- Bu konu 100 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
14 Mart 2012: 20:02 #676493
Anonim
(Âyetü’l-Kübrâ)
Mühim bir ihtar ve bir ifade-i meram
Bu ehemmiyetli risalenin, herkes herbir meselesini anlamaz. Fakat hissesiz de kalmaz. Büyük bir bahçeye giren bir kimsenin, o bahçenin bütün meyvelerine elleri yetişmez. Fakat, eline girdiği miktar yeter. O bahçe yalnız onun için değil; belki, elleri uzun olanların hisseleri de var.
Bu risalenin fehmini işkâl eden beş sebep var:Birincisi: Ben kendi müşahedatımı kendi fehmime göre ve kendim için yazdım. Sair kitaplar gibi başkalarının fehmine ve telâkkisine göre yazmadım.
İkincisi: İsm-i Âzam cilvesiyle tevhid-i hakiki âzamî bir surette yazıldığından, meseleleri hemgayet geniş, hem gayet derin ve bazen çok uzun olduğundan, herkes birden ihata edemez.
Üçüncüsü: Herbir mesele büyük ve uzun bir hakikat olması sebebiyle, hakikatı parçalamamak için bazen bir sahife veya bir yaprak, birtek cümle olur. Birtek delil hükmünde çok mukaddemat bulunur.
Dördüncüsü: Ekser meselelerinin herbirisinin pek çok delilleri ve hüccetleri bulunduğundan, bazen on, bazen yirmi delili birtek burhan yapmak cihetiyle mesele uzunlaşır; kısa fehimler kavramaz.
Beşincisi: Ben Ramazan’ın feyziyle bu risalenin nurlarına mazhar olmaklığımla beraber, birkaç cihette halim perişan ve birkaç hastalıkla vücudum sarsıldığı bir zamanda acele yazılıp, birinci müsveddeyle iktifa edildi. Hem yazdığım vakit, irade ve ihtiyarımla olmadığını hissettiğimden, kendi fikrimle tanzim veya ıslah etmeyi muvafık görmediğim için bir parçafehmi işkâl edecek bir vazi-yet
[TABLE]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]ekser: çoğunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fehm: anlayış, kavrayış[/TD]
[TD]feyz: ihsan, bolluk, bereket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]ifade-i meram: maksadı ifade etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata etmek: kuşatmak, kapsamak[/TD]
[TD]ihtar: hatırlatma, ikaz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: dileme, seçme, irade[/TD]
[TD]iktifa etmek: yetinmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: dileme, tercih[/TD]
[TD]işkâl: güçleştirme, zorlaştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: erişme, nail olma[/TD]
[TD]mukaddemât: önsözler, başlangıçlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafık görme: uygun görme[/TD]
[TD]müsvedde: karalama, temize çekilmek üzere yazılan ilk nüsha[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahedat: gözlem, görülen şeyler[/TD]
[TD]risale: mektup, küçük çaplı kitap[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme, düzene koyma[/TD]
[TD]telâkki: anlama, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid-i hakikî: araştırarak, delilleriyle Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etme[/TD]
[TD]âyet-i kübrâ: en büyük delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzamî: en fazla, en kapsamlı[/TD]
[TD]İsm-i Âzam: Cenâb-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ıslah: düzeltme, iyileştirme[/TD]
[TD]şuâ: bir ışık kaynağından çıkan ışık telleri[/TD]
[/TR]
[/TABLE]14 Mart 2012: 20:05 #803056Anonim
aldı. Hem Arabî fıkralar içine çok girdi. Hattâ Birinci Makam baştan başa Arabî olduğundan içinden çıkarıldı, müstakil yazıldı.
Medar-ı kusur ve işkâl olan bu beş sebeple beraber, bu risalenin öyle bir ehemmiyeti var ki,İmam-ı Ali (r.a.) kerâmât-ı gaybiyesinde bu risaleye, “Âyet-i Kübrâ” ve “Asâ-yı Mûsâ”namlarını vermiş, Risale-i Nur’un risaleleri içinde buna hususî bakıp, nazar-ı dikkati celbetmiş.HAŞİYE-1 El-Âyetü’l-Kübrâ’nın bir hakikî tefsiri olan bu Âyetü’l-Kübrâ Risalesi, Hazret-i İmam’ın (r.a.) tâbirince, “Asâ-yı Mûsâ” nâmında Yedinci Şuâ kitabıdır.
Bu Yedinci Şuâ, bir mukaddime ve iki makamdır. Mukaddimesi dört mesele-i mühimmeyi, Birinci Makamı, Âyet-i Kübrâ’nın tefsirinden Arabî kısmını, İkinci Makamı onun burhanlarını ve tercümesini ve meâlini beyan ederler.
Bu gelen mukaddime lüzumundan fazla izah edilmekle beraber, bir derece uzun olmasıihtiyarsız olmuştur. Demek ihtiyaç var ki öyle yazdırıldı. Belki de bir kısım insanlar bu uzunu kısa görürler.
Said Nursî
[NOT]Haşiye-1 Evet, İmam-ı Ali’nin (r.a.) Âyetü’l-Kübrâ hakkında verdiği haberi, tam tamına Denizli hâdisesi tasdik etti. Çünkü, bu risalenin gizli tab’ı, hapsimize bir vesile oldu. Ve onun kudsî ve çok kuvvetli hakikatının galebesi, beraat ve necatımıza ehemmiyetli bir sebep oldu. Veİmam-ı Ali (r.a.) keramet-i gaybiyesini gözlere gösterdi ve hakkımızdaki وَبِاْلاٰيَةُ الْكُبْرٰى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتْ duasının kabulünü ispat etti.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Arabî: Arapça[/TD]
[TD]Asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsa’nın mu’cizeli deyneği [bk. bilgiler – Mûsâ (a.s.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Denizli hâdisesi: (bk. bilgiler – Denizli)[/TD]
[TD]Hazret-i İmam: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]beraat: temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: önem[/TD]
[TD]fıkra: bölüm, kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]galebe: üstün gelme[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: doğru, gerçek[/TD]
[TD]haşiye: dipnot, açıklayıcı not[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]ihtiyarsız: irade dışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah edilmek: açıklanmak[/TD]
[TD]keramet-i gaybiye: gaybla ilgili kerametler, gelecekle ilgili kerametler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[TD]medar-ı kusur ve işkal: kusur ve zorlaştırma sebebi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesele-i mühimme: önemli mesele[/TD]
[TD]meâl: mânâ, açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddime: başlangıç, giriş[/TD]
[TD]müstakil: bağımsız, başlı başına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nam: ad[/TD]
[TD]nazar-ı dikkati celbetmek: dikkat çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]necat: kurtuluş[/TD]
[TD]risale: mektup, küçük çaplı kitap[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tab’: baskı basma[/TD]
[TD]tasdik etmek: doğruluğunu onaylamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
[TD]tâbir: ifade etme, adlandırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Âyet-i Kübrâ: en büyük delil[/TD]
[TD]İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şua: ışık kaynağından çıkan ışık telleri[/TD]
[/TR]
[/TABLE]14 Mart 2012: 20:07 #803057Anonim
Mukaddime
وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَاْلاِنْسَ اِلاَّ لِيَعْبُدُونِ
1
Bu âyet-i uzmânın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi Hâlık-ı Kâinatı tanımak ve Ona iman edip ibadet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve fariza-i zimmeti, mârifetullah ve iman-ı billâhtır ve iz’an ve yakîn ile vücudunu ve vahdetini tasdik etmektir.
Evet, fıtraten daimî bir hayat ve ebedî yaşamak isteyen ve hadsiz emelleri ve nihayetsizelemleri bulunan bîçare insana, elbette o hayat-ı ebediyenin üssü’l-esası ve anahtarı olaniman-ı billâh ve mârifetullah ve vesilelerinden başka olan şeyler ve kemâlâtlar o insananisbeten aşağıdır. Belki çoğunun kıymetleri yoktur.
Risale-i Nur’da bu hakikat kuvvetli burhanlarla ispat edildiğinden, bu hakikatı Risale-i Nur’a havale ederek, yalnız o yakîn-i imanîyi bu asırda sarsan ve tereddüt veren iki vartayı Dört Mesele içinde beyan ederiz.
Birinci vartadan çare-i necat: İki meseledir.
Birinci mesele: Otuz Birinci Mektubun On Üçüncü Lem’asında tafsilen ispat edildiği gibi,umumî meselelerde ispata karşı nefyin kıymeti yoktur ve kuvveti pek azdır. Meselâ, Ramazan-ı Şerîfin başında hilâli görmek hususunda, iki âmi şahit hilâli ispat etseler ve binlerleeşraf ve âlimler “Görmedik” deyip nefyetseler, onların nefiyleri kıymetsiz ve kuvvetsizdir. Çünkü, ispatta birbirine kuvvet verir; birbirinde tesanüd ve icmâ var. Nefiyde ise, bir olsa bin olsa farkları yoktur; herkes kendi başına kalır, infirâdî olur. Çünkü ispat eden harice bakar ve
[NOT]Dipnot-1 “Cinleri ve insanları ancak Beni tanısınlar ve Bana îman ve ibâdet etsinler diye yarattım.” Zâriyat Sûresi, 51:56.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]bîçare: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[TD]ebedî: sonu olmayan, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emel: istek, ümit, arzu[/TD]
[TD]eşraf: ileri gelen büyükler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fariza-i zimmet: mutlaka yapılması gereken vazifeler, farzlar[/TD]
[TD]fıtraten: yaratılış gereği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[TD]hariç: dış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı[/TD]
[TD]hikmet: sebep, sır, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâl: ay; yay şeklinde görülen ayın ilk şekli[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman etmek: inanmak[/TD]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]infirâdî: tek başına[/TD]
[TD]iz’an: şüpheden uzak, kesin şekilde inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâlât: mükemellikler, kusursuzluklar[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
[TD]mukaddime: başlangıç, giriş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefiy: inkâr etme[/TD]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
[TD]tesanüd: dayanışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]varta: tehlike[/TD]
[TD]vazife-i fıtrat: yaratılış görevi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yakin-i imanî: kesin ve şüphesiz iman[/TD]
[TD]yakîn: kesin ve doğru bilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmi: cahil, sıradan kimse[/TD]
[TD]âyet-i uzmâ: (mânâca) çok büyük âyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]çare-i necat: kurtuluş çaresi[/TD]
[TD]üssü’l-esas: temel esas[/TD]
[/TR]
[/TABLE]14 Mart 2012: 20:08 #803058Anonim
nefsülemre göre hükmeder. Mesela, misâlimizde olduğu gibi, biri dese “Gökte ay vardır.” Diğer arkadaşı parmağını oraya basar, ikisi birleşip kuvvetleşirler. Nefiy ve inkârda ise, nefsülemre bakmaz ve bakamaz. Çünkü, “Hususi olmayan ve has bir yere bakmayan bir nefiyispat edilmez” meşhur bir düsturdur. Meselâ, birşeyi dünyada var diye ben ispat etsem, sen de “Dünyada yok” desen, benim bir işaretimle kolayca ispat edilebilen o şeyin, sen nefyini, yani ademini ispat etmek için, bütün dünyayı aramak ve taramak ve göstermek belki geçmiş zamanların her tarafını dahi görmek lâzım geliyor. Sonra “Yoktur, vuku bulmamıştır” diyebilirsin.
Madem nefiy ve inkâr edenler nefsülemre bakmazlar; belki kendi nefislerine ve akıllarına ve gözlerine bakıp hükmediyorlar. Elbette birbirine kuvvet veremezler ve zahîr olmazlar. Çünkü, görmeye ve bilmeye mâni olan perdeler, sebepler ayrı ayrıdırlar. Herkes “Ben görmüyorum, benim yanımda ve itikadımda yoktur” diyebilir. Yoksa “Vâkide yoktur” diyemez. Eğer dese—hususan umum kâinata bakan iman meselelerinde—dünya kadar büyük bir yalan olur ki, doğru diyemez ve doğrultulmaz.
Elhasıl: İspatta netice birdir, vâhiddir; tesanüd olur. Nefiyde ise bir değildir, müteaddittir. Ya “yanımda ve nazarımda” veya “itikadımda” gibi kayıtların herkese göre taaddüdüyle neticeler dahi taaddüt eder; daha tesanüd olmaz.
İşte bu hakikat noktasında, imana karşı gelen kâfirlerin ve münkirlerin kesretinin ve zâhirençokluğunun kıymeti yoktur. Ve mü’minin yakînine ve imanına hiç tereddüt vermemek lâzımken, bu asırda Avrupa feylesoflarının nefiy ve inkârları, bir kısım bedbaht meftunlarınatereddüt verip yakînlerini izale ve saadet-i ebediyelerini mahvetmiş. Ve insandan her günde otuz bin adama isabet eden ölümü, mevt ve eceli bir terhis mânâsından çıkarıp idam-ı ebedîsûretine çevirmiş. Kapısı kapanmayan kabir, daima idamını o münkire ihtar etmekle lezzetli hayatını elîm elemlerle zehirliyor. İşte, iman ne kadar büyük bir nimet ve hayatın hayatı olduğunu anla!
İkinci mesele: Bir fennin veya bir san’atın medar-ı münakaşa olmuş bir mes’elesinde, ofennin ve o san’atın haricindeki adamlar ne kadar büyük ve âlim ve san’atkâr da olsalar, sözleri onda geçmez, hükümleri hüccet olmaz; o fennin icma-ı
[TABLE]
[TR]
[TD]Avrupa: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]adem: yokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz[/TD]
[TD]düstur: kural, prensip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecel: ölüm vakti[/TD]
[TD]elem: acı, keder, sıkıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: özetle, kısaca[/TD]
[TD]elîm: elemli, acılı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fen: bilim[/TD]
[TD]feylesof: filozof, felsefeci[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususi: özel[/TD]
[TD]hüccet: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yokoluş[/TD]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad: inanma[/TD]
[TD]izale: giderme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı münakaşa: tartışma sebebi[/TD]
[TD]meftun: düşkün, tutkun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm[/TD]
[TD]mâni olmak: engel olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münkir: inanmayan, inkar eden[/TD]
[TD]müteaddit: birçok, çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, düşünce[/TD]
[TD]nefis: kişinin kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefiy: inkâr etme[/TD]
[TD]nefsülemir: işin kendisi, aslı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk[/TD]
[TD]san’atkâr: sanatçı, san’atta uzman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûret: biçim, şekil[/TD]
[TD]taaddüt: birden fazla olma, çoğalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tereddüt: şüphe[/TD]
[TD]terhis: göreve son verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesanüd: dayanışma[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaki: olmuş, mevcut[/TD]
[TD]vuku bulma: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâhid: bir[/TD]
[TD]yakîn: kesin ve doğru bilgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahîr olma: destekçi, yardımcı olma[/TD]
[TD]zâhiren: görünürde[/TD]
[/TR]
[/TABLE]14 Mart 2012: 20:09 #803059Anonim
ulemasına dahil sayılmazlar. Meselâ büyük bir mühendisin, bir hastalığın keşfinde ve tedavisinde bir küçük tabip kadar hükmü geçmez. Ve bilhassa, maddiyatta çok tevağğul edenve gittikçe mâneviyattan tebâud eden ve nura karşı gabîleşen ve kabalaşan ve aklı gözüne inen en büyük bir feylesofun münkirâne sözü mâneviyatta nazara alınmaz ve kıymetsizdir.
Acaba yerde iken Arş-ı Âzamı temaşa eden, harika bir deha-yı kudsî sahibi olan ve doksan sene mâneviyatta terakki edip çalışan ve hakaik-ı imaniyeyi ilmelyakîn, aynelyakîn, hattahakkalyakîn sûretinde keşfeden Şeyh Geylâni (k.s.) gibi yüz binler ehl-i hakikatın ittifak ettikleri tevhidî ve kudsî ve mânevî meselelerde, maddiyatın en dağınık ve kesretin en cüz’îteferruatına dalan ve sersemleşen ve boğulan feylesofların sözleri kaç para eder? Ve inkârları ve itirazları, gök gürültüsüne karşı sivrisineğin sesi gibi sönük olmaz mı?
Hakaik-ı İslâmiyeye zıddiyet gösterip mübareze eden küfrün mâhiyeti bir inkârdır, bir cehildir, bir nefiydir. Sureten ispat ve vücudî görülse de, mânâsı ademdir, nefiydir. İman ise ilimdir, vücudîdir, ispattır, hükümdür. Herbir menfî meselesi dahi, bir müspet hakikatın ünvanı ve perdesidir.
Eğer imana karşı mübareze eden ehl-i küfür, gayet müşkülâtla menfî itikadlarını kabul-ü adem ve tasdik-i adem suretinde ispat ve kabul etmeye çalışsalar; o küfür bir cihette yanlış bir ilim ve hatâ bir hüküm sayılabilir. Yoksa, irtikâbı çok kolay olan yalnız adem-i kabul ve inkâr ve adem-i tasdik ise cehl-i mutlaktır, hükümsüzlüktür.
Elhasıl, itikad-ı küfriye, iki kısımdır:
Birisi: Hakaik-i İslâmiyeye bakmıyor. Kendine mahsus yanlış bir tasdik ve bâtıl bir itikat ve hatâ bir kabuldür ve zâlim bir hükümdür. Bu kısım bahsimizden hariçtir. O bize karışmaz, biz de ona karışmayız.[TABLE]
[TR]
[TD]Arş-ı Azam: Cenab-ı Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer[/TD]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem-i kabul: kabule yanaşmama, bir hükme varmama[/TD]
[TD]adem-i tasdik: tasdik etmeye yanaşmama; tasdiksizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aynelyakîn: gözle görür derecesinde olan kesinlik ve şüphesizlik[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış[/TD]
[TD]cehl-i mutlak: tam bilgisizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, küçük, birey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]deha-yı kudsî: kutsal deha, zekâ[/TD]
[TD]ehl-i hakikat: doğru ve hak yolda olan kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i küfür: inkârcılar, kâfirler[/TD]
[TD]elhasıl: özetle, kısaca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feylosof: filozof, felsefeci[/TD]
[TD]gabîleşen: yabancılaşan, âdeta körleşen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakaik-ı imaniye: iman hakikatleri, gerçekleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-ı İslâmiye: İslâmın gerçekleri, esasları[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakkalyakin: bizzat yaşanarak elde edilen kesinlik ve şüphesizlik[/TD]
[TD]icma-ı ulema: âlimlerin bir konuda görüş birliğine varmaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilmelyakîn: ilmî delile dayanan kesinlik ve şüphesizlik[/TD]
[TD]irtikâb: yapma, işleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ispat: varlık ortaya koyma[/TD]
[TD]itikad-ı küfriye: küfür itikadı, inkâra dayalı inanç biçimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikat: inanma, tasdik etme[/TD]
[TD]kabul-ü adem: yokluğunu iddia etme, inkâr etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]keşif: açığa çıkarma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
[TD]küfür: inkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyat: maddi şeyler[/TD]
[TD]mahiyet: esas nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfî: olumsuz[/TD]
[TD]mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübareze: karşı koyma, çarpışma[/TD]
[TD]münkirâne: inkâr ederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkülat: zorluklar, güçlükler[/TD]
[TD]nazar: dikkat, görüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefiy: inkâr etme, var olanı reddetme[/TD]
[TD]sûret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tasdik-i adem: yokluğunu tasdik etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebâud eden: uzaklaşan[/TD]
[TD]teferruat: ayrıntılar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak[/TD]
[TD]terakki etmek: yükselmek, ilerlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevağğul eden: meşgul olan, uğraşan[/TD]
[TD]tevhidî: Allah’ın birliği ile ilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücudî: varlıkla ilgili, var olan[/TD]
[TD]zıddiyet: zıtlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şeyh Geylâni: (bk. bilgiler-Abdülkàdir Geylânî)[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Mart 2012: 20:46 #802874Anonim
İkincisi: Hakaik-i imaniyeye karşı çıkar, muaraza eder. Bu dahi iki kısımdır:
Birisi: Adem-i kabuldür. Yalnız, ispatı tasdik etmemektir. Bu ise bir cehildir; bir hükümsüzlüktür ve kolaydır. Bu da bahsimizden hariçtir.
İkincisi: Kabul-ü ademdir. Kalben, ademini tasdik etmektir. Bu kısım ise bir hükümdür, biritikaddır, bir iltizamdır. Hem iltizamı için nefyini ispat etmeye mecburdur.
Nefiy dahi iki kısımdır:
Birisi: “Has bir mevkide ve hususî bir cihette yoktur” der. Bu kısım ise ispat edilebilir. Bu kısım da bahsimizden hariçtir.
İkinci kısım ise: Dünyaya ve kâinata ve âhirete ve asırlara bakan imanî ve kudsî ve âmm vemuhît olan meseleleri nefiy ve inkâr etmektir. Bu nefiy ise, Birinci Meselede beyan ettiğimiz gibi, hiçbir cihetle ispat edilmez. Belki kâinatı ihâta edecek ve âhireti görecek ve hadsizzamanın her tarafını temaşâ edecek bir nazar lâzımdır, tâ o gibi nefiyler ispat edilebilsin.
İkinci varta ve çare-i necat: Bu dahi iki meseledir:
Birincisi: Azamet ve kibriya ve nihayetsizlik noktasında, ya gaflete veya mâsiyete veyamaddiyata dalmak sebebiyle darlaşan akıllar, azametli meseleleri ihata edemediklerinden, birgurur-u ilmî ile inkâra saparlar ve nefyederler. Evet, o mânen sıkışmış ve kurumuş akıllarına ve bozulmuş ve mâneviyatta ölmüş olan kalblerine, çok geniş ve derin ve ihatalı olan imanî mes’eleleri sığıştıramadıklarından, kendilerini küfre ve dalâlete atarlar, boğulurlar.
Eğer dikkatle kendi küfürlerinin iç yüzüne ve dalâletlerinin mâhiyetine bakabilseler, görecekler ki, imanda bulunan mâkul ve lâyık ve lâzım olan azamete karşı, yüz derece muhâlve imkânsızlık ve imtinâ o küfrün altında ve içindedir. Risale-i Nur yüzer mizan vemuvazenelerle bu hakikatı iki kere iki dört eder derecesinde kat’î ispat etmiş.
Meselâ, Cenâb-ı Hakkın vücub-u vücûdunu ve ezeliyetini ve ihatalı sıfatlarını[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem-i kabul: kabule yanaşmama, bir hükme varmama[/TD]
[TD]azamet: büyüklük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]cehil: cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezeliyet: varlığının başlangıcı olmaması, sonsuzluk[/TD]
[TD]gaflet: âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gurur-u ilmî: ilmin verdiği gurur ve enaniyet[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakaik-i imâniye: iman hakikatleri, gerçekleri[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]ihâta: kuşatma, kapsama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltizam: taraf tutma, taraftarlık[/TD]
[TD]imtina: imkansızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad: inanma, tasdik etme[/TD]
[TD]kabul-ü adem: yokluğunu iddia etme, inkâr etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’i: şüphesiz, kesin[/TD]
[TD]kibriyâ: büyüklük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küfür: inkâr, bile bile reddetme[/TD]
[TD]maddiyat: maddi şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: esas, öz, asıl nitelik[/TD]
[TD]makul: akla ve mantığa uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[TD]muaraza etmek: mücadele etmek, karşı gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkansız, olmayacak şey[/TD]
[TD]muhit: kuşatıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: karşılaştırma, kıyaslama[/TD]
[TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler[/TD]
[TD]mâsiyet: günah, isyan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış, düşünce[/TD]
[TD]nefiy/nefy: var olanı reddetme, inkâr etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]temâşâ etmek: seyretmek, bakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]varta: tehlike[/TD]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmm: genel, umumî[/TD]
[TD]çare-i necat: kurtuluş çaresi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Mart 2012: 20:49 #803072Anonim
azametleri için kabul edemeyen adam, ya hadsiz mevcudata, belki nihayetsiz zerrelere, ovücub-u vücudu ve ezeliyetini ve ulûhiyet sıfatlarını vermekle küfrünü itikad edebilir. Veyahut ahmak sofestâîler gibi, hem kendini, hem kâinatın vücudunu inkâr ve nefyetmekle akıldan istifa etmelidir. İşte, bunun gibi bütün hakaik-ı imaniye ve İslâmiye, kendilerinin şe’nlerini,muktezaları olan azamete istinad ederek, karşılarındaki küfrün dehşetli muhâlâtından vevahşetli hurâfâtından ve zulmetli cehâlâtından kurtarıp kemâl-i iz’an ve teslimiyetle selîmkalblerde ve müstakim akıllarda yerleştirirler.
Evet, ezan ve namaz gibi ekser şeâir-i İslâmiyede kesretle
1 اَللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ اَللهُ اَكْبَرُ azamet-i kibriyasını her vakit ilânı, hem
2 اَلْعَظَمَةُ اِزَارِى وَالْكِبْرِيَاۤءُ رِدَاۤئِى hadîs-i kudsîninfermanı, hem Cevşenü’l-Kebîr Münâcâtının seksen altıncı ukdesinde
[TABLE]
[TR]
[TD]يَا مَنْ لاَمُلْكَ اِلاَّ مُلْكَهُ
[/TD]
[TD] يَامَنْ لاَيُحْصِى الْعِبَادُ ثَنَاءَهُ
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]يَا مَنْ لاَتَصِفُ الْخَلاَئِقُ جَلاَلَهُ
[/TD]
[TD] يَا مَنْ لاَتَنَالُ اْلاَوْهَامُ كُنْهَهُ
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]يَا مَنْ لاَيُدْرِكُ اْلاَبْصَارُ كَمَالَهُ
[/TD]
[TD] يَا مَنْ لاَيَبْلُغُ اْلاَفْهَامُ صِفَاتَهُ
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]يَا مَنْ لاَيَنَالُ اْلاَفْكَارُ كِبْرِيَاءَهُ
[/TD]
[TD] يَا مَنْ لاَيُحْسِنُ اْلاِنْسَانُ نُعُوتَهُ
3
[/TD]
[/TR]
[/TABLE][NOT]Dipnot-1
“Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür.”Dipnot-2 “Azamet gömleğim, Kibriyâ ise kaftanımdır.” Müslim, Birr: 136; Ebû Dâvud, Libâs: 25; İbn-i Mâce, Zühd: 16; Müsned: 2:248, 376, 414, 427, 442, 4:416; İbn-i Hibban, Sahih, 1:272, 7:473; Alâuddin el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl: 3:534.
Dipnot-3 Ey mülkünden başka memleket bulunmayan Zât, Ey kullarının senâlarıyla Onu övmekte âciz kaldıkları Zât, Ey mahlûkatı Onun yüceliğini vasfedemeyen Zât, Ey künhüne vehimler bile yetişemeyen Zât, (yalnız bu cümle Cevşen’in 54. ukdesinde yer almaktadır.) Ey kemâli gözle idrak edilemeyen Zât, Ey sıfât-ı kudsiyesine fehimler ulaşamayan Zât, Ey kibriyâsına fikirler erişemeyen Zât, Ey evsâf-ı cemâliyesini insanların güzel gösteremediği Zât.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cevşenü’l-Kebir Münâcâtı: Peygamberimize Cebrâil’in (a.s.) getirdiği ve “Zırhı çıkar, bu duâyı oku” dediği meşhur duâ[/TD]
[TD]azamet: büyüklük, haşmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet-i kibriyâ: büyüklüğün varlıkları kuşatması[/TD]
[TD]cehalet: cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: çoğunluk[/TD]
[TD]ezeliyet: varlığının başlangıcı olmaması, sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman: buyruk, emir[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadîs-i kudsî: Peygamber Efendimizin doğrudan Cenâb-ı Haktan naklettiği Kur’ân dışındaki sözler[/TD]
[TD]hakaik-i imaniye: iman hakikatleri, esasları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hurâfât: hurâfeler, bâtıl inanışlar[/TD]
[TD]istinad etmek: dayanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itikad etmek: inanmak[/TD]
[TD]kemâl-i iz’an: kesin bir şüphesizlik, tam bir inanç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesret: çokluk[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]muhâlât: imkansız, olmayacak şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]müstakim: doğru yolda olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefyetmek: inkar etmek, reddetmek[/TD]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]selim: sağlam, temiz[/TD]
[TD]sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için herşeyi, hatta kendini dahi inkâr eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ukde: düğüm, bağ[/TD]
[TD]ulûhiyet: Cenab-ı Allah’ın ilahlığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahşetli: ürkütücü[/TD]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]zerre: atom[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmetli: karanlık[/TD]
[TD]şeâir-i İslâmiye: İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şe’n: hal, nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Mart 2012: 20:50 #803073Anonim
[TABLE]
[TR]
[TD]يَا مَنْ لاَيَرُدُّ الْعِبَادُ قَضَاءَهُ
[/TD]
[TD] يَا مَنْ ظَهَرَ فِى كُلِّ شَىْءٍ اٰيَاتُهُ
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”colspan: 2″]سُبْحَانَكَ يَالاَۤ إِلٰهَ اِلاَّ أَنْتَ اْلأَمَانُ اْلأَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ
1
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
diye olan gayet ârifâne münâcât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) beyanı gösteriyor ki, azamet vekibriya lüzumlu bir perdedir.
[NOT]Dipnot-1
Ey hüküm ve kazâsı kullar tarafından geri çevrilemeyen Zât, Ey herbir şeyde âyetleri zâhir olan Zât, Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdad etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden kurtar.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, haşmet[/TD]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]kibriyâ: büyüklük, yücelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münâcât-ı Ahmediye: Peygamberimizin (a.s.m.) Cenab-ı Allah’a karşı duası[/TD]
[TD]ârifâne: bilen birine yakışır bir şekilde
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Mart 2012: 20:52 #803074Anonim
Âyetü’l-Kübrâ
Kâinattan Hâlıkını soran bir seyyahın müşahedatıdır.
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ وَإِنْ مِنْ شَىْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لاَ تَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ إِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
1
Bu İkinci Makam, bu âyet-i muazzamayı tefsir etmekle beraber, tayyedilen Arabî Birinci Makamın burhanlarını ve hüccetlerini ve tercümesini ve kısa bir meâlini beyan eder. Şöyle ki:
Bu âyet-i muazzama gibi pek çok âyât-ı Kur’âniye, bu kâinat Hâlıkını bildirmek cihetinde, her vakit ve herkesin en çok hayretle bakıp zevkle mütalâa ettiği en parlak bir sahife-i tevhidolan semâvâtı en başta zikretmelerinden, en başta ona başlamak muvafıktır.
Evet, bu dünya memleketine ve misafirhanesine gelen herbir misafir, gözünü açıp baktıkça görür ki: Gayet keremkârâne bir ziyafetgâh ve gayet san’atkârane bir teşhirgâh ve gayethaşmetkârâne bir ordugâh ve talimgâh ve gayet hayretkârâne ve şevk-engizâne bir seyrangâhve temâşâgâh ve gayet mânidarâne ve hikmetperverâne bir mütalâagâh olan bu güzel misafirhanenin sahibini ve bu kitab‑ı kebîrin müellifini ve bu muhteşem memleketin sultanını tanımak ve bilmek için şiddetle merak ederken, en başta göklerin nur yaldızıyla yazılan güzel yüzü görünür. “Bana bak, aradığını sana bildireceğim” der. O da bakar, görür ki:
[NOT]Dipnot-1
“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.” “Yedi gökle yer ve onların içindekileri Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız. Şüphesiz ki O Halîmdir, cezâ vermekte acele etmez; Gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:44.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Arabî: Arapça[/TD]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayetü’l-kübra: en büyük delil[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]cihet: tarz, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hayretkârâne: hayret ederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşmetkârâne: haşmetli ve görkemli bir şekilde[/TD]
[TD]hikmetperverâne: hikmetli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: kesin delil, kanıt[/TD]
[TD]keremkârâne: cömertlik ve ikramda bulunarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat kitabı[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
[TD]mânidarâne: anlamlı bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müellif: telif eden, yazan[/TD]
[TD]mütalâa etmek: dikkatle okumak, incelemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütalâagâh: dikkatlice okuma ve inceleme yeri[/TD]
[TD]müşahedat: gözlemler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ordugâh: ordunun konakladığı yer[/TD]
[TD]sahife-i tevhid: herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösteren birlik sayfası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’atkârane: sanatlı bir şekilde[/TD]
[TD]semavat: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyrangâh: gezi ve seyir yeri[/TD]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talimgâh: eğitim yeri[/TD]
[TD]tayyetmek: atlamak, çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak[/TD]
[TD]temâşâgâh: ibret ve hayretle gözlemleme ve seyretme yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşhirgâh: sergi yeri[/TD]
[TD]ziyafetgâh: ziyafet yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet-i muazzama: azametli, çok büyük âyet[/TD]
[TD]âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın âyetleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şevk-engizâne: şevke getirerek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Mart 2012: 20:54 #803075Anonim
Bir kısmı arzımızdan bin defa büyük ve o büyüklerden bir kısmı top güllesinden yetmiş derece sür’atli yüz binler ecram-ı semâviyeyi direksiz, düşürmeden durduran ve birbirine çarpmadan fevkalhad çabuk ve beraber gezdiren; yağsız, söndürmeden mütemadiyen o hadsizlâmbaları yandıran ve hiçbir gürültü ve ihtilâl çıkartmadan o nihayetsiz büyük kütleleri idare eden ve güneş ve kamerin vazifeleri gibi, hiç isyan ettirmeden o pek büyük mahlûkları vazifelerle çalıştıran ve iki kutbun dairesindeki hesap rakamlarına sıkışmayan bir nihayetsizuzaklık içinde, aynı zamanda, aynı kuvvet ve aynı tarz ve aynı sikke-i fıtrat ve aynı surette, beraber, noksansız tasarruf eden ve o pek büyük mütecaviz kuvvetleri taşıyanları, tecavüz ettirmeden kanununa itaat ettiren ve o nihayetsiz kalabalığın enkazları gibi, göğün yüzünü kirletecek süprüntülere meydan vermeden, pek parlak ve pek güzel temizlettiren ve birmuntazam ordu manevrası gibi manevrayla gezdiren ve arzı döndürmesiyle, o haşmetlimanevranın başka bir surette hakikî ve hayalî tarzlarını her gece ve her sene sinema levhaları gibi seyirci mahlûkatına gösteren bir tezahür-ü rububiyet ve o rububiyet faaliyeti içinde görünen teshir, tedbir, tedvir, tanzim, tanzif, tavziften mürekkep bir hakikat, bu azameti veihatatı ile o semâvât Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve mevcudiyeti, semâvâtınmevcudiyetinden daha zâhir bulunduğuna bilmüşahede şehadet eder mânâsıyla Birinci Makamın Birinci Basamağında
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اَلسَّمَاوَاتُ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَلتَّسْخِيرِ، وَالتَدْبِيرِ، وَالتَّدْوِيرِ، وَالتَّنْظِيمِ، وَالتَّنْظِيفِ، وَالتَّوْظِيفِ الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
1
denilmiştir.
[NOT]Dipnot-1
Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen teshir ve tedbir ve tedvir(döndürme) ve tanzim ve tanzif ve tavzif hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, semâvât bütün içindekilerle beraber Onunvahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe muhtaç olmayan, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yer, dünya[/TD]
[TD]azamet: büyüklük, haşmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi[/TD]
[TD]ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalhad: olağanüstü[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hakikî: gerçek, doğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
[TD]ihata: kapsama, kuşatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtilâl: karışıklık[/TD]
[TD]kamer: ay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlukât: yaratılmışlar[/TD]
[TD]mahlûk: yaratılmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudiyet: var olma hali[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürekkep: –den oluşmuş, birleşik[/TD]
[TD]mütecaviz: saldırgan, haddi aşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak, aralıksız[/TD]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[TD]semâvât: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke-i fıtrat: yaratılış sikkesi, damgası[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzif: temizleme, temizletme[/TD]
[TD]tanzim: düzenleme, düzene koyma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak[/TD]
[TD]tavzif: görevlendirme, vazifelendirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbir: idare etme, ihtiyacını karşılama[/TD]
[TD]tedvir: çekip çevirme, idare etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teshir: boyun eğdirme, emrine verme[/TD]
[TD]tezahür-ü Rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, idare ve terbiyesinin kendisini göstermesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahit olmak, tanık olmak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Mart 2012: 20:55 #803076Anonim
Sonra, dünyaya gelen o yolcu adama ve misafire, cevv-i sema denilen ve mahşer-i acâipolan feza, gürültüyle konuşarak bağırıyor: “Bana bak, merakla aradığını ve seni buraya göndereni benimle bilebilir ve bulabilirsin” der. O misafir, onun ekşi, fakat merhametli yüzüne bakar; müthiş, fakat müjdeli gürültüsünü dinler, görür ki:
Zemin ile âsumân ortasında muallâkta durdurulan bulut, gayet hakîmâne ve rahîmâne bir tarzda zemin bahçesini sular ve zemin ahalisine âb-ı hayat getirir ve harareti, yani yaşamak ateşinin şiddetini tâdil eder ve ihtiyaca göre her yerin imdadına yetişir. Ve bu vazifeler gibi çok vazifeleri görmekle beraber, muntazam bir ordunun acele emirlere göre görünmesi ve gizlenmesi gibi, birden cevvi dolduran o koca bulut dahi gizlenir, bütün eczaları istirahate çekilir, hiçbir eseri görülmez. Sonra, “Yağmur başına arş!” emrini aldığı anda, bir saat, belki birkaç dakika zarfında toplanıp cevvi doldurur, bir kumandanın emrini bekler gibi durur.
Sonra o yolcu, cevvdeki rüzgâra bakar, görür ki:
Hava o kadar çok vazifelerle gayet hakîmâne ve kerîmâne istihdam olunur ki, güya o câmidhavanın şuursuz zerrelerinden herbir zerresi, bu Kâinat Sultanından gelen emirleri dinler, bilir ve hiçbirini geri bırakmayarak, o kumandanın kuvvetiyle yapar ve intizamla yerine getirir bir vaziyetle, zeminin bütün nüfuslarına nefes vermek ve zîhayata lüzumu bulunan hararet ve ziyave elektrik gibi maddeleri ve sesleri nakletmek ve nebatatın telkîhine vasıta olmak gibi çokküllî vazifelerde ve hizmetlerde, bir dest-i gaybî tarafından gayet şuurkârâne ve alîmâne vehayatperverâne istihdam olunuyor.
Sonra yağmura bakıyor, görür ki: O lâtif ve berrak ve tatlı ve hiçten ve gaybî bir hazine-i rahmetten gönderilen katrelerde o kadar Rahmânî hediyeler ve vazifeler var ki, güya rahmettecessüm ederek katreler sûretinde hazine-i Rabbâniyeden akıyor mânâsında olduğundan, yağmura “rahmet” namı verilmiştir.[TABLE]
[TR]
[TD]Kâinat Sultanı: evrenin ve herşeyin yaratıcısı ve Sultanı Allah[/TD]
[TD]Rahmânî: rahmeti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alîmâne: herşeyi çok iyi bilerek[/TD]
[TD]arş: “haydi, ileri!”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
[TD]cevv-i sema: gökyüzü, uzay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız, katı[/TD]
[TD]dest-i gaybî: görünmeyen el[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecza: kısımlar, parçalar[/TD]
[TD]feza: uzay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde[/TD]
[TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayatperverâne: hayatı besler tarzda[/TD]
[TD]hazine-i Rabbâniye: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve hâkimiyeti altında bulunduran Allah’ın hazinesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi[/TD]
[TD]imdat: yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
[TD]istihdam etmek: çalıştırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katre: damla[/TD]
[TD]kerîmâne: lütufkâr ve cömert bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahşer-i acaip: hayret uyandırıcı olayların toplandığı yer[/TD]
[TD]muallâk: asılı, boşta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tecessüm etmek: cisimleşmek, maddi yapıya bürünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telkîh: aşılama, döllendirme[/TD]
[TD]tâdil etmek: düzenlemek, dengeye getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zerre: atom[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âb-ı hayat: hayat suyu[/TD]
[TD]âsuman: gökyüzü, gökkubbe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuurkârâne: şuurlu bir şekilde, bilerek ve anlayarak[/TD]
[TD]şuursuz: bilinçsiz, idraksiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]16 Mart 2012: 20:56 #803077Anonim
Sonra şimşeğe bakar ve ra’dı (gök gürültüsü) dinler, görür ki, pek acip ve garip hizmetlerde çalıştırılıyorlar.
Sonra gözünü çeker, aklına bakar, kendi kendine der ki:
“Atılmış pamuk gibi bu câmid, şuursuz bulut elbette bizleri bilmez ve bize acıyıp imdadımıza kendi kendine koşmaz ve emirsiz meydana çıkmaz ve gizlenmez. Belki gayet kadîr ve rahîmbir Kumandanın emriyle hareket eder ki, bir iz bırakmadan gizlenir ve def’aten meydana çıkar, iş başına geçer. Ve gayet faal ve müteâl ve gayet cilveli ve haşmetli bir Sultanınfermanıyla ve kuvvetiyle vakit be vakit cevv âlemini doldurup boşaltır ve mütemadiyenhikmetle yazar ve paydosla bozar tahtasına ve mahv ve ispat levhasına ve haşir ve kıyametsuretine çevirir. Ve gayet lütufkâr ve ihsanperver ve gayet keremkâr ve rubûbiyetperver birHâkim-i Müdebbirin tedbiriyle rüzgâra biner ve dağlar gibi yağmur hazinelerini bindirir, muhtaç olan yerlere yetişir. Güya onlara acıyıp ağlayarak, gözyaşlarıyla onları çiçeklerle güldürür, güneşin şiddet-i ateşini serinlendirir ve sünger gibi bahçelerine su serper ve zeminyüzünü yıkar, temizler.”
Hem o meraklı yolcu kendi aklına der: Bu câmid, hayatsız, şuursuz, mütemadiyen çalkanan, kararsız, fırtınalı, dağdağalı, sebatsız, hedefsiz şu havanın perdesiyle ve zâhirî sûretiyle vücuda gelen yüz binler hakîmâne ve rahîmâne ve san’atkârâne işler ve ihsanlar ve imdatlarbilbedahe ispat eder ki, bu çalışkan rüzgârın ve bu cevval hizmetkârın kendi başına hiçbir hareketi yok; belki gayet kadîr ve alîm ve gayet hakîm ve kerîm bir Âmirin emriyle hareket eder. Güya herbir zerresi, herbir işi bilir ve o Âmirin herbir emrini anlar ve dinler bir nefergibi, hava içinde cereyan eden herbir emr-i Rabbânîyi dinler, itaat eder ki, bütün hayvanatın teneffüsüne ve yaşamasına ve nebatatın telkihine ve büyümesine ve hayatına lüzumlu maddelerin yetiştirilmesine ve bulutların sevk ve idaresine ve
[TABLE]
[TR]
[TD]Hakîm-i Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp idare eden, ona göre hikmetle iş yapan Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alîm: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cereyan etmek: akmak, gezinmek[/TD]
[TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevvâl: dâimâ hareket halinde olan, çalışkan[/TD]
[TD]cilveli: güzel ve hoş bir şekilde görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız, katı[/TD]
[TD]dağdağalı: karışık, gürültülü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]def’aten: birden bire, âni[/TD]
[TD]emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’ın emri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faal: çalışkan, hareketli[/TD]
[TD]ferman: buyruk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakîm: hikmet sahibi; herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yapan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde[/TD]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir: âhirette diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
[TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[TD]hizmetkâr: hizmetçi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
[TD]ihsanperver: bağışta bulunmayı pek seven[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imdat: yardım[/TD]
[TD]kadîr: herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keremkâr: cömert olan; ikramda bulunan[/TD]
[TD]kerîm: ikram sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lütufkâr: iyilik, ihsan ve ikramda bulunan[/TD]
[TD]mahv: yok olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]müteâl: yüce, yüksek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahîm: merhametli, şefkatli[/TD]
[TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ra’d: gök gürültüsü[/TD]
[TD]rubûbiyetperver: ihtiyaca cevap vermeyi ve terbiye etmeyi seven[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]san’atkârâne: san’atlı bir biçimde[/TD]
[TD]sebatsız: sabit olmayan, kararlılık göstermeyen, istikrarsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]telkih: aşılama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vakit be vakit: her an, her zaman[/TD]
[TD]vücuda gelmek: meydana gelmek, var olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zâhirî: görünürde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Âmir: emreden, idare eden Allah[/TD]
[TD]şiddet-i ateş: ateşin şiddetliliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 16:56 #803122Anonim
ateşsiz sefinelerin seyr ü seyahatine ve bilhassa seslerin ve bilhassa telsiz telefon ve telgraf ve radyo ile konuşmaların îsaline ve bu hizmetler gibi umumî ve küllî hizmetlerden başka, azot ve müvellidülhumuza (oksijen) gibi iki basit maddeden ibaret olan havanın zerreleri birbirininmisli iken zemin yüzünde yüz binler tarzda bulunan Rabbânî san’atlarda kemâl-i intizam ile birdest-i hikmet tarafından çalıştırılıyor görüyorum.
Demek, وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاۤءِ وَاْلاَرْضِ
1 âyetinin tasrihiyle, rüzgârın tasrifiyle hadsiz Rabbânîhizmetlerde istimal ve bulutların teshiriyle, hadsiz Rahmânî işlerde istihdam ve havayı osurette icad eden, ancak Vâcibü’l-Vücud ve Kàdir-i Külli Şey ve Âlim-i Külli Şey bir Rabb-i Zülcelâl-i ve’l-İkramdır der, hükmeder.
Sonra yağmura bakar, görür ki: Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince Rahmânî cilveler ve reşhaları miktarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin velâtif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halk ediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizamla gönderiliyor ve iniyor ki, fırtınalarla çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların muvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çokhakîmâne işlerde ve bilhassa zîhayatta çalıştırılan basit ve câmid ve şuursuz müvellidülmâ vemüvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküp eden bu su, yüz binlerlehikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san’atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahmân-ı Rahîmin hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzulüyle[NOT]
Dipnot-1 “… Ve rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda…” Bakara Sûresi, 2:164.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Alîm-i Külli Şey: herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah[/TD]
[TD]Kàdir-i Külli Şey: sınırsız güç ve kudret sahibi olan ve herşeye gücü yeten Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rabb-i Zülcelâl-i ve’l-İkram: sonsuz heybet ve yücelik sahibi olmakla birlikte çok ikramda bulunan ve herşeyin Rabbi olan Allah[/TD]
[TD]Rabbanî: herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’a ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti herşeyi kapladığı gibi herbir varlık üzerinde de tecellî eden[/TD]
[TD]Rahmânî: rahmeti sonsuz olan Allah tarafından gönderilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[TD]ayn-ı rahmet: rahmetin tâ kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız, katı[/TD]
[TD]dest-i hikmet: hikmet eli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[TD]hazine-i gaybiye-i rahmet: Allah’ın görünmeyen rahmet hazinesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: yoktan yaratmak, var etmek[/TD]
[TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihdam: çalıştırma, görevlendirme[/TD]
[TD]istimal: kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katre: damla[/TD]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel ve kusursuz bir düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: geniş, kapsamlı[/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misl: benzer[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: karşılaştırma, kıyaslama[/TD]
[TD]mübarek: bereketli, hayırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müvellidülhumuza: oksijen[/TD]
[TD]müvellidülmâ: hidrojen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüzul: inme[/TD]
[TD]reşha: sızıntı, damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefine: gemi[/TD]
[TD]seyr ü seyahat: hareket etme, gezme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tasrif: bir işi çekip çevirme, yönlendirme, istediği şekilde kullanma ve idare etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasrih: açıkça ifade etme[/TD]
[TD]tecessüm etmek: cisimleşmek; cisim halinde belirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terekküp: birleşme, meydana gelme[/TD]
[TD]teshir: boyun eğdirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zerre: atom[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Îsal: ulaştırma, eriştirme[/TD]
[TD]şuurlu: bilinçli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 17:00 #803123Anonim
وَهُوَ الَّذِى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَاقَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ
1
âyetini maddeten tefsir ediyor.
Sonra ra’dı dinler ve berke (şimşeğe) bakar, görür ki: Bu iki hâdise-i acîbe-i cevviye tam tamına
يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِاْلاَبْصَارِ
2 ve وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِهِ
3
âyetlerini maddeten tefsir etmekle beraber, yağmurun gelmesini haber verip, muhtaçlara müjde ediyorlar.
Evet, hiçten, birden harika bir gürültüyle cevvi konuşturmak ve fevkalâde bir nur ve nar ilezulmetli cevvi ışıkla doldurmak ve dağvarî pamukmisâl ve dolu ve kar ve su tulumbası hükmünde olan bulutları ateşlendirmek gibi hikmetli ve garabetli vaziyetlerle baş aşağı gafilinsanın başına tokmak gibi vuruyor, “Başını kaldır, kendini tanıttırmak isteyen fa’al vekudretli bir Zâtın hârika işlerine bak. Sen başıboş olmadığın gibi, bu hâdiseler de başıboş olamazlar. Herbirisi çok hikmetli vazifeler peşinde koşturuluyorlar. Bir Müdebbir-i Hakîmtarafından istihdam olunuyorlar” diye ihtar ediyorlar.
İşte bu meraklı yolcu, bu cevvde, bulutu teshirden, rüzgârı tasriften, yağmuru tenzilden vehâdisât-ı cevviyeyi tedbirden terekküp eden bir hakikatın yüksek ve âşikâr şehadetini işitir, “Âmentü billâh” der.
Birinci Makamın İkinci Mertebesinde
لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ: اَلْجَوُّ بِجَمِيعِ مَا فِيهِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَلتَّسْخِيرِ، وَالتَّصْرِيفِ، وَالتَّنْزِيلِ، وَالتَّدْبِيرِ، الْوَاسِعَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ.
4
[NOT]Dipnot-1 “İnsanlar ümitsizliğe düştüklerinde yağmuru indiren ve rahmetini her tarafa yayan da Odur. O, kullarını gözetip koruyan ve her türlü övgüye lâyık olandır.” Şûrâ Sûresi, 42:28.Dipnot-2 “Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir.” Nur Sûresi, 24:43.
Dipnot-3 “Gök gürültüsü Onu hamd ederek, tesbih eder.” Ra’d Sûresi, 13:13.
Dipnot-4 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, vüs’at ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen teshir ve tasrif ve tenzil ve tedbirhakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, cevv-i semâ bütün içindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Müdebbir-i Hakîm: herşeyi hikmetle yaratan ve herşeyi idare eden Allah[/TD]
[TD]berk: şimşek, yıldırım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
[TD]dağvarî: dağ gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fa’al: dilediği şeyi dilediği gibi ve mükemmel bir şekilde devamlı yapan[/TD]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gafil: duyarsız, sorumsuz, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranan kimse[/TD]
[TD]garabet: gariplik, hayret vericilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hikmetli: yerli yerinde, anlamlı ve bir gayeye yönelik olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâdise-i acîbe-i cevviye: gök boşluğundaki şaşırtıcı olay, hâdise[/TD]
[TD]hâdisât-ı cevviye: gökyüzündeki olaylar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar etmek: hatırlatmak[/TD]
[TD]istihdam: çalıştırma, kullanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudretli: güç ve iktidar sahibi[/TD]
[TD]nar: ateş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]pamukmisâl: pamuk gibi[/TD]
[TD]ra’d: gök gürültüsü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasrif: bir şeyi bir yöne çevirmek, yönlendirmek, istediği şekilde kullanma ve idare etme[/TD]
[TD]tedbir: çekip çevirme, idare etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak[/TD]
[TD]tenzil: indirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terekküp etmek: birleşmek, meydana gelmek, oluşmak[/TD]
[TD]teshir: boyun eğdirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zulmet: karanlık[/TD]
[TD]Âmentü billâh: “Allah’a iman ettim”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âşikâr: ap açık[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 17:02 #803124Anonim
fıkrası, bu yolcunun cevve dair mezkûr müşahedatını ifade eder.HAŞİYE-1HTAR
Sonra, o seyahat-i fikriyeye alışan o mütefekkir misafire, küre-i arz lisan-ı hâliyle diyor ki: “Gökte, fezada, havada ne geziyorsun? Gel, ben sana aradığını tanıttıracağım. Gördüğüm vazifelerime bak ve sahifelerimi oku.” O da bakar, görür ki:
Arz, meczup bir Mevlevî gibi iki hareketiyle günlerin, senelerin, mevsimlerin husulüne medarolan bir daireyi, haşr-i âzamın meydanı etrafında çiziyor. Ve zîhayatın yüz bin envâını bütünerzak ve levazımatlarıyla içine alıp feza denizinde kemâl-i muvazene ve nizamla gezdiren ve güneş etrafında seyahat eden muhteşem ve musahhar bir sefine-i Rabbâniyedir.
Sonra sahifelerine bakar, görür ki: Bablarındaki herbir sahifesi, binler âyâtıyla arzın Rabbini tanıttırıyor. Umumunu okumak için vakit bulamadığından, yalnız birtek sahife olan zîhayatın bahar faslında icad ve idaresine bakar, müşahede eder ki:
Yüz bin envaın hadsiz efradlarının suretleri, basit bir maddeden gayet muntazam açılıyor vegayet rahîmâne terbiye ediliyor ve gayet mu’cizâne bir kısmının tohumlarına kanatçıklar verip, onları uçurmak suretiyle neşrettiriliyor ve gayet müdebbirâne idare olunuyor ve gayetmüşfikâne iaşe ve it’am ediliyor ve gayet rahîmâne ve rezzâkâne hadsiz ve çeşit çeşit ve lezzetli ve tatlı rızıkları, hiçten ve kuru topraktan ve birbirinin misli ve farkları pek az ve kemik gibi köklerden,
[NOT]Haşiye-1
HTAR Birinci Makamda geçen otuz üç mertebe-i tevhidi bir parça izah etmek isterdim. Fakat şimdiki vaziyetim ve halimin müsaadesizliğicihetiyle, yalnız gayet muhtasar burhanlarına ve meâlinin tercümesine iktifaya mecbur oldum. Risale-i Nurun otuz belki yüzrisalelerinde bu otuz üç mertebe, delilleriyle, ayrı ayrı tarzlarda, herbir risalede bir kısım mertebeler beyan edildiğinden, tafsili onlara havale edilmiş.[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Mevlevî: (bk. bilgiler – Mevlevîlik)[/TD]
[TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]bab: kitabın bölümü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erzak: rızıklar[/TD]
[TD]fasl: mevsim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feza: uzay[/TD]
[TD]fıkra: parça, kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havale edilmek: gönderilmek, bırakılmak[/TD]
[TD]haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husul: meydana gelme, ortaya çıkma[/TD]
[TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[TD]ihtar: hatırlatma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifa: yetinme[/TD]
[TD]it’am etmek: yedirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[TD]kemâl-i muvazene: tam ve kusursuz ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]levâzımât: gerekli olan şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl: hâl ve durumun ifade edişi[/TD]
[TD]meczup: cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: sebep, vesile, eksen, yörünge[/TD]
[TD]mertebe-i tevhid: Allah’ın bir olduğunu gösteren mertebe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[TD]misl: benzer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar: boyun eğdirilmiş, emre verilmiş[/TD]
[TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek[/TD]
[TD]mütefekkir: düşünen, tefekkür eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahedat: gözlemler[/TD]
[TD]müşahede etmek: seyretmek, gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşfikane: şefkatli bir şekilde[/TD]
[TD]neşrettirmek: yaymak, yaydırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rezzâkane: muhtaç olanlara rızıklarını vererek[/TD]
[TD]risale: mektup, küçük çaplı kitap; Risale-i Nur Külliyatından her bir bölüm[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefine-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın bir gemi gibi yaratarak uzayda gezdirdiği dünya[/TD]
[TD]seyahat-i fikriye: düşünceye yapılan yolculuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tafsil: ayrıntı, detaylı açıklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyât: âyetler, deliller[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- ‘Yedinci Şuâ’ konusu yeni yanıtlara kapalı.