- Bu konu 100 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
18 Mart 2012: 17:03 #803125
Anonim
çekirdeklerden, su katrelerinden yetiştiriliyor. Her bahara, bir vagon gibi, hazine-i gaybdan yüz bin nevi et’ime ve levazımat, kemâl-i intizamla yüklenip zîhayata gönderiliyor. Ve bilhassa o erzak paketleri içinde yavrulara gönderilen süt konserveleri ve validelerinin şefkatlisinelerinde asılan şekerli süt tulumbacıklarını göndermek, o kadar şefkat ve merhamet vehikmet içinde görünüyor ki, bilbedahe bir Rahmân-ı Rahîmin gayet müşfikane ve mürebbiyânebir cilve-i rahmeti ve ihsanı olduğunu ispat eder.
Elhasıl; bu sahife-i hayatiye-i bahariye haşr-i âzamın yüz bin nümunelerini ve misallerini göstermekle,
فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
1
âyetini maddeten gayet parlak tefsir ettiği gibi; bu âyet dahi, bu sahifenin mânâlarınımu’cizâne ifade eder. Ve arzın, bütün sahifeleriyle, büyüklüğü nisbetinde ve kuvvetinde Lâ ilâhe illâ hû dediğini anladı.
İşte, küre-i arzın yirmiden ziyade büyük sahifelerinden birtek sahifenin yirmi vechinden birtek vechinin muhtasar şehadetiyle, o yolcunun sâir vecihlerin sahifelerindeki müşahedatı mânâsında olarak ve o müşahedatları ifade için, Birinci Makamın Üçüncü Mertebesindeböyle denilmiş:
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اْلاَرْضُ بِجَمِيعِ مَا فِيهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَلتَّسْخِيرِ، وَالتَّدْبِيرِ، وَالتَّرْبِيَةِ، وَالْفَتَّاحِيَّةِ وَتَوْزِيعِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَاْلاِدَارَةِ وَاْلاِعَاشَةِ، لِجَمِيعِ ذَوِى الْحَيَاةِ، وَالرَّحْمَانِيَّةِ وَالرَّحِيمِيَّةِ الْعَامَّةِ الشَّامِلَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
2
[NOT]Dipnot-1 “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rûm Sûresi, 30:50.Dipnot-2 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, umumiyet ve şümul ve mükemmeliyeti bilmüşahede görünen, bütün zevilhayatın iaşesi için tohumların teshir ve tedbir ve terbiye ve feth ve tevzi ve muhafaza ve idaresi ve Rahmâniyet ve Rahîmiyet hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, arz bütün içindekiler ve üzerindekilerle Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]Rahmân-ı Rahîm: rahmet ve merhameti herşeyi kuşatan ve herbir varlıkta tecellîsi görünen, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: dünya[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i rahmet: rahmetin cilvesi, görüntüsü[/TD]
[TD]elhasıl: özetle, kısaca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erzak: rızıklar[/TD]
[TD]et’ime: yiyecekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazine-i gayb: görünmeyen âlemdeki hazine[/TD]
[TD]haşr-i âzam: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: faydalı, anlamlı, bir gayeye yönelik olarak ve tam yerli yerinde[/TD]
[TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katre: damla[/TD]
[TD]kemâl-i intizam: tam ve mükemmel bir düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]levâzımât: gerekli olan şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[TD]mu’cizâne: mu’cize şeklinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek[/TD]
[TD]müşahedat: gözlemler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşfikane: şefkatli bir şekilde[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sahife-i hayatiye-i bahariye: baharın hayat sayfası[/TD]
[TD]sine: göğüs, kalb[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefsir: açıklama, yorum[/TD]
[TD]vecih: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 17:04 #803126Anonim
Sonra, o mütefekkir yolcu her sahifeyi okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve mânevî terakkiyatın miftahı olan mârifeti ziyadeleşip ve bütün kemâlâtın esası ve madeni olaniman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf edip mânevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat’î derslerini dinlediği halde, “Hel min mezîd” deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerincezbekârâne cûş u huruşla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini işitir. Lisan-ı hâl ve lisan-ı kàlile “Bize de bak, bizi de oku” derler. O da bakar, görür ki:
Hayattârâne mütemâdiyen çalkanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür’atli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde, ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.
Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve ziynetli ve muntazamcevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin idare ve iaşesiyle olduğunu ispat eder.
Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir; bilbedahe ispat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân-ı Zülcelâli ve’l-İkramın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarf ediliyorlar ki, “Dört nehir Cennetten geliyorlar” diye rivâyet edilmiş. Yani, zâhirî esbabın pek fevkinde olduklarından, mânevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ, Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i mübarek, cenup tarafından, Cebel-i[TABLE]
[TR]
[TD]Hel min mezîd: Daha fazla yok mu? Daha olmayacak mı?[/TD]
[TD]Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nil-i mübarek: bereketli Nil nehri[/TD]
[TD]Rahmân-ı Zülcelâl ve’l-İkram: güzellik ve ikram sahibi ve herşeye merhamet edip rızkını veren; Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahîm-i Zülcemâl: sonsuz güzellik sahibi ve her varlığa özel merhameti olan Allah[/TD]
[TD]arz: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azametli: büyük, haşmetli[/TD]
[TD]bilbedâhe: ap açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cenup: güney[/TD]
[TD]cevv: hava, gök boşluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cezbekârâne: kendinden geçmiş bir şekilde[/TD]
[TD]cûş u huruş: neşe ve âhenk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erzak: rızıklar[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkalâde: olağanüstü[/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyz: ihsan, bolluk, bereket[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait[/TD]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayattârâne: canlı olarak[/TD]
[TD]hayvânât: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hazin: hüzün veren, acıklı[/TD]
[TD]hazine-i rahmet: Allah’ın rahmet hazinesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iaşe: besleme, yedirip içirme[/TD]
[TD]iddihar: biriktirme, depolama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilâ etmek: kuşatmak[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[TD]kumistan: kumluk, çöl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hâl: hâl ve beden dili[/TD]
[TD]lisan-ı kàl: söz ile anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifet: bilgi[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miftah: anahtar[/TD]
[TD]muhafaza: koruma, saklama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[TD]mütefekkir: düşünen, tefekkür eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]saadet: mutluluk[/TD]
[TD]sarfiyat: harcamalar, kullanımlar, giderler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâ: gök[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayinat: erzak, yiyecekler[/TD]
[TD]terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevellüdat: doğumlar[/TD]
[TD]varidat: kaynaklar, gelirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vefiyat: vefatlar, ölümler[/TD]
[TD]zahirî: açık, görünürde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyadeleşmek: artmak, çoğalmak[/TD]
[TD]ziynetli: süslü[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 17:05 #803127Anonim
Kamer denilen bir dağdan, mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısımdan bir kısım olmaz. Varidatı ise, o mıntıka-i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vâsiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i mübarek âdet-i arziye fevkinde birgaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti gayet manidar ve güzel bir hakikati ifade ediyor.
İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil’icmâ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle Lâ ilâhe illâ Hû der ve buşehadete denizler mahlûkatı adedince şahitler gösterir diye anladı. Ve denizlerin ve nehirlerinumum şehadetlerini irade ederek ifade etmek mânâsında, Birinci Makamın Dördüncü Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: جَمِيعُ الْبِحَارِ، وَاْلاَنْهَارِ، بِجَمِيعِ مَا فِيهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَلتَّسْخِيرِ وَالْمُحَافَظَةِ وَاْلاِدِّخَارِ وَاْلاِدَارَةِ الْوَاسِعَةِ الْمُنْتَظَمَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
1
denilmiş.
Sonra, dağlar ve sahralar, seyahat-ı fikriyede bulunan o yolcuyu çağırıyorlar “Sahifelerimizi de oku” diyorlar. O da bakar, görür ki: Dağların küllî vazifeleri ve umumî hizmetleri o kadarazametli ve hikmetlidirler; akılları hayret içinde bırakır. Meselâ, dağların zeminden emr-i Rabbânî ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılâbat-ı dahiliyeden neş’et eden heyecanını vegazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek, zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlerini bozmuyor. Demek, nasıl ki sefineleri sarsıntıdan vikayeve muvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş;
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, genişlik ve intizamı gözle görünen teshir ve muhafaza ve iddihar ve idare hakikatlerindeki ihatanın büyüklüğünün şehadetiyle, denizler ve nehirler bütün içindekilerle beraber Onun birlik içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Cebel-i Kamer: Kamer Dağı[/TD]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Nil-i mübarek: bereketli Nil nehri[/TD]
[TD]azametli: büyük, haşmetli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bil’icmâ: toplu halde, bütünüyle[/TD]
[TD]emr-i Rabbânî: herşeyi terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah’ın emri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]gaybî: bilinmeyen, gayb âlemine ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gazab: öfke, hiddet[/TD]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iddiha: kapsayıcılık, kapsama[/TD]
[TD]iddihar: depolama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkılâbat-ı dahiliye: iç hareketler, değişimler[/TD]
[TD]irade etmek: istemek, dilemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istirahat: dinlenme, rahatlama[/TD]
[TD]küllî: büyük, kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlukât: yaratılmışlar[/TD]
[TD]mahzen: depo[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menfez: delik[/TD]
[TD]muhafaza: koruma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazene: denge[/TD]
[TD]muvazene-i vâsia: geniş alandaki dengeleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mıntıka-i hârre: sıcak bölge[/TD]
[TD]neş’et eden: doğan, meydana gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbet: kıyas, ölçü[/TD]
[TD]sahra: ova, geniş düzlük alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sarfiyat: giderler, harcamalar, kullanımlar[/TD]
[TD]sefine: gemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sekene: sakinler, ikamet edenler[/TD]
[TD]seyahat-ı fikriyede: düşünceye yapılan yolculuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teshir: emre boyun eğdirme[/TD]
[TD]teskin etmek: yatıştırmak, sakinleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]umumî: genel, herkese ait[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]varidat: kaynaklar, gelirler[/TD]
[TD]vazife-i devriye: dönme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vikaye: koruma[/TD]
[TD]zelzele-i muzırra: zarar veren sarsıntı, sallantı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]âdet-i arziye: yer kanunu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 17:07 #803128Anonim
öyle de, dağlar, zemin sefinesine bu mânâda hazineli direkler olduklarını, Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan,
وَالْجِبَالَ اَوْتَادًا
1 وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ
2 وَالْجِبَالَ أَرْسٰيهَا
3
gibi çok âyetlerle ferman ediyor.
Hem meselâ dağların içinde zîhayata lâzım olan her nevi menbalar, sular, madenler, maddeler, ilâçlar o kadar hakîmâne ve müdebbirâne ve kerîmâne ve ihtiyatkârâne iddihar veihzar ve istif edilmiş ki, bilbedahe, kudreti nihayetsiz bir Kadîrin ve hikmeti nihayetsiz birHakîmin hazineleri ve ambarları ve hizmetkârları olduklarını ispat ederler diye anlar. Ve sahrave dağların dağ kadar vazife ve hikmetlerinden bu iki cevhere sairlerini kıyas edip, dağların vesahraların umum hikmetleriyle, hususan ihtiyatî iddiharlar cihetiyle getirdikleri şehadeti ve söyledikleri Lâ ilâhe illâ Hû tevhidini, dağlar kuvvetinde ve sebatında ve sahralar genişliğinde ve büyüklüğünde görür, “Âmentü Billâh” der.
İşte bu mânâyı ifade için, Birinci Makamın Beşinci Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِي دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ: جَمِيعُ الْجِبَالِ وَالصَّحَارَى، بِجَمِيعِ مَا فِيهَا، وَمَا عَلَيْهَا، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ اِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اْلاِدِّخَارِ وَاْلاِدَارَةِ وَنَشْرِ الْبُذُورِ وَالْمُحَافَظَةِ وَالتَّدْبِيرِ وَاْلاِحْتِيَاطِيَّةِ الرَّبَّانِيَّةِ الْوَاسِعَةِ الْعَامَّةِ الْمُنْتَظَمَةِ الْمُكَمَّلَةِ بِالْمُشَاهَدَةِ
4
denilmiş.
[NOT]Dipnot-1 “Dağları direk (yapmadık mı?)” Nebe’ Sûresi, 78:7.Dipnot-2 “Yeryüzünde sâbit dağlar diktik.” Hicr Sûresi, 15:19.
Dipnot-3 “Dağları sapa sağlam dikti.” Nâziât Sûresi, 79:32.
Dipnot-4 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, Rabbânî ihtiyat maddelerinin bilmüşahede vâsi ve âmm ve muntazam ve mükemmeliddihar ve idare ve muhafaza ve tedbiri ve tohumların neşri hakikatlerinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, bütün dağlar ve sahrâlar bütün içindekiler ve üzerindekilerle beraber Onun vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah[/TD]
[TD]Kadîr: herşeye gücü yeten, herşeyi yapabilen, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: ap açık şekilde[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferman etmek: buyurmak, emretmek[/TD]
[TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[TD]hikmet-i İlâhiye: Allah’ın hikmeti, herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hizmetkâr: hizmetçi[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iddihar: biriktirme, depolama[/TD]
[TD]ihtiyatkârâne: önlem alarak, tedbirli hareket ederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyatî: tedbirli, yedek[/TD]
[TD]ihzar: hazırlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istif: yığma, biriktirme[/TD]
[TD]kerîmâne: lütufkâr ve cömert bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç ve iktidar[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]sahra: ova, geniş düzlük alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[TD]sebat: kararlılık, sabit olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefine: gemi[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]Âmentü Billâh: “Allah’a iman ettim”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 17:08 #803129Anonim
Sonra, o yolcu dağda ve sahrada fikriyle gezerken, eşcar ve nebatat âleminin kapısı fikrine açıldı. Onu içeriye çağırdılar, “Gel, dairemizde de gez, yazılarımızı da oku” dediler. O da girdi, gördü ki, gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler. Bütün eşcar ve nebatatın envâları, bil’icmâ, beraber; Lâ ilâhe illâllâ Hû diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı. Çünkü bütün meyvedar ağaç ve nebatlar; mîzanlı vefesahatli yapraklarının dilleriyle ve süslü cezaletli çiçeklerinin sözleriyle ve intizamlı ve belâğatli meyvelerinin kelimeleriyle beraber, müsebbihâne şehadet getirdiklerine ve Lâ ilâhe illâ Hûdediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikati gördü.
Birincisi: Pek zâhir bir surette kastî bir in’âm ve ikram ve ihtiyarî bir ihsan ve imtinanmânâsı ve hakikati herbirisinde hissedildiği gibi, mecmuunda ise, güneşin zuhurundaki ziyası gibi görünüyor.
İkincisi: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan kastî ve hakîmâne bir temyiz vetefrik, ihtiyarî ve rahîmâne bir tezyin ve tasvir mânâsı ve hakikati, o hadsiz envâ ve efratta gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir Sâni-i Hakîmin eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
Üçüncüsü: O hadsiz masnuatın yüz bin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri, gayetmuntazam, mizanlı, ziynetli olarak, mahdut ve mâdud ve birbirinin misli ve basit ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o iki yüz binnevilerin farikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvazeneli, hayattar, hikmetli, yanlışsız, hatâsız bir vaziyette umum efradının[TABLE]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aşikâre: açıkça[/TD]
[TD]belâğat: düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söz söyleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bil’icmâ: toplu halde, hep birlikte[/TD]
[TD]cezâlet: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet-i imkân: mümkün olma yönü[/TD]
[TD]câmid: cansız, katı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[TD]eşcar: ağaçlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farika: ayırıcı özellik; birbirine benzememe özelliği[/TD]
[TD]fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halka-i zikr: zikir halkası[/TD]
[TD]hayattar: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması[/TD]
[TD]ihsan: bağış, ikram[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyarî: irade ile ilgili, tercih ve istekle[/TD]
[TD]ikram: bağış, ihsan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinan: çok sevilen ve beğenilen bir şeye nail olmak[/TD]
[TD]intizam: düzenlilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]in’am: nimet verme, nimetlendirme[/TD]
[TD]kastî: bilerek ve isteyerek yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küllî: kapsamlı, geniş[/TD]
[TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[TD]meclis-i tehlil: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” mânâsındaki “lâ ilâhe illallah” sözünü söyleyen meclis[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mecmu: bütün, genel[/TD]
[TD]meyvedar: meyveli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misl: benzer[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[TD]muvazene: denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâdud: sayılı, sınırlı[/TD]
[TD]müsebbihâne: tesbih ederek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müzeyyen: süslenmiş[/TD]
[TD]nebat: bitki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebatat: bitkiler[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahîmâne: merhametli bir şekilde[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasvir: şekil ve suret verme[/TD]
[TD]tefrik: ayırma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temyiz: ayırt etme[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezyin: süsleme[/TD]
[TD]teşkil etmek: oluşturmak, meydana getirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynetli: süslü[/TD]
[TD]zuhur: belirme, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 17:09 #803130Anonim
sûretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki, güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı ispat eden şahitler var diye bildi. “Elhamdü lillâhi alâ nimeti’l-îman” dedi.
İşte bu mezkûr hakikatleri ve şehadetleri ifade mânâsıyla, Birinci Makamın Altıncı Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ جَمِيعِ أَنْوَاعِ اْلاَشْجَارِ وَالنَّبَاتَاتِ الْمُسَبِّحَاتِ النَّاطِقَاتِ:بِكَلِمَاتِ أَوْرَاقِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَأَزْهَارِهَا الْمُزَيَّنَاتِ الْجَزِيلاَتِ وَاَثْمَارِهَا الْمُنْتَظَمَاتِ الْبَلِيغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ: اَْلاِنْعَامِ، وَاْلاِكْرَامِ، وَاْلاِحْسَانِ، بِقَصْدٍ وَرَحْمَةٍ. وَحَقِيقَةِ: اَلتَّمْيِيزِ، وَالتَّزْيِينِ، وَالتَّصْوِيرِ، بِاِرَادَةٍ وَحِكْمَةٍ، مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ فَتْحِ جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُزَيَّنَاتِ الْمُتَبَايِنَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْدُودَةِ مِنْ نُوَتَاتٍ وَحَبَّاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَعْدُودَةٍ
1
denilmiş.
Sonra, seyahat-i fikriyede bulunan o meraklı ve terakki ile zevki ve şevki artan dünya yolcusu, bahar bahçesinden bir bahar kadar bir güldeste-i marifet ve iman alıp gelirken,hayvanat ve tuyûr âleminin kapısı, hakikat-bîn olan aklına ve marifet-âşinâ olan fikrine açıldı. Yüz bin ayrı ayrı seslerle ve çeşit çeşit dillerle onu içeriye çağırdılar, “Buyurun” dediler. O da girdi ve gördü ki:
Bütün hayvanat ve kuşların bütün nevileri ve taifeleri ve milletleri, bil’ittifak, lisan-ı kàl velisan-ı halleriyle Lâ ilâhe illâ Hû deyip, zemin yüzünü bir zikirhane ve muazzam bir meclis-i tehlil suretine çevirmişler; herbiri bizzat birer kaside-i
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mizanlı ve fesahatli yapraklarının ve süslü ve cezaletli çiçeklerinin ve intizamlı ve belâğatli meyvelerinin kelimeleriyle konuşan ve tesbih eden bütün ağaç ve nebat nevilerinin icmâı, birbirinin misli ve benzeri olan mahdut çekirdek ve habbeciklerden süslü ve birbirinden farklı ve mütenevvi, gayr-ı mahdut suretlerinin hepsinin birden fethihakikatinin kat’î delâletiyle beraber, kasdî ve rahmetli in’âm ve ikram ve ihsan hakikatinin ve iradeli ve hikmetli temyiz ve tezyin ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, icmâ ile Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Elhamdû lillâhi alâ nimeti’l-îman: iman nimeti için Allah’a hamd olsun[/TD]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, söz birliğiyle[/TD]
[TD]feth: açma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]güldeste-i marifet: Allah’ı tanıma ve imanın meydana getirdiği bilgilerden derlenmiş gül destesi[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikatbîn: hakikati gören[/TD]
[TD]hayvânât: hayvanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili[/TD]
[TD]lisan-ı kal: söz ile anlatım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifet-âşinâ: Allah’ı tanıma ve bilmeye alışmış[/TD]
[TD]meclis-i tehlil: “Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” mânâsındaki “lâ ilâhe illallah” sözünü söyleyen meclis[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muazzam: azametli, çok büyük[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyahat-i fikriye: düşünceye yapılan yolculuk[/TD]
[TD]sûret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tuyûr: kuşlar[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikirhane: zikir edilen yer[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]18 Mart 2012: 17:11 #803131Anonim
Rabbânî, birer kelime-i Sübhânî ve mânidar birer harf-i Rahmânî hükmünde Sânilerini tavsif edip hamd ü senâ ediyorlar vaziyetinde gördü. Güya o hayvanların ve kuşların duyguları vekuvâları ve cihazları ve âzâları ve âletleri, manzum ve mevzun kelimelerdir ve muntazam ve mükemmel sözlerdir. Onlar, bunlarla Hallâk ve Rezzaklarına şükür ve vahdâniyetine şehadetgetirdiklerine kat’î delâlet eden üç muazzam ve muhit hakikatleri müşahede etti.
Birincisi: Hiçbir cihetle serseri tesadüfe ve kör kuvvete ve şuursuz tabiata havalesi mümkün olmayan, hiçten hakîmâne icad ve san’atperverâne ibdâ ve ihtiyarkârâne ve alîmâne halk veinşa ve yirmi cihetle ilim ve hikmet ve iradenin cilvesini gösteren ruhlandırmak ve ihyâ etmekhakikatidir ki, zîruhlar adedince şahitleri bulunan bir burhan-ı bâhir olarak, Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun vücub-u vücuduna ve sıfât-ı seb’asına ve vahdetine şehadet eder.
İkincisi: O hadsiz masnularda birbirinden simaca farikalı ve şekilce ziynetli ve miktarcamizanlı ve suretçe intizamlı bir tarzdaki temyizden, tezyinden, tasvirden öyle azametli ve kuvvetli bir hakikat görünür ki, Kàdir-i Külli Şey ve Âlim‑i Külli Şeyden başka hiçbir şey, bu hercihetle binlerle harikaları ve hikmetleri gösteren ihatalı fiile sahip olamaz ve hiçbir imkân ve ihtimali yok.
Üçüncüsü: Birbirinin misli ve aynı veya az farklı ve birbirine benzeyen mahsur ve mahdutyumurtalardan ve yumurtacıklardan ve nutfe denilen su katrelerinden o hadsiz hayvanların yüz binler çeşit tarzlarda ve birer mu’cize-i hikmet[TABLE]
[TR]
[TD]Alîm-i Külli Şey: herşeyi bilen ve herşey ilmi dahilinde olan Allah[/TD]
[TD]Hallâk: çokça ve sürekli olarak yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr-i Külli Şey: herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah[/TD]
[TD]Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: her şeyi san’atla yaratan Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: hayatı ezelî ve ebedî olup her canlıya hayat veren ve Kendi varlığı için hiçbir sebebe bağlı olmayıp her şeyi ayakta tutan Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alîmâne: herşeyi çok iyi bilerek[/TD]
[TD]azametli: büyük, yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan-ı bâhir: açık güçlü delil[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]farika: ayırıcı özellik; birbirine benzememe özelliği[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hakîmâne: hikmetle, bir maksat ve gayeye yönelik olarak, mânâlı ve tam yerli yerinde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk: yaratma[/TD]
[TD]hamd ü senâ: şükretme ve övme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harf-i Rahmânî: rahmet ve merhameti sonsuz olan Allah’tan gelen ve Ona ait harf[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibdâ: eşsiz yaratma; Cenâb-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması[/TD]
[TD]icad: var etme, yaratma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyarkârâne: en iyisini seçerek[/TD]
[TD]ihya etmek: diriltmek, hayat vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihâtalı: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
[TD]intizamlı: düzenli, tertipli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşa: vücuda getirme, yaratma, bina etme, yapma[/TD]
[TD]kaside-i Rabbânî: birer kaside gibi yaratıcılarının terbiye ve idaresini öven her bir bitki ve hayvan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]katre: damla[/TD]
[TD]kelime-i Sübhânî: Allah’ın her türlü noksanlıktan uzak olduğunu dile getiren kelime[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvâ: duygular, hisler[/TD]
[TD]mahdut: sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsur: sınırlanmış, sınırlı[/TD]
[TD]manzum: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnu: san’at eseri varlık[/TD]
[TD]mevzun: ölçülü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misl: benzer[/TD]
[TD]mizanlı: ölçülü, dengeli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muazzam: azametli, çok büyük[/TD]
[TD]muhit: kuşatıcı, kapsamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[TD]mu’cize-i hikmet: hikmet mu’cizesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[TD]müşahede etmek: gözlemlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni[/TD]
[TD]san’atperverâne: san’atkârcasına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]simaca: görünüş bakımından[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât-ı seb’a: yedi sıfat[/TD]
[TD]tasvir: şekil ve suret verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavsif etmek: özelliklerini anlatmak[/TD]
[TD]temyiz: ayırt etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezyin: süsleme[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşu ve ortağının bulunmayışı[/TD]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynetli: süslü[/TD]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]20 Mart 2012: 19:20 #803145Anonim
mâhiyetinde bulunan suretlerini, gayet muntazam ve muvazeneli ve hatasız bir hey’ette açmak ve fethetmek öyle parlak bir hakikattır ki, hayvanlar adedince senetler, deliller ohakikati tenvir eder.
İşte bu üç hakikatin ittifakıyla, hayvanların bütün envâı, beraber öyle bir Lâ ilâhe illâ Hûdeyip şehadet getiriyorlar ki, güya zemin, büyük bir insan gibi, büyüklüğü nisbetinde Lâ ilâhe illâ Hû diyerek semâvât ehline işittiriyor mahiyetinde gördü ve tam ders aldı. Birinci Makamın Yedinci Mertebesinde bu mezkûr hakikatleri ifade mânâsıyla,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِتِّفَاقُ جَمِيعِ أَنَوَاعِ الْحَيَوَانَاتِ، وَالطُّيُورِ الْحَامِدَاتِ الشَّاهِدَاتِ بِكَلِمَاتِ حَوَاسِّهَا، وَقُوَاهَا وَحِسِّيَاتِهَا وَلَطَاۤئِفِهَا الْمَوْزُونَاتِ الْمُنْتَظَمَاتِ الْفَصِيحَاتِ وَبِكَلِمَاتِ اَجْهِزَتِهَا وَجَوَارِحِهَا وَاَعْضَاۤئِهَا وَآلاَتِهَا الْمُكَمَّلَةِ الْبَلِيغَاتِ، بِشَهَادَةِ عَظَمَةِ إِحَاطَةِ حَقِيقَةِ اْلاِيجَادِ وَالصُّنْعِ، وَاْلاِبْدَاعِ، بِاْلاِرَادَةِ، وَحَقِيقَةِ: اَلتَّمْيِيزِ وَالتَّزْيِينِ، بِالْقَصْدِ. وَحَقِيقَةِ: اَلتَّقْدِيرِ وَالتَّصْوِيرِ، بِالْحِكْمَةِ مَعَ قَطْعِيَّةِ دَلاَلَةِ حَقِيقَةِ: فَتْحِ جَمِيعِ صُوَرِهَا الْمُنْتَظَمَةِ الْمُتَخَالِفَةِ الْمُتَنَوِّعَةِ غَيْرِ الْمَحْصُورَةِ مِنْ بَيْضَاتٍ وَقَطَرَاتٍ مُتَمَاثِلَةٍ مُتَشَابِهَةٍ مَحْصُورَةٍ مَحْدُودَةٍ
1
denilmiştir.
Sonra o mütefekkir yolcu, marifet-i İlâhiyenin hadsiz mertebelerinde ve nihayetsiz ezvâkında ve envârında daha ileri gitmek için, insanlar âlemine ve beşer dünyasına girmek isterken, başta enbiyalar olarak onu içeriye davet ettiler; o da girdi. En evvel geçmiş zamanınmenziline baktı, gördü ki:
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, mevzun ve muntazam ve fasih hasselerinin ve kuvvelerinin ve hissiyat ve lâtifelerinin kelimeleriyle ve mükemmel ve beliğ cihazat ve cevarih ve âlât ve âzâlarının kelimeleriyle hamd ve şehadet eden bütün hayvanat ve tuyur nevilerinin ittifakı, birbirinin misli ve benzeri, mahsur ve mahdut sayıda yumurta ve katrelerden muntazam, muhtelif, mütenevvi ve gayr-ı mahsur suretlerinin fethi hakikatinin kat’î delâletiyle beraber, iradeli icad ve sun’ ve ibdâ’ hakikatinin ve kasdî temyiz ve tezyin hakikatinin ve hikmetli takdir ve tasvir hakikatinin azamet-i ihatasının şehadetiyle, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT]
[TABLE]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: neviler, türler[/TD]
[TD]envâr: nurlar, ışıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
[TD]fethetmek: açmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]güya: sanki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet: yapı, şekil, suret[/TD]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: esas, nitelik, özellik[/TD]
[TD]marifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]menzil: durak, yer[/TD]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, intizamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvazeneli: dengeli, ölçülü[/TD]
[TD]mütefekkir: düşünen, tefekkür eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]nisbet: oran, ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semavat: gökler[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tenvir etmek: aydınlatmak[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık[/TD]
[/TR]
[/TABLE]20 Mart 2012: 19:21 #803146Anonim
Nev-i beşerin en nuranî ve en mükemmeli olan umum peygamberler (aleyhimüsselâm)bil’icma’ beraber Lâ ilâhe illâ Hû deyip zikrediyorlar ve parlak ve musaddak olan hadsizmu’cizatlarının kuvvetiyle, tevhidi iddia ediyorlar ve beşeri hayvaniyet mertebesindenmelekiyet derecesine çıkarmak için, onları iman‑ı billâha davet ile ders veriyorlar gördü. O da, o nuranî medresede diz çöküp derse oturdu. Gördü ki:
Meşahir-i insaniyenin en yüksekleri ve namdarları olan o üstadların herbirisinin elinde Hâlık-ı Kâinat tarafından verilmiş nişane-i tasdik olarak mu’cizeler bulunduğundan, herbirininihbarıyla beşerden bir taife-i azîme ve bir ümmet tasdik edip imana geldiklerinden, o yüz bin ciddî ve doğru zâtların icmâ ve ittifakla hüküm ve tasdik ettikleri bir hakikat ne kadar kuvvetli ve kat’î olduğunu kıyas edebildi. Ve bu kuvvette, bu kadar muhbir-i sadıkların hadsizmu’cizeleriyle imza ve ispat ettikleri bir hakikati inkâr eden ehl-i dalâlet ne derece hadsiz bir hata, bir cinayet ettiklerini ve ne kadar hadsiz bir azaba müstehak olduklarını anladı ve onlarıtasdik edip iman getirenler ne kadar haklı ve hakikatli olduklarını bildi; iman kudsiyetinin büyük bir mertebesi daha ona göründü.
Evet, enbiyayı (aleyhimüsselâm) Cenâb-ı Hak tarafından fiilen tasdik hükmünde olan hadsizmu’cizatlarından ve hakkaniyetlerini gösteren, muarızlarına gelen semâvî pek çok tokatlarından ve hak olduklarına delâlet eden şahsî kemâlâtlarından ve hakikatlitalimatlarından ve doğru olduklarına şehadet eden kuvvet-i imanlarından ve tam ciddiyetlerinden ve fedakârlıklarından ve ellerinde bulunan kudsî kitap ve suhuflarından ve onların yolları doğru ve hak olduğuna şehadet eden ittibâlarıyla hakikate, kemâlâta, nura vasıl olan hadsiz tilmizlerinden başka, onların ve o pek ciddî muhbirlerin müsbet meselelerde icmâı ve ittifakı[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun[/TD]
[TD]Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan, şeref ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beşer: insanlar[/TD]
[TD]bil’icmâ: toplu halde, söz birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hakkaniyet: doğruluk, gerçekçilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvaniyet: hayvanlık[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbar: haber verme[/TD]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittibâ: uyma, tâbi olma[/TD]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmellikler, kusursuzluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvvet-i iman: iman gücü[/TD]
[TD]melekiyet: meleklik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[TD]meşahir-i insaniye: insanların meşhurları, ünlü kişiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muarız: karşı gelen[/TD]
[TD]muhbir: haber veren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhbir-i sadık: doğru sözlü haber verici, peygamber[/TD]
[TD]musaddak: doğrulanan, onaylanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü iş[/TD]
[TD]mu’cizât: mu’cizeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsbet: ispat edilen[/TD]
[TD]müstehak: hak eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namdar: şan ve şöhret sahibi[/TD]
[TD]nev-i beşer: insanlar, insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nişâne-i tasdik: doğruluğunu gösteren işaret[/TD]
[TD]nuranî: nurlu, nur saçan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[TD]suhuf: bâzı peygamberlere gelen sahife halindeki kitaplar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife-i azîm: büyük topluluk, grup[/TD]
[TD]talimat: bildiriler, emirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, onaylama[/TD]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tilmiz: öğrenci, talebe[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vasıl olma: ulaşma, kavuşma[/TD]
[TD]ümmet: millet, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]20 Mart 2012: 19:22 #803148Anonim
ve tevatürü ve ispatta tevafuku ve tesanüdü ve tetabuku öyle bir hüccettir ve öyle bir kuvvettir ki, dünyada hiçbir kuvvet karşısına çıkamaz ve hiçbir şüphe ve tereddüdü bırakmaz. Ve imanın erkânında umum enbiyayı (aleyhimüsselâm) tasdik dahi dahil olması, o tasdik büyük bir kuvvet menbaı olduğunu anladı, onların derslerinden çok feyz-i imanî aldı.
İşte, bu yolcunun mezkûr dersini ifade mânâsında, Birinci Makamın Sekizinci Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِجْمَاعُ جَمِيعِ اْلاَنْبِيَاءِ، بِقُوَّةِ مُعْجِزَاتِهِمِ الْبَاهِرَةِ، الْمُصَدِّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ
1
denilmiş.
Sonra imanın kuvvetinden ulvî bir zevk-i hakikat alan o seyyah-ı talip, enbiyaaleyhimüsselâmın meclisinden gelirken, ulemanın ilmelyakîn suretinde kat’î ve kuvvetli delillerle, enbiyaların (aleyhimüsselâm) dâvâlarını ispat eden ve asfiya ve sıddîkîn denilenmütebahhir, müçtehid muhakkikler, onu dershanelerine çağırdılar. O da girdi, gördü ki: Binlerle dâhi ve yüz binlerce müdakkik ve yüksek ehl-i tahkik, kıl kadar bir şüphe bırakmayantetkikat-ı amîkalarıyla, başta vücub‑u vücud ve vahdet olarak müsbet mesâil-i imaniyeyi ispat ediyorlar.
Evet, istidatları ve meslekleri muhtelif olduğu halde usul ve erkân-ı imaniyede onlarınmüttefikan ittifakları ve herbirisinin kuvvetli ve yakînî burhanlarına istinadları öyle birhüccettir ki, onların mecmuu kadar bir zekâvet ve dirayet sahibi olmak ve burhanlarınınumumu kadar bir burhan bulmak mümkün ise, karşılarına
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün enbiyanın, tasdik edici ve tasdike mazhar mu’cizât-ı bâhirelerinin kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun[/TD]
[TD]asfiya: hem velî, hem âlim olan büyük zâtlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü delil, sarsılmaz kanıt[/TD]
[TD]dirâyet: zekâ, bilgi, kavrayış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâhi: deha sahibi, üstün zekâ ve hikmet sahibi[/TD]
[TD]ehl-i tahkik: gerçeği delilleriyle bilen âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[TD]erkân: esaslar, temel unsurlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyz-i imanî: imanın bereketi[/TD]
[TD]hüccet: güçlü delil, kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilmelyakin: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin olarak bilme[/TD]
[TD]istidat: kàbiliyet, yetenek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinad: dayanma, güvenme[/TD]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin olarak[/TD]
[TD]mecmu: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesâil-i imaniye: imana ait meseleler[/TD]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdakkik: dikkatli bir şekilde araştıran, inceleyen[/TD]
[TD]müsbet: ispat edilen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütebahhir: ilmi derin olan, çok bilgili[/TD]
[TD]müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müçtehid: âyet ve hadîsler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kàbiliyetine sahip olan[/TD]
[TD]seyyah-ı tâlip: öğrenmek için seyahat eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tasdik: doğrulama, kabul etme[/TD]
[TD]tereddüt: şüphe, kuşku, kararsızlık içinde olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tesanüd: dayanışma[/TD]
[TD]tetabuk: uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetkikat-ı amîka: ince tetkikler, derin ve kapsamlı araştırmalar[/TD]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevatür: güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber[/TD]
[TD]ulema: âlimler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulvî: yüce, büyük[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]usul ve erkân-ı imaniye: imanın esasları ve temelleri[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]yakinî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zekâvet: zeki oluş, keskin zihin[/TD]
[TD]zevk-i hakikat: doğruya ve gerçeğe ulaşma zevki[/TD]
[/TR]
[/TABLE]20 Mart 2012: 19:23 #803149Anonim
ancak öyle çıkılabilir. Yoksa, o münkirler, yalnız cehalet ve echeliyet ve inkâr ve ispat olunmayan menfî meselelerde inat ve göz kapamak suretiyle karşılarına çıkabilirler. Gözünü kapayan, yalnız kendine gündüzü gece yapar.
Bu seyyah, bu muhteşem ve geniş dershanede, bu muhterem ve mütebahhir üstadların neşrettikleri nurlar, zeminin yarısını bin seneden ziyade ışıklandırdığını bildi. Ve öyle birkuvve-i mâneviyeyi buldu ki, bütün ehl-i inkâr toplansa onu kıl kadar şaşırtmaz ve sarsmaz. İşte bu yolcunun bu dershaneden aldığı derse bir kısa işaret olarak Birinci Makamın Dokuzuncu Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ جَمِيعِ اْلأَصْفِيَاءِ، بِقُوَّةِ بَرَاهِينِهِمِ الزَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُتَّفِقَةِ
1
denilmiş.
Sonra, imanın daha ziyade kuvvetlenmesinde ve inkişafında ve ilmelyakîn derecesindenaynelyakîn mertebesine terakkisindeki envârı ve ezvakı görmeye çok müştak olan omütefekkir yolcu, medreseden gelirken, hadsiz küçük tekyelerin ve zaviyelerin telâhukuylatevessü eden gayet feyizli ve nurlu ve sahra genişliğinde bir tekye, bir hangâh, bir zikirhane, bir irşadgâhta ve cadde-i kübrâ-yı Muhammedînin (a.s.m.) ve mirac-ı Ahmedînin (a.s.m.) gölgesinde hakikate çalışan ve hakka erişen ve aynelyakîne yetişen binlerle ve milyonlarlakudsî mürşidler onu dergâha çağırdılar. O da girdi, gördü ki:
O ehl-i keşif ve keramet mürşidler; keşfiyatlarına ve müşahedelerine ve kerametlerineistinaden, bil’icmâ, müttefikan Lâ ilâhe illâ Hû diyerek, vücub-u vücud
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, bütün asfiyanın, muhakkak ve müttefik ve parlak burhanlarının kuvvetiyle ittifakları, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Lâ ilâhe illâ Hû: Ondan başka ilâh yoktur[/TD]
[TD]Mirac-ı Ahmedî: Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün mânevî âlemleri gezdiği yolculuk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aynelyakin: gözlem ve müşahedeye dayanarak kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin olarak bilme[/TD]
[TD]bil’icmâ: ittifakla, fikir birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cadde-i kübrâ-yı Muhammedî: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) gittiği ve tarif ettiği büyük İslâmiyet caddesi[/TD]
[TD]cehalet: cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dergâh: mürşidin bulunduğu yer[/TD]
[TD]echeliyet: son derece cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i inkâr: inançsız kimseler[/TD]
[TD]ehl-i keşif ve keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, olağanüstü hal ve hareketlerin kendilerinde görüldüğü velî zâtlar ve mâneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâr: nurlar, ışıklar[/TD]
[TD]ezvâk: zevkler, lezzetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyizli: bereketli[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hangâh: büyük tekke[/TD]
[TD]ilmelyakin: ilmî ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, gelişme[/TD]
[TD]irşadgâh: doğru yolu gösterme yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinaden: dayanarak[/TD]
[TD]keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görülen olağanüstü hal ve hareketler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kuvve-i mâneviye: mânevi güç, moral[/TD]
[TD]menfi: ispat edilmemiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhterem: hürmete lâyık, saygıdeğer[/TD]
[TD]münkir: inanmayan, inkar eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid: doğru yol gösteren[/TD]
[TD]mütebahhir: ilmi derin olan, çok bilgili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütefekkir: düşünen, tefekkür eden[/TD]
[TD]müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede: görme, gözlem[/TD]
[TD]müştak: arzulu, çok istekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neşretmek: yaymak[/TD]
[TD]sahra: ova, meydan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[TD]suret: tarz, biçim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekye: tekke; zikir veya ders için toplanılan yer, dervişlerin kaldığı yer[/TD]
[TD]telâhuk: birbirine katılma, birleşme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakki: ilerleme, yükselme[/TD]
[TD]tevessü: genişleme, yayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]zaviye: küçük tekke, zikir veya ders için toplanılan yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[TD]zikirhane: zikir edilen yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[/TABLE]20 Mart 2012: 19:24 #803150Anonim
ve vahdet-i Rabbâniyeyi kâinata ilân ediyorlar. Güneşin ziyasındaki yedi renkle güneşi tanımak gibi, yetmiş renkle, belki Esmâ-i Hüsnâ adedince, Şems-i Ezelînin ziyasından tecellî eden ayrı ayrı nurlu renkler ve çeşit çeşit ziyalı levnler ve başka başka hakikatli tarîkatler vemuhtelif doğru meslekler ve mütenevvi haklı meşreplerde bulunan o kudsî dâhilerin ve nuranîâriflerin icmâ ve ittifakla imza ettikleri bir hakikat, ne derece zâhir ve bâhir olduğunuaynelyakîn müşahede etti. Ve enbiyanın (aleyhimüsselâm) icmâı ve asfiyanın ittifakı veevliyanın tevafuku ve bu üç icmaın birden ittifakı, güneşi gösteren gündüzün ziyasından daha parlak gördü.
İşte, bu misafirin tekyeden aldığı feyze kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın Onuncu Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: إِجْمَاعُ اْلاَوْلِيَاءِ بِكَشْفِيَاتِهِمْ، وَكَرَامَاتِهِمِ الظَّاهِرَةِ الْمُحَقَّقَةِ الْمُصَدَّقَةِ
1
denilmiş.
Sonra, kemâlât-ı insaniyenin en mühimi ve en büyüğü, belki bilcümle kemâlât-ı insaniyeninmenbaı ve esası, iman-ı billâhtan ve marifetullahtan neş’et eden muhabbetullah olduğunu bilen o dünya seyyahı, bütün kuvvetiyle ve letâifiyle, imanın kuvvetinde ve marifetininkişafında daha ziyade terakki etmesini istemek fikriyle başını kaldırdı ve semâvâta baktı. Kendi aklına dedi ki:
“Madem kâinatta en kıymettar şey hayattır. Ve kâinatın mevcudâtı hayata musahhardır. Ve madem zîhayatın en kıymettarı zîruhtur. Ve zîruhun en kıymettarı
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, bütün evliyanın, muhakkak ve musaddak ve zahir keşif ve kerametlerinin icmâı, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[TD]aleyhimüsselâm: Allah’ın selamı onların üzerine olsun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]asfiya: hem âlim, hem velî olan büyük zâtlar[/TD]
[TD]aynelyakîn: gözlem ve müşahedeye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilcümle: bütün[/TD]
[TD]bâhir: açık, görünen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâhi: son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi[/TD]
[TD]enbiya: nebiler, peygamberler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]evliya: veliler, Allah dostları[/TD]
[TD]feyz: ihsan, bolluk, bereket[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman-ı billâh: Allah’a iman[/TD]
[TD]inkişaf: açığa çıkma, açılma, gelişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]kemâlât-ı insaniye: insanlara ait mükemmellikler, olgunluklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıymettar: kıymetli, değerli[/TD]
[TD]letâif: lâtifeler; insanın mânevi yapısındaki ince duygular[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]levn: renk[/TD]
[TD]marifet: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]marifetullah: Allah’ı bilme ve tanıma[/TD]
[TD]menba: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]meşrep: mânevi haz ve feyiz alınan yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbetullah: Cenâb-ı Hakka duyulan sevgi[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar: boyun eğdirilmiş, emre verilmiş[/TD]
[TD]mütenevvi: çeşitli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek[/TD]
[TD]neş’et etmek: çıkmak, doğmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, aydın, nur saçan[/TD]
[TD]semavat: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyyah: gezgin, yolcu[/TD]
[TD]tarîkat: mânevi ilerlemeye götüren yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî etmek: görünmek, yansımak[/TD]
[TD]terakkî etmek: yükselmek, ilerlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[TD]vahdet-i Rabbâniye: bütün varlıkları yaratılış gayelerine göre terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutan Allah’ın birliği[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziya: ışık, parlaklık[/TD]
[TD]ziyade: çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zâhir: açık, âşikar[/TD]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[TD]ârif: bilgide ileri olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş, bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır[/TD]
[/TR]
[/TABLE]20 Mart 2012: 19:26 #803151Anonim
zîşuurdur. Ve madem bu kıymettarlık için küre-i zemin, zîhayatı mütemadiyen çoğaltmak için, her asır, her sene dolar, boşalır. Elbette ve her halde, bu muhteşem ve müzeyyen olansemâvâtın dahi kendisine münasip ahalisi ve sekenesi, zîhayat ve zîruh ve zîşuurlardan vardır ki, huzur-u Muhammedîde (a.s.m.) sahabelere görünen Hazret-i Cebrail’in (a.s.) temessülü gibi, melâikeleri görmek ve onlarla konuşmak hâdiseleri, tevatür suretinde eskiden beri nakil ve rivayet ediliyor. Öyle ise keşke ben semâvât ehliyle dahi görüşseydim, onlar ne fikirde olduklarını bilseydim. Çünkü, Hâlık-ı Kâinat hakkında en mühim söz onlarındır” diye düşünürken, birden semâvî şöyle bir sesi işitti:
“Madem bizimle görüşmek ve dersimizi dinlemek istersin. Bil ki, başta Hazret-i MuhammedAleyhissalâtü Vesselâm ve Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan olarak bütün peygamberlere vasıtamızla gelen mesâil-i imaniyeye en evvel biz iman etmişiz. Hem insanlara temessül edip görünen ve bizlerden olan bütün ervâh-ı tayyibe, bilâ istisna ve bil’ittifak, bu kâinat Hâlıkının vücub-u vücuduna ve vahdetine ve sıfât-ı kudsiyesine şehadet edip birbirine muvafık ve mutabık olarak ihbar etmişler. Bu hadsiz ihbaratın tevafuku ve tetabuku, güneş gibi sana bir rehberdir” dediklerini bildi ve onun nur-u imanı parladı, zeminden göklere çıktı.
İşte, bu yolcunun melâikeden aldığı derse kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Birinci ve On İkinci Mertebelerinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِتِّفَاقُ الْمَلٰۤئِكَةِ الْمُتَمَثِّلِينَ ِلأَنْظَارِ النَّاسِ، وَالْمُتَكَلِّمِينَ مَعَ خَوَاصِّ الْبَشَرِ، بِاِخْبَارَاتِهِمِ الْمُتَطَابِقَةِ الْمُتَوَافِقَةِ
1
denilmiştir.
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Allah ki, insanların nazarına temessül eden ve beşerin havâs kısmıyla konuşan melâikenin ittifakı, birbirine tetabuk ve tevafuk eden ihbaratıyla, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun[/TD]
[TD]Hazret-i Cebrail: [bk. bilgiler – Cebrail (a.s.)][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: yaratıcı, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve içindeki herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân[/TD]
[TD]bilâ istisna: istisnasız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bil’ittifak: ittifakla, birleşerek[/TD]
[TD]ervâh-ı tayyibe: temiz ve iyi ruhlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]huzur-u Muhammedî: Hz. Peygamberin huzuru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihbar etmek: haber vermek[/TD]
[TD]ihbarat: haber vermeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i zemin: yeryüzü, dünya[/TD]
[TD]kıymettarlık: kıymetlilik, değerlilik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]melâike: melekler[/TD]
[TD]mesâil-i imâniye: imanla ilgili meseleler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutabık: uygun[/TD]
[TD]muvafık: lâyık, uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]müzeyyen: süslenmiş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nur-u iman: iman nuru[/TD]
[TD]sahabe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) görüp onun yolundan giden Müslümanlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sekene: sakinler, ikamet edenler[/TD]
[TD]semavat: gökler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: Allah tarafından olan, İlâhî[/TD]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sıfât-ı kudsiye: kutsal sıfatlar, kusursuz özellikler[/TD]
[TD]temessül: belirme, görünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetabuk: uygunluk[/TD]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevatür: çok güvenilir insanların birbirlerine anlatarak getirdikleri kesin haber[/TD]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]zemin: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı, hayat sahibi[/TD]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli[/TD]
[TD]şehadet etmek: şahitlik, tanıklık etmek[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
20 Mart 2012: 19:27 #803152Anonim
Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismânî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalâa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğüyle beraber, mânen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların,selim ve nuranî kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki, onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadetortasında insanî berzahlardır; ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insananisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden, kendi akıl ve kalbine dedi ki:
“Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki iman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalâamızla istifade etmeliyiz” dedi, mütalâaya başladı. Gördü ki:
İstidatları gayet muhtelif ve mezhepleri birbirinden uzak ve muhalif olan umum istikametlive nurlu akılların iman ve tevhiddeki ittisafkârâne ve râsihâne itikadları, tevafuk vesebatkârâne ve mutmainâne kanaat ve yakînleri tetabuk ediyor. Demek, tebeddül etmeyen bir hakikate dayanıp bağlanmışlar. Ve kökleri, metin bir hakikate girmiş, kopmuyor. Öyle ise, bunların nokta-i imaniyede ve vücub ve tevhidde icmâları, hiç kopmaz bir zincir-i nuranîdir vehakikate açılan ışıklı bir penceredir
Hem gördü ki: Meslekleri birbirinden uzak ve meşrepleri birbirine mübayin olan o umumselim ve nuranî kalblerin erkân-ı imaniyedeki müttefikane ve itminankârâne ve müncezibânekeşfiyat ve müşahedatları birbirine tevafuk ve tevhidde birbirine mutabık çıkıyor. Demek,hakikate mukàbil ve vâsıl ve mütemes-sil[TABLE]
[TR]
[TD]berzah: geçit, aralık[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emsal: benzerler, örnekler[/TD]
[TD]erkân-ı imaniye: imanın esasları, şartları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayet: son derece[/TD]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[TD]inbisat: genişleme, yayılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidat: kàbiliyet, yetenek[/TD]
[TD]istifade etmek: faydalanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istikametli: doğru yolda olan[/TD]
[TD]itikad: inanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]itminankârâne: tam inanarak[/TD]
[TD]ittisaf: vasıflanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittisafkârâne: güzel bir şekilde niteleyen ve tanıtan[/TD]
[TD]keyfiyet: durum, temel nitelik, özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşfiyat: keşifler; mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lisan-ı hal: hal ve beden dili[/TD]
[TD]mezhep: yol, usül, dinde tutulan yol[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol[/TD]
[TD]muamele: davranış, iş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhalif: aykırı, zıt[/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukàbil: karşılık[/TD]
[TD]mutabık: uygun[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutmainâne: şüphesiz bir şekilde[/TD]
[TD]mânen: mânevî olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mübayin: farklı, ayrı[/TD]
[TD]müncezibâne: kendini kaptırarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münevver: aydın, nurlanmış[/TD]
[TD]müstakim: doğru yolda olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütalâa: dikkatle okuma, inceleme[/TD]
[TD]mütemessil: içinde yansıyan, rengiyle renklenen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müttefikane: ittifak ederek, birleşerek[/TD]
[TD]müşahedat: gözlemleme, görme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla, oranla[/TD]
[TD]nokta-i imaniye: imanî nokta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, aydınlanmış[/TD]
[TD]pür-iştiyak: çok istekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]pür-merak: çok meraklı[/TD]
[TD]râsihâne: sağlam bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebatkârâne: kararlılıkla[/TD]
[TD]selim: sağlam, temiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taharri-i hakikat: gerçeği araştırma, inceleme[/TD]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife-i insaniye: insan taifesi, topluluğu[/TD]
[TD]tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tetabuk: uygunluk[/TD]
[TD]tevafuk: denk gelme, uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâsıl: ulaşan, kavuşan[/TD]
[TD]vücub: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]yakîn: kesin ve doğru bilgi[/TD]
[TD]zincir-i nuranî: nurlu zincir, mânevî bağ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i berzah: dünya ile âhiret arasındaki kabir âlemi[/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem, dünya[/TD]
[/TR]
[/TABLE]20 Mart 2012: 19:28 #803153Anonim
bu küçücük birer arş-ı marifet-i Rabbâniye ve bu câmi’ birer âyine-i Samedâniye olan nuranî kalbler, şems-i hakikate karşı açılan pencerelerdir; ve umumu birden, güneşe âyinedarlık eden bir deniz gibi, bir âyine-i âzamdır. Bunların vücub-u vücudda ve vahdette ittifakları veicmâları, hiç şaşırmaz ve şaşırtmaz bir rehber-i ekmel ve bir mürşid-i ekberdir. Çünkü, hiçbircihetle hiçbir imkân ve hiçbir ihtimal yok ki, hakikatten başka bir vehim ve hakikatsız bir fikir ve asılsız bir sıfat, bu kadar müstemirrâne ve râsihâne bu pek büyük ve keskin gözlerinumumunu birden aldatsın, galat-ı hisse uğratsın. Buna ihtimal veren bozulmuş ve çürümüş bir akla, bu kâinatı inkâr eden ahmak sofestâîler dahi razı olmazlar, reddederler diye anladı. Kendi akıl ve kalbiyle beraber “Âmentü billâh” dediler.
İşte, bu yolcunun müstakîm akıllardan ve münevver kalblerden istifade ettiği mârifet-i imaniyeye kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Üçüncü Mertebesinde,
لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اِجْمَاعُ الْعُقُولِ الْمُسْتَقِيمَةِ الْمُنَوَّرَةِ، بِاِعْتِقَادَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ وَبِقَنَاعَاتِهَا، وَيَقِينَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ، مَعَ تَخَالُفِ اْلاِسْتِعْدَادَاتِ وَالْمَذَاهِبِ، وَكَذَا دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ اِتِّفَاقُ الْقُلُوبِ السَّلِيمَةِ النُّورَانِيَّةِ، بِكَشْفِيَاتِهَا الْمُتَطَابِقَةِ وَبِمُشَاهَدَاتِهَا الْمُتَوَافِقَةِ مَعَ تَبَايُنِ الْمَسَالِكِ وَالْمَشَارِبِ
1
denilmiş.
Sonra, âlem-i gayba yakından bakan ve akıl ve kalbde seyahat eden o yolcu, “Acaba âlem-i gayb ne diyor?” diye merakla o kapıyı da şöyle bir fikirle çaldı.
[NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ki, istidat ve mezheplerinin farklılığıyla beraber bütün münevver ve müstakim akıl sahiplerinin birbirine tetabuk eden kanaat ve yakînleri, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, birbirine mütebayin meslek ve meşreplerine rağmen bütün selim ve nuranî kalb sahiplerinin birbirine tetabuk eden keşifleri ve birbirine tevafuk eden müşahedeleri de, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]arş-ı marifet-i Rabbâniye: Rabbimizi tanıtan bilgi arşı, tahtı[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmi’: kapsamlı, içine alan[/TD]
[TD]galat-ı his: duygu yanılması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hakikatsız: gerçek olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâ: fikir birliği[/TD]
[TD]istifade etmek: faydalanmak, yararlanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittifak: birleşme, birlik[/TD]
[TD]kâinat: evren, bütün yaratılmışlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mârifet-i imaniye: imanî bilgi[/TD]
[TD]münevver: aydın, nurlanmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürşid-i ekber: en büyük mürşid, doğru yolu gösteren[/TD]
[TD]müstakim: istikametli, dosdoğru[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstemirrâne: devamlı olarak[/TD]
[TD]nuranî kalbler: iman nuruyla aydınlanmış kalbler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rehber-i ekmel: en mükemmel rehber, kılavuz[/TD]
[TD]râsihâne: sağlam ve köklü bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sofestâî: Yaratıcıyı kabul etmemek için her şeyi, hatta kendini dahi inkar edenler[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vehim: kuruntu, varsayım[/TD]
[TD]vücub-u vahdet: Allah’ın birliğinin zorunlu oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu oluşu, var olmak için bir sebebe muhtaç olmaması[/TD]
[TD]Âmentü billâh: “Allah’a iman ettim”[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[TD]âyine-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin Kendisine muhtaç olduğu Allah’ın eserlerini gösteren ayna[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine-i âzam: en büyük ayna[/TD]
[TD]âyinedarlık: ayna olma, aynalık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şems-i hakikat: hakikat güneşi[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- ‘Yedinci Şuâ’ konusu yeni yanıtlara kapalı.