• Bu konu 100 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 102)
  • Yazar
    Yazılar
  • #803154
    Anonim

      Yani, “Madem bu cismânî âlem-i şehadette, bu kadar ziynetli ve san’atlı hadsiz masnularıyla kendini tanıttırmak ve bu kadar tatlı ve süslü ve nihayetsiz nimetleriyle kendini sevdirmek ve bu kadar mu’cizeli ve maharetli, hesapsız eserleriyle gizli kemâlâtını bildirmek, kavilden vetekellümden daha zâhir bir tarzda fiilen isteyen ve hal diliyle bildiren bir Zât, perde-i gaybtarafında bulunduğu bilbedahe anlaşılıyor. Elbette ve her halde, fiilen ve halen olduğu gibi,kavlen ve tekellümen dahi konuşur, kendini tanıttırır, sevdirir. Öyle ise, âlem-i gayb cihetinde Onu, Onun tezahüratından bilmeliyiz” dedi. Kalbi içeriye girdi, akıl gözüyle gördü ki:


      Gayet kuvvetli bir tezahüratla, vahiylerin hakikati, âlem-i gaybın her tarafında, her zamanda hükmediyor. Kâinatın ve mahlûkatın şehadetlerinden çok kuvvetli bir şehadet-i vücud ve tevhid, Allâmü’l-Guyûbdan vahiy ve ilham hakikatleriyle geliyor. Kendini ve vücud vevahdetini, yalnız masnularının şehadetlerine bırakmıyor. Kendisi, kendine lâyık bir kelâm-ı ezelî ile konuşuyor. Her yerde ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırın kelâmı dahi hadsizdir. Vekelâmının mânâsı Onu bildirdiği gibi, tekellümü dahi Onu sıfâtıyla bildiriyor.
      Evet, yüz bin peygamberlerin (aleyhimüsselâm) tevatürleriyle ve ihbaratlarının vahy-i İlâhîyemazhariyet noktasında ittifaklarıyla ve nev-i beşerden ekseriyet-i mutlakanın tasdik-gerdesi ve rehberi ve muktedası ve vahyin semereleri ve vahy‑i meşhud olan kütüb-ü mukaddese vesuhuf-u semâviyenin delâil ve mu’cizatlarıyla, hakikat-i vahyin tahakkuku ve sübutu bedahet derecesine geldiğini bildi ve vahyin hakikatı beş hakikat-ı kudsiyeyi ifade ve ifaza ediyor diye anladı:

      [TABLE]
      [TR]
      [TD]Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri çok iyi bilen Allah[/TD]
      [TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]bedâheten: ap açık bir şekilde[/TD]
      [TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
      [TD]cismanî: maddi vücuda sahip[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]delâil: deliller, işaretler[/TD]
      [TD]ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]gayet: son derece[/TD]
      [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
      [TD]hakikat-i vahy: vahyin gerçekliği[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]hakikat-ı kudsiye: kutsal gerçek[/TD]
      [TD]ifaza etmek: feyizlendirmek, okutmak[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ihbarat: haber vermeler[/TD]
      [TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
      [TD]kavil: söz, kelâm[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kavlen: sözle[/TD]
      [TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kelâm-ı ezelî: ezelî, zaman üstü söz[/TD]
      [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
      [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]kütüb-ü mukaddese: kutsal kitaplar—Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim[/TD]
      [TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
      [TD]mazhariyet: nail olma, ayna olma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]mukteda: iktida edilen, uyulan[/TD]
      [TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
      [TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]nâzır: bakan, gözeten[/TD]
      [TD]perde-i gayb: görünmeyen âlemleri bizden gizleyen perde[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]semere: meyve, netice[/TD]
      [TD]suhuf-u semâviye: bazı peygamberlere gelen sahifeler halindeki küçük kitaplar[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]sübut: sabit olma, kesin olarak meydana çıkma[/TD]
      [TD]tahakkuk: gerçekleşme[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tasdik-gerde: kabul edilmiş, tasdik edilmiş[/TD]
      [TD]tekellüm: konuşma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber[/TD]
      [TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]tezâhürât: görünmeler, belirmeler[/TD]
      [TD]vahdet: birlik[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vahiy/vahy-i İlâhî: Cenâb-ı Hakkın Cebrâil vasıtasıyla peygamberlere göndermiş olduğu bilgiler, emir ve yasaklar[/TD]
      [TD]vahy-i meşhud: görülen, şahit olunan vahiy[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
      [TD]ziynetli: süslü[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
      [TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
      [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
      [/TR]
      [TR]
      [TD]şehadet-i vücud: Allah’ın varlığına şahitlik[/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]


      #803155
      Anonim

        Birincisi: لِلتَّنَزُّلاَتِ اْلاِلَهِيَّةِ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِdenilen, beşerin akıllarına ve fehimlerine göre konuşmak, bir tenezzül-ü İlâhîdir. Evet, bütünzîruh mahlûkatını konuşturan ve konuşmalarını bilen, elbette Kendisi dahi o konuşmalara konuşmasıyla müdahale etmesi, rububiyetin muktezasıdır.


        İkincisi: Kendini tanıttırmak için, kâinatı bu kadar hadsiz masraflarla, baştan başa harikalar içinde yaratan ve binler dillerle kemâlâtını söylettiren, elbette Kendi sözleriyle dahi Kendini tanıttıracak.
        Üçüncüsü: Mevcudatın en müntehabı ve en muhtacı ve en nâzenini ve en müştakı olan hakikî insanların münâcâtlarına ve şükürlerine fiilen mukabele ettiği gibi, kelâmıyla damukabele etmek, hâlıkıyetin şe’nidir.
        Dördüncüsü: İlim ile hayatın zarurî bir lâzımı ve ışıklı bir tezahürü olan mükâleme sıfatı, elbette ihatalı bir ilmi ve sermedî bir hayatı taşıyan Zâtta, ihatalı ve sermedî bir surette bulunur.


        Beşincisi: En sevimli ve muhabbetli ve endişeli ve nokta-i istinada en muhtaç ve sahibini vemalikini bulmaya en müştak, hem fakir ve âciz bulunan mahlûkatlarına, acz ve iştiyakı, fakrve ihtiyacı ve endişe-i istikbali ve muhabbeti ve perestişi veren bir Zât, elbette Kendivücudunu onlara tekellümüyle iş’ar etmek, ulûhiyetin muktezasıdır.
        İşte, tenezzül-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî ve mukabele-i Rahmânî ve mükâleme‑i Sübhânî veiş’âr-ı Samedânî hakikatlerini tazammun eden umumî, semâvî vahiylerin, icmâ ile Vâcibü’l-Vücudun vücûduna ve vahdetine delâletleri öyle bir hüccettir ki, gündüzdeki güneşin şuââtının güneşe şehadetinden daha kuvvetlidir diye anladı.

        [TABLE]
        [TR]
        [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan ve var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
        [TD]acz: acizlik, güçsüzlük[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]beşer: insanlar[/TD]
        [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]endişe-i istikbal: gelecek endişesi[/TD]
        [TD]fakr: fakirlik, ihtiyaç hali[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]fehim: anlayış, kavrayış[/TD]
        [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
        [TD]hâlıkıyet: yaratıcılık[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]hüccet: delil, kanıt[/TD]
        [TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ihata: içine alma, kuşatma[/TD]
        [TD]iştiyak: arzu, istek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]iş’âr etmek: bildirmek[/TD]
        [TD]iş’âr-ı Samedânî: her şeyin Kendisine muhtaç olduğu, fakat Kendisi hiçbirşeye muhtaç olmayan Cenâb-ı Hakkın bildirmesi[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
        [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
        [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]muhabbet: sevgi[/TD]
        [TD]mukabele etmek: karşılık vermek[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mukabele-i Rahmânî: Rahmân olan Allah’ın Zâtına has ve yaraşır şekilde karşılık vermesi[/TD]
        [TD]mukteza: birşeyin gereği[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mâlik: sahip[/TD]
        [TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]mükâleme-i Sübhânî: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Cenâb-ı Hakkın konuşması[/TD]
        [TD]münacat: dua, Allah’a yakarış[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]müntehab: seçilmiş[/TD]
        [TD]müştak: arzulu, çok istekli[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
        [TD]nâzenin: ince, nâzik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]perestiş: aşırı derece sevmek, ibadet etmek[/TD]
        [TD]rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]semâvî: vahiyle gelen, İlâhî[/TD]
        [TD]sermedî: daimi, sürekli[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
        [TD]taarrüf-ü Rabbânî: Cenâb-ı Hakkın kendini bildirmesi, tanıttırması[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tazammun: içerme, içine alma[/TD]
        [TD]tekellüm: konuşma[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]tenezzül-ü İlâhî: Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de emirlerini kullarının anlayabilecekleri şekilde bildirmesi, onların anlayış seviyelerine göre hitap etmesi[/TD]
        [TD]tezahür: belirme, görünme[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı[/TD]
        [TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vahdet: birlik[/TD]
        [TD]vahiy: Cenâb-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere bildirilen emir ve yasaklar[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
        [TD]zarurî: zorunlu, gerekli[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
        [TD]âciz: güçsüz, zavallı[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
        [TD]şe’n: hal, nitelik, özellik[/TD]
        [/TR]
        [TR]
        [TD]şuâât: ışınlar, parıltılar[/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #803156
        Anonim

          Sonra ilhamlar cihetine baktı, gördü ki:
          Sâdık ilhamlar, gerçi bir cihette vahye benzerler ve bir nevi mükâleme-i Rabbâniyedir; fakat iki fark vardır.
          Birincisi: İlhamdan çok yüksek olan vahyin ekseri melâike vasıtasıyla; ve ilhamın ekseri vasıtasız olmasıdır. Mesela, nasıl ki, bir padişahın iki suretle konuşması ve emirleri var.


          Birisi: Haşmet-i saltanat ve hakimiyet-i umumiye haysiyetiyle bir yaverini, bir valiye gönderir. O hakimiyetin ihtişamını ve emrin ehemmiyetini göstermek için, bazan, vasıta ile beraber bir içtima yapar, sonra ferman tebliğ edilir.


          İkincisi: Sultanlık ünvanıyla ve padişahlık umumî ismiyle değil, belki kendi şahsıyla hususî birmünasebeti ve cüz’î bir muamelesi bulunan has bir hizmetçisiyle veya bir âmi raiyetiyle vehususî telefonuyla hususî konuşmasıdır.
          Öyle de, Padişah-ı Ezelînin, umum âlemlerin Rabbi ismiyle ve kâinat Hâlıkı ünvanıyla, vahiyle ve vahyin hizmetini gören şümullü ilhamlarıyla mükâlemesi olduğu gibi; herbir ferdin, herbirzîhayatın Rabbi ve Hâlıkı olmak haysiyetiyle, hususi bir surette, fakat perdeler arkasında onların kàbiliyetine göre bir tarz-ı mükâlemesi var.
          İkinci fark: Vahiy gölgesizdir, sâfidir, havassa hastır. İlham ise gölgelidir, renkler karışır,umumîdir. Melâike ilhamları ve insan ilhamları ve hayvanat ilhamları gibi, çeşit çeşit, hem pek çok envâlarıyla, denizlerin katreleri kadar kelimat-ı Rabbâniyenin teksirine medar bir zeminteşkil ediyor.
          لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبِّى لَنَفِدَ الْبَحْرُ قَبْلَ أَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبِّى blank.gif1
          âyetinin bir vechini tefsir ediyor anladı.


          [NOT]Dipnot-1 “(De ki: Rabbimin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi.” Kehf Sûresi, 18:109.

          [/NOT]

          [TABLE]
          [TR]
          [TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
          [TD]Padişah-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan Padişah, Allah[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye eden ve idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
          [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]cüz’î: ferdî, az, basit[/TD]
          [TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ekser: çoğunluk[/TD]
          [TD]envâ: neviler, türler[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ferman: buyruk, emir[/TD]
          [TD]havas: büyük zâtlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]haysiyet: itibar, özellik[/TD]
          [TD]hayvanat: hayvanlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, görkemi[/TD]
          [TD]hususî: özel[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]hâkimiyet: egemenlik, hükümranlık[/TD]
          [TD]hâkimiyet-i umumiye: genel hâkimiyet, hükümranlık, egemenlik[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]ihtişam: haşmetlilik, heybetlilik, görkem[/TD]
          [TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]içtima: toplanma, bir araya gelme[/TD]
          [TD]katre: damla[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]kelimat-ı Rabbâniye: Rab olan Allah’a ait kelimeler, sözler[/TD]
          [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]medar: dayanak noktası, eksen[/TD]
          [TD]melâike: melekler[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]muamele: davranış, iş[/TD]
          [TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]mükâleme-i Rabbâniye: terbiye edici olan Allah’ın konuşması[/TD]
          [TD]münasebet: bağlantı, ilgi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
          [TD]raiyet: halk, tabi olanlar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]sadık: doğru, gerçek[/TD]
          [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tarz-ı mükâleme: karşılıklı konuşma tarzı[/TD]
          [TD]tebliğ: bildirme, ulaştırma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
          [TD]teksir: çoğaltma[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak[/TD]
          [TD]umum: bütün, genel[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
          [TD]vahiy: Cenâb-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) vasıtası ile peygamberlere bildirilen emir ve yasaklar[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]vech: yön, taraf[/TD]
          [TD]yaver: yardımcı[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]zemin: yer, dünya[/TD]
          [TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD]âmi: cahil, sıradan kimse[/TD]
          [TD]şümul: kapsamlılık[/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #803157
          Anonim

            Sonra, ilhamın mahiyetine ve hikmetine ve şehadetine baktı, gördü ki: Mahiyeti ile hikmeti ve neticesi dört nurdan terekküp ediyor.
            Birincisi: Teveddüd-ü İlâhî denilen kendini mahlûkatına fiilen sevdirdiği gibi, kavlen vehuzuren ve sohbeten dahi sevdirmek, vedûdiyetin ve rahmâniyetin muktezasıdır.
            İkincisi: İbâdının dualarına fiilen cevap verdiği gibi, kavlen dahi perdeler arkasında icabet etmesi, rahîmiyetin şe’nidir.
            Üçüncüsü: Ağır beliyelere ve şiddetli hallere düşen mahlûkatlarının istimdatlarına ve feryatlarına ve tazarruatlarına fiilen imdat ettiği gibi, bir nevi konuşması hükmünde olanilhâmî kavillerle de imdada yetişmesi, rububiyetin lâzımıdır.
            Dördüncüsü: Çok âciz ve çok zayıf ve çok fakir ve çok ihtiyaçlı ve kendi malikini ve hâmisini ve müdebbirini ve hafîzını bulmaya pek çok muhtaç ve müştak olan zîşuur masnularına,vücudunu ve huzurunu ve himayetini fiilen ihsas ettiği gibi, bir nevi mükâleme-i Rabbâniyehükmünde sayılan bir kısım sadık ilhamlar perdesinde ve mahsus ve bir mahlûka bakan has ve bir vecihte, onun kàbiliyetine göre, onun kalb telefonuyla, kavlen dahi kendi huzurunu vevücudunu ihsas etmesi, şefkat-i ulûhiyetin ve rahmet-i rubûbiyetin zarurî ve vâcip birmuktezasıdır diye anladı.
            Sonra ilhamın şehadetine baktı, gördü: Nasıl ki, güneşin faraza şuuru ve hayatı olsaydı ve o halde, ziyasındaki yedi rengi, yedi sıfatı olsaydı, o cihette, ışığında bulunan şuâları ve cilveleri ile bir tarz konuşması bulunacaktı. Ve bu vaziyette, misalinin ve aksinin şeffaf şeylerde bulunması; ve her âyine ve her parlak şeyler ve cam parçaları ve kabarcıklar ve katreler, hattâ şeffaf zerrelerle herbirinin kàbiliyetine göre konuşması; ve onların hâcâtına cevap vermesi; ve bütün onlar güneşin vücuduna şehadet etmesi; ve hiçbir iş, bir işe mâni olmaması; ve bir konuşması, diğer konuşmaya müzahemet etmemesi bilmüşahede görüleceği gibi, aynen

            [TABLE]
            [TR]
            [TD]beliye: felâket, musibet[/TD]
            [TD]bilmüşahede: gözle görüldüğü gibi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]cihet: taraf, yön[/TD]
            [TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]faraza: varsayalım ki[/TD]
            [TD]fiilen: fiil ve davranışla[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hafîz: daima koruyan[/TD]
            [TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]himayet: himaye etme, koruma[/TD]
            [TD]huzuren: yakınında olarak[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]hâcât: ihtiyaçlar[/TD]
            [TD]hâmi: koruyucu[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ibâd: kullar[/TD]
            [TD]icabet etmek: cevap vermek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ihsas etmek: hissettirmek[/TD]
            [TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]ilhâmî: ilham ile elde edilen; ilham ile ulaşılan[/TD]
            [TD]imdat etmek: yardım etmek[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]istimdat: yardım dileme[/TD]
            [TD]katre: damla[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]kavil: söz[/TD]
            [TD]kavlen: sözle[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mahiyet: esas nitelik, özellik[/TD]
            [TD]mahlûk: yaratık[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
            [TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
            [TD]mâlik: sahip[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]müdebbir: idare eden, ilmiyle herşeyin sonunu görüp ona göre hikmetle iş yapan[/TD]
            [TD]mükâleme-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın Zâtına has konuşması[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]müzahemet etmek: zahmet ve sıkıntı vermek, engel olmak[/TD]
            [TD]müştak: arzulu, çok istekli[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
            [TD]rahmet-i rubûbiyet: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren ve onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın rahmeti[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]rahmâniyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan merhamet ediciliği[/TD]
            [TD]rububiyet: Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]sadık: doğru[/TD]
            [TD]tazarruat: yakarışlar, niyazlar[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]terekküp: birleşme, meydana gelme[/TD]
            [TD]teveddüd-ü İlâhî: Allah’ın Kendini sevdirmesi[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vecih: şekil, yön[/TD]
            [TD]vedûdiyet: Kendini sevdirme[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]vâcip: zorunlu[/TD]
            [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zerre: atom[/TD]
            [TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]zîşuur: şuur sahibi[/TD]
            [TD]âciz: güçsüz, zavallı[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şefkat-i ulûhiyet: İlâhlık şefkati[/TD]
            [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD]şe’n: hal, nitelik, özellik[/TD]
            [TD]şua: parıltı, ışık[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #803158
            Anonim

              öyle de: ezel ve ebedin Zülcelâl Sultanı ve bütün mevcudatın Zülcemâl Hâlık-ı Zîşanı olanŞems-i Sermedînin mükâlemesi dahi onun ilmi ve kudreti gibi, küllî ve muhit olarak herşeyinkàbiliyetine göre tecellî etmesi; hiçbir suâl bir suâle, bir iş bir işe, bir hitap bir hitaba mâni olmaması ve karıştırmaması bildebahe anlaşılıyor. Ve bütün o cilveler, o konuşmalar, oilhamlar birer birer ve beraber bil’ittifak o Şems-i Ezelînin huzuruna ve vücub-u vücuduna vevahdetine ve ehadiyetine delâlet ve şehadet ettiklerini aynelyakîne yakın bir ilmelyakînle bildi.
              İşte, bu meraklı misafirin âlem-i gaybdan aldığı ders-i marifetine kısa bir işaret olarak,Birinci Makamın On Dördüncü ve On beşinci Mertebelerinde,


              لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِجْمَاعُ جَمِيعِ الْوَحْيَاتِ الْحَقَّةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّنَزُّلاَتِ اْلإِلٰهِيَّةِ، وَلِلْمُكَالَمَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ، وَلِلتَّعَرُّفَاتِ الرَبَّانِيَّةِ وَلِلْمُقَابَلاَتِ الرَّحْمَانِيَّةِ، عِنْدَ مُنَاجَاةِ عِبَادِهِ، وَلِْلاِشْعَارَاتِ الصَّمَدَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَخْلُوقَاتِهِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِتِّفَاقُ اْلاِلْهَامَاتِ الصَّادِقَةِ الْمُتَضَمِّنَةِ لِلتَّوَدُّدَاتِ اْلاِلٰهِيَّةِ، وَلِـْلاِجَابَاتِ الرَّحْمَانِيَّةِ لِدَعَوَاتِ مَخْلُوقَاتِهِ، وَلِْلاِمْدَادَاتِ الرَّبَّانِيَّةِ لاِسْتِغَاثَاتِ عِبَادِهِ وَلِْلاِحْسَاسَاتِ السُّبْحَانِيَّةِ لِوُجُودِهِ لِمَصْنُوعَاتِهِ blank.gif1
              denilmiştir.


              [NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, tenezzülât-ı İlâhiyeyi ve mükâlemât-ı Sübhâniyeyi ve taarrüfât-ı Rabbâniyeyi ve kullarının münâcâtına mukabelât-ı Rahmâniyeyi ve mahlûkatına vücudunu ihsas eden iş’ârât-ı Samedâniyeyi mutazammın bütün hak vahiylerin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, teveddüd-ü İlâhiyeyi ve mahlûkatının duâlarına icâbât-ı Rahmâniyeyi ve kullarının istiğaselerine imdadat-ı Rabbâniyeyi ve masnuatına vücudunu bildiren ihsasat-ı Sübhâniyeyi mutazammın sadık ilhamların ittifakı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.

              [/NOT]


              [TABLE]
              [TR]
              [TD]Hâlık-ı Zîşan: şan sahibi, her şeyin yaratıcısı Allah[/TD]
              [TD]Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Zülcemâl: mükemmellik, kusursuzluk sahibi, sonsuz güzellik sahibi Allah[/TD]
              [TD]aynelyakin: gözlem ve müşahedeye dayanarak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
              [TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
              [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ders-i marifet: Allah’ı tanıma, bilme dersi[/TD]
              [TD]ebed: sonu olmayan sonsuzluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi[/TD]
              [TD]ezel: başlangıcı olmayan sonsuzluk[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ[/TD]
              [TD]ilmelyakin: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]kudret: Allah’ın bütün varlığı kuşatan güç ve iktidarı[/TD]
              [TD]kàbiliyet: yetenek[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]küllî: kapsamlı tür[/TD]
              [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]muhit: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
              [TD]mükâleme: karşılıklı konuşma[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]tecellî: yansıma, görünme[/TD]
              [TD]vahdet: birlik[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
              [TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri herşeyi aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır[/TD]
              [TD]Şems-i Sermedî: Devamlı Güneş, bu tabir devamlı olarak herşeyi nurlandıran ve aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır[/TD]
              [/TR]
              [TR]
              [TD]şehadet etmek: şahitlik etmek, tanıklık etmek[/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #803159
              Anonim

                Sonra, o dünya seyyahı kendi aklına dedi ki:
                “Madem bu kâinatın mevcudatıyla Mâlikimi ve Hâlıkımı arıyorum; elbette herşeyden evvel bumevcudatın en meşhuru ve a’dâsının tasdikiyle dahi en mükemmeli ve en büyük kumandanı ve en namdar hâkimi ve sözce en yükseği ve akılca en parlağı ve on dört asrı faziletiyle ve Kur’ân’ıyla ışıklandıran Muhammed-i Arabî Aleyhisselâtü Vesselâmı ziyaret etmek ve aradığımı ondan sormak için Asr-ı Saadete beraber gitmeliyiz’” diyerek, aklıyla beraber o asra girdi, gördü ki:
                O asır, hakikaten, o zât (a.s.m.) ile bir saadet-i beşeriye asrı olmuş. Çünkü, en bedevî ve en ümmî bir kavmi, getirdiği nur vasıtasıyla, kısa bir zamanda dünyaya üstad ve hâkimeylemiş.
                Hem kendi aklına dedi: “Biz en evvel, bu fevkalâde zâtın (a.s.m.) bir derece kıymetini ve sözlerinin hakkaniyetini ve ihbârâtının doğruluğunu bilmeliyiz. Sonra Hâlıkımızı ondan sormalıyız” diyerek taharriye başladı. Bulduğu hadsiz kat’î delillerden, burada, yalnız dokuzkülliyetine birer kısa işaret edilecek.
                Birincisi: Bu zâtta (a.s.m.), hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi, bütün güzel huyların vehasletlerin bulunması; ve
                وَانْشَقَّ الْقَمَرُ blank.gif1 وَمَا رَمَيْتَ إِذْ رَمَيْتَ وَلٰكِنَّ اللهَ رَمٰى blank.gif2 âyetlerinin sarahatiyle, bir parmağının işaretiyle kamer iki parça olması; ve bir avucuyla a’dasının ordusuna attığı az bir toprak, umum o ordunun gözlerine girmesiyle kaçmaları; ve susuz kalmış kendi ordusuna, beş parmağından kevser gibi akan suyu kifayetderecesinde içirmesi gibi, nass-ı kat’î ile ve bir kısmı tevatürle yüzer mu’cizatın onun elindezâhir olmasıdır. Bu mu’cizattan, üç yüzden ziyade bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup olanMu’cizat-ı Ahmediye (a.s.m.) namındaki harika ve kerametli bir risalede kat’î delilleriyle beraber beyan edildiğinden, onları ona havale ederek dedi ki:


                [NOT]Dipnot-1 “Ay yarıldı.” Kamer Sûresi, 54:1.

                Dipnot-2 “Attığın zaman da sen atmadın, ancak Allah attı.” Enfâl Sûresi, 8:17.

                [/NOT]

                [TABLE]
                [TR]
                [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
                [TD]Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
                [TD]Muhammed-i Arabî: Arapların içinden çıkan peygamberimiz Hz. Muhammed[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]Mâlik: sahip; herşeyin gerçek sahibi olan Allah[/TD]
                [TD]a’dâ: düşmanlar[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
                [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]fazilet: değer ve üstünlük[/TD]
                [TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                [TD]hakikaten: gerçekten[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
                [TD]haslet: huy, özellik, karakter[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]hâkim: hükmeden, yöneten[/TD]
                [TD]ihbarat: haber vermeler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kamer: ay[/TD]
                [TD]keramet: Allah’ın ikramına ve lütfuna nail olmuş[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kevser: Cennette bulunan bir havuz[/TD]
                [TD]kifayet: yeterli[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
                [TD]külliyet: bütünlük, kapsamlılık[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
                [TD]mu’cizât: mu’cizeler; Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şeyler[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]mu’cizât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m) gösterdiği mu’cizeler[/TD]
                [TD]nam: ad[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
                [TD]nass-ı kat’î: açık ve kesin hüküm; Kur’ân ve sahih sünnet gibi[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]risale: mektup, Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm[/TD]
                [TD]saadet-i beşeriye: insanlığın mutluluğu[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]sarahat: açıklık[/TD]
                [TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
                [TD]tasdik: doğrulama, kabul etme[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]tevatür: yalan üzerine birleşmeleri mümkün olmayan bir topluluk tarafından bir haber veya hadîs-i şerifin aktarılması[/TD]
                [TD]umum: bütün, genel[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ziyade: çok[/TD]
                [TD]zâhir: görünme, ortaya çıkma[/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #803160
                Anonim

                  “Bu kadar ahlâk-ı hasene ve kemâlâtla beraber bu kadar mu’cizat-ı bâhiresi bulunan bir zât (a.s.m.) elbette en doğru sözlüdür. Ahlâksızların işi olan hileye, yalana, yanlışa tenezzül etmesi kàbil değil.”


                  İkincisi: Elinde, bu kâinat Sahibinin bir fermanı bulunduğu ve o fermanı her asırda üç yüz milyondan ziyade insanların kabul ve tasdik ettikleri ve o ferman olan Kur’ân-ı Azîmüşşanın, yedi vech ile harika olmasıdır. Ve bu Kur’ân’ın, kırk vech ile mu’cize olduğu ve KâinatHâlıkının sözü bulunduğu, kuvvetli delilleriyle beraber Yirmi Beşinci Söz ve Mu’cizat-ı Kur’âniyenamlarındaki ve Risale-i Nur’un bir güneşi olan meşhur bir risalede tafsilen beyan edilmesinden, onu, ona havale ederek dedi: “Böyle ayn-ı hak ve hakikat bir fermanın tercümanı ve tebliğ edicisi bir zâtta (a.s.m.), fermana cinayet ve ferman sahibine hıyanethükmünde olan yalan olamaz ve bulunamaz.”
                  Üçüncüsü: O zât (a.s.m.) öyle bir şeriat ve bir İslâmiyet ve bir ubûdiyet ve bir dua ve bir davet ve bir imanla meydana çıkmış ki, onların ne misli var ne de olur. Ve onlardan daha mükemmel, ne bulunmuş ve ne de bulunur. Çünkü, ümmî bir zâtta (a.s.m.) zuhur eden oşeriat, on dört asrı ve nev-i beşerin humsunu, âdilâne ve hakkaniyet üzere ve müdakkikanehadsiz kanunlarıyla idare etmesi, emsal kabul etmez.


                  Hem, ümmî bir zâtın (a.s.m.) ef’âl ve akvâl ve ahvâlinden çıkan İslâmiyet, her asırda, üç yüz milyon insanın rehberi ve mercii ve akıllarının muallimi ve mürşidi ve kalblerinin münevviri ve musaffîsi ve nefislerinin mürebbîsi ve müzekkîsi ve ruhlarının medâr-ı inkişafı ve maden-i terakkiyatı olması cihetiyle, misli olamaz ve olamamış.
                  Hem, dininde bulunan bütün ibâdâtın bütün envâında en ileri olması; ve herkesten ziyadetakvâda bulunması ve Allah’tan korkması; ve fevkalâde daimî

                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
                  [TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri[/TD]
                  [TD]ahlâk-ı hasene: güzel ahlâk[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ahvâl: haller, davranışlar[/TD]
                  [TD]akvâl: sözler, konuşmalar[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ayn-ı hak: doğrunun ta kendisi[/TD]
                  [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                  [TD]ef’âl: fiiller, işler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]emsal: benzer[/TD]
                  [TD]envâ: çeşitler, türler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ferman: buyruk, emir[/TD]
                  [TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                  [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hakkaniyet: doğruluk[/TD]
                  [TD]hums: beşte bir[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]hıyanet: hainlik, ihanet[/TD]
                  [TD]ibâdât: ibadetler[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
                  [TD]kàbil: mümkün[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
                  [TD]maden-i terakkiyat: ilerleme kaynağı[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]medâr-ı inkişafât: gelişme ve yükselme kaynağı[/TD]
                  [TD]merci: başvurulacak, sığınılacak yer[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]misl: benzer[/TD]
                  [TD]muallim: öğretmen[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mucizat-ı bâhire: ap açık, aşikâr mu’cizeler[/TD]
                  [TD]musaffî: arındıran, temizleyen[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
                  [TD]müdakkikane: dikkatlice, araştırıp inceleyerek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]münevvir: nurlandıran, aydınlatan[/TD]
                  [TD]mürebbî: terbiye edici, eğitici[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]mürşid: doğru yol gösteren[/TD]
                  [TD]müzekkî: arındıran, ıslah eden[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]nam: ad[/TD]
                  [TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]risale: mektup, Risale-i Nur Külliyatı’ndan her bir bölüm[/TD]
                  [TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]takvâ: Allah’tan korkup emir ve yasaklarına titizlikle uyma[/TD]
                  [TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]tebliğ etmek: bildirmek[/TD]
                  [TD]tenezzül etmek: inmek, alçalmak[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
                  [TD]vecih: şekil, yön[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]ziyade: çok[/TD]
                  [TD]zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]âdilâne: adaletli bir şekilde[/TD]
                  [TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD]şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâmiyet[/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #803161
                  Anonim

                    mücahedat ve dağdağalar içinde tam tamına ubûdiyetin en ince esrarına kadar müraat etmesi; ve hiç kimseyi taklit etmeyerek ve tam mânâsıyla ve müptediyâne fakat en mükemmel olarak, hem iptidâ ve intihâyı birleştirerek yapması, elbette misli görülmez ve görünmemiş.
                    Hem binler dua ve münâcâtlarından Cevşenü’l-Kebîr ile, öyle bir marifet-i Rabbâniye ile, öyle bir derecede Rabbini tavsif ediyor ki, o zamandan beri gelen ehl-i mârifet ve ehl-i velâyet, telâhuk-u efkârla beraber, ne o mertebe-i marifete ve ne de o derece-i tavsife yetişememeleri gösteriyor ki, duada dahi onun misli yoktur. Risale-i Münâcâtın başındaCevşenü’l-Kebîr’in doksan dokuz fıkrasından bir fıkrasının kısacık bir meâlinin beyan edildiği yere bakan adam, “Cevşen’in dahi misli yoktur” diyecek.


                    Hem, tebliğ-i risalette ve nâsı hakka davette o derece metanet ve sebat ve cesaret göstermiş ki, büyük devletler ve büyük dinler, hattâ kavim ve kabilesi ve amcası ona şiddetliadavet ettikleri halde, zerre miktar bir eser-i tereddüt, bir telâş, bir korkaklık göstermemesi ve tek başıyla bütün dünyaya meydan okuması ve başa da çıkarması ve İslâmiyeti dünyanın başına geçirmesi ispat eder ki, tebliğ ve davette dahi misli olmamış ve olamaz.


                    Hem, imanda, öyle fevkalâde bir kuvvet ve harika bir yakîn ve mu’cizâne bir inkişaf vecihanı ışıklandıran bir ulvî itikad taşımış ki, o zamanın hükümranı olan bütün efkârı veakideleri ve hükemanın hikmetleri ve ruhanî reislerin ilimleri ona muarız ve muhalif ve münkiroldukları halde onun ne yakînine, ne itikadına, ne itimadına, ne itminanına hiçbir şüphe, hiçbir tereddüt, hiçbir zaaf, hiçbir vesvese vermemesi ve mâneviyatta ve meratib-i imaniyedeterakki eden başta Sahabeler

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD]Cevşenü’l-Kebîr: büyük zırh anlamında Peygamberimize vahiyle gelen büyük ve önemli bir dua[/TD]
                    [TD]Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]Risale-i Münâcât: Münâcât Risalesi (Üçüncü Şuâ)[/TD]
                    [TD]Sahabe: Hz. Peygamberi (a.s.m.) görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]adâvet: düşmanlık[/TD]
                    [TD]akide: inanç[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
                    [TD]cihan: âlem, dünya[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]dağdağa: kargaşa, karışıklık[/TD]
                    [TD]derece-i tavsif: Allah’ı vasıflandırma derecesi, nitelendirme seviyesi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]efkâr: fikirler[/TD]
                    [TD]ehl-i marifet: Allah’ı bilme ve tanıma lütfuna eren kimseler[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ehl-i velâyet: velî kullar, Allah dostları[/TD]
                    [TD]eser-i tereddüt: tereddüt eseri, kararsızlık belirtisi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]esrar: sırlar, incelikler[/TD]
                    [TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]fıkra: bölüm, kısım[/TD]
                    [TD]hikmet: felsefe ilmi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]hükema: filozoflar, felsefeciler[/TD]
                    [TD]hükümran: hükmeden, hüküm sahibi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]inkişaf: gelişme[/TD]
                    [TD]intihâ: son, netice[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]iptida: başlangıç[/TD]
                    [TD]itikad: inanç, inanma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]itminan: inanma, tatmin olma[/TD]
                    [TD]marifet-i Rabbâniye: Cenâb-ı Allah’ı tanıma ve bilme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]meratib-i imaniye: iman mertebeleri, dereceleri[/TD]
                    [TD]mertebe-i marifet: Allah’ı tanıma, bilme derecesi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]metanet: sağlamlık[/TD]
                    [TD]misl: benzer[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]muarız: karşı gelen[/TD]
                    [TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mu’cizane: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
                    [TD]mâneviyat: mânevî âleme ait olan şeyler, soyut gerçekler; fazilet ve ahlâk[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]mücahedat: mücahedeler, mücadeleler[/TD]
                    [TD]münkir: inanmayan, inkar eden[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]münâcât: Allah’a yalvarış, dua[/TD]
                    [TD]müptediyâne: yeni baştan başlayarak[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]müraat etmek: gözetmek, uymak[/TD]
                    [TD]nâs: insanlar[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ruhanî reis: dinî lider; dinî konularda otorite sahibi kimse[/TD]
                    [TD]sebat: kararlılık, sabit olma[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tavsif etmek: sıfatlarını bildirmek, vasıflarını anlatmak[/TD]
                    [TD]tebliğ: ulaştırma, bildirme[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]tebliğ-i risalet: peygamberliğin ilânı, mesajı[/TD]
                    [TD]telâhuk-u efkâr: düşünce ve tecrübelerin birikimi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
                    [TD]tereddüt: şüphe[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
                    [TD]ulvî: yüce, yüksek[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]vesvese vermek: şüpheye düşürmek, kuşkulandırmak[/TD]
                    [TD]yakîn: kesin ve doğru bilgi[/TD]
                    [/TR]
                    [TR]
                    [TD]zaaf: zayıflık, güçsüzlük[/TD]
                    [TD]zerre miktar: çok az miktar[/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #803162
                    Anonim

                      ve bütün ehl-i velâyet, onun, her vakit, mertebe-i imanından feyz almaları ve onu en yüksek derecede bulmaları, bilbedahe gösterir ki, imanı dahi emsalsizdir.
                      İşte, böyle emsalsiz bir şeriat ve misilsiz bir İslâmiyet ve harika bir ubûdiyet ve fevkalâde bir dua ve cihan-pesendâne bir dâvet ve mu’cizâne bir iman sahibinde, elbette hiçbir cihetle yalan olamaz ve aldatmaz diye anladı ve aklı dahi tasdik etti.
                      Dördüncüsü: Enbiyaların (aleyhimüsselâm) icmâı, nasıl ki vücud ve vahdâniyet-i İlâhiyeyegayet kuvvetli bir delildir; öyle de, bu zâtın doğruluğuna ve risaletine gayet sağlam birşehadettir. Çünkü enbiya aleyhimüsselâmın doğruluklarına ve peygamber olmalarına medarolan ne kadar kudsî sıfatlar ve mu’cizeler ve vazifeler varsa, o zâtta en ileride olduğu tarihçemusaddaktır. Demek onlar, nasıl ki, lisan-ı kàl ile Tevrat, İncil, Zebur ve suhuflarında bu zâtın (a.s.m.) geleceğini haber verip insanlara beşaret vermişler—ki, kütüb-ü mukaddesenin obeşaretli işârâtından yirmiden fazla ve pek zâhir bir kısmı, On Dokuzuncu Mektup’ta güzelcebeyan ve ispat edilmiş—öyle de, lisan-ı halleriyle, yani nübüvvetleriyle ve mu’cizeleriyle, kendi mesleklerinde ve vazifelerinde en ileri ve en mükemmel olan bu zâtı tasdik edip dâvâsını imza ediyorlar. Ve lisan‑ı kàl ve icmâ ile vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, lisan-ı hal ile ve ittifak ile de, bu zâtın sadıkıyetine şehadet ediyorlar diye anladı.
                      Beşincisi: Bu zâtın düsturlarıyla ve terbiyesi ve tebaiyetiyle ve arkasından gitmeleriyle hakka, hakikate, kemâlâta, kerâmâta, keşfiyata, müşahedata yetişen binlerce evliya, vahdâniyete delâlet ettikleri gibi, üstadları olan bu zâtın sadıkıyetine ve risaletine icmâ veittifakla şehadet ediyorlar. Ve âlem-i gaybdan verdiği haberlerin bir kısmını nur-u velâyetle müşahede etmeleri; ve umumunu, nur-u

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD]Tevrat: (bk. bilgiler)[/TD]
                      [TD]Zebur: (bk. bilgiler)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selâmı onların üzerine olsun[/TD]
                      [TD]beyan: açıklama, anlatım[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]beşaret: müjdeleme[/TD]
                      [TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]cihan-pesendâne: dünyaya kabul ettiren bir şekilde[/TD]
                      [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
                      [TD]düstur: kural, prensip[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]ehl-i velâyet: velî kullar, Allah dostları[/TD]
                      [TD]emsâlsiz: benzersiz, eşsiz[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
                      [TD]evliya: veliler, Allah dostları[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
                      [TD]feyz: mânevî gıda[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]gayet: son derece[/TD]
                      [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]icmâ: fikir birliği, birleşme[/TD]
                      [TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]işârât: işaretler[/TD]
                      [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kerâmât: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görünen olağanüstü haller[/TD]
                      [TD]keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
                      [TD]kütüb-ü mukaddese: kutsal kitaplar; Tevrat, Zebur, İncil ve Kur’ân-ı Kerim[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]lisan-ı hal: hal dili[/TD]
                      [TD]lisân-ı kàl: konuşma dili, sözlü ifade[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]medar: sebep, vesile[/TD]
                      [TD]mertebe-i iman: iman mertebesi, derecesi[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]misilsiz: benzersiz, eşsiz[/TD]
                      [TD]musaddak: doğrulanan, onaylanan[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şeyler[/TD]
                      [TD]mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]müşahedat: mânevî âlemde yapılan gözlemler, müşahedeler[/TD]
                      [TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]nur-u velâyet: velilik ışığı[/TD]
                      [TD]nübüvvet: peygamberlik[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]risalet: elçilik, peygamberlik[/TD]
                      [TD]sadıkıyet: doğruluk, sadakat[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]suhuf: bâzı peygamberlere gelen sahife halindeki kitaplar[/TD]
                      [TD]tasdik etmek: onaylamak, doğrulamak[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]tebaiyet: tabi olma, uyma[/TD]
                      [TD]ubûdiyet: Allah’a kulluk[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]umum: bütün, genel[/TD]
                      [TD]vahdâniyet/vahdâniyet-i İlâhiye: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
                      [TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
                      [TD]İncil: (bk. bilgiler)[/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #803187
                      Anonim

                        iman ile, ya ilmelyakîn veya aynelyakîn veya hakkalyakîn suretinde itikad ve tasdik etmeleri, üstadları olan bu zâtın derece-i hakkaniyet ve sadıkıyetini güneş gibi gösterdiğini gördü.


                        Altıncısı: Bu zâtın, ümmîliğiyle beraber, getirdiği hakaik-i kudsiye ve ihtirâ ettiğiulûm-u âliye ve keşfettiği mârifet-i İlâhiyenin dersiyle ve talimiyle mertebe-i ilmiyede en yüksek makama yetişen milyonlar asfiya-yı müdakkikîn ve sıddîkîn-i muhakkikînve dâhi hükema-i mü’minîn bu zâtın üssül’esas dâvâsı olan vahdâniyeti kuvvetliburhanlarıyla bil’ittifak ispat ve tasdik ettikleri gibi, bu muallim-i ekberin ve bu üstâd-ı âzamın hakkaniyetine ve sözlerinin hakikat olduğuna ittifakla şehadetleri, gündüz gibi bir hüccet-i risaleti ve sadıkıyetidir. Meselâ, Risale-i Nur, yüz parçasıyla, bu zâtınsadakatının birtek burhanıdır.


                        Yedincisi: Âl ve Ashâb namında ve nev-i beşerin enbiyadan sonra feraset ve dirayet ve kemâlâtla en meşhuru ve en muhterem ve en namdarı ve en dindar ve keskin nazarlı taife-i azîmesi, kemâl-i merakla ve gayet dikkat ve nihayet ciddiyetle bu zâtın bütün gizli ve âşikâr hallerini ve fikirlerini ve vaziyetlerini taharrî ve teftiş ve tetkik etmeleri neticesinde, bu zâtın dünyada en sadık ve en yüksek ve en haklı vehakikatli olduğuna ittifakla ve icmâ ile sarsılmaz tasdikleri ve kuvvetli imanları, güneşin ziyasına delâlet eden gündüz gibi bir delildir diye anladı.


                        Sekizincisi: Bu kâinat, nasıl ki kendini icad ve idare ve tertip eden ve tasvir ve takdir ve tedbir ile bir saray gibi, bir kitap gibi, bir sergi gibi, bir temâşâgâh gibi

                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD]Ashâb: Sahabiler, Peygamberimizi dünya gözüyle görüp, onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
                        [TD]asfiya-yı müdakkikîn: Hz. Peygambere vâris olup onun yolundan giden takvâ sahibi ve gerçekleri tam olarak araştıran, delilleriyle isbat eden büyük velîler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]aynelyakin: gözlem ve müşahedeye dayanarak, şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
                        [TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]burhan: kesin delil, kanıt[/TD]
                        [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]derece-i hakkaniyet: doğruluk derecesi[/TD]
                        [TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ferâset: çabuk sezme ve anlama kàbiliyeti[/TD]
                        [TD]hakaik-ı kudsiye: mukaddes, yüce hakikatler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
                        [TD]hakkalyakin: bizzat yaşamak suretiyle, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
                        [TD]hüccet-i risalet: peygamberlik delili[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]hükema-i mü’minîn: Müslüman âlimler, iman etmiş ilim adamları[/TD]
                        [TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
                        [TD]ihtirâ etmek: yeni bir şey meydana getirme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ilmelyakin: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme[/TD]
                        [TD]itikad: inanma, inanç[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
                        [TD]kemâl-i merak: tam bir merak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
                        [TD]keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]marifet-i İlâhiye: Allah’ı tanıma ve bilme[/TD]
                        [TD]mertebe-i ilmiye: ilim mertebesi, derecesi[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]muallim-i ekber: en büyük öğretmen; Peygamber Efendimiz (a.s.m)[/TD]
                        [TD]nam: ad[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
                        [TD]nazar: bakış, düşünce[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
                        [TD]nihayet: son[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]nur-u iman: iman nuru, ışığı[/TD]
                        [TD]sadâkat: doğruluk[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]sadık: doğru[/TD]
                        [TD]sadıkıyet: doğruluk[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                        [TD]sıddîkîn-i muhakkikîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olan, hakikatleri delilleriyle bilen büyük araştırmacı âlimler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
                        [TD]taife-i azîme: büyük topluluk, gurup[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]talim: öğretme, eğitme[/TD]
                        [TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tasvir: şekil ve suret verme[/TD]
                        [TD]tedbir: çekip çevirme, idare etme[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]temâşâgâh: seyir yeri[/TD]
                        [TD]tertip etmek: düzenlemek, düzene koymak[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]tetkik etmek: incelemek, derinliğine araştırmak[/TD]
                        [TD]ulûm-u âliye: yüksek ilimler[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı[/TD]
                        [TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]Âl: Peygamberimizin ailesi ve onun soyundan gelenler[/TD]
                        [TD]âşikâr: ap açık[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]ümmîlik: okuma yazma bilmeme[/TD]
                        [TD]üssü’l-esas: temel esas[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD]üstad-ı âzam: en büyük üstad; Peygamber Efendimiz (a.s.m)[/TD]
                        [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #803188
                        Anonim

                          tasarruf eden Sâniine ve Kâtibine ve Nakkâşına delâlet eder. Öyle de, kâinatınhilkatindeki makàsıd-ı İlâhiyeyi bilecek ve bildirecek ve tahavvülâtındaki Rabbânîhikmetlerini talim edecek ve vazifedarâne harekâtındaki neticeleri ders verecek vemahiyetindeki kıymetini ve içindeki mevcudatın kemâlâtını ilân edecek ve o kitab-ı kebîrin mânâlarını ifade edecek bir yüksek dellâl, bir doğru keşşaf, bir muhakkiküstad, bir sadık muallim istediği ve iktiza ettiği ve herhalde bulunmasına delâlet ettiğicihetiyle, elbette bu vazifeleri herkesten ziyade yapan bu zâtın hakkaniyetine ve bukâinat Hâlıkının en yüksek ve sadık bir memuru olduğuna şehadet ettiğini bildi.


                          Dokuzuncusu: Madem bu san’atlı ve hikmetli masnuatıyla kendi hünerlerini ve san’atkârlığının kemâlâtını teşhir etmek; ve bu süslü ve ziynetli nihayetsizmahlûkatıyla kendini tanıttırmak ve sevdirmek; ve bu lezzetli ve kıymetli hesapsız nimetleriyle kendine teşekkür ve hamd ettirmek; ve bu şefkatli ve himayetli umumîterbiye ve iaşe ile, hattâ ağızların en ince zevklerini ve iştihaların her nev’ini tatmin edecek bir surette ihzar edilen Rabbânî it’amlar ve ziyafetlerle kendi rubûbiyetine karşı minnettarâne ve müteşekkirâne ve perestişkârâne ibadet ettirmek; ve mevsimlerin tebdili ve gece-gündüzün tahvili ve ihtilâfı gibi azametli ve haşmetlitasarrufat ve icraat ve dehşetli ve hikmetli faaliyet ve hallâkıyetle kendi ulûhiyetini izhar ederek, o ulûhiyetine karşı iman ve teslim ve inkıyad ve itaat ettirmek; ve her vakit iyiliği ve iyileri himaye, fenalığı ve fenaları izale ve semâvî tokatlarla zalimleri ve yalancıları imha etmek cihetiyle, hakkaniyet

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
                          [TD]Kâtib: bütün varlıkları bir kitap yazar gibi, mükemmel bir şekilde yaratan Allah[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah[/TD]
                          [TD]Rabbânî: Rab olan Allah’a ait[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
                          [TD]azametli: büyük, yüce[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                          [TD]dehşetli: korkunç, ürkütücü[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]dellâl: davetçi, ilân edici[/TD]
                          [TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
                          [TD]hallâkiyet: yaratıcılık[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]harekât: hareketler[/TD]
                          [TD]haşmetli: görkemli, heybetli[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
                          [TD]hilkat: yaratılış[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]himâyet: koruma[/TD]
                          [TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ihtilâf: anlaşmazlık, uyuşmazlık[/TD]
                          [TD]ihzar etmek: hazırlamak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
                          [TD]imha etmek: yok etmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]inkıyad: boyun eğme, itaat etme[/TD]
                          [TD]it’am: yedirme[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]izale: giderme[/TD]
                          [TD]izhar etmek: göstermek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
                          [TD]keşşaf: keşf edici, açığa çıkarıcı[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]kitab-ı kebîr: büyük kitap, kâinat[/TD]
                          [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mahiyet: esas, nitelik, özellik[/TD]
                          [TD]mahlûkat: yaratılmışlar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]makàsıd-ı İlâhiye: Allah’ın gözettiği yüce maksatlar, gayeler[/TD]
                          [TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
                          [TD]minnettârâne: minnet duyarak, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür hissi taşıyarak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]muallim: öğretmen[/TD]
                          [TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]müteşekkirâne: teşekkür ederek[/TD]
                          [TD]nev’i: çeşit, tür[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
                          [TD]perestişkârâne: taparcasına[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması[/TD]
                          [TD]sadık: doğru[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
                          [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tahavvülât: başkalaşmalar[/TD]
                          [TD]tahvil: dönüşüm[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]talim etmek: öğretmek[/TD]
                          [TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tasarrufât: kullanımlar, faaliyetler[/TD]
                          [TD]tatmin etmek: doyurmak[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]tebdil: değişim[/TD]
                          [TD]teşhir etmek: sergilemek[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığı[/TD]
                          [TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]vazifedarâne: vazifeli olarak, görevli olarak[/TD]
                          [TD]ziyade: çok[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD]ziynetli: süslü[/TD]
                          [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #803189
                          Anonim

                            ve adaletini göstermek isteyen perde arkasında birisi var. Elbette ve herhalde, o gaybî Zâtın yanında en sevgili mahlûku ve en doğru abdi ve onun mezkûrmaksatlarına tam hizmet ederek, hilkat-i kâinatın tılsımını ve muammâsını hall ve keşfeden ve daima o Hâlıkının namına hareket eden ve Ondan istimdat eden vemuvaffakiyet isteyen ve Onun tarafından imdada ve tevfike mazhar olan veMuhammed-i Kureyşî denilen bu zât (a.s.m.) olacak.


                            Hem aklına dedi: Madem bu mezkûr dokuz hakikatler bu zâtın sıdkına şehadetederler. Elbette bu âdem, benî Âdemin medar-ı şerefi ve bu âlemin medar-ı iftiharıdır. Ve ona “Fahr-i Âlem” ve “Şeref-i Benî Âdem” denilmesi pek lâyıktır. Ve onun elinde bulunan ferman-ı Rahmânî olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın haşmet-i saltanat-ı mâneviyesinin nısf-ı arzı istilâsı ve şahsî kemâlâtı ve yüksek hasletleri gösteriyor ki, bu âlemde en mühim zât budur; Hâlıkımız hakkında en mühim söz onundur.
                            İşte gel, bak! Bu harika zâtın yüzer zâhir ve bâhir kat’î mu’cizelerinin kuvvetine ve dinindeki binler ali ve esaslı hakikatlerine istinaden, bütün dâvâlarının esası ve bütün hayatının gayesi, Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfâtına ve esmâsınadelâlet ve şehadet ve o Vâcibü’l-Vücudu ispat ve ilân ve i’lâm etmektir.
                            Demek bu kâinatın mânevî güneşi ve Hâlıkımızın en parlak bir burhanı, buHabibullah denilen zâttır ki, onun şehadetini teyid ve tasdik ve imza eden aldanmaz ve aldatmaz üç büyük icmâ var.
                            Birincisi: “Eğer perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek”blank.gif1 diyen


                            [NOT]Dipnot-1 Aliyyü’l-Kârî, el-Esrârü’l-Merfûa, s. 193.

                            [/NOT]

                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD]Fahr-i Âlem: bütün varlık âleminin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m.)[/TD]
                            [TD]Habibullah: Allah’ın en sevdiği kul olan Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
                            [TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]Muhammed-i Kureyşî: Kureyş kabilesine mensup olan Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.)[/TD]
                            [TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı mutlaka gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]abd: kul[/TD]
                            [TD]benî Âdem: insanoğlu[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]burhan: güçlü delil, kanıt[/TD]
                            [TD]bâhir: açık, âşikar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
                            [TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ferman-ı Rahmân: Rahmân olan Allah’ın buyruğu[/TD]
                            [TD]hakikat: doğru, gerçek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
                            [TD]halletmek: çözmek, deşifre etmek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]haslet: huy, özellik, karakter[/TD]
                            [TD]haşmet-i saltanat-ı mâneviye: mânevî hükümranlığının azameti, büyüklüğü[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]hilkat-i kâinat: kâinatın, evrenin yaratılışı[/TD]
                            [TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]istilâ: işgal, kaplama[/TD]
                            [TD]istimdat etmek: yardım dilemek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]istinaden: dayanarak[/TD]
                            [TD]i’lâm etmek: bildirme, duyurma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]kat’i: kesin[/TD]
                            [TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]keşfetmek: gizli bir şeyi açığa çıkarmak[/TD]
                            [TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mahlûk: yaratık[/TD]
                            [TD]maksat: amaç, gaye[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mazhar: erişme, nail olma[/TD]
                            [TD]medar-ı iftihar: iftihar vesilesi, övünme sebebi[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]medar-ı şeref: şeref sebebi, kaynağı[/TD]
                            [TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]muammâ: anlaşılması zor sır, gizem[/TD]
                            [TD]muvaffakiyet: başarı[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü şeyler[/TD]
                            [TD]nam: ad[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]nısf-ı arz: yeryüzünün yarısı[/TD]
                            [TD]perde-i gayb: görünmeyen perde[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]sıdk: doğruluk[/TD]
                            [TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tevfik: yardım[/TD]
                            [TD]teyid: destekleme, kuvvetlendirme[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]tılsım: sır, gizem[/TD]
                            [TD]vahdet: birlik[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]vücud: varlık, var oluş[/TD]
                            [TD]yakîn: kuşku ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde kesin bilme, görür gibi inanma[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak[/TD]
                            [TD]zâhir: açık, görünen[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]âdem: insan[/TD]
                            [TD]âli: yüce, yüksek[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]ğaybî: görünmeyen[/TD]
                            [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                            [/TR]
                            [TR]
                            [TD]şeref-i benî Âdem: Âdem oğullarının şerefi; insanoğlunun şeref kaynağı[/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #803190
                            Anonim

                              İmam‑ı Ali (radıyallahu anh) ve yerde iken Arş-ı Âzamı ve İsrafil’in azamet-i heykelini temâşâ eden Gavs-ı Âzam (k.s.)blank.gif1 gibi keskin nazar ve gayb-bîn gözleri bulunan binler aktâb ve evliya-yı azîmeyi câmi’ ve Âl-i Muhammed nâmıylaşöhretşiâr-ı âlem olan cemaat-i nuraniyenin icmâ ile tasdikleridir.


                              İkincisi: Bedevî bir kavim ve ümmî bir muhitte, hayat-ı içtimaiyeden ve efkâr‑ı siyasiyeden hâli ve kitapsız ve fetret asrının karanlıklarında bulunan ve pek az bir zamanda en medenî ve malûmatlı ve hayat-ı içtimaiyede ve siyasiyede en ileri olan milletlere ve hükümetlere üstad ve rehber ve diplomat ve hâkim‑i âdil olarak, şarktangarba kadar cihan-pesendane idare eden ve Sahabe nâmıyla dünyada namdar olancemaat-ı meşhurenin, ittifakla, can ve mallarını, peder ve aşiretlerini feda ettiren bir kuvvetli imanla tasdikleridir.
                              Üçüncüsü: Her asırda binlerle efradı bulunan ve her fende dâhiyâne ileri giden vemuhtelif mesleklerde çalışan, ümmetinde yetişen hadsiz muhakkik ve mütebahhirulemasının cemaat-ı uzmâsının, tevafukla ve ilmelyakîn derecesinde tasdikleridir. Demek bu zâtın vahdâniyete şehadeti, şahsî ve cüz’î değil; belki, umumî ve küllî ve sarsılmaz ve bütün şeytanlar toplansa karşısına hiç bir cihetle çıkamaz bir şehadettir diye hükmetti.


                              İşte, Asr-ı Saadette aklıyla beraber seyahat eden dünya misafiri ve hayat yolcusunun o medrese-i nuraniyeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Altıncı Mertebesinde, böyle


                              [NOT]Dipnot-1 Gümüşhanevî, Mecmûatu’l-Ahzâb (Şâzelî), s. 561.

                              [/NOT]

                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD]Arş-ı Âzam: Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer[/TD]
                              [TD]Asr-ı Saadet: Peygamberimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]Gavs-ı Âzam: [bk. bilgiler – Abdülkadir-i Geylânî (k.s.)][/TD]
                              [TD]Radıyallahu Anh: Allah ondan razı olsun[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]Sahabe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
                              [TD]aktab: kutuplar, büyük velilerden zamanının en büyük mürşidi olan kimseler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]azamet-i heykel: yapısının azameti, büyüklüğü[/TD]
                              [TD]bedevî: çölde yaşayan, göçebe[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cemaat-i nuraniye: nurlu cemaat[/TD]
                              [TD]cemaat-ı meşhure: meşhur cemaat, topluluk[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cemaat-ı uzmâ: büyük topluluk[/TD]
                              [TD]cihan-pesendane: dünyaya meydan okuyarak kabul ettirir bir şekilde[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                              [TD]câmi’: kapsamlı, içine alan[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]cüz’î: ferdî, bireysel, küçük[/TD]
                              [TD]diplomat: memleket ve millet meseleleri hakkında siyasî söz sahibi[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]dâhiyâne: çok zekice, akıllıca[/TD]
                              [TD]efkâr-ı siyasiye: siyasi fikirler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
                              [TD]evliya-yı azîme: büyük veliler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]fetret: iki peygamber arasında peygambersiz geçen dönem, İlâhî vahyin kesildiği dönem[/TD]
                              [TD]garb: batı[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]gayb-bîn: gaybı gören, görünmeyen âlemden haber veren[/TD]
                              [TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı[/TD]
                              [TD]hayat-ı içtimaiye ve siyasiye: sosyal ve siyasi hayat[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]hâkim-i âdil: adalet ile iş gören hükmedici; adaletli hüküm verici[/TD]
                              [TD]hâli: uzak, boş[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
                              [TD]ilmelyakin: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak derecede kesin bilme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
                              [TD]kavim: insan topluluğu, kabile[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]küllî: kapsamlı, genel[/TD]
                              [TD]medrese-i nuraniye: nurlu medrese, okul[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen[/TD]
                              [TD]muhit: çevre, etraf[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
                              [TD]mâlûmat: bilgi, bilgiler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]mütebahhir: ilmi derin olan, çok bilgili[/TD]
                              [TD]nam: ad[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
                              [TD]nazar: bakış, görüş[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]rehber: kılavuz, yol gösterici[/TD]
                              [TD]tasdik: doğrulama, kabul etme[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]temâşâ etmek: seyretmek, hoşlanarak bakmak[/TD]
                              [TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ulema: âlimler[/TD]
                              [TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı[/TD]
                              [TD]Âl-i Muhammed: Hz. Muhammed’in ailesi ve onun neslinden gelenler[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]ümmet: millet, topluluk[/TD]
                              [TD]ümmî: okuma yazma bilmeyen[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]İmam-ı Ali: [bk. bilgiler – Ali (r.a.)][/TD]
                              [TD]İsrafil: [bk. bilgiler – İsrafil (a.s.)][/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şark: doğu[/TD]
                              [TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD]şöhretşiar: şöhretli[/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #803191
                              Anonim

                                لاَۤ اِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلَى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: فَخْرُ عَالَمٍ وَشَرَفُ نَوْعِ بَنِى اٰدَمَ، بِعَظَمَةِ سَلْطَنَةِ قُرْاٰنِهِ، وَحَشْمَةِ وُسْعَةِ دِينِهِ، وَكَثْرَةِ كَمَالاَتِهِ، وَعُلْوِيَّةِ اَخْلاَقِهِ، حَتّٰى بِتَصْدِيقِ أَعْدَاۤئِهِ. وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِقُوَّةِ مِئَاۤتِ الْمُعْجِزَاتِ الظَّاهِرَاتِ الْبَاهِرَاتِ الْمُصَدَّقَةِ الْمُصَدِّقَةِ، وَبِقُوَّةِ اٰلاَفِ حَقَاۤئِقِ دِينِهِ السَّاطِعَةِ الْقَاطِعَةِ، بِاِجْمَاعِ اٰلِهِ ذَوِى اْلاَنْوَارِ، وَبِاِتِّفَاقِ اَصْحَابِهِ ذَوِى اْلاَبْصَارِ، وَبِتَوَافُقِ مُحَقِّقِى أُمَّتِهِ ذَوِى الْبَرَاهِينِ وَالْبَصَاۤئِرِ النَّوَّارَةِ blank.gif1denilmiştir.


                                Sonra, bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz yolcu, kendi kalbine dedi ki:


                                “Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim; ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’ân‑ı Mucizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.


                                Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel, mânevî i’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’âniyeyi mücahidâneneşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki, onun üstadı vemenbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Resâilü’n-Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın


                                [NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, Kur’ân’ının azamet-i saltanatı ve dininin haşmet-i vüs’ati ve kemâlâtının kesreti ve hattâ düşmanlarının tasdikiyle dahi ahlâkının ulviyetiyle, fahr-i âlem ve şeref-i nev-i benî Âdem olan zât (a.s.m.), Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, o zât (a.s.m.), zâhir ve bâhir ve musaddık ve musaddak yüzlerce mu’cizâtının kuvvetiyle ve dininin sâti’ ve kàti’ binlerce hakaik-i diniyesinin kuvvetiyle ve Ehl-i Beytinin icmâıyla ve basar sahibi Ashabının ittifakıyla ve ümmetinden burhan ve nuranî basiret sahibi muhakkiklerin tevafukuyla, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.

                                [/NOT]

                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
                                [TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]beşer: insan[/TD]
                                [TD]hakaik-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri, gerçek ve doğruları[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hâkim: hükmeden, idaresi altında tutan[/TD]
                                [TD]hüccet: kesin delil, kanıt[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]hüccet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın ispatı, delili[/TD]
                                [TD]i’câz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cize oluşu[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]kelâm: ifade, söz[/TD]
                                [TD]lem’a: parıltı[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]menba: kaynak[/TD]
                                [TD]merci: kaynak, başvurulacak yer[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]muannid: inatçı, direnen[/TD]
                                [TD]mücahidâne: cihad ederek, mücadeleyle[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]mülhid: dinsiz[/TD]
                                [TD]münasebet: bağlantı, ilgi[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]müracaat: başvurma[/TD]
                                [TD]nam: ad[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]neşretmek: yaymak[/TD]
                                [TD]nükte: ince anlamlı söz[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
                                [TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
                                [TD]âhir: son[/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD]âyât-ı Furkaniye: Hak ile batılı ayıran Kur’ân’ın ayetleri[/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #803192
                                Anonim

                                  kırk vech ile mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüşse, değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş.
                                  Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risaletü’n-Nur’a havale ederek, yalnız bir kısa işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.

                                  Birinci Nokta: Nasıl ki Kur’ân, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütünhakaikiyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle de, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle vekemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna birhüccet-i kàtıasıdır.

                                  İkinci Nokta: Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette birtebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadetveriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.

                                  Üçüncü Nokta: Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki,Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” nâmıylaşöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesiniKâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
                                  [TD]Kâbe: (bk. bilgiler)[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]Lebid: (bk. bilgiler)[/TD]
                                  [TD]Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi[/TD]
                                  [TD]cihet: şekil, yön[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri[/TD]
                                  [TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hak: doğru, gerçek[/TD]
                                  [TD]hakaik: hakikatlar, esaslar[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hakikatli: gerçek[/TD]
                                  [TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]havale etmek: göndermek[/TD]
                                  [TD]hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hayat-ı siyasiye: siyasî hayat[/TD]
                                  [TD]hayat-ı şahsiye: şahsî, özel hayat[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]hüccet-i kàtıa: kesin delil[/TD]
                                  [TD]idame etmek: devam ettirmek[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]inkişaf: gelişme, açılma[/TD]
                                  [TD]inkılâb: değişim, dönüşüm[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]istikamet: doğruluk, doğru yön[/TD]
                                  [TD]kaside: övgü şiiri[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kelâmullah: Allah’ın kelâmı[/TD]
                                  [TD]kemâl-i ihtiram: mükemmel, kusursuz bir saygı ve hürmet[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]kemâlât-ı ilmiye: ilimdeki mükemmellikler, ilmî olgunluklar[/TD]
                                  [TD]misl: benzer[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]mu’cize: Allah tarafından gönderilen, bir benzerini yapma hususunda başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey[/TD]
                                  [TD]mu’cizât: mu’cizeler[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nefis: kişinin kendisi[/TD]
                                  [TD]nuranî: nurlu, parlak[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]nâm: ad[/TD]
                                  [TD]saadet: mutluluk, huzur[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]suret: biçim, şekil[/TD]
                                  [TD]tasfiye: arındırma[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tebdil-i hayat-ı içtimaiye: sosyal hayatın değişmesi[/TD]
                                  [TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]tezkiye: temizleme, arındırma[/TD]
                                  [TD]vech-i i’câz: mu’cizelik yönü[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]vecih: yön, şekil[/TD]
                                  [TD]âyât: âyetler[/TD]
                                  [/TR]
                                  [TR]
                                  [TD]şöhretşiar: şöhret sahibi, şöhreti herkesçe bilinen[/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 102)
                                • ‘Yedinci Şuâ’ konusu yeni yanıtlara kapalı.