• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 481 ile 495 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #796679
    Anonim

      Boyum 3 metre olsun diye dua etsem kabul olur mu?
      19 Eylül 2011 / 02:41
      Bir ateistten gelen ilginç soru…

      Soru: “Madem Allah duaları kabul ediyor, boyunun 3 metre olması için dua et bakalım.” diyen bir ateiste nasıl cevap vermeliyiz?
      Cevap:
      Değerli kardeşimiz;
      Dua bir ubudiyettir. Bizim dualardaki ana prensibimiz ibadet kastı ve gayesi hakim olmalıdır. Yoksa duayı sırf kabul edilmesi gereken ve ihtiyaç dilekçesi olarak görmek yanlıştır. Ayrıca Allah hakimdir hikmetsiz, abes iş yapmaz. Gündüz ortasında gece olması için dua etmek bu duanın kabul edilmeyeceğini peşinen kabullenmek anlamına gelir. Çünkü Allah hakimdir hikmetsiz iş yapmaz. Kulun hikmet ölçüleri ile bağdaşmayan istekleri de yerine gelmez.
      Hikmetin bir tarifi de şöyledir: “Hikmet, ahlâk-ı İlâhiyye ile tahallûktur” yâni İlâhî ahlâk ile ahlâklanmak…
      Nedir İlâhî ahlâk? En kısa ifadesiyle, Kur’an ahlâkı… Allah’ın razı olduğu ahlâk…
      Allah, hiçbir şeyi başıboş yaratmamıştır, faydasız hiçbir icraatı yoktur. Ve insan, yaptığı işlerde malâyani dediğimiz, ömür tüketmekten öte bir işe yaramayan faydasız işleri terkettiği ölçüde bu sırra mazhar olur. Allah’ın sevgili kullarının dualarının ekseriyetle kabul olmasının bir hikmeti de budur.
      İnsanların bile saçmalık olarak niteleyeceği bir şeyi -haşa- Rabbimizin izzetini itham edercesine istemenin ne kadar çirkin olduğu hikmet nazarıyla bakılınca anlaşılır.
      Selam ve dua ile…
      Sorularla İslamiyet

      #796680
      Anonim

        Şialar Said Nursi’yi Moskova’da tanıttı
        19 Eylül 2011 / 10:04
        Şialar Said Nursi’yi tanıtan bir kitabı basarak Uluslararası Moskova Kitap Fuarı’nda sergiledi

        Kemal Benek’in haberi:
        RİSALEHABER-Şialar Bediüzzaman Said Nursi’yi tanıtan bir kitabı basarak Uluslararası Moskova Kitap Fuarı’nda sergiledi.
        Ankara’daki Nur dersanesinin açılışına katılan Sözler Yayınevi Temsilcisi Abdülkerim Baybara, 24. Uluslararası Moskova Kitap Fuarı’ndaki güzel gelişmeyi anlattı.
        Daha önce Ezher alimlerinden Ahmed-i Sayih’ten Bediüzzaman Said Nursi hakkında kitap yazmasının istendiğini hatırlatan Baybara, “O kitap hazırlanmış. Lübnan’da Şii bir yayınevi kitabı basmış. Şialar Üstad hakkındaki kitabı yani Tarihçe-i Hayat’ı Moskova’daki kitap fuarına getirmişler. Onlar da kendi alimleri gibi takdim ediyorlar. Bu çok güzel bir gelişme” dedi.
        http://www.RisaleHaber.com

        #796682
        Anonim

          Zalimlerin hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur
          19 Eylül 2011 / 04:27
          Günün Ayet-i Kerime meali…

          Bismillahirrahmanirrahim
          Cenab-ı Hak(c.c), Şûrâ Suresi 8. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
          Allah dileseydi onları bir tek millet yapardı. Fakat O, dilediğini rahmetine kavuşturur; zalimlerin ise hiçbir dostu ve yardımcısı yoktur.

          #796683
          Anonim

            Said Nursi:Anne-babanın vazifesi öğretmende
            19 Eylül 2011 / 06:49
            Şu zamanın dindar bir muallimine eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum, çünkü

            Risale Haber-Haber Merkezi
            Son Şahitlerden Bayram Yüksel anlatıyor:
            Üstadımız Bediüzzaman Said Nursi, muallimler ziyarete geldiklerinde onlarla çok fazla alâkadar olurdu. “Şu zamanın dindar bir muallimine eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum, çünkü eski zamanda dinî terbiye ebeveyne verilmişti, bu zamanda o vazife muallimlere verilmiş, muallimin iyisi çok iyi, fenası da çok fena. Çünkü masum çocuklar muallimlerine çok dikkat ederler, âdeta mıknatıs gibi hocalarından ne görürse iyiyi de fenayı da çekerler. Muallimin iyisi minare başında, kötüsü kuyu dibindedir. Muallimler için ortası yoktur, ya âlay-ı illiyyinde veya esfel-i safilindedirler. Ortası yok” derdi.
            Onun için dindar muallimlere çok ehemmiyet veriyordu. “Eğer vaktim olsa, hergün dindar bir muallime on altın lira veririm. Çünkü dünyada benim çocuğum olmadığından, bütün dünyadaki çocuklara şefkat cihetiyle alâkadarım” derdi. Muallimlere ders verirken merhum Hasan Feyzi, Mustafa Sungur, Abdurrahman Yüksel gibi zatları misal verirdi ve ‘Sizleri de onlar gibi kabul ettim’ derdi.

            (Son Şahitler)

            #796803
            Anonim

              Kunfeyekun Tanıtım Yazısı………

              selamün aleyküm değerli dostlar;

              Evvel Allah, Sonrası Yine Allah, ve Dahi Sözlerin En Güzeliyle Bismillah.

              Herhangi Bir Ücret Talep Etmeksizin Burada İslamiyete Hizmet Etmek İçin Açılmış Bir Forum Mevcut.

              Öncelikle Kunfeyekun Nedir ?

              Gökleri ve yeri bedî olarak (örneksiz) yaratandır. Bir işi kadâ ettiği (olmasını istediği) zaman, o şeye sadece “Ol!” der. O, hemen olur.

              SadakAllahülazim….

              Uzun Lafın Kısası Bizler Kunfeyekun Ailesi Olarak İslamiyeti Yaşamak Ve Yaşatmak İçin Bir Forum Sitesi Açtık.

              Bu Güzel Sitemizde Günlük Ayet Ve Hadisler,Görüntülü Vaaz Ve Kuran Hatimleri,Çeşitli Öğütler,Allah’ı Anlatan Her Türlü Döküman,Video,Resim,Peygamber Efendimiz Hakkında Sayılamayacak Ve Ekleyebildiğimiz Kadar Konu,Dini Soru ve Cevaplar,Dini Bilgiler,Rüya Tabirleri,Fıkıh ve Akaid,Mübarek Gün,Gece Ve Aylar,

              Mezhepler,Risale-i Nurlar,Editörlerimiz Tarafından Kaleme Alınan Yazılar,Sağlık v.s Sayamayacağımız Her Türlü Konular Ve Bir O Kadar Da Dostluk Ve Kardeşlik Ortamı…

              Evet Bunların Hepsine Tanık Olmak İçin Foruma Kayıt Olmanız Bile Gerekmemektedir…

              Selametle Ve Dua İle..en derin saygılarımla…….

              Hayırlı Günleriniz olsun inş. hep……….

              #796806
              Anonim
                #796986
                Anonim

                  [TABLE=”align: center”]
                  [TR]
                  [TD=”width: 600, align: center”]. . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . .[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD=”align: center”] “Zina eden kadınlarınız hakkında dört şahit isteyin. Eğer dört kişi şahitlik ederlerse, ölüm kendilerini alıp götürünceye veya Allah kendilerine bir yol gösterinceye kadar onları evlerde alıkoyun. Sizden bir çift fuhuş yaparsa onlara eziyet edin. Eğer tövbe edip hallerini ıslah ederlerse onları cezalandırmaktan vazgeçin. Çünkü Allah, tevvab ve rahîmdir: (tövbeleri kabul eder ve çok merhametlidir).” [Nisa Suresi 4,15-16]

                  a- Zina cezası olarak Kur’ânda ilk gelen hüküm bu âyetle bildirilen azarlama, bir iki pataklama kabilinden rahatsız etmedir.
                  b- İkinci olarak, bu sûrenin 15. âyeti gelip zinakâr kadını evde hapsetme hükmünü getirmiştir.
                  c- Son olarak ise 24,2 ile gelen yüz değnek cezasıdır.
                  Bu bekârların cezası olup evli zinakârlar recmedilirler. Bazı alimlere göre, bu 16. âyet livata yapan erkeklere ait olup, onlara verilecek tâzir cezasını bildirmektedir.

                  [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD=”width: 600, align: center”][/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #796989
                  Anonim

                    İmanı yargılamak kula düşmez Allah’ın işidir
                    22 Eylül 2011 / 07:42
                    Bir medeniyetin çocukları Sünni, Şii, Vahhabi, Selefi gibi suni ayrımlara kapılarak birbirlerini tekfir edemezler

                    Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, “Bir Müslümanın kendi yorum dünyasından hareketle başka bir Müslümanı tekfir etmesi (kafir sayması), dalaletle suçlaması, imanını yargılamaya kalkışması aynı zamanda bir fikir ve düşünce terörüdür” dedi.
                    Diyanet’ten yapılan yazılı açıklamaya göre, Görmez, “Nebevi Sünnet ve Çağdaş İslami Araştırmalar Konferansı”nda, “Tekfir Fenomeni” başlıklı bir sunum yapmak üzere Medine’ye gitti. Konferanstaki sunumunda, bir Müslümanın başka bir Müslümanı tekfir etmesinin bir fikir ve düşünce terörü olduğunu belirten Görmez, şunları ifade etti:
                    “Bu terör, şiddeti mubah gören başka terörlerin de öncüsü ve habercisidir. Yaklaşık yüze yakın fikir ve düşünce okulunu bağrından çıkarmış bir medeniyetin çocukları Sünni, Şii, Vahhabi, Selefi gibi suni ayrımlara kapılarak birbirlerini tekfir edemezler. Dini ilimler öğreten bütün fakülte ve üniversitelerin bu durumu göz önünde bulundurarak, programlarını, müfredatlarını yeniden gözden geçirmesi bir zorunluluk addetmiştir.”
                    Yeryüzünde en kötü yargının Müslümanlar’ın birbirinin imanını yargılaması olduğunu söyleyen Diyanet İşleri Başkanı Görmez, “Allah imanı yargılamayı insanlara bırakmamıştır. İmanı yargılamak Kula düşmez. O Allah’ın işidir” dedi.
                    Hz. Muhammed’in vefatından sonraki dönemde yapılan bu türden yargılamaların Müslümanları parçalanmaya götürdüğünü hatırlatan Başkan Görmez, modern zamanlarda aynı hastalığın tekrar nüksettiğini ve insanların kendi yorumlarını esas alarak başka Müslümanların imanlarını yargılamaya kalkıştıklarını kaydetti.
                    Diyanet İşleri Başkanı Görmez, bu durumun dünyanın birçok yerinde ve İslam dünyasında ciddi sorunlara yol açtığını, Kafkasya’daki karışıklıktan Somali’deki açlığa kadar pek çok yanlışın temelinde cehalete dayanan bu fikir ve düşünce terörünün olduğu görüşünü dile getirdi.
                    Haberler

                    #796990
                    Anonim

                      Said Nursi’nin Deccal-Mehdi bekleyene cevabı
                      22 Eylül 2011 / 06:28
                      Hadiste deccalın eşeğinin kulaklarının fil kulağı gibi olacağını okumuşlar. Bediüzzaman’a sorduklarında…

                      Risale Haber-Haber Merkezi
                      Son Şahitlerden Salih Uğurtan anlatıyor:
                      (1905’de İnebolu’da dünyaya gelen Salih Uğurtan 17 Kasım l989 tarihinde vefat etti.)
                      (Salih Uğurtan ve arkadaşları) ezan okumanın, Kur’ân öğrenmenin, Allah demenin yasak olduğu 1930’lu yıllarda “Hazırlanın! Birşey çıkacak…” diye bir araya gelmeye, harp âletleri toplamaya başladılar. Yaptırdıkları kocaman kılıçları haftada 3-4 defa biraraya gelip biletiyorlar, Hz. Mehdinin gelmesini bekliyorlardı. Günler geçiyor, sık sık bilenen kılıçların ağızları gittikçe ufalıyordu.

                      O sıralarda İnebolu’da bir şâyia yayılır: “Kastamonu’ya bir Hoca Efendi gelmiş, onu merdiven altı gibi bir yere hapsetmişler, çeşitli işkencelere maruz bırakmaktadırlar… “ İnebolu’dan öncelikle Ziya Dilek Ağabey merhum ve diğerleri gider elini öperler.
                      Bu arada Deccal konusunda her nekadar bazı kanaatlere varmışlarsa da yine de müteşabih bazı hadislerin manalarını karıştırmaktadırlar. Hadiste deccalın eşeğinin kulaklarının fil kulağı gibi kocaman olacağı, ayaklarının yumuşak olacağı, yürürken de arkasından şiddetli bir ses ve pis bir koku bırakacağı rivayetini okumuşlar. Bu konuyu Bediüzzaman’a sorduklarında şu cevabı veriyor: “Kardaşım, şu bildiğiniz otomobil bir parça o tarife benzemiyor mu? Bunun da kapıları fil kulağı gibi, ayakları (lastikleri) yumuşak ve giderken arkasından hem pis bir koku, hem de ses çıkarıyor.”
                      Bu cevaptan sonra kanaatleri daha da kesinleşmiş. Üstad kendilerine muhtelif konularda ders verip asrın cihad tarzının kılıçla, topla, tüfekle değil, kitap yazmakla, okumakla, fikirle ve ikna ile olduğunu izah ettikten sonra ayrılmak üzere kalkarlar. Bediüzzaman, “Kardaşım, maddi kılıçlar kınına girsin. Artık zamanın mücahedesi manevi kılıçlarladır” diyerek ellerine birer kitap tutuşturur. Hz. Üstadın yüksek şahsiyeti ve veciz sohbeti karşısında kendilerinden geçen bu zatlar dışarda kendilerine geldiklerinde birbirlerine sorarlar: “Yahu Hoca Efendi bizim kılıç bilediğimizi nereden biliyordu?”
                      (Son Şahitler)

                      #796996
                      Anonim

                        BarekAlllah Seydamıza…

                        #797034
                        Anonim

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD=”align: center”]Hz. Enes Radiyallahu Anh anlatıyor: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vessellem) buyurdu ki:

                          “Her şeyin bir kalbi vardır. Kur’an’ın kalbi de Yâ-sîn’dir. Kim bu sureyi okursa, Cenâb-ı Hakk, bu okuması sebebiyle kendisine, Kur’an-ı Kerim’i -Yâ-Sîn hariç- on kere okumuş sevabı verir.”

                          (Tirmizi, Sevâbu’l-Kur’an 7)
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD][/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #797067
                          Anonim

                            Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığında
                            23 Eylül 2011 / 04:07
                            Günün Ayet-i Kerime meali…

                            Bismillahirrahmanirrahim
                            Cenab-ı Hak(c.c), Nahl Sûresi 78. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
                            Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz. Şükredesiniz diye size işitme (duygusu), gözler ve gönüller verdi.

                            #797068
                            Anonim

                              Çok acı günlerdi
                              22 Eylül 2011 Perşembe 06:50
                              Aradan yarım asır geçmiş. 1961, 2011… İstiklal Caddesi’nde yürüyordum, öğleden sonraları çıkan bir gazeteyi birisi bağırarak satıyordu. Alıp şöyle bir baktıktan sonra parçalayıp yere attım. İnfazın yapıldığını yazıyordu… 17 Eylül 1961…
                              Çok kötü günlerdi.
                              Darbe, iftira, zulüm yargılamaları, işkence filmleri, radyodaki Yassıada Saati… Onca işkenceden, zulümden aşağılamadan sonra, “infazlar olmaz” diyordum; o da oldu.
                              Peyami Safa’yı da o yaz kaybetmiştik. İçimde sabit bir sıkıntı vardı. Uyurken bile rahat değildim… Sonra ağlayan insanların doldurduğu seçim meydanları açıldı… Seçimden başka her şeye benziyordu.
                              İki ay sonra, bir apandisit ameliyatı için 10 gün Gureba Hastanesi’nde yattım. Geceleri herkes uyurken, ben şiir falan yazıyordum… “… İşte sevgilerimin de bağrını da yakan kor; işte senin de aczin bundadır doktor!” diye bir şeyler…
                              Sevdiğimiz saydığımız bazı insanlar, olup bitenlere bizim gibi üzülmüyorlardı. Beni en çok zedeleyen de buydu. Bir avuç sorumsuz insan gelmiş zulmetmiş değildi, bu zulmü onaylayan kesimler vardı. CHP seçmeni büyük ölçüde öyleydi. İçlerinde öyle olamayacaklarını umduklarımız da maalesef aynı duyarsızlığı gösteriyorlardı.
                              İnönü’nün samimiyetine o zaman da inanmamıştım, şimdi de inanmıyorum. Samimi olsaydı, infazların yapılmaması gerektiğini açıktan söylerdi ve bunu yapacak cesarete de itibara da sahipti. 22 Şubat’a karşı çıktığı gibi, infazlara da karşı çıkabilirdi. Askerler onun, fısıldadıklarına değil; haline tavrına, duruşuna baktı ve bundan cesaret buldu. İnönü’nün verdiği mesaj, “siz bilirsiniz” anlamını taşıyordu. Bu mesajı, duruşuyla, tavrıyla, haliyle verdi; yazdığı satırlar ve söylediği özel görüşme cümleleri, sadece tarihe kendisi için bir olumlu not düşmek amacını taşıyordu.
                              Cevdet Sunay “asarsanız iyi olur, ama biz doğrudan karışmayız; siz bilirsiniz” demişti MBK’ya. İşte bu başka türlü bir “siz bilirsiniz”dir! Bu mesajı komutanlarıyla beraber gelerek, MBK’ya fiilen ve resmen tebliğ ediyor. MBK, böyle bir “siz bilirsiniz!”e karşı çıkamazdı. Çünkü bu tavır, fiili-resmi-sorumlu etkili gücün eylemiydi. Birinci tavır “siz bilirsiniz benden bu kadar!” anlamına gelirken; ikincisi “sonrasında neler olur bilinmez!” kararlılığını içeriyordu. Ama İnönü önceden açık tavır alsaydı, Cevdet Sunay bu mesajı seslendiremezdi.
                              Hıfzı Veldet Velidedeoğlu, infazlara taraftarmış. O konuşmadan duramamış, diğer profesörler karşı olduklarını söylemişler mi? Onlar da “siz bilirsiniz” diyorlardı! Onların “siz bilirsiniz”i de şöyleydi: “Bize sormuyorsunuz, iyi de yapıyorsunuz. Siz ne yapacağınızı bilirsiniz zaten”!
                              … Yüce Rabb’im her şeyi biliyor. En doğrusunu, en gizlisini biliyor. Bugün, o zamanki aktörlerin, hemen hemen, hiçbiri hayatta değil. Menderes gitti de; İnönü’ler, Gürsel’ler,Başol’lar kaldı mı?
                              Geldik, gidiyoruz… Ne götürdüğümüz, neler yaşadığımız, mahiyetleriyle ve karşılıklarıyla görülecek orada. Gel de Yenişehirli Avni’nin beyitini hatırlama: “Ruz-i Mahşerde sorarlarsa nemiz var denecek; Biz bu dünyada günah etmedik insancasına!”
                              İnsanca olmayan günahlar; gayretullaha dokunan günahlardır, cezası özel olan günahlardır. O; Adil-i Mutlak’tır; bizim izahını yapamayacağımız hallerin de tam karşılığını bilir ve verir. (İkab’ın bir nüansı da budur.) Bu dünyada kısmen verir ve veriyor da zaten. 1950’de başlayan cunta gruplaşmaları potansiyel bir haldi ve onların varlığı hiçbir şeyi izah etmez. O açıdan baktığınızda 27 Mayıs’ı ve infazları kimin gerçekleştirdiği belli bile değildir. Geneldeki gerçek fail ise çok büyük ekseriyetiyle o zamanki CHP ve CHP’li aydınlar idi. O cunta çekirdekleri İnönü’nün icazet ve meşruiyet tahrikleri ve tescilleri olmasa parmaklarını bile kıpırdatamazlardı. Milli Birlik Komitesi 27 Mayıs’tan sonra adeta kura ile seçilerek belirlendi. Onların birbirinden haberleri bile yoktu. Organizatör, şeklen geri planda duran İnönü ve bağlılarıydı. Darbeyi ve sonrasını oya gibi işlediler. 19 Eylül 1961 tarihli Milliyet, Menderes’in son sözlerini şöyle veriyor: “Hatalarımın ve çocuklarımın cezasını çekiyorum.” İnfazdan sonra bile iftira ediyor. Başka söze gerek var mı?

                              #797225
                              Anonim

                                Allah yakını olmanın yolu ve ödülü
                                24 Eylül 2011 Cumartesi 06:23
                                Kur’an, Allah’ın sözü, insanlığa gönderdiği son mesajı, son uyarısı, son çağrısıdır. Bu çağrıya kulak verenler, cennete gitmek üzere kalkmaya hazırlanan uçağa ve gemiye binmiş olacaklar. Kulak vermeyen ve uyarıları dikkate almayanlar ise, treni veya uçağı kaçırmış olacaklar, uzun mahşer yolculuğunda aç, susuz, sefil, sahipsiz ve araçsız kalacaklardır.

                                Namaz kılabilecek kadar Kur’an öğrenmek ve ezberlemek farz-ı ayindir. Kur’an’ın tamamını ezberlemek farz-ı kifayedir. Bir kısım insanlar Kur’an’ın tamamını ezberlerse Müslümanların tamamını sorumluluktan kurtarmış olurlar. Kur’an’ın tamamını hiç kimse ezberlemezse, bütün Müslümanlar günaha girmiş olur.

                                Öyleyse:
                                1-Ya Kur’an’ın tamamını ezberleyeceksiniz, yani hafız olacaksınız;
                                2-Ya çocuğunuzu hafız yapacaksınız,
                                3-Ya da hafızlık yapanları, hafızlık yaptıran kurumları destekleyeceksiniz, yani Kur’an kursları açacaksınız, mevcut kursları geliştireceksiniz, güzelleştireceksiniz, modernleştireceksiniz ve yaşatacaksınız. Onların bekçisi, neferi ve hizmetkârı olacaksınız.

                                Bu yol insanı, Ehlullah yani Allah’ın ailesinden olmaya götürür. Ehlullah olmaya giden yolun:
                                Birinci basamağı, Kariu’l- Kur’an olmak. Yani Kur’an’ı usulüne göre yanlışsız okumak.
                                İkinci basamağı, hafizu’l-Kuran olmak. Yani Kur’an’ı usûlüne göre ezberlemek.
                                Üçüncü basamağı, hadimü’l-Kur’an olmak. Yani Kur’an’ın hizmetkârı olmak, Kur’an’ın okunduğu, okutulduğu kurumların inşasında, ihyasında rol almak, hizmetkâr gibi çalışmak.

                                Dördüncü basamağı, hamiyü’l-Kur’an olmak. Yani Kur’an okuyanları, okutanları, Kur’an kurslarını korumak, Kur’an kursları açanlara, onlara hizmet edenlere yardım etmek, onların işlerini, hizmetlerini kolaylaştırmak, geliştirmek.

                                Beşinci basamağı, ehlü’l-Kur’an olmak. Yani Kur’an’la konuşmak, konuşmasını Kur’an’la yapmak, Kur’an uzmanı olmak, Kur’an ahlakıyla ahlaklanmak, Onunla düşünmek, Onunla yaşamak, Onu yaşama biçimi olarak tercih etmek

                                Altıncı basamağı, ehlullah yani Allah ailesinden, Allah dost ve yakınlarından olmaktır. İlk beş basamak insanı işte bu noktaya çıkarır. Yani insanı Allah Teala’nın yakınları arasına sokar. Ki onlar Allah’tan başkasından ne korkarlar, ne bir şey beklerler. Herkes şahlardan, padişahlardan çekinirken padişahlar da onlardan çekinir ve onlara saygı duyarlar. Onların sohbetine devam ederler, ahirete ciddi çalışır, günahların tuzağına düşmekten kurtulurlar.

                                Mevlana’nın huzuruna bir hafız girince Mevlana hemen ayağa kalkmış, onu en üst köşeye oturtmuş, sonra da: “Kur’an’ı nasıl rahle ve kürsünün üzerine koyup hürmet gösteriyoruz Kur’an’ın lafzını ezberleyen hafızlar ve manasını ezberleyen alimler de öyle hürmet görmeli ve en üst noktaya oturtulmalıdırlar,” demiştir. Ve yine demiştir ki: “Kur’an ayetlerinin yazılı olduğu bir kâğıt, nasıl yerden kaldırılıyor ve ateşe layık görülmüyorsa, Kur’an ayetlerini ezberleyenler ve Kur’an ahlakıyla ahlaklananlar da böyle hürmete layık görülecek ve cehennemde yanmayacaklardır.”

                                Hattâ Peygamberimizden gelen hadislere göre böyle hafızlara yakınlarından on tane cehennemliği cehennemden kurtarma hakkı verilecektir.

                                Kur’an ayetlerini ezberleyipte onlarla amel etmeyen, yani Kur’an’ın emir ve yasaklarına riayet etmeyen hafızlar için de: “Demek cevizleri iyi sayıyor ve koruyorlar ama kabuğun içindekilerden haberleri yok, yazık” buyurmuştur.

                                #797227
                                Anonim

                                  Fabrika ayarları
                                  25 Eylül 2011 Pazar 06:03
                                  Her türlü güzellikler ve çirkinliklerin bir arada olduğu yer dünya deniyor.
                                  Zıt kutupların bir arada olduğu yeryüzünün varlığı bile insana ders ve ibret için yeterli ama görmesini bilene.
                                  Çünkü, insanoğlu da çeşit olarak tıpkı yeryüzü gibi.
                                  Eşref-i mahlukâta yakın olanlar da var, esfel-i safiline yakın olanlar da.
                                  Bunlardan hangi taraf ağır basıyorsa, dünyaya o zihniyet hakim oluyor.
                                  İnsanlık ve dünya düzeninin gidişatını bu zıt kutuplar belirliyor.
                                  Mesela, dünya şu anda büyük bir küresel ekonomik krizin içinde.
                                  Bunun sorumlusu kim?
                                  Atmosferi delen, okyanusları petrolle kirleten, denizlere şehirlerin pisliğini akıtan, maden ararken, elektrik santrali kurarken çevreyi yaşanmaz hale getirenler kim?
                                  Uzaylılar değil herhalde!
                                  *
                                  Toprak, su, hava, güneş, bunlar bütün canlı varlıkların ortak malı.
                                  Bunları korumak da hem tek tek insanoğlu’nun hem de insanların kurduğu en büyük örgüt olan devletlerin yani herkesin görevi.
                                  *
                                  Evrenin sahibi aslında düzeni kurmuş.
                                  Pislik ve kirlilikten beslenen canlılarla yeryüzünü temizletiyor.
                                  Ancak insanı serbest bırakmış.
                                  Yani pislik ve kirlilikten beslenen bir insan türü yaratmamış.
                                  Onu eşref-i mahlukat olarak yaratmış.
                                  Yani yarattıklarının en şereflisi olarak.
                                  İnsanoğlu’nun fabrika ayarlarıyla yanlış yapmasına imkan yok.
                                  Dünyanın en şerefsiz mahluku olabildiği gibi, fabrika ayarlarında kalarak en şerefli halini muhafaza edebiliyor.
                                  Kendi çaba ve gayretiyle doğru ve yanlıştan yana tercih yapıyor.
                                  Evrenin sahibinin burada müdahalesi yok.
                                  Tercih hakkı tamamen bize ait.
                                  *
                                  İyi şeyler de yapıyoruz.
                                  Örneğin bu yıl Orman Bakanlığı tohum hariç 500 milyon fidanı toprakla buluşturacak. Türkiye’yi sedir ormanlarıyla kaplayacak.
                                  Bu başarısından dolayı da Birleşmiş Milletler 10. Dünya Ormancılık Zirvesi’ni Türkiye’de yapmaya karar vermiş.
                                  Orman Bakanlığı Türkiye’yi Sedir ormanları ile kaplamaya kararlı.
                                  İzmit Belediyesi de Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) ve Kocaeli Üniversitesi (KOÜ) ile yürüttüğü ‘Bitkisel Atık Yağlardan Biodizel Üretim Projesi’ ile 3 yılda 320 milyon 500 bin ton suyun kirlenmesini önlemiş.
                                  Bunlar insanoğlunun fabrika ayarlarında çalıştığının örnekleri.
                                  Birde fabrika ayarları bozuk insanların yaptıkları var.
                                  Onlar da şöyle yapıyor:
                                  Çok para kazanmak için şehir kenarlarındaki ormanları yok ederek, oralara siteler inşa edebiliyor.
                                  Deniz kenarlarını betonlaştırarak kişiye özel mülkler haline getirebiliyorlar. Akarsu ve derelerin yatağını değiştirerek oraları ev ve işyerleriyle doldurabiliyorlar.
                                  Bu yerlerin bütün insanlığa ait yerler olduğunu unutarak ya da es geçerek buraları işgal edebiliyor.
                                  *
                                  Bireysel olarak bunlara dur deme gücümüz yok.
                                  Durdurmaya çalışmak gibi bir gayret içine de giremeyiz.
                                  Neden?
                                  Çünkü yasalar, böyle durumlarda kimin müdahale edeceğini belirlemiş.
                                  Toplumun zararına olan faaliyetleri engellemek, halkın sağlığını, değerlerini korumak vazifesini devlet denen kuruma vermiş.
                                  *
                                  Şimdi ben Zeytinburnu’nda yapılan gökdelenlerin zihinlerdeki İstanbul silüetini ve Sultanahmet Camii’nin görüntüsünü bozmasını engelleyemem.
                                  Şişli’nin simgesi olan Şişli Camisi’ni gölgeleyen Karagözyan Ermeni Vakfı’na ait 6.5 dönümlük araziye otel ve rezidans yapılmasına da mani olamam.
                                  İstanbul’un silüetini korumak benim görevim değil.
                                  Ama benim için çalışan ve çalışması gereken devletin görevi.
                                  Yüksek kazanç hırsıyla fabrika ayarları bozulan insanları bu ayarlara döndürme vazifesi de devletlerin.
                                  Yani devlet arabasına talip olan siyasilerin.
                                  Yeni Şafak

                                15 yazı görüntüleniyor - 481 ile 495 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.