- Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
18 Eylül 2011: 09:35 #796605
Anonim
Okullar açılırken
18 Eylül 2011 Pazar 05:00
Cahil kalmanın ve cehaletle barışık yaşamanın en kestirme yolu bir ideolojiye bağlanmaktır. Her sorunun cevabını vermeye hazır bir ideoloji yanı başınızda dururken, neden yeni şeyler öğrenme zahmetine katlanacaksınız?
Üstelik bağlandığınız ideolojiyi bilmeniz de gerekmez. Her sorunun cevabının o ideolojinin içinde bulunduğuna yürekten inanmanız yeterlidir.
Somut örnek milliyetçilik. Büyük işler başarmış büyük mü büyük bir millete mensupsunuz. O kadar büyük ki, bir baltaya sap olamasanız bile sizi de büyük yapmak için yeterli. Bu ideolojiye dört elle sarıldığınız zaman, kahraman ve büyük bir milletin mensubu olarak zaten yeteri kadar büyük oluyorsunuz. O kocaman egoya, dirseğinizi çürütüp yeni şeyler öğrenmek, dünyada olup bitenleri takip etmek hiç yakışır mı? Milliyetçiliğin cehaletle eş anlamlı bir siyasî kişilik olarak karşınıza çıkması, bu genel kurala dayanmasından kaynaklanıyor.
Millî Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in teşkilat kanunundan o çok bilindik ideolojik zırvaları temizlemesi, eğitimde çağ atlamak için en büyük engelin ortadan kaldırılması demek. ‘Atatürk’ü, Türk’ü kanundan çıkarttılar’ diye ağlaşanları, yukarıdaki çerçevenin içine yerleştirmek lâzım. ‘Atatürk milliyetçiliği’nin, ‘Atatürk ilke ve inkılapları’nın ve ‘Türklüğün millî ve manevî değerleri’nin eğitime, ülkeye, hatta Türklüğe ne faydası vardı? Ne faydası, tersine zararı vardı. Bilhassa Türklüğe.
Genç beyinlere bir ideolojiyi zerk etmekle görevli öğretmenlerden eğitim adına hiçbir hayır gelmediğini tecrübe ederek öğrenmedik mi? Çünkü ideolojik görev, ideolojinin sığlığı ve ilkelliği ile müsavi bir öğretmen kalitesi üretir. Öğretmenlerimize ‘Atatürk milliyetçiliği nedir?’ diye sorduğunuz zaman alacağınız cevaplar, bu ilkelliği yansıtmak için yeterlidir. Son yazıma, öğretmenlerden destek de tepki de geldi. Bir İngilizce öğretmeni, ne kadar fedakârca kendisini mesleğine adadığından bahsediyor. Halbuki ölçü basit. Hazırlık sınıflarında çocuklarımızın bir yılına el koyup en basit İngilizce cümleyi kuramadan yıl sonunu getirmenin neresi başarı? Sebep: Şeklî ideolojik kalıplar eğitimi amacından uzaklaştırıyor. Atatürkçü eğitim laflarını çok edince çocukların İngilizcesini kimse sorgulamıyor. Yabana atılmayacak bir öneri: Okullarımızdan müzik, resim, edebiyat gibi estetik değeri olan bütün dersleri toptan kaldırsak, yeni yetişen nesillerde müziğe, plastik sanatlara ve edebiyata dair zevkler daha çok gelişmez mi? İngilizce derslerini toptan kaldırsak, gençlerimiz öğrenemedikleri İngilizceye yıllarını vermekten kurtulmaz mı? Bu derslerde sağlanan fayda sıfıra yakın. Hatta öğretilen yanlış şeyler ve tahrip edilen estetik zevki dikkate alınca zarardayız. Alın size zamandan, paradan ve personelden tasarruf.
Bütün bu kalitesizliğin, sığlığın ve ilkelliğin müsebbibi, eğitim bürokrasisinin arkasına sığındığı ideolojiydi. Özel okullar bu dar kalıpları kırmak için kendilerince yöntemler geliştirdiler. Büyük ölçüde başarılı oldular ve devlet okullarını da aradaki mesafeyi açarak değişime zorladılar.
İdeolojik eğitim saplantısı okulları eğitim açısından işkence merkezlerine dönüştürdü. Fen liseleri, Anadolu liseleri gibi okullar, zeki çocukların bir arada olmasına fırsat vererek birbirlerinden beslenmelerine imkân sağladı. Okul işlevini, sadece çocuklar için sosyalleşme ortamı oluşturarak yerine getirdi. Özel okullar fazlasını ilave ederek çocukların ruh ve kişilik gelişimine, yani gerçekten eğitime de el attılar. Çoğumuzun eleştirdiği sınav maratonları, hiç olmazsa rekabeti eğitime soktuğu için kaliteyi yükseltti. Artan kalite talebini devlet okullarının değil dershanelerin karşılaması ise başka bir sorun.
Evet, sonuç olarak ‘Millî eğitim’ denildiği zaman o kadar personel, o kadar bina ve o kadar imkânla, üstelik devlet bütçesinden aslan payını alarak yapılan işin sağladığı fayda sıfıra yakın. Bu durumun öğretmen kalitesiyle değil, sistemle alâkalı olduğunu vurgulayalım. Peki sistem nasıl değişir? Önce sizi bulunduğunuz yere sabitleyen, ilerlemenizi engelleyen safralardan, yani ideolojik yüklerden kurtularak. Bilmediği -çünkü kimsenin tarif edemediği- Atatürk milliyetçiliğini ve ‘Türklüğün manevî değerleri’ni çocuklara öğretmek yükünden kurtulan öğretmen asıl işini yapmaya başlayabilecek artık.
Zaman18 Eylül 2011: 09:37 #796606Anonim
‘Kemalist Müslümanlık’ ya da ‘Gardrop İslamı’
18 Eylül 2011 Pazar 06:10
Türkiye vahim bir muhtevasızlık krizi yaşıyor. Her şeyin, tamamıyla şekle indirgenmiş oluşunun, şekilciliğin ideolojileri ikame etmişliğinin krizi!
Kemalizm, daha başından beri, modernliği bir şekil meselesi olarak ele almış; ‘devrimler’in neredeyse tamamı, şekil üzerinden hayata geçirilmiştir. Modernliğin özellikle kılık kıyafet üzerinden okunması, bunun en tipik örneğidir. Kemalist şekilcilik o kerteye vardırılmıştır ki, bizzat Kemalistlerin bile, yana yakıla ‘Gardrop Atatürkçülüğü’nden şikâyet ettiklerini biliyoruz…
Aslında Kemalistlerin ‘Gardrop Atatürk-çülüğü’nden yakınmalarını anlamak mümkün değildir. Kemalizm, muhteva olarak değil, tamamıyla şekil üzerinden hayata geçirilmiştir çünkü. Kamusal alanı yeniden şekillendirmenin modernlik sayıldığı bir doktrin olarak Kemalizm’in, bireylerin özel hayatlarına manevi düzeyde anlamlı bir muhteva sunması sözkonusu olamamıştır. Şerif Mardin’in daha 1968’lerde, ‘Din ve İdeoloji’de yaptığı şu kışkırtıcı tespit, meseleyi tereddüde mahal vermeyecek şekilde ortaya koymaktaydı: “Kemalizm, kültürün kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için [İslam’a karşı H.Y.] bir rakip ideoloji rolünü oynayamamıştır. Kemalizm’in Türkiye’deki ailelerin çocuklarına intikal ettirdikleri değerleri değiştirmekteki etkisi ancak sathi olmuştur.”
İşte şimdi asıl sorgulanması gereken, Türkiye’de İslam’ın da, pratikte vahim bir muhtevasızlıkla malûl olup olmadığıdır. İslam’ın Kemalizm’den farkı, Mardin’in deyişiyle, ‘kültürün kişilik yaratıcı katında anlam üretme’ iktidarına sahip bir muhtevası olmasıdır. Bu muhteva, hiç şüphesiz, İslam’a içkin olan Kur’an ve Peygamber ahlakıdır.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Bugün Türkiye’de İslam, tıpkı (evet, tıpkı!) Kemalizm gibi, kamusal alanda sadece şekle indirgenmişlikle, sanki şekilden ibaretmiş gibi idrak edilmekle malül değil midir: Eşi örtülü mü? İçki içiyor mu? Cuma’ya gidiyor mu? Kimse gücenmesin ama, İslam’ın kamusal alandaki şeklî görünürlüğünün öne çıktığı, Kur’an ve Peygamber ahlakı olarak muhtevasının ise geriye itilmiş olduğu nasıl inkar edilebilir?
Yanlış anlaşılmak istemem: Başörtüsü, elbette İslam’ın göz ardı edilmesi sözkonusu olmayan bir gereğidir.[Vâcib midir, mendub mudur? Tartışmasını bir yana bırakıyorum] Ama Müslümanlığı sadece başörtüsüne indirgemek? Sadece Cuma’ya gitmeye indirgemek? Sadece içki içmiyor olmaya indirgemek? Parça’nın bütün yerine konulması! Tanzimat’tan bu yana modernlik, nasıl parçanın bütün yerine konulmasıyla temellük edilen bir ‘Metonimik Batılılaşma’ olduysa, İslam da bugün Türkiye’de, parçanın bütün yerine konularak temellük edilen bir ‘Metonimik İslam’a dönüşmüştür.
Metonimi, parçanın bütün yerine konulmasıdır. Daha önce de yazmıştım: Tanzimat’tan bu yana Batılılaşma, Avrupa’nın şeklî özelliklerinden birini ya da bir parçasını, bütünüyle Avrupalılık yerine koymak olarak edinilmiştir. Tanzimat romanlarında Fransızca konuşan erkeklerin ve piyano çalan kadınların ‘asrî’ veya ‘Avrupalı’ sayılması gibi!
Şimdi şunu sormak istiyorum: İslam’ın ahlakî muhtevasını geriye iterek sadece şeklî görünümlerinin kamusal alanda dolaşıma girmesini Müslüman olmak için gerekli ve yeter sayma eğilimi, İslam’ın Kemalistleşmesi anlamına geliyor mu, gelmiyor mu? Bir ‘Gardrop İslamı’ndan söz etmek gerekmiyor mu? Bunun cevabını size bırakıyorum…18 Eylül 2011: 09:40 #796607Anonim
Alın Size Hazinenin Anahtarları
18 Eylül 2011 Pazar 06:20
Alın Size Hazinenin Anahtarları.
İster al aç zengin ol, İster alma at fakir kal.Göz kapaklarını aç,
Manasızlıktan manalara kaç,
İşte o zaman takacaksın başına altından bir taç,
Sözlerini söyle israf olmaz artık saçabildiğince saç..
Suyun akışına, rüzgârın esişine teslim oluyorum.
Kalpler kapalı aşka,
Sözler kapalı dosta,
Cömertlik kapalı insanlığa,
Kitaplar kapalı rafta,
Trafik kapalı insanlar darda,
Ümitler kapalı yarınlara,
Samimiyetler menfaatler ile olmuş melekler de bu durumda şokta,
Kapandıkça kararan hayatlar,
Kapandıkça insanlık aydınlığa, gürültülü bir sessizlik hakim oluyor sokaklarda,
Korkular güvensizlikler ile hayat bir kumar piyangosu olmuş ki insanlar iflasta..
Manalar kapalı maddeler yasaklı..
İnsanın doğası ise şeffaflığı sadeliği kolaylığı açık seçikliği rahatlığı ister.
Peki kim bu doğamızla(duamızla) oynayan zalim el, hangi sektör ki bu ruhsuzluğu daha kundaktayken aşılıyor bizlere..
Daha neler kapalı, aydınlık yarınlarımıza..
kapanmış yüzümüze kapılar birer birer..
Kalemler ile kapalı manalar açılmazsa, o kalemleri kırmak kıyamete kadar susmak insanlığa yapılacak en büyük iyilik olacaktır.
O kalemler ki mürekkepleri kurumadan manaları açarak insanlığa hizmet edecekse o kalemleri susturmak insanlığa yapılacak en büyük zulüm olacaktır.
Hür bir adamın hür sözlü kitaplarında şöyle diyordu:
Gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi i’caz ışığı içinde … âyetin manasını gör!. (S: 182)
Ah şu kafa fenerleri aydınlıkları karartıyor güneşlere karşı gözleri yumduruyor..
Başını kaldır, gözünü aç, şu kâinat kitab-ı kebirine bir bak; göreceksin ki: O kâinatın heyet-i mecmuası üstünde, büyüklüğü nisbetinde bir vuzuh ile hâtem-i vahdet okunuyor.” (S: 302)Yine gözünü aç kalbin ile bakmayı bil evrenin ve galaksilerin sahibini tanı..
Daha sen ne zamana kadar kendi elindeki semerenin zevaline ağlayacaksın, gözünü aç.” (BMs: 351)
Sana ait olmayan her şeyi, her şeyin sahibine versen, gözün açılacak.
Sen vermezsen o senden zaten alacak.
Sana ait olmayanı sana aitmiş gibi yaşasan mutluluğa kapayacaksın kapını, açacaksın huzursuzluğa..
Akla kapı açacak, ihtiyarı elinden almayacak.” (S: 341) .. olan bir sultan var bu hürriyetinde, onun özgürlük cennetine ve saadetine kavuşmayı seç..
Bu Cennet ki ucuz değil, bu Cennet ki mühim bir fiyat istiyor, işte bu satırlarda o anahtarı bul al ve bütün kapıları aç, hazinelere kavuş şöyle ki :
Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallak-ı Kâinat’ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır. Şöyle ki:
Sani-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi’ bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.
SUAL: Niçin Cenab-ı Hakk’ın sıfât ve esmasının marifeti, enaniyete bağlıdır?
ELCEVAB: Çünki mutlak ve muhit bir şeyin hududu ve nihayeti olmadığı için, ona bir şekil verilmez ve üstüne bir suret ve bir taayyün vermek için hükmedilmez, mahiyeti ne olduğu anlaşılmaz. Meselâ: Zulmetsiz daimî bir ziya, bilinmez ve hissedilmez. Ne vakit hakikî veya vehmî bir karanlık ile bir hat çekilse, o vakit bilinir. İşte Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudret, Hakîm ve Rahîm gibi sıfât ve esması; muhit, hududsuz, şeriksiz olduğu için onlara hükmedilmez ve ne oldukları bilinmez ve hissolunmaz. Öyle ise hakikî nihayet ve hadleri olmadığından, farazî ve vehmî bir haddi çizmek lâzım geliyor. Onu da enaniyet yapar. Kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder; bir had çizer. Onun ile muhit sıfatlara bir hadd-i mevhum vaz’eder. “Buraya kadar benim, ondan sonra onundur” diye bir taksimat yapar. Kendindeki ölçücükler ile, onların mahiyetini yavaş yavaş anlar. Meselâ: Daire-i mülkünde mevhum rububiyetiyle, daire-i mümkinatta Hâlıkının rububiyetini anlar ve zahir mâlikiyetiyle, Hâlıkının hakikî mâlikiyetini fehmeder ve “Bu haneye mâlik olduğum gibi, Hâlık da şu kâinatın mâlikidir.” der ve cüz’î ilmiyle onun ilmini fehmeder ve kesbî san’atçığıyla o Sâni’-i Zülcelal’in ibda-i san’atını anlar.
Meselâ: “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettim. Öyle de şu dünya hanesini birisi yapmış ve tanzim etmiş” der. Ve hakeza… Bütün sıfât ve şuunat-ı İlahiyeyi bir derece bildirecek, gösterecek binler esrarlı ahval ve sıfât ve hissiyat, ene’de münderiçtir. Demek ene, âyine-misal ve vâhid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mana-yı harfî gibi; manası kendinde olmayan ve başkasının manasını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i âdemiyetin kitabından bir eliftir ki, o elif’in “iki yüzü” var. Biri, hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder, kendi icad edemez. O yüzde fâil değil, icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir. Hem onun mahiyeti, harfiyedir; başkasının manasını gösterir. Rububiyeti hayaliyedir. Vücudu o kadar zaîf ve incedir ki; bizzât kendinde hiç bir şeye tahammül edemez ve yüklenemez. Belki eşyanın derecat ve miktarlarını bildiren mizan-ül hararet ve mizan-ül hava gibi mizanlar nev’inden bir mizandır ki; Vâcib-ül Vücud’un mutlak ve muhit ve hududsuz sıfâtını bildiren bir mizandır.
(Sözler – 536)“Ey ahali!
Şu kasrın meliki olan seyyidimiz, bu şeylerin izharıyla ve bu sarayı yapmasıyla, kendini size tanıttırmak istiyor. Siz dahi onu tanıyınız ve güzelce tanımağa çalışınız. Hem şu tezyinatla kendini size sevdirmek istiyor. Siz dahi onun san’atını takdir ve işlerini istihsan ile kendinizi ona sevdiriniz. Hem bu gördüğünüz ihsanat ile, size muhabbetini gösteriyor. Siz dahi itaat ile ona muhabbet ediniz. Hem şu görünen in’am ve ikramlar ile, size şefkatini ve merhametini gösteriyor. Siz dahi şükür ile ona hürmet ediniz. Hem şu kemalâtının âsârıyla, manevî cemalini size göstermek istiyor. Siz dahi onu görmeğe ve teveccühünü kazanmağa iştiyakınızı gösteriniz. Hem bütün şu gördüğünüz masnuat ve müzeyyenat üstünde birer mahsus sikke, birer hususî hâtem, birer taklid edilmez turra koymakla, herşey kendisine has olduğunu ve kendi eser-i desti olduğunu ve kendisi tek ve yekta, istiklal ve infirad sahibi olduğunu size göstermek istiyor. Siz dahi onu tek ve yekta ve misilsiz, nazirsiz bîhemta tanıyınız ve kabul ediniz. (Sözler – 121)
Onu tanımazsan, bütün bu şeyleri inkâr etmekle, hayvandan yüz derece aşağı düşeceksin. (Sözler – 286)18 Eylül 2011: 09:41 #796608Anonim
Milli Eğitim Bakanlığı’nın ‘görevleri’nde büyük değişiklik
17 Eylül 2011 Cumartesi 06:50
Tarhan Erdem sağ olsun, önceki günkü yazısını atlamış olsam “devrim” niteliğinde bir gelişmeden haberdar olamayacaktım. Demek ki bundan böyle medya ile yetinmeyip Resmi Gazete’yi de dikkatle takip etmek gerekiyor! Erdem’in söz konusu yazısında öne çıkardığı gelişme –nedense- fazlasıyla hak ettiği ilgiyi ve dikkati medyada görmedi.Erdem, haklı olarak “Dün yayımlanan Milli Eğitim Bakanlığı kuruluş ve örgütlenmesini düzenleyen Kanun Hükmünde Kararname şimdiye kadar öne çıkanların önüne geçti” diyor.
Özellikle de Kararname’nin “Amaç” maddesi. Sözü yine Erdem’e bırakayım:
“Görüldüğü gibi bariz fark, ‘Atatürk inkılapları’ ve ‘Türk milliyetçiliğine’ bağlı, ‘Türk milletinin milli, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen’, ‘koruyan’, ‘geliştiren’, ibarelerinin KHK’de bulunmamasıdır. Bu fıkra ile, bugünkü yönetimin önceki yönetimlerle, devlet ve eğitim anlayışındaki önemli bir farkını ortaya koymaktadır. Bu anlayış, eğitimle ilgili kanun kadar, yeni anayasamız için de çok tartışılacaktır, tartışılmalıdır!”
Mesele anlaşılmıştır büyük ölçüde ama ben yine de 1973 ve 1983 tarihli “Milli Eğitim Temel Kanunu” ve 1992 tarihli “Milli Eğitim Teşkilat Kanunu”nda yer alıp da son KHK ile varlığına son verilen “Amaç”ı olduğu gibi aktarmak isterim:
“Atatürk inkılap ve ilkelerine ve anayasada ifadesini bulan Atatürk Milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan…”
Yeni Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’e teşekkür borçluyuz; Okullarda eğitim-öğretim gören öğrencileri –nihayet!- söz konusu kanunlarda sıralanan görevlerden ve ödevlerden kurtarmıştır! Ve nihayet, “Okul” dediğimiz kurumun amacı “medeni” ölçüler çerçevesinde yeniden belirlenmiştir.
İlgili Kanun Hükmünde Kararname’de Milli Eğitim Bakanlığı’nın “yeni” görevleri şöyle ifade edilmiş:
“Okul öncesi, ilk ve ortaöğrenim çağındaki öğrencileri bedenî, zihnî, ahlakî, manevî, sosyal ve kültürel nitelikler yönünde geliştiren ve insan haklarına dayalı toplum yapısının ve küresel düzeyde rekabet gücüne sahip ekonomik sistemin gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatarak geleceğe hazırlayan eğitim ve öğretim programlarını tasarlamak, uygulamak, güncellemek; öğretmen ve öğrencilerin öğretim hizmetlerini bu çerçevede yürütmek ve denetlemek…”
Bilmem siz de benim gibi “Ohhh dünya varmış!” diyor musunuz? Demek ki öğrenciler bundan böyle karşılarında her şeyden önce “Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ve hemen arkasından “ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan” öğrenciler yetiştirmek amacından vazgeçmiş bir “Okul” bulacaklardır.. Ne mutlu onlara….
Dikkat ederseniz KHK; Anayasa’nın 42. maddesinde dile gelen “Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılâpları doğrultusunda…” şartını da dışarıda bırakarak, “yılan hikayesi”ne dönüşen “Yeni Anayasa”ya da yol gösterici bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla bundan sonraki süreç, bu KHK’yi Anayasa’ya değil Anayasa’yı bu KHK’nin “ruhunu” paylaşmaya davet etmektir.
Memleketi Kanun Hükmünde Kararname’ler ile idare etme yolunun alışkanlık haline gelmesine ben de karşıyım. Ama doğrusu bu Kararname’nin müjdelediği sevinç, bu konudaki endişelerimizi tamir edecek niteliktedir! Ama ben her şeye rağmen yine de Kararname’nin müjdelediği bu büyük değişikliğin (“dönüşüm” mü desek acaba!) TBMM çatısı altında gerçekleşmesini isterdim. Şu nedenden dolayı: Bu değişiklik Genel Kurul’un önüne gelsin, herkes eteğindeki taşları ortaya döksün, kim bugün bu dünyada nasıl bir Okul istediğini dile getirsin ve sonuç olarak söz konusu “değişiklik” Meclis’ten geçsin. Bu yolun seçilmesini önermemin önemli bir diğer nedeni de, bu yolun Genel Kurul’da yapılan müzakerelerin kamuoyu tarafından takip edilip yeni ilkelerin kamuoyu tarafından da tartışılıp benimsenmesinin sağlanmasına fırsat vermesidir. Böylece sadece öğrenciler değil “veliler” de “Doğru yahu, Atatürk, aile, vatan, milliyetçilik derken çocuklarımız Okul’dan girdikleri gibi çıkıyorlar!” kanaatine varmış olacaklardı. Böyle büyük bir kararın bir Kararname ile halledilmesi bu açıdan doğru olmamıştır.
Benim “keşke olsaydı” diye hayıflandığım Genel Kurul oturumu gerçekleşseydi CHP Grup Başkanvekili Muharrem İnce, mutlaka (gazetelere yansıyan açıklamasında söylediği gibi) kürsüye çıkıp “Artık adı milli olan bakanlığın milli bir görevi olamayacağı ilan edilmiş bulunuyor. Eski kanunda bakanlık hizmetlerinin milli güvenlik siyasetine uygun olarak yürütülmesi görevi verilmişti. Bu ibarenin kaldırılmış olması dikkat çekicidir. Bu ve benzer değişiklikler gösteriyor ki Milli Eğitim Bakanlığı’nın milli kısmı tarih olmuştur” açıklamasını yapacak ve hâlâ “millici okul” peşinde koşan bu ve benzer görüşler karşısında kamuoyunun şahitliği önünde belki de sıkı bir “Yeni Okul” savunması dinleme fırsatı bulabilecektik.
Her neyse de Milli Eğitim Bakanlığı’nın görevini değiştiren bu Kararname , gerçekten de “şimdiye kadar çıkarılanların önüne geçmiştir”. Geri adım atılmamasını dileriz…
Yeni Şafak18 Eylül 2011: 09:44 #796610Anonim
Zalimler için yaşasın cehennem!!!
17 Eylül 2011 Cumartesi 06:55
“Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek,
sözüm odun olsun hakikat olsun tek.”
Mehmet Akif Ersoy
Geçtiğimiz sabah bir televizyon kanalında baş örtüsü sorunlarını araştırmak adına yapılan sokak röportajında öğretmen olacak bir bayan öğrencinin konuşmalarına şahit oldum.Ve beni son derece rahatsız eden şu talihsiz, küfür kokan cümlesini sarf etti: ”Ben dindar geçinen insanların, başörtülülerin değil üniversiteye girmelerini,Türkiye de dahi barınmalarını istemiyorum.” Bu cümle benim ruhumu alt üst etmeye yetmişti…
İslâm’a ve Kur’âna sadakatle bağlı kalmanın zamanımızda daha önem kazandığını daha iyi anlamaya başladım. Allah için sevmek ve Allah için buğz etmek…Müslümanlara karşı alçak gönüllü, küfre karşı onurlu/vakarlı bir duruş sergilemek…İmandan, İslâmdan, Sünnetten ve müslümanlardan yana bir tavır sergilemek gerekiyor. Şuurlu, sağlam, tutarlı bir mücahid ve mücahide olmanın gereği bu olsa gerek…
Aslında bu çirkin haykırış Allah’a, o’nun Peygamberine ve öldükten sonra dirilmeye, inancını yitirmiş, nesillerin dramıydı. Müslüman milletimiz, apaçık ve zorla hem Allah’ına hem de Peygamberine isyana itiliyordu…Bu fikir özürlü bayanın söylediği o cümleyle tarihin koridorlarında yolculuk yapmaya başladım. Onlar her ne kadar kendilerinin altın çağlarını yaşadıklarını düşünseler de, ne yazık ki son çırpınışlarını sergiliyorlardı…Nice vatan evlatlarına tarihler boyunca kan kusturmuşlardı…Milletimiz onların gayz ve nefret bombardımanları karşısında hep inim inim inlemişti. Onlar da bir türlü doyma noktasına ulaşamadıkları o cehennemî kin ve hiddetleriyle sürekli homurdanıp durdular…
Zira egoları etrafında dönüp durmayı, yol alma sanıyorlardı…Ve tıpkı sandalının hep bir yanındaki küreğini kullanan kayıkçı gibi, aynı noktada daire çizip duruyorlardı…
Kafalarındaki çarpık ve anarşik düşünceleri dillerinden dökülen nefret ifadeleri; kitap, gazete, dergi sahifelerinin yanında, televizyon ekranlarını karartan beyan ve üslûplarıyla bu duyguları kara, düşünceleri kara, ifadeleri kapkara talihsizler kendileriyle birlikte ne yazıkki milletimizin talih yıldızını da karartmaya çalışıyorlardı…Ama nafile…Gündüzün ortasında gözü kapamakla gece olmuyor ki…
Evet bunlar düpedüz düşünce anarşisti insanlardı. Kendi fikirlerinin dışında, (ona da fikir denirse) her türlü otoriteye karşı çıkan, her türlü iktidarı reddeden, sadece yıkmayı düşleyen ve hedeflerine de gerekirse kaba kuvvetle ve bir hamlede ulaşmayı plânlayan; ilhamlarını, Neronlar, Leninler ve Firavunlar gibi canilerden alan bu düşünce bahtsızlarına başka bir isim bulmakta zorlandığımı itiraf etmeliyim…
Bunlar, güçlü olduklarında zalim ve baskıcı; iktidarsız olduklarında da hırçın ve hilebaz olurlar…Hayatın her biriminde, kavgacı tabiatlarıyla düşüncelerini belli eden ve demogojinin bütün türlerini bilen, varlıklarını çığırtkanlıkla göstermekten çekinmeyen, kör ve topal zihniyet, sanki bu ülkede yalnız onlar düşünüyor, yalnız onlar konuşuyor ve karar veriyor gibi, bir hava estirmeye çalışmaktadırlar…
Aslında bu karanlık ruhlu insanlar, hep kendi yalanlayıcı hülyalarıyla beslenir, evham ve hırslarıyla da ayakta dururlar…
Ama kim ne derse desin dünya çapında yaşanan hâdiseler, Allah’ın razı olacağı bir dünyanın oluşacağını ve şekilleneceğini ifade ediyor.
Batı düşüncesi, Ortadoğu, İsrail v.b yerler gökyüzüne son kez bakmakta ve insanlığa son kez hakaret etmektedirler.
Dünya bu günkü haliyle tarihin sonunu değil, batı menşe’li yalanların sonunu haykırıyor.
İnsanın özüyle bütünleşip kâinatın mayası olan muhabbetle insanı kucaklayan İslam’ın, fertten topluma, toplumdan milletlere ve dünya coğrafyasına uzanan bir çizgide yolunun açıldığını haber veriyor. Önümüzdeki zamanlarda artık sadece İslam’ın konuşulacağı günler olacak inşaallah…
“Ümitvâr olunuz. İstikbalde en yüksek gür sadâ İslâm’ın sadâsı lacaktır.”
“ Zaman gösterdi ki, Cennet ucuz değil, Cehennem dahi lüzumsuz değil…”18 Eylül 2011: 09:49 #796611Anonim
Bir çağ kapanıyor, bir çağ açılıyor
17 Eylül 2011 Cumartesi 06:00
Araplarla Türkler arasında kıyamete kadar sürecek bir düşmanlık olsun diye 200 senedir etmediklerini bırakmayan Batılıların muazzam nifak tezgâhını şu son birkaç senede paramparça ettik.Başbakan Erdoğan’ın Mısır, Tunus ve Libya’da “Allah’ın azizi, İslam dünyasını birleştir” gibi sloganlarla karşılanması, yeri-göğü sarsan bir coşkuyla selamlanması, sevgi selinde adeta boğulması, karanlık bir çağın kapanıp aydınlık bir çağın başladığını bir kere daha ve en ufak bir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde göstermiştir.
Arap âleminde yaşanan devrimlerin bütün sorunları bir anda çözdüğünü, Mistır Sayks ve Mösyö Piko’ların çizdiği sınırların bir kalemde silinebileceğini, Türkiye’nin bugünden yarına yeni bir dünya kurabilecek kadar güçlendiğini iddia edecek değiliz; Mısır yönetimini İsrail karşısında ürkek bir siyaset izlemeye sevk eden mevzuları, Tunus-Paris hattındaki can sıkıcı hareketliliği, Libya Ulusal Geçiş Konseyi’nin Mösyö Sayks ve Mister Piko’ya duyduğu minneti, Türkiye’nin NATO’ya İran aleyhinde taviz vermek mecburiyetinde kalışını (veya hükümetin böyle bir mecburiyet hissedişini) vs, vs, vs, bilmiyor değiliz; işimiz elbette kolay değil; ama Batı karşısındaki aşağılık kompleksimizden kurtulup bu işi –hürriyet ve adalet yoluna girmiş bir İslam dünyasında safları sıklaştırarak mevcut dünya düzeninin aşağılık çarkını yıkma işini- bizim işimiz olarak gördüğümüz andan itibaren bu iş mümkün hale gelmiştir.
Bir şey olmak için kendinizi önce o şey olarak tasavvur edebilmeniz lazım; Allah’a şükürler olsun ki artık doğru dürüst bir Türkiye, doğru dürüst bir Arap dünyası, doğru dürüst bir İslam dünyası tasavvurumuz var.
Bugün tasavvur ederiz, yarın oluruz inşaallah.
Olabileceğimizi Mistır Sayks ve Mösyö Piko da görüyor.
Görüyor ve dehşete kapılıyorlar.
Dehşet içinde Mısır’daki sivil toplum kuruluşlarına anti-Türkiye fonlarından para yağdırıyorlar, Tunus’ta demokrasinin Batı yalakası Zeynelabidin Bin Ali diktatörlüğünü aratmaması için var güçlerini ortaya koyuyorlar, Trablus’taki Şehitler Meydanı’nda Erdoğan’dan önce boy göstermeye hayati önem atfediyorlar…
Boy göstermek deyince; bununla asla yetinmemeliyiz.
Libya’ya para yardımı, Tunus’a yatırım, Mısır’la Akdeniz’de işbirliği, yüksek düzeyli stratejik anlaşmalar vs, vs, vs, son derecede önemli, ama böyle şeylerle de yetinmemeliyiz.
Devrim yapan ve halen devrim sürecinde bulunan Arap kardeşlerimizin devrimlerini teminat altına almaya dönük sosyal, siyasi, entelektüel yatırımlarımız da olmalı; hem de George Soroş’ların pabucunu dama atacak kadar çok olmalı.
Bir de, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan, “Bunlar BOP çerçevesinde hareket ediyor” diyenlerin ekmeğine yağ sürerek Arap sokağında Türkiye’nin niyeti hakkında soru işaretleri doğurmaktan kaçınmamız lazım.
Başbakan’ın Mısır televizyonunda başlattığı laiklik tartışması maalesef böyle bir şey.
Bu konuyu ayrıca konuşalım.
Yeni Şafak18 Eylül 2011: 09:51 #796612Anonim
Zihindeki asker
17 Eylül 2011 Cumartesi 06:03
Bugün Türkiye militarist bir düzenden demokratik bir düzene geçmeye çalışıyor.Peki gerçekten geçebiliyor mu?
Bu soru, Türkiye’ye ilişkin başka soruları da gerekli kılar.
Şöyle:
– Toplumsal alan üzerinde militarizm nasıl yeşeriyor ya da hangi toplumsal alan ve koşullarda yeşeriyor?
– Zihniyetimizde, siyaseti algılayışımızda, devlete, siyasete atfettiğimiz anlamlarda militarizm nasıl bir yer tutuyor?
Türkiye’deki uluslaşma süreci ‘Şarklı’ bir nitelik taşır. Balkanlar’dan başlamak üzere Şark’a doğru uluslaşma süreci, Batı’dan farklı olarak dil merkezli değil, din merkezli olmuştur.
Türkiye’deki “ulus oluşumu”nun temelinde de temel olarak 1830’larda başlayan, kökü daha eskiye, Osmanlı’nın ilk toprak kayıplarına giden ve biteviye Anadolu’ya doğru akan yaklaşık 150 yıllık bir Müslüman göçü görülür.
Gayrimüslim nüfusun şu veya bu şekilde Anadolu’dan uzaklaştırılması, dinden hareketle yapılan nüfus ayıklanması, uluslaşma sürecinde madalyonun diğer yüzünü oluşturur.
Bu uluslaşma sürecinin, özellikle topluluklar açısından, travmalarla iç içe geçmiş, sabit bir bellek oluşturacak kadar acılı, yüz-yüz elli yıla yaslanan, sürekli güç üstüne oturan bir süreç olması üzerinde önemle durmak gerekir.
Kaybedilmiş mallar, verilmiş canlar, buna karşılık gasp edilmiş mallar, alınmış canlar üstüne oturan bu sürecin, kimlik kurucu bir yönü bulunmaktadır.
Bu açıdan baktığımızda bugün Türk kimliği ile (askerî) güvenlik fikri ve arayışı arasında, diğer bir ifadeyle güvenlik duygusuyla kimlikleşme arasında yakın bir ilişki olduğunu düşünebiliriz. Bu öykü, güvenlik kurumlarına verilen aşkın ve aşırı değerden millet-ordu anlayışına, siyasetin devlete indirgenen algısına, devlet kurumunun ise temel olarak asayiş ve güç fikri üstüne oturtulmasına kadar uzanan özellikler taşır.
Kök ve kimlik meselesi militarizm açısından önemli toplumsal bir yatak oluşturmaktadır. Ancak işlevi sadece bundan ibaret değildir.
Devlet-zihniyet-militarizm ilişkisi de bu noktada önemli bir yönüyle karşımıza çıkar.
Müslümanlar Anadolu’ya gelirken, gayrimüslimler önemli ölçüde ayıklanırken ve ayıklandıktan sonra gerek İttihat Terakki’nin, gerek Cumhuriyetin iki temel projesi olmuştur.
Bunlardan bir tanesi farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanları Türkleştirme projesidir. İkincisi ise Müslümanlardan bir ulus yaratırken İslam’ı ehlileştirmek projesidir.
Bu projeler otoriter devletin, askerî vesayet modelinin temelinde yatarlar.
Her iki proje de otoriter bir yapıyı, merkezin çevreye, topluma ve kişilere süratle, etkili, dayatmacı bir nüfuzunu kaçınılmaz hâle getirmiştir.
Ordunun devlet içindeki rolünün başlangıç noktalarından birisi burasıdır. İmparatorluk sonu koşullarında ulus oluşturmak aynı zamanda ciddi bir güvenlik meselesi olarak telakki edilebilir.
Ulusu kurmak eğitim, laiklik, birey, görev, hak, kılık kıyafet, yaşam biçimi gibi bildik cihazlarla bir standardizasyon yaratmak kadar, onu içeriden gelecek tehlikelerden sürekli ve düzenli bir şekilde bertaraf etmek anlamı taşımaktaydı.
Türkiye’deki dönüştürücü modernist projenin, asker eliyle ve asker üzerinden hazırlanması ve gerçekleştirilmesi, asker kişi ve askerî durumun bireyler tarafından “modern, kurucu, kurtarıcı ve en önemlisi model” olarak içselleştirilmesi, zihinlerin yarı askerileşmesi süreci olarak da karşımıza çıkar.
Bunlara bakınca, askeri vesayetten arınmanın neresindeyiz, dersiniz?
Zihniyetlerimizi de dikkate alacak olursak, sanırız henüz başlangıcında…
Yeni Şafak19 Eylül 2011: 05:11 #796660Anonim
Bana Dedemi Anlat [TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 90)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:“Kendinize beddua etmeyiniz; çocuklarınıza beddua etmeyiniz; mallarınıza da beddua etmeyiniz. Dileklerin kabul edildiği zamana denk gelir de Allah bedduanızı kabul ediverir.” (Müslim, Zühd 74. Ebû Dâvûd, Vitir 27)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Hazreti Ali (ra), oğlu Hasan (ra)’ın “Bana dedemi anlat” demesi üzerine Rasûlullah (sav) ilgili şu gözlemlerini nakletmiştir:
“-Güler yüzlü, güzel huylu, nazik kalpli. Hiçbir zaman kaba ve sert olmamış. Ağzından hiçbir zaman müstehcen, çirkin bir kelime çıkmamış. Başkalarını tenkit ve takbihten kaçınmış. Sevmediği bir hareket veya durum karşısında bir şey söylemek zorunda kalırsa, onu yapanı kınamadan, incitmeden, kalbini kırmadan vazgeçirmeye çalışmış.”
“-Böyle durumlarda hatayı yapanı şahsen suçlamak yerine “Bazıları şöyle yapar, böyle eder” şeklindeki dolaylı ifadelerle hareketin yanlışlığını belirtip, kimseyi küçük düşürmeden, şahsiyetini rencide etmeden düzeltmeye gayret etmiş.”(Ahmet Taşgetiren Altınoluk Dergisi 1992-Subat, Sayı:072, Sayfa:003)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
eş-Şekûr: Kendi rızası için yapılan işleri daha ziyadesiyle karşılayan, az bir ibadetin karşılığında büyük mükâfatlar veren, kullarının ecrini kat kat artıran, demektir.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Kısa Günün Kârı
Peygamber (sav) Efendimiz’in en güzel örneklerini hayatımızın her alanında uygulayalım.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Lügatçe
hayasız: Utanmaz.
rencide: İncinmiş.
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]19 Eylül 2011: 06:39 #796667Anonim
Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 90)19 Eylül 2011: 06:42 #796669Anonim
[TABLE=”class: cms_table, align: center”]
[TR]
[TD=”width: 600, align: center”]. . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . .[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”] “Eşlerinizin çocukları yoksa terikelerinin yarısı siz kocalarındır. Eğer çocukları varsa dörtte biri size aittir. Bütün bunlar, yaptığı vasiyetin ve üzerindeki borcun ifasından sonradır. Sizin de çocuğunuz yoksa terikenizin dörtte biri eşlerinizindir. Eğer çocuğunuz varsa terikenizin sekizde biri onlara aittir. Bunlar da yaptığınız vasiyetin ve borcunuzun ödenmesinden sonradır. Eğer miras bırakan erkek veya kadın, çocuğu ve anne babası olmayan bir kimse olur ve onun erkek veya kız kardeşi de bulunursa, bunlardan her birinin hissesi altıda birdir. Şayet onların sayısı daha fazla ise, o takdirde onlar üçte bir hisseye ortak olurlar. Bu da yapılan vasiyet ve borcun ödenmesinden sonradır. Bütün bunlar, vârisler zarara uğratılmaksızın yapılacaktır. Bu, Allah tarafından size bir buyruktur. Allah alîm ve halîmdir (her şeyi hakkıyla bilir, cezalandırmada aceleci değildir).” [Nisa Suresi 4,12][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”width: 600, align: center”][/TD]
[/TR]
[/TABLE]19 Eylül 2011: 07:13 #796674Anonim
Arap Baharı’nda İslam ve laiklik tartışması
19 Eylül 2011 Pazartesi 09:49
Başbakan Erdoğan’ın Arap Baharı ülkelerini ziyareti her durağında dikkat çekici görüntüler ve olaylara sahne oldu. Erdoğan’ın şahsında Türkiye’nin bu bahar ikliminde ne kadar sembolik bir anlama sahip olduğu bu gezi dolayısıyla daha net bir biçimde görüldü.
Devrim bölgelerindeki eski liderlerin mukadder gidişlerini tetikleyen ilk hareketin, Davos’ta 2009 Ocağında Erdoğan’ın Peres’e karşı protestosu olduğunu veya Nuh Yılmaz’ın dediği gibi (18 Eylül, Star, Açık Görüş) Arap Baharı’nın Davos’ta başladığını söylemek abartılı olmaz. Erdoğan’ın gezisi esnasında devrimi yapan gençlerden gördüğü teveccühün dili ile Tahrir meydanlarının dili arasındaki yakınlık bunu açıkça gösterdi.
Sarkozy ve Cameron’un apar topar sırf Libya’ya giden ilk lider unvanını Erdoğan’a kaptırmamak üzere bir gün farkla Libya’ya koşmaları esnasında sergiledikleri telaş onları gerçekten sadece komik durumlara düşürdü. Ama onların düştükleri komik durum da Türkiye’nin bu bölgelerde kazanmış olduğu inisiyatifin de bir göstergesi. Bu inisiyatife karşı bu komik duruma düşülmesinin göze alınmış olması da onların çaresizliğinin ifadesi olabilir ancak.
Erdoğan’ın Kuzey Afrika gezisinin tarihsel önemi sadece Türkiye’nin bölgeyle bütünleşme ve kaynaşması bağlamıyla sınırlı kalmadı. Erdoğan’ın laiklikle ilgili Mısır’da verdiği demeç ve sonrasında Tunus’ta ve Libya’da bu demece yaptığı şerhler dolayısıyla da İslam siyaset teorisi, Türkiye’nin laiklik tanımı veya bölgenin sistem arayışları açısından tarihsel etkiler yapacak bir tartışmayı başlatmış oldu.
Her şeyden önce bu konuşmanın “Türkiye modeli” diye bir şeye dikkat kesilmiş, Erdoğan’ın şahsına sempatinin neredeyse ülkenin halihazırdaki tek uzlaşma konusu olan Mısır’da bir iletişim kazası olarak değerlendirilmesi mümkün. Doğrusu konuşmayı ilk duyduğumda katıldığım TV programlarında bu yönde değerlendirmeler yaptım. Çünkü Türkiye modeline ilgi duyan Arap Baharı ülkelerinin Türkiye’den almayacakları belki tek şey laikliktir. Bu laiklik ister batılı anlamıyla olsun ister Türkiye’deki uygulamasıyla olsun, Arap halklarına vaad edebileceği hiç bir şey yok. Din, vicdan ve ifade özgürlüğü sözkonusu ise, bunun İslam hukukunda herhangi bir laik rejimden çok daha fazlasının garantiye alınmış olduğunu düşünüyorlar.
Halihazırda Mısır’da anayasada zaten 1923’ten beri bulunan “devletin dininin İslam, dilinin Arapça ve yasama kaynaklarından birinin Kur’an” olduğunu ifade eden maddelerin değişmesi yönünde liberal ve Kıpti kesimlerin bir girişimi karşısında neredeyse geri kalan bütün partiler arasında tam bir mutabakat oluşmuş durumda.
Temmuz (2011) ayının başlarında bu konuyu ele almak üzere bir araya gelen 32 partinin 28’i bu maddelere dokundurmama hususunda tam bir mutabakat metni ortaya koydu. Bu tartışmayı başlatanlara karşı sergilenen bu tutum bir iki istisna dışındabirbirine muhalif görünen bütün partiler arasında tam bir mutabakat konusu oluşturdu.
Toplumun bu düzeyde bir duyarlılık sahibi olduğu bir konuda Başbakan’ın laiklikle ilgili sözleri bir anlamda hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Başbakanla beraber görüntü vermeyi çok önemseyen hemen herkes konu bu olunca da tepkisini göstermekten çekinmedi. İhvan, mesela, resmi bir açıklama yaparak işi neredeyse Başbakan’ı Mısır’ın içişlerine karışmakla itham etmeye kadar vardırdı.
Erdoğan’ın laiklikle ilgili sözlerinin nasıl bir topluluğa hitap ettiğini bilmediğini düşünmek mümkün değil. Son derece başarılı yürüyen ve Avrupalı liderleri hasedinden çatlatacak verimlilikte bir geziyi bu sözlerin parantezine almayı nasıl ve neden göze alabilmiş olabilir başbakan?
Wisdom-net’ten değerli akademisyen Dr. Levent Baştürk’ün bir yerde karşılaştığım bir yorumu başbakanın bu tercihi ile ilgili dikkate alınabilecek bir açıklama. Şöyle diyor Baştürk:
“Erdoğan’ın Mısır’da dile getirdiği “laiklik”le ilgili düşüncelerini sadece edilen sözlere bakarak değerlendirmek yanlıştır. Diktatörlükten serbest seçimlerin olduğu bir yönetime geçilen ve bazı İslamcı partilerin AK Parti’den açıkça ilham aldığı bir ülkede Başbakan’ın yaptığı laiklik vurgusu, bir kaç gündür İsrail basınında ısındırılan ve Batı medyasıına da servise hazırlanan “İslamcılık ve laiklik düşmanlığı” propagandasını etkisiz hale getirme girişimidir.
Erdoğan’in laiklikle ilgili sozleri, kendisinin Misır’da dile getirdiği Turkiye’nin “bölgedeki en büyük demokrasi” olduğu soylemine paralel olarak da ele alınmalıdır. Aslında bu İsrail’e karşı sadece siyasi ve askeri alanda değil, söylemsel düzeyde de bir meydan okuma, onun elinden “bölgedeki tek demokrasi” olma imtiyazını da alma girişimidir”
Baştürk’ün açıklaması gerçekten kayda değer, ama diğer yandan bu tartışma ciddi bir “İslam ve laiklik” tartışması da başlatmış oldu.
Öncelikle neyi amaçlamış olursa olsun başbakanın işaret ettiği laikliğin Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği laiklik olmadığı çok açık. Diğer yandan Mısır’lı ünlü düşünür Fehmi Huveydi’nin dünkü Star gazetesinde yayınlanan yazısında dediği gibi Erdoğan’ın kendisi asla ne öylesi ne de öbür türlü bir laikliğin ortaya çıkardığı bir lider değil, aksine belki de o laikliğe rağmen ama demokrasi sayesinde ortaya çıkan bir liderdir.
Başbakan’ın konuşmasında işaret ettiği laiklik kendi tanımladığı bir laiklik, ama bu laikliğin de henüz Türkiye’de başarılı ve dindar insanları rahatsız etmeyen bir uygulaması yok. Başbakan’ın formüle ettiği ve Türkiye için Müslümanlar da dahil olmak üzere her kesimin razı olabileceği bir laiklik henüz sadece bir proje. Bir Müslümanın tam bir din ve vicdan özgürlüğüne ve dinler arasındaki ihtilaflarda tarafsızlık ilkesine dayalı bir laiklik tanımı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin özgün bir modeli olabilir ve laiklik teorisine bir katkısı olarak tarihe geçebilir.
Bunun Müslüman siyaset teorisi için de bir tür içtihat tetikleyici girişim olarak değerlendirilmesi ve tartışılması mümkün. Başbakan da “İslam’a aykırı ise beni ikna edin” derken bu sözlerinin başlatacağı tarihsel ve teorik tartışmanın farkında olduğunu da gösteriyor.
Laikliği hiç bir şekliyle kabul etmeye niyeti olamayacak olan Arap Baharı ülkelerinde bu sözlerin bir etkisi olmayacağına göre, laiklik tartışmasının muhatabı belli ki, Türkiye ve Batı kamuoyu.
Türkiye ve Batı kamuoylarını muhatap alan bir konuşmanın Türkiye veya bir Batılı ülkeden değil, içerdiği riske ve maliyete rağmen, Kahire’den yapılmasının ise ayrı bir önemi ve etkisi var. Bu da daha çok tartışma götürecek başka bir hesap.
Yeni Şafak
Ebu Ubeyde Bin Cerrah
19 Eylül 2011 Pazartesi 08:20
Hatay ziyaretimizde merhum Mehmet Özyurt hocamızın kabrini ve köyünü de ziyaret etmiştik.
Hatay tarihine merakımdan dolayı bir kitap araştırdım. Arkadaşımız ve hemşehrim Muammer Türk hocamız “Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın (ra) Hediyesi Antakya” isimli araştırmasını hediye etti. Asr-ı saadetten itibaren Hatay’a doğru uzanan fetihler anlatılıyor.
Antakya’nın fethinde Ebu Ubeyde bin Cerrah anahtar rolü oynamış. Bu güzel çalışmayı dönüş gecemiz ve sabahı mütalaa ettim. Hz. Ömer’in Ebu Ubeyde’ye karşı sevgisi, takdiri, hatta Amvas veba salgınında onu kurtarmak için gayretleri ve Ebu Ubeyde’nin askerlerinden ayrılmayarak orada şehid oluşu destanlaştırılıyor.
Hemen o sabah şehitler diyarı Çanakkale’ye doğru yola çıktık. Yol arkadaşlarımızla sohbet ediyorduk. Yavuz Bey hem araba kullanıyor hem de güzel bir hatırasını anlatıyordu. Cihan Bey de hem unutamadığı bir hatıra anlattı hem de ona bağlı bir soru sordu: “Üniversitede okurken Ergün isimli bir arkadaşımız vardı. Üç beş insanın yaptığı hizmetleri yapardı. Müttekî birisiydi. Bir gün uyanık olduğu halde, ezanları duyuyor, sabah namazına kalkamıyor, arkadaşlarını da uyandıramıyor. Halsiz ve dermansız bir şekilde kalıyor. Beyninde tehlikeli bir tümör olduğu tesbit ediliyor. Tedavi için hastaneye gidip geliyor. Aslında irsî imiş… Ama çok üzülür diye annesine haber vermiyor… Bir gün ameliyat için otobüse binip Uşak Hastanesi’ne doğru yola çıkıyor. Yanına birisi oturuyor ve kendisinin Ebu Ubeyde bin Cerrah olduğunu söylüyor. Önce o zât kendisine Bediüzzaman Hazretleri’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında yazdığı İşârâtü’l- İ’caz tefsirinden bir ders yapıyor. Mevzu takva ve müttekîler… Kur’an-ı Kerim’in takva sahipleri için bir hidayet rehberi olduğu, onların kalblerine hidayet nurları ve feyizlerini üflediği yönünde bilgi verdikten sonra arkadan gelen gayba iman ile ilgili ayet için bir tahliye yapıldığını anlatıyor; çünkü kalbin, takva ile kötülük ve günahlardan temizlenir temizlenmez hemen ardından imanla tezyin edilip süslendirildiği ifade ediliyor. İşte bu meseleyi okuyor. Sonra da ‘Biz de bir temizlik yapacağız’ diyerek operasyona başlıyor. Beyin ameliyatını yaptıktan sonra ayrılıp gidiyor. Hastanede kontrol yapılıyor ve urun alındığı tesbit ediliyor. Ergün’e bunun nasıl olduğu soruluyor. O da belki inanmazlar diye hiçbir şey söylemiyor. Sonra dönüp geliyor ve tekrar hizmetlerine başlıyor.” dedi… Sonra da bana “Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye vazifesini yaparken beyninde kanser olan ve hizmetine sekte vurulan birisinin imdadına yardım için acaba sahabe efendilerimizden Ubeyde bin Cerrah’ın temessül ettirilmesinin hikmeti nedir?” diye sordu. Benim aklıma “Cerrâh” kelimesinden başka bir şey gelmedi. Acaba Ubeyde bin Cerrah efendimizin (ra) sülâlesinde veya kendisinde böyle bir özellik mi vardı? Yoksa sırf İbn-i Cerrah olması itibarıyla sadece babasının ismi cerrah olduğu için, bu münasebetle mi böyle bir şey olmuştu bilemedim. Araştırılabilir. Ama Amvas şehidi Ebu Ubeyde cennetle müjdelenmiş birisi olarak elbette buna lâyıktır.
İman ve Kur’an hizmetkârları kendilerini destekleyen böyle manevî kahramanları hep hatırlamalıdırlar.
Zaman19 Eylül 2011: 07:20 #796675Anonim
Yavuz BAHADIROĞLU
Oyalanıp gidiyoruz işte!
19 Eylül 2011 Pazartesi 08:23
Hayat “idrak” için verildi, biz ise ya yuvarlanıp gidiyoruz ya da oyalanıp gidiyoruz…
Kısacası “idrak”ten kopuk yaşıyoruz.
Hayatı idrak edemediğimiz için de ne var olan güzellikleri görebiliyoruz, ne de değişiklikleri fark edebiliyoruz…
Çünkü ancak “fark” edebilen “idrak” edebilir.
İdrak edebilen şükredebilir…
•
Farkında mısınız mevsim yazdan güze döndü…
Bahçemdeki yediveren gülleri yaz heyecanıyla açmıyor…
Özenle diktiğim ağaçlar kendini bırakmış gibi, ne gövdelerinde parlaklık, ne yapraklarında huzur veren yeşilden eser var…
Mevsim ağır ağır kışa dönüyor: Ağaçların damarlarındaki sular çekilmeye, yediverenlerin içindeki “gül ateşi” sönmeye başladı bile…
Herşey ölüm tadında bu mevsim…
“Ölümde de tat olur mu?” demeyin, olur…
Ya ölüm olmasaydı?..
Nemrut’lar, Firavun’lar, Ebu Cehil’ler ölmeseydi?..
Bunca haksızlığı taşıyabilir miydik?
Rahmetli Başbakan Adnan Menderes’le iki arkadaşını böyle bir Eylül günü (16-17 Eylül 1961) asmışlardı…
Onları ipe gönderen darbenin lideri Cemal Gürsel de yine böyle bir Eylül günü (14 Eylül 1966) öldü…
“Beşer zulmetse de, kader adalet eder.” (Bediüzzaman).
Zalimler zulümleriyle, mazlumlar hizmetleriyle hatırlanır.
•
Hayat, iktidarsızlığa mahkum siyasetçilerin “iktidarsızlık” sendromunu olumsuzluğa dönüştüren “Batsın bu dünya” modundaki yaklaşımlarına ya da günlük gazete ve bildik televizyonların karamsarlık pompalayan yayınlarına kapılıp ziyan edecek kadar ucuz değil.
Hayat, her oluşta saklı güzelliği görme sanatıdır…
Maharet “mü’mince” yaşayıp hayatın “tefekkür” ve “tezekkür” boyutunda yakalamamız mukadder olan ihtişamın “İlahî ikram” boyutunu keşfederek “hamd” kapısından Allah’a ulaşabilmektir.
Seçim bize bırakılmış…
İlâhî sanatı keşfedemeden yaşamak insanın ufkunu karartır…
Hayata olumsuz yönden bakmak şükrü öldürür…
İnsanı hayattan keyif alamaz hale getirir, moralsiz yapar…
Mevsim değişti yine, ama bakalım bakış açımız değişti mi?..
Bakın hâlâ mevsimler değişiyor…
Geceler gündüze dönüşüyor…
Güneş doğarken ayrı, batarken ayrı renk cümbüşünün tablolarını çiziyor…
Mehtap ve gökkuşağı hâlâ çıkıyor…
Yıldızlar hâlâ dünyanın en güzel bestesinin İlâhî nağmelerine uyup zikrediyor…
Yağmurun seyrine doyum olmuyor…
Biz neden bu zikre katılmayalım?19 Eylül 2011: 07:22 #796676Anonim
Haşmet BABAOĞLUHayat oyun değildir!
19 Eylül 2011 Pazartesi 06:54
Görmüşsünüzdür, bir reklam var.
“Hayat bir oyundur; zekice oyna!” deniyor.
Sporla ilgili internet sitelerini tıkladığımda bu reklamla sık karşılaşıyorum ve hiç şaşırmıyorum.
Çünkü hayatı bir oyun gibi görmek ve göstermek pek yaygınlaştı son zamanlarda.
İnsanın daha duyduğu anda pek de düşünmeden “a vallahi doğru!” dediği türden bir yaklaşım.
Ama insan hayatını azıcık da olsa irdelediğinde bu teze katılabilir mi? Hiç sanmıyorum.
***
Benzetmeler hoştur. Zihnimizi çalıştırıp parlatır.
Mecazlar yoluyla sözün vurgusu ve anlamı çoğaltılır.
Ama kritik eşiği aşmamak; yani mecazla gerçeği birbirine karıştırmamak koşuluyla!
Bilmek gerekir ki, en ağır oyun bile hayattan hafiftir!
En çekişmeli oyun bile hayatın yanında “light” kalır!
Kitleleri hayatın bir oyun olduğuna inandırmak, onu hem anlamından hem de derin ahlakından soyutlamaktır.
Nasıl mı?
Diyelim ki hayat bir oyun!
Ama “doğru dürüst oyna!” diyen yok! Reklam sloganına bakacak olursak, istenen sadece “zekice” oynamak!
***
İşin özü…
Oyunlar hayata benzerler; çünkü hayatı kendilerine model alırlar. Bu başka şeydir!
Hayatsa hiçbir oyuna benzemez. Bu bambaşka bir şeydir!
Bir oyunu bitirir, bir başkasına başlarsınız.
Oyunun kurallarına uyar; kazanır veya kaybedersiniz.
Peki hayat böyle midir?
Böyledir, diyorsanız; siz gerçekte hiç “yaşamıyor”sunuz, demektir!
Hayat oyun olsaydı eğer, oyunlar icat etmemize gerek kalmazdı!19 Eylül 2011: 07:24 #796677Anonim
O mektup suç belgesidir
19 Eylül 2011 Pazartesi 05:00
Üç vatan evladının idam sehpasına götürüldüğü bugünlerde “Demirkırat Belgeseli” tekrar ekranlara geldi.
Tarafsızlık görüntüsü altında üç vatan evladının millet vicdanında mahkum edilmeye çalışıldığı aşikar. Önce şunu net bir şekilde zihnimize yerleştirelim: Belgeselde anlatıldığı gibi Türkçe ezan yasaklanmadı; sadece Arapça ezan yasağı kaldırıldı. Ezanı, isteyen Türkçe, isteyen Arapça okuyabilecekti. Laiklikten söz ederken mangalda kül bırakmayanlar, bu serbestinin laikliğin ürünü olduğunu anlamıyorlar mı? Elbette anlıyorlar; ama onların derdi laiklik değil.
İşin garip tarafı, dinle uğraşanların hemen hemen tamamının ne kulakları ezanda, ne gözleri namazdadır. Bıraksalar da Müslümanlar inandıkları gibi yaşasalar, daha uygar bir tavır içinde olmazlar mı? Kimilerinin, dinin bizi geri bıraktığını söylemelerini anlamak mümkün değil; atom bombası yapmalarına Diyanet İşleri Başkanı mı mani oldu? Ay’a roket fırlatmalarını bir hoca mı engelledi?
Henüz elli yaşlarında, başbakanlık için genç sayılabilecek bir insan, halkın, ezanı orijinaline sadık okuyabilmesi uğruna meseleyi istifaya kadar götürebiliyor. Bu samimiyet ve iman karşısında saygı duyulmaz mı? Fakat bir subay orduevinde yemek yerken darbeye karar veriyor. Kim olarak ve ne hakla? Ey Rabb’im, ne zamana kadar ferdi telakkiler bu milletin başında Demokles’in kılıcı gibi sallanacak?
Emir erliğinin kaldırılması, maaşların azlığı da darbe sebepleri olarak sıralanıyor. Vatan savunması için askere alınan memleket çocuklarına aile hizmeti gördürmek ne derece yakışık alır? Maaşın azlığını da anlamak mümkün değildir. Maaş azsa, bu mesleği tercih etme. Tercih etmişsen, istifa et. Hem istediğin mesleği icra et, hem de arzu ettiğin maaşı al. Bu hiçbir ülkede makul görülebilecek bir şey değildir.
Darbenin en önemli sebebi, ülkemizin hızla kalkınmasını önlemekti. Ankara, adeta Ortadoğu’nun başkenti haline gelmişti; bir devlet başkanı geliyor, bir başbakan uğurlanıyordu. Milletimizin hamlelerini önlemek için iç ve dış mihrakların el ele verdiğini olaylara biraz dikkatli bakan görür. Demokrat Parti iktidarına karşı amansız bir muhalefet yürüten İnönü, Kore’deki olayları kastederek mealen şöyle dedi: “Türk milleti Güney Kore milletinden daha az şerefli değildir.” Darbeyi bu sözden daha çok tahrik edici bir cümle bulunabilir mi? İçerde İnönü hiçbir ölçü tanımayan muhalefet yaparken, dış mihraklar da kalkınma ekonomimizi frenleyebilmek için kredileri kestiler. Fakat Menderes hükümeti çıkarılan zorlukların üstesinden gelmeyi biliyor, ekonomimiz kalkınmaya devam ediyordu. Emperyalistlerin yer altı zenginliklerine göz diktiği Ortadoğu’yu bu şerir güçlere kapatmak gayretiyle Türkiye’nin başını çektiği Bağdat Paktı kuruldu. Menderes’e duyulan aşırı sevgiden duyulan, o dönemde Avrupa’nın başını çeken İngiltere, Bağdat Paktı’nı yıkmak için Irak’tan başladı. Bağdat Paktı’nın Ankara’daki toplantısına gelmekte bulunan Irak Kralı Faysal, havaalanında yakalandı, kurşuna dizildi. Irak Başbakanı Nuri Said Paşa’nın ve hükümetin ileri gelenlerinin öldürülmeleriyle yetinilmedi. Beşikteki çocuklar da doğrandı. Bu vahşetler işlenirken Bağdat Paktı’nın metninden dolayı ortaklarının müdahale etmek hakkı vardı. Türkiye bu hakkını kullanmak için harekete geçmek istediğinde Menderes, Irak’ın meşru hükümetini devirenler için “Asiler, hainler!” kabilinden ağır sözler söyledi; ama bir müdahalede bulunulmadı. Perdenin arkasında nelerin cereyan ettiği elbette kamuoyundan gizleniyordu. Aradan yıllar geçti; araları bozulan Kasım Gülek, İnönü’yü, işte bu darbe sırasında Albay Fens’e bilgi vermekle suçladı. İnönü, Gülek’i yalanlayamadı. Ne gariptir ki İnönü’nün Fens’e verdiği bilginin üzerinde kimse durmadı. Bu suretle de ortaya daha karmaşık bir tablo çıkmış oldu. Geleceğin tarihçileri, Albay Fens’e, İnönü’nün nasıl bilgi verdiğinin üzerinde dururlarken, İnönü’nün de nasıl bir fonksiyon ifa ettiğini gözden kaçırmamalıdırlar.
Hukukta olağanüstü mahkemenin yeri yoktur. Böyle bir mahkeme kurmak, ateşi maşa ile tutmaktır. Hükmü benim adıma sen ver demektir. Demokrat Parti’den aday adayı olup da milletvekili listesine giremeyenlerin Yassıada mahkemeleri heyetinde bulunmaları da işin tuzu biberidir. Ayrıca mahkeme başkanı Salim Başol; “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” demekle mahkemenin mahiyetini veciz bir şekilde ifade etmişti.
Belgeselde İnönü’nün idamların önüne geçmek için Milli Birlik Komitesi’ne mektup yazdığı söylendi. İnönü Ankara’da yaşıyordu; Komite de orada idi. Gidip konuşabilir veya telefon edebilirdi. Niçin mektup yazmak ihtiyacını duydu? Biraz tarih ve hukuk nosyonu teşekkül eden, “Bu işte yokum; bakın mektup yazdım” demek için tarihe belge bırakmak gayretini görür. Gereksiz gayret suçu gizlemek çabasıdır. Dolayısıyla o mektup İnönü’nün suç belgesidir.
Zaman19 Eylül 2011: 07:26 #796678Anonim
Bediüzzaman’ın ‘Kürtlerin tabiatı’ yorumu
19 Eylül 2011 / 08:50
Bediüzzaman’ın kanaati odur ki, Kürtlerin insani ve yönetsel doğaları, hangi düşünce, teori ve inanıştan beslenirse beslensinRisale Haber-Haber Merkezi
Risale Akademi’nin, Akademik Araştırmalar Vakfı (AKAV) ile birlikte düzenlediği “Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi” konulu konferans 1 Ekim 2011 tarihinde yapılacak.
Akademisyenler, yazarlar ve gazeteciler Münazarat sorularını cevapladılar:
İşte 7. soru ve özetlenen cevaplar:
7. Bediüzzaman’ın “Kürtlerin tabiat-ı meşrutiyet-perverâneleri” ifadesi, Onun milli seciye nazariyesine yakın durduğunu mu gösterir?
Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Sadık Kılıç:
Her şeyden önce ‘milli seciye’ anlayışını açmakta yarar görüyorum.. Anlayabildiğim kadarıyla bu niteleme, insanın, bireysel ve izole bir yaşam halinden sıyrılarak, toplumsallaşma, böylece bireylerin müşterek ve kaçınılmaz bir aşama olarak, bir nizam içinde yaşamaları halini ifade eden sosyal bir duruma/biçimlenişe göndermede bulunmaktadır.
‘Milli’ terimini, sosyolojik delaleti bağlamında anlarsak, toplumsal olarak; dar, durağan, dışa kapalı, her tür diyalog ve iletişime geçit vermeyen, dünya olgusunun merkezine salt kendini yerleştirmiş (egosantrik), bu sebeple de patolojik düzeyde narsist/boy-sülale-biz merkezli bir cemaat ve aşiret oluşumunu değil, bilakis açık uçlu, gelişimci, kolektif duyarlılıklara yüzü dönük, kendi gerçekliği yanında diğer toplumsal ve kültürel gerçeklikleri de gören; insan tekinin genel ve özsel karakteri olan müşterek ve mütemeddin/mütahaddır bir varlık oluşu, yalın bir his ve psikoloji durumundan oluş haline geçirmeyi başarmış, daha da güzeli, bunu bir seciye, bir davranış modu ve refleksi haline getirmiş, bu sebeple de şeffaf ve gelişmiş bir beşeri yapılanma hali ve realitesi ile yüz yüze geliriz..
Bu günün gözde sosyolojik ve siyasi terimiyle belirtmek gerekirse, ‘milli seciye’ betimlemesi, insan ve onun toplumu hakikatine vurgu yapar; apriori genel kabul ve öngörülerin yanında, bizzat insan teki ve toplumunun da bir referans olduğunu; salt birey iradesine dayanan toplumsal teşekkül ve yönetsel tezahürlerin yerine, aposteriori bir durum olan ‘halk ve toplum beğenilerinin de bir değer kaynağı oluşturduğunu; etkin ve aktüel yönetme erkinin, erk kullanma iznini, millet ve onun asli unsurlarına da dayandırmak zorunda bulunduğunu; varoluşsal hakikat alanı içinde beşeri ve kültürel yol alış ve serüvenin de, aynı şekilde, çoklu ve diyalojik bir süreç içinde, çatışkan güçler olarak değil, bilakis tesanüt ve teâvün halindeki unsurlar halinde, birbirlerini tanıyıp teyit eden, bu yolla da ‘kendi istidat ve benlik hakikatlerini keşfeden’ (teâruf) fenomenler olarak gerçekleştikleri toplumsal ve idari/siyasi bir yapıyı işaret eder..
Milli seciye, bir monarka, bir despota, bir tirana, bir hükümdara, bir krala; monist ve entegrist/başkalarına tahammülsüz ve hoşgörüsüz anlayışlara, yönetim tarzına, sosyo kültürel yapılanmaya ilgi ve sempatiyle bakmaz! Kendisi hakkındaki tarihsel gerçeklik ve değerlilik algısı kadar, diğer beşeri ve sosyal olguları da, objektif bir çerçeve içinde, varoluş paradigmasının ayrılmaz bir kıvamı haline getirir, birlikte ve karşılıklı zenginleşerek var olma ritminin (Unitas multiplex-Sami Selçuk) mayasına dönüştürür. Varlıkta ve varoluşta bu çoklu ve müşterek: yani millete dayanma ve yaslanma refleksi o denli yerleşik ve yapısal bir noktadadır ki, egemenlik paradoksu ya da ‘Demokrasinin yine Demokrasi vasıtasıyla ortadan kaldırılması’ riski olarak nitelenebilen, ‘Yasanın, bir adamın iradesine itaat etmeyi ve teslim olmayı emretmesi’ formuna bürünebilecek olan ‘mutlakıyetçi ve tek bireyci yönetim’ tekliflerine dahi, şiddetli ve amansız bir şekilde hasım!..
Bediüzzaman’ın, ‘Kürtlerin tabiat-ı meşrutiyet-perverâneleri’ şeklindeki ifadesine ve bu ifadenin ‘milli seciye’ betimlemesiyle ilişki ve münasebetine gelince…
Bediüzzaman’ın, Kürtlerin tabiat ve seciyelerini betimleme bağlamında serdettiği bu hüküm, anlayabildiğim kadarıyla pozitif ve onurlandırıcı bir hissi yansıtmaktadır.. Hiç kuşkusuz, daha oylumlu sosyolojik ve etnografik araştırmaları gerektirse de, en azından bu hükmü veren zatın kendi benliği üzerinden elde ettiği bu algı, kanaatimizce, ‘milli seciye’ anlayış ve nazariyesine vurgu yapmaktadır! ..
Her şeyden önce bu hüküm, sahibinin ‘kendisi üzerinden’ elde ettiği fıtri bir sezgi ve algının yanı sıra, uzun tarihsel, toplumsal ve beşeri deneyimlerinden ulaşmış olduğu reel ve sosyolojik bir kanaati dışa vurmaktadır!
Bir dilek ve talep duygusunu ne kadar içerdiğini bilemeyeceğimiz bu cümleden yola çıkarak diyebiliriz ki, Bediüzzaman’ın kanaati odur ki, Kürtlerin insani ve yönetsel doğaları, hangi düşünce, teori ve inanıştan beslenirse beslensin, meşruti olmayan, bir başka ifadeyle mutlakıyetçi ve monarşik yönetim tarzlarına muhaliftir! Bunlara asla sempatiyle bakmaz! İnsani ve fıtri olarak benliklerinde hazır buldukları milli/çoğulcu/diyalojik/teârüfe dönük mizaç ve varoluş algısı, arızi olarak kurgulanacak olan her tür etnikçi ve ırkçı söylemleri bile dışlar; dışlayacaktır da!..
Çünkü, Bediüzzaman’ın kendi ferdi varoluş düzlemi kadar, engin sosyal deneyiminden de ulaştığı algıya göre, Kürt doğası ve karakteri, mutlaklığı ve zorbalığı değil, başkalarının varlığı ve değerlerini de göz önünde bulunduran, başka talep ve önermeler karşısında sınırlı ve mukayyet olan meşruti anlayışları, demokrasi ve çoğulculuğu geliştiren, onu besleyip daha da güzelleştirmeye müheyya bir benlik düzlemidir.. Tanrısal bir lütuf olarak da değerlendirilebilecek olan bu tinsel ve toplumsal açık uçluluk/diyalojik yatkınlık, başka kültürel, etnik ve toplumsal realitelere doğru açılımcı bir hamle ile bizzat kendi etnik dünyasından neşet etmiş olsa bile, totaliter ve baskıcı hareket ve taleplere de şiddetle karşı duracak; özgürlükler ve millet katılımı zemininde, kucaklayıcı, sevgi yüklü ve barışçı bir yapı vücuda getirecektir…Bu kısa açıklamadan ortaya çıkan netice, ‘evet’tir!..
http://www.RisaleAkademi.com
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.