişeceğini beklerken yine görüyoruz ki, vali ve kaymakamlar eski alışkanlıklarına devamdalar.
Taharrî memurları yine konuşan iki-üç vatandaşın peşinde ve yine Bediüzzaman’ın evi tarassut altında. Öyle ki, bir jandarma çavuşu bile, elinde arama emri olmadan, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarıyla müeyyed bulunan mesken masuniyetine tecavüz ediyor. Ve bu cüretkâr, bir türlü ceza görmüyor. Yine Üstadın kılık kıyafetiyle uğraşılıyor, devr-i sabıkta olduğu gibi, ziyaretine gelenler yine kaydedilip karakollara çağrılıyor…
Kendisini milletine hasreden seksen yaşındaki ihtiyar bir din âlimi öldürülmek isteniyor, hem de Ramazan Bayramı akşamı, iftar yemeğine zehir konulmak suretiyle.Bu ne feci, bu ne tahammül edilmez bir haldir! Tecrit edilmiş, daimî bir tarassut altında, kapısında bekçi. O içeride ölümle başbaşa bırakılıyor.
Heyhat! Geliniz, ey ehl-i İslâm, hep beraber ağlaşalım. Hayır, hayır! Gözyaşlarıyla, feryatla tedavisi mümkün değil bu derdin… Allah için uğraşalım.
Nihat Yazar
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
ahkâm : hükümler, esaslar
ayyûka çıkma : açığa çıkma
behimî hisler : hayvanî duygular
cefa : eziyet, sıkıntı
cereyan etme : olma, sürüp gitme
cüretkâr : cüret eden, cesaret eden
devr-i rezilâne : rezillik devri
devr-i sabık : önceki, geçen dönem; Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı dönemi
diktatorya : diktatörlük, baskıcılık
ecdad : atalar, cedler
ef’al : fiiller, hareketler
engizisyon mahkemeleri : Fransa’da 16. ve 17. yüzyıllarda Hristiyan Katolik Mezhebine ait kiliselerden alâkayı kesen veya Papa’ya karşı gelenleri ağır işkence ve zor ölümlere mahkûm eden mahkemelere verilen isim
evrak : yapraklar, sayfalar; belge, doküman
eza : sıkıntı, acı
hâkim olma : hükmetme, karar verme, yönetme, egemen olma
hakların çarmıha gerilmesi : hakların çiğnenmesi, hak sahibine hakkının verilmeyip gasp edilmesi hıyanet-i vataniye : vatan hainliği
hudutsuz : sınırsız, sonsuz
ihtirasat : ihtiraslar, aşırı istekler, hırs ve tutkular
ikamet : oturum, oturma
istihkar : küçümseme, önemsememe
izzet : değer, itibar, yücelik
kaza : ilçe
mahkûm edilme : cezalandırma, cezaya hükmedilme
masuniyet : dokunulmazlık
mesken : ev, hane, oturulan yer
meşbû : doymuş, kanmış
mevkufen : tutuklu olarak
minnet kabul etme : borç altına girme, kendini borçlu hissetme
muhakeme : yargılama
muhtelif : çeşitli, ayrı ayrı
mukadderat : kader, alın yazısı, gelecek
müeyyed : teyit edilmiş, onaylanmış
müsadere : kanunî olarak yasak görülen bir şeye devlet tarafından el konulması
müsellem : doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş
nefyedilme : gönderilme, sürgün edilme
reva görme : lâyık görme
süflî : alçak, aşağılık
şiâr edinme : prensip haline getirme
taharrî : araştırma, inceleme
tarassut : gözetleme, gözetim
tebliğ : bildirme, ulaştırma
tecavüz : saldırı, kuralları çiğneme
teferruat : ayrıntılar, detaylar
tefsir : Kur’ân’ın âyetlerini mânâ yönünden açıklama, yorumlama
telâkki : anlama, kabul etme
temayül : eğilim ve istek gösterme
terfi-i makam : makam itibariyle terfi etme, yükselme
teşekkül : kuruluş, oluşum
Üstad : Bediüzzaman Said Nursî
vak’a : olay, hâdise
vakar : ağırbaşlılık, saygınlık
vesile-i iftihar : iftihar vesilesi, övünç sebebi
zebûn : düşkün, tutkun
zîr ü zeber : darmadağın, alt üst edilme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
4 Eylül 2011: 15:40 #796070Anonim
Isınma Hakkına Sahip Değiliz! [TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’tan korkun ki esirgenesiniz.” (Hucurât, 10)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.” (Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Hz. Mevlânâ buyurur:
“Şems (ks) bana bir şey öğretti:
“Dünyada bir tek mü’min üşüyorsa, ısınma hakkına sahip değilsin!”
Biliyorum ki yeryüzünde üşüyen mü’minler var; ben artık ısınamıyorum!..”
Çile çekenin hâlinden, yine çile çeken anlar. Çilekeşin dostu, yine çilekeştir. Mü’min, mâtemlerin civârında, yalnızların yanıbaşında olmalıdır. (Osman Nûri Topbaş, Altınoluk Dergisi, Aralık-2010)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
ed-Dârr: Zarar verenleri ve zararlı yönleri de olmak üzere her şeyi yaratan, elem verici şeyleri de halk eden demektir.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Kısa Günün Kârı
Kendimizi düşündüğümüz gibi başkalarını da düşünüp yardımcı olalım.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Lügatçe
uzuv: Organ.
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]4 Eylül 2011: 16:06 #796071Anonim
“…sadece şahsımı ziyaret için geldiyseniz yol masrafınızı vermem lâzım geldiğini …”
Allah ebeden razı olsun.5 Eylül 2011: 15:20 #796123Anonim
huseyni;260597 wrote:yani diyorsun ki ısrarla anlamamayı tercih ediyorum.estafirullah abim onunla alakası yok ben burda sadece vatanım için milletim için hizmet ediyorum hizmet etmekte de mi suç oldu yoksa artık……….
Bende her insan gibi yazıyorum…dalgada geçmiyorum!!!
Ne demişti şair!!!selametle…
Madem yaşamaya geldik dünyaya,
benimde herşeyde bir hakkım vardır.
Sevmiyorsan,hor görme bari…
Benimde senin gibi Allahım vardır…5 Eylül 2011: 15:28 #796124Anonim
Uhuvvetin mucizeleri
05 Eylül 2011 Pazartesi 06:55
1910’ların sonu, 20’li yılların ise başları… Bu tarihler, Müslüman dünya için, belki en karanlık ve en karamsar zaman dilimlerinden birini oluşturur. Dörtte üçü doğrudan Batılıların sömürgesi haline gelmiş İslâm coğrafyasının kalan kısmı da dolaylı şekilde Batının hâkimiyeti altındadır. Nitekim, sembolik de olsa hilâfeti temsil ediyor oluşuyla bütün mü’minlerin ümmet olarak birliğini temsil eden Osmanlı da, dayatılan ağır bir antlaşmanın mahkûmudur. Kendisine kalmış küçücük toprakların da önemli kısmı da gayrimüslim işgali altındadır. Öyle ki, hilâfet merkezi olarak İstanbul dahi İngilizlerce işgal edilmiş durumdadır.
Böyle bir tarihsel dönemeçte, Bediüzzaman Said Nursî’nin ise, âlem-i İslâm’ın ve Osmanlının bu mukadderatıyla bağlantılı şekilde kendi kişisel dönüşümünü yaşıyor olduğunu görürüz. Eski Said’den Yeni Said’e geçmektedir Bediüzzaman. Bu dönüşümde kritik anahtarlardan biri, ‘sünuhat’tır.
Bu kelime, hem taşıdığı anlam itibarıyla, hem de Bediüzzaman’ın bu dönemde yazmış olduğu bir küçük risale olmak itibarıyla, manidardır. Sünuhat yazarı, aklın daha öne çıktığı ‘Eski Said’den, akıl-kalb bütünlüğünün öne çıktığı ‘Yeni Said’e geçerken yazdığı bu eserinde, ‘ders-i Kur’ân’ ile aklın istimalinden sonra kalbine yerleşen mânâları anlatır. Bir kısmı bir paragraf, hatta bir cümle kadar kısa bahislerden oluşan, ama tabir yerindeyse Yeni Said’in röntgenini bize çıkaran bir risaledir Sünuhat.
Bu küçük eser, Kur’ân’dan alınan dersle hayata, hakikata ve âlem-i İslâm’a ve insanlığa dair tesbitlerle ilerledikten sonra, bizi şaşırtıcı ve sarsıcı bir bölümle yüzyüze getirir: “Rüyada Bir Hitabe.”
Hayatı ve tarihi kaderî bir bakışla okumanın talimi niteliğindedir bu bahis. Bediüzzaman, ‘helâket ve felâket asrının adamı’ olarak, Birinci Dünya Savaşından Osmanlının mağlubiyetle çıkmasının manevî sebepleri üzerine konuşmakta; bunu yaparken, Kur’ânî bir medeniyetin anahatlarını çizmektedir.
Bir helâket ve felâket tablosunun içinden Kur’ânî dersler ve kaderî hikmetler devşiren Bediüzzaman’ın bu rüyası, ‘hacda’ biter ve Bediüzzaman uyanır.
Bir karanlık tablodan geleceğin Kur’ânî medeniyetine dair ümit çıkaran bu rüya neden hacda bitmiştir peki?
Çünkü, milliyetçi şartlanmaların devreye girmesi ve karşılıklı üstünlük iddialarıyla ümmetin önce kalbî, sonra fiilî bütünlüğünün parçalanması gibi bir durumdur ki, âlem-i İslâm’ı bu perişan hale düşürmüştür. İşte bu parçalanmışlığın en aşikâr görüldüğü zemindir hac. Hikmetleri arasında ümmetin ‘tearüfle tevhid-i efkârı’nı ve ‘teavünle teşrik-i mesai’sini içeren ‘siyaset-i âliye-i İslâmiye’ de vardır. Gelin görün ki, mü’minlerin yekdiğerini tanıyıp fikir birliği sağlayacağı, yekdiğeriyle yardımlaşıp emeklerini aynı ortak gayede buluşturup birleştireceği yerde gerçekleşen, bunun tam aksidir. Milliyetçi şartlanmalar yüzünden, mü’minler, iman kardeşlerini ya renginden, ya dilinden, ya milliyetinden, ya doğup büyüdüğü beldeden dolayı kendisinden ayrıştırmış, ötekileşmiş ve hatta düşmanlaştırmış haldedir. Hac dahi, arızalı bir akıl ve hastalıklı bir kalble böyle bir ruh haline kurban edildiği için, ‘milyonlarla İslâm, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etmiş’tir. Rüyanın hacda kesilmesi bu sebeptendir.
Bu tahlili de yaptıktan sonra Bediüzzaman, Osmanlı üzerinden o günün İslâm dünyasına dair bir okuma gerçekleştirir. Ümmet idraki ihmal edilip ‘tavâif-i mülûk’ halet-i ruhiyesiyle herkesin kendi milliyetinin derdine düştüğü bu durumda, sonuç kimin hayrına olmuştur? Osmanlı ölümü kime ne yarar sağlamıştır? Bilakis, işte Hind, işte Tatar, işte Kafkas, işte Arap, işte Afrika, işte bütün âlem-i İslâm, akıllardan başlayıp kalblere sirayet eden ve fiilî bir kopuşu getiren bu ayrışmanın ve ötekileşmenin akabinde toptan ecnebi tahakkümüne maruz haldedir.
Bu hazin ve müessif hali de ortaya koyduktan sonra, yine ümitvar konuşur Bediüzzaman. Sözü, ‘fıtrî meyelân’a getirir. Fıtrî meyelân mukavemetsûzdur; onun karşısında direnmenin imkânı yoktur. Bu fıtrî meyelândır ki, olmazları biiznillah oldurur. Bir avuç su, bu fıtrî meyelan ile, donup katılaştığında koskoca topları ve gülleleri bile parçalar. Yine bu fıtrî meyelan ile, yüreğindeki şefkatın sevkiyle çocuklarını korumak uğruna tavuk camusa, keçi kurda saldırır ve püskürtür.
O halde?
O halde, eğer mü’minler imanlarının fıtrî gereğini ortaya çıkarabilseler, kalblerindeki imanı ve imandan gelen şefkati işletebilseler, bütün bu karanlık tablo pekâlâ tersine dönebilir. Yeter ki, mü’minler onları yekdiğerine yabancı, hatta düşman hale getiren aklî ve kalbî arızaları aşabilsinler; birbirlerinin varlığında var olabilsinler, akıl ve gönül birliği içinde iş ve kader birliği edebilsinler.
Sözün burasında ‘imanın mahiyetindeki harikulâde şehamete, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat’a dikkat çeker Bediüzzaman. İmandan gelen bu cesaret ve yiğitliğin, izzet-i İslâmiyeden gelen bütün dünyaya meydan okuma cesaretinin sonuçları nasıl Bedir’de görüldüyse, Mekke’den hicrete mecbur kalmış bir avuç mü’min ile onlara evlerini açan Medineli bir avuç mü’minin birlikteliğinden nasıl dünya karşılarında bile olsa hakikati bütün dünyaya yayan bir enerji hasıl olabildiyse, aynısı pekâlâ bugün de gerçekleşebilir. Yeter ki, önce kabilelere bölünmüş Mekke’deki mü’minler arasında, sonra Mekkeli Muhacirîn ile Ensar arasında tesis olunan iman kardeşliği aynı hali ve aynı kuvvetiyle bizi de kuşatabilsin: “İmanın mahiyetindeki harikulâde şehamet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mucizeleri gösterebilir.”
Bu Ramazan, bu mânâları düşündükçe, yüreğim pırpır etti sürekli. İmandaki ve İslâm’daki kuvvetin ‘uhuvvet-i İslâmiyenin intibahı’ ile nasıl ortaya çıkabildiğini, nasıl mucizelerini gösterir şekilde kök salıp yayılabildiğini gösteren tecrübeler yaşadık çünkü. Uzak bir diyarda yaşanan bir felâkete, açlık, kıtlık ve kuraklığa karşı rengi de, dili de, milliyeti de farklı mü’minlerin iman kardeşliği ve insanî kardeşlik temelinde sergilediği inisiyatif, mü’minler arasındaki milliyetçi gerilimler aşılıp ümmet idrakine ulaşıldığında neler neler yapılabileceğine, nelerin ve nelerin çözülüp aşılabileceğine dair bir karine sunuyor gözlerimize.
Gelecekten hep ümitliydim. Bu Ramazan daha da ümitvarım. Kendi varlıklarını sürdürmek için mü’minleri birbirine düşman edenlerin fiilî, fikrî ve kalbî sultaları kırılıp, mü’minler kardeş olduklarını daha bir keşfettikçe, daha ne mucizeler göreceğiz kimbilir?
Hayalini kurmak ve rüyasını görmek bile bu kadar inşirah veriyorsa, ya gerçeği nasıl olacak dersiniz?6 Eylül 2011: 09:55 #796535Anonim
Allah asla kendilerine haksızlık yapmaz
06 Eylül 2011 / 04:00
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, Ahkâf Sûresi 19. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
Herkesin yaptıklarına göre dereceleri vardır. (Bu da) Allah’ın onlara yaptıklarının karşılığını tastamam vermesi içindir. Asla kendilerine haksızlık yapılmaz. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.