- Bu konu 100 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
9 Mayıs 2012: 20:17 #804153
Anonim
güneşin hem ziyasını, hem hararetini, hem ziyasındaki yedi rengini, hem aks-i misalini almakla ehadiyete bir misal olduğundan, elbette o ihatalı ziyayı gören adam “Arzın güneşi vâhiddir, birtektir” diye hükmeder. Ve her parlak şeyde, hattâkatrelerde güneşin ışıklı, hararetli aksini müşahede eden o adam, güneşinehadiyetini, yani bizzat güneşi, sıfatlarıyla herşeyin yanındadır ve herşeyin âyine-i kalbindedir diye bilir.
Aynen öyle de, Rahmân-ı Zülcemâlin geniş rahmeti dahi, ziya gibi umum eşyayıihâtası o Rahmân’ın vâhidiyetini ve hiçbir cihette şeriki bulunmadığını gösterdiği gibi herşeyde, hususan herbir zîhayatta ve bilhassa insanda, o cemiyetli rahmetin perdesi altında o Rahmân’ın ekser isimlerinin ışıkları ve bir nevi cilve-i zâtiyesi bulunarak, her ferde, bütün kâinata baktıracak ve münasebettarlık verecek bircemiyet-i hayatiye vermesi dahi o Rahmân’ın ehadiyetini ve herşeyin yanında hazır ve herşeyin herşeyini yapan O olduğunu ispat eder.
Evet, nasıl ki o Rahmân, o rahmetin vâhidiyetiyle ve ihatasıyla, kâinatınmecmuunda ve zeminin yüzünde celâlinin haşmetini gösteriyor. Öyle de, ehadiyetincilvesiyle, herbir zîhayatta, hususan insanda, bütün nimetlerin nümunelerini o fertte toplayıp, o zîhayatın âlât ve cihazatına geçirip tanzim ederek, mecmu-u kâinatı parçalanmadan o tek ferde, bir cihette aynı hanesi gibi verdirmesiyle dahi,cemâlinin hususi şefkatini ilân eder ve insanda envâ-ı ihsanatının temerküzünü bildirir.
Hem nasıl ki, bir kavunun meselâ herbir çekirdeğinde o kavun temerküz ediyor. Ve o çekirdeği yapan Zât, elbette odur ki, o kavunu yapar, sonra ilminin hususîmizanıyla ve hikmetinin ona mahsus kanunuyla o çekirdeği ondan sağar, toplar tecessüm ettirir. Ve o tek kavunun tek ve vâhid ustasından başka hiçbir şey o çekirdeği yapamaz. Ve yapması muhaldir.
Aynen öyle de, Rahmâniyetin tecellîsiyle kâinat bir ağaç, bir bostan ve zemin bir meyve, bir kavun ve zîhayat ve insan bir çekirdek hükmünde olduğundan,[TABLE]
[TR]
[TD]Rahmân: çok merhamet sahibi ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah[/TD]
[TD]Rahmân-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve dünya ve âhirette yarattığı varlıklara sonsuz rahmet, şefkat ve merhametiyle davranan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan merhamet edicilik sıfatı[/TD]
[TD]aks-i misal: görüntünün yansıması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]celâl: büyüklük, heybet[/TD]
[TD]cemiyet-i hayatiye: hayatın kapsamlılığı; insanın hayatının herşeyle alâkalı ve irtibatlı oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemiyetli: kapsamlı[/TD]
[TD]cemâl: mânevî güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]cilve-i zâtiye: zâtının, aynının görüntüsü, yansıması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
[TD]ekser: pek çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ-ı ihsânât: bağış ve nimetlerin çeşitleri[/TD]
[TD]eşya: şeyler, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hararet: ısı, sıcaklık[/TD]
[TD]hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
[TD]ihatalı: kapsamlı, kuşatıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihâta: kuşatma, kapsama[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsus: özel[/TD]
[TD]mecmu: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu-u kâinat: kâinatın tamamı[/TD]
[TD]misal: örnek görüntü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[TD]muhal: imkansız, olmayacak şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasebettar: ilişkili, bağlantılı[/TD]
[TD]müşahede: görme, gözlemleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tanzim: düzenleme[/TD]
[TD]tecellî: yansıma, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecessüm etmek: maddî bir yapı kazandırmak[/TD]
[TD]temerküz: bir merkezde toplanma, yoğunlaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]vâhid: bir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâhidiyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan birlik tecellisi[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlât: âletler, organlar[/TD]
[TD]âyine-i kalb: kalp aynası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerik: ortak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:18 #804154Anonim
elbette en küçük bir zîhayatın Hâlıkı ve Rabbi, bütün zeminin ve kâinatın Hâlıkı olmak lâzım gelir.
Elhâsıl, nasıl ki ihatalı olan fettâhiyet hakikatiyle bütün mevcudatın muntazamsuretlerini basit maddeden yapmak ve açmak, vahdeti bedahetle ispat eder. Öyle de, herşeyi ihâta eden Rahmâniyet hakikatı dahi, vücuda gelen ve dünya hayatına giren bütün zîhayatları ve bilhassa yeni gelenleri kemâl-i intizamla beslemesi velevazımatını yetiştirmesi ve hiçbirini unutmaması ve aynı rahmet her yerde, her anda ve her ferde yetişmesiyle, bedahetle hem vahdeti, hem vahdet içindeehadiyeti gösterir. Risale-i Nur ism-i Hakîm ve ism-i Rahîm’in mazharı olduğundan, Risale-i Nur’un birçok yerlerinde, hakikat-i rahmetin nükteleri ve cilveleri izah ve ispat edildiğinden, burada, bu katre ile o bahre işaret edip o pek uzun kıssayı kısa kesiyoruz.
Seyyahımızın üçüncü menzilde müşahede ettiği
Üçüncü Hakikat
Müdebbiriyet ve idare hakikatidir.
Yani, gayet dehşetli ve sür’atli ecram-ı semâviyeyi ve gayet istilâcı ve karıştırıcı unsurları ve gayet ihtiyaçlı, zaafiyetli mahlûkat-ı arziyeyi kemâl-i intizam vemuvazene ile idare etmek, birbirlerine muavenettar yapmak ve imtizaçkârâneidare etmek ve tedbirlerini görmek ve bu koca âlemi bir mükemmel memleket, bir muhteşem şehir, bir müzeyyen saray gibi yapmak hakikatidir.
İşte bu cebbârâne ve Rahmânâne idarenin büyük dâirelerini bırakıp yalnız, baharda, zemin yüzünde cereyan eden o idarenin birtek sahife ve safhasını, Risaletü’n-Nur Onuncu Söz gibi mühim risalelerinde izah ve ispat etmesine binaen, kısa bir suretini bir temsille göstereceğiz. Şöyle ki:
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Rab: her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıkları kuşatan merhamet edicilik sıfatı[/TD]
[TD]Rahmânâne: Allah’ın yarattığı varlıkları esirgeyip koruyarak, rahmetiyle muamele etmesi ve şefkatle idare etmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bahr: deniz[/TD]
[TD]bedahet: ap açıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[TD]binaen: -dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cebbarâne: Allah’ın istediğini mutlaka yaptırarak dilediğine muktedir olarak idare etmesi[/TD]
[TD]cereyan eden: gerçekleşen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
[TD]elhasıl: özetle, sonuç olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fettâhiyet: Allah’ın her şeye lâyık bir şekil ve suret verme sıfatı[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[TD]hakikat-i rahmet: rahmetin aslı, esası, gerçek mahiyeti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata etmek: kuşatmak, kapsamak[/TD]
[TD]ihatalı: kuşatıcı, kapsayıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtizaçkârâne: farklı unsurları bir araya getirerek[/TD]
[TD]ism-i Hakîm: Allah’ın her şeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Rahîm: Allah’ın merhamet ve şefkatiyle herbir varlıkta tecelli ettiğini bildiren ismi[/TD]
[TD]istilâcı: yayılmacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah: açıklama[/TD]
[TD]katre: damla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen[/TD]
[TD]kıssa: ibretli hikâye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]levazımat: gerekli olan şeyler[/TD]
[TD]mahlûkat-ı arziye: yeryüzündeki varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar: ayna olma, yansıma yeri[/TD]
[TD]menzil: durak, yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]muavenettar: yardımcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[TD]muvazene: bir işin ölçü ve dengeli bir şekilde yapılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdebbiriyet: Allah’ın idare etme ve ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapma sıfatı[/TD]
[TD]müzeyyen: süslenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede: görme, gözlem yapma[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücuda gelmek: var olmak[/TD]
[TD]zaafiyet: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:19 #804155Anonim
Meselâ ve faraza, harika ve cihangir bir zât, dört yüz bin ayrı ayrı milletlerden,taifelerden bir ordu teşkil etse, her milletin ve her taifenin neferlerine ait elbiselerini, hem silahlarını, hem yemeklerini, hem talimat, hem terhisatlarını, hem hidematlarını birbirinden ayrı ayrı, hem çeşit çeşit olarak bütün o muhtelifcihazatı noksansız, kusursuz, yanlışsız, hatasız, vakti vaktine, gecikmeden, karıştırmadan, kemâl-i intizamla ve gayet mükemmel bir tarzda o mu’cizatlıkumandan verse, elbette o gayet geniş ve karışık ve ince ve muvazeneli vekesretli ve adaletli idareye, o harika kumandanın fevkalâde kudretinden başka hiçbir sebep elini uzatamaz. Eğer uzatsa, muvazeneyi bozar ve karıştırır.
Aynen öyle de, gözümüzle görüyoruz ki, bir dest-i gaybî her baharda dört yüz binmuhtelif nevilerden mürekkep bir muhteşem orduyu icad edip idare ediyor. Kıyamete nümune olan güz mevsiminde, o dört yüz binden üç yüz bin nebatî vehayvanî nevilerini, vefatlar suretinde ve mevtler namında terhis edip vazifelerinden paydos ediyor. Ve haşir ve neşre nümune olan baharda haşr-i âzamın üç yüz bin misalini birkaç hafta zarfında kemâl-i intizamla inşa edip, hattâ birtek ağaçta dört küçük haşirleri, yani kendini ve yapraklarını ve çiçeklerini ve meyvelerini, gitmiş baharın aynı gibi neşirlerini gözümüze gösterdikten sonra, o dört yüz bin envâa bâliğ olan ordu-yu Sübhânînin her nev’e, her taifeye mahsus vemünasip ayrı ayrı rızıklarını ve çeşit çeşit müdafaa silâhlarını ve ayrı ayrılibaslarını ve ayrı ayrı talimlerini ve terhislerini ve ayrı ayrı bütün cihazat velevazımatlarını, kemâl-i intizamla, sehivsiz, hatasız, karıştırmadan ve hiçbirini unutmadan, umulmadık yerlerden, vakti vaktine vermekle kemâl-i rububiyet vehâkimiyet ve hikmet içinde vahdâniyetini ve ehadiyetini ve ferdiyetini venihayetsiz iktidarını
[TABLE]
[TR]
[TD]bâliğ: erişen, ulaşan[/TD]
[TD]cihangir: kahraman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[TD]dest-i gaybî: görünmeyen el[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin her bir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
[TD]envâ: türler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faraza: varsayalım ki[/TD]
[TD]ferdiyet: bir ve tek olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvanî: hayvansal[/TD]
[TD]haşir: toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
[TD]hidemât: hizmetler, vazifeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[TD]hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: yoktan yaratmak, var etmek[/TD]
[TD]iktidar: güç ve kudret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşa etmek: farklı şeylerden bir varlığı yaratmak, vücuda getirmek[/TD]
[TD]kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i rububiyet: Allah’ın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mükemmelliği[/TD]
[TD]kesretli: çok sayıda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç ve iktidar[/TD]
[TD]levazımat: gerekli olan şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]libas: elbise[/TD]
[TD]mahsus: has, özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevt: ölüm[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: denge[/TD]
[TD]muvazeneli: dengeli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cizatlı: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakacak özelliklere sahip[/TD]
[TD]münasip: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürekkep: farklı şeylerin bir araya gelmesiyle oluşan, birleşik[/TD]
[TD]nebâtî: bitkisel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neviler: türler[/TD]
[TD]neşir: yayılma; kıyametten sonra haşir meydanında toplanan insanların tekrar dağılması, yayılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]nümune: örnek, misal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ordu-yu Sübhanî: her türlü kusur ve eksiklikten yüce olan Allah’ın bir ordu gibi yaratıp sevk ettiği varlıklar[/TD]
[TD]sehivsiz: hatasız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]talim: eğitim[/TD]
[TD]terhis: görevini bitirenlerin salıverilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etme: oluşturma, meydana getirme[/TD]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zarfında: içinde[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:20 #804156Anonim
ve hadsiz rahmetini ispat ederek, bu tevhid fermanını zemin yüzünde, her bahar sahifesinde, kalem-i kaderle yazar.
Bizim seyyah, yalnız bir baharda bu fermanın birtek sahifesini okuduktan sonra,nefsine dedi ki:
Böyle her baharda haşr-i ekberden daha garip binlerle haşirleri inşa eden,mükâfat ve mücazât için kudretine nisbeten bir bahardan daha kolay olan haşri yapacağını ve kıyameti getireceğini, umum enbiyasına binlerle defa vaad ve ahdeden ve Kur’ân’da haşrin vukuuna binlerle işaretle beraber, bin adet âyetlerinde sarahaten hükmedip tehdit ve taahhüd eden bir Kadîr-i Cebbârın, birKahhâr-ı Zülcelâlin o kadar vaadlerini tekzip ve kudretini inkâr hükmünde olaninkâr-ı haşir hatasını irtikâp edenlere cehennem azabı ayn-ı adalettir diye hükmetti, nefsi dahi “Âmenna” dedi.
Dünya yolcusunun üçüncü menzilde müşahede ettiği
Dördüncü Hakikat
olan Otuz Üçüncü Mertebe rahîmiyet ve rezzâkiyet hakikatidir.
Yani, umum zemin yüzünde ve içinde ve havasında ve denizinde bütün zîhayatın ve bilhassa zîruhun ve bilhassa âciz ve zaiflerin ve bilhassa yavruların, hem maddî ve midevî, hem mânevî bütün rızıklarını, şefkatkârâne, kuru ve basit bir topraktan ve câmid ve kemik gibi kuru odun parçalarından yapılan ve bilhassa en lâtifi kan ve fışkı ortasından gelen ve bir dirhem kemik gibi birtek çekirdekten yapılan binlerleokka taamların, vakti vaktine, mukannen bir surette, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, gözümüz önünde, bir dest-i gaybî tarafından verilmesi hakikatidir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Kadîr-i Cebbâr: istediğini mutlaka yapan ve sonsuz kudret sahibi olan Allah[/TD]
[TD]Kahhâr-ı Zülcelâl: herşeye her zaman mutlak galip gelen, kahretmeye gücü yeten, sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı adalet: adaletin ta kendisi[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız, katı[/TD]
[TD]dest-i gaybî: görünmeyen el[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[TD]ferman: buyruk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir: toplanma[/TD]
[TD]haşr-i ekber: insanların öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanmaları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkâr: kabul etmeme, inanmama[/TD]
[TD]inkâr-ı haşir: insanların âhiret âleminde tekrar diriltileceğinin inkâr edilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşa: yaratmak, vücuda getirmek[/TD]
[TD]irtikap: kötü iş işleme, yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kalem-i kader: kader kalemi; Allah’ın olacak hâdiseleri olmadan önce bilip belirlemesi[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[TD]menzil: durak, yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]midevî: mide ile ilgili, mideye âit[/TD]
[TD]mukannen: zaman ve miktarı hiç şaşmayan, düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mükâfat ve mücazat: ödüllendirme ve cezalandırma[/TD]
[TD]müşahede etme: gözlemleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefs: kişinin kendisi[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]okka: 1283 gramlık ağırlık ölçüsü birimi[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahîmiyet: Allah’ın her bir varlıkta yansıması görülen merhamet edicilik sıfatı[/TD]
[TD]rezzâkıyet: Allah’ın bütün varlıkların rızkını verme sıfatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]serahaten: açık bir şekilde[/TD]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]taahhüd etmek: söz vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taam: gıda, yiyecek[/TD]
[TD]tekzip: yalanlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaad ve ahdeden: söz veren ve yemin eden[/TD]
[TD]vuku’: meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[TD]âciz: güçsüz, zavallı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmennâ: iman ettik, inandık[/TD]
[TD]şefkatkârâne: şefkatli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:24 #804157Anonim
Evet,
1 إِنَّ اللهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَتِينُâyeti, iâşeyi ve infakı Cenâb-ı Hakka tahsis edip hasrettiği gibi,
وَمَا مِنْ دَابَّةٍ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ عَلَى اللهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَا كُلٌّ فِى كِتَابٍ مُبِينٍ
2
âyeti dahi, bütün insanların ve hayvanların rızıklarını taahhüd ve tekeffül-ü Rabbânî altına aldığı, hem
وَكَأَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لاَ تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللهُ يَرْزُقُهَا وَإِيَّاكُمْ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ
3
âyeti de, rızkı tedarik edemeyen, âciz ve iktidarsız olan zaif biçarelerin rızıklarını umulmadık yerden, belki gaybdan, belki hiçten, meselâ, denizin dibindeki böceklere hiçten ve bütün yavrulara umulmadık yerlerden ve bütün hayvanlara her baharda âdetâ sırf gaybdan infaklarını bilfiil tekeffül ederek bilmüşahedevermekle, esbabperest insanlara dahi, esbab perdesi altında yine o veriyor diye ispat ve ilân ettiği gibi, pek çok âyât-ı Kur’âniye ve hadsiz şevâhid-i kevniye,bil’ittifak herbir zîhayatın birtek Rezzâk-ı Zülcelâlin rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar.Evet, bir nevi rızık isteyen ağaçlar iktidarsız ve ihtiyarsız olduklarından, onlar yerlerinde mütevekkilâne dururken rızıkları onlara koşup gelmesi ve âcizyavruların nafakaları hayret-nümun tulumbacıklardan ağızlarına akması ve o yavrulara bir parça iktidar ve azıcık bir ihtiyar gelmesiyle süt kesilmesi, hususaninsan yavrularına analarının şefkatleri yardımcı verilmesi, bedahetle ispat eder ki, helâl rızık, iktidar ve ihtiyar ile mütenâsiben değildir, belki, tevekkül veren zaafve acze nisbeten geliyor.
[BILGI]Dipnot-1 “Şüphesiz ki rızık veren, ancak mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 51:58.Dipnot-2 “Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a âit olmasın. Allah onların rahimlerdeki yerini de bilir, yaşayıp öleceği yeri de. Bunların hepsi ap açık bir kitapta yazılmıştır.” Hûd Sûresi, 11:6.
Dipnot-3 “Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir. O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir.” Ankebut Sûresi, 29:60.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Rezzâk-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet, yücelik ve heybet sahibi olan ve bütün canlıların rızıklarını veren Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
[TD]bedâhetle: açıklıkla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilfiil: fiilen, uygulamada[/TD]
[TD]bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
[TD]biçare: çaresiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]esbabperest: Allah’ı unutup sebeplere haddinden fazla değer veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayb: bilinmeyen ve görünmeyen âlem[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayret-nümun: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
[TD]ihtiyar: irade, seçim gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktidar: güç, kudret[/TD]
[TD]infak: nafaka vererek geçindirme, besleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenâsiben: birbirine uygun olarak[/TD]
[TD]mütevekkilâne: tevekkül eder bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nafaka: geçim için gerekli şey[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[TD]rahîmiyet: merhamet edicilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taahhüd: garanti[/TD]
[TD]tekeffül: kefil olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekeffül-ü Rabbânî: Allah’ın üzerine alması, kefil olması[/TD]
[TD]tevekkül: Allah’a dayanma ve güvenme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zaaf: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz, zavallı[/TD]
[TD]âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân âyetleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
[TD]şevâhid-i kevniye: varlıkların şahitlikleri[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:26 #804158Anonim
Ekseriyetçe sebeb-i hüsran olan hırsı tahrik eden iktidar ve ihtiyar ve zekâvet, bir kısım büyük ediplerde o edipleri bir nevi dilenciliğe kadar sevk ettiği gibi,zekâvetsiz, kaba, çok âmî adamların tevekkülvâri iktidarsızlıkları dahi onları zenginliğe îsal etmesi ve
كَمْ عَالِمٍ عَالِمٍ أَعْيَتْ مَذَاهِبُهُ وَجَاهِلٍ جَاهِلٍ تَلْقَاهُ مَرْزُوقًا
1
darb-ı mesel olması ispat eder ki, rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar kuvvetiyle kazanılmaz, buldurulmaz. Belki çalışmasını ve sa’yini kabul eden bir merhamet tarafından verilir ve ihtiyacına acıyan bir şefkat cânibinden ihsan edilir. Fakat, rızık ikidir.
Biri: yaşamak için hakikî ve fıtrî rızıktır ki, taahhüd-ü Rabbânî altındadır. Hattâ o kadar muntazamdır ki, bedende, yağ ve saire suretinde iddihar olunan fıtrî rızık, hiç olmazsa yirmi günden ziyade birşey yemeden yaşatır, hayatını idame eder. Demek yirmi otuz günden evvel ve bedende müddehar olan fıtrî rızkı bitmedenzâhiren açlıktan vefat edenler rızıksızlıktan değil, belki sû-i itiyattan ve terk-i âdetten neş’et eden bir hastalıktan vefat ederler.İkinci kısım rızık: İtiyat, israf ve sû-i istimâlat ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen mecazî ve sun’î rızıktır. Bu kısım ise taahhüd-ü Rabbânî altında değil, belkiihsana tâbidir. Kâh verir, kâh vermez.
Bu ikinci rızıkta, bahtiyar odur ki, medar-ı saadet ve lezzet olan iktisat vekanaatle sa’y-i helâli, bir nevi ibadet ve rızık için bir fiilî dua bilerekmüteşekkirâne ve minnettârâne o ihsanı kabul edip hayatını saadetkârâne geçirir. Ve bedbaht odur ki, medar-ı şekavet ve hasâret ve elem olan israf ve hırs ile sa’y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup, tembelkârâne ve zâlimâne ve müştekiyânehayatını geçirir, belki öldürür.
Nasıl ki mide bir rızık ister; öyle de, kalb ve ruh ve akıl ve göz ve kulak ve
[BILGI]Dipnot-1 Nice alimler var ki geçim sıkıntısı içindedirler. Nice cahiller de vardır ki varlık içinde yüzüyorlar.[/BILGI][TABLE]
[TR]
[TD]bahtiyar: talihli, mutlu[/TD]
[TD]bedbaht: kötü bahtlı, talihsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cânib: taraf, yön[/TD]
[TD]darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekseriyetçe: çoğunlukla[/TD]
[TD]evvel: önce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]idame etmek: devam ettirmek[/TD]
[TD]iddihar olunan: biriktirilen, depolanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
[TD]ihtiyar: irade, seçim gücü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktidar: güç, kudret[/TD]
[TD]iktidarsızlık: güçsüzlük, kuvvetsizlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktisat: tutumluluk[/TD]
[TD]isal etme: ulaştırma, eriştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itiyat: alışkanlık[/TD]
[TD]kanaat: Allah’ın nasip ettiği rızka razı olma, yetinme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâh: bazen[/TD]
[TD]mecazî: gerçek olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı saadet: mutluluk vesilesi, ferahlık sebebi[/TD]
[TD]medar-ı şekavet ve hasâret ve elem: her türlü belâ ve sıkıntının, hüsrana uğramanın ve elemin kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]minnettârâne: minnet duyarak, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi taşıyarak[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müddehar: biriktirilmiş, bir araya getirilmiş[/TD]
[TD]müteşekkirâne: teşekkür ederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müştekiyâne: şikâyet ederek[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et eden: doğan, kaynaklanan[/TD]
[TD]rızk-ı helâl: helâl rızık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadetkârâne: mutlu bir şekilde[/TD]
[TD]sa’y: çalışma, emek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sa’y-i helâl: helal çalışma, emek[/TD]
[TD]sebeb-i hüsran: zarar, kayıp sebebi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sun’î: yaratılıştan olmayan, yapmacık[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sû-i istimâlat: kötü kullanımlar[/TD]
[TD]sû-i itiyat: kötü alışkanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taahhüd-ü Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın garantisi[/TD]
[TD]tahrik eden: harekete geçiren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tembelkârâne: tembel bir şekilde[/TD]
[TD]terk-i âdet: alışkanlığı terk etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevekkülvâri: tevekkül ederek, Allah’a güvenerek[/TD]
[TD]zaruret: zorunluluk, gereklilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zekâvet: zeki oluş, kurnazlık[/TD]
[TD]ziyade: fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhiren: görünürde[/TD]
[TD]zâlimâne: zulmederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmi: basit, sıradan kimse[/TD]
[TD]şefkat: acıma, merhamet[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:29 #804159Anonim
ağız gibi insanın lâtifeleri ve duyguları dahi Rezzâk-ı Rahîmden rızıklarını isterler ve müteşekkirâne alırlar. Herbirisine, ayrı ayrı ve onlara lâyık ve onları memnun ve mütelezziz eden rızıkları, hazine-i rahmetten ihsan edilir. Belki Rezzâk-ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalb ve hayal ve akıl gibi olâtifelerin herbirisini hazine-i rahmetinin birer anahtarı hükmünde yaratmış. Meselâ göz, kâinat yüzündeki hüsün ve cemâl gibi kıymettar cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu misillü ötekiler dahi, herbiri birer âlemin anahtarı olur, iman ile istifade eder. Yine sadedimize dönüyoruz.
Bu kâinatı yaratan Zât-ı Kadîr-i Hakîm, nasıl ki kâinattan hayatı bir hülâsa-i câmia olarak halk edip, umum maksatlarını ve isimlerinin cilvelerini onda temerküz ettiriyor. Öyle de, hayat âleminde dahi, rızkı bir cemiyetli merkez-i şuûnât yaparak, iştiha ihtiyacını ve zevk-i rızkîyi zîhayatta halkederek, hilkat-i kâinatın en ehemmiyetli bir gayesi ve bir hikmeti olan daimî ve küllî bir teşekkür ve minnettarlık ve perestişlikle rububiyetine ve sevdirmesine karşı mukabele ettiriyor.
Meselâ, çok geniş olan memleket-i Rabbâniyenin her tarafını, hususan melâike veruhânîlerle semâvâtı ve ervâh ile âlem-i gaybı şenlendirdiği gibi, maddî âlemi dahi, hususan hava ve arzı, her vakit ve her tarafını zîruhun, hususan kuşların ve kuşçukların vücutlarıyla şenlendirmek ve ruhlandırmak hikmetiyle ihtiyac-ı rızkî ve rızkın zevki, pek kuvvetli bir kamçı olarak hayvanları ve insanları rızık peşinde koşturmakla tahrik ederek tembellikten ve atâletten kurtarıp gezdirmesi, şuûnât-ı rububiyetin bir hikmetidir. Eğer bu hikmet gibi mühim hikmetler olmasaydı, ağaçların erzakını onlara koşturduğu gibi, hayvanların da mukannen olantayinatlarını onlara zahmetsiz bir surette fıtrî hâcetlerini koşturacaktı.
[TABLE]
[TR]
[TD]Rezzâk-ı Rahîm: herşeyin rızkını veren, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Kadîr-i Hakîm: sonsuz güç ve iktidar sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]atâlet: tembellik, hareketsizlik[/TD]
[TD]cemiyetli: kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cevher: maden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]ervah: ruhlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erzak: rızıklar[/TD]
[TD]fıtrî: doğal, yaratılıştan gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak[/TD]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sebep, sır, gaye[/TD]
[TD]hilkat-i kâinat: kâinatın, evrenin yaratılışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
[TD]hâcet: ihtiyaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hülâsa-i câmia: kapsamlı özet[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan etmek: ikram etmek, bağışlamak[/TD]
[TD]ihtiyac-ı rızkî: rızık ihtiyacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak[/TD]
[TD]iştiha: iştah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]lâtife: insanın mânevî yapısındaki ince duygulardan herbiri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[TD]memleket-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın memleketi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merkez-i şuûnât: işlerin, hallerin ve duyguların merkezi[/TD]
[TD]minnettarlık: şükran duymak, iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misillü: gibi, benzeri[/TD]
[TD]mukabele ettirmek: karşılık verdirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukannen: bir kànuna bağlı, zaman ve mekanı hiç şaşmayan[/TD]
[TD]mütelezziz eden: lezzet veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteşekkirâne: teşekkür ederek[/TD]
[TD]perestişlik: kulluk, tapınma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
[TD]ruhânî: maddî yapısı olmayan ve gözle görülemeyen ruh âlemine ait varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sadede dönmek: asıl konuya yönelmek[/TD]
[TD]semâvât: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tahrik etmek: harekete geçirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayinat: yiyecek, erzak[/TD]
[TD]temerküz ettirmek: odaklaştırmak, toplattırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]zevk-i rızkî: rızık ile ilgili zevk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[TD]şuûnât-ı rububiyet: herşeyi idare ve terbiye eden Rabbimizin iş ve hâlleri[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:30 #804160Anonim
İsm-i Rahîm ve Rezzâkın cemâllerini ve vahdâniyete şehadetlerini tam görmek için zemin yüzünü birden ihata edip müşahede edecek bir göz bulunsa, kış âhirindeerzakları bitmek üzere olan hayvanat kàfilelerine, imdad-ı gaybî ve ihsan-ı Rahmânî olarak nebatatın ellerine verilen ve ağaçların başlarına konulan vevalidelerin sinelerine takılan ve sırf hazine-i gaybiye-i rahmetten gayet leziz vegayet çok ve gayet mütenevvi taamları ve nimetleri gönderen Rezzâk-ı Rahîmin bucilve-i şefkatinde ne kadar şirin bir güzellik, ne kadar tatlı bir cemâl bulunduğunu görecek ve ondan bilecek ki, birtek elmayı yapıp bir adama hakikî bir rızık olarakmün’imâne veren, yalnız öyle bir Zât yapar verir ki, mevsimleri, gece ve gündüzleri çevirir ve küre-i arzı bir sefine-i tüccariye gibi gezdirerek mevsimlerinmahsulâtlarını onunla zemindeki muhtaç misafirlerine getirir. Çünkü, o elmanın yüzünde bulunan sikke-i fıtrat ve hâtem-i hikmet ve turra-i samediyet ve mühr-ü rahmet, bütün elmalarda ve sair meyvelerde ve bütün nebatat ve hayvanatta bulunduğundan o tek elmanın hakikî mâliki ve sânii, elbette ve her halde o elmanınemsali ve hemcinsi ve kardeşleri olan bütün sekene-i arzın ve onun bahçesi olan koca zeminin ve onun fabrikası olan ağacının ve onun destgâhı olan mevsiminin ve onun terbiyegâhı olan bahar ve yazın Mâlik-i Zülcelâli ve Hâlık-ı Zülcemâli olacak; başka olamaz.
Demek, herbir meyve öyle bir mühr-ü vahdettir ki, onun ağacı olan arzın ve onun bahçesi olan kâinat kitabının Kâtibini ve Sâniini bildirir ve vahdetini gösterir ve meyveler adedince vahdâniyet fermanının mühürlendiğine işaret eder.
Risaletü’n-Nur ism-i Rahîm ve ism-i Hakîmin mazharı olduğundan, bu rahîmiyethakikatının çok lem’alarını ve çok sırlarını Risaletü’n-Nur çok eczalarında[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi olan ve herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Kâtib: yazar, bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan, herşeyin sahibi Allah[/TD]
[TD]Rezzâk-ı Rahîm: herşeyin rızkını veren, sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cilve-i şefkat: şefkatin, merhametin görünmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]destgâh: tezgâh[/TD]
[TD]ecza: cüzler, parçalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzerler[/TD]
[TD]erzak: rızıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
[TD]hazine-i gaybiye-i rahmet: görünmeyen rahmet hazinesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtem-i hikmet: hikmet mührü[/TD]
[TD]ihata etmek: kuşatmak, kapsamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan-ı Rahmânî: bütün yarattıklarına karşı çok merhametli olan Allah’ın ikramı, bağışı[/TD]
[TD]imdad-ı gaybî: gizli yardım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Hakîm: Allah’ın herşeyi hikmetle yaptığını ifade eden ismi[/TD]
[TD]ism-i Rahîm: Allah’ın sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olduğunu bildiren ismi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kàfile: grup, topluluk[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsulat: ürünler[/TD]
[TD]mazhar: erişme, nail olma; yansıma ve görünme yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâlik: sahip[/TD]
[TD]mühr-ü rahmet: rahmet mührü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühr-ü vahdet: birlik mührü[/TD]
[TD]mün’imâne: nimet vererek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütenevvi: çeşitli[/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[TD]rahîmiyet: merhamet edicilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefine-i tüccariye: ticaret gemisi[/TD]
[TD]sekene-i arz: yer sakinleri, dünyada yaşayanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke-i fıtrat: yaratılış sikkesi, mührü[/TD]
[TD]sine: göğüs, kalb[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sâni: san’atkâr[/TD]
[TD]taam: gıda, yiyecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terbiyegâh: besleme, yetiştirme yeri[/TD]
[TD]turra-i samediyet: samediyet mührü; Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olduğunu gösteren mühür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdâniyet fermanı: Allah’ın bir ve benzersiz olduğunu ve ortağının bulunmadığını ilân eden buyruk[/TD]
[TD]valide: ana[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]âhir: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İsm-i Rahîm ve Rezzak: Allah’ın sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olduğunu ve bütün canlıların rızıklarını verdiğini ifade eden Rahîm ve Rezzak isimleri[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:32 #804161Anonim
beyan ve ispat ettiğinden, ona havale ile, bu pek büyük hazineden hâlimin müsaadesizliği cihetiyle bu kısa işaretle iktifa edildi.
İşte bizim seyyah diyor ki: Elhamdülillâh, her yerde aradığım ve herşeyden sorduğum Hâlıkımın ve Mâlikimin vücub-u vücuduna ve vahdetine şehadet eden otuz üç hakikati gördüm ve dinledim. Herbir hakikat, güneş gibi parlak, karanlık bırakmaz. Dağ gibi kuvvetli ve sarsılmaz. Ve herbiri tahakkukuyla vücuduna gayetkat’î şehadet eder ve ihatasıyla vahdetine gayet zâhir delâlet eder. Ve sâir erkân-ı imaniyeyi dahi içinde kuvvetli ispat etmekle beraber, mecmuu hakikatlerin icmaı ve ittifakı, imanımızı taklitten tahkike ve tahkikten ilmelyakîne ve ilmelyakîndenaynelyakîne ve aynelyakînden hakkalyakîne iblâğ ediyor.
اَلْحَمْدُ ِللهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
1
اَلْحَمْدُ ِللهِ الَّذِى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْلاَ أَنْ هَدٰينَا اللهُ لَقَدْ جَاۤءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّ
2
İşte bu pürmerak seyyahın, bu üçüncü menzilde müşahede ettiği dört muazzamhakikatlerden aldığı envâr-ı imaniyeye gayet kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın İkinci Babında üçüncü menzilin hakikatlerine dair şöyle denilmiş:
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وَحْدَتِهِ فِى وُجُوبِ وُجُودِهِ: مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الْفَتَّاحِيَّةِ، بِفَتْحِ الصُّوَرِ ِلأَرْبَعِ مِاۤئَةِ أَلْفِ نَوْعٍ مِنْ ذَوِى الْحَيَاةِ الْمُكَمَّلَةِ بِلاَ قُصُورٍ، بِشَهَادَةِ فَنِّ النَّبَاتِ وَالْحَيَوَانِ.. وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الرَّحْمَانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِلاَ نُقْصَانٍ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ.. وَكَذَا
[BILGI]Dipnot-1 Rabbimin bu fazlından dolayı Allah’a hamdolsun.Dipnot-2 “Bizi bu saâdete eriştiren Allah’a hamd olsun. Yoksa Allah hidâyet etmeseydi biz kendiliğimizden buna erişemezdik. Gerçekten Rabbimizin peygamberleri bize hakkı getirdiler.” A’râf Sûresi, 7:43.[/BILGI]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Mâlik: herşeyin hakiki sahibi olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aynelyakîn: gözlem ve müşahedeye dayanarak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâb: bölüm, kısım[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[TD]elhamdülillâh: “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet Allah’a mahsustur”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâr-ı imaniye: iman nurları[/TD]
[TD]erkân-ı imaniye: imanın temel esasları, şartları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakkalyakîn: bizzat yaşanarak elde edilen kesinlik[/TD]
[TD]iblâğ etmek: ulaştırmak, eriştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği, birleşme[/TD]
[TD]ihata: içine alma, kapsama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktifâ etmek: yetinmek[/TD]
[TD]ilmelyakîn: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]mecmu: bütün, hepsi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: durak, yer[/TD]
[TD]muazzam: azametli büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[TD]pürmerak: merak dolu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[TD]sâir: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
[TD]tahkik: doğruluğunu araştırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:34 #804162Anonim
مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ حَقِيقَةِ اْلاِدَارَةِ الْمُحِيطَةِ لِجَمِيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ وَالْمُنْتَظَمَةِ بِلاَ خَطَأٍ وَلاَ نُقْصَانٍ.. وَكَذَا مُشَاهَدَةُ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ الرَّحِيمِيَّةِ وَاْلاِعَاشَةِ الشَّامِلَةِ لِكُلِّ الْمُرْتَزِقِينَ الْمُقَنَّنَةِ فِى كُلِّ وَقْتِ الْحَاجَةِ بِلاَسَهْوٍ وَلاَ نِسْيَانٍ جَلَّ جَلاَلُ رَزَّاقِهَا الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ الْحَنَّانِ الْمَنَّانِ وَعَمَّ نَوَالُهُ وَشَمِلَ اِحْسَانُهُ وَلاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ هُوَ
1
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
2
يَارَبِّ! بِحَقِّ بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ. يَا اَللهُ يَارَحْمٰنُ يَارَحِيمُ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ بِعَدَدِ جَمِيعِ حُرُوفِ رَسَاۤئِلِ النُّورِ الْمَضْرُوبَةِ تِلْكَ الْحُرُوفُ فِى عَاشِرَاتِ دَقَاۤئِقِ جَمِيعِ عُمْرِنَا فِى الدُّنْيَا وَاْلاٰخِرَةِ مَعَ ضَرْبِ مَجْمُوعِهَا فِى ذَرَّاتِ وُجُودِى فِى مُدَّةِ حَيَاتِى وَاغْفِرْ لِى وَلِمَنْ يُعِينُنِى فِى نَشْرِ رَسَاۤئِلِ النُّورِ وَكِتَابَتِهَا بِصَدَاقَةٍ بِكُلِّ صَلاَةٍ مِنْهَا وَ ِلاٰبَاۤئِنَا وَلِسَادَاتِنَا وَشُيُوخِنَا وَِلاَخَوَاتِنَا وَاِخْوَانِنَا وَلِطَلَبَةِ رِسَالَةِ النُّورِ الصَّادِقِينَ وَبِالْخَاصَّةِ لِمَنْ يَكْتُبُ وَيَسْتَنْسِخُ هٰذِهِ الرِّسَالَةَ بِرَحْمَتِكَ يَا اَرْحَمَ الرَّاحِمِينَ.. اٰمِينَ.
3
وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ أَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ[BILGI]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâhid-i Ehad ki, fenn-i nebatat ve hayvanatın şehadetiyle, dört yüz bin nevi zîhayatın suretlerinin mükemmel ve kusursuz şekilde açılmasında görünen fettahiyet hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, kezâ bilmüşahede ve açıkça görünen vüs’atli ve intizamlı Rahmâniyet hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, kezâ bütün zîhayatlara şâmil, hatasız ve noksansız, muntazam idare-i muhîta hakikatinin azametinin müşahedesi, kezâ rızık isteyen herkesin birden her hâcet vaktinde sehivsiz ve nisyansız, şümullü bir şekilde rızıklandırılmasında görünen rahîmiyet ve iaşe-i şâmile hakikatinin azamet-i ihatasının müşahedesi, Onun vücub-u vücud içindeki vahdetine delâlet eder. Onun şânı herşeyden yücedir. Bütün onları rızıklandıran, o Rahmân-ı Rahîm, o Hannân-ı Mennândır. Onun in’âmı herşeyi muhît, ihsanı herşeye şâmildir. Ve Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.
Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
Dipnot-3 Yâ Rabbi! Bismillâhirrahmânirrahîm hakkı için, yâ Allah, yâ Rahmân, yâ Rahîm! Efendimiz Muhammed’e ve onun bütün âline ve ashabına, bütün Risale-i Nur hurufatının adedince, bu adedin dünya ve âhiretteki bütün ömrümüzün dakikalarının âşireleriyle darbı adedince, bütün bu adetlerin de benim ömrüm müddetince zerrât-ı vücudumun sayısıyla darbı adedince salât ve selâm et. Beni, Risale-i Nur’un neşrinde bana yardım edenleri, bu risalenin kâtibini, atalarımızı, üstadlarımızı, şeyhlerimizi, kız ve erkek kardeşlerimizi, Risale-i Nur’un sadık talebelerini ve bilhassa bu risaleyi yazan ve istinsah edenleri, bu salâvatlardan herbiri için bir sadaka ile mağfiret et, rahmetinle ey Erhamürrâhimîn! Âmin.[/BILGI]
9 Mayıs 2012: 20:35 #804163Anonim
İhtarBu risalenin mahall-i zuhuru olan şu memleket muhitinde Risaletü’n-Nur’un sairrisaleleri bulunmadığından ve ihtiyarsız olarak burada telif edildiğinden, Âyetü’l-Kübrâ gibi risalelerde, zâhirî bir tekrar suretinde başka Sözlerin ve Lem’aların bir kısım mühim meseleleri zikredilmiş ve buralardaki şâkirtlere nisbeten herbiri birer küçük Risaletü’n-Nur hükmüne geçmek hikmetiyle böyle yazdırılmış.
Bu müsveddenin birinci tebyizi bir mübarek zât tarafından oldu. O zâtıntevafuktan haberi yokken yazdığı nüshada, kayda lâyık şöyle lâtif ve mânidar birtevâfuk gördük ki: O nüshanın satırları başında elif ( ا)’ler altı yüz altmış altı (666) olarak yazılmıştır. Bu hâl ise, Hazret-i İmam-ı Ali (radıyallahu anh) tarafından bu hususî risaleye verilen Âyetü’l-Kübrâ namının cifrî ve ebcedî makamı olan altı yüz altmış altı (666) adedine tam tamına muvafakatı ve mutabakatı ile, bu risalenin bu nâma liyakatını gösterir. Hem âyât-ı Kur’âniyenin adedi olan altın bin altı yüz altmış altı (6666)’nın dört mertebesinden üç mertebesine tevafuku dahi, bu risalenin, âyâtın bir lem’ası olduğuna bir işarettir diye telâkki ettik.
Said Nursî
Bugünlerde, mânevî bir muhaverede bir sual ve cevabı dinledim. Size, birhülâsasını beyan edeyim:
Biri dedi:
“Risale-i Nur’un iman ve tevhid için büyük tahşidatları ve küllî teçhizatları gittikçe çoğalıyor. Ve en muannid bir dinsizi susturmak için yüzde birisi kâfi iken, neden bu derece hararetle daha yeni tahşidat yapıyor?”
[TABLE]
[TR]
[TD]Hazret-i İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
[TD]Radıyallahu Anh: Allah ondan razı olsun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Said Nursî: (bk. bilgiler – Bediüzzaman Said Nursî)[/TD]
[TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cifrî: harflere sayılar yüklenerek, bazı şifreli mânâları çıkarma usûlü[/TD]
[TD]ebced hesabı: eski Sami alfabesindeki sıralanışa göre Arapça harflere sayı değeri vererek tarih düşürme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elif: Arap alfabesinin ilk harfi[/TD]
[TD]hikmet: sebep, sır, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]hülâsa: öz, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtar: hatırlatma[/TD]
[TD]ihtiyarsız: iradesiz, tercihsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[TD]küllî: geniş, kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[TD]liyakat: lâyık olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[TD]mahall-i zuhur: görünme, ortaya çıkma yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muannid: inatçı, direnen[/TD]
[TD]muhavere: karşılıklı konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: çevre, etraf[/TD]
[TD]mutabakat: uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvafakat: uygunluk, denklik[/TD]
[TD]mânidar: anlamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübarek: hayırlı[/TD]
[TD]müsvedde: karalama, ilk nüsha[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nam: ad[/TD]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nüsha: kopya[/TD]
[TD]risale: mektup, küçük çaplı kitap[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahşidat: öneminden dolayı bir şeyin üzerinde fazla durma, yığınak[/TD]
[TD]tebyiz: karalama nüshayı temize çekme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telif edilme: yazılma[/TD]
[TD]telâkki: anlama, kabul etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teçhizat: cihazlar, donanım[/TD]
[TD]zahirî: açık, görünürde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikredilmek: anılmak, belirtilmek[/TD]
[TD]Âyetü’l-Kübrâ: büyük delil, alâmet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyât: âyetler, Kur’ân-ı Kerimdeki cümleler[/TD]
[TD]âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân-ı Kerimin âyetleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şâkirt: talebe, öğrenci[/TD]
[/TR]
[/TABLE]9 Mayıs 2012: 20:37 #804164Anonim
Ona cevaben dediler:
“Risale-i Nur, yalnız bir cüz’î tahribatı ve bir küçük haneyi tamir etmiyor. Belkiküllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhît kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor. Belki, bin seneden beri tedarik ve terâküm edilen müfsid âletlerledehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bâhususavâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların veşeâirlerin kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumîyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette böyle küllî ve dehşetli tahribata ve rahnelere ve yaralara, hakkalyakînderecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve bin tiryak hâsiyetindemücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir ki, bu zamanda Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevîsinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber, imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medardır” diye uzun bir mükâleme cereyan etti. Ben de tamamen işittim, hadsiz şükrettim. Kısa kesiyorum…Said Nursî
[TABLE]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[TD]avâm-ı mü’minîn: Müslüman halk tabakası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâhusus: özellikle[/TD]
[TD]cereyan: akım, hareket, meydana gelme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz’î: ferdî, kişisel[/TD]
[TD]dehşetli: korkunç, ürküntü verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]edviye: devâlar, ilaçlar[/TD]
[TD]efkâr-ı âmme: kamuoyu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[TD]hakkalyakîn: bizzat yaşanarak elde edilen kesinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususî: özel[/TD]
[TD]hâsiyet: özellik, hususiyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüccet: güçlü delil, kanıt[/TD]
[TD]inkişafat: gelişmeler, açılmalar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinadgâh: dayanak, sığınak[/TD]
[TD]i’câz: mu’cize oluş, bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]i’câz-ı mânevî: mânevî mu’cizelik[/TD]
[TD]kalb-i umumî: genele ait kalp, toplumun ortak yüreği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
[TD]medar: vesile, kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhit: kuşatıcı, kapsayıcı[/TD]
[TD]mücerreb: tecrübe edinmiş, denenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müfsid: bozguncu[/TD]
[TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahne: yara[/TD]
[TD]rahnelenen: yaralanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahribat: yıkımlar, bozmalar[/TD]
[TD]tedarik edilen: hazırlanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler[/TD]
[TD]terâküm edilen: biriken, yığılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tiryak: hemen şifa bulmaya vesile olan ilaç, panzehir[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vicdan-ı umumî: genel vicdan[/TD]
[TD]ıslah: düzeltme, iyileştirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeâir: âlemetler, belirtiler[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- ‘Yedinci Şuâ’ konusu yeni yanıtlara kapalı.