• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 586 ile 600 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #797911
    Anonim

      Arapça öğrenen şeriatçı olmaz…
      05 Ekim 2011 Çarşamba 07:11
      Haber Türk Gazetesi’nde Pazartesi günü yayınlanan bir haber duyarlı çevrelerde
      rahatsızlık yarattı. İlk okuduğumda ben de kendi kendime “Hoppala, bu da nereden
      çıktı?” dedim. Hemen aklıma Ak Parti iktidarının eksen değiştirme çabaları
      geldi. “Acaba bu önerinin altında başka bir şey var mı?” sorusunu sordum.
      Nedense koşullanmış bir kuşkuculuk var içimizde. Adeta içimize yerleşmiş ve bir
      türlü atamadığımız bir kuşku bu…
      Konu 1997’den bu yana ilköğretimin 4. sınıfından itibaren seçmeli yabancı dil
      olarak verilen ikinci yabancı diller arasına “Çince, Fransızca, İngilizce,
      İspanyolca, İtalyanca, Japonca ve Rusça’dan” sonra Arapça’nın da alınması. Şimdi
      Milli Eğitim Bakanlığı’nda bir hazırlık başlatılmış. Buna göre önümüzdeki
      yıllarda Arapça’nın aşamalı şekilde 4. sınıftan 8. sınıfa kadar seçmeli dil
      olarak okutulması planlanıyor.
      Yabancı bir dil okutulmasıyla laik sistemin tehlikeye girmesi arasında belki
      bir ilişki kurmakta zorlanabilirsiniz. Ancak sözü edilen dil Arapça olunca
      nedense işin rengi değişiyor. Fransızca, Almanca veya İngilizce olsa kimse böyle
      bir tartışmaya girmezdi. Normal görülürdü.
      Arapça’nın yaygınlaşmasından neden ürküyoruz ?
      Oysa her yabancı dil öğrenen kişiye çok şey katar. O kişi bir ikinci kimlik
      kazanır. Geçmişin içimize soktuğu “Batı değerleri daha yararlıdır…Doğu değerleri
      geridir” anlayışı özellikle söz konusu dil Arapça olunca daha da canlanıyor.
      Fransızca, Almanca veya İngilizce öğrenmek batılı değerlere bağlılık, Arapça ise
      gericilik, daha da önemlisi İslamcılığı arttırıcı bir unsur olarak görülürdü.
      Hedefimiz batı, batının teknolojisi ve zenginliği idi. Arap olan şeyler bizi
      ilgilendirmezdi.
      Türkiye, dünya dengeleri düşünüldüğünde artık bambaşka bir sürece girmiş
      durumda. Bu süreçte de yabancı dil bir zorunluktur. Para kazanabilmek ve başka
      ülkelerin deneyimlerinden yararlanmak için kaçınılmazdır. Bu dönemde özellikle
      Arapçayı küçümsemekten vaz geçmeli, öğrenen herkesin kendini Siyasi İslam’a
      kaptıracağı gibi bir kuşkuyu da üstümüzden atmamız gerekiyor.
      Bütün bunlar bir yana, benim yabancı dil konusunda iki önemli notum var:
      1- Arapçanın yanı sıra, hatta Arapça kadar önem verilmesi gereken diğer
      “yükselen dillere” dikkat edilmesi gerekiyor. Bunların başında da Çince geliyor.
      Unutmayalım ki geleceğin yükselen ülkesi Çin’dir. Ardından da hemen yanı
      başımızdaki komşunun Rusçası geliyor.
      2- Yabancı dil öğretilecekse doğru dürüst öğretilmelidir. Yıllarca yabancı dil
      okuyan öğrencilerin doğru dürüst bir cümle dahi kuramadıklarını görüyoruz.
      Herşeyden önce doğru dürüst öğretmen yetiştirelim, iyi bir öğretim altyapısı
      sağlayalım, sonra eğitime geçelim.
      MEB Talim Terbiye Kurulunun dikkatine…
      Ne kadar ilerledik?

      06 Ekim 2011 Perşembe 05:05
      AB’nin ilerleme raporu taslağı, durum muhasebesi yapmak için uygun bir vesile. Bu raporlar yıllarca Türkiye’ye karşı bir düşmanlığın, en azından ayak sürümenin göstergesi olarak yorumlandı.
      ‘Demokrasiniz geri. Askerler ülkeyi yönetiyor. Hukuk düzeniniz insan haklarına aykırı. İşkence yaygın.’ gibi, bu raporlarda tekrarlanan eleştiriler, Türkiye’nin iç işlerine müdahale olarak takdim edildi. Eleştiren, eleştirilir. Ancak üzerimize çökmüş olan boğucu atmosfer, tepkileri de yönlendirdi. Neyse artık herhangi bir kompleksimiz, her hal ve şartta Türkiye’yi küffara karşı kahramanca savunmak gibi bir hamasetimiz kalmadı. İlerleme raporunda yer alan eleştirilerin bir mantığı var. Demokrasi, hukuk, insan hakları konusunda evrensel standartlara göre durum gözden geçiriliyor. Çizgiyi aşan sübjektif yorumlar elbette var. Ama yine de bize, bulunduğumuz yeri belirlemek için sabit bir nokta, bir kerteriz noktası veriyor. Evrensel normlar ile bizim değişen normlarımız mukayese ediliyor. Aynı normların ışığında fiilî durum ve uygulamalar gözden geçiriliyor.
      İlerledik mi? Rapor ilerlediğimizi söylüyor. Yeterli mi? Elbette değil. Gidilen yol doğru. Cesur adımlar atılmış. Ama yine temel sorunlar alanında atılması gereken adımlar var. Askerlerin siyasetten çekilmeye zorlanması yeterli değil. Ayrıca her alanda sivil denetimin kurulması ve işletilmesi gerekiyor. YAŞ’ta ve Sayıştay denetiminde eksikler ve boşluklar var. Hukuk sistemi ile ilgili, 2010 referandumu ile yapılan düzenlemeler büyük ilerlemeler ama bu istikamette doldurulması gereken yasal boşluklar duruyor. Yargı ile ilgili sorunlar aynı şekilde azalmakla birlikte devam ediyor. AB raporu, tutuklu yargılama gibi kararların açık gerekçelerinin olması gerektiğini söylüyor. Yeni anayasa yapım süreci ile ilgili olarak müzakereye önem verilmesi gerektiği vurgulanıyor.
      AB İlerleme Raporu’nun sıraladığı eleştirilerin bir kısmı zaten geniş taraftarı olan eleştiriler. Bir kısmı da hükümet tarafından bir politika ufku olarak benimsenmiş ve uygulamaya konulmuş durumda; Anayasa için başlatılan müzakerelerde olduğu gibi. Demek ki siyasî-hukukî düzenin meşruiyetine dair standartlarımız artık evrensel standartlarla çakışıyor. Aynı pencereden bakıp, aynı ölçülere uygun adımlar atıyoruz. Ama bizim yine de farklı eleştirilerimiz olmalı.
      Türkiye’nin ilerlemesi, arkasında yüzde 50’lik halk desteği olan bir siyasî iktidarın marifeti. Bu ilerleme -her ne kadar büyük adımlar atılmış olsa da- bir siyasî liderliğin, bu liderliğin yüklendiği kararlılık ve istikrarın eseri. Türkiye’nin bugün ulaştığı ileri demokratik düzen -ekonomisi gibi- bir siyasî başarı. Dünyayı sırtında taşıyan Atlas gibi, bugünün siyasî iktidarı yükün altından çekildiği zaman her şey tepetaklak olabilir. Değirmen gürül gürül akan bir suyla değil, çarkları elleriyle çeviren bir hükümetin marifetiyle dönüyor. Kısaca Türkiye henüz kalıcı bir sistem oluşturmayı başarabilmiş durumda değil. Yapısal değişimin vardığı nokta sistemi, kendini idame ettirecek ve bağışıklığını oluşturacak hale getirmekten henüz çok uzak.
      Anayasa, bunun için gerekli. Anayasa Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durabilen, dört mevsimde de iş gören bir siyasî düzene geçmesi için bir çözüm değil, büyük bir fırsat. Bu fırsattan kalıcı bir çözümün çıkması anayasanın bütün toplumun katılımı ile yapılmasına bağlı. Bir demokratik düzen ancak halk ona sahip çıkarsa işler. ‘Ne düşünüyorsun?’ sorusuna ‘hiçbir şey’ diye çevresine bakınıp cevap veren bir halkla demokrasiyi işletemezsiniz. Anayasa yapım süreci bu yüzden yeni bir anayasa yapmaktan önce halkı demokrasinin öznesi haline getirmek için bir fırsat.
      Askerin sivil denetimi, hukukun herkes için adalet dağıtması, insan haklarına sonuna kadar riayet edilmesi, herkesin eşit ve onurlu yurttaşlar haline gelmesi konusunda bu toplumda oluşacak ortak iradeden söz ediyoruz. Siyasî parti kimliklerini, mezhep bağlarını, etnik kökenleri aşan bir ortak bilinç. Demokrasi ancak bu bilinç üzerinde ayakta durabilir, kendini devam ettirebilir ve en önemlisi zorlu sorunları çözecek güce ve çevikliğe kavuşur.
      Zaman

      #797912
      Anonim

        Zehir ve panzehir
        05 Ekim 2011 Çarşamba 07:00
        Mustafa Altıoklar gibi kimi Türk olduğunu söyleyenler ‘Bir Türk olarak Kürtlerin konumunda ben olsaydım dağa çıkardım’ gibisinden fantezi veya zevzeklik yapıyorlar.
        Lakin işin hiç şakaya gelir tarafı yok. Zira bu sözlerin bedelini bir biçimde masumlar ödüyor. Bu hususta yapıcı olmak gerekir. Canı dağa çıkmak isteyenler çıkabilir lakin ekranlarda kışkırtıcılık yaparak ucuz yöntemlerle dağın gücünü pekiştirmek isteyenler elbette ki hacimlerinin dışında örgüte katkıda bulunuyorlar. Böyle dağın gönüllü destekçileri varken elbette ki işimiz zor. Denildiği gibi, böyle dost varken düşmana gerek yok. PKK meselesi bir turnusol kağıdı. Yapıcı olanlarla olmayanları birbirinden ayırıyor. Zehir ve panzehiri tefrik ediyor. Doğrudan veya dolaylı olarak PKK’ya destek çıkan çok sayıda ses var. Hem nalına hem mıhına vuran ve gri alanı temsil ve teşkil eden liberal kesimler de var. Bu kesimler arasında özellikle de Cengiz Çandar ve Hasan Cemal gibiler öne çıkıyorlar. Hasan Cemal, PKK’yı istihfaf eden bir biçimde onların Baader Meinhof gibi bir örgüt olmadığını savunuyor. Sanki hayır cemiyeti! İşte 11 Eylül’ün akil adamlarından Hasan Cemal işte bu noktada isabet buyuruyor. Gerçekten de PKK, Baader Meinhof değil. Baader Meinhof örgütü her türlü boyaya giren pragmatik bir örgüt değil. Nokta eylemler yapan ve geçmişe kalan bir örgüt. Lakin PKK ideolojisini ve her şeyini pazarlayan bir örgüt. Bir eli dinde diğer eli Marks’ta. Ve Baader Meinhof’dan farklı olarak kitlelere hitap eden ve kitlelere mal olmuş bir hareket. Maalesef bu böyle. Böyle olması onu Baader Mainhof’tan daha faziletli kılmaz. Belki daha korkunç ve daha tehlikeli hale getirir. Bu gelinen noktada devletin de kabahati olduğunu reddetmiyoruz. Lakin her yanlışa silahlı mukabele edilecek olursa dünyada ne düzen ne de huzur kalır.
        ***
        Gri alanda duran liberallerin yapıcı olmaları mümkün değil. Sadece PKK onların zemininden güç devşiriyor. Dolayısıyla bu ülkenin tutkal ve çimentosu arasında maalesef liberalleri göremiyoruz. Ulusalcıları, ayrılıkçıları ve liberalleri bir kenara koyduğumuzda geriye yapıcı tek unsur kalıyor. İslami kesimler. Bunlar arasında tam istikamet üzerinde olanlar ise azın azı pozisyonunda. PKK ve yandaşlarının bu ülkenin tadını tuzunu kaçıran bir zehir hükmünde olduklarını biliyoruz. Peki bu zehrin panzehirini kim veya kimler temsil ediyor? Kıvırmadan ve yalpalamadan İslami kesimlerin ve özellikle de Risale-i Nur eksenli çabaların panzehiri temsil ettiğini görüyoruz. Zira onlar ortak ve geçişli alanı temsil ediyorlar. 1 Ekim (2011) Ankara-Kızılcahamam’da Risale Akademi tarafından organize edilen ‘Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi’ Konferansında PKK ve benzeri yapılanmaların zehir olduğunu anlattıktan sonra Risale-i Nur’un panzehir hükmünde olduğuna değindim. Aynu’l Calut öncesi Mısır Mehmet Akif’in deyimiyle İslam’ın son ordusudur ve Moğollar Mısır kapısına dayanmışlardır. Eyyübilerin son sultanı da sabi ve çocuktur. Vasileri tarafından idare edilmektedir. Sultanu’l ulema İzzettin bin Abdusselam tarihin akışını değiştirir ve iktidarı ödünç olarak mutabakatla Muzaffer Kutz’a devreder. Moğollar, Tatarlar olarak anılmaktadır ve yanlarında da Türk ve Müslüman milletlerden çeriler ve askerler vardır. Mısır Ordusu da Muzaffer Kutz ve Baybars’ın şahsında Türk’tür. Bundan dolayı bazı Mısırlı şairler bu manzara karşısında şunları söylemekten kendilerini alamamışlardır: Hüm kavmun dauhum ve devauhum minhum. Yani onlar öyle bir kavimdir ki, zehirleri de panzehirleri de kendilerindendir. Bunu bugün Kürtçülük meselesine de uyarlayabiliriz. PKK ve bileşkesi kesinlikle zehri temsil ederken Risale-i Nur ise panzehiri temsil etmektedir. Dolayısıyla Kürtlerin de zehirleri ve panzehirleri kendilerindendir. Zira Risale-i Nur muhabbet mesleğidir ve husumete vakti yoktur. Asayişin bekçisidir. Yöntem olarak müspet hareketi esas almıştır.
        Yeni Akit

        #797913
        Anonim

          İHL’ler mesleki eğitime mi model, liselere mi?
          05 Ekim 2011 Çarşamba 06:09
          Müslüman nüfusun eğitimi konusunda sıkıntı yaşayan ülkelerin Türkiye’ye yönelik farklı ilgisi daha varmış yeni öğrendik.
          Vietnam’dan gelen 10 kişilik heyet din eğitimi ve imam hatip modeli üzerine bilgi almış.
          Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, MEB, Müftülük ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden yetkililerle görüşen Vietnam Hükümeti Din Komitesi Başkan Yardımcısı Nguyen Thanh Xuan başkanlığındaki heyete ‘yabancı öğrenci statüsünde Vietnam’dan öğrenci kabul edebiliriz. Öğretmenleri eğitebiliriz’ mesajları iletilmiş.
          85 milyonluk Vietnam’da yaklaşık 75 bin Müslüman, 45 cami var.
          Daha önce de Rusya Başbakanı Putin’in talimatıyla özel danışmanı Türkiye’ye gelip imam hatip modeli konusunda bilgi almıştı.
          Senegal, Japonya, Pakistan, Tacikistan ve Çin’den de MEB’e bu yönde başvurular gelmiş.
          Meslek Lisesi statüsündeki İmam Hatip Okulları, son üç yıldır oldukça yüksek miktarda halktan talep görüyor.
          Bu modelin bu kadar rağbet görmesinin ardındaki sebeplerin iyi araştırılması lazım.
          Özellikle siyasiler ve bürokrasi tarafından.
          Yeni Şafak

          #797914
          Anonim

            @uğur 264437 wrote:

            Tasavvuf
            05 Ekim 2011 Çarşamba 07:16
            Tasavvuf; saflık, berraklık, şeffaflık, safiyet, samimiyet, amel, yaşantı, terbiye anlamlarına gelir.
            Mutasavvıflar yünden elbise giydikleri için bu adı almış olsalar da, giysileri gibi yaşantılarının dahi farklılığını gösterir.
            Tasavvuf erbabı Peygamber Efendimizin yaşayışını örnek alırlarken, alimler, onun ilmine varis olmuşlar, pedagoglar O’nun ahlakını ve güvenilirliğini esas almışlardır.
            Her bir ilim ve yaşayış erbabının O’ndan alacağı bir çok örnek ve temel esaslar vardır.
            Tasavvuf arınmaktır. Kişinin nefsinin bulandırdığı her türlü bulanıklıktan arınması, duru bir hale gelmesidir.
            Tasavvuf yaşamaktır. Yaşayışını hayata yansıtmaktır. Nefsiyle beraber hayatı arıtmak ve arındırmaktır.
            Şeytanla mücadelede onun hilelerini bilmek, zikir, tesbih, ibadetlerle, farz, nafile ve teheccüdlerle kalkan oluşturmak, korumak ve korunmaktır.
            Tasavvufta söz değil, öz vardır. Göz değil gönül vardır. Kulak değil basiret hükmeder. Kalıp değil kalb hakimdir.
            Tasavvuf fasıllarla değil, asıllarla meşgul olmaktır. Asla talib olmaktır.
            Tasavvuf doğuştan getirilen günahsızlığın hayat boyu sürdürülmesidir.
            Tasavvuf hayattır. Hayat onunla saflaşır, safileşir.
            Tasavvuf netice değil, başlangıçtır, bir şeylere başlamaktır.
            Tasavvuf O’ndan gelip, O’na gitmektir. O’nunla olmak, O’nda olmaktır.
            Tasavvuf bir yol, bir yordamdır. Yordamı olmayanların yolu da olmaz. Yola girmeyenler yol yordam bilemez ve bulamazlar.
            Tasavvuf O’nda fani olmak, fena bulmak, toprak olup, benliğinden tecerrüd etmektir.
            Tasavvuf olmak için ölmektir. Nefsini öldürmektir. Onunla olmamak ve o nefisle yola çıkmamaktır.
            Tasavvuf sormak değil sorgulanmayı seçmektir.
            Ölmeden önce ölmek, ölüme hazırlanmak, kefeni giyip kabre girmek, kabir hayatı yaşamaktır.
            Tasavvuf bir Nakşibend, Kadiri ve Mevlevi mesleğidir. Asırlardır insanlar bu yolla irşad edilmişlerdir. Toplum bununla kontrol altına alınmıştır. Zor, uzun ve yorucu bir yoldur.
            Tasavvuf kalbi işlettirmek ve çalıştırmaktır.
            Safiyet mahiyettir. Tasavvuf mahiyetini bilmek ve bulmaktır.
            “Beşerin havassü’l-hums-u zahire ve batınadan başka, alem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş’ur pek çok hisleri var. Hiss-i samia, basıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sadise-i sadıka olan saika vardır. Hem bir hiss-i sabia-i barika olan şaika var. O şevk ve sevk yalan söylemez. Yanlış gidemez.” (Mesnevi-i Nuriye, Nokta, 215)
            Tasavvuf batini duyguları beslemektir. O duyguları ahirete tevcih etmektir.
            Tasavvuf Allah’a dost olmak ve bu dostluğu sürdürmektir.
            Tasavvuf bir tefekkür mesleğidir. Murakabeye dalmak, itikafa çekilmektir.
            Tasavvuf; -Men arefe nefsehu fe gad arefe Rabbehu- yani –Nefsini bilen Rabbini bilir- hakikatınca, nefsini bilmek, dış alemden soyutlanarak iç dünyasında seyahat etmektir.
            Tasavvuf zahiri ilimlerden ziyade, ledünniyat ilminde ilerlemektir.
            Tasavvuf cennet adamı olmayı amaçlar.

            bunu sız kendı dusuncelerınızden mı derledınız yoksa bır yerden alıntımı? cok guzel paylasım ALLAH razı olsun kardesım…

            #797916
            Anonim

              yazarı Mehmet ÖZÇELİK, risalehaber’den alıntı..

              #797938
              Anonim

                [TABLE=”align: center”]
                [TR]
                [TD=”width: 600, align: center”]. . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . .[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD=”align: center”] “Eğer size yasaklanan günahların büyüklerinden kaçınırsanız, sizin öbür küçük günahlarınızı örtüp affederiz ve sizi değerli bir mevkiye yerleştiririz.”[Nisa Suresi 4,31]

                Büyük günahlar, Allah’ın kesin olarak haram kılmakla beraber işleyenleri âhirette azap ile tehdit ettiği günahlardır. Bir hadis-i şerife göre bunlar: Şirk, sihir, adam öldürmek, yetim malı yemek, zina, meşrû savaşta ordudan kaçmak, namuslu mümin kadınlara zina isnad etmektir. Bazı rivayetlerde anne babaya isyan, faiz yemek de bunlardan sayılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki en büyük günahlar, hepsinden kaçınmayı temin etmek için, müphem bırakılmıştır.

                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD=”width: 600, align: center”][/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #797940
                Anonim

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD=”width: 36, bgcolor: #FFFFFF”][/TD]
                  [TD=”bgcolor: #FFFFFF”]Kur’an-ı Kerim’den…[/TD]
                  [TD=”width: 65, bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD=”width: 36, bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
                  [TD=”bgcolor: #FFFFFF”]Bilmez misin ki, kuşkusuz Allah gökte ve yerde ne varsa hepsini bilir. Kuşkusuz bunların hepsi bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)dır. Şüphesiz bu, Allah’a göre çok kolaydır.
                  “Hacc Sûresi 70. Ayet Meali”[/TD]
                  [TD=”bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD=”width: 36, bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
                  [TD=”bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #797945
                  Anonim

                    [TABLE=”align: center”]
                    [TR]
                    [TD=”colspan: 3″] Rabbimiz Kur’anda şöyle buyuruyor:[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”width: 13″] [/TD]
                    [TD=”width: 624, align: left”]”Ey iman edenler! zandan çok sakının. Çünkü zanların bir kısmı günahtır. Birbirinizin gizli hallerini araştırmayın. Kiminiz kiminizi gıybet etmesin. Hiç sizden biriniz ölmüş kardeşinin cesedini dişlemekten hoşlanır mı? İşte bundan hemen tiksindiniz! Öyleyse Allah’ın azabından korkun da bu çirkin işten kendinizi koruyun. Allah tevvabdır, rahîmdir (tövbeleri kabul eder, merhamet ve ihsanı boldur).”
                    Hucurat Suresi 12. Ayetin Meali

                    Zannın çeşitleri vardır. Hüsnüzan kısmı makbul olup müminin Allah, Resulü, müminler ve aksine sebep olmadıkça bütün insanlar hakkında bu zannı beslemesi gerekir. Bazan başka çare kalmayınca zanna dayanarak hüküm verme ihtiyacı olur. Günah olan kısım ise, insanlar hakkında haksız yere suizan besleyip onlar hakkında iyi tarafa değil de kötü tarafa yorumlar yapmaktır. Tecessüs, insanların gizli hallerini araştırmak, keza onların gıybetini yapmak da bu âyetle şiddetle yasaklanmıştır. Gizli halleri araştırmak fertlere olduğu gibi devlet yetkililerine de haramdır. “İdareci, halkın mahrem ve gizli hallerini araştırırsa onların ahlâkını ve düzenlerini bozar.” (hadis-i şerif).

                    [/TD]
                    [TD=”width: 13″] [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”colspan: 3″][/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #797946
                    Anonim

                      [h=2] TÜRK – KÜRT BİRLİKTELİĞİ ÇEVRESİNDE MEDRESETÜZZEHRA [/h] Çarşamba, 05 Ekim 2011 14:07 Prof. Dr. Gürbüz AKSOY RİNET Konferans
                      emailButton.png printButton.png pdf_button.png

                      Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansı tebliğidir.

                      Giriş
                      Dünya’da iki yüz yıldır, Türkiye’de ise yüz yıldır gerek siyaset, kültür, eğitim, ekonomi, bilim, insan ve toplum alanlarında ve gerekse bunların birbirleriyle olan ilişkilerinde büyük değişim, gelişim ve problemler yaşanmakta; hızlı bir dinamizm göze çarpmaktadır. Tüm bu alanlarda yeni teoriler, fikirler ve bunların doğurduğu şaşkınlıklar ve karışıklıklar ortaya çıkmakta; eskiyi savunanlarla yer yer çatışmalar kaçınılmaz olmaktadır.

                      Ortaya çıkan çok karmaşık, farklı ve çeşitlenmiş problemlerin çözümünde Türkiye’de de artık askeri darbeler değil bilimsel hakikatler ve demokratik ilkeler öne çıkmaktadır.

                      Çalkantılarla dolu son yüz yılda büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi’nin, insanın mahiyeti ve insanlığın problemlerine karşı Kur’an’a dayalı orijinal ve berrak fikirleri, projeleri ve eserleriyle zamana damgasını vurduğunu görmekteyiz.

                      Bütün kötülüklerin, şerlerin, fakirlik, nifak ve keşmekeşin kaynağının cehalet olduğunu; bunları düzeltmenin ise ancak bütün hayırların anası olan ilimle mümkün olabileceğini öne süren Bediüzzaman genelde eğitim ve özelde üniversite konusunda önemli projeler geliştirmiştir. Bilhassa bu tebliğin de konusu olan Medresetüzzehra projesi çok dikkat çekicidir.

                      Bu tebliğde Medresetüzzehra’nın bilhassa Türk-Kürt birlikteliğine dair esasları ele alınacak; günümüze uyarlanmış bir Medresetüzzehra örneği olarak “Uluslararası Zehra Üniversitesi” ile “Günümüzde Yükseköğretim Alanındaki Yeni Yönelişler ve Bediüzzaman’ın Yaklaşımı” konularına değinilecektir. 1. Medresetüzzehra’nın Türk-Kürt Birlikteliği’ne Etkisi
                      • Menfi ırkçılığı ve bölücülüğü önleme açısından: Bediüzzaman Doğu’nun kurtuluşunu ilme, maarife bağlamış; istikbalde her şeyin akıl, ilim ve fenne döküleceğini eserlerinde sık sık belirtmiştir. Bediüzzaman’a göre ayırımcılığı bertaraf edecek, hürriyeti yaşatacak, terakkiyi, dünya ve ahiret saadetini sağlayacak en önemli unsur ilimdir (1). İlmin paha biçilmez bir değer, güç ve kuvvet olduğunu vurgular (2). Özellikle doğu insanının iradesinin ulema elinde olduğunu; bilim adamlarına ve medreselere önemli sorumluluklar düştüğünü belirtir (3). Medresetüzzehra gibi bilim merkezleri hoşgörü ve kültürlerarası dayanışmanın, kaynaşmanın yoğun şekilde yaşandığı, münakaşa ve münazara suretindeki fikir alışverişleriyle hakikatin ortaya çıktığı, fen ve din alanında ilim üretilen yerlerdir. Medresetüzzehra’nın hürriyet ortamında ilmi düşünceler çoşacak (4); eleştirel bakış açısıyla da muhakeme melekesi gelişecektir (5). Medresetüzzehra, cehaleti ilim yoluyla ortadan kaldıracaktır. Böylece cehaletten kaynaklanan nifak, ayırımcılık ve menfi ırkçılık çözüme kavuşacak, “İslamiyet milliyeti” öne çıkacaktır. Ayrıca “Müminler kardeştir” mealindeki Kur’an’ın bir kanun-u esasisi tam inkişaf edecektir (6 – . Bediüzzaman; tarihi, coğrafi ve dini açıdan birliktelik gerekçelerinin bölge halkının cehaletten kurtarılmasıyla yani ilim yoluyla mümkün olabileceğine dikkat çekmekte: ”Yakinen biliyoruz, içtimai hayatımız Türklerin hayat ve saadetinden neş’et eder.” derken tüm bu hususları Medresetüzzehra’nın tesisi ile ilişkilendirmektedir (9).

                      • Yetişmiş insan gücü açısından: Medresetüzzehra, ülke meselelerine sahip çıkacak yeni nesil elemanlar yetiştirecektir. Bunlar kalp ve zihinleri aydın, fen bilimleriyle dini bilimleri mezc etmiş kişilerdir. Bu tip aydın insanlar sayıca çok az ve ihtiyaca kafi gelmemektedir (10). Bediüzzaman bu mezunların resmi üniversitelerle diploma denkliklerinin sağlanmasını ve sınavlarının da buna uygun olmasını ve iş imkanı verilmesini ister. Bediüzzaman’a göre ehl-i medrese, ehl-i mektep ve ehl-i tekye sınıfları arasındaki fikri ayrılıklar, milletin gelişmesi önündeki en büyük engel olup, bölücü – ayrılıkçı fikirlerin de kaynağını oluşturmaktadır. Asırlardır biri diğerini cahillik ve taassupla, öbürü ötekini dinsizlikle suçlamıştır. Bu konu zamanla halk kesimi ile aydın sayılan tipler arasında da ciddi bir uzaklaşma ve soğukluğa yol açmış; aydın yabancılaşması ya da aydın ihaneti kavramları ortaya çıkmıştır (11). İşte Bediüzzaman’ın medrese projesi ister Türk isterse Kürt olsun, ehl-i medrese, ehl-i mektep ve ehl-i tekyenin barışmalarına da aracılık edecektir.

                      • Bilim adamlarını istihdam etme açısından: Medresetüzzehra doğu vilayetlerinin ve oradaki bilim adamlarının geleceğini garantiye alacak; maarif ve eğitimi Doğu’ya üniversite kapısıyla sokacak; demokrasi ve hürriyetin güzelliklerini gösterecektir. Bu üniversitede dini ve dünyevi bilimleri bilen hem Kürtlerin hem de Türklerin güvenini kazanmış (yani unsuriyetçi olmayan) Kürt bilim adamları veya ünsiyet sağlamak için mahalli dilleri (Kürtçe) bilen bilim adamları görevlendirilmelidir (12). Türk mekteplerinde öğrenim görmeyen ve bu nedenle Türkçe öğrenememiş bazı Kürt alimler var ki, bunlar İslami bilgileri ve Arapçayı çok iyi öğrenmişlerdir. İşte bu üniversitede bu hocalar görev alırsa kendileri gibi Kürt olan diğer talebelerin dillerine hitap ederek onlara ilim verirler; böylece hem bu Kürt alimlerden istifade edilmiş olur, hem öğrenci Kürtler bunlardan istifade eder, hem de onların hükümete karşı bağlılıkları gelişmiş olur ( . Tüm bu hususlar Türk – Kürt birlikteliği için mümbit zemin oluştururlar.

                      • Bilimsel bir kuruma aidiyet açısından: Birlikte yaşama konusunda bir bilimsel kuruma aidiyet duygusu yanında o kurumun mezunlarına sahip çıkması günümüzdeki Bologna sürecinin de önemli bir kriteridir. Öyleyse hem Medresetüzzehra kurumu mezunlarına sahip çıkacak, hem de mezunlar Medresetüzzehra’lı olmayı önemseyecek ve böylece birliktelikleri pekişecektir. Bediüzzaman’a göre dahili ihtilaflar büyük enerji kaybına yol açmaktadır. Medrese yoluyla bu kayıp önlenir ve elde edilecek enerji harice karşı hükümetin emrine verilirse Kürt kavminin de adalete müstehak ve medeniyete kabiliyetli oldukları görülmüş olur (11). Bediüzzaman ayrıca Türklerin aklı ile Kürtlerin kuvvetinin bir araya gelmesinin önemini eserlerinde vurgular. Devlet idaresinde Türklerin önemli tecrübeleri olmuştur. Akıllarıyla yapmış oldukları kanun çıkarma, tedbir alma, idari kararlar alma gibi hususlarda Kürtlerin aleyhine birşey olmadığı müddetçe Kürtler de kuvvetleriyle onlara uygulamada destek olurlar (13).

                      • Öğretim dili açısından: Bediüzzaman’ın dil konusunda Medresetüzzehra için getirdiği çözüm şu şekilde formüle edilmiştir: Kendi ifadesi ile, “lisan-ı Arabi vacib, Kürdi caiz, Türkiyi lazım kılmak.” Böylece bin yıllık medeniyet mirasımızın, materyalizm ve ırkçılığın bir hülasası olan ve sosyal problemlerimizi derinleştiren ”ulus devlet kurma hülyası”na heba edilmesi önlenmiş olacaktır (11). Bediüzzaman, “Kürtler neye muhtaçtır?” isimli makalesinde; ”Lisana aşina olmayan Kürt çocukları yeni açılan mekteplerden istifade edemiyorlar. Bu ise; vahşeti, keşmekeşi…dolayısıyla Garbın uğursuzluğunu – bölücü fikirlerini davet ediyor.” demektedir. Bediüzzaman bilgi ve marifetin, birlik ve muhabbete sebep olacağını çok defa dile getirmiş, medrese projesinin temel sebeplerinden biri olarak göstermiştir (11).

                      • Müfredat açısından: Bediüzzaman “ekser enbiya Şarkta, ekser hükema Garpta gelmesi gösteryor ki, Şarkın terakkiyatı din ile kaimdir. Başka vilayetlerde sırf fünun-u cedide okuttursanız da, Şarkta her halde milet, vatan maslahatı namına, ulum-u diniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türke hakiki kardeşliği hissedemeyecek…” demektedir (14). Aslında burada dikkat edilmesi gereken durum yeni fenlerle din ilimlerinin mezc ve derc edilmesinden ne anlaşıldığıdır. Bediüzzaman’ın teklifi, fen ve din ilimlerinin aynı okulda okutulmasından daha ileride olup; bu teklifte ilimleri, eşyada cari olan Sünnetullah ya da Esmanın tecellisi sayan bir yaratılış tezi ile yoğurup yeniden yazmak ya da anlatmak amaçlanmıştır (11). 2. Bir Medresetüzzehra örneği olarak “Uluslararası Zehra Üniversitesi” (15)
                      Cumhuriyet öncesi ve sonrasında uygulanan eğitim modelleri başarısız olmuştur. Bu modellerin ortak yanı, din ile fen ilimlerini kaynaştırmaktan uzak oluşlarıdır. Din ve fen ilimlerinin kaynaştırıldığı bir model olarak Risale-i Nur’un sunduğu eğitim modeli, üniversite boyutunda “Medresetüzzehra” olarak karşımıza çıkmaktadır.

                      Vizyonu: Aklın vicdanla desteklendiği bir eğitimle uluslar arası normlar oluşturan bir üniversite olmaktır.
                      Misyonu: Bilim ve eğitimde uluslar arası ortak normlara sahip, inanç farklılıklarına saygılı, kendi ülkesinin gerçeklerine duyarlı bireylerle, insanlığın mutluluğuna hizmet etmektir.
                      Temel Değerler:
                      • Toplumsal cehaleti ortadan kaldırıp bilinçli dünya vatandaşı yetiştirmek
                      • Yerel kültürel değerlerle evrensel ortak değerleri buluşturmak
                      • Pozitif düşünen ve dünyayla iletişime açık bireyler yetiştirmek
                      • Eğitimde kurumsallığa önem vermek
                      Amaçları:
                      • Eğitimi yaygınlaştırmak
                      • Bilimsel özgürlük ortamı oluşturmak
                      • Fen ve din ilimlerini eğitim ve öğretim düzeyinde kaynaştırarak birlikte okutmak
                      • Dinler arasında diyalogu geliştirmek
                      • İslam ülkeleri arasındaki kaynaşmayı arttırmak
                      • Bu üniversitenin vizyonuna uygun nitelikli insan gücü yetiştirmek
                      • Uluslar arası nitelikte bilimsel yayınlar yapmak
                      • Ulusal ve uluslar arası AR-GE çalışmaları yapmak
                      • Yerel insan kaynaklarından faydalanmak
                      • Uluslar arası diploma geçerliliğini sağlamak
                      • Branşlaşmaya önem vermek
                      Yapılanma:
                      Adı: “Uluslar Arası Zehra Üniversitesi”
                      Kurulacak üniversiteye, pozitif çağrışım yaptıran, uluslar arası kabul görecek ve üniversitenin vizyonuna uygun bir ismin konması amaçlanmıştır.

                      Eğitim Dili: Bilim dilleri, resmi diller ve yerel dillerdir.
                      Günümüzde gelişmiş ülkelerde eğitim ve öğretimde en az üç dilin öğretilmesi esas alınmaktadır. Bediüzzaman’ın önerdiği üç dilden Arapça, o günün dini ve bilim dili, Türkçe resmi dil, Kürtçe ise yerel dil olarak zikredilmiştir. Günümüz şartlarını da dikkate alarak temel dini dil olan Arapça’nın muhafaza edilmesini, yaygın bilim dili olarak kullanılan İngilizce’nin gerekliliğini, resmi ve yerel dillerin de kullanılmasını öngörmekteyiz.
                      Finansman: Her türlü bağış girdisi ile proje ve işletme gelirleri.
                      İnsan Kaynakları: Kendi alanlarında yetkin akademisyenler ile yerel uzmanlar. 3. Günümüzde Yükseköğretimdeki Yeni Yönelişler ve Bediüzzaman’ın Yaklaşımı

                      Kalite güvencesi ve Akreditasyon (Akredite olmak, referans gösterilmek, saygınlığın artması), Vizyon ve Misyon: Günümüzde kalite kültürü gelişmektedir. Üniversiteler de stratejik planlar yaparak kalite güvencesi sağlarlar. Stratejik plan ile vizyon, misyon, temel ilke ve politikalar belirlenir; yol haritası çizilir ve kalite yönetimi ile yol alınır; aldıkları yol verilerle değerlendirilerek ne kadar güvence sağlandığı ölçülür. Yetkili bir kuruluş tarafından gerekli şartları sağlayıp sağlamadığı ve standartlara uygunluğu değerlendirilerek o konuda yetkin kılınır yani akredite edilir. Risale-i Nur’a bu açıdan baktığımızda, Bediüzzaman’ın ”Ulum-u diniye vazifesiyle tavzif edildiğini” görüyoruz (16). Mehazı kutsidir. Ne Şarkın ulumundan ne Garbın fünunundan alınmış bir nur değildir. O doğrudan doğruya Kur’an’dan alınmıştır. Bediüzzaman,”Yüksek bir yere çıkıp bağırarak derim ki, Risale-i Nur güzeldir, hakikattir, Kur’an’ın malıdır”. Yine “Resul-i Ekrem’in talimiyle ve Kur’an’ın dersiyle anladım ve bildim ki…” şeklindeki sözleriyle bir yerde akredite edildiğini, eserlerin referans gösterilir kalitede olduğunu ve konusunda yetkin kılındığını bildirmektedir. Öyleyse Bediüzzaman bir üniversite projesi tasarlama hakkına sahiptir. Ayrıca Risale-i Nur müellifi büyük bir stratejist olarak istikbale dönük tarzlar, esaslar benimsemiştir. Örneğin insanlığın akıl ve bilginin hakim olduğu bilgi çağına ulaşarak, eski zaman insanlarına ait olan his, garaz, düşmanlık, tarafgirlik, taassup, tahakküm ve kuvvet kullanmayı bırakacağını (lokal bazı uygulamalar hariç, ki bunlar da eskinin yadigarıdır) ve bunların yerini akıl, fikir, hak, hukuk, ekip çalışması, iş bölümü ve meşveret gibi hususların alacağını önceden görerek, büyük bir strateji uzmanlığı sergilemiştir. Dünyanın gelecekteki beklentilerini çok iyi okumuştur. Medresetüzzehra’nın vizyonu ve misyonu açısından orijinal olduğu, başka üniversiteler benzemediği ve büyük bir boşluğu doldurduğu görülmektedir. Risale-i Nur’un hedefinde “İnsaniyet-i Kübra olan İslamiyet” vardır. Bu hedefin süreçleri ise Avrupa Birliği→Küçük İnsaniyet (İnsaniyeti suğra, Medeniyetin iyilikleri) → İnsaniyeti Kübra (İslamiyet) şeklinde formüle edilebilir.

                       Girişimci Üniversite modeli:
                      Amerika modeli üniversitelerde, üniversiteler kamu kaynakları ve müteşebbis bir yaklaşım sonucu kendi ürettiği kaynaklar ile kendi gider bütçesini kendileri yapabilmekte, böylece idari ve mali özerklik daha fazla olmaktadır. Bediüzzaman’ın Medresetüzzehra modelinde de benzer bir yaklaşım görüyoruz. Ör. Bu kurumun gelirlerinin zekatlar, vakıf gelirleri, sonradan geri ödenmek üzere devlet yardımı (kamu desteği), toplumun yardımı, hamiyet ve gayret, üniversitenin ürettiği projeler ve kurduğu müesseselerle (Örneğin, Döner sermaye) karşılanabileceği (Mali Özerklik) belirtilir.  Dünyanın bilgi ekonomisine dayalı küresel ekonomik yapısı şunları zorluyor:
                      Daha fazla ve daha geniş bir yaş grubuna öğretim götürmek, yani eğitimi yaygınlaştırma: Bediüzzaman’ın bilfiil üniversite projesi hazırlaması, çocuklara, gençlere, ihtiyarlara, kadınlara, ilim adamlarına, avama, mahpuslara velhasıl tüm insanlık katmanlarına yönelik eserler yazması, tüm bunların gönüllü yaygın eğitim şeklinde günümüzde de devam ediyor olması, dünyanın bu pozitif beklentisine bir cevap niteliğindedir.

                      Toplumla daha güçlü köprüler kurarak bölgesel ve ulusal kalkınmaya daha güçlü katılım: Bediüzzaman yerel insan kaynaklarından öğretim elemanı olarak faydalanmayı, kurulacak eğitim kurumuna toplumun sempatisini sağlayacak bir isim vermeyi savunur. Toplumsal cehaleti ortadan kaldırarak bilinçli dünya insanı yetiştirmeyi amaçlar. STK faaliyetlerine katılır. Bilgiyi toplumun ayağına ulaştırmayı, ilim ve irfan hizmetlerinin çevreden merkeze doğru olması gerektiğini (yani üniversite gibi kurumlar halka faydalı ve onun içinde olmalıdır) vurgular. Üniversitenin bulunduğu yörenin insanlarıyla istişare edilmesini, onların eğitilmesini, hürriyet ve demokrasinin nimetlerinden faydalandırılmasını, doğru İslamiyet’in ortaya konmasını önerir.

                       Yüksek öğretim ağı oluşturmak:
                      AB ülkeleri bugün Bologna deklarasyonuyla Avrupa Yüksek Öğrenim Alanı (17) oluşturmak için ter dökerlerken, Bediüzzaman kendi projesinin o zamanlar öğretim üyesi ve öğrenci hareketliliğine; İslam Ülkeleri Yüksek Öğrenim ağı kurmaya yol açabileceğine işaret etmektedir. Medresetüzzehra’nın bir şubesi Van’da,bir şubesi Diyarbakır’da ve Bitlis’te düşünmesi coğrafik durumu dikkate aldığını, Arap ve çevre ülkelerle bağlantıyı düşündüğünü gösterir. Yine Medresetüzzehra denmesi velud, doğurgan ve çoğalır niteliğine işarettir.

                       Yabancı dile önem vermek:
                      “Arapça vacip, Türkçe lazım ve Kürtçe caizdir” diyerek bilim dili, resmi dil ve yerel dillerin kullanılmasının önemini vurgular. Böylece dil ve ifade hürriyeti de sağlanmış olur. 1911’lerdeki bu yaklaşımın ne kadar yerinde, vizyoner ve kucaklayıcı olduğu günümüzde daha iyi anlaşılmaktadır.


                       Yönetim tarzı, Yönetişim:
                      Günümüzde bu konuda daha verimli modeller aranmakta ve çalışmalar devam etmektedir. Bediüzzaman tüm yönetimlerde 3 M yöntemini önerir. Meşrutiyet, Meşveret (ortak akıl) ve Meşruiyet (hak ve hukuk kaynaklı).

                      Branşlaşma, desantralizasyon (ademi merkeziyet) ve otonomisi yüksek birimler:
                      Bu konularda da, örneğin, öğrencilerin kabiliyet ve isteklerine göre alan tercihi yapmalarının önemine, ihtisasa ve uzmanlaşmaya vurgu yapar. Aksi halde bir adamın kabiliyetli olduğu şeyi terk ederek ehil olmadığı şeye girişmesinin yaratılış kanununa itaatsizlik anlamına geleceğini belirtir (18). İş bölümü yapılarak ihtisas şubeleri kurulmasını, bunların birbirinden kopuk olmamasını ve ortak dersler konularak aralarında geçiş imkanı sağlanmasını, ancak her şubenin kendi elemanını yetiştirmesi gerektiğini vurgular. Bu projesinde, üniversitenin merkezinde geçici olarak öğretmen okulu (yani eğitim fakültesi) yer almalı; böylece intizam, tefeyyüz ve fazilet – diyanet etkileşimi sağlanmalıdır. Bir bölümü medrese (yani günümüzdeki sosyal ve insani bilimler okulu); bir bölümü mektep (yani günümüz anlamıyla fen ve sağlık bilimleri fakülteleri) ve bir köşesi de zaviye (yine günümüze uyarlarsak pedagojik rehberlik ve danışmanlık) olmalı ve ortasında ise tamamının toplandığı bir salon bulunmalıdır.

                      Öğretim kalitesini artırma:
                      Bilimlerin ve fenlerin özü ve hülasası öğretilmelidir. Yani gereksiz teorik bilgilerden kaçınılmalıdır. Öyle ki, Bologna sürecinde günümüz çağdaş eğilimi de bu yöndedir. Pratik dersler önem kazanmaktadır (19).


                       Salahat ve Maharet:

                      İş yaptırırken maharet sahibi olmayı salahate tercih etmesi, salahat yerine liyakat esaslı bir üniversite kadrosu oluşturma fikrini vermektedir. Alan din ise salahat, iş ise maharet öne çıkmaktadır. Fena ve fani adamların güzel sözü olabileceğini, ayyaş birinin sarhoş olmadığı zaman iyi bir saat tamircisi olabileceğini söyler.

                       Üniversite toplum ilişkilerindeki etik standartlar:
                      Bu değerler günübirlik piyasa değerleri tarafından aşındırılmamalıdır. Bediüzzaman üniversiteye dışarıdan yapılan müdahalelere karşıdır. Bir üniversitede değerler hiyerarşisi lazımdır. Üniversiteler kendi geleneklerini oluşturabilmelidir.

                      1500 yıllık Üniversite tarihi:
                      Bugün insanlık alemi “Üniversite kurumunun kültürel niteliklerini” insanlığın koruması gereken kültürel miraslarından birisi olarak kabul etmektedir (20). Bu fikir AB Konseyince de kabul edilmiştir. İnsanlığın bozulması eğitimle olmuş, düzelmesi de eğitimle olacaktır. Bediüzzaman bu bilinçle yüz yıl öncesinden Üniversite kurmak peşinde gitmiş; maarif yoluyla kitaplar, eserler yazmış; yeni ve orijinal bir ekol oluşturmuştur.

                       Evrensel iddialar taşıma:
                      Yine çağımızdaki eğilime uygun olarak daha yüz yıl öncesinden akademisyenliğin evrenselliğine inanırdı. Bediüzzaman, ”Hatta düşman bir hükümetin profesörü bu memlekete gelse, ehl-i maarif, onun ilim ve marifetine hürmeten onu ziyaret ederler ve ona hürmet ederler” demiştir. “İlim Çin’de de olsa arayın” hadisini de zikretmek gerekir.

                       Diploma geçerliliği:
                      Bu konuya da değindiğini görüyoruz. Medresetüzzehra mezunlarına denklik verilerek resmi üniversitelerle aynı haklara sahip olmalarını ister. Öğrencilerin diğer resmi öğrenciler gibi aynı sınava tabi tutulmaları görüşündedir.


                       Ders geçme sistemi:

                      Eğitim sisteminde korku değil, ideal ve şefkat esas olmalıdır.Ayrıca üniversitenin yaşa değil bilgiye bakması gerektiği belirtilir.O halde bu sistemde başarılı öğrencilerin üstten ders alarak daha erkenden diploma almalarının sağlanabileceği (kredi sistemi) mümkündür. Sonuç:
                      Bediüzzaman’ın, yaşamının 55 yılını feda ettiği ve uygulamasını bir anlamda Risale-i Nur öğretisiyle gerçekleştirdiği “Medresetüzzehra” projesine, her zamandakinden daha çok ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz.

                      Dünyanın terörle başa çıkmak için önlemler düşündüğü, medeniyetlerin barışmak için yollar aradığı globalleşme çağında “Medresetüzzehra Felsefesi”nin önemi daha da artmıştır. Öte yandan İslam ülkelerinde yaygın olan fakirlik, cahillik ve ayrılıkların ortak çözümünün de yine ilim yoluyla olacağını düşünmekteyiz.

                      Bu projenin hayata geçirilmesi, özellikle ülkemizde bin yıldır birlikte yaşayan Kürt ve Türklerin tekrar tanışmalarına, birlikteliklerine, ayrıca İslam ülkelerindeki söz konusu sorunların ortadan kalkmasına; dünya barışına, küresel eğitime ve temel insani değerlere katkıda bulunacaktır.

                      Kaynaklar:
                      1. Canan İbrahim, İslam Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman’dan Çözümler, Yeni Asya Yayınları, 1993, s. 52.
                      2. Ergin, Murat, Nurculuk Gerçeği, Yeni Asya Neşriyat, 2001, s.136.
                      3. Nursi, Bediüzzaman Said, Divan-ı Harb-i Örfi, Yeni Asya Neşriyat, 1995, s. 36.
                      4. Canan İbrahim, İslam Aleminin Ana Meselelerine Bediüzzaman’dan Çözümler, Yeni Asya Yayınları, 1993, s. 39.
                      5. Çengel,Yunus,Risale-i Nur Açısından Etkin Eğitim ve Zihnî Gelişim İçin Gerekli Zemin: Hürriyet Ortamı, Muhakeme Kültürü ve Zamanın Değerleri, 2009, s.1-7.
                      6. Ergin,Murat, Nurculuk Gerçeği, Yeni Asya Neşriyat. 2001. s.133;
                      7. Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası,İstanbul,1959,s.2, 195 – 196.
                      8. Armağan, Servet, Kardeşlik Projesi, Nesil Yayıncılık, 2010, s. 87.
                      9. Nursi, Bediüzzaman Said, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, 1996, s. 126.
                      10. Nursi, Bediüzzaman Said, Münazarat, Yeni Asya Neşriyat, 1996, s.39-40.
                      11. Balcı, Ramazan, Bediüzzaman, 2009, s. 1-11.
                      12. Menek, Abdülkadir, Kürt Meselesi ve Said Nursi, Nesil Yayıncılık, 2011, s. 62.
                      13. Armağan, Servet, Kardeşlik Projesi, Nesil Yayıncılık, 2010, s.136.
                      14. Armağan, Servet, Kardeşlik Projesi, Nesil Yayıncılık, 2010, s. 103.
                      15. 3.Arama Konferansı, Risale-i Nur’da Modelleme, Risale-i Nur Enstitüsü, Yeni Asya A.Ş. 2007, s. 178.
                      16. Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat, Yeni Asya Neşriyat, 1994, s.74.
                      17. Yükseköğretimde Yeniden Yapılanma,Yükseköğretim Kurulu, 2010, s.2.
                      18. Nursi, Bediüzzaman Said, Muhakemat, Sözler Yayınevi, 1977, s.46.
                      19. Yükseköğretimde Yeniden Yapılanma,Yükseköğretim Kurulu, 2010, s.43.
                      20. Türkiye’inYükseköğretimStratejisi.http://eua.cu.edu.tr/files/turkiyeninyuksekogretimstratejisi.pdf.Medresetüzzehranın akreditasyonu, misyonu
                      07 Ekim 2011 / 14:01
                      Münazarat Ekseninde Milliyet Fikri ve Demokrasi Konferansının tebliğleri yayınlanma başlandı

                      Risale Haber-Haber Merkezi
                      Bediüzzaman Said Nursi’nin hayata geçirmek için büyük uğraşılar verdiği Medresetüzzehra’nın Türk-Kürt birlikteliğine dair esaslarını tebliğinde açıklayan Prof. Dr. Gürbüz Aksoy, günümüze uyarlanmış bir örneğinin “Uluslararası Zehra Üniversitesi” olacağına dikkat çekti.
                      “Uluslararası Zehra Üniversitesi”nin vizyonu, misyonu ve temel değerlerini de belirleyen Aksoy, tebliğinde “Kalite güvencesi ve Akreditasyon” başlığına da yer verdi. Aksoy, “Günümüzde kalite kültürü gelişmektedir. Üniversiteler de stratejik planlar yaparak kalite güvencesi sağlarlar. Stratejik plan ile vizyon, misyon, temel ilke ve politikalar belirlenir; yol haritası çizilir ve kalite yönetimi ile yol alınır; aldıkları yol verilerle değerlendirilerek ne kadar güvence sağlandığı ölçülür. Yetkili bir kuruluş tarafından gerekli şartları sağlayıp sağlamadığı ve standartlara uygunluğu değerlendirilerek o konuda yetkin kılınır yani akredite edilir. Risale-i Nur’a bu açıdan baktığımızda, Bediüzzaman’ın ”Ulum-u diniye vazifesiyle tavzif edildiğini” görüyoruz. Mehazı kutsidir. Ne Şarkın ulumundan ne Garbın fünunundan alınmış bir nur değildir. O doğrudan doğruya Kur’an’dan alınmıştır. Bediüzzaman,”Yüksek bir yere çıkıp bağırarak derim ki, Risale-i Nur güzeldir, hakikattir, Kur’an’ın malıdır”. Yine “Resul-i Ekrem’in talimiyle ve Kur’an’ın dersiyle anladım ve bildim ki…” şeklindeki sözleriyle bir yerde akredite edildiğini, eserlerin referans gösterilir kalitede olduğunu ve konusunda yetkin kılındığını bildirmektedir” dedi.
                      “Türk-Kürt Birlikteliği Çevresinde Medresetüzzehra” tebliğinin tamamı için TIKLAYINIZ

                      #797949
                      Anonim

                        Steve Jobs cehenneme mi gidecek?
                        07 Ekim 2011 Cuma 07:24
                        Hz. Peygamber’in yaşadığı hadiselerin tamamının ümmetine bakan yönleri var. Ümmetinin onlardan alacağı hisseleri, çıkaracağı sonuçları var. Belki Fahr-i Kainat’a böyle şeylerin yaşatılmasının en birinci sebebi de, biraz biziz. Biz, Hz. Resulullah’ın omuzlarındaki ağır yüke bir neden, bir sebebiz…
                        O öyle acılar yaşıyor ve öyle örnek duruşlar sergiliyor ki, arkasından gelenler de hep onun tavrına, haline, davranış modeline yaslanıp ayakta kalabiliyorlar.
                        Mesela amcası Ebu Talib’in imanı meselesinde yaşadıkları… Çektiği sıkıntılar… Bizim bundan alacağımız bir hisse, bir pay yok mudur acaba? Öyle ya, bizim de iman ile gitmediğine üzüldüğümüz, çok sevdiğimiz insanlar var. İnsanlığa çok hayrı dokunmuş, ama iman etmemiş insanlar var. Ama olmayınca olmuyor işte… Allah nasip etmeyince olmuyor.
                        Örneğin dün de Ebu Talib’in “küçüğünün küçüğü” bir misali insanlığa pek çok faydaları dokunmuş bir insan daha aramızdan ayrıldı; Steve Jobs…
                        Apple’ın başındayken teknolojiye kattıkları, hayatımıza kazandırdıkları sanıyorum tüm insanlığın yararına şeylerdi. Aksini iddia edecek yoktur tahmin ederim. Iphone, Iped, hepsi güzel, hünerli nesnelerdi. Fakat o da, bildiğimiz kadarıyla İslam’ın istediği kemal manada iman sahibi olmadan gitti.
                        Peki şimdi Steve Jobs nereye gidecek? Yaptığı onca iyilik, onca güzel şey hiçbir fayda vermeyecek mi ebedî hayatına? Tıpkı Hz. Peygamber’in (a.s.m.) amcası Ebu Talib meselesinde sıkıldığı gibi biz de sıkılmıyor muyuz şimdi? “Bunca güzel şeyin bir faydası olmalıydı” demiyor muyuz?
                        O zaman önce Bediüzzaman’ı ifadelerinden insanın ebedî mutluluğunun yeter şartını bir kez daha okuyalım. Okuyalım ki; “İyi şeyler yapmak tek başına yetiyor mu, yoksa onu imanla da birleştirmek mi gerek?” onu tam bilelim. İşte Onuncu Söz’den bir alıntı:
                        “Hem hatıra gelmesin ki, kısacık bir ömürde nasıl ebedî bir azaba müstehak olur? Zira, küfür, şu mektubât-ı Samedâniye derecesinde ve kıymetinde olan kâinatı mânâsız, gayesiz bir derekeye düşürdüğü için, bütün kâinata karşı bir tahkir olduğu gibi, bu mevcudatta cilveleri, nakışları görünen bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiyeyi inkâr ile red ve Cenâb-ı Hakkın hakkaniyet ve sıdkını gösteren gayr-ı mütenahi bütün delillerini tekzip olduğundan, nihayetsiz bir cinayettir. Nihayetsiz cinayet ise nihayetsiz azabı icab eder.”
                        Bu metinde de görüldüğü gibi kafirler hakkında durum açık: Cenab-ı Hak bizden önce “yaptıklarımızı anlamlı kılacak” bir iman istiyor. Kâinatı yorumlarken doğru açıyı kuşanmamızı istiyor bizden. Ve bundan sonra ancak yaptıklarımız bir “anlam” kazanıyor. Kur’an’da hidayeti kurtuluş müjdesi veren pekçok ayetin “iman ve salih amel” vurgusunu birlikte yaparak bitmesi, boşuna değil. Yani ne tek başına bir iman, ne de tek başına bir salih amel kurtuluşu sağlamıyor. Steve Jobs’un da iman ile taçlanmamış salih amelleri, yani iyi ve faydalı işleri ona bu yüzden hayal ettiğimiz düzeyde bir fayda sağlamıyor.
                        Fakat bu noktada hepten ümitsiz de değiliz. Zira Cenab-ı Hak, Rahman ve Rahim… Bu isimleri de iktiza ediyor ki, Steve Jobs’un güzel işleri onu ebedî hayatında nasipsiz bırakmasın. İşte bu noktada da Bediüzzaman’ın Ebu Talib örneklemesi üzerinden yaptığı bir yorum imdadımıza yetişiyor.
                        “Ebu Talib, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddî severdi. Onun o gayet ciddî, o şahsî şefkati ve muhabbeti, elbette zayie gitmeyecektir. Evet, ciddî bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himaye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebu Talib’in, inkâra ve inada değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiye gibi hissiyata binaen makbul bir iman getirmemesi üzerine, Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî cenneti, onun hasenatına mükâfaten halk edebilir. Kışta bazı yerde baharı halk ettiği ve zindanda, uyku vasıtasıyla, bazı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî cehennemi, hususî bir nevi cennete çevirebilir.”
                        Evet, bu metnin ardından insan umutlanmıyor da değil. Belki de böylesine faydalı işlerin peşinde koşanlar, ehl-i iman olamasalar dahi, cennete gidemeseler dahi bu iyiliklerinin nimetlerini tadacaklar, sonuçlarını görecekler… Allah, bu dünyada yapılmış hiçbir iyiliği boşuna çıkarmıyor. Onlara da bu surette bir karşılık verebilir. Allahu’l-alem…

                        #797950
                        Anonim

                          Risale-i Nur’dan vecizeli duvar kağıdı – [indir]
                          07 Ekim 2011 / 11:37
                          Günün vecizesi -İbadet, yaratılışın ücreti ve neticesidir.

                          Risale Haber – Haber Merkezi
                          İbadet, yaratılışın ücreti ve neticesidir.
                          [İşaratül-İcaz]

                          (Haber detayında (altta) yer alan resmin üzerine farenizin sağ tuşu le tıklayıp Resmi farklı kaydet seçeneğini işaretleyerek duvar kağıdınızı indirebilirsiniz…)

                          #797951
                          Anonim

                            ‘Said amcam’ın haline şaşıyorum’
                            07 Ekim 2011 / 08:12
                            Bediüzzaman’ın maiyetindeki diğer biraderzadesi Abdurrahman, amcası Abdülmecid’e bir mektup yazmıştı

                            Risale Haber – Haber Merkezi
                            Av. Hulusi Bitlisi Aktürk anlatıyor
                            Mardin bidayet, müteakiben Diyarbakır İstinaf âzalığına geçtiğim zamanda, bu vatanî ve ilahî mücahidin biraderi Abdülmecid, Diyarbakır Askerî Rüştiyesinde Arabî muallimi idi. Bediüzzaman’ın maiyetindeki diğer biraderzadesi Abdurrahman, amcası Abdülmecid’e İstanbul’dan bir mektup yazıyor, pek hazin bir lisanla inliyor ve diyor ki:
                            ‘Said amcam’ın haline şaşıyorum’
                            “Said amcamın haline şaşıyorum. Dünyevî bütün ümitlerim söndü. Çünkü hükûmet kendisine yüksek maaş veriyor, sarfiyatımızın fazlasını biriktiriyordum. Birkaç eser telif etti. Bir gün bana dedi ki, ‘Git, filân matbaa müdürünü çağır.’ Gittim, çağırdım geldi. Eserlerini müdüre verirken bana dedi ki: ‘Abdurrahman, biriktirdiğin paraları getir, müdür beye ver.’ Ben de getirdim verdim. müdür paraları alıp çıkınca benim gözlerim yaşardı. Bilâhare kendi kendime mütesellî oluyor, eserler basılınca satılır, paralarını yine biriktiririm diyordum.
                            “Birkaç gün sonra yine beni yolladı. Matbaa müdürünü çağırdım. Bu sefer de matbaa müdürüne dedi ki: ‘Eserlerimin üzerine yazın: bu kitaplar İslâm milletine meccanen tevzi olunacaktır.’
                            “Matbaa müdürü çıktıktan sonra, senelerden beri büyük amcama karşı beslediğim ruhî saygı âdeta sarsıldı. Hasbelbeşeriyye ağladım ve dedim ki: ‘Amca, birkaç para biriktiriyordum, memlekete dönersek düşman istilâsından harap olarak kurtulan süknâmızı belki imar ederdik. O ümidimi de öldürdün. Böyle olur mu?’ Bunun üzerine derin bir tebessümle dedi ki: ‘Yavrum Abdurrahman hükûmet bize fazla maaş veriyordu. Kifaf-ı nefsimizden artanı Beytülmala ait olduğundan, bu vesile ile o fazlayı Müslümanlara iade ediyoırum. Senin bu işlere aklın ermez. Allah dilerse mukaddes vatanın her yerinde sana ev verilir.'”
                            “İşte, tarihî hakikatlere otuz beş sene evvel şahid olduğum için, kendi tabirince ölen eski Said, Bediüzzaman’dır diyorum. Bu fıtratta yaratılan bir zat, acaba yirmi seneden beri neden iptilâ imtihanından kurtulamıyor? Acaba mahbeslerdeki bazı sapıkların dinini, imanını min tarafillah tasfiye için mi iptilâya maruz kalıyor?
                            “Hükûmetin saadet, selâmeti namına, Türk yurdunda İslâm diyarında, masonluk, bolşeviklikle bihakkın mücadeleye kabil ve kadir bir Bediüzzaman’ın serbest bırakılması, ilminden, faziletinden beşeriyetin istifade etmesi, medenî, cumhurî bir devrin şuur ve idrakine mütenasip olsa gerekir kanaatindeyim.
                            “Bu kanaatimi daha ziyade izah, şimdilik zait. Her takdir, hakim ve efendi halkın selâhiyetli büyüklerine aiddir.”
                            (Son Şahitler)

                            Bediüzzamanın projesini cesaretle anlatırız

                            07 Ekim 2011 / 09:04
                            Kamalak: “Şii, Kürt, Alevi hiç önemli değil, Bediüzzaman’ın bir kelimesi insanların kalp kapısını açabilir.”

                            Mustafa Oğuz’un haberi:
                            RİSALEHABER-Saadet Partisi Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak, “Bediüzzaman Hazretlerinin evrensel projelerini İran’da katıldığım bir konferansta da söyledim ve çok kabul gördü” dedi.
                            Akademik Araştırmalar Vakfı Başkanı Prof. Dr. Gürbüz Aksoy ve Sivil Toplum Akademisi Dr. İsmail Benek, Risale Akademinin Münazarat dosyasını Saadet Partisi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak’a verdi.

                            Saadet Partisi (SP) Genel Başkanı Prof. Dr. Mustafa Kamalak, “Bediüzzaman Hazretlerinin evrensel projelerini uluslararası alanda cesaretle anlatıyoruz. İran’da katıldığım bir konferansta da söyledim ve çok kabul gördü” dedi.
                            Bazen bir sözün, atom bombasından daha etkili olduğunun altını çizen Kamalak, “Şii, Kürt, Alevi hiç önemli değil, Bediüzzaman’ın bir kelimesi insanların kalp kapısını açabiliyor” şeklinde konuştu.

                            #797952
                            Anonim

                              ‘Said amcam’ın haline şaşıyorum’
                              07 Ekim 2011 / 08:12
                              Bediüzzaman’ın maiyetindeki diğer biraderzadesi Abdurrahman, amcası Abdülmecid’e bir mektup yazmıştı

                              Risale Haber – Haber Merkezi
                              Av. Hulusi Bitlisi Aktürk anlatıyor
                              Mardin bidayet, müteakiben Diyarbakır İstinaf âzalığına geçtiğim zamanda, bu vatanî ve ilahî mücahidin biraderi Abdülmecid, Diyarbakır Askerî Rüştiyesinde Arabî muallimi idi. Bediüzzaman’ın maiyetindeki diğer biraderzadesi Abdurrahman, amcası Abdülmecid’e İstanbul’dan bir mektup yazıyor, pek hazin bir lisanla inliyor ve diyor ki:
                              ‘Said amcam’ın haline şaşıyorum’
                              “Said amcamın haline şaşıyorum. Dünyevî bütün ümitlerim söndü. Çünkü hükûmet kendisine yüksek maaş veriyor, sarfiyatımızın fazlasını biriktiriyordum. Birkaç eser telif etti. Bir gün bana dedi ki, ‘Git, filân matbaa müdürünü çağır.’ Gittim, çağırdım geldi. Eserlerini müdüre verirken bana dedi ki: ‘Abdurrahman, biriktirdiğin paraları getir, müdür beye ver.’ Ben de getirdim verdim. müdür paraları alıp çıkınca benim gözlerim yaşardı. Bilâhare kendi kendime mütesellî oluyor, eserler basılınca satılır, paralarını yine biriktiririm diyordum.
                              “Birkaç gün sonra yine beni yolladı. Matbaa müdürünü çağırdım. Bu sefer de matbaa müdürüne dedi ki: ‘Eserlerimin üzerine yazın: bu kitaplar İslâm milletine meccanen tevzi olunacaktır.’
                              “Matbaa müdürü çıktıktan sonra, senelerden beri büyük amcama karşı beslediğim ruhî saygı âdeta sarsıldı. Hasbelbeşeriyye ağladım ve dedim ki: ‘Amca, birkaç para biriktiriyordum, memlekete dönersek düşman istilâsından harap olarak kurtulan süknâmızı belki imar ederdik. O ümidimi de öldürdün. Böyle olur mu?’ Bunun üzerine derin bir tebessümle dedi ki: ‘Yavrum Abdurrahman hükûmet bize fazla maaş veriyordu. Kifaf-ı nefsimizden artanı Beytülmala ait olduğundan, bu vesile ile o fazlayı Müslümanlara iade ediyoırum. Senin bu işlere aklın ermez. Allah dilerse mukaddes vatanın her yerinde sana ev verilir.'”
                              “İşte, tarihî hakikatlere otuz beş sene evvel şahid olduğum için, kendi tabirince ölen eski Said, Bediüzzaman’dır diyorum. Bu fıtratta yaratılan bir zat, acaba yirmi seneden beri neden iptilâ imtihanından kurtulamıyor? Acaba mahbeslerdeki bazı sapıkların dinini, imanını min tarafillah tasfiye için mi iptilâya maruz kalıyor?
                              “Hükûmetin saadet, selâmeti namına, Türk yurdunda İslâm diyarında, masonluk, bolşeviklikle bihakkın mücadeleye kabil ve kadir bir Bediüzzaman’ın serbest bırakılması, ilminden, faziletinden beşeriyetin istifade etmesi, medenî, cumhurî bir devrin şuur ve idrakine mütenasip olsa gerekir kanaatindeyim.
                              “Bu kanaatimi daha ziyade izah, şimdilik zait. Her takdir, hakim ve efendi halkın selâhiyetli büyüklerine aiddir.”
                              (Son Şahitler)

                              #797953
                              Anonim

                                Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister
                                07 Ekim 2011 / 04:47
                                Günün Ayet-i Kerime meali…

                                Bismillahirrahmanirrahim
                                Cenab-ı Hak(c.c), Nisâ Suresi 27. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
                                Allah sizin tevbenizi kabul etmek ister; şehvetlerine uyanlar (kötü arzuların esiri olanlar) ise büsbütün yoldan çıkmanızı isterler. Ademoğlu için iki vadi dolusu mal olsaydı…

                                07 Ekim 2011 / 05:17
                                Günün Hadis-i Şerifi…

                                Bismillahirrahmanirrahim
                                Hz. Enes (ra) anlatıyor: Resulullah (sav) buyurdu ki:
                                “Âdemoğlu için iki vadi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi. Âdemoğlunun iç boşluğunu ancak toprak doldurur, ALLAH tövbe edenleri affeder.”
                                (Buhari, Rikâk 10)

                                #797954
                                Anonim

                                  Kimle Sohbet Edelim? [TABLE=”align: center”]
                                  [TR]
                                  [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                                  Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin. Kim bunu yaparsa, artık onun Allah nezdinde hiçbir değeri yoktur…” (Âl-i İmrân, 28)
                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD=”align: center”][/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                                  “Mü’minin mü’mine karşı durumu, bir parçası diğer parçasını sımsıkı kenetleyip tutan binalar gibidir.” (Buhârî, Salât 88, Mezâlim 5; Müslim, Birr 65.)
                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD=”align: center”][/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD] Sehl b. İbrahim şöyle anlatıyor:
                                  İbrahim b. Edhem’le dost idik. Bir keresinde ben hasta oldum. O, elindeki bütün her şeyi benim için harcadı. Sonra iştahım açıldı. Tekrar yiyecek bir şeyler istedim. Eşeğini satarak, parasını istediklerimi almak için harcadı. Biraz iyileşmeye başlayınca:
                                  “–Ey İbrahim, eşek nerede?” diye sordum. İbrahim b. Edhem:
                                  “–Sattık!..” dedi.
                                  “–Peki ama şimdi ben neye bineceğim?” diye sordum.
                                  “–Sırtıma, kardeşim!” dedi ve beni üç konak sırtında taşıdı. (Kuşeyrî, s: 79)
                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD=”align: center”][/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                                  el-Hakk: Varlığı ve ulûhiyeti kesin olan, inkârı mümkün olmayan, ezelî ve ebedî olan ve değişmeksizin var olan nihâî gerçek, kimseye muhtaç olmayan, sözü en doğru olan, eşyayı hikmetin gereğine göre icad eden demektir.
                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD=”align: center”][/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD] Kısa Günün Kârı
                                  Bir gün Beyazıd-ı Bistami’ye:
                                  “–Kimle sohbet edelim?” diye sordular. Beyazid-i Bistami hazretleri:
                                  “–Hastalandığın zaman seni ziyarete gelen, suç işlediğin zaman nedametini kabul edip seni afv eden ve her şeyini kendisiyle paylaştığın, sırdaş edindiğin kimse ile dost ol!” diye cevap vermişlerdir. (Attar, s: 234)
                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD=”align: center”][/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD] Lügatçe
                                  nezdinde: Yanında, huzurunda, gözetiminde.

                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD=”align: center”][/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD=”align: center”]
                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 586 ile 600 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.