- Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
20 Mayıs 2011: 20:37 #671478
Anonim
Yirmi Beşinci Söz Mu’cizât-ı Kur’âniye RisalesiElde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâki varken,
Başka burhan aramak aklıma zâid görünür.
Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat varken,
Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?İHTAR: Şu Sözün başında Beş Şuleyi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şulenin âhirlerinde, eski hurufatla tab etmek için gayet sür’atle yazmaya mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi otuz sahifeyi iki üç saat içinde yazıyorduk. Onun için, Üç Şuleyi ihtisaren, icmâlen yazarak, İki Şuleyi de şimdilik terk ettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatalara nazar-ı insaf ve müsamaha ile bakmalarını, ihvanlarımızdan bekleriz.
Bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesindeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkit olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş âyetlerdir. İşte, bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyan etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar i’câzın lemeâtı ve belâğat-i Kur’âniyenin kemâlâtının menşeleri olduğu, ilmî kaideleriyle ispat edilmiş. Bulantı vermemek için, onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş.
1 وَالشَّمْسُ تَجْرِى وَالْجِبَالَ اَوْتاَداً gibi, yalnız Yirminci Sözün Birinci Makamında üç dört âyette şüpheleri söylenmiş.
[NOT]Dipnot-1 “Güneş de akıp gider.” Yâsin Sûresi, 36:38. • “Dağları da birer kazık yaptık.” Nebe’ Sûresi, 78:7. [/NOT]
Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri (bk. a-c-z) belâğat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın belâğati (bk. b-l-ğ) beyan: açıklama (bk. b-y-n) burhan: güçlü, mantıkî delil burhan-ı hakikat: gerçeklik delili (bk. ḥ-ḳ-ḳ) cevab-ı kat’i: şüphe bırakmayacak kesin cevap (bk. c-v-b) cinnî: cin taifesinden olan ehl-i fen: bilim adamları ehl-i ilhad ve fen: dinsizler ve bilim adamları ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hurufat: harfler icmâlen: kısaca, özet olarak (bk. c-m-l) ihtar: hatırlatma ihtisaren: kısaca, özetleyerek ihvan: kardeşler ilzam: susturma insî: insan cinsinden olan işkâl: zorlaştırma, güçleştirme i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kaide: esas, düstur kemâlat: mükemmellikler, kusur-suzluklar (bk. k-m-l) lemeât: parıltılar maruz: bir şeyin karşısında engelsiz şekilde bulunan medar-ı tenkit: tenkit nedeni menşe: kaynak, esas mu’cize-i bâki: devamlı ve kalıcı mu’cize (bk. a-c-z; b-ḳ-y) mülhid: dinsiz, inkâr eden münkir: inkârcı (bk. n-k-r) müsamaha: hoşgörü nazar-ı insaf: insaf bakışı (bk. n-ẓ-r) noksaniyet: eksiklik nükte: ince ve anlamlı söz sür’at: hız sıklet: ağırlık, mânevî sıkıntı tab etmek: basmak vesvese: şüphe, kuruntu zikredilmek: belirtilmek, hatırlatılmak zâid: fazlalık âhir: son (bk. e-ḫ-r) âyet: Kur’ân’ın herbir cümlesi şule: ışık hüzmesi 20 Mayıs 2011: 21:22 #792072Anonim
Hem bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâğat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde telif edildiğinden ifade ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli meselelerin hakikatini beyan etmiş.
Said Nursî

Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri (bk. a-c-z) bahis: konu beyan: açıklama (bk. b-y-n) ehl-i dikkat: dikkat sahipleri hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâlet: hal, durum ibare: yazılış ilm-i belâğat: belâğat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ) istifade: faydalanma muhtasar: kısaca, sınırlandırılmış müşevveş: dağınık, karışık, düzensiz telif edilmek: yazılmak ulûm-u Arabiye: Arapça ilimler (bk. a-l-m) âlimane: âlimlere yakışır surette (bk. a-l-m) 21 Mayıs 2011: 16:35 #792097Anonim
Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰۤى اَنْ يَاْتوُا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لاَ يَاْتُونَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً
1
Mahzen-i mu’cizat ve mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediye (a.s.m.) olan Kur’ân-ı Hakîm-i Mu’cizü’l-Beyanın hadsiz vücuh-u i’câzından kırka yakın vücuh-u i’câziyeyi Arabî risalelerimde ve Arabî Risale-i Nur’da ve İşârâtü’l-İ’câz namındaki tefsirimde ve geçen şu yirmi dört Sözlerde işaretler etmişiz. Şimdi, onlardan yalnız beş vechini bir derece beyan ve sair vücuhu içlerinde icmâlen derc ederek ve bir mukaddime ile onun tarif ve mahiyetine işaret edeceğiz.Mukaddime
Üç cüzdür.
BİRİNCİ CÜZ: Kur’ân nedir, tarifi nasıldır?Elcevap: On Dokuzuncu Sözde beyan edildiği ve sair Sözlerde ispat edildiği gibi,
Kur’ân,
- şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,
- ve âyât-ı tekvîniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,
- ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,
- ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,
- ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,
[NOT]Dipnot-1 “De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” İsrâ Sûresi, 17:88.[/NOT]
Arabî: Arapça Kur’ân-ı Hakîm-i Mu’cizü’l-Beyan: ifade ve açıklamalarıyla mu’cize olan ve sayısız hikmetleri içinde bulunduran Kur’ân (bk. ḥ-k-m; a-c-z; b-y-n) Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri (bk. a-c-z) beyan: açıklama (bk. b-y-n) cüz: kısım, bölüm (bk. c-z-e) derc etmek: yerleştirmek esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) hadsiz: sayısız hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) icmâlen: kısaca, özetle keşşaf: keşf edici, açığa çıkarıcı (bk. k-ş-f) kitab-ı kebir-i kâinat: büyük kâinat kitabı (bk. k-t-b; k-b-r; k-v-n) mahiyet: iç yüz, asıl esas mahzen-i mu’cizât: mu’cizeler mahzeni, deposu (bk. a-c-z) miftah: anahtar mukaddime: giriş (bk. ḳ-d-m) muzmer: gizli, saklı mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediye: Peygamberimizin en büyük mu’cizesi (bk. a-c-z; k-b-r; ḥ-m-d) müfessir: tefsirci, yorumcu (bk. f-s-r) mütenevvi: çeşitli nam: ad risale: küçük kitap (bk. r-s-l) sair: diğer sutûr-u hâdisât: olaylar dizisi tarif: tanım, açıklama (bk. a-r-f) tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-s-r) tercüman-ı ebedî: ebedî, sonsuz tercüman (bk. e-b-d) tercüme-i ezeliye: zamanüstü tercüme (bk. e-z-l) vech: yön vücuh: yönler vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z) zemin: yeryüzü âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) âyât-ı tekvîniye: yaratılışa ait 21 Mayıs 2011: 16:36 #792098Anonim
- ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,
- ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,
- ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,
- ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,
- ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,
- ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,
- ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,
- ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,
- ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,
- ve insana hem bir kitab-ı şeriat,
- hem bir kitab-ı dua,
- hem bir kitab-ı hikmet,
- hem bir kitab-ı ubûdiyet,
- hem bir kitab-ı emir ve davet,
- hem bir kitab-ı zikir,
- hem bir kitab-ı fikir,
- hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi’ bir kitab-ı mukaddestir.
- Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.
avâlim-i uhreviye: âhiret âlemleri (bk. a-l-m; e-ḫ-r) burhan-ı katı: kesin delil cihet: yön, taraf câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) esmâ: isimler (bk. s-m-v) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hendese: plan ve geometri hikmet-i hakikiye: her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, olması gereken keyfiyette bulunduğunu gösteren gerçek ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m; ḥ-ḳ-ḳ) hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniye: kusur ve aczden yüce olan Allah’ın ezelî konuşmaları (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l; s-b-ḥ) hâcât-ı mâneviye: mânevî ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c; a-n-y) hâdî: hidâyet edici (bk. h-d-y) ibraz etmek: meydana koymak iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye: sonsuz merhamet sahibi Allah’ın teveccühleri (bk. e-b-d; r-ḥ-m) insaniyet-i kübrâ: en büyük insanlık (bk. k-b-r) kavl-i şârih: açıklayıcı söz kitab-ı dua: dua kitabı (bk. k-t-b; d-a-v) kitab-ı emir ve davet: davet ve emir kitabı (bk. k-t-b) kitab-ı fikir: fikir kitabı (bk. k-t-b; f-k-r) kitab-ı hikmet: hikmet kitabı (bk. k-t-b; ḥ-k-m) kitab-ı mukaddes: her türlü kusur ve noksandan yüce kutsal kitap (bk. k-t-b; ḳ-d-s) kitab-ı semâvî: Allah’ın gönderdiği kitap (bk. k-t-b; s-m-v) kitab-ı ubûdiyet: kulluk kitabı (bk. k-t-b; a-b-d) kitab-ı zikir: zikir kitabı (bk. k-t-b) kitab-ı şeriat: şeriat kitabı (bk. k-t-b; ş-r-a) lisan: dil merci: kaynak meslek: yol, usül mesâk: maksat mezâk: zevk meşreb: manevi haz ve feyiz alınan yol muhakkikîn: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli mukaddes: kutsal, her türlü kusur ve noksandan uzak (bk. ḳ-d-s) muvafık: uygun mâ: su mürebbî: terbiye edici (bk. r-b-b) mürşid: doğru yolu gösterici (bk. r-ş-d) nev-i beşer: insanlık risale: kitap (bk. r-s-l) saadet: mutluluk sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) sıfât: vasıflar, özellikler (bk. v-ṣ-f) tasvir etmek: anlatmak, ifade etmek (bk. ṣ-v-r) tazammun etmek: içine almak tefsir-i vâzıh: açık yorum (bk. f-s-r) tenvir etmek: nurlandırmak (bk. n-v-r) tercüman-ı satı: parlak tercüman urefâ: ârifler, Allah’ı isim ve sıfatlarıyla hakkıyla tanıyanlar (bk. a-r-f) ziya: ışık âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i insaniyet: insanlık âlemi (bk. a-l-m) âlem-i mânevî: mânevî alem (bk. a-l-m; a-n-y) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) şuûn-u İlâhiye: İlâhî fiiller, işler (bk. ş-e-n; e-l-h) 21 Mayıs 2011: 16:37 #792100Anonim
İKİNCİ CÜZ VE TETİMME-İ TARİF: Kur’ân Arş-ı Âzamdan, İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği için, On İkinci Sözde beyan ve ispat edildiği gibi,
Kur’ân,
- bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır;
- hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır;
- hem bütün semâvât ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır;
- hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir;
- hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir;
- hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir;
- hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır;
- hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir.
Ve şu sırdandır ki, “Kelâmullah” ünvanı, kemâl-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş ve daima da veriliyor. Kur’ân’dan sonra sair enbiyanın kütüp ve suhufları derecesi gelir. Sair nihayetsiz kelimât-ı İlâhiyenin ise, bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz’î bir ünvanla, hususî bir tecelliyle, cüz’î bir isimle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan ilhâmât suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvânâtın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibarıyla çok muhteliftir.
Arş-ı Âzam: Allah’ın sınırsız egemenliğinin ve büyüklüğünün tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; a-ẓ-m) Hâlık: yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Rab: herbir varlığı terbiye edip idaresi ve tasarrufu altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) Ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) arz: yer, dünya azamet-i haşmet: ihtişamın büyüklüğü (bk. a-ẓ-m) beyan: açıklama (bk. b-y-n) beşer: insan cihet: yön cüz: kısım, bölüm (bk. c-z-e) cüz’î: ferde bakan (bk. c-z-e) defter-i iltifâtât-ı Rahmâniye: sonsuz merhamet sahibi olan Allah’ın iltifatlarını içine alan defter (bk. r-h-m) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) ferman: buyruk, emir has: özel haysiyetiyle: münasebetiyle hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmetfeşan: hikmet yayan (bk. ḥ-k-m) hitap: konuşma (bk. ḫ-ṭ-b) hususiyet: özel oluş hususî: özel hutbe-i ezeliye: ezelî, zamanüstü hutbe (bk. ḫ-t-b; e-z-l) ilham: Allah tarafından kalbe gelen mânâ ilhamat: ilhamlar, Allah tarafından kalbe gelen mânâlar itibar: özellik kelimât-ı İlâhiye: Allah’a ait kelimeler (bk. k-l-m; e-l-h) kelâm: söz (bk. k-l-m) kelâmullah: Allah’ın kelâmı, sözü (bk. k-l-m) kemâl-i liyakat: tam layık olma (bk. k-m-l) kitab-ı mukaddes: her türlü kusur ve noksandan yüce kitap (bk. k-t-b; ḳ-d-s) külliyet: genel, kapsamlılık (bk. k-l-l) kütüp: kitaplar (bk. k-t-b) mecmua: kitap (bk. c-m-a) melek: nurdan yaratılmış varlık (bk. m-l-k) mertebe-i âzam: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhabere: haberleşme muhit: kapsayan, kuşatıcı muhât: kapsama alanı mükâleme: karşılıklı konuşma (bk. k-l-m) nihayetsiz: sonsuz, sınırsız nokta-i nazar: bakış noktası (bk. n-ẓ-r) nüzul: inme (bk. n-z-l) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rahmet-i vâsia-i muhîta: Allah’ın herşeyi kuşatan geniş rahmeti (bk. r-ḥ-m) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) rubûbiyet-i mutlaka: Allah’ın herşeyi kuşatan sınırsız ve sonsuz rablığı (bk. r-b-b; ṭ-l-ḳ) sair: diğer saltanat: hakimiyet, egemenlik (bk. s-l-ṭ) saltanat-ı âmme-i Sübhâniye: her türlü kusurdan yüce olan Allah’ın herşeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; s-b-ḥ) semâvat: gökler (bk. s-m-v) suhuf: bâzı peygamberlere gelen sahife halindeki kitaplar suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tecelli: yansıma (bk. c-l-y) teftiş: denetleme tetimme-i tarif: tanımın tamamlayıcısı, devamı (bk. a-r-f) zahir olmak: görünmek (bk. ẓ-h-r) İlâh: kendisine ibadet edilen, Allah (bk. e-l-h) İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m) 21 Mayıs 2011: 16:37 #792102Anonim
ÜÇÜNCÜ CÜZ:
Kur’ân,
- asırları muhtelif bütün enbiyanın kütüplerini ve meşrepleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmâlen tazammun eden,
- ve cihât-ı sittesi parlak ve evham ve şübehâtın zulümâtından musaffâ,
- ve nokta-i istinadı, bilyakîn, vahy-i semâvî ve kelâm-ı ezelî,
- ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede, saadet-i ebediye,
- içi, bilbedâhe, hâlis hidayet,
- üstü, bizzarure, envâr-ı iman,
- altı, biilmilyakîn, delil ve burhan,
- sağı, bittecrübe, teslim-i kalb ve vicdan,
- solu, biaynilyakîn, teshir-i akıl ve iz’an,
- meyvesi, bihakkılyakîn, rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân,
- makamı ve revacı, bilhads-i sâdık, makbul-ü melek ve ins ü cân bir kitab-ı semâvîdir.
Kur’ân’ın tarifine dair üç cüz’ündeki sıfatların herbiri başka yerlerde kat’î ispat edilmiş veya ispat edilecektir. Dâvâmız mücerret değil, herbirisi burhan-ı kat’î ile müberhendir.

asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velayet sahibi insanlar (bk. ṣ-f-y) biaynilyakîn: gözle görür kesinlikte (bk. y-ḳ-n) bihakkılyakîn: yaşamış gibi bir kesinlikte (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n) biilmilyakîn: ilmî delillerle elde edilen kesinlikte (bk. a-l-m; y-ḳ-n) bilbedâhe: ap açık bilhads-i sâdık: doğru bir sezgiyle (bk. ṣ-d-ḳ) bilmüşahede: göründüğü üzere (bk. ş-h-d) bilyakîn: şüphesiz, tereddütsüz (bk. y-ḳ-n) bittecrübe: tecrübeyle bizzarure: zorunlu olarak burhan: mantıkî, güçlü delil burhan-ı kat’î: sağlam delil cihât-ı sitte: altı yön cüz: bölüm, kısım (bk. c-z-e) dâr-ı cinân: cennet yurdu enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) envâr-ı iman: iman nurları (bk. n-v-r; e-m-n) evham: vehimler, kuruntular evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hidayet: doğru yol (bk. h-d-y) hâlis: saf, katıksız (bk. ḫ-l-ṣ) icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l) kat’î: kesin olarak kelâm-ı ezelî: ezelî söz (bk. k-l-m; e-z-l) kitab-ı semâvî: İlâhî kitap (bk. k-t-b; s-m-v) kütüp: kitaplar (bk. k-t-b) makbul-ü melek ve ins ve cânn: cinler, insanlar ve meleklerin kabul edip beğendiği şey (bk. m-l-k) meslek: yol, usül meşrep: mânevî haz ve feyiz alınan yol; usül, metod muhtelif: çeşitli musaffâ: arınmış, safileşmiş (bk. ṣ-f-y) müberhen: delillerle ispatlanmış mücerret: soyut nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) rahmet-i Rahmân: rahmeti sınırsız olan Allah’ın şefkat ve merhameti (bk. r-ḥ-m) revac: kıymet, değer risale: kitap (bk. r-s-l) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) tazammun: içine alma, içerme teshir-i akıl ve izân: aklı ve idraki etki ve itaat altına alma teslim-i kalb ve vicdan: kalbin ve vicdanın teslim oluşu (bk. s-l-m) vahy-i semâvî: Allah’ın peygambere vahyettiği şey (bk. v-ḥ-y; s-m-v) zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) şübehât: şüpheler 21 Mayıs 2011: 16:38 #792103Anonim
Birinci ŞuleBu Şulenin Üç Şuası var.
BİRİNCİ ŞUA
Derece-i i’cazda belâğat-i Kur’âniyedir. O belâğat ise, nazmın cezaletinden ve hüsn-ü metanetinden ve üslûplarının bedâatinden, garip ve müstahsenliğinden ve beyanının beraatinden, fâik ve safvetinden ve maânîsinin kuvvet ve hakkaniyetinden ve lâfzının fesahatinden, selâsetinden tevellüd eden bir belâğat-i harikulâdedir ki, benî Âdemin en dâhi ediplerini, en harika hatiplerini, en mütebahhir ulemasını muârazaya davet edip bin üç yüz senedir meydan okuyor. Onların damarlarına şiddetle dokunuyor. Muârazaya davet ettiği halde, kibir ve gururlarından başını semâvâta vuran o dâhiler, ona muâraza için ağız açamayıp, kemâl‑i zilletle boyun eğdiler.
İşte, belâğatindeki vech-i i’câzı iki suretle işaret ederiz.
BİRİNCİ SURET: İ’câzı vardır ve mevcuttur. Çünkü, Ceziretü’l-Arap ahalisi o asırda ekseriyet-i mutlaka itibarıyla ümmî idi. Ümmîlikleri için, mefahirlerini ve vukuat-ı tarihiyelerini ve mehâsin-i ahlâka yardım edecek durub-u emsallerini, kitabet yerine şiir ve belâğat kaydıyla muhafaza ediyorlardı. Mânidar bir kelâm, şiir ve belâğat cazibesiyle eslâftan ahlâfa hafızalarda kalıp gidiyordu. İşte, şu ihtiyac-ı fıtrî neticesi olarak, o kavmin mânevî çarşı-yı ticaretlerinde en ziyade revaç bulan, fesahat ve belâğat metâı idi. Hattâ bir kabilenin beliğ bir edibi, en büyük bir kahraman-ı millîsi gibiydi. En ziyade onunla iftihar ediyorlardı. İşte, İslâmiyetten sonra âlemi zekâlarıyla idare eden o zeki kavim, şu en revaçlı ve medar-ı iftiharları ve ona şiddet-i ihtiyaçla muhtaç olan belâğatte akvâm-ı
Ceziretü’l-Arap: Arabistan yarım-adası (bk. bilgiler) ahlâf: halefler, sonradan gelenler bedâat: benzersizlik, eşsiz güzellik, orijinallik (bk. b-d-a) beliğ: belâğat sahibi (bk. b-l-ğ) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) belâğat-i Kur’âniye: Kur’ân’ın belâğatı (bk. b-l-ğ) belâğat-i harikulâde: olağanüstü söyleyiş güzelliği (bk. b-l-ğ) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar beraat: harika, parlak beyan: açıklama (bk. b-y-n) cazibe: çekim cezâlet: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l) derece-i i’caz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) durub-u emsal: meşhur atasözleri (bk. m-s̱-l) dâhi: son derece zeki edip: edebiyatçı ekseriyet-i mutlaka: büyük çoğunluk (bk. k-s̱-r; ṭ-l-ḳ) eslâf: selefler, geçmiştekiler fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) fâik: üstün hakkaniyet: hak oluş, doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hüsn-ü metanet: metanetin ve sağlamlığın güzelliği (bk. ḥ-s-n) iftihar etmek: övünmek ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r) itibarıyla: özelliğiyle i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kahraman-ı millî: millî kahraman kelâm: söz (bk. k-l-m) kemâl-i zillet: tam bir aşağılık (bk. k-m-l) kitabet: yazım (bk. k-t-b) lâfz: ifade, kelime maânî: mânâlar (bk. a-n-y) medar-ı iftihar: övünç kaynağı mefahir: övünülecek şeyler mehâsin-i ahlak: ahlakî güzellikler (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ) metâ: kıymetli eşya mevcut: var olan (bk. v-c-d) muâraza: sözle mücadele mânidar: anlamlı (bk. a-n-y) müstahsenlik: güzellik (bk. ḥ-s-n) mütebahhir: çok bilgili nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m) revaç: kıymet, değer safvet: safilik, halislik, parlak (bk. ṣ-f-y) selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) semâvât: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tevellüd etmek: doğmak ulema: âlimler (bk. a-l-m) vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vukuat-ı tarihiye: tarihî olaylar ziyade: çok, fazla âlem: dünya (bk. a-l-m) çarşı-yı ticaret: ticaret çarşısı ümmî: okuma yazma bilmeyen üslûp: ifade tarzı şiddet-i ihtiyaç: şiddetli ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) şua: parıltı şule: ışık hüzmesi 21 Mayıs 2011: 16:40 #792104Anonim
âlemden en ileride ve en yüksek mertebede idiler. Belâğat o kadar kıymettardı ki, bir edibin bir sözü için iki kavim büyük muharebe ederdi ve bir sözüyle musalâha ediyorlardı. Hattâ, onların içinde, “Muallâkat-ı Seb’a“ namıyla, yedi edibin yedi kasidesini altınla Kâbe’nin duvarına yazmışlar, onunla iftihar ediyorlardı.
İşte böyle bir zamanda, belâğat en revaçlı olduğu bir anda, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan nüzul etti. Nasıl ki zaman-ı Mûsâ Aleyhisselâmda sihir ve zaman-ı İsâ Aleyhisselâmda tıp revaçta idi; mu’cizelerinin mühimmi o cinsten geldi. İşte, o vakit, bülega-yı Arabı, en kısa bir sûresine mukabeleye davet etti.
وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْنَا عَلٰى عَبْدِنَا فَاْتوُا بِسوُرَةٍ مِنْ مِثْلِهِ
1
fermanıyla onlara meydan okuyor. Hem der ki: “İman getirmezseniz mel’unsunuz, Cehenneme gireceksiniz.” Damarlarına şiddetle vuruyor. Gururlarını dehşetli surette kırıyor. O kibirli akıllarını istihfaf ediyor. Onları bidayeten idam-ı ebedî ile ve sonra da Cehennemde idam-ı ebedî ile beraber dünyevî idamla da mahkûm ediyor. Der: “Ya muâraza ediniz, yahut can ve malınız helâkettedir.”İşte, eğer muâraza mümkün olsaydı, acaba hiç mümkün müydü ki, bir iki satırla muâraza edip dâvâsını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en tehlikeli, en müşkülâtlı muharebe tariki ihtiyar edilsin? Evet, o zeki kavim, o siyasî millet ki, bir zaman âlemi siyasetle idare ettiği halde, en kısa ve rahat ve hafif bir yolu terk etsin, en tehlikeli ve bütün mal ve canını belâya atacak uzun bir yolu ihtiyar etsin, hiç kabil midir? Çünkü edipleri birkaç hurufatla muâraza edebilseydi, Kur’ân dâvâsından vazgeçerdi, onlar da maddî ve mânevî helâketten kurtulurlardı. Halbuki muharebe gibi dehşetli, uzun bir yolu ihtiyar ettiler. Demek muâraza-i bilhuruf mümkün değildi, muhaldi. Onun için muharebe-i bissüyufa mecbur oldular.
Hem Kur’ân’ı tanzir etmek, taklidini yapmak için gayet şiddetli iki sebep vardı.
[NOT]Dipnot-1 “Eğer kulumuz Muhammed’e indirdiğimiz Kur’ân’dan bir şüpheniz varsa, haydi, onun benzeri bir sûre getirin.” Bakara Sûresi, 2:23.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Kâbe: (bk. bilgiler) Zaman-ı İsâ: Hz. İsâ’nın zamanı akvâm-ı âlem: dünyadaki kavimler, milletler (bk. a-l-m) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) bidayeten: ilk önce bülega-yı Arab: Arap belâğatçıları, edebiyatçıları (bk. b-l-ğ) dehşetli: korkunç edip: edebiyatçı ferman: emir, buyruk helâket: mahvoluş, yok oluş hurufat: harfler idam-ı ebedî: sonsuz yok oluş (bk. e-b-d) ihtiyar etmek: seçmek, tercih etmek (bk. ḫ-y-r) istihfaf etmek: küçümsemek kabil: mümkün kaside: şiir kibir: gurur, kendini büyük görme (bk. k-b-r) kıymettar: kıymetli mel’un: lanetlenmiş mertebe: derece muallâkat-ı Seb’a: yedi askı; Kur’ân nazil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları muhal: imkânsız muharebe: harp, savaş muharebe-i bissüyuf: kılıçlarla savaşma, silahlı mücadele mukabele: karşılık verme musalâha etmek: barışmak (bk. ṣ-l-ḥ) muâraza: sözle mücadele muâraza-i bilhuruf: harflerle mücadele, yazılı ve sözlü mücadele mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) müşkilâtlı: zor nam: ad nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) revaç: değer, kıymet suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tanzir etmek: benzerini yapmak (bk. n-ẓ-r) tarik: yol (bk. ṭ-r-ḳ) zaman-ı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın zamanı (bk. bilgiler) âlem: dünya (bk. a-l-m) 21 Mayıs 2011: 16:41 #792105Anonim
Birisi düşmanın hırs-ı muârazası, diğeri dostlarının şevk-i taklididir ki, şu iki sâik-i şedid altında milyonlar Arabî kitaplar yazılmış ki, hiçbirisi ona benzemez. Âlim olsun, âmi olsun, her kim ona ve onlara baksa, kat’iyen diyecek ki, “Kur’ân bunlara benzemez; hiçbirisi onu tanzir edemez.” Şu halde, ya Kur’ân bütününün altındadır—bu ise bütün dost ve düşmanın ittifakıyla battaldır, muhaldir—veya Kur’ân, o yazılan umum kitapların fevkindedir.
Eğer desen: “Nasıl biliyoruz ki, kimse muârazaya teşebbüs etmedi? Kimse kendine güvenemedi mi ki meydana çıksın? Birbirinin yardımı da mı faide etmedi?”
Elcevap: Eğer muâraza mümkün olsaydı, alâküllihal kat’î teşebbüs edilecekti. Çünkü izzet ve namus meselesi, can ve mal tehlikesi vardı. Eğer teşebbüs edilseydi, alâküllihal, kat’î taraftar pek çok bulunacaktı. Çünkü hakka muarız ve muannit daima kesretli idi. Eğer taraftar bulsaydı, alâküllihal iştihar bulacaktı. Çünkü, küçük bir mücadele, beşerin nazar-ı istiğrabını celb edip destanlarda iştihar eder. Şöyle acip bir mücadele ve vukuat ise gizli kalamaz. İslâmiyet aleyhinde tâ en çirkin ve en şenî şeylere kadar nakledilir, meşhur olur. Halbuki, muârazaya dair, Müseylime-i Kezzâb’ın bir iki fıkrasından başka nakledilmemiş. O Müseylime’de çendan belâğat varmış. Fakat hadsiz bir hüsn-ü cemâle mâlik olan beyan-ı Kur’ân’a nisbet edildiği için, onun sözleri hezeyan suretinde tarihlere geçmiştir. İşte, Kur’ân’ın belâğatindeki i’câz, kat’iyen, iki kere iki dört eder gibi mevcuttur ki, iş böyle oluyor.
İKİNCİ SURET: Belâğatindeki i’câz-ı Kur’ânînin hikmetini Beş Noktada beyan edeceğiz.BİRİNCİ NOKTA: Kur’ân’ın nazmında bir cezalet-i harika var. O nazımdaki cezalet ve metaneti, İşârâtü’l-İ’câz baştan aşağıya kadar bu cezalet-i nazmiyeyi beyan eder. Saatin saniye, dakika, saati sayan ve birbirinin nizamını tekmil eden ne ise, Kur’ân-ı Hakîmin herbir cümledeki, hey’âtındaki nazım ve kelimelerindeki nizam ve cümlelerin birbirine karşı münasebâtındaki intizamı öyle bir tarzda İşârâtü’l-İ’câz’da âhirine kadar beyan edilmiştir. Kim isterse ona bakabilir
Arabî: Arapça Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Müseylime-i Kezzâb: (bk. bilgiler) alâküllihal: ister istemez, her halde (bk. k-l-l) battal: bâtıl, hükümsüz belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyan-ı Kur’ân: Kur’ân’ın açıklaması (bk. b-y-n) beşer: insanlar celb etmek: çekmek cezalet: güzel ve güçlü ifade (bk. c-z-l) cezalet-i harika: hayranlık verici güçlü ifade (bk. c-z-l) cezalet-i nazmiye: Kur’ân’ın dizilişindeki güzellik ve akıcılık (bk. c-z-l) fevkinde: üstünde fıkra: kısa yazı, bent hadsiz: sonsuz hey’ât: kısımlar, parçalar hezeyan: saçmalama hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüsn-ü cemâl: maddî manevî güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l) hırs-ı muâraza: karşı koymak için aşırı istek intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) ittifak: birleşme izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z) iştihar bulmak: meşhur olmak i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z) i’câz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın mu’cizeliği (bk. a-c-z) kesretli: çok, fazla (bk. k-s̱-r) metanet: sağlamlık mevcut: var (bk. v-c-d) muannit: inatçı muarız: karşı gelen muhal: imkansız muâraza: sözle mücadele mâlik: sahip (bk. m-l-k) münasebât: münasebetler, bağlantılar (bk. n-s-b) nazar-ı istiğrab: garip ve hayretli bakış (bk. n-ẓ-r) nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m) nisbet etmek: kıyaslamak (bk. n-s-b) nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sâik-i şedid: şiddetli sevk edici gerekçe tanzir: benzerini yapma (bk. n-ẓ-r) tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) teşebbüs etmek: başvurmak, girişmek umum: bütün vukuat: vâkıalar, olaylar âhir: son (bk. e-ḫ-r) âmi: câhil çendan: gerçi şenî: fena, kötü şevk-i taklidi: benzerini yapma arzusu ve isteği 21 Mayıs 2011: 16:43 #792106Anonim
ve bu nazımdaki cezalet-i harikayı bu surette görebilir. Yalnız bir iki misal, bir cümlenin hey’âtındaki nazmı göstermek için zikredeceğiz.
Meselâ
1وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ Bu cümlede, azâbı dehşetli göstermek için, en azının şiddetle tesirini göstermekle göstermek ister. Demek taklîli ifade edecek; cümlenin bütün heyetleri de bu taklîle bakıp ona kuvvet verecek. İşte, لَئِنْ lâfzı, teşkiktir. Şek kıllete bakar. مَسَّ lâfzı, azıcık dokunmaktır; yine kılleti ifade eder. نَفْحَةٌ lâfzı, maddesi bir kokucuk olup kılleti ifade ettiği gibi, sîgası bire delâlet eder. Masdar-ı merre tabir-i sarfiyesinde “biricik” demektir, kılleti ifade eder.نَفْحَةٌ deki tenvin-i tenkirî, taklîli içindir ki, “O kadar küçük ki, bilinemiyor” demektir.مِنْ lâfzı, teb’îz içindir, “bir parça” demektir; kılleti ifade eder.عَذَابِ lâfzı, nekâl, ikab’a nisbeten hafif bir nevi cezadır ki, kıllete işaret eder. رَبِّكَ lâfzı, Kahhâr, Cebbar, Müntakîm’e bedel yine şefkati ihsas etmekle kılleti işaret ediyor. İşte, bu kadar kılletteki bir parça azap böyle tesirli ise, ikab-ı İlâhî ne kadar dehşetli olur, kıyas edebilirsiniz diye ifade eder. İşte şu cümlede küçük heyetler nasıl birbirine bakıp yardım eder. Maksad-ı küllîyi, herbiri kendi lisanıyla takviye eder. Şu misal bir derece lâfız ve maksada bakar.İkinci misal:
2وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ Şu cümlenin hey’âtı, sadakanın şerâit-i kabulünün beşine işaret eder.Birinci şart: Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki, وَمِمَّا lâfzındakiمِنْ iteb’îz ile o şartı ifade eder.
[NOT]Dipnot-1 “And olsun, Rabbinin azâbından en küçük bir esinti onlara hafifçe dokunacak olsa…” Enbiyâ Sûresi, 21:46.
Dipnot-2 “Onlara rızık olarak verdiğimizden bağışta bulunurlar.” Bakara Sûresi, 2:3.[/NOT]
Cebbâr: azamet ve yücelik sahibi, yarattıklarına dilediğini yaptıran Allah (bk. c-b-r) Kahhar: herşeye her zaman mutlak galip gelen ve boyun eğdiren Allah (bk. ḳ-h-r) Müntakim: suç işleyene cezasını veren Allah cezalet-i harika: hayranlık verici düzgün ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l) dehşetli: korkunç, ürkütücü delâlet: işaret etme, delil olma heyet: kısım, parça hey’ât: parçalar, kısımlar ihsas etmek: hissettirmek ikab: âhiret azabı ikab-ı İlâhî: Allah’ın azabı (bk. e-l-h) kıllet: azlık lisan: dil lâfız: ifade, kelime maksad: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) maksad-ı küllî: bütünündeki maksat (bk. ḳ-ṣ-d; k-l-l) masdar-ı merre: fiilin bir defa yapıldığını belirten masdar nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m) nekâl: şiddetli azap nevi: tür, çeşit nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) sadaka: Allah rızası için ihtiyaç sahibi kişilere yapılan yardım suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sîga: kip tabir-i sarfiye: gramerle ilgili ifade (bk. a-b-r) taklîl: az gösterme, azaltma takviye etmek: kuvvetlendirmek teb’îz: parçalara bölme, ayırma tenvin-i tenkirî: kelimenin belirsizliğini gösteren tenvin işareti; harf-i tarifsiz (“el” takısız) olduğu için tenvinli olan ve nekra denen kelime teşkik: şüphede bırakma zikretmek: belirtmek, anmak şek: şüphe, tereddüt şerâit-i kabul: kabul şartları 21 Mayıs 2011: 16:46 #792108Anonim
İkinci şart: Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Şu şartı رَزَقْنَاهُمْ lâfzı ifade ediyor. “Size rızık olandan veriniz” demektir.
Üçüncü şart: Minnet etmemektir. Şu şarta رَزَقْنَا daki نَاlâfzı işaret eder. Yani, “Ben size rızkı veriyorum. Benim malımdan Benim abdime vermekte minnetiniz yoktur.”
Dördüncü şart: Öyle adama veresin ki, nafakasına sarf etsin. Yoksa sefâhete sarf edenlere sadaka makbul olmaz. Şu şarta يُنْفِقُونَ lâfzı işaret ediyor.
Beşinci şart: Allah namına vermektir ki, رَزَقْنَاهُمْ ifade ediyor. Yani, “Mal Benimdir; Benim namımla vermelisiniz.”
Şu şartlarla beraber, tevsî de var. Yani, sadaka nasıl mal ile olur; ilim ile dahi olur, kavl ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor. İşte şu aksâma مِمَّاlâfzındaki مَا umumiyetiyle işaret ediyor. Hem şu cümle de bizzat işaret ediyor; çünkü mutlaktır, umumu ifade eder.
İşte, sadakayı ifade eden şu kısacık cümlede, beş şartla beraber geniş bir dairesini akla ihsan ediyor, heyetiyle ihsas ediyor.
İşte, heyette böyle pek çok nazımlar var. Kelimâtın dahi, birbirine karşı aynen, geniş, böyle bir daire-i nazmiyesi var. Sonra kelâmların da, meselâ
1 قُلْ هُوَ اللهُ أَحَدٌ’de altı cümle var: üçü müsbet, üçü menfi. Altı mertebe-i tevhidi ispat etmekle beraber, şirkin altı envâını reddeder. Herbir cümlesi, öteki cümlelere hem delil olur, hem netice olur. Çünkü herbir cümlenin iki mânâsı var. Bir mânâ ile netice olur, bir mânâ ile de delil olur. Demek, Sûre-i İhlâsta otuz Sûre-i İhlâs kadar, muntazam, birbirini ispat eder delillerden mürekkep sûreler vardır. Meselâ,
قُلْ هُوَ اللهُ: ِلاَنَّهُ اَحَدٌ، ِلاَنَّهُ صَمَدٌ، ِلاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ، ِلاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ،
ِلاَنَّهُ لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
2
[NOT]Dipnot-1 “De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112-1.
Dipnot-2 De ki: O Allah’tır. Çünkü O birdir. Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir ve herşey Ona muhtaçtır. Çünkü O doğurmamıştır. Çünkü O doğurulmamıştır. Çünkü Ona denk olacak hiçbir şey yoktur.[/NOT]
abd: kul (bk. a-b-d) aksâm: kısımlar, bölümler daire-i nazmiye: nazım, diziliş dairesi (bk. n-ẓ-m) envâ: çeşitler heyet: kısım, parça ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) ihsas etmek: hissettirmek kavl: söz kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kelâm: söz (bk. k-l-m) lâfz: ifade, kelime makbul: kabul olunma menfi: olumsuz mertebe-i tevhid: her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu anlatan mertebe, seviye (bk. v-ḥ-d) minnet: başa kakma muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) mutlak: serbest bırakılmış, sınırı belirtilmemiş (bk. ṭ-l-ḳ) mürekkep: oluşmuş müsbet: olumlu nafaka: geçim vasıtası nam: ad nasihat: öğüt nazım: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m) netice: sonuç sarf etmek: harcamak sefahet: zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük, budalalık tevsî: genişletme umum: genel şirk: Allah’a ortak koşma 21 Mayıs 2011: 16:48 #792109Anonim
hemوَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ: ِلاَنَّهُ لَمْ يُولَدْ، ِلاَنَّهُ لَمْ يَلِدْ، ِلاَنَّهُ صَمَدٌ،
ِلاَنَّهُ اَحَدٌ، ِلاَنَّهُ هُوَ اللهُ
1
hemهُوَ اللهُ فَهُوَ اَحَدٌ، فَهُوَ صَمَدٌ، فَاِذاً لَمْ يَلِدْ، فَاِذاً لَمْ يُولَدْ،
فَاِذًا لَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ
2
Daha sen buna göre kıyas et. Meselâ,الۤمۤ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِلْمُتَّقِينَ
3
Şu dört cümlenin herbirisinin iki mânâsı var. Bir mânâ ile öteki cümlelere delildir; diğer mânâ ile onlara neticedir. On altı münasebet hatlarından bir nakş-ı nazmî-i i’câzî hasıl olur. İşârâtü’l-İ’câz’da öyle bir tarzda beyan edilmiş ki, bir nakş-ı nazmî-i i’câzî teşkil eder. On Üçüncü Sözde beyan edildiği gibi, güya ekser âyât-ı Kur’âniyenin herbirisi, ekser âyâtın herbirisine bakar bir gözü ve nâzır bir yüzü vardır ki, onlara münasebâtın hutut-u mâneviyesini uzatıyor, birer nakş-ı i’câzî nescediyor. İşte, İşârâtü’l-İ’câz baştan aşağıya kadar bu cezalet-i nazmiyeyi şerh etmiştir.İKİNCİ NOKTA: Mânâsındaki belâğat-i harikadır. On Üçüncü Sözde beyan olunan şu misale bak.
Meselâ,
سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
4
âyetindeki belâğat-i mâneviyeyi zevk etmek istersen, kendini nur-u Kur’ân’dan evvel asr-ı cahiliyette, sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve
[NOT]Dipnot-1 Hiçbir şey Onun dengi değildir. Çünkü O doğurulmamıştır. Çünkü o doğurmaktan münezzehtir. Çünkü O hiçbir şeye muhtaç değildir ve herşey Ona muhtaçtır. Çünkü O birdir. Çünkü O Allah’tır.Dipnot-2 O Allah’tır. Öyle ise O birdir. Öyle ise O Sameddir. Öyle ise O doğurmamıştır. Öyle ise O doğurulmamıştır. Öyle ise Onun hiçbir dengi yoktur.
Dipnot-3 “Elif lâm mim. Şu kitap ki, onda asla şüphe yoktur. O, takvâ sahipleri için bir yol göstericidir.” Bakara Sûresi, 2:1.
Dipnot-4 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. O azîz ve hakîmdir.” Hadîd Sûresi, 57:1.[/NOT]
asr-ı cahiliyet: cahiliye asrı belâğat-i harika: hayranlık verici belâğat (bk. b-l-ğ) belâğat-i mâneviye: mânevî belâğat (bk. b-l-ğ; a-n-y) beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n) cezalet-i nazmiye: Kur’ân’ın nazmındaki güzellik, üstünlük ve akıcılık (bk. c-z-l; n-ẓ-m) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) evvel: önce farz etmek: varsaymak hasıl olmak: meydana gelmek hutut-u mâneviye: manevi hatlar, çizgiler (bk. a-n-y) mânâ: anlam (bk. a-n-y) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) münasebât: ilişkiler, bağlantılar (bk. n-s-b) nakş-ı i’câzî: mu’cizelik nakşı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z) nakş-ı nazmî-i i’câzî: bir mu’cize olan tertip ve dizilişindeki örgü (bk. n-ḳ-ş; n-ẓ-m; a-c-z) nescetmek: dokumak netice: sonuç nur-u Kur’ân: Kur’ân’ın nuru (bk. n-v-r) nâzır: bakan (bk. n-ẓ-r) sahrâ-yı bedeviyet: bedevîlik çölü tarz: şekil, biçim teşkil etmek: oluşturmak zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve gaflet karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l) âyât-ı Kurâniye: Kur’ân’ın âyetleri şerh etmek: açıklamak 21 Mayıs 2011: 16:50 #792110Anonim
gaflet altında, perde-i cumûd-u tabiata sarılmış olduğu bir anda, Kur’ân’ın li-san‑ı semâvîsinden
1سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ veyahut
2 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ فِيهِنَّ gibi âyetleri işit, bak. Nasıl ki, o ölmüş veya yatmış olan mevcudat-ı âlem, سَبَّحَ , تُسَبِّحُ sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, huşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar. Ve o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpare olan yıldızlar ve yerde perişan mahlûkat, تُسَبِّحُ sayhasıyla ve nuruyla, işitenin nazarında gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ ve birer nur-u hakikat-edâ; ve küre-i arz bir baş ve berr ve bahr birer lisan ve bütün hayvanlar ve nebatlar birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder.Meselâ, On Beşinci Sözde ispat edilen şu misale bak:
يَامَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰواَتِ وَاْلاَرْضِ فَانْفُذُوا لاَ تَنْفُذُونَ اِلاَّ بِسُلْطَانٍ فَبِاَىِّ اٰلاَۤءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّباَنِ يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلاَ تَنْتَصِرَانِ فَبِاَىِّ اٰلاَۤءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّباَنِ
3 وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَاۤءَ الدُّنْيَا بِمَصَابِيحَ وَجَعَلْناَهَا رُجُومًا لِلشَّياَطِينِ
4
âyetlerini dinle, bak ki ne diyor?Diyor ki: “Ey acz ve hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi, elinizden gelirse hudud-u mülkümden çıkınız! Nasıl cesaret edersiniz ki, öyle
[NOT]Dipnot-1 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1.
Dipnot-2 “Yedi gök ve yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-3 “Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah’ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız dokunmaz. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” Rahmân Sûresi, 55:33-36.
Dipnot-4 “And olsun ki, dünya semâsını Biz kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için birer gülle (mermi) yaptık.” Mülk Sûresi, 67:5.[/NOT]
acz: acizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) arz-ı didar: güzelliğini arzedip gösterme ateşpare: ateş parçası bahir: deniz berr: kara câmid: cansız fakr: fakirlik, muhtaçlık (bk. f-ḳ-r) hakaret: küçüklük, değersizlik hudud-u mülk: memleket sınırı (bk. m-l-k) huşyar: uyanık ins ve cin: insanlar ve cinler kelime-i hikmetnümâ: hikmet gösteren kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m) kelime-i tesbihfeşan: kusursuzluğu ilân edip yayan kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ) küre-i arz: yerküre, dünya kıyam etmek: ayağa kalkmak (bk. ḳ-v-m) lisan: dil lisan-ı semâvî: semavî lisan (bk. s-m-v) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mağrur: gururlu mevcudat-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m) muannid: inatçı mütemerrid: inatçı, dikkafalı nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nebat: bitki nur-u hakikat-edâ: hakikati gösteren nur (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) perde-i cumûd-u tabiat: tabiatın donuk, cansız perdesi (bk. ṭ-b-a) sadâ: ses sayha: sesleniş sebbeha/tüsebbihu: “tesbih eder” (bk. s-b-ḥ) serkeş: başkaldıran suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) zaaf: zayıflık, kuvvetsizlik zikretmek: Allah’ı anmak 21 Mayıs 2011: 16:52 #792111Anonim
bir Sultanın emirlerine karşı gelirsiniz; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli mutî askerleri var, faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan ediyorsunuz ki, cünudundan öyleleri var, değil sizin gibi küçük, âciz mahlûklar, belki farz-ı muhal olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi, küreler misillü yıldızları üstünüze Allah’ın izniyle yağdırabilirler.”
Daha sair âyâtın mânâlarındaki kuvvet ve belâğati ve ulviyet-i ifadesini bunlara kıyas et.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Üslûbundaki bedâat-i harikadır. Evet, Kur’ân’ın üslûpları hem gariptir, hem bedîdir, hem aciptir, hem muknidir. Hiçbir şeyi, hiçbir kimseyi taklit etmemiş; hiç kimse de onu taklit edemiyor. Nasıl gelmiş, öyle o üslûplar tarâvetini, gençliğini, garâbetini daima muhafaza etmiş ve ediyor.
Ezcümle, bir kısım sûrelerin başlarında şifre-misal
الۤمۤ, الۤرٰ, طٰهٰ, يٰسۤ, حٰمۤ عۤسۤقۤ gibi mukattaat hurufundaki üslûb-u bedîîsi, beş altı lem’a-i i’câzı tazammun ettiğini, İşârâtü’l-İ’câz’da yazmışız. Ezcümle:
Sûrelerin başında mezkûr olan huruf, hurufâtın aksâm-ı malûmesi olan mechûre, mehmûse, şedîde, rahve, zelâka, kalkale gibi aksâm-ı kesiresinden, herbir kısmından nısfını almıştır. Kabil-i taksim olmayan hafifinden nısf-ı ekser, sakîlinden nısf-ı ekall olarak, bütün aksâmını tansif etmiştir. Şu mütedahil ve birbiri içindeki kısımları ve iki yüz ihtimal içinde mütereddit, yalnız gizli ve fikren bilinmeyecek
Hâkim-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeye hükmeden Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l) Mâlik-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyin mâliki Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l) acip: hayret verici adüvv-ü kâfir: kâfir düşman (bk. k-f-r) aksâm: kısımlar, bölümler aksâm-ı kesire: çok kısımlar (bk. k-s̱-r) aksâm-ı malûme: bilinen kısımlar (bk. a-l-m) arz: dünya azametli: büyük (bk. a-ẓ-m) bedâat-i harika: harika, olağanüstü güzellik (bk. b-d-a) bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde, halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) cünud: askerler emirber nefer: emre hazır asker ezcümle: meselâ faraza: varsayalım ki farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme garâbet: şaşırtıcılık huruf/hurufât: harfler kabil-i taksim: bölünebilen kalkale: harfi okurken, mahrecinden çıkarır çıkarmaz kesme ve böylece harfi iki defa okunmuş gibi çıkarma küfran: nankörlük, inkar (bk. k-f-r) lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mechûre: harf, hareke ile okunduğunda, nefesin hapsolunup sesin açığa çıktığı anda okunan harfler mehmûse: gizli okunan harfler mezkûr: sözü geçen misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mukattaat: bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan kesik harfler mukni: ikna edici mutî: itaat eden, emre uyan mânâ: anlam (bk. a-n-y) mübareze: karşı koyma mütedahil: iç içe, birbiri içinde mütereddit: tereddütte kalan, her bir ihtimale eşit mesafede olan nısf-ı ekall: yarıdan az nısf-ı ekser: yarıdan çok (bk. k-s̱-r) nısfı: yarısı rahve: harf cezimli söylenirken sesin akması hali recmetmek: taşlamak sair: diğer sakîl: ağır ve kalın okunan harfler sifre-misal: şifre gibi (bk. m-s̱-l) tansif etmek: ikiye bölmek tarâvet: tazelik tazammun etmek: içine almak tuğyan: azgınlık, taşkınlık (bk. ṭ-ğ-y) ulviyet-i ifade: ifadedeki yücelik zelâka: tecvitte keskin olarak çıkan harfler (lâm, râ, nun) âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âyât: ayetler üslûb-u bedî: eşsiz güzellikteki ifade tarzı (bk. b-d-a) üslûp: ifade tarzı şedîde: harf sükun ile ve nefesin hepsi hapsolarak sâkin bir halde okunduğu zaman sesin aslâ akmaması 21 Mayıs 2011: 16:53 #792112Anonim
birtek yolla umumunu tansif etmek kabil olduğu halde, o yolda, o geniş mesafede sevk-i kelâm etmek, fikr-i beşerin işi olamaz. Tesadüf hiç karışamaz.
İşte, bir şifre-i İlâhiye olan sûrelerin başlarındaki huruf, bunun gibi daha beş altı lem’a-i i’câziyeyi gösterdikleriyle beraber, ilm-i esrar-ı huruf ulemasıyla evliyanın muhakkikleri şu mukattaattan çok esrar istihraç etmişler ve öyle hakaik bulmuşlar ki, onlarca şu mukattaat kendi başıyla gayet parlak bir mu’cizedir. Onların esrarına ehil olmadığımız, hem umum göz görecek derecede ispat edemediğimiz için, o kapıyı açamayız. Yalnız, İşârâtü’l-İ’câz’da şunlara dair beyan olunan beş altı lem’a-i i’câza havale etmekle iktifa ediyoruz.
Şimdi, esâlib-i Kur’âniyeye, sûre itibarıyla, maksat itibarıyla, âyât ve kelâm ve kelime itibarıyla birer işaret edeceğiz.
Meselâ, Sûre-i Amme’ye dikkat edilse, öyle bir üslûb-u bedî ile âhireti, haşri, Cennet ve Cehennemin ahvâlini öyle bir tarzda gösteriyor ki, şu dünyadaki ef’âl-i İlâhiyeyi, âsâr-ı Rabbâniyeyi o ahvâl-i uhreviyeye birer birer bakar, ispat eder gibi kalbi ikna eder. Şu sûredeki üslûbun izahı uzun olduğundan, yalnız bir iki noktasına işaret ederiz. Şöyle ki:
Şu sûrenin başında, kıyamet gününü ispat için der: “Size zemini güzel serilmiş bir beşik, dağları hanenize ve hayatınıza defineli direk, hazineli kazık, sizi birbirini sever, ünsiyet eder çift, geceyi hâb-ı rahatınıza örtü, gündüzü meydan-ı maişet, güneşi ışık verici, ısındırıcı bir lâmba, bulutları âb-ı hayat çeşmesi gibi ondan suyu akıttım. Basit bir sudan bütün erzakınızı taşıyan bütün çiçekli, meyveli muhtelif eşyayı kolay ve az bir zamanda icad ederiz. Öyle ise, yevm-i fasl olan kıyamet sizi bekliyor. O günü getirmek Bize ağır gelemez.”
İşte, bundan sonra, kıyamette dağların dağılması, semâvâtın parçalanması, Cehennemin hazırlanması ve Cennet ehline bağ ve bostan vermesini, gizli bir surette ispatlarına işaret eder. Mânen der: “Madem gözünüz önünde dağ ve zeminde şu işleri yapar. Âhirette dahi bunlara benzer işleri yapar.” Demek, sûrenin
Sûre-i Amme: Amme Sûresi ahvâl: haller ahvâl-i uhreviye: âhiretteki haller (bk. e-ḫ-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n) define: hazine ef’âl-i İlâhiye: İlâhî fiiller (bk. f-a-l; e-l-h) ehil: yetkili, bilen erzak: rızıklar (bk. r-z-ḳ) esrar: sırlar esâlib-i Kur’âniye: Kur’ân’a ait üsluplar, anlatım tarzları evliya: veliler (bk. v-l-y) fikr-i beşer: insan düşüncesi (bk. f-k-r) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hane: ev haşr: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) huruf: harfler hâb-ı rahat: rahat uykusu icad: vücut verme, yoktan yaratma (bk. v-c-d) iktifa etmek: yetinmek ilm-i esrar-ı huruf: harflerin sırlarını ve hikmetlerini konu alan ilim (bk. a-l-m) istihraç etmek: çıkarmak izah: açıklama kabil: mümkün kelâm: söz (bk. k-l-m) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) lem’a-i i’câziye: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) meydan-ı maişet: geçimi temin etme meydanı (bk. a-y-ş) muhakkik: hakikatleri delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli mukattaat: bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan kesik harfler semâvât: gökler (bk. s-m-v) sevk-i kelâm etmek: söz ileri sürmek (bk. k-l-m) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tansif etmek: ikiye bölmek tesadüf: rastlantı ulema: âlimler (bk. a-l-m) umum: bütün; genel, herkes yevm-i fasl: iyi insanların kötü insanlardan ayrıldığı gün zemin: yeryüzü âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âsâr-ı Rabbâniye: Rabbâni eserler (bk. r-b-b) âyât: âyetler ünsiyet: dostluk, canayakınlık üslûb-u bedî: eşsiz güzellikteki ifade tarzı (bk. b-d-a) üslûp: ifade tarzı şifre-i İlâhiye: İlâhî şifre (bk. e-l-h) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.