• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 616 ile 630 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798110
    Anonim

      Hayalin kahramanları
      08 Ekim 2011 Cumartesi 07:11
      Hayalde bir sistematik yoktur.
      Fikirler çıplak olarak haşr olur.
      Bu nedenle atlamalar ve geçişlerle mantık bozuklukları, anlamsızlıklar, olmayan şekiller, bozulmuş gerçeklikler, karışmış silsileler kaçınılmazdır.
      Hayalin ipi çok uzundur, olmadık bir sonuca bağlanıp kalabilir, oradan sürüklenip dolanabilirsin.
      Hatta büyük imkan denizinde her çarptığından kendine göre bir gerçeklik devşirebilirsin.
      Keser, biçersin.
      Parçalı ve bütünlükten uzak, içi boş bir söz, ucube bir resim, ölü bir yeni doğum, bir gözü arşta bir gözü ferşte bir dev ortaya da çıkarabilirsin.
      Aptaldır dev; gücünün dışında işlere kalkışır, üretmez, kısırdır.
      Sadece zarar verir. Bir fikri yoktur, tek yapabildiği yıldızları birbirine katmak, galaksileri ateşe vermektir.
      Kendi dışındakileri çaresiz bırakmaktadır, bir başına kalmayı ister, paylaşımsızdır, çünkü parçalıdır, iliştirilmiştir.
      Bütünün içinde değildir. Evrenin dengesi yerine konulamamıştır, sadece kendisi vardır ve tanımlanmamıştır, tüketmek dışında bir işlevi yoktur.
      Zamanı takipten uzak kaldığından hareketten de dışlanmıştır.
      Gelişim gösteremez, tekâmül dışıdır, hayatı olmadığı gibi ölümü de yoktur.
      Her vurulduğu yerde hayal tarafından tekrar diriltilecektir, her kaybettiğinde hayalle yeniden kurulur, her defasında kurtulur ancak anlamsızlaşır.
      Yalnızlaşır. Teavün ve tecavübten mücerreddir.
      Mecaz taşımaz, arka planı bulunmaz, hayalin ipi kadar dayanıksızdır.
      Farkındalığı yoktur, sıralama yapamaz, mukayesede bulunamaz.
      Özürsüzdür. Muhakemesi yoktur.
      Hayal gemisinde zamanın sınırlamalarını aşıp geçmiş, gelecek ve an sınırlamalarını kaldırdığını zannederek üstünde gezinirken nihayet her bir hayal kahramanı dev, bir gerçeğe yakalanır ve o anda patlar.
      Her hayal kahramanı dev, arkasında siyah bir nokta gibi bir hiçlik bırakır.

      #798112
      Anonim

        Zirve insan (M.Akif Ersoy)
        06 Ekim 2011 Perşembe 09:01

        Toprakta gezen gölgeme toprak çekilince,
        Günler şu heyulayı da, er geç silecektir.
        Rahmetle anılmak, ebediyet budur amma,
        Sessiz yaşadım, kim beni, nereden bilecektir?

        Bu mütevazilik kokan dörtlüğü kaleme alırken, kaderin yaratıcısının da onu şairliğin ve zirve insanların mertebesine çıkaracağından, kıymetli bir vatan şairi, fikirleriyle, örnek hayatıyla Müslüman-Türk insanının ve İslâm âleminin gönlünde ve dilinde ebedileşecek kıymetli bir şahsiyet olacağından hiç haberi yoktu. Dahası Rıza-i İlâhiyeden başka bir derdi de yoktu…
        Evet, Mehmet Akif Ersoy, İstiklal marşımızın şâiri, büyük fikir ve dâva adamı! Milli Mücadele’yi ateşleyen manevi bir önder! Bilemiyorum onu layıkı ile bir nebze de olsa anlatabilecek miyim?..
        Akif, eşi zor bulunur bir yardımsever insandır. Öyle ki, daha delikanlılığa yeni adım atmışken, akraba çocuklarına sahip çıkacak kadar babalık hisleri ile doluydu… Belki de bu güzel huyları ona kazandıran yetimliğidir. Evet, Akif daha on beş yaşında iken ”benim hem babam, hem hocamdır ve ne biliyorsam ondan öğrendim”dediği, müşfik babasını Veremden kaybetmiştir.
        Onun ne derece vefakâr bir insan olduğunu arkadaşı Mithat Cemal Kuntay’ın şu hatırasında anlatır: ”Balkan Harbi başlarken Akif bey yegâne geçim yolu olan resmi memuriyetinden istifa etti.
        Kirada oturduğu evine bir cuma günü gittim. Beş çocuğundan başka evde dört çocuk daha vardı.
        -Bunlar kim? dedim.
        -Çocuklarım, dedi.
        -Bir hafta içinde fazladan dört çocuk sahibi olmakta tuhaflık var, dedim. Sonra anlattı.
        Baytar mektebinde okurken bir arkadaşı ile anlaşmışlar. Kim önce ölürse, ölenin çocuklarına kalan bakacakmış. Arkadaşı vefat edince anlaşmalarının gereğince Akif Bey de çocukları ömür boyu bakmak üzere yanına getirmiş…
        Böylesine bir vefa ve sözünün eri olma örneği galiba sadece zirve insanlara has bir özellik olsa gerek.
        Yine Mithat Cemal anlatıyor; ”Evet Akif sözünün eri bir insandır demiştik… Yine Meşrutiyetin ilk seneleri, bir cuma günü adam boyu kar yağdı. O gün araba, tramvay, şimendifer kardan işlemedi.
        Çapa’daki evimize o gün sütçü, ekmekçi gibi satıcılar bile gelememişlerdi. Öğle yemeğinden sonra biz hâlâ ekmekçiyi beklerken kapı çalındı. Fakat oda ne Akif gelmişti. Bıyığının yarısı donmuştu. Şaşırdım nasıl geldiğini merak ettim.
        Beylerbeyi’nden Beşiktaş’a nasıl olmuşsa bir vapur işlemişti.” Bu kadar mı,” dedim. Tabii ki bu kadardı. Ve tabii ki Beşiktaş’tan Çapa ‘ya bu havada insanlar yürüyerek gelebilirler diyordu. Bu karda tipide yürünen mesafeye ben şaştıkça, Akif de benim hayretime şaşıyordu.
        ”Gelmemem için kar, tipi kâfi değil, vefat etmem lazımdı. Çünkü geleceğim diye söz vermiştim dedi”…İnsanların birbirlerine verdikleri sözün, bu kadar korkunç bir şey olması, o gün beni ürkütmüştü…
        -Akif, dedim. Sen eğer verilen sözün mânâsını bu türlü anlıyorsan, bana izin ver de, ben bu türlü anlamayayım. Benim verdiğim sözün şiddetli bir lodosa bile tahammülü yoktur. O ”ben Böyleyim” dedi. Ben de, ben de böyleyim dedim… Bu vak’adan sonra ona söz vermekten korktum. Onun gözünde, ne karayel fırtınası, ne de diz boyu kar, geçerli mazeret değildi.
        Yine M. Akif’in, arkadaşı Eşref Kuşcubaşı’na sık sık söylediği şu söz de, onun muhteşem karakterinden ip uçları verir bizlere…”Allah’ın en çok sevdiği şeylerden birisi de, zâlime doğruyu söylemektir!…” Çünkü Akif’in haksızlığa hiç tahammülü yoktur; karşısında iktidarın hakim güçleri olsa da…
        Hele bin bir bâdireler ve fakr-u zaruret içinde kıvranan milletin sırtından geçinenlere karşı hiç mi hiç tahammülü yoktu. Bir gün ona, ”hiç sevmediğiniz kimlerdir?” diye sorulduğunda ”geçmişlerinin vatan hesabına on parası geçmemiş, bir damla kanı dökülmemiş, bir hizmeti olmamış olduğu halde ağzını memleketin temiz kan damarlarından birisine yamayarak emmekte olan serseri tufeyliler yok mu, işte en sevmediğim bunlardır.” cevabını verecektir.
        Evet, o bir Ahlâk kahramanıydı. Ona bu hükmü, Onunla otuz beş sene hemhal olmuş bir dostu verecektir. Ve bu hükme varmadan, yıllarca onun kusurlarını, falsolarını araştırdıktan sonra şu itirafta bulunacaktır; ”Onu ilk tanıdığım zaman ona inanmadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı.
        Fena aktör, melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayr-i tabii bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuz beş sene oldu Onun yanından her çıkışımda, kendime hep kendini inkâr edercesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlardan muzdarip olurken, O, kendisinin bizlerden başka olduğunu nasıl görmüyordu?
        İşte bu yüzden Onun yeri zirvelerdi. Fakat gerektiğinde de eli yetişeceği her kese el uzatmaktır esas dertleri. Yeşertmektir kurumuş gönülleri, çölleşmiş sineleri…Zirve insanların, Kur’an’la alâkaları, su- balık misalidir.Bütün enerjilerini Kur’an’dan alırlar. Kutup yıldızımızdır onlar bizim.
        Zirvelerin bağrında fışkıran âb-ı hayat kaynaklarıdır onlar. İlahi rahmete sineleri açık olanlar, gönül dünyaları kurumuş nice insanlar, onların bağrında yetişir ve yeşerir…Zirve insanlara selam olsun… İslâm Şâiri merhum M. Akif’in de ruhu şad olsun, mekânı Cennet…

        Tenzile Hanım’ın vefatının ardından

        08 Ekim 2011 Cumartesi 15:49
        Her ölüm vaktinde gelir ya hani. İki ölüm düştü gündemimize. Dünyayı değiştirmek üzere yola çıkan iki kişi ölüme şahit oldu küçücük dünyamızda. Bunlardan biri Apple’ın kurucusu Steve Jobs’tı. Namı dünyayı sarmış, teknoloji dehasıyla dünyayı bir avuca sığdıran Jobs’ın kendi deyimiyle yenilere yer açışına tanık olduk. Öyle diyordu çünkü: “Dünya devamlı yenileniyor, eskiler aradan çıkacak ki yenilere yer açılacak.” Ve şunu da söylüyordu “Her gününüzü son gününüz gibi yaşarsanız, bir gün mutlaka haklı çıkarsınız.” Jobs’ın 2005’te yaptığı mezuniyet konuşmasını dinleme fırsatı bulursanız göreceksiniz ki o aynı zamanda hayat üzerine kafa yormuş bir insandır ve kendince insanlığa hizmet etmenin yolunu bulmuştur.
        Bir ay önce Amy Winehouse isimli meşhur şarkıcının, dün teknoloji devi şirketin ortağı Steve Jobs ve Başbakan Erdoğan’ın annesi Tenzile Erdoğan’ın vefatı… Dünyaca tanınan insanların yaşadıkları ölümün de bir nimet olduğunu hissettim bugün. Özellikle son zamanlarda bir şekilde dünya gündeminde yer alan Erdoğan’ın gözlerinden damlayan yaşlarının dünya basınında da yer alacağı açık.
        Bir insanın ölümü hatırlamaya ihtiyacı var. O yüzden ki “Ölüm var ya Ömer” diyen biri vardı. Hiç bize uğramayacağını düşündüğümüz o gerçeğin “gerçek” olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Haberlere düşen her meşhurun ölümü verilmiş bir ders değil mi?
        Dünyanın fani olduğunu sık sık hatırlamaya muhtaç nefislerimiz.
        Yazının ilk cümlesinden alıyorum tekrar. Tenzile teyze de tam vaktinde öldü. Vicdan sahibi her evladın anasının ardından üzüleceği açık ve gayet normal… Başbakan bile olsan, ananın oğlusundur en nihayetinde. Şefkatli kolları ahirete yollamak zordur. Başbakan o mübarek nur yüzlü anadan, onun şefkatinden, hayır duasından ikinci bir emre kadar ayrıldı.
        Sayın Başbakan, size de “Ölüm var ya Ömer” gibi ölüm var demeye gerek var mı?
        Siz de gideceksiniz onun vardığı memlekete…
        Gücün zirvesinde olduğunuz, büyüklerle oturup kalktığınız bir anda “Ölüm var Erdoğan” dedi Allah. Şimdi valideniz, sonra siz…
        Bu ölümün bir güzelliği daha var ayrıca… O oğlunu çok seven ana, evladının acısını yaşamadı. Ölüm haberiyle sarsılmadı.
        Rahmetli Tenzile Hanım çok nasipli kadınmış. Bir kalemde en az 50 milyon Fatiha’yla göçtü Rahman’ın diyarına.
        Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin dediği gibi “Madem ölüm ölmüyor ve ecel gizlidir, her vakit gelebilir. Ve madem kabir kapanmıyor; kàfile kàfile arkasından gelenler oraya girip kayboluyorlar. Ve madem bu hayat-ı dünyeviye gayet sür’atle gidiyor…” Biz sıradan insanların da ölümü bir an olsun unutmamız gerekiyor. Hatırlatan Rabbime şükürler olsun…
        emir fatih karaşahan (@emirfatih) auf Twitter

        #798113
        Anonim

          Sürü içerisinde eşref-i mahlûkat
          15 Eylül 2011 Perşembe 08:00
          ‘Sürü içinde’ tabiri, dışarıdan bakıldığında kulaklarımızı tırmalasa da, kibrimizi okşasa da, haklılık payı çok yüksek bir gerçekliktir. Sürü her yerde, her toplulukta ve her insanın zihninde vücut bulur.
          Bir sürüye mensup olanlar ne yaparlar? Kapı açılıp “yürüyün” komutu gelince, yürürler, sabahtan akşama kadar bedenlerinin hizmetçiliğini yapıp; yer, içer ve yatarlar. Ve o türün bütün örnekleri, daha önce yapılan bu işi aynı şekilde devam ettirirler. Üstelik topluca… Sürüler halinde… Zaman, mekan, yaş farkı tanımadan. Aralarından hiç biri ;”ben bu gün otlamak istemiyorum. Yıldızları seyretmek istiyorum” demez.! Demiyor ve demeyecek de! Aralarından biri “ ben bu gün bu ırmağın kenarında otlanıp sulanmak yerine, bu güzel manzarada çiçeklerle böceklerle hayat kuracağım, onlarla konuşacağım” demez, diyemez! Veya topluca “biz neden yaratılmışız, yaradılış amacımız ne?” diye bir soru yöneltmezler kendilerine. Bu iş, yüz yıllardır aynı. Ye iç yat ve sağıl!
          Bizim farklılığımız nerede???
          Peki; insanlar ne yapar, onlar ne âlemde? Biz de belli bir zümrenin, toplumun içinde yaşarız. Toplumun genel geçer kurallarına uyarız. Genel olarak aynı işi yaparız. Gece yatarız, sabah bin bir zorlukla uyanırız, çalışırız ama çok çalışırız. Gündüz; akşamki yemeği ve hasret kaldığımız uykuyu düşünürüz. Gece; yarınki monoton hayatı düşünürüz. Tabi bize monoton gelmez hayat. O kadar uyanık değilizdir. Rüya âlemine bile dünyevi işleri karıştırıp aklımızdaki bütün meseleleri o âleme taşırız. Bunu isteyerek yapmayız. Zira rüyalarımıza yerleştirecek manevi âlemleri yakalayamayız.
          Gel gelelim dualarımıza. Başlı başına ele alınacak bir konu olabilir. Ama söylemeden geçemeyeceğim. Bizler dua ettiğimizi zannedip duruyoruz uzun süredir. Dua ederken bile; araba, iş, eş, ev istiyoruz! Tabi zamanı değerlendirmek için bunu bir de kırk kere söyleyip garantiliyoruz. Nasıl bir keşmekeşin içerisinde çalkalanıyoruz. Dua bir müminin sadece maddi isteklerinden mi ibarettir yahu? Bu kutsal yüce varlık bu kadar kısıtlamak için kendini üzerine para mı veriyordur, nedir? Yakarıştır o. Sohbettir. Zikirdir. Anlık isteklerin aracı değil, daimi maneviyatın anahtarıdır.
          İnsanoğlu ne hazindir ki bunlardan habersiz olmayı yeğleyerek, sürü içerisinde yaptığı bu tekdüze davranışlardan sıkılmaz vaziyette (?) devam eder yaşamaya. Sıkılır da, üstünü kapatır. Hiç düşünmemiş gibi yapar. Ve sürüye uygun hareket etiğinde, kendini rahat hisseder. Farklı olmaktan korkar. Monotonun dışına çıkmaktan, gündelik işlerin dışında hareket etmeyi irdelemekten çekinir. Sürünün vereceği tepkiden, sürüden dışlanmaktan çekinir.
          Aslında insan gibi yaşamaktan ürker. Peki, korkulan şey nedir?
          Öğrenmeye, sorgulamaya iten güç olmasın mı? Şöyle bir hayal edin; kendinize bakın, çevrenize bakın. Biz, gerçekten öğrenmekten korkan bir topluluğuz. Ama neden? İlk önce, öğrenmek için harcanacak çabadan, emekten, korkarız. Enerji kaybını gözümüzde büyütürüz. Oysaki yeni bir şeyler öğrenmek, vücudumuza her gün alışılmışı yaptırmaktan daha kolaydır. Bu aşamayı atlatınca, insan sorumluluk taşımaktan ürker. Bilir; bu yaptığı çok farklı, herkes gibi değil! Bu aşamayı da atlatınca, mesuliyet duygusu ve yol ayrımı çıkar insanın karşısına. İnsan bildiğinden mesuldür. Bu, çok ağır bir sorumluluk olarak gözükür insanın gözüne. Oysaki dağların, denizlerin, meleklerin üzerine almaya korktukları “Allah’ın Halifesi” sıfatını, O’nun tecelligahını almayı kabul edip, insan olmuştur (tabi bunu Rabbi istemiştir). Meleklerin secde ettiği, onların bile ulaşamayacağı makamlara ulaşmaya adaydır insan!
          İnsan, öğrendiğini anlatmaktan, bildiklerini hayata geçirmekten asla vazgeçmemeli! İşte; bir yol ayrımı daha çıkıyor insanın karşısına! Ya öğrendiklerini bilmiyormuş gibi yapıp, o sıkıcı hayata tekrar döneceksin. Ya da, o sürüdekilerden farklı olup, kademe atlayacaksın. Öğreten olacaksın, öğrenmeyi bırakmadan! Alışverişi karlı olarak yapacaksın… Ayette de öyle demiyor mu; “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu!”Maddi, geçici makamlarda derece atlamayı başarı sayan ve dünya hayatında farklı olmayı göze alıp, bu dünya ve öteki âlemde cenneti yakalamayı reddediyor. Başarısızlık, salaklık, hatta ve hatta delilik olarak görüyor. Mevlana’ya dans hocası, Bistami’ye kâfir, Şems’e münafık diyenler… Peygamber efendimize hâşâ “deli, sihirbaz” diyenler, aynı insanlar değil miydi? Aynı sürü değil miydi?
          İşte insanoğlu! O’nu, öğrenmeye iten gücü umursamayarak, (sürüsüne)meydan okumayarak, hayatını geçirmeye çalışan aciz bir yaratık. Kendisine “sürü” tabirini yakıştırmaz, yakıştıramaz. Keşke onlar kadar vazifemizi yapabilsek… En azından onlar yaradılışlarının hakkını veriyorlar. Ne öğretilmişse onu yapıyorlar. Ne İsteniyorsa onu veriyorlar. Ya insanlar? Niye yaratıldığını bilen ne kadar insan var acaba? Yaratıcının, insanoğluna verdiği değerin, bahşedilen nimetlerin ne kadar farkında acaba? Nefes alıp verirken beynine giden oksijenden haberi var mı? Bize verilen ve istenenlere karşı, biz ne yapıyoruz, neredeyiz, nasılız? İlerde “Keşke toprak olsaydım.”dememek için, iyi düşünmek gerekir. Öğrenmekten, öğretmekten kaçmamak gerekir. Yaradılışımıza, mizahımıza uygun hareket edip, yaratıcımıza bunun şükrünü eda etmemiz gerekir. Bunun yolu da; korkuyu geride bırakıp, öğrenmek için adım atmaktan geçer. Öğrendiklerini hayata geçirip, gelecek nesillere aktarmaktan geçer. Bunun için de, önce sürüden ayrılmak, hayatı yeniden sorgulamak ve deliliğe ulaşmak gerek…
          Sürüden ayrılma zamanımız gelmedi mi???

          #798114
          Anonim

            Hala mı devlet-ulus, usanmadık mı?
            08 Ekim 2011 Cumartesi 05:39
            Berlin Duvarı’nın çökmesinden sonra yeryüzünde meydana gelen değişiklikleri art arda hatırlayınca, Türkiye’nin dünyaya uymak ve iç sorunlarını halletmek konusunda ne kadar beceriksiz ve hantal olduğunu görüyorsunuz.
            Rejimlerin değiştiği, Sovyetler Birliği’nin dağıldığı, Çekoslovakya ile Slovakya’nın sessiz sedasız ayrıldığı bir dünyada, Ankara hâlâ ‘Kemalizm’in dört fobisi’ olan problemlerini aynı 1923 yılındaki gibi koruyor.
            Ne Kürt sorununu, ne Müslüman kimliği, ne Aleviliği, ne liberal ve Marksist düşünceyi demokratik bir ülkenin normal akışı içine çekebiliyor.
            Bu hantallık, tarihsel gelişme içinde ‘uluslar’ devletleri kurarken, bizde bunun tam tersi olmasından kaynaklanıyor gibi.
            Biz de ‘devlet, kendine bir ulus yaratmaya koyulmuş’. Ortaya devlet eksenli bir toplum çıkarılmış.
            ***
            Geçenlerde bir grup tarafından kaleme alınan ‘ortak anlayış metni’nde Türkiye’nin bu sadece ‘kendine benzeyen’ garip durumu ve bunlardan doğan sorunlar şöyle anlatılıyordu:
            ‘Söz konusu anlayışın temelinde uluslaşma sürecimizin, ulustan devlete değil, devlet aracılığıyla ulus oluşturma biçiminde evrimi yatmaktadır.
            Osmanlı, bir ulus-devlet değildi. Kozmopolit bir siyasal birlikti. Türkiye Cumhuriyeti, bir ulus-devlet olarak kuruldu ama olmayan ulusu yaratmak işlevini, Cumhuriyet öncesinde de varolan devlet üstlendi. Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti, devletin şekillendirdiği ve şekillendirmeyi sürdürdüğü bir ulus olgusu üzerine inşa edildi…
            Değişen, büyüyen, karmaşıklaşan, dünya ile etkileşime giren, müthiş bir kültürel zenginliği içinde barındıran toplum ile 1920’lerin ihtiyaçlarına göre yapılanmış otoriter devlet teşkilatı ve onu meşrulaştıran siyasal kültür arasında doku uyuşmazlığı doğmuştur.’
            ***
            ‘Ortak anlayış metni’ devlet-ulus olarak doğan bir cumhuriyetin bu zaafının giderilememesi halinde ‘Kürt sorununu’ da çözemeyeceğimiz kanaatinde:
            ‘Siyasal kültürümüzün temel kavramlarından olan ‘ulus’, daha doğrusu bu kavramın içeriği, yaşanan sorunlardan birinin kaynağıdır. Başta devralınan çoğul toplumsal doku ve imparatorluk mirasçısı olmanın getirdiği çok kültürlü nüfus gerçeği, yöneticilerce doğal bir veri olarak algılanmıştır.
            ‘Ulus’, Türkiye toprakları üzerinde yaşayan herkesi soy, din ve kültür farkı gözetilmeden içine alan bir siyasal birlik olarak düşünülmüştü. Bu anlayış, çoklu nüfus yapısından, çoğulcu bir siyasi örgütlenme doğurabilirdi. Doğacak çoğulcu örgütlenme, kaçınılmaz olarak demokratik olacaktı. Ama yoksul, eğitimsiz, ulus bilincinden yoksun kozmopolit bir halktan çoğulculuk ilkesine dayalı bir ulus yaratmak, o günün seçkinlerine fazlaca zahmetli ve uzun erimli geldi. İki kez denenen çok partili hayata kısa sürede son verildi.
            Ortak bir siyasal kültür oluşturmanın acil ihtiyacı, onları ‘çeşitlilikten ya da farklılıktan birlik’ yaratmak yerine, ‘farklılıkları benzeştirmeye’ itti.
            Bu tercih, onları (devleti), çoğunluk kümesinin özelliklerine dayanan, yani Türk ve Sünni (hatta Hanefi) özellikleri ağır basan bir ulus yaratmak biçiminde somutlaştı.’
            ***
            Bu eksikliğin bugünkü çözümü nedir?
            Hiç şüphesiz ‘vatandaşlık’ kavramının ‘hukuksal’ içeriğine sahip çıkan demokratik bir devlet ruhu… Vatandaşını, ırkına, dinine, mezhebine göre ayırmayan, ‘devletin eşit üyesi’ olarak algılayan bir yönetim…
            Ankara’nın hâlâ dünyayı 1920’lerde zanneden ve ‘devlet eliyle ulus yaratmayı’ normal bulan zevatı bu gerçeği anlamadıkça sorunları çözmekte zorlanacağız.”
            ***
            Bu yazıyı tam on dört yıl önce, 7 Ekim 1997 Salı günü yazmışım…
            On dört yıl içinde değişenler ve değişmeyenler sizce nedir?
            ***
            Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın annesinin ölümünü, bu acıyı epeyce önce tatmış biri olarak Amerika’da öğrendim. Bunun ne demek olduğunu bilirim… Başbakan’ın değerli annesine rahmet, kendisine ve tüm ailesine başsağlığı, sabır ve metanet diliyorum.
            Star

            PKK… KCK… Güneydoğu gerçekleri

            08 Ekim 2011 Cumartesi 05:51
            Haber kanalı 24’te yayınlanan OLAY YERİ programı için çekim yaptığım güneydoğudan izlenimleri aktarmak gerekiyor… Çünkü, memleketin nabzı bir kez daha bölgeye kaymış durumda ve hepimizin “gerçeklere” yönelmesinden yarar var.
            1. AK Parti hükümetinin sürdürmekte olduğu demokratikleşme çalışmaları, güneydoğuda sokaktaki insanın beyninin arkasında yatan “1990’lar korkusunu” henüz yenmiş değil. Çiller-Ağar-Güreş üçlüsünün bölgede uygulamaya koydukları ağır insan hakları ihlalleri nedeniyle halkın devlete olan güveni derinden sarsılmış durumda.
            2. Başbakan Erdoğan’ın, MHP lideri Bahçeli’nin, “Kandil’e bayrak dik” çağrısını, “bayrak dikmekte terör sonlanıyor mu” diyerek yanıtlaması çok yerinde bir çıkış. Açıklama tam olarak bölge halkının yaklaşımlarını özetler nitelikte ve yumuşamayı destekleyeceği kesin.
            3. Bölge insanına yürütme-yargı ayrılığının çok iyi anlatılması, KCK operasyonu tarzı gelişmelerin hükümetten değil, doğrudan hukuktan kaynaklandığını çok iyi aktarılması gerekiyor. BDP kanadı, operasyonu doğrudan hükümetin bir tasarrufu olarak göstermeyi şu anda başarıyor.
            4. Dertlerin anlatılmasında medyaya çok iş düştüğü bir gerçek. Türk medyasının olaylara bağlı olarak bölgeyle ilgilenmesi, sansasyonel başlıklar ile işi geçiştirme alışkanlığı bölge halkıyla bağlantı açısından ciddi zaafiyet yaratıyor. Bölgenin sesinin ulusal yayın kurumlarında daha net duyulması, Roj TV alışkanlığının da ortadan kalkmasına neden olacak.
            5. Halk kesinlikle şiddetin bitmesini istiyor. Bu durum PKK’yı köşeye sıkıştırmış durumda. Siirt’te masum dört genç kızın öldürülmesi gibi olaylar nedeniyle de örgüt, halkın karşısına çıkacak çaptan düştü ve teröre tepki büyük.
            6. Bu nedenle siyasi otoritenin dağdaki gençleri yaşama kazandıracak politikaları uygulaması için en iyi zaman olduğu belirtiliyor.
            7. Bu çerçevede BDP’lilerin de halktan gelen tepkiler üzerine Meclis’e geldiklerini öğreniyoruz. Siyasi bir manevra değil, halkın “biz size bölgeyi Ankara’da savunun diye oy verdik” tepkisinin gelişmede büyük rol oynadığı belirtiliyor. Bu nedenle PKK’nın da BDP’lilere kızgın olduğu biliniyor.
            8. Halkın tercihi belli: Silahlar sussun, demokratik siyasetin önü açılsın.
            Özetle: PKK zayıflıyor, ekonomisi güçlenen ve dünyada ağırlığı artan Türkiye Cumhuriyeti devletine dönük yaklaşımlar olumlu yönde rotalanıyor.
            Öneri: BDP’lilere “sivil siyasetin kırmızı çizgileri” anayasa çalışmaları başlamadan bildirilmeli. Bölge halkının “özerklik” diye bir kaygısı yok, ama, yerel yönetimlerin güçlendirilerek bazı kültürel taleplerin yerinde karşılanması talebi olacaktır.
            Detay: “Anadilde eğitim” bir siyasi slogandan ibaret, Irak Kürdistan’ından gelen Kürtler’in hepsinin İngilizce’ye olan hakimiyeti bölgede yeni modayı başlatmış durumda, herkes, Kürtçe ve Türkçe’den önce İngilizce öğrenmenin gayreti içinde… DİYARBAKIR / SİİRT
            Star

            #798115
            Anonim

              İslâm Âleminin temel açmazları karşısında Türkiye
              09 Ekim 2011 Pazar 08:58
              “Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber bizi (İslâm dünyasını) maddî cihette kurun-u vustada (ortaçağda) durduran ve tevkif eden (sabitleyen) altı tane hastalık var” diyor, Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, Hutbe-i Şamiye isimli eserinde…
              Böyle diyor ve o hastalıkları şöyle sayıyor:
              Birincisi: Ye’sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi…
              İkincisi: Sıdkın (ki, İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâmın nizamı sıdktır. Nev-i beşeri kâbe-yi kemâlâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır) hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede (sosyal ve siyasi hayatta) ölmesi…
              Üçüncüsü: Adavete muhabbet (düşmanlığa dostluk-nefreti sevmek)…
              Dördüncüsü: Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları (bağları) bilmemek (yahut umursamamak)…
              Beşincisi: Çeşit çeşit sarî (bulaşıcı) hastalıklar gibi intişar eden (yayılan) istibdad (antidemokratik baskı ve şiddet)…
              Altıncısı: Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek (bütün himmet ve gayretini kişisel çıkar için harcamak)…
              Bu çarpıcı tespitlerle birlikte Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’ndaki tüm tespitlerine dikkatle eğilmek gerekiyor. İnanıyorum ki, dünyanın gerçek kurtuluşu aramaya çıktığı bir sırada, Kur’an referanslı fikirler hem revaç bulacak, hem de yeni ufuklar açacaktır. Bu bakımdan, Kur’an gerçeğini çağa taşıyan Bediüzzaman gibi değerleri anlamaya ihtiyacımız var. Onun ve eserlerinin etrafında ufuk açıcı tartışmalar yapılması özelde İslâm âlemine, genelde tüm dünyaya büyük fayda sağlayacaktır.
              İslam âleminin son derece önemli problemler yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. Mısır başta olmak üzere, Afganistan, Irak, Mısır, Libya, Tunus, Suriye gibi ülkelerde ciddi problemler var.
              Hepsi bu kadar da değil…
              Batı dünyası acıkmasız kapitalist yöntemlerin bedelini ödüyor: Yunanistan ekonomik iflâsta, İsveç tökezledi, İspanya ve İtalya yalpalıyor, Fransa ekonomik kıskaca girmemek için Arap dünyasını sömürecek tuzaklarda çıkış arıyor…
              Kısaca söylemek gerekirse, maddeyi öne çıkaran yanlış yapılanma, “Hayat mücadeledir” felsefesine tıkanıp çözülmek üzere… Artık yalnız fertler değil, milletler bile isyan ediyor.
              Bu gelişmeler de gösteriyor ki, ne sosyalizm, faşizm, kapitalizm gibi yanlışlarla malül beşerî reçetelerde varlık arayan insanlık âlemi, ne de kendi varlık sebebini unutup onları şuursuzca taklit eden İslâm âlemi mutlu. Görüntü topyekün bir tıkanmaya işaret ediyor.
              Marks’ıyla, Kant’ıyla, Dekart’ıyla ve Aristo’suyla, Weber’iyle, Durkheim’ıyla tüm Batı tıkandı.
              Bu durumda Batı’yı taklit etmeye çalışan İslam dünyasının aynı hastalıkları paylaşması ve sonuç olarak tıkanması kaçınılmazdı.
              Umutlar Türkiye’ye yönelik: Ama bu kargaşa ortamında yıldız gibi parlayan Türkiye’nin de PKK terörüyle başı dertte…
              Ya da dirilip Osmanlı şemsiyesini açmaması için bilerek, isteyerek başına bu çorap örülmüş…
              Türkiye PKK’yı bir şekilde bertaraf edebilir de Bediüzzaman’ın işaret ettiği hastalıklardan arınabilirse, dünya çapında müthiş bir “inkılâb”a öncülük edebilir.
              Haydi hayırlısı!
              ¥
              NOT: Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve ailesine, sevgili annelerinin vefatı münasebetiyle taziyelerimi sunuyor, son yirmibeş yılını annesiz yaşamak zorunda kalan bir yetim olarak acılarını paylaşıyorum. Allah rahmet eylesin.
              ‘Arap Baharı yeni Türkiyeler yaratacaksa felaket’
              08 Ekim 2011 Cumartesi 05:46
              Barack Obama’ya karşı ABD Başkan aday adayları arasında, aptallığı ve cehaleti sınır tanımayan, Bayan Michelle Bachmann, önceki gün Arap Baharı’nın değerlendirirken “Obama ABD’nin güçsüzlüğünü sergileyerek Arap Baharı’na çanak tuttu!” dedi ve ayakta alkışlandı Cumhuriyetçi parti yandaşlarınca. Bachmann gibi cahillerle dalga geçmek kolay, ancak Batı’da “İslam Gezegeni Korkusu” diye bir hastalığın varlığını da vurgulamak gerek. Bu korku 1992’de İslam Kurtuluş Cephesi’nin seçim kazanması sonucu Cezayir Ordusu’nun darbe yapmasıyla başlar. ABD ve yandaşları, Cezayir ordusu, demokrasiyi katlederken kılını kıpırdatmadı. Sonuç? Yer altına giren İslam Kurtuluş Cephesi radikalleşmeyi seçti demokrasi yerine.
              Arap Baharı’na karşı çıkan sadece kökten dinci siyasiler değil. Liberaller de var içlerinde. Korkunun nedeni, diktatörler giderse, halkoyuyla gelecekler İslam devletleri kurar Mısır’da, Tunus’da, Libya’da ve de Suriye’de. Batı’lı liberaller, İslam’dan sadece nefret etmiyor korkuyorlar da. Sarkozy yandaşlarının Yemen’le ilgili “Aprés Ali Abdullah Saleh le deluge İslamisme” yani Ali Abdullah sonrası Yemen, İslam seline kapılacak lafı, bilinçsizliğin ve korkunun nasıl dağları beklediğini kanıtlıyor. Ancak Arap Baharı’nı başlatanların gerçekten demokrasi istediğini görmezden geliyorlar. The Economist dergisinin belirttiği şu görüş, “İnançlı siyasilerin kurduğu, on yılı aşkın bir süredir girdiği her seçimi kazanan, Türkiye’de demokrasiden bir milim bile şaşmaksızın yönetimi elinde bulunduran AK Parti’nin bile hala gizli, İslamcı bir gündemi olduğunu savunan ciddi sayıda, kendilerini liberal olarak tanımlayanlar var (Batı’da)” çok doğru. Bu tam bir soğuk savaş mantığı. Kimi komünistler gibi, İslamcılar da demokrasiden söz ederek saf liberalleri kandırıyor sersemliği. “Araplar” adlı kitabında gazeteci Peter Mansfield şöyle demişti ta 1985 yılında: “Batılı kurum ve fikirlerden yararlansalar da, İslam dünyasında kurulacak yeni demokrasiler, Arap ve İslam kimliklerini de bir köşeye atmayacaklardır. Demokrasi illa da Batı kurum ve inançlarını içermek zorunda değildir.” Bakınız, inançsızlık bürokrasi diktatörlüğü ve yolsuzluğun anasıdır. İnançsız bir toplumda ekonomik reform yapmak da mümkün değildir, bireysel özgürlüklerden söz etmek de, demokrasiye bağlı kalmak da!
              Star

              #798116
              Anonim

                Suriye politikası
                08 Ekim 2011 Cumartesi 05:19
                “Komşularla sıfır ihtilaf” parametresinin yanlış yürütüldüğü trajik örnek Suriye’dir.
                Maalesef çok iyi başlayan ilişkiler çökmüş bulunuyor. İki ülke birkaç ay içinde birbirlerine kendi topraklarında ciddi zararlar veren iki düşman haline geldi. Hükümet kanadının bize gösterdiği iki gerekçe var: Biri “Esed reform yapmadı, bizi dinlemedi”. Diğeri, “Baas rejiminin katliamlarına seyirci kalamayız.”
                Esed diyor ki: “Siz 30 yılda zar zor değiştiniz, benden üç ayda devrim niteliğinde değişim istiyorsunuz. Reform yapma sürecinde Türkiye’yi örnek almak istiyorum, ama biz yardım beklerken karşıma tehditle çıkıyorlar.”
                Suriye muhalefetinin katledilmesine gelince. Tabii ki yüreğimiz yanıyor, ama Türkiye’nin sırf bu sebeple harekete geçtiği biraz kuşkulu. 2003’ten beri Irak’ta yüz binlerce Müslüman katledildi, hem de Adana’dan kalkan Amerikan uçaklarının attığı bombalarla, sesimiz çıkmadı. Bahreyn ve Yemen’de de aynı acımasızlıkta muhalifler öldürülüyor, sesimiz çıkmıyor.
                Şu suali sormaya değer: Türkiye, farklı hareket ‘edebilse’ idi, ilişkiler bu noktaya gelmeyebilir, Beşşar Esed yönetimi bu kadar acımasızlaşmaz ve muhalefet yine 1982’lerdeki gibi silahlı mücadeleye avdet etmeyebilir miydi? Belirtmek gerekir ki, Müslüman Kardeşler ana gövdeleri itibarıyla hâlâ kendilerini silahlı mücadeleden uzak tutmak için azami gayret gösteriyorlar.
                Türkiye “sakin güç, yumuşak güç” sıfatıyla konuşarak, ticaret yaparak, ağabeylik taslamadan yol göstererek, muhalefetin demokratik örgütlenmesini kolaylaştırıcı teşviklerde bulunarak zaten Baas rejiminin içten içe değişimini sağlıyordu. En üst kademeden en alttaki tabakalara kadar herkes Türkiye’ye bakıyordu. Gidiş gelişler hızlanmıştı; krizin sürdüğü dünyada sınır illerimizde büyük canlanma yaşanıyordu, sınırlar neredeyse anlamsızlaşıyordu, ortak bakanlar kurulu oluşturuluyordu.
                Dahası Kürt sorununun çözümünün en etkili yollarından biri, Suriye ile -ve elbette Irak, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi ve İran’la- ilişkilerin kardeşçe yürütülmesinden geçer. Suriye ile ilişkilerimiz bizim yüz senedir takip ettiğimiz “temkin yöntemi”ne göre sürseydi bizim ciddi bir iç meselemiz olan “Sünni-Alevi konusu” da rahatlardı. Ancak “Türkiye-Suriye-İran ilişkisi”ni istemeyen ABD çizgisinde hareket ederek sakin güç misyonumuzu bırakıp şahin güç moduna geçtik. Esed kendisiyle görüşen Faruk Loğoğlu’na diyor ki: “Türkiye’den gelenler Obama’nın sözcüsü gibi davranıyor. ‘Obama şöyle istiyor, böyle istiyor’ diye geliyorlar bana. Oysaki, ABD’nin Şam’da büyükelçisi var, gelip söylüyor zaten bize. Türk kardeşlerimizin aynı sözleri tekrarlaması bizi üzüyor.”
                Baas rejimi acımasızdır, diktatörlüğe dayanır. Eninde sonunda değişecek, yerini halkın iradesine dayalı bir yönetime bırakacaktır. Bu kaçınılmazdır. Bu rejimin devam etmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Giderek değişmekteydi. Benim görüştüğüm Müslüman Kardeşler’den aklı başında aydınlar Beşşar ile Hafız Esed dönemleri arasında bariz farklar olduğunu, sürecin halkı yönetime katmadan, özgürlüklerin genişletilmesinden yana işlediğini söylüyorlardı. Onları kaygılandıran şey, bu kendi tabii mecrasında işleyen sürecin “dışarıdan” veya “derin Suriye” güçlerince sabote edilmesiydi. Türkiye onlar için örnekti. Çünkü Türkiye’yi demokratikleştiren, sivilleştiren ve ekonomik performansa geçiren laiklik veya Kemalizm değil, yeni Türkiye’yi inşa eden Müslüman cemaatler, İslami siyasi oluşumlar ve entelektüelleridir. Bu çabada demokrat sol ve liberal aydınların payını unutmuyorum. Ama asıl gövde her zaman şiddetten, terörden, silahlı mücadeleden uzak kaldı, temkin yolunu seçti ve Türkiye sonunda “kansız-kavgasız bir değişim modeli” ortaya çıkardı.
                Pekiyi Suriye’de ne oldu da muhalefet silahlı mücadeleye sarıldı? Bu olayda Batı’nın, tabii ki ABD’nin belirleyici etkisi var. ABD, Türkiye-Suriye-İran işbirliğine son vermek istedi.
                Eninde sonunda Baas rejimi sona erecektir. İçimizi yakan yegâne şey, masum insanların öldürülmesi; bizi kaygılandıran şey ise birilerinin Türkiye’yi Suriye’ye askeri müdahaleye sürüklemek istemesidir.
                Zaman

                #798117
                Anonim

                  İslâm Âleminin temel açmazları karşısında Türkiye
                  09 Ekim 2011 Pazar 08:58
                  “Ecnebiler, Avrupalılar terakkide istikbale uçmalarıyla beraber bizi (İslâm dünyasını) maddî cihette kurun-u vustada (ortaçağda) durduran ve tevkif eden (sabitleyen) altı tane hastalık var” diyor, Bediüzzaman Said Nursi hazretleri, Hutbe-i Şamiye isimli eserinde…
                  Böyle diyor ve o hastalıkları şöyle sayıyor:
                  Birincisi: Ye’sin, ümitsizliğin içimizde hayat bulup dirilmesi…
                  İkincisi: Sıdkın (ki, İslâmiyetin esası sıdktır. İmanın hassası sıdktır. Bütün kemâlâta îsal edici sıdktır. Ahlâk-ı âliyenin hayatı sıdktır. Terakkiyatın mihveri sıdktır. Âlem-i İslâmın nizamı sıdktır. Nev-i beşeri kâbe-yi kemâlâta îsal eden sıdktır. Ashab-ı Kiramı bütün insanlara tefevvuk ettiren sıdktır. Muhammed-i Hâşimî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı meratib-i beşeriyenin en yükseğine çıkaran sıdktır) hayat-ı içtimaiye-i siyasiyede (sosyal ve siyasi hayatta) ölmesi…
                  Üçüncüsü: Adavete muhabbet (düşmanlığa dostluk-nefreti sevmek)…
                  Dördüncüsü: Ehl-i imanı birbirine bağlayan nuranî rabıtaları (bağları) bilmemek (yahut umursamamak)…
                  Beşincisi: Çeşit çeşit sarî (bulaşıcı) hastalıklar gibi intişar eden (yayılan) istibdad (antidemokratik baskı ve şiddet)…
                  Altıncısı: Menfaat-ı şahsiyesine himmeti hasretmek (bütün himmet ve gayretini kişisel çıkar için harcamak)…
                  Bu çarpıcı tespitlerle birlikte Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’ndaki tüm tespitlerine dikkatle eğilmek gerekiyor. İnanıyorum ki, dünyanın gerçek kurtuluşu aramaya çıktığı bir sırada, Kur’an referanslı fikirler hem revaç bulacak, hem de yeni ufuklar açacaktır. Bu bakımdan, Kur’an gerçeğini çağa taşıyan Bediüzzaman gibi değerleri anlamaya ihtiyacımız var. Onun ve eserlerinin etrafında ufuk açıcı tartışmalar yapılması özelde İslâm âlemine, genelde tüm dünyaya büyük fayda sağlayacaktır.
                  İslam âleminin son derece önemli problemler yaşadığı bir dönemden geçiyoruz. Mısır başta olmak üzere, Afganistan, Irak, Mısır, Libya, Tunus, Suriye gibi ülkelerde ciddi problemler var.
                  Hepsi bu kadar da değil…
                  Batı dünyası acıkmasız kapitalist yöntemlerin bedelini ödüyor: Yunanistan ekonomik iflâsta, İsveç tökezledi, İspanya ve İtalya yalpalıyor, Fransa ekonomik kıskaca girmemek için Arap dünyasını sömürecek tuzaklarda çıkış arıyor…
                  Kısaca söylemek gerekirse, maddeyi öne çıkaran yanlış yapılanma, “Hayat mücadeledir” felsefesine tıkanıp çözülmek üzere… Artık yalnız fertler değil, milletler bile isyan ediyor.
                  Bu gelişmeler de gösteriyor ki, ne sosyalizm, faşizm, kapitalizm gibi yanlışlarla malül beşerî reçetelerde varlık arayan insanlık âlemi, ne de kendi varlık sebebini unutup onları şuursuzca taklit eden İslâm âlemi mutlu. Görüntü topyekün bir tıkanmaya işaret ediyor.
                  Marks’ıyla, Kant’ıyla, Dekart’ıyla ve Aristo’suyla, Weber’iyle, Durkheim’ıyla tüm Batı tıkandı.
                  Bu durumda Batı’yı taklit etmeye çalışan İslam dünyasının aynı hastalıkları paylaşması ve sonuç olarak tıkanması kaçınılmazdı.
                  Umutlar Türkiye’ye yönelik: Ama bu kargaşa ortamında yıldız gibi parlayan Türkiye’nin de PKK terörüyle başı dertte…
                  Ya da dirilip Osmanlı şemsiyesini açmaması için bilerek, isteyerek başına bu çorap örülmüş…
                  Türkiye PKK’yı bir şekilde bertaraf edebilir de Bediüzzaman’ın işaret ettiği hastalıklardan arınabilirse, dünya çapında müthiş bir “inkılâb”a öncülük edebilir.
                  Haydi hayırlısı!
                  ¥
                  NOT: Başbakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ve ailesine, sevgili annelerinin vefatı münasebetiyle taziyelerimi sunuyor, son yirmibeş yılını annesiz yaşamak zorunda kalan bir yetim olarak acılarını paylaşıyorum. Allah rahmet eylesin.
                  Yeni Akit

                  #798118
                  Anonim

                    Annelerde yüksek bir kahramanlık var
                    09 Ekim 2011 / 00:01
                    Günün Risale-i Nur dersi

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    Bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakikî bir ihlâs ile vazife-i fıtriyesi itibarıyla kendini evlâdına kurban etmesi gösteriyor ki, hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymettar seciye inkişaf etmez. Veyahut sû-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük nümunesi şudur:
                    O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakârlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir, hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor. Ve dünya hapsinden kurtarmaya çalışıyor; Cehennem hapsine düşmemesini nazara almıyor. Fıtrî şefkatin tam zıddı olarak, o mâsum çocuğunu, âhirette şefaatçi olmak lâzım gelirken dâvâcı ediyor. O çocuk, “Niçin benim imanımı takviye etmeden bu helâketime sebebiyet verdin?” diye şekvâ edecek. Dünyada da, terbiye-i İslâmiyeyi tam almadığı için, validesinin harika şefkatinin hakkına karşı lâyıkıyla mukabele edemez, belki de çok kusur eder.
                    Eğer hakikî şefkat sû-i istimal edilmeyerek, biçare veledini haps-i ebedî olan Cehennemden ve idam-ı ebedî olan dalâlet içinde ölmekten kurtarmaya o şefkat sırrıyla çalışsa, o veledin bütün ettiği hasenâtının bir misli, validesinin defter-i a’mâline geçeceğinden, validesinin vefatından sonra her vakit hasenatlarıyla ruhuna nurlar yetiştirdiği gibi, âhirette de, değil dâvâcı olmak, bütün ruh u canıyla şefaatçi olup ebedî hayatta ona mübarek bir evlât olur. (Lem’alar, Yirmi Dördüncü Lem’a)
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    SÖZLÜK:
                    âhiret : öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
                    Avrupa :
                    beyan etmek : açıklamak
                    biçare : çaresiz, zavallı
                    cereyan : akım
                    dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inkârcılık
                    defter-i a’mâl : amel defteri
                    ebedî : sonsuz
                    esaslı : köklü
                    evlât : çocuk
                    fena : kötü, çirkin
                    fıtrî şefkat : doğal, yaratılıştan gelen şefkat, merhamet
                    hafız mektebi : Kur’ân-ı Kerimi ezberlemek için gidilen okul
                    haps-i ebedî : sonsuz bir hapis
                    hasenât : iyilikler, sevaplar
                    hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
                    hayat-ı ebediye : sonsuz hayat, âhiret hayatı
                    helâket : mahvolma
                    idam-ı ebedî : dirilmemek üzere sonsuz yok oluş
                    ihlâs : içtenlik, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
                    inkişaf : açığa çıkma
                    istifade : faydalanma
                    itibarıyla : özelliğiyle, bakımından
                    kasem etmek : yemin etmek
                    kat’î : kesin
                    kıymettar : değerli
                    mâsum : günahsız
                    merhum : Allah’ın rahmetine kavuşmuş, vefat etmiş
                    misli : benzeri
                    muallim : öğretmen
                    mukabele etmek : karşılık vermek
                    mübarek : hayırlı
                    münasebet : ilişki, bağlantı
                    nazara almak : göze almak
                    nümune : örnek
                    ruh-u canıyla : ruhu ve canıyla
                    sebebiyet vermek : sebep olmak
                    seciye : karakter, üstün özellik
                    sû-i istimal : kötüye kullanma
                    şefaatçi : af için aracılık eden
                    şefkat : içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi
                    şekvâ etmek : şikâyet etmek
                    takviye : kuvvetlendirme, güçlendirme
                    terbiye etmek : yetiştirmek, büyütmek
                    terbiye-i İslâmiye : İslâm terbiyesi
                    tesirli : etkili
                    üstad : öğretmen, hoca
                    valide : anne
                    vazife-i fıtriye : yaratılıştan gelen görev
                    veled : çocuk

                    Başörtüsü yasağı tarihe gömülmeli

                    09 Ekim 2011 / 16:15
                    28 Şubat postmodern darbesi ürünü olan 8 yıllık kesintisiz eğitimin bir an önce değiştirilmesi gerektiği belirtildi

                    Kesintisiz yasağa devam!
                    Her hafta yaptıkları eylemler ile Türkiye’de yaşanan başörtüsü problemlerine dikkat çeken sivil tolum kuruluşları, Sakarya, Kocaeli ve Akyazı’da dün yine meydanlardaydı. Eğitimin tüm kademelerinde yaşanan başörtüsü problemlerine dikkat çekilen eylemlerde; 28 Şubat postmodern darbesi ürünü olan 8 yıllık kesintisiz eğitimin bir an önce değiştirilmesi gerektiği belirtildi.
                    “ÖZGÜRLÜK ANAYASA’YA GİRMELİ”
                    Bu hafta 317. eylemini gerçekleştiren Sakarya Adalet Girişimi Başörtüsü Platformu (SAGİR) basın açıklamasını Ribat Eğitim Vakfı Sakarya Şubesi’nden Bahaeddin Kuruoğlu okudu. Kuruoğlu, Kocaeli, Hacettepe, ODTÜ, Ankara, Erciyes ve Dicle gibi üniversitelerde olmayan yasağı uygulamakta direten öğretim üyelerine ve yöneticilerin varlığının devam ettiğini vurguladı.
                    Kuruoğlu, adı geçen üniversitelerde öğretim üyelerinin ve yöneticilerin öğrencilere karşı hakaretamiz sözler sarfettiği ve öğrencilerin sınav notu ile tehdit edildiğini vurguladı. Kuruoğlu, başörtülü kardeşlerine sahip çıkarak, “Başörtüsü davasının sonuna kadar arkasındayız ve bu yasaklar, tarihin tozlu raflarına kalkıncaya kadar da mücadelemizi sürdüreceğimizi bir kez daha gür bir ses ve kararlı bir şekilde belirtmek istiyoruz” şeklinde konuştu.
                    Kuruoğlu, açıklamasında kılık-kıyafet özgürlüğünün Anayasa ile güvence altına alınması gerektiği de belirtti.
                    “İLKÖĞRETİM VE ÜNİVERSİTEDE YASAKÇI ZİHNİYET VAR”
                    Akyazı Adalet ve Özgürlükler Platformu bu hafta 244. basın açıklamasını gerçekleştirdi. Basın açıklamasında Osmaniye’de ilköğretim öğrencilerinin kapı dışarı edildiği, Akdeniz Üniversitesi’nde ve Dicle Üniversitesi’nde başörtülü kız öğrencilerin derslere alınmadığı dile getirildi. Ayrıca Çukurova Üniversitesi’nde Yeşim Mendi adlı öğretim görevlisinin başörtülü öğrencileri açıkça tehdit ederek derse almayacağını söylediği, Gaziantep ve İstanbul Sultangazi’de ilköğretim öğrencilerinin okula alınmadığı ve ailelerin güvenlik güçleri ile okul yönetimince tehdit edildiği dile getirildi.
                    “8 YILLIK KESİNTİSİZ EĞİTİMDEN VAZGEÇİLMELİ!”
                    Bu hafta 338. basın açıklamasını yapan Kocaeli İnsan Hakları ve Dayanışma Derneği basın açıklamasında 28 Şubat postmodern darbesi ürünü 8 yıllık kesintisiz eğitime dikkat çekti. Basın açıklamasını dernek üyesi Behlül Metin okudu. Metin 8 yıllık kesintisiz eğitimin çağdışı ve bilim dışı olduğuna dikkat çekerken, yüzde 50 oy ile iktidara gelen AK Parti yönetiminin bu yasakçı uygulamadan bir an önce kurtulmasını istedi.
                    Metin, açıklamasında 8 yıllık kesintisiz eğitimin yerine getirilmesi gereken sistemi de açıkladı. Metin, “Yapılması gereken şey, hiçbir bilimsel mantığı bulunmayan bu çağdışı eğitim sistemine son verip, en kısa sürede 5+3 gibi veya, 1+4+4 gibi bilimsel, çağdaş, pedagojiye uygun eğitim sistemine geçilmesidir” dedi.
                    Yeni Akit

                    #798119
                    Anonim

                      Arap baharını tetikleyen alim ve Risale Akademi’nin konferansı
                      08 Ekim 2011 Cumartesi 07:14
                      Arap baharını tetikleyen alim ve Risale Akademi’nin konferansı

                      Risale Akademi, bize bir davet mektubu gönderdi. Mektupta, 1 Ekim 2011 Cumartesi Ankara-Kızılcahamam Asya Termal Tesislerinde “Münâzarât Ekseninde Milliyetçilik Fikri ve Demokrasi” konulu bir konferans tertiplendiği söyleniyor, bizim de bu konferansa bir tebliğle katılmamız isteniyordu.

                      Ben de bu nazik daveti memnuniyetle kabul ettim. Belirlenen günde ve mekânda hazır bulunarak tebliğimi sundum.

                      Böyle bir konferans düzenlemelerinden ve bizi davetlerinden dolayı başta Risale Akademi’ye, Akademik Araştırmalar Vakfına ve Risale Haber’e teşekkür eder, daha büyük ve güzel organizasyonlara imza atmalarını Ceneb-ı Hak’tan niyaz ederim. Program organizatörlerinin birleştirici, kucaklayıcı, olumlu, ılımlı, nazik, samimi, efendi, hürmetkâr olmaları ve bazı eksikliklere rağmen konferansın başarılı geçmesi bizi memnun eylemiştir.

                      Konferansta sunduğum tebliğimin başlığı şu idi: “1911 Tarihli “Kürt Reçetesi”nin Günümüz “Kürt Meselesi”yle İlgisi”. Şimdi o tebliğden bir özet siz sevgili okurlarıma arz etmek istiyorum:

                      Sadece Münâzarat’tan değil, Bediüzzaman’ın Hutbe-i Şâmiye’sinden ve Nur Külliyat’ından da yola çıkarak, derim ki: Bediüzzaman, kıyamet öncesi son devrin imamı, müceddidi, görevlisi olması hasebiyle Sözleri’ni, eserlerini sadece yaşadığı günler için değil, gelecek günler, aylar, yıllar için kaleme almıştır.

                      Bu davet mektubundan sonra “Münâzarat”ı bir kere daha gözden geçirdim. Bildiklerimin ve inandıklarımın doğru çıktığını görmenin hazzını, sevincini yaşadım. Bir kere daha inandım ki Bediüzzaman’ın Münâzarat’ı ve Külliyat’ı sadece o günler için değil, bu günler ve yarınlar için yazılmış hattâ bir çoğu mânevî canipten yazdırılmıştır.

                      Bu sözlerimin aksini iddia edenleri, Risale-i Nur’u ve Münâzarat’ı objektif bir gözle, insaf ve vicdan gözlüğü ile okumaya davet ediyorum. Benim düşüncelerimin ve sözlerimin aynını düşünmez ve söylemezlerse ben bu sahadan çekileceğim.

                      Anayasa çalışmalarının yapıldığı bu günlerde Bediüzzaman’ın eserleri, özellikle Münâzarât’ı istifade edilmesi gereken eserlerin başında olmalıdır.

                      Gerek Münâzarât ve gerekse Nur Külliyatı’nın omurgasını teşkil eden ve Bediüzzaman’ın seksen küsür yıllık hayat felsefesini özetleyen iki cümlesi var:
                      “Marîz bir asrın, hasta bir unsurun, alîl bir uzvun reçetesi; ittiba’-ı Kur’andır. Azametli bahtsız bir kıt’anın, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahibsiz bir kavmin reçetesi; ittihad-ı İslâmdır.” (1)
                      Günümüz Türkçesiyle ifade edecek olursak:
                      Hasta bir çağın, hasta bir milletin, hasta bir organın reçetesi Kur’an’a uymaktır. Büyük ama bahtsız bir kıtanın, şanlı ama tali’siz bir devletin, değerli ama sahipsiz bir toplumun reçetesi İslâm birliğidir.

                      Bu iki cümle, Bediüzzaman’ın, günümüz problemleri için hazırladığı çözüm paketinin de bir özetidir.
                      Yukardaki cümlelerden ve 6000 sayfalık Nur Külliyat’ından de anlaşılıyor ki, Bediüzzaman, Kürt kavgası vermemiştir. İman ve Kur’an kavgası vermiştir. Bediüzzaman’ın talebelerinin çoğu Türk’lerdendir. Eğer o Kürt kavgası vermiş olsaydı, bu gün her kesimden ve her ırktan insanlar onun arkasına düşmeyeceklerdi.

                      Bediüzzaman’ın, Münâzarat’ı, Ekrad (Kürt) reçetesi olduğu gibi aynı zamanda Etrak (Türk) reçetesidir. Hattâ bütün ırkların reçetesidir. Reçete hasta olanlara verilir. Münâzarat Türk ve Kürtlerden ırkçılık hastalığına yakalanmış ve yakalanması muhtemel olanlar için yazılmıştır.

                      1911’lerde 100 sene sonraki boğuşmaları manevî bir sinema ile gören Bediüzzaman, Kürtlerin şahsında Türkler’e, Kürt’lere ve Arap’lara ders vermiştir. Kızım sana diyorum, gelinim sen anla” kabilinden. Onun için dedim ki, “Münâzarat” sadece kürt değil, aynı zaman da Türk, aynı zaman da Arap vs. milletlerin reçetesidir. “Sizin milliyetiniz İslamiyet’le mezc olmuş, kaynaşmış İslam milliyetidir.” demiştir. Ve yine demiştir ki:Milliyetimiz bir vücuttur; ruhu İslamiyet, aklı Kur’an ve imandır.” (2)

                      Bu reçeteyi yazan Üstad, milliyet fikrini inkâr etmez. Hatta onunla iftihar edileceğine bile dikkat çeker. (3) Ancak Bediüzzaman’ın bu iftiharı, herkesin anasıyla-babasıyla iftihar etmesi gibi bir iftihardır ki bu meşrudur. Yoksa kendi ana-babasını üstün görme uğruna başkasının ana-babasını inkâr, red ve tahkir iftiharı değildir.

                      Bir ailenin çocukları birbirinin aynı olmadığı halde, kardeştirler diye nasıl birbirini sevmekte, birbirlerinin meziyetleriyle iftihar etmekte, birbirlerinin imkânlarından yararlanmakta; aynen bunun gibi biz insanlık ve İslam ailesinin çocuklarıyız. Kardeşiz. Öyleyse neden birbirimizin meziyetleriyle iftihar etmeyelim? Neden birbirimizi sevmeyelim, neden birbirimizin imkânlarından yararlanmayalım, yararlandırmayalım?

                      Kubbeyi oluşturan taşlar, düşmemek için baş başa verirler. İslam binasını ve kubbesini ayakta tutmakla görevli olan ve bu şerefe layık görülen Türkler, Kürtler, Araplar ve bütün Müslümanlar bu taşlardan daha mı taş, daha mı aşağıdırlar ki düşmemek için baş başa vermezler, iç ve dış düşmanların işini kolaylaştırırlar?

                      Bediüzzaman’nın, talebelerinin çoğu Türklerdendir. Bediüzzaman, Müslümanlığının yanında Kürtlüğünü de öne sürseydi ve Kürt milliyetçiliği yapsaydı, bu gün onu canından çok seven ve ayrı ırka mensup olan Müslümanlar, onu bu kadar çok sevmeyeceklerdi.
                      Biz Kürd’ü Kürt olduğu için değil, Müslüman olduğu için, Türk’ü Türk olduğu için değil, Müslüman olduğu için severiz. Çünkü Yaradan’ın arzusu ve rızası bunu gerektirmekte ve bunu istemektedir. (4)

                      Peygamberimiz, nasıl Araplara değil de, âlemlere peygamber gönderilmişse, onun hakiki varislerinden biri olan Bediüzzaman da Kürtlere değil, Türk’lere ve bütün milletlere hizmet vermekle görevlendirilmiştir. Zâten Bediüzzaman da bundan başkasını yapmamıştır.

                      Bediüzzaman, Türklerin ve Kürtlerin üzerinde ittifak edebilecekleri bir odak noktadır. Bediüzzaman, barış elçisidir, barış köprüsüdür. Kürtler ve Türkler o noktada buluşmalı, o köprüden birbirlerine gidip gelmeli, onun mirasını paylaşmalı, onun eserleriyle dirilmeli, şahlanmalı, sulh ve sükûna, saadet ve selamete kavuşmalıdır. Onu bulan Türkler ve Kürtler zaten bundan başka bir şey de yapmamaktadırlar. Problem onu bulamamış olanlardadır!

                      1911’de söylenmiş şu cümleye dikkatlerinizi rica ediyorum:
                      “Şu hayat, âlem-i İslâmdaki galeyan eden fikr-i hürriyetten istimdad ederek, umum âlem-i İslâm üzerine çökmüş olan istibdad-ı mânevî-i umumînin perdelerini parça parça edecektir.” (5)

                      İşte bir asır önceden bu günü görmek buna derler. Bin maşallah! Zâten Bediüzzaman’ın gündemde kalmasının ve sözlerinin eskimemesinin sebebi bu günü görerek konuşmuş olmasındandır. Allah o zat-ı muhtereme bu kuvveti ihsan ve ikram eylemiştir. Bu asrın etkili ve yetkililerine düşen, onun sözlerinden ilhamla günün problemlerini çözmek ve milleti rahata kavuşturmak olacaktır.

                      Başta Allah’ın lutfu, sonra din ricalinin ve dindar devlet ricalinin cesaretli, basiretli tavrı, milletimizin sağduyusu bir araya geldi. Bir asra yakın bir zamandır milletimizin üzerine bir kara bulut gibi çöken despot yönetimlerin, bin yıl süreceği iddia edilen 28 Şubat kararlarının belini kırdı. Keser döndü, sap döndü, hesap döndü. Milletin kollarına vurulan kelepçeler, milleti kelepçeleyenlerin kollarına takıldı. Millet, özgürlüğüne kavuştu. Milletimiz derin bir nefes aldı. Maddeten ve manen güçlenen Türkiye Allah Teâlâ’ya hamdolsun bir bahar dönemine girdi.

                      Türkiye’nin bu bahar dönemi, Arap baharını tetikledi. Despot yönetimler yıkıldı, kalanlar da yıkılacak. Bana bu sözleri söyleten Bediüzzaman’ın en karanlık günlerde verdiği şu müjdedir: “Ümitvâr olunuz, şu istikbal inkılapları içinde en yüksek gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır!” (6)

                      Daha da önemlisi, Bediüzzaman bundan yüz sen önce bu gün dünyanın kavuştuğu bahar döneminin ismini veriyor ve şöyle diyor: “Ne yapayım acele ettim, kışta geldim, sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz. Şimdi ekilen nur tohumları zemininizde çiçek açacaktır. (7)
                      Şimdi biz karşımızda o çiçekleri görüyoruz.
                      (Devam edecek)

                      DİPNOTLAR:
                      1-Nursi, Mektubat, Hakikat Çekirdekleri, s. 440
                      2-Nursi, Said, Münâzarat, 50
                      3-Bkz. Nursî, Said, Münâzarat, 16
                      4-Bkz. Hucurat, 49 /13
                      5-Nursî, Münâzarat,
                      6-Nursî, Siad, Sünûhat, 61
                      7-Nursî, Münâzarat, 39-40

                      #798149
                      Anonim

                        [TABLE=”align: center”]
                        [TR]
                        [TD=”bgcolor: #ffffff”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”bgcolor: #ffffff”]Ulemanın Sultanları[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”colspan: 2″] [TABLE]
                        [TR]
                        [TD=”width: 580, bgcolor: #ffffff, align: center”] [TABLE=”align: center”]
                        [TR]
                        [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                        “…De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür…” (Zümer, 9)
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                        “Dünya ve onun içinde olan şeyler değersizdir. Sadece Allah’ı zikretmek ve O’na yaklaştıran şeylerle, ilim öğreten âlim ve öğrenmek isteyen öğrenci bundan müstesnadır.” (Tirmizî, Zühd 14. İbni Mâce, Zühd 3)
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Yavuz Sultan Selîm Han ve ordusu, Adana civarında da şiddetli bir yağmura tutuldular. Her yer çamur deryâsı olmuştu. O sırada Selîm Han, devrin meşhûr âlimlerinden Kemâl Paşazâde ile yanyana at üstünde sohbet ederek gidiyorlardı. Birden Kemâl Paşazâde’nin atı ürktü ve ürken atın ayağından sıçrayan çamur, Yavuz’un üstünü baştan başa boyadı.
                        Kemâl Paşazâde çok üzüldü. Rengi attı. Yavuz, O’na dönerek mütebessim bir çehre ile:
                        “–Ulemânın atının ayağından sıçrayıp bizi boyayan çamur, bizim için şereftir. Mübârektir. Bu çamurlu kaftanı, ben ölünce sandukamın üzerine kapatın!” buyurdu. (Osman Nuri Topbaş, Abide Şahsiyetleri ve Müesseseleriyle Osmanlı, Erkam Yay.)
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                        el-Metîn: Son derece güçlü, sağlam ve kuvvetli olan, kuvveti azalıp gevşemeyen çok dayanıklı olan demektir.
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Kısa Günün Kârı
                        Şanlı ecdadımız âlimlere değer vermiştir.
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Lügatçe
                        kaftan: Padişahların üzerlerine giydikleri bir çeşit üst giysisi.
                        müstesna:
                        İstisna edilen, kural dışı bırakılan, bırakılmış.
                        sanduka: Mermerden veya çuhadan yapılmış mezar üstü.
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #798161
                        Anonim

                          Allah dilediği kimseyi nuruna iletir
                          10 Ekim 2011 / 05:03
                          Günün Ayet-i Kerime meali…

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          Cenab-ı Hak (c.c), Nur Suresi 35. ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
                          Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile, neredeyse aydınlatacak (kadar berrak) tır. Nur üstüne nur. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlar için misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

                          #798162
                          Anonim

                            Bediüzzaman: Bak Nurlar içinde kalmışım
                            10 Ekim 2011 / 06:25
                            Camide kaldığımız günlerde (Bediüzzaman Said Nursi) oturduğu odada bana hitaben

                            Risale Haber-Haber Merkezi
                            Son Şahitlerden Molla Hamid Ekinci anlatıyor:
                            Nurşin Camii deyince hatırladım: Camide kaldığımız günlerde (Bediüzzaman Said Nursi) oturduğu odada bana hitaben:
                            “Molla Hamid, bak ben Nurlar içinde kalmışım” deyince ben anlayamadım.
                            Bu defa Üstad anlatmaya devam etti.
                            “Doğduğum köy Nurs, annemin ismi Nuriye, hocam Nuri, kaldığım cami Nurşin, bak duvarda Osman-ı Zinnureyn yazılı” diye duvarda asılı duran levhayı tebessüm ederek gösterdi.
                            (Son Şahitler)

                            #798164
                            Anonim

                              İman ve İslam arasındaki fark nedir
                              10 Ekim 2011 / 00:01
                              Günlük Risale-i Nur dersi

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              RABİAN: Ulema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahsolmuş. Bir kısmı “İkisi birdir,” diğer kısmı “İkisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:
                              İslâmiyet iltizamdır; iman iz’andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir.
                              Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.
                              Acaba İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?
                              Elcevap: İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. Felillâhi’l-hamdü ve’l-minnetü Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsinin feyziyle, Risale-i Nur mizanları, din-i İslâmın ve hakaik-i Kur’âniyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, taraftar olmamak kàbil değil. Hem iman ve İslâmın delil ve burhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir; gayr-ı müslim kaldığı halde iman eder. [Meyve Risalesi]
                              Bediüzzaman Said Nursi
                              Sözlük:
                              Hak: herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah
                              adâvet: düşmanlık
                              ahkâm-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hükümleri
                              beyan etme: açıklama
                              burhan: delil, kanıt
                              cihet: yön, şekil
                              daire-i ihtiyar: güç yetirebilecek alan
                              din-i İslâm: İslâm dini
                              emr-i teklif: görev emri
                              felillâhi’l-hamdü ve’l-minnetü: “hamd ve minnet sadece Allah’a aittir”
                              feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu
                              fıtrat: yaratılış
                              gayr-ı müslim: Müslüman olmayan
                              hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri
                              iltizam: taraftarlık
                              inkıyâd: boyun eğme, itaat etme
                              iz’an: şüpheden uzak, kesin bir şekilde inanma
                              i’câz-ı mânevî: mânevî mu’cizelik
                              kàbil: mümkün
                              mazhar: erişme, nail olma
                              mecrâ: kanal, yön
                              medar-ı bahs: bahis sebebi, söz konusu
                              medar-ı necat: kurtuluş sebebi
                              mehâsin: güzellikler, iyilikler
                              mizan: ölçü
                              muhtelif: çeşitli, farklı
                              mâlâyutak: güç yetirilmez
                              mü’min: iman etmiş, Allah’a inanan
                              nihayetsiz: sınırsız, sonsuz
                              rabian: dördüncü olarak
                              saadet-i dâreyn: iki dünya saadeti; dünya ve âhiret mutluluğu
                              sebeb-i necat: kurtuluş sebebi
                              tabir: ifade
                              tabir-i diğer: diğer tâbir, başka bir ifâde
                              tarafgirlik: taraftarlık
                              tasdik: kabul etme, doğrulama
                              teklif: görev yükleme
                              tûbâ-i Cennet: Cennetteki tûbâ ağacı
                              ulema-i İslâm: İslâm âlimleri
                              zâhiren: dış görünüş itibarıyla

                              #798194
                              Anonim

                                Adâlet Terazisi [TABLE=”align: center”]
                                [TR]
                                [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                                Ey îmân edenler! Adâleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, anne babanız ve akrabânız aleyhinde bile olsa Allah için şâhitlik eden kimseler olun. (Haklarında şâhitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar, Allah onlara (sizden) daha yakındır. Hislerinize uyup adâletten sapmayın…” (Nisâ, 135)
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”align: center”][/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                                “Kıyâmet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevgili olanı ve O’na en yakın yerde bulunanı, adâletli idârecidir. Kıyâmet gününde insanların Allah Teâlâ’ya en sevimsiz olanı ve O’na en uzak mesâfede bulunanı da zâlim idârecidir.” (Tirmizî, Ahkâm, 4/1329; Nesâî, Zekât, 77)
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”align: center”][/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD] Bir adam Rasûlullah (sav) Efendimiz’in önüne oturdu ve şöyle dedi:
                                “–Ey Allâh’ın Rasûlü! Benim kölelerim var. Durmadan bana yalan söylüyor, ihânet ediyor ve baş kaldırıyorlar. Ben de onları azarlıyor ve dövüyorum. Onlar yüzünden benim durumum ne olacak?”
                                Allah Rasûlü (sav) şöyle buyurdu:
                                “–Onların sana karşı yaptıkları hıyânet, isyan ve yalanlar ile senin onlara verdiğin cezâ hesaplanacak. Eğer senin verdiğin cezâ, onların suçuna eşit olursa senin lehine ya da aleyhine bir şey yoktur. Eğer senin verdiğin cezâ, onların suçundan az ise, bu lehine fazîlet olacaktır. Eğer verdiğin cezâ, onların suçunu aşarsa o fazlalığı ödemek zorunda kalacaksın ki, bu senden kısas yoluyla alınacaktır.”
                                Adam bir kenara çekilerek hüngür hüngür ağlamaya başladı. Bunun üzerine Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu:
                                “–Allah Teâlâ’nın; Biz, kıyâmet günü için adâlet terâzileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez. (Yapılan iş) bir hardal tanesi kadar dahî olsa, onu (adâlet terâzisine) getiririz. Hesap gören olarak Biz yeteriz.(Enbiya, 47)kavl-i celîlini okumuyor musun?”
                                Adam bunun üzerine şöyle dedi:
                                “–Vallâhi yâ Rasûlâllah, hem kendim hem de onlar için birbirimizden ayrılmaktan daha hayırlı bir yol kalmadı. Şâhid olunuz, onların hepsi de hürdür.” (Tirmizî, Tefsîr, 21/3165)
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”align: center”][/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                                el-Veliyy: Seven, yardım eden, gerçek ve yegâne dost, yardımcı olan, kâinatın ve bütün mahlûkatın işlerini yürüten, sevk ve idare eden demektir.
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”align: center”][/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD] Kısa Günün Kârı
                                Şâir Firdevsî, Şehnâme adlı eserinde ne güzel söyler:
                                “Bir yem tânesi çeken karıncayı dahî incitme! Çünkü onun da canı vardır. Can ise, tatlı ve hoştur.”
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”align: center”][/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD] Lügatçe
                                aleyh: Bir şeyin veya bir kimsenin karşısında olma.
                                hıyânet: Hainlik.
                                lehine olmak: Yanında olmak.
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”align: center”][/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”align: center”]
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #798206
                                Anonim

                                  Bediüzzaman Kürt meselesinde hassastı
                                  11 Ekim 2011 / 11:44
                                  Sibel Eraslan, Ali Bulaç, Altan Tan, Mümtazer Türköne ve Mehmet Metiner Bediüzzaman’ın Kürt sorununa yaklaşımını yorumladı

                                  Serkan Ocak’ın haberi:
                                  Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı İkinci Başkanı Cemal Uşşak’ın dün Radikal’de yer alan Ezgi Başaran imzalı söyleşisinde söylediği “Biz dindarlar, Kürtler’in ıstırabını hissetmedik“ sözleri yen bir tartışma başlattı.
                                  İSLAMCI GELENEK DUYARLIDIR
                                  Sibel Eraslan (Star gazetesi yazarı)
                                  Risale-i Nur hareketinin yanı sıra diğer guruplara da bakmakta fayda var diye düşünüyorum. Ümran, Haksöz, İktibas gibi dergi grupları etnik kimlik konusunda hassaslar. Milli Görüş/ Erbakan çizgisi de böyleydi. Bugün de AK Parti hassas.
                                  SİLAHLI ÇÖZÜME MESAFELİ
                                  Ali Bulaç (Zaman gazetesi yazarı)
                                  Bediüzzaman Kürt meselesiyle ilgili önemli şeyler söylüyordu. Aynı şekilde Mazlum-Der tarafından Ankara’da 1991 yılında toplantı da yapıldı. Kitap olarak yayımlandı. Bizim o zaman gösterdiğimiz çözümler bugün hala geçerli
                                  SAİD-İ NURSİ SONRASI İLGİSİZLER
                                  Altan Tan (BDP milletvekili)
                                  Bediüzzaman başta olmak üzere belli kesim hassas davrandı. Doğru hareket etti. Bediüzzaman’ın ölümünden sonra birçok tarikat ve cemaat bu konuyla yeterince ilgilenmedi. Eğer milliyetçi yaklaşılmasaydı sorun çözülürdü.
                                  DİNDARLAR RESMİ GÖRÜŞE YAKINDI
                                  Mümtazer Türköne (Zaman gazetesi yazarı)
                                  Röportajı satır satır okudum. Altına imzamı atarım. Bugüne kadar dindarlarım Kürt meselesi konusunda tavrı resmi görüşe yakındı. Bugün bile dindar insanlar ana dilde eğitim hakkını tam savunamıyor. Ama savunmaları gerekiyor .
                                  İNKAR POLİTİKALARI TARİH OLDU
                                  Mehmet Metiner (AK Parti Milletvekili)
                                  Geçmişte Kürt meselesine dindarların gerekli duyarlılığı gösterdiğini söylemek mümkün değil. Ama bu geçmişte kaldı. Bugün Kürt meselesinin muhafazakar ve dindar AK Parti çözüyor. Kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söylüyor.
                                  Radikal

                                15 yazı görüntüleniyor - 616 ile 630 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.