• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 601 ile 615 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798034
    Anonim

      İşçilerinizin Haklarını Koruyun! [TABLE=”align: center”]
      [TR]
      [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
      “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. Ve çalışması da ileride görülecektir. Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” (Necm, 39,40,41)
      [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”align: center”][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
      “Elinizin altında bulunanlar hakkında da Allâh’tan korkunuz.” (Ebû Dâvûd, Edeb, 123-124/5156; İbn-i Mâce, Vasâyâ, 1)
      [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”align: center”][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD] Bir gün Rasûlullah (sav) bir elbise dükkânına varıp sahibinden dört dirheme bir gömlek satın almıştı. Gömleği giyerek dışarı çıktı. O esnâda Ensâr’dan bir zât ile karşılaştı. O kişi:
      “–Yâ Rasûlallâh! Bana bir gömlek giydir, Allah Sana cennet elbiseleri giydirsin!” dedi.
      Efendimiz (sav) hemen üzerindeki gömleği çıkarıp o sahâbîye giydirdi. Dükkâna geri dönerek dört dirheme bir gömlek daha aldı. Yanında iki dirhemi kalmıştı.
      Yolda giderken, ağlamakta olan bir câriye gördü ve:
      “–Niçin ağlıyorsun?” diye sordu. Câriye:
      “–Yâ Rasûlallâh! Yanlarında çalıştığım âile bana iki dirhem verip un almaya göndermişti, parayı kaybettim!” dedi.
      Nebiyy-i Ekrem (sav) kalan iki dirhemi de ona verdi. Dönüp giderken kızcağızın hâlâ ağlamakta olduğunu gördü. Yanına çağırıp:
      “–Niçin ağlıyorsun, dirhemleri aldın?!” buyurdu. Kızcağız:
      “–Geciktiğim için beni döverler diye korkuyorum!” dedi.
      Allah Rasûlü (sav) onunla birlikte, hizmet ettiği âilenin evine kadar gitti ve selâm verdi. Evdekiler, Efendimiz’in sesini tanıdılar, ancak cevap vermediler. Peygamberimiz ikinci kez selâm verdi, yine karşılık vermediler. Üçüncü selâmında; “ve aleyküm selâm” diyerek büyük bir sevinçle dışarı çıktılar. Fahr-i Kâinât Efendimiz:
      “–İlk selâmı duydunuz mu?” buyurdu.
      “–Evet, duyduk yâ Rasûlallâh, ancak bize çokça selâm verip bizi bereketlendirmenizi arzu ettik. Sizi buraya kadar getiren nedir, annelerimiz-babalarımız Sana fedâ olsun?!” dediler.
      Rasûlullah (sav):
      “–Bu kızcağız sizin kendisini dövmenizden korktu.” buyurdu.
      Câriyenin sahibi hemen:
      “–Mâdem Siz onunla birlikte buraya kadar teşrîf ettiniz, mâdem Siz’in buraya gelmenize vesîle oldu, o artık Allah için hürdür!” dedi. Rasûlullah (sav) de onları hayırla ve cennetle müjdeledi. Sonra da şöyle buyurdu:
      “–Allah on dirheme ne kadar da bereket lutfetti. Onunla Nebî’sine ve Ensâr’dan bir kuluna birer gömlek giydirdi ve bir köleyi de âzâd eyledi. Allâh’a hamd olsun! Bütün bunları kudretiyle bizlere lutfeden O’dur.” (Heysemî, IX, 13-14)
      [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”align: center”][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
      el-Vekîl: İşlerini kendisine bırakanın işlerini en iyi şekilde yapan, kendisine dayanılıp, güvenilen, her şeyi tedbir ve idare eden, gözeten, yarattığı bütün varlıkların işlerini idare eden, her şeye karşı her şeyin hakkını müdafaa eden, hakkı yerine getiren demektir.
      [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”align: center”][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD] Kısa Günün Kârı
      İslâm, köleyi efendi mevkiine yükseltmiştir. Zaten müşrikler bu sebeple İslâm’a karşı çıkmışlardı. Günümüzün, yani 21. yüzyılın İslâm’ı kabullenemeyen münkirleri de aynı özellikleri taşımıyor mu? Bugünün dünyasında gasp ediciler, nice hür insanları esir gibi yaşatmıyor mu?
      [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”align: center”][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD] Lügatçe
      dirhem: Bir tür gümüş para.
      teşrîf: 1. Şereflendirme, şereflendirilme, şeref verme, verilme. 2. Gelmesiyle bir yere şeref verme, gelme; gitme.

      [/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”align: center”][/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD=”align: center”]
      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #798044
      Anonim

        Kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse…
        08 Ekim 2011 / 04:51
        Günün Ayet-i Kerime meali

        Bismillahirrahmanirrahim
        Cenab-ı Hak (c.c), Zilzal Suresi 1-8. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
        1,2,3. Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, “Ona ne oluyor?” dediği zaman,
        4. İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır.
        5. Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
        6. O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
        7. Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir.
        8. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.

        #798045
        Anonim

          Bediüzzaman ve talebeleri vilayeti bastılar!
          07 Ekim 2011 / 21:55
          Üstad Cuma namazı için dışarıya çıkınca binlerce insan sokaklara dökülmüş. Vali ve idareciler telâş etmiş

          Süleyman Rüştü, 1899 yılında Isparta’da doğdu. Nasıl bir eğitim gördüğü ve ne şekilde yetiştiği hakkında çok fazla bilgi mevcut değil. Ancak doğumundan 8-9 yıl sonra Osmanlı Devleti’nin yaşadığı çalkantılı dönem; İkinci Meşrûtiyet’in ilânı, Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile Birinci Dünya Savaşı’nın ardı ardına patlak vermesi, istediği eğitimi almasına mani olmuştur.

          Birinci Dünya Savaşı ve İstiklâl Harbi’ne çocuk yaşta denilecek bir çağda katılan Süleyman Rüştü, diğer akranları gibi çok sıkıntılar çekti. Yıllarca süren savaşlardan sonra memuriyete girdi. Bir süre Isparta Vergi Tahakkuk Müdürü olarak görev yaptı. Ispartalı olması hasebiyle Risâle-i Nur ve Bediüzzaman ile tanışması daha erken oldu. Risâle-i Nur’a talebe olanların ilklerinden biri olarak iman hizmetine kendisini adadı. Birçok insanın çekinip uzak durduğu bir dönemde, mesai sonrası vaktini hizmete ayırdı, Risâlelerin yazılmasına katkıda bulundu.
          Süleyman Rüştü, Bediüzzaman’ın yakın talebelerinden olduğu için soruşturma, gözetim ve hapislerden nasibini aldı. 1935 yılında Eskişehir’de hapis yattı. Bu ilk hapis hayatı altı ay kadar sürdü. Hapisten tahliye olurken, bazı masraflarını görmesi maksadıyla Bediüzzaman Hazretleri kendisine para verdi. Eskişehir hapsini 1943 yılında Denizli ve 1958 yılında Ankara hapisleri takip etti.
          Birçok hadiseye ve komploya şahit olan Süleyman Rüştü, bunlardan bazılarını hatıralarında nakletti. Eskişehir’de 1935 yılında tezgâhlanan bir hadise ibret verici bir olay olarak tarihteki yerini aldı:
          “1935 yılında Eskişehir hapis ve mahkemesinden evvel, Üstad Cuma namazı için dışarıya çıkınca binlerce insan sokaklara dökülmüş. Vali ve idareciler telâş etmiş. Bu sırada ‘Onuncu Söz’ü de Valinin masasına bırakmışlardı. ‘Bediüzzaman ve talebeleri harekete geçtiler, vilâyeti bastılar’ diye Ankara’ya bildirilmiş. Eskişehir hadisesi böylece patlak vermiş…” Bu gelişmelerden sonra Bediüzzaman ve talebeleri hakkında soruşturma başlatılmış ve hapse atılmışlardı.
          Eskişehir Mahkemesi’ndeki bir duruşmada Süleyman Rüştü’yü savunan Bediüzzaman övgü dolu ifadeler kullandı: “…bu masumlar içinde, Vâridat Kâtibi Rüştü, gençler içinde istikamet ve namusla mümtaz ve vazifesinde işgüzar, hiçbir sui ahlâkı görünmeyen bir zattır. Ben Isparta’ya getirildiğim vakit, gelip benim gibi garip bir adamın sobasını yakmak, suyunu getirmek, yemeğini pişirmek gibi hususî işlerimi Allah için yapmış. Bu zatın vazifesi vakit bırakmıyor ki, başka bir hizmette bulunsun. Yalnız akşamdan akşama bu hizmeti yapıyordu. Bu zatı mertlik ve misafirperverlik noktasında âli bir seciyede gördüm. Bazı vehham kimseler ona diyorlardı ki: ‘Sen memursun, ona yanaşma.’ O diyormuş: ‘Bu zatın dünyaya karışacak bir emare ve arzusu yok. Benim vazifeme mâni değil. ‘Hattâ bu tevkif zamanında bile, o merdane hissiyle benim gibi zaif ve hizmete muhtaç bir biçareye herkes gözünü benden kaparken, o yardıma koşuyordu ve der idi ki: ‘Bu Hocadan ben medar-ı ittiham bir şey göremiyorum ve yoktur ki, ben onun ittihamından temasla hissedar olayım.
          “İşte bu zat okumak için bir-iki küçük ve imanî risâleleri almış; kaza ve kadere ait risâlenin yarısını yazmış, tamamlamaya vazifesi müsaade etmediği için nüshamı bana iade etmiş. Acaba dünyada böyle bir âlî seciyeyi taşıyan müstakim bir genci böyle münasebetle ittiham edecek bir kanun var mı? Eğer ecnebi bir düşman devletinin bir adamı bir şehre gelse, misafirperverlik veya ücret mukabilinde komşusundaki bir adama hizmet etse, o hizmette ittiham altına alınır mı? Halbuki bu zat, bu vatanın benim gibi bir evlâdı ve yirmi seneden beri bu millete, hassaten Harb-i Umumîde ve İstiklâl Harbinde mühim hizmetlerde bulunmuş ihtiyar ve garip bir komşuya böyle bir hizmet eden bir zata hiç itiraz gelebilir mi? Farz-ı muhal olarak, benim gizli, yanlış fikirlerim bulunsa da, akşamdan akşama sobamı yakmaya gelmesi ile iştirak tevehhüm edilir mi?”
          Mahkemede Süleyman Rüştü’yü öven Bediüzzaman, talebelerine yazdığı mektuplarda ismini zikrettiği gibi bazen de bizzat kendisine hitaben mektuplar yazdı ve bunları lâhikalara dahil etti. Mektuplarında bu fedakâr talebesinin hizmetini övdü, duâda bulundu. Diğer bazı talebelerini överken “Isparta’nın Süleyman Rüştü’sü” gibi ifadeler kullanarak taltif etti. Talebesine gönderdiği bir mektubunda şunları yazdı:
          “Aziz, sıddık, bahtiyar kardeşim Süleyman Rüştü,Seni ve kardeşin kahraman Burhan’ı ve senin iki mübarek, masum evlâdını ve senin hane halkını, Risâle-i Nur namına ve umum şakirtler hesabına ruh u canımızla sizi tebrik ediyoruz. Böyle kudsî ve daimî sevap kazandıracak uhrevî bir hizmete muvaffakiyetinizi, Isparta ve bu memleket istikbalde alkışlayacaktır. Size çok hayırlı duâları kazandıracak. İnşaallah, Zülfikar gibi daha çok emsaline muvaffak olursunuz. Bu acip şerait içinde bu fevkalâde muvaffakiyet, hem Zülfikar’ın, hem sadakatinizin bir kerametidir. Çok mübarek olan senin rüyan—ki, emr-i İlâhî ile, Kur’ân’ı, Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalatü Vesselâma vermek, Hazret-i Cebrail’in vazifesinin bir cilvesidir—işarettir ki, bu hizmetiniz hem rıza-yı İlâhiyeye, hem rıza-yı Peygamberiye (a.s.m.) muvafıktır. Mu’cizat-ı Kur’âniyeyi, Mu’cizat-ı Ahmediye vasıtasıyla ümmet-i Muhammediyeye (a.s.m.) tebliğ etmek mânâsıyla senin rüyan tabir edilir.
          “Nasıl, bir küçücük cam parçasında güneşin bir timsali, ziyasıyla o elindeki camı tutanla münasebettar olur, bir nev’i muhabere eder. Öyle de hususî bir tecelli ile rüyalarda:
          “Selef-i Salihin de bu çeşit rüyalar görülmüş-makbuliyet ve rıza alâmetidir. Hazret-i Peygamberin (a.s.m.) yanında gördüğün adam da, Nur ve Risâle-i Nur şakirtlerinin şahs-ı manevisidir.”
          (Emirdağ Lâhikası, s. 184).
          Bediüzzaman bir başka mektupta da: “Kahraman ve sadakatte hiç sarsılmadan ve kardeşiyle masum olmalarıyla ve az zamanda pek çok kıymetdar hizmet eden Süleyman Rüştü’nün dünyada, ahirette Cenâb-ı Hak onu mânevî ve maddî ticaretinde daima onu ihsanına mazhar eylesin. Amin.” (Emirdağ Lâhikası, s. 224) şeklindeki ifadelere yer verdi.
          Süleyman Rüştü, yıllar süren iman hizmeti ve bereketli ömrün sonunda 1974 yılında memleketi Isparta’da vefat etti.
          Risale-i Nur Enstitüsü

          #798048
          Anonim

            Üstadım o paraları sen almıyorsan bize ver!
            08 Ekim 2011 / 07:24
            Üstad Bediüzzaman Said Nursi, hiçbir kimseden hediye, sadaka, para kabul etmezdi

            Risale Haber-Haber Merkezi
            Son Şahitlerden Abdullah Ekinci anlatıyor:
            Üstad Bediüzzaman Said Nursi, hiçbir kimseden hediye, sadaka, para kabul etmezdi. Bana hâdiseyi Kinyas Kartal anlattı:
            “Van’dan ayrılış anında civardan köylüler, zenginler, birçok kimseler, keselerle, mendillerle para, altın vermek istemişler. Seyda hiçbirine dönüp bakmamış.
            “Ne kadar teklifler yapıldıysa hepsini reddetmiş. Artık bu duruma, sürgün gönderilen hocalardan, Gevaşlı Hasan Efendi, Kinyas Kartal’a, ‘Sen Seyda ile iyi konuşuyorsun, daha samimisiniz. Eğer kendisi almak istemiyorsa, alsın bize versin’ diyor. Kinyas Kartal bunu Üstad’a söyleyince, Üstad tebessüm ediyor.
            (Son Şahitler)

            #798049
            Anonim

              İslam Birliği: İttihad-ı İslam
              08 Ekim 2011 Cumartesi 07:12
              İslam Birliği: İttihad-ı İslam
              (Münazarat kitabından.. Tarih: 1911 / Kış Mevsimi..)

              Sual: Daima İslam Birliğinden söz edersin. Bunu bize tarif eder misin!?

              Cevap: “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi” olan eserimde tarif etmişim. Şimdi yalnız; ileride kurulup gerçekleşecek o yüce sarayın bir taşını, bir desenini göstereceğim. İşte kâbe-i saadetimiz (başarı ve mutluluğumuzun kutsal temel merkezi) olan ittihad-ı münevver-i İslam’ın (İslam’ın bilime dayanan aydınlık birliğinin) hacerül-esvedi (iman ve ebediliği kazanma köşesi) yüce Kabedir.

              [Demek İslam Birliği, dünya için bir tehdit değildir. Çünkü hedefi iman, ahiret ve ilim elde edip Müslümanları dağınıklıktan kurtarmaktır.]

              O birliğin dürretül-beyzası (hacerül-esvedin içindeki ak incisi) ravza-i mutahharadır. (Yani İslam’daki iman ile ve Hz. Muhammed’in ilmiyle ve dengeyi esas alması ile yeryüzü, aydınlık ve parlak bir bahçeye döner. Müslümanların imanı kuru bir taassup şeklinde olmaz.)

              O birliğin mekke-i mükerremesi (sosyal dayanışma noktası) Arabistandır. (Yani Arapça ortak dil ve iletişim aracı olacaktır.)

              O birliğin kuracağı medeniyetin parlak şehri, gerçekten dinin aslı ve esası olan hürriyeti uygulayan Osmanlı Devletidir.

              İşte ey insanlar, bu milliyet ve medeniyetten korkmayın. Çünkü bu milliyetin ve medeniyetin temel taşı ve nakşı (temel karakteri) şudur:

              “Hayâ ve hamiyetten (değerleri koruma duygusundan) ortaya çıkan mertçe bir kırmızılık; hürmet ve şefkatten doğan masumane tebessüm; akıcı bir güçlülük ve güzellikten hâsıl olan ruhanî tatlılık; gençlik aşkından, bahar sevincinden doğan kutsal neşe; güneşin batışındaki hüzünden, sabahın sevincinden vücuda gelen manevi lezzet; saf güzellikten, parlak yakışıklılıktan yansıyan kutsal süsler..” (1)

              İşte eğer bu karakterler, birbiriyle homojen olup, ondan nuranî bir renk çıkarsa, Doğu ve Batının birleştiği hayatî çark olan refah ve başarı kabesindeki altın kemerin oluşturduğu gökkuşağının oluşturduğu lacivert ve yeşil rengini ve bu rengin güzel manzarasını belki bir derece gösterebilir:

              [Lacivert ve yeşil renkler, medeniyet, bayındırlık ve çevre sembolüdür. Onun için hiç kimse İslam Birliği kavramından korkmasın. Eğer, “Müslümanlar cahildir. Cahillerin birliği tehlike oluşturur” gibi bir endişe olursa, Üstad cevaben şöyle diyor:]

              “Öyledir; ama cahiller birleşemezler. Çünkü birlik, fikirlerin kaynaşmasıdır. Bu da ancak bilgi enerjisinin elektroşokuyla olur.”

              Sual: Madem İslam Birliği bu kadar önemlidir. Neden eskiden susuyordun?!

              Cevap: Çünkü Abdulhamid’in istibdatı İslam Birliğine engeldi. Ben de kor ateş üzere sükût ediyordum.

              [Yani Sultan 2. Abdulhamid, İslam Birliği taraftarı olduğu halde mevcudu koruyalım, diye statükocu olduğundan yeniliğe ve genişlemeye karşı idi. Müslümanların geniş çapta birliğine engel oluyordu. Maalesef bugün dahi İslam milletleri, küçük yerel çıkarlar uğruna böyle yüce bir hedefe yönelmiyorlar. Tam aksine bazı dinsizlerle işbirliği yapıyorlar.]

              1909’da, Hürriyet ilanından bir sene sonra Müslümanlar İttihad-ı Muhammedi ismiyle bir cemiyet kurdular. Çünkü Meşrutiyet ve Hürriyet, onların istediği gibi gitmiyordu. Üstad Bediüzzaman da bu cemiyete üye oldu. Fakat 31 Mart Hadisesinde kendisi de içinde olmak üzere cemiyetin kurucuları Divan-ı Harb-i Örfide (sıkıyönetim mahkemesinde) idam ile yargılandılar. Üstad, o mahkemede kendini şöyle savundu:

              Yedinci Cinayet: İşittim, İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin. Sonra işittim, bu ism-i mübareki bazı mübarek zevat (Süheyl Paşa ve Şeyh Sadık gibi zatlar) daha basit ve sırf ibadete ve Sünnet-i Seniyyeye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyasî cemiyetten (Derviş Vahdeti’nin kurduğu cemiyetten) kat’-ı alaka ettiler. (İlişkilerini kestiler.) Siyasete karışmayacaklar, (diye karar aldılar.) Lakin tekrar korktum; dedim: “Bu isim umûmun hakkıdır; tahsis ve tahdit kabul etmez. Ben nasıl ki, dindar müteaddit (birçok) cemiyete bir cihetle mensubum; zira maksatlarını bir gördüm; kezalik (aynen öyle de) o ism-i mübareke intisap ettim. Lakin tarif ettiğim ve dâhil olduğum İttihad-ı Muhammedînin (a.s.m.) tarifi budur ki:

              Şarktan garba, cenubdan şimale uzanan bir silsile-i nuranî ile merbut (birbirine bağlı) bir dairedir. Dâhil olanlar da, bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir (fazladırlar.) Bu ittihadın cihetü’l-vahdeti (birlik bağı) ve irtibatı, tevhid-i ilahîdir; peyman (sözleşme) ve yemini, imandır; müntesipleri, “kalû bela”dan dâhil olan umum müminlerdir; defter-i esmaları da, levh-i mahfuzdur. Bu ittihadın naşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslamiyedir; günlük gazeteleri de, İlâ-i Kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dinî gazetelerdir; kulüp ve encümenleri, cami ve mescidler ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir; merkezi de, Harameyn-i Şerifeyn’dir.

              Böyle cemiyetin reisi Fahr-i Alemdir (a.s.m.); ve mesleği herkes kendi nefsiyle mücahede, yani ahlak-ı Ahmediye (a.s.m.) ile ahlaklanmak ve sünnet-i Nebeviyeyi ihya ve başkalara da muhabbet (sevdirmek) ve eğer zarar etmezse nasihat etmektir. Bu ittihadın nizamnamesi (tüzüğü) sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi (yönetmeliği) evamir ve nevahî-i şer’iyedir; (dinî emirler ve yasaklardır) ve kılınçları (cihad mefkûreleri) de berahin-i katıadır (ilmi keskin bilgilerdir.) Zira medenilere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharri-i hakikat (gerçeği arama ve isteme duygusunu geliştirme,) muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları da, ilâ-i kelimetullahtır (yüce değerleri korumaktır.) Şeriat ve dindeki bilgilerin yüzde doksan dokuzu ahlak, ibadet, ahiret ve fazilete aittir; yüzde bir nisbetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulül-emirlerimiz (yetkililer) düşünsünler. Şimdi maksadımız, o silsile-i nuranîyi ihtizaza (harekete) getirmekle herkesi bir şevk-i hahiş-i vicdaniye (vicdani bir coşku ve uyanış) ile tarik-ı terakkide (kalkınma yolunda) kabe-i kemalata (zirveye) sevk etmektir. Zira ila-i kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir.

              İşte, ben bu ittihadın efradındanım ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim.

              Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslamdaki fikrini kabul ettim. Zira o, Kürtleri ikaz etti; onlar da ona biat ettiler. Şimdiki Kürtler, o zamanki Kürtlerdir. Bu meselede seleflerim (öncülerim) Şeyh Cemaleddin-i Efganî, allamelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abdüh, müfrit âlimlerden Ali Suavi, Hoca Tahsin ve İttihad-ı İslamı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki (2), demiş:

              “İhtilaf ü tefrika endişesi,
              Kuşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni.
              İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz;
              İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni.”
              Yavuz Sultan Selim

              Ben zahiren buna teşebbüs ettim, iki maksad-ı azîm için: Birincisi: O ismi tahdit ve tahsisten halas etmek (kurtarmak) ve umum müminlere şümûlünü ilan etmek; ta ki, tefrika düşmesin (bölünme olmasın) ve (irtica hortladı, diye) evham çıkmasın.

              İkincisi: Bu geçen musibet-i azimeye (31 Mart Hadisesine) sebebiyet veren fırkaların iftirakını (bölünmelerini) tevhid ile önüne set olmaktı. Va-esefa (ne yazık) ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maal-memnuniye ref’ oldu.

              Ben ki, adî bir adamım; böyle meclis-i mebusan ve ayan (senato) ve vükelanın (bakanların) en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım; demek cinayet ettim.

              Sekizinci Cinayet: Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere (derneklere) intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hadise-i müthişesi hatırıma geldi; gayet telaş ettim. Bir gazetede yazdım ki; şimdi en mukaddes cemiyet (dernek ve kurum) ehl-i iman (inançlı) askerlerin cemiyetidir. Bütün inançlı ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere (Genel Kurmay başkanına) kadar (bu derneğe) dâhildir. Zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve ilâ-i kelimetullah dünyanın en mukaddes cemiyeti (olan ordunun) maksadıdır. Umum mü’min askerler, tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir; millet ve cemiyetin onlara intisap etmesi lazımdır. Sair cemiyet ve cemaatler, milleti (asker gibi düzene koyup onları) mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir.

              Amma, İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) ki, umum mü’minlere şamildir; cemiyet ve fırka (parti) değildir. Merkezi ve saff-ı evveli gaziler, şehitler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü’min ve fedakâr asker -zabit olsun, nefer olsun- hariç değil ki, ta intisaba lüzum kalsın. Lakin bazı cemiyet-i hayriye (yardım kurumları) kendine İttihad-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.

              Ben ki, adî bir talebeyim, böyle büyük ulemanın vazifelerini gasp ettim; demek cinayet ettim.

              DİPNOTLAR:
              1-Bu zincirleme üsluptaki ara cümlelerin her biri, İslamiyet’in bir parıltısına, bir güzelliğine, bir karakterine, bir bağına, bir temeline işarettir. (Mesela; kadın-erkek, zengin-fakir ilişkilerinin ideal şekillerine işarettir.)
              2-Burada demek istediği şudur: Ben Kürdüm; fakat bölücü değilim. Ben Müslümanım; fakat modern düşünen bu zatlar gibi Müslümanım. Beni 31 Mart olayını çıkaran gericilerle bir tutmayın.

              #798050
              Anonim

                Isparta Bediüzzaman Mevlidi yarın
                08 Ekim 2011 / 09:37
                Isparta Merkez Camii’nde öğle namazından sonra başlayacak

                Risale Haber – Haber Merkezi
                Isparta Bediüzzaman Mevlidi yarın (9 Ekim Pazar) yapılacak.
                Sidre Eğitim Kültür ve Sağlık Derneği ile Yeni Asya tarafından organize edilen Mevlid başta Peygamberimiz (s.a.v) olmak üzere, bütün peygamberlere, Ashab-ı Kiram hususan Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve ahirete intikal eden Risale-i Nur talebeleri ve sair ehl-i imanın ruhlarına ithafen okunacak.
                Mevlid programı, 9 Ekim 2011 Pazar (yarın) Isparta Merkez Camii’nde öğle namazından sonra başlayacak.

                Risale-i Nur’dan vecizeli duvar kağıdı – [indir]

                08 Ekim 2011 / 08:49
                Günün vecizesi – Zahiren çirkin perdeler altında, gayet güzel neticeler var

                Risale Haber – Haber Merkezi
                Zahiren çirkin perdeler altında, gayet güzel neticeler var. Bir zararımıza bedel, yüz menfaat bizlere ihsan ediliyor. Onun için, geçici, muvakkat sıkıntılara ve sarsıntılara ehemmiyet vermemek lazımdır.
                [Emirdağ Lâhikası]

                (Haber detayında (altta) yer alan resmin üzerine farenizin sağ tuşu le tıklayıp Resmi farklı kaydet seçeneğini işaretleyerek duvar kağıdınızı indirebilirsiniz…)

                #798051
                Anonim

                  Steve Jobs ölümde Bediüzzaman’a paralel
                  08 Ekim 2011 / 14:36
                  Jobs’un ‘ölümün yaratılmış olduğu’ konusunda Kur’an’ın açık bir hükmünü kabul ettiğini de fark ediyoruz

                  Risale Haber-Haber Merkezi
                  Rotahaber yazarı Oğuz Düzgün, Steve Jobs’un sözleriyle Bediüzzaman’ın ölüm hakkındaki ifadeleri arasında paralellikler olduğunu söyledi.
                  Jobs’un ölüm karşısındaki iyimser tutumunun oldukça etkileyici olduğunu belirten Düzgün, “Burada Steve Jobs’un ‘ölümün yaratılmış olduğu’ konusunda Kur’an’ın açık bir hükmünü kabul ettiğini de fark ediyoruz. Yine Steve Jobs’un sözleriyle Bediüzzaman’ın ölüm hakkındaki ifadeleri arasında var olan paralellikler de dikkatlerden kaçmıyor: ‘Sana ıstırap veren pek ihtiyar olmuş peder (baba) ve validen ile beraber, ceddinin cedleri (dedelerinin dedeleri), sefil halleriyle senin önünde şimdi bulunsaydı; hayat ne kadar nikmet (zahmet), ölüm ne kadar nimet olduğunu bilecektin.” Steve Jobs işte bu iyimser inancı sayesinde hayallerini gerçekleştirebilmişti. Fâni bedeni ölmesine rağmen, Steve Jobs adı bu samimi inanç sayesinde kıyamete kadar yaşayacaktı” dedi.
                  Başbakan Erdoğan’ın annesi Tenzile Erdoğan’ın vefatına da değinen Düzgün, yazsını şöyle sürdürdü:
                  “Tam da bu sırada Bediüzzaman’ın 80’li yaşlarındayken annesiyle ilgili söylediği sözleri hatırlıyorum: “İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi [öğretmeni], onun validesidir.”
                  Steve Jobs da, Tenzile Erdoğan dahayallerinin gerçekleşeceğine inanan ve inançlarının gücüyle hayallerini gerçekleştirmeyi başaran iki büyük insandı…
                  Şimdi ikisi de sonsuzluğa gitti. İkisi de dünyada bıraktıkları eserlerle yaşamaya devam edecekler. Hele bir de iman varsa yürekte. Hele bir de Bâki’nin yoluna sarf edilmişse ömür. Sonsuz bir mutluluk kazanılacak o zaman.
                  Steve Jobs’un Müslüman olup olmadığını çok iyi bilmesem de, Tenzile Ana’nın iman ve sadakatine herkes şahit…
                  O halde Bediüzzaman’ın şu müjdesi eşliğinde fâtihalarla selamlayalım Hacı Annemizin ruhunu:
                  “Ey insanlar! Fâni, kısa, faydasız ömrünüzü; bâki (kalıcı), uzun, faydalı, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır(gereğidir), Bâki-i Hakikî’nin (Gerçek Sonsuzun) yoluna sarfediniz. Çünki Bâki’ye müteveccih olan (yönelen) şey, bekanın cilvesine (Sonsuzun Yansımasına) mazhar olur.”

                  #798094
                  Anonim

                    Evinizdeki Meleklere Selam Verin! [TABLE=”align: center”]
                    [TR]
                    [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                    “Evlere girdiğiniz zaman, Allâh tarafından mübârek ve güzel bir hayât temennîsi olarak kendinize (ve orada bulunanlara) selâm veriniz! ” (Nûr, 61)
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”align: center”][/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                    “…Kendi ailenin yanına girdiğinde onlara selâm ver ki, sana ve ev halkına bereket olsun” (Tirmizî, İsti’zân 10)
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”align: center”][/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD] Bir kimse başka mekân ve evlere girdiğinde selâm verdiği gibi, kendi evine girerken ailesine ve çocuklarına da mutlaka selâm vermelidir. Çoluk çocuğuna bu husûsta cimri davranmamalıdır.
                    Enes (sav) şöyle demiştir:
                    Rasûlullah (sav) bana:
                    “Yavrucuğum! Kendi ailenin yanına girdiğinde onlara selâm ver ki sana ve ev halkına bereket olsun.” buyurdu. (Tirmizî, İsti’zân, 10) Âyet-i kerîme’de de “Evlere girdiğiniz zaman, Allâh tarafından mübârek ve güzel bir hayât temennîsi olarak kendinize (ve orada bulunanlara) selâm veriniz!” buyrulmaktadır. (Nûr 24/61) Hatta bu âyete göre evde kimse olmasa bile eve giren şahsın kendi kendine selâm vermesi gerekmektedir. Böyle bir durumda verilecek selâm da “es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s-sâlihîn” şeklinde olacaktır. (Muvatta, Selâm, (Dr. Murat Kaya, Üsve-i Hasene 1, Erkam Yay.)
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”align: center”][/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                    el-Kaviyy: Pek güçlü, çok kuvvetli, tam bir kudret sahibi, hiçbir zaman aczin yol bulamadığı mutlak gâlip, her şeye gücü yeten demektir.
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”align: center”][/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD] Kısa Günün Kârı
                    Evlerimize girerken selamlaşmayı adet edinelim.
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”align: center”][/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD] Lügatçe
                    temenni: Dileme, dilek, istek.
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”align: center”][/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD=”align: center”]
                    [/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #798101
                    Anonim

                      Bediüzzaman sergisi yarın Isparta’da açılıyor
                      09 Ekim 2011 / 10:36
                      Said Nursi ve talebelerinin hayatlarından kesitlerin yer aldığı sergi Isparta’da açılacak

                      İbrahim Mert’in haberi:
                      RİSALEHABER-Bugüne kadar Türkiye ve dünyanın bir çok şehrinde açılan ve büyük ilgi gören Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin hayatlarından kesitlerin yer aldığı sergi yarın Isparta’da açılacak.
                      Risale-i Nur‘un ilk telif yıllarıyla başlayan ve Bediüzzaman‘ın vefatına kadar uzanan 1926-1960 yılları arasını kapsayan ve bu döneme ait önemli belge ve hatıraları gün ışığına çıkaracak sergi, 10 Ekim-20 Ekim 2011 tarihleri arasında Süleyman Demirel Kongre ve Sergi sarayında ziyaret edilebilecek.
                      Barla Platformu, İstanbul İlim ve Kültür Vakfı ve Isparta Kültür ve Eğitim Vakfı tarafından düzenlenecek olan sergi yarın (10 Ekim 2011 tarihinde) saat 11’de Bediüzzaman Said Nursi‘nin hayattaki talebelerinin de katılacağı törenle açılacak.

                      http://www.RisaleHaber.com

                      #798102
                      Anonim

                        Ümidi kesmeyin Rabbınıza dehalet edin
                        09 Ekim 2011 / 04:47
                        Günün Ayet-i Kerime meali…

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        Cenab-ı Hak (c.c), Zümer Suresi 53-54. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
                        De ki: “Ey nefislerinin aleyhine aşırı giden kullarım! ALLÂH’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyin. Şüphesiz ALLÂH, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
                        Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azâb gelmeden evvel tevbe ile Rabbınıza dehalet edin ve ona halîs müslümanlık yapın, sonra kurtulamazsınız.

                        #798103
                        Anonim

                          İki damla
                          09 Ekim 2011 Pazar 09:00
                          Hayat, çok değişik mecralardan, bin bir farklı biçimlere bürünerek, hep değişip hep çoğalarak, envai türden duygularla hem kirlenip hem aklanarak, bazen durulup bazen çağıldayarak akar gider.
                          Çoktur hayat.
                          Ölüm tektir.
                          Aynı yerde, aynı biçimde durur, hiç kımıldamaz.
                          Hayatın çokluğu ölümün tekliğine çarptığında, bütün duygular tek bir duyguya, bütün insanlar tek bir insana dönüşür.
                          Bütün insanlık tek bir insana, bütün duygular tek bir duyguya döndüğünde, biz ölüm karşısında bütün insanlığı ve bütün duyguları tek başımıza taşımak zorunda kaldığımızda, yüzümüz, içini göremediğimiz bir sonsuzluğa çevrildiğinde, sevdiğimiz insanı o sonsuzluğa uğurladığımızda, sonsuzluğun bütün ağırlığını hisseder, hepimiz birbirimize benzeriz.
                          Hayatın içinde ne varsa yok olur.
                          Keder kalır geriye.
                          Sonsuzluk kadar büyük ve paylaşılması imkânsız bir keder.
                          Tanrı hepimizi o kederde eşitler, bütün hayatımızı, adımızı, rütbemizi, yaşımızı, geçmişimizi siler bir anda, Tanrı’nın masum ve çaresiz çocuğu oluruz hepimiz.
                          Hayatın tek ve büyük gerçeğinin kaybetmek olduğunu anlarız.
                          Kazanma isteğinin manasızlığını ve günahkârlığını fark ederiz.
                          İmam, “helallik” istediğinde Erdoğan’ın yüzünü gördüm.
                          O anda Başbakan Erdoğan değildi.
                          Annesi çocukken onu nasıl çağırıyorsa oydu, ya Recep’ti, ya Tayyip’ti ama Erdoğan değildi, başbakan da değildi, orta yaşlı bir adam da değildi.
                          O anda, annesinin çağırdığı isimle çağrılan bir çocuktu yalnızca.
                          Annesini kaybetmiş bir çocuk.
                          Dudaklarının kıpırdadığını, yüzünün kasıldığını, göz pınarlarından iki damla yaş süzüldüğünü gördüm.
                          İçim titredi.
                          Ben annemi kaybedeli çok oldu.
                          Ama anne acısı hafiflese de geçmez, annesini kaybeden bir çocuk, kaç yaşında olursa olsun kızgın bir kederin mührüyle mühürlenir, o iz orada hep kalır.
                          Tanrı’nın vurduğu bir mühürdür o.
                          Ondan sonra artık her şeyi daha farklı görürsün.
                          Annem öldüğünde, o ölümün bir daha azalsa da asla dinmeyecek acısını çekerken, annem bir parçası haline geldi diye ölümü bile sevdim, ölüm korkusundan kurtuluşa ilk adımı ben öyle attım.
                          Annesi ölen herkesi de çocuğummuş ya da kardeşimmiş gibi sevmeye, şefkat duymaya öyle başladım.
                          Annemi alan sonsuzlukla karşılaştığımda, bütün duyguların tanrısal bir tekliğe nasıl kavuştuğunu gördüm.
                          Tek olanın, çok olandan daha güçlü olduğunu orada öğrendim.
                          Yaşamanın kazanmak olduğunu sanıyordum, yaşamanın kaybetmek olduğunu, her kaybedişin getirdiği kederi ve çaresizliği tevekkülle taşımak olduğunu, sonsuz bir kayboluşa doğru kaybede kaybede yapılan bir yolculuk olduğunu kavradım.
                          Ölüm sillesini vurduğunda, her zaman aynı “tek” ve güçlü darbeyi indirdiğinde geçmişi siler, hayatın biriktirdiklerini bir anda silecek kadar kudretlidir, o korkunç anda gerileyen ve yenilen hayat sonra yavaş yavaş çeşitli mecralardan, envai biçimlere girerek geri gelir, ölümün tek ve kesin bir darbeyle yıktığını usul usul tamir eder.
                          O büyük tahterevalliye kendi ağırlığını acele etmeden koyar.
                          İyileşirsin.
                          Belki de “ölümle” iyileşmişken hayatla yeniden hastalanırsın, hırslarına, öfkelerine, kavgalarına, beklentilerine, zaaflarına geri dönersin.
                          Ama içinde, ölümün acıtıcı, gerçeği ve doğruyu gösteren izi kalır, hayatın iğvasına kapılsan da artık karar verirken ölümün bıraktığı o “tek izi”, sonsuzluğu, kayboluşu hep görürsün.
                          Her cenaze, annesini kaybeden her çocuk sana hep aynı “tekliği” hatırlatır.
                          Hayatın parçaladığı ne varsa sana biraz manasız gelir.
                          Bilirsin ki tekten gelir teke gidersin.
                          Anlarsın ki ikisinin arasındaki manasızlıklara çok kapılmamak gerekir.
                          Bunları öğrenirsin ama kederle öğrenirsin, bir daha iyileşmeyecek bir kederle, büyük bir kudretin ruhuna vurduğu mühürlü bir kederle.
                          Hayat düşman etse de ölümün kardeş ettiğini bilirsin.
                          O iki damla gözyaşını gördüm.
                          Her şey silindi aklımdan.
                          Erdoğan değildi artık o, annesi nasıl çağırıyorsa oydu, ya Recep’ti, ya Tayyip’ti, bir çocuktu.
                          Hayata ve parçalanmışlıklara yarın yeniden dönecek olsak da o anda bana bir kardeş gibi gözüktü, ona annesini daha önce kaybetmiş, o kederi daha önce yaşamış biri, ölüm sıralamasındaki bir abisi olarak usulca dokunarak, “geçecek” demek istedim, “izi hep kalacak ama geçecek.”
                          Tarihin içinde aynı acıyı defalarca defalarca yaşayan, ırksız, milliyetsiz, cinsiyetsiz, rütbesiz milyarlarca kardeşlerdendik o anda.
                          Tanrı’nın sonsuz gücü, kazanmanın düşman ettiklerini, kaybetmenin kardeşliğine o iki damla gözyaşıyla döndürebiliyor işte.
                          İçin titreyip, “başın sağolsun” diyorsun.
                          Taraf

                          #798106
                          Anonim

                            Hastanede unutulan kitap
                            09 Ekim 2011 Pazar 09:35
                            Profesyoneldi. Özel sektörde çalışıyordu. Kendini adeta şirkete adamıştı. Dünyalığı ve şöhreti de iyiydi. Fazla kazanıyordu. Maneviyattan kopmuş bir ego şişmesi ile herkesle rekabete giriyor ve genelde hırsıyla sonuç alıyordu. Nihayet, bu gidişin ve işlerin gerdiğini, sağlığını tehdit ettiğini fark etti. Daha da kötüsü hastanelik oldu. Dünyevi bütün bağlarının/bağımlılıklarının kendisini ne hale getirdiğini tahlil sonuçlarının ürküten değerleri ile anladı. Bir çıkış aradı. Babaannesinden kalan çocukluk yıllarına gitti. Onun seccadesinin kenarında geçirdiği müstesna anlara. Sonrasında ise maneviyatının sıfırlandığı, hatta maneviyatla problemli çevrelerle geçen yıllarına baktı. Üzüldü. Tuhaflaştı. Hayattan göçercesine ölüm istedi. Çevresinin yalanlarla örülü bir tuzak ve ağ olduğunu düşünmeye başladı. Kariyerinin ve şöhretinin çok iyi bir basamağında iken bu hallere düşmesine şaşırdı, öfkelendi. Acaba bu yeni algıları doğrumuydu? Yoksa eskisi gibi bir serap mıydı? Hastane de eline geçen bir küçük kitap, her şeyi yerli yerine koyacak yeni bir milat gibi bu dağınık tabloyu ve keşmekeş ruh hali ile birlikte sağlık sıkıntılarını çözmeye yetmişti. Kitabı istemeden eline almıştı. Hatta yazarına ön yargılıydı, karşıydı. Bilimin materyalist örgüleri vardı zihninde. Yine de hastane şartlarında bir göz atmıştı. Hemencecik sıkılmıştı, kitabın anlaşılmaz bir dil vardı ona göre. Sonra yine gözüne ilişen bir yerdeydi. Her halde odadan yeni ayrılan bir hastadan kalmıştı. Atmak istedi, içinden bir itiraz yükseldi. Okumaya ise karşıydı. İki günün serencamı içinde tekrar dokunmayı ve eline alıp okumayı denedi. Yine sıkıldı, ama okumaya devam etti. Okuduğu metin şöyle diyordu: Yirmi Beş Devâdır. Hastalara bir merhem, bir teselli, mânevî bir reçete, bir iyâdetü’l-marîz ve geçmiş olsun makamında yazılmıştır.”
                            Kendisine “Geçmiş olsun” demeye gelen bu tanımadığı mesajı, teselli vermeye niyetli dostu ve manevi reçete yazan eseri görmek çok şaşırtmıştı.
                            Böylesi yakın ve sıcak ifadeler, doğrusu uzun yıllar hasretini çektiği bir hasbilikteydi.
                            Yine ara verdi. Derin düşüncelere daldı. 40 yıllık hayatını gözden geçirdi. Uzun bir yürüyüşe çıkar gibi sızlanıp durdu, acıyla yoğruldu, bazen tebessüm etti. Sonunda ferahladığını hissetti. Tekrar uzandı kitaba. Kapağına bakıp daldı. Tekrar bıraktı.
                            İçindeki kopuşların fırtınası başladı, bir çok sevmeklerinin gereksiz, dünyanın bu maneviyatsız halinin ise sevimsiz yüzü ile karşılaştı, irkildi, tekrar eski şöhretine kavuşmak isteyen derin arzusu göründü.
                            Bu çatışma içinde, kitaba uzandı gayr-i ihtiyari. Tekrar açtı,”Birinci deva” diye başlayan girişteydi hala.
                            Ona söyleneni okudu:
                            “BİRİNCİ DEVÂ “Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki bir nevi dermandır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor.” Çok şaşırdı. Gözleri fal taşı gibi açıldı. Bir daha okudu. Hayret ve merak uyandırıcı bir iç feryat ile silkindi. İnanılmaz bir mesaj netliği vardı. Kendisine, çaresizliğine, ruh halinin en belirsiz ve ümitsiz girdabında ilerleyişine yol haritası veriliyordu. Artık yeni bir yol ve güzergâhta olduğunu düşünüyordu. Ürküten ön yargıları yıkılmıştı. Kitaba olan husumeti de gitmişti. Gün boyu kitapla arkadaş ve sırdaş olmuştu. Kalbinde geçenleri kulağına fısıldar gibi derman oluyordu. Neredeyse ilaç almama noktasındaydı. Üç günün sonunda psikolojisinin dengelendiğini yaşayarak öğrenmişti. Fakat bu sırlı değişimi fark edemeyen çevresi ve doktorları hala tedirgindi. Onların da anlayacağı bir şaşkınlık yaşandı. Tahlil sonuçları inanılmaz derecede düzelmişti. Doktorlar bir anlam verememişti hızlı dönüşüme. Ama anlamın peşine düşmüş ve izini bir şekilde kitapla yakalamış hasta her şeyi içinde yaşıyor ve sır gibi saklıyordu çevresinden. Çünkü hiç biri onun maneviyata, kalbine dönüş yapacak yolculuğuna sıcak bakacak düzeyde ve yaklaşımda değildi.”Asla olamaz” noktasındaydılar. Sessizce büyüttü devasını. Artık derdi yoktu. Karar vermesi gereken yeni bir süreçteydi bir haftanın sonunda. O da şuydu: Bu maneviyatsız ve riyakâr çevreme dönsem, işime gitsem bu devaların tedavi ettiği hastalıklar yeniden nüksedecek, zaten psikolojik sonuçlarımın sebebi olan bu iş ikliminde nasıl yapacağım? Zor bir karardı. Çok kızgındı çevresine. Çünkü onu dışlamışlardı son zamanlarda. Başarısını kıskanıyorlardı. Patronda eski iltifatları azaltmıştı. Yol ayırımındaydı. Her şeyden kopup, bütün bağlarını yeniden örme noktasındaydı. Ve kararını verecekken taburcu oldu. Evde dinleniyordu, kimliği dahil bütün resmi varlıkların ve belgelerin hepsini çöpe atarak ve kaybederek düşmüştü hastaneye. Şimdi hiçbir şeyi yokmuşçasına hayata dönmüş ve bütün iletişim kanallarını hala kapalı tutuyordu. Elinde bırakmadığı kitabın peşine düşmek istedi birden. Bu fikrini bırakmadı. Elinde tutan ve sıkı sarılan bir duyguyla… O kitabı, ihtimaldir ki kendisinden önceki bir hasta unutmuştu. Acaba o hasta bu kitabı daha iyi bilebilir miydi? Onu bulup bu kitaplara ulaşmalımıydı? Çok tuhaf hissetti aniden kendisini. Nereden çıktı bu yeni yönelimler türünden bir boşluk işareti ile havada kaldı eli. Hayır, isteğinin ısrarı vardı. Hastane kayıtları üzerinden kitabın sahibine ulaşıp bir teşekkür borcu ödemeliydi. Yine yüzeysel bir alışkanlıkla, teşekkürün neden kitabı satın alana yapılıp, yazarının unutulduğu noktasına geldi. “Müellifi Bediüzzaman Said Nursi” yazan kapakta, eski husumetinin gittiğini ve hastalığın şifa veren bir maneviyat dönüşmesi sağladığını artık biliyordu. En iyisi hem kitabı unuttuğunu düşündüğü hastayla tanışmak, hem de eser sahibini okumaya çalışmaktı. Üç haftanın sonunda, interneti açıp normal iletişime geçmişti risalelerle. Hala elindeki baş kitap, hastanede tedavi eden, kapağında “Hastalar Risalesi” yazan kitaptı. Önceki hastaya ulaşmak iki ayına mal olmuştu. Tanışma zamanını ve vesilesini kollamakta. Artık risaleyi bilen bir dostu vardı, birde külliyatın kendisi. Bir iki yakını müstesna hala izole etmişti çevresinden bu dünyasını. Ve işten ayrılmaya karar verdi. Yüksek ücretleri bırakarak, iç dünyasının huzuruna inanarak. Pusulasız çıktığı fırtınalı denizde, denizin ortasında çaresizken pusula bulmuş gibiydi. Huzur limanına vardığında, ayrıldığı geçmişine bir not bırakmıştı: Her kesin yolu açık olsun. Bizim ufkumuz. *** Geçen ay, ziyaretime gelen bu iki dost, bana bu ahiret dostluğunu anlatıp, şöyle bir istekte bulundular: Herkes hastanede bir Hastalar risalesi unutsun. Ta ki gelen bulsun.

                            #798107
                            Anonim

                              Aile içi şiddetin çocuklara yansımaları
                              08 Ekim 2011 Cumartesi 07:10
                              Çocukluk ve gençlik dönemlerinde, aile içi şiddetin uygulandığı bir ortamda yetişenlerin, şiddet gösterme eğilimine sahip oldukları tespit edilmiştir. Ayrıca şiddetin, toplum tarafından paylaşılan olumsuz bir değer yargısı olarak kabul edilmesi ve kuşaktan kuşağa aktarılması da, sosyal bir olgu olarak kabul edilmektedir. Yoksulluk ve beklentilerin yoksunluğu gibi, sosyoekonomik baskı unsurları da, şiddet uygulamasına neden olabilir.
                              Şiddet kişinin saldırgan bir ruh hali olduğu gibi, aynı zamanda da bulaşıcı bir hastalık gibidir. Aile bireylerinden birisinde varsa, diğerlerine, hatta çocuklara bile bulaşabilir. Çocukların örnek alacakları kişilerde olan bu hastalıklı davranış onların safi zihinlerini zedeler.
                              Böylece aile içinde şiddete uğrayan çocuklar potansiyel bir şiddet uygulayıcısı namzedi olarak ortaya çıkarlar. Öncelikle kendi ailesine ve okulda arkadaşlarına karşı kavgacı, öğretmenlerine karşı asi bir tip olarak kendilerini gösterirler, çoğunlukla suça meyilli olurlar.
                              Anne ve babaların dikkat etmesi gereken önemli konu, kaba kuvvet hiçbir şeyi çözmez, aksine sorunları derinleştirir, Kişiler arasında ulaşılması güç derin vadiler oluşturur. Kutsal aile yapısı içinde tedavisi imkânsız yaralar açar.
                              Annenin üzüldüğü bir ortamda çocukların gülümsemesi beklenemez. Babalar olarak yaptığımız yanlışlıklarla, çocuklarımızın kuş kadar kalplerinde, dağlar kadar taşınamaz izler bıraktığımızın farkında olmalıyız.
                              Şiddete maruz kalmış, ya da tanık olmuş çocuklar, aşağıdaki belirtilerden bir veya bir kaçını gösterebilirler.
                              1-Aşırı endişe hali
                              2-Korku ve sık irkilme
                              3-Karın ağrısı, mide bulantısı, baş ağrısı gibi belirtiler
                              4-Altını ıslatma
                              5-Dil gelişiminde gerileme
                              6-Kekeleme
                              7-Çevreye karşı ilgisizlik
                              8-Uyumakta zorluk, kâbus görme
                              9-Sık ve uzun süreli ağlama, iştahsızlık

                              #798100
                              Anonim

                                Üç devir bir adam
                                09 Ekim 2011 Pazar 09:20
                                Bediüzzaman’ın hayatı hadislerde belirtilen üç devreye tam tamına intibak ediyor. Bediüzzaman’ın hayatı, bir hadis vasıtasıyla dönemlendirilen İslam tarihinin üç dönemine tam tamına uygunluk arz ediyor. Hadislerde İslam tarihi beş ya da altı döneme bölünüyor. Osmanlı’nın yıkılışına kadar bu dönemlerden üçü geçiyor. Osmanlı’nın yıkılmasıyla birlikte dördüncü döneme ve mutlak istibdat dönemine giriliyor. Ardından da haber verildiği gibi gül devrine ve İslam’ın baharına sıra geliyor. Belki de o günlerin arifesinde yaşıyoruz. Bediüzzaman bu döneme cennet-i asa bahar adını veriyor. Bazen fecr-i sadık olarak anıyor. Bazen de istibdat seddinin ve kalasının yıkılması olarak zikrediyor. Bu ifadeler tamamen hadisin gösterdiği yol haritasına ve tanımına, diline uygun düşüyor. Bediüzzaman iki devr-i istibdattan bahsediyor. Hadiste de zaten sadece iki devr-i istibdattan bahsedilmektedir. Bediüzzaman her ikisini de bizzat yaşıyor. Bediüzzaman İkinci Abdulhamid döneminde hadiste belirtilen İslam devrelerinden üçüncüsünü yaşıyor. Bu devre ‘melik-i ad’ yani ısırıcı kraliyet devridir. Bu devrenin özelliği saltanatın babadan oğula geçmesi ve mezalime açık keyfi idare şeklidir. Buna saltanat veya otoriter yönetimler devresi de diyoruz. İkinci Abdulhamid zor bir zamanda iktidara geliyor. Mazlum padişah( şartların mazlumu) tevarüs ettiği saltanatı ve Osmanlı mülkünü koruyabilmek için mecburen zayıf bir istibdada yöneliyor, istinat ediyor. Adeta sığınıyor. Lakin devir hürriyet rüzgarlarının estiği ve bu yönde akılların tutulduğu bir dönemdir. Dönemin kuvvetli cereyanı hürriyettir. Bu dönemin aydınları genel olarak asıl koyu istibdadın veya istibdat-ı mutlaka’nın atide olduğunu göremezler. Bu hususta Bediüzzaman tam tamına hadis diline uygun olarak şöyle bir tahlilde bulunur:” “Sultan Abdülhamid’in mecbur olduğu istibdâdı…” Münazarat’ın bazı yerlerinde II. Abdülhamit devri kastedilerek eleştirilere konu yapılmıştır. Ayrıca, daha sonraki yıllarda İttihat ve Terakki’nin ve Cumhuriyet Halk Fırkası’nın baskı rejimleri yaşanırken, II. Abdülhamid devri’ndeki istibdatla çeşitli kıyaslamalar yapılmıştır: Elhasıl: Şedit bir istibdat ve tahakküm, cehalet cihetiyle şimdi hükümfermadır. Güya istibdat ve hafiyelik tenâsuh etmiş. Ve maksat da Sultan Abdülhamid’den istirdad-ı hürriyet değilmiş. Belki hafif ve az istibdadı, şiddetli ve kesretli yapmakmış! Bediüzzaman, zayıf istibdat dediği (otoriter sistem) İkinci Abdulhamid Han ve padişahlık devresinden sonra mutlak istibdadın sökün ettiğini görür ve bu durumu yaşar. Arada geçiş devresi vardır. Bu da İttihat ve Terakki iktidarıdır. Hilafet döneminden melik-i adlık yani ısırıcı kraliyet veya saltanat dönemine geçiş de Muaviye İbni Ebi Süfyan (r.a.) iktidarı sonrasına rastlıyor. Yani hilafet ile melik-i adlık dönemi arasında 19-20 yıllık bir geçiş süreci vardır. Hicri 40 veya 41 ile hicri 59-60 yılları arasındaki devre geçiş devresidir. Yezid’le hicri 60 tarihinde başlayan süreç ise hadis diliyle ifade edilen melik-i adlık dönemidir. Melik-i adlık döneminden çıkış ise İkinci Abdulhamid Han’ın iktidarının yıkılmasıyla ve İttihatçıların iktidara gelmesiyle birlikte başlamıştır. Bu arada dönem mutlak istibdat dönemine geçişi temsil eder. Bu hususta Bediüzzaman şunları söyler:” ‘istibdad-ı mutlaka cumhuriyet nâmını verir, irtidad-ı mutlakı rejim altına alır, sefahat-i mutlaka medeniyet ismi verir, cebr-i keyfî-i küfrîye kanun ismini takarsanız’ (Nursî, Şuâlar, s. 242)… Hazreti Ömer’in de ifade ettiği gibi, meşruti veya anayasal veya hilafet, ölçülü sistemin adıdır. Derece derece olan istibdat ise keyfi yönetimin adıdır. Bediüzzaman istibdat-ı mutlaka’nın aynı zamanda Deccaliyet sistemi ve devresi olduğunu ve bu devrenin de üç bölümden müteşekkil olduğuna dikkat çeker. Deccal’ın hem islâm Deccalı’nın üç devre-i istibdatları mânasında üç eyyam var. Dolayısıyla, Bediüzzaman’ın hayatı hadiste beyan edilen İslam tarihinin üç dönemine tekabül eder. İkisine hayatıyla tanıklık eder üçüncüsüne de öngörüsüyle ve fikirleriyle öncülük eder. Bu dönemlerden birisi İkinci Abdulhamid Han’ın devre-i iktidarına tekabül eden melik-i adlık veya ısırıcı saltanat devrinin sonudur. Ardından geçiş devriyle birlikte istibdat-ı mutlak veya Deccaliyet devri. Diğeri ise müjdelemiş olduğu cenneti asa bahar devri. Veya hadis diliyle peygamberlik metodu üzerine hilafetin yeniden ihyasıdır. Müsned-i İmam Ahmed Bin Hanbel’de Huzeyfe radiyallahu anh’dan merfuan rivayet edilen bir hadiste İslam ümmetinin tarihi dönemleri ve devreleri hadis diliyle şöyle anlatılır:” Sizde nübüvvet Allah’ın dilediği kadar hayat bulur. Allah dilediğinde ise bu dönemi kapatır. Sonra peygamberlik üzerine hilafet dönemi baş gösterir ve onu da dilediği kadar yaşatır ve dilediğinde de kaldırır. Sonra melik-i adlık dönemi (ısırıcı kraliyet) dönemi baş gösterir. Allah onu da dilediği kadar yaşatır ve dilediğinde de kaldırır. Sonrasında melik-i cebriyye dönemi baş gösterir. Allah’ın dilediği kadar yaşar ve Allah dilediğinde de perdelerini indirir. Sonrasında peygamberlik metodu üzerine hilafet dönemi gelir. (Ve ardından sukut eder)…” Bediüzzaman’ın zayıf istibdat dediği dönem bir başka anlamda otoriter yönetim olarak da adlandırılan padişahlık devresidir. İstibdat-ı mutlak dediği ise bir anlamda darbelerle işbaşına gelen ve tek parti ve ordu ile işbaşında kalan totaliter yönetimdir ki buna Bediüzzaman cumhuriyet manası verilmiş istibdat-ı mutlaka demektedir. Tam da hadis diliyle ifade edilen melik cebriyyedir. Bediüzzaman İkinci Abdulhamid devriyle birlikte melik adlık dönemine yetişmiştir. Bu zayıf istibdat döneminden hemen sonra İttihatçılar işbaşına gelmiş ve zayıf istibdadı kesif ve şedit istibdatla değiştirmişlerdir. Adeta İkinci Abdulhamid dönemine rahmet okutmuşlardır. Muhammed Muhammed Hüseyin, 1924 yılında hilafetin (peygamberlik metodu üzerine olmayan saltanat) yıkılmasıyla birlikte hadiste belirtilen dördüncü devreye girildiğini beyan etmektedir (1). Said Havva da Cündullah adlı eserinde aynen bu yoruma iştirak etmektedir. Birinci dönemdeki halifelere hadis diliyle hulafa-i raşidin el mehdiyyin denildiği gibi istibdat-ı mutlaka’dan sonra veya melik cebriyeden sonra gelecek yeni bahar döneminin temsilcilerine de hem halife hem de mehdi denilmesi sezadır. Said Havva gibiler Mehdi’den önce yeni bir hilafet döneminin ikamesine mani bir hal olmadığını söyleseler de bu sadece bir faraziyedir. Bu anlamda elbette ki sıfat olarak Hazreti İsa da Mehdi’dir. Lakin hadis alimlerince ıstılahi Mehdi değildir. Bediüzzaman son dönemi müjdelemiştir. Yemen ulemasından Abdulmecid Zindani ise Arap Baharının beşinci devrenin açılışı mesabesinde olduğunu beyan etmektedir. İrhasatı olduğunu savunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir. Altıncı ve son devre ise kıyamet sahnesidir. 1-El Mehdi: Devletü’l İslam el kadime ve’l hilafetü’l ahire ala minhaci’n nübüvve. Adil Zeki, Daru İbni Hazm, s: 18-19
                                Haşir Bahsindeki Teşbih ve Temsiller
                                09 Ekim 2011 Pazar 09:05
                                Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, onuncu sözde işlediği Haşir bahsine (ki haşr-i cismânî ispat edilmektedir) aşağıdaki önemli cümle ile giriş yapmaktadır:
                                Şu risalelerde teşbih ve temsilleri, hikâyeler sûretinde yazdığımın sebebi; hem teshîl, hem hakaik-i İslâmiye ne kadar ma’kûl, mütenasib, muhkem, mütesânid olduğunu göstermektir. Hikâyelerin mânâları, sonlarındaki hakikatlerdir. Kinâiyat kabilinden yalnız onlara delâlet ederler. Demek, hayalî hikâyeler değil, doğru hakikatlerdir”(1)
                                Bütün imânî rükünler birbiriyle irtibatlıdır. Tevhid akidesiyle haşir, haşirle nübüvvet birbiriyle bağlantılı olup ayrı düşünülmeyecek derecede önemli hakikatlerdir. Biri diğerini destekler ve kuvvet verir.
                                İman hakikatlerinin tamamı muhkemdir. Yani te’vil (yorum) ve neshe açık değildir.
                                Risalelerde geçen misâller, görünüşte hikâye gibi algılansa da, gerçekte hikâye değildir. Çünkü mantık ilmine göre hikâyeler delil sayılmaz. Öyle ise verilen temsiller ve anlatılan hikâyeler, insanın aklına ve kalbine hitap eden o yüce hakikatlerin anlaşılması ve akla yaklaştırılması amacına yöneliktir.
                                Kur’ân-ı Mu’cizü’lbeyan, çoğunlukla kendine muhatap olan avâmın zihnine derin meseleleri yerleştirmek için benzetme ve temsilleri kullanır. Yüce Rabbimiz Kur’ân’da şöyle buyurmaktadır:” Allah, insanlara böyle misâller getirir ki, iyice düşünüp ibret alsınlar. Yani cehilden ilme geçsinler.”(2)
                                Demek bu husus, Kur’ânın irşâd metodunda kullandığı bir tarz ve üslûbdur.
                                Belâgat ilminde bir gerçeğin daha iyi anlaşılabilmesi için, hakikî anlamın anlaşılmasına bir araç teşkil etmesi amacıyla kullanılan söze, “kınâî kelam” denir. Gerçek mânâlar kendilerini değil, başka maksat ve hakikatleri ifade etmek içindir.
                                “Falan adamın kapısının önünde kül çoktur” cümlesinde kinâye vardır. O adamın misafirperverliğine vurgu yapılmaktadır.
                                Kur’ânı-ı Azîmüşşân belâgat ilminin bu üslûbunu pek çok yerde kullanmış, Risale-i Nur da bu metodu, bir irşad ve tebliğ yöntemi olarak tercih etmiştir.
                                Birkaç misâl verecek olursak;
                                1. “Bana hiçbir insan dokunmadı”(3) âyetinde geçen ‘mes’ (dokunmak) tabiri, muâmele-i zevciyeden (cinsî münasebetten) kinâyedir.
                                2. “Benim kemiğim zayıfladı, gevşedi”(4) âyet-i kerimesinde geçen “zayıflamak, gevşemek” sözcüğü, gücün gitmesinden ve zayıflamasından kinâyedir.
                                3. “Oruç gecesinde kadınlarınıza yaklaşmak size helâl kılındı”(5) âyetinde geçen ‘Er-refes’ kelimesi, fuhşiyâta dair söz söylemek ve müstehcenlik içeren kelam ve davranışlar, görüntüler olduğu halde; burada cinsî münasebetten kinâyedir.
                                Kur’ânın mânevî bir tefsiri olan Risale-i Nur’da geçen benzetme ve temsiller, kıssadan hisse almak kabilinden söylenen sözler değildir.
                                “…İşte Onuncu Sözün ve Yirmiikinci Sözün hikâyeleri gibi, sâir sözlerin hikâyeleri, kinâiyyât kısmındandırlar ki…”(6)
                                Aynı zamanda bu temsil ve teşbihler, Bediüzzaman merhûmun velâyet yoluyla açtığı keşfiyattan ibarettir. Asfiyâ makamında bulunmasından dolayı, o keşfiyâtın hakikatını Kur’ân ve Sünnete göre açıklamıştır. Çünkü asfiyâ; keşfen gördüğünü ilmen ispat edebilen muhakkik âlimlerdir.
                                Üstad Bediüzzaman, bahsettiği bu temsilleri, misâl âleminde hikâyeler sûretinde görmüş, hakîkat tarzında Âlîm ve Hakîm olan Rabbul Âlemîn tarafından kendisine ilhâmen bahşedilmiştir. O da ilmen izah ve ispat etmiştir. “Bu tesilî hikâyeciğe bak dinle…” derken, yaşanmış bir hikâyeyi ve yaşanacak bir olayı anlatmıyor, belki melekût âlemi denilen esmâ ve sıfat dairesinin bir nevi ayinesi ve misâl âlemindeki fotoğrafını keşfen, ilmen çekmiş ve tesbit etmiş oluyor. Hikâye ve görüntülerin gerçek anlamları ilhâm-ı Rabbânî ile kendisine bildirilmiş, O da beyan etmiştir.
                                Bu temsilî hikâyeciklerin cereyan ettiği misâl âleminin mahiyeti nedir?
                                Âlem-i misâl; her şeyin sûret ve hakikatının bulunduğu ve yansıdığı âlemdir. Bu âleme; berzah âlemi, kabir âlemi veya sur âlemi de denmektedir.
                                Bazı örneklerle konuyu biraz daha açalım.
                                Meselâ; “Elhamdulillah” kelimesinin her bir harfi, misâl âleminde meyveli bir ağaç olarak görüntülenmiştir. Bu kelimenin on harfi, on ağaç, her ağaçta en az on meyve olarak tecessüm etmektedir.
                                Gıybet; pis kokulu bir et parçası olarak yansımaktadır.
                                Hilekâr bir şahıs, maymun ve tilki şeklinde; kin ve düşmanlık besleyen kişi yılan suretinde, namusunu kıskanmayan ve namus konusunda gayretten yoksun bir insan ise domuz suretinde temsil edilmektedir.
                                Dünyaya karşı hırs sahibi olan karıncaya benzemektedir.
                                Beş vaki namazını ta’dil-i erkân ile kılmayanın şekli hırsız suretinde görünmektedir.
                                Beş vakit namazını kılan, büyük günahları terk eden bir mü’min; içinde azık olan çantası elinde, silahı omuzunda bir asker şeklinde temsil edilmektir. Aksi ise (namazı terk edip kebairi işleyen kişi), misâl âleminde çantasız ve silahsız bir biçimde görüntü vermektedir.
                                Ve bunun gibi her şeyin bir sûret, görüntü ve hakikatı değişik şekillerde bu âlemde (misâl âleminde) yansıtılmaktadır.
                                Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde bu hususa dâir misaller çoktur.(A’raf, 175-176; Cuma, 5)
                                Bu âyet-i kerimelerde Yahûdî âlimleri; dünyaya meyletmelerinden, dünya ehline dalkavukluk yapmalarına kadar, şehvet, şöhret ve çıkar peşinde koşmalarına kadar, az bir paha olan dünya karşılığında Tevrat’ın hükümlerini değiştirmelerine kadar olan işlerinde kelbe, ikinci misâlde eşeğe benzetilmişlerdir. Kelp (köpek) menfaati, eşek (merkep) ise şehveti temsil eder.
                                Bu kötü ahlâka sahip olanlar, kelp ve eşek suretinde bir görüntü vermektedirler.
                                Risalelerde geçen benzetme ve misâllere de bu ölçülere göre bakılmalı ve değerlendirilmelidir.
                                Dipnotlar:
                                1.Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, 10.Söz, İhtâr
                                2. İbrâhîm sûresi, 25
                                3. Meryem, 20
                                4. Meryem,4
                                5. Bakara, 187
                                6. Sözler, 32. Söz, 2. Mevkıf

                                #798108
                                Anonim

                                  Arap baharını tetikleyen alim ve Risale Akademi’nin konferansı
                                  08 Ekim 2011 Cumartesi 07:14
                                  Arap baharını tetikleyen alim ve Risale Akademi’nin konferansı

                                  Risale Akademi, bize bir davet mektubu gönderdi. Mektupta, 1 Ekim 2011 Cumartesi Ankara-Kızılcahamam Asya Termal Tesislerinde “Münâzarât Ekseninde Milliyetçilik Fikri ve Demokrasi” konulu bir konferans tertiplendiği söyleniyor, bizim de bu konferansa bir tebliğle katılmamız isteniyordu.

                                  Ben de bu nazik daveti memnuniyetle kabul ettim. Belirlenen günde ve mekânda hazır bulunarak tebliğimi sundum.

                                  Böyle bir konferans düzenlemelerinden ve bizi davetlerinden dolayı başta Risale Akademi’ye, Akademik Araştırmalar Vakfına ve Risale Haber’e teşekkür eder, daha büyük ve güzel organizasyonlara imza atmalarını Ceneb-ı Hak’tan niyaz ederim. Program organizatörlerinin birleştirici, kucaklayıcı, olumlu, ılımlı, nazik, samimi, efendi, hürmetkâr olmaları ve bazı eksikliklere rağmen konferansın başarılı geçmesi bizi memnun eylemiştir.

                                  Konferansta sunduğum tebliğimin başlığı şu idi: “1911 Tarihli “Kürt Reçetesi”nin Günümüz “Kürt Meselesi”yle İlgisi”. Şimdi o tebliğden bir özet siz sevgili okurlarıma arz etmek istiyorum:

                                  Sadece Münâzarat’tan değil, Bediüzzaman’ın Hutbe-i Şâmiye’sinden ve Nur Külliyat’ından da yola çıkarak, derim ki: Bediüzzaman, kıyamet öncesi son devrin imamı, müceddidi, görevlisi olması hasebiyle Sözleri’ni, eserlerini sadece yaşadığı günler için değil, gelecek günler, aylar, yıllar için kaleme almıştır.

                                  Bu davet mektubundan sonra “Münâzarat”ı bir kere daha gözden geçirdim. Bildiklerimin ve inandıklarımın doğru çıktığını görmenin hazzını, sevincini yaşadım. Bir kere daha inandım ki Bediüzzaman’ın Münâzarat’ı ve Külliyat’ı sadece o günler için değil, bu günler ve yarınlar için yazılmış hattâ bir çoğu mânevî canipten yazdırılmıştır.

                                  Bu sözlerimin aksini iddia edenleri, Risale-i Nur’u ve Münâzarat’ı objektif bir gözle, insaf ve vicdan gözlüğü ile okumaya davet ediyorum. Benim düşüncelerimin ve sözlerimin aynını düşünmez ve söylemezlerse ben bu sahadan çekileceğim.

                                  Anayasa çalışmalarının yapıldığı bu günlerde Bediüzzaman’ın eserleri, özellikle Münâzarât’ı istifade edilmesi gereken eserlerin başında olmalıdır.

                                  Gerek Münâzarât ve gerekse Nur Külliyatı’nın omurgasını teşkil eden ve Bediüzzaman’ın seksen küsür yıllık hayat felsefesini özetleyen iki cümlesi var:
                                  “Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba’-ı Kur’andır. Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.” (1)
                                  Günümüz Türkçesiyle ifade edecek olursak:
                                  Hasta bir çağın, hasta bir milletin, hasta bir organın reçetesi Kur’an’a uymaktır. Büyük ama bahtsız bir kıtanın, şanlı ama tali’siz bir devletin, değerli ama sahipsiz bir toplumun reçetesi İslâm birliğidir.

                                  Bu iki cümle, Bediüzzaman’ın, günümüz problemleri için hazırladığı çözüm paketinin de bir özetidir.
                                  Yukardaki cümlelerden ve 6000 sayfalık Nur Külliyat’ından de anlaşılıyor ki, Bediüzzaman, Kürt kavgası vermemiştir. İman ve Kur’an kavgası vermiştir. Bediüzzaman’ın talebelerinin çoğu Türk’lerdendir. Eğer o Kürt kavgası vermiş olsaydı, bu gün her kesimden ve her ırktan insanlar onun arkasına düşmeyeceklerdi.

                                  Bediüzzaman’ın, Münâzarat’ı, Ekrad (Kürt) reçetesi olduğu gibi aynı zamanda Etrak (Türk) reçetesidir. Hattâ bütün ırkların reçetesidir. Reçete hasta olanlara verilir. Münâzarat Türk ve Kürtlerden ırkçılık hastalığına yakalanmış ve yakalanması muhtemel olanlar için yazılmıştır.

                                  1911’lerde 100 sene sonraki boğuşmaları manevî bir sinema ile gören Bediüzzaman, Kürtlerin şahsında Türkler’e, Kürt’lere ve Arap’lara ders vermiştir. Kızım sana diyorum, gelinim sen anla” kabilinden. Onun için dedim ki, “Münâzarat” sadece kürt değil, aynı zaman da Türk, aynı zaman da Arap vs. milletlerin reçetesidir. “Sizin milliyetiniz İslamiyet’le mezc olmuş, kaynaşmış İslam milliyetidir.” demiştir. Ve yine demiştir ki:Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslamiyet, aklı Kur’an ve imandır.” (2)

                                  Bu reçeteyi yazan Üstad, milliyet fikrini inkâr etmez. Hatta onunla iftihar edileceğine bile dikkat çeker. (3) Ancak Bediüzzaman’ın bu iftiharı, herkesin anasıyla-babasıyla iftihar etmesi gibi bir iftihardır ki bu meşrudur. Yoksa kendi ana-babasını üstün görme uğruna başkasının ana-babasını inkâr, red ve tahkir iftiharı değildir.

                                  Bir ailenin çocukları birbirinin aynı olmadığı halde, kardeştirler diye nasıl birbirini sevmekte, birbirlerinin meziyetleriyle iftihar etmekte, birbirlerinin imkânlarından yararlanmakta; aynen bunun gibi biz insanlık ve İslam ailesinin çocuklarıyız. Kardeşiz. Öyleyse neden birbirimizin meziyetleriyle iftihar etmeyelim? Neden birbirimizi sevmeyelim, neden birbirimizin imkânlarından yararlanmayalım, yararlandırmayalım?

                                  Kubbeyi oluşturan taşlar, düşmemek için baş başa verirler. İslam binasını ve kubbesini ayakta tutmakla görevli olan ve bu şerefe layık görülen Türkler, Kürtler, Araplar ve bütün Müslümanlar bu taşlardan daha mı taş, daha mı aşağıdırlar ki düşmemek için baş başa vermezler, iç ve dış düşmanların işini kolaylaştırırlar?

                                  Bediüzzaman’nın, talebelerinin çoğu Türklerdendir. Bediüzzaman, Müslümanlığının yanında Kürtlüğünü de öne sürseydi ve Kürt milliyetçiliği yapsaydı, bu gün onu canından çok seven ve ayrı ırka mensup olan Müslümanlar, onu bu kadar çok sevmeyeceklerdi.
                                  Biz Kürd’ü Kürt olduğu için değil, Müslüman olduğu için, Türk’ü Türk olduğu için değil, Müslüman olduğu için severiz. Çünkü Yaradan’ın arzusu ve rızası bunu gerektirmekte ve bunu istemektedir. (4)

                                  Peygamberimiz, nasıl Araplara değil de, âlemlere peygamber gönderilmişse, onun hakiki varislerinden biri olan Bediüzzaman da Kürtlere değil, Türk’lere ve bütün milletlere hizmet vermekle görevlendirilmiştir. Zâten Bediüzzaman da bundan başkasını yapmamıştır.

                                  Bediüzzaman, Türklerin ve Kürtlerin üzerinde ittifak edebilecekleri bir odak noktadır. Bediüzzaman, barış elçisidir, barış köprüsüdür. Kürtler ve Türkler o noktada buluşmalı, o köprüden birbirlerine gidip gelmeli, onun mirasını paylaşmalı, onun eserleriyle dirilmeli, şahlanmalı, sulh ve sükûna, saadet ve selamete kavuşmalıdır. Onu bulan Türkler ve Kürtler zaten bundan başka bir şey de yapmamaktadırlar. Problem onu bulamamış olanlardadır!

                                  1911’de söylenmiş şu cümleye dikkatlerinizi rica ediyorum:
                                  “Şu hayat, âlem-i İslâmdaki galeyan eden fikr-i hürriyetten istimdad ederek, umum âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdad-ı mânevî-i umumînin perdelerini parça parça edecektir.” (5)

                                  İşte bir asır önceden bu günü görmek buna derler. Bin maşallah! Zâten Bediüzzaman’ın gündemde kalmasının ve sözlerinin eskimemesinin sebebi bu günü görerek konuşmuş olmasındandır. Allah o zat-ı muhtereme bu kuvveti ihsan ve ikram eylemiştir. Bu asrın etkili ve yetkililerine düşen, onun sözlerinden ilhamla günün problemlerini çözmek ve milleti rahata kavuşturmak olacaktır.

                                  Başta Allah’ın lutfu, sonra din ricalinin ve dindar devlet ricalinin cesaretli, basiretli tavrı, milletimizin sağduyusu bir araya geldi. Bir asra yakın bir zamandır milletimizin üzerine bir kara bulut gibi çöken despot yönetimlerin, bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat kararlarının belini kırdı. Keser döndü, sap döndü, hesap döndü. Milletin kollarına vurulan kelepçeler, milleti kelepçeleyenlerin kollarına takıldı. Millet, özgürlüğüne kavuştu. Milletimiz derin bir nefes aldı. Maddeten ve manen güçlenen Türkiye Allah Teâlâ’ya hamdolsun bir bahar dönemine girdi.

                                  Türkiye’nin bu bahar dönemi, Arap baharını tetikledi. Despot yönetimler yıkıldı, kalanlar da yıkılacak. Bana bu sözleri söyleten Bediüzzaman’ın en karanlık günlerde verdiği şu müjdedir: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkılapları içinde en yüksek gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır!” (6)

                                  Daha da önemlisi, Bediüzzaman bundan yüz sen önce bu gün dünyanın kavuştuğu bahar döneminin ismini veriyor ve şöyle diyor: “Ne yapayım acele ettim, kışta geldim, sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır. (7)
                                  Şimdi biz karşımızda o çiçekleri görüyoruz.
                                  (Devam edecek)

                                  DİPNOTLAR:
                                  1-Nursi, Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, s. 440
                                  2-Nursi, Said, Münâzarat, 50
                                  3-Bkz. Nursî, Said, Münâzarat, 16
                                  4-Bkz. Hucurat, 49 /13
                                  5-Nursî, Münâzarat,
                                  6-Nursî, Siad, Sünûhat, 61
                                  7-Nursî, Münâzarat, 39-40

                                15 yazı görüntüleniyor - 601 ile 615 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.