- Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
23 Temmuz 2011: 07:55 #794718
Anonim
vahdâniyetine şehadet ederek kendilerine göre muvazzaf oldukları vazife-i ubûdiyeti kemâl-i itaatle yerine getirdikleri halde, şu kâinatın hülâsası ve neticesi ve nazdar bir halifesi ve nazenin bir meyvesi olan insan, bütün bunların aksine, zıddına olarak ettikleri küfür ve şirkin ne kadar çirkin düşüp ne derece cezaya şayeste olduğunu ifade edip bütün bütün ye’se düşürmemek için, hem şunun gibi nihayetsiz bir cinayete, hadsiz çirkin bir isyana Kahhâr-ı Zülcelâl nasıl meydan verip kâinatı başlarına harap etmediğinin hikmetini göstermek için
اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا
1 der. O hâtime ile hikmet-i imhâli gösterip bir rica kapısı açık bırakır.
İşte, şu on işârât-ı i’câziyeden anla ki, âyetlerin hâtimelerindeki fezlekelerde, çok reşahât-ı hidayetiyle beraber çok lemeât-ı i’câziye vardır ki, bülegaların en büyük dâhileri, şu bedî üslûplara karşı kemâl-i hayret ve istihsanlarından parmağını ısırmış, dudağını dişlemiş, “Mâ hâzâ kelâmu beşer” demiş;
2 اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى ya hakkalyakîn olarak iman etmişler. Demek, bazı âyette, bütün mezkûr işaratla beraber, bahsimize girmeyen çok mezâyâ-yı âhari de tazammun eder ki, o mezâyânın icmâında öyle bir nakş-ı i’caz görünür ki, kör dahi görebilir.İKİNCİ ŞULENİN ÜÇÜNCÜ NURU
Şudur ki: Kur’ân, başka kelâmlarla kabil-i kıyas olamaz. Çünkü, kelâmın tabakaları, ulviyet ve kuvvet ve hüsn-ü cemâl cihetinden dört menbaı var: Biri
[NOT]
Dipnot-1 Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:44.Dipnot-2 “O (Kur’ân ve peygamberin sözleri) ancak bir vahiydir ki vahyolunur (kendisine vahiy suretinde bildirilir.) Necm Sûresi, 53:4.[/NOT]
Kahhâr-ı Zülcelâl: zorlayıcı güç ve mutlak üstünlük sahibi olan, haşmet ve yüceliği sonsuz Allah (bk. ḳ-h-r; ẕü; c-l-l) bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a) bülega: belâğatçiler, edebiyatçılar (bk. b-l-ğ) cihet: yön dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi fezleke: özet, netice hadsiz: sınırsız hakkalyakîn: bizzat yaşanarak elde edilen kesinlik (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halife: yeryüzünde Allah namına hareket eden insan (bk. ḫ-l-f) hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m) hikmet-i imhal: zaman tanımanın sebebi (bk. ḥ-k-m) hâtime: sonuç hülâsa: özet hüsn-ü cemâl: güzellik (bk. ḥ-s-n; c-m-l) icmâ: toplam (bk. c-m-a) işarat: işaretler işârât-ı i’câziye: mu’cizelik işaretleri (bk. a-c-z) kabil-i kıyas: kıyası mümkün kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m) kemâl-i hayret ve istihsan: tam bir hayret ve beğenmişlik (bk. k-m-l; ḥ-s-n) kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l) küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r) lemeât-i i’câziye: mu’cizelik parıltıları (bk. a-c-z) menba: kaynak mezkûr: sözü geçen, bahsedilen mezâyâ: meziyetler, üstün özellikler mezâyâ-yı âhar: diğer meziyetler (bk. e-ḫ-r) muvazzaf: vazifeli, görevli mâ hâzâ kelâmu beşer: “bu insan sözü olamaz” (bk. k-l-m) nakş-ı i’caz: mu’cizelik nakışı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z) nazdar: nazlı nazenin: ince, nazik nihayetsiz: sonsuz reşahât-i hidayet: hidayet sızıntıları, doğru ve hak yolu gösterici izler (bk. h-d-y) rica: ümit tabaka: derece tazammun: içine alma ulviyet: yücelik vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) vazife-i ubûdiyet: kulluk vazifesi (bk. a-b-d) ye’s: ümitsizlik üslûp: ifade tarzı şayeste: lâyık şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şirk: Allah’a ortak koşma şule: parıltı 23 Temmuz 2011: 08:01 #794719Anonim
mütekellim, biri muhatap, biri maksat, biri makamdır. Ediplerin, yanlış olarak yalnız makam gösterdikleri gibi değildir. Öyle ise, sözde kim söylemiş, kime söylemiş, niçin söylemiş, ne makamda söylemiş ise bak. Yalnız söze bakıp durma.
Madem kelâm kuvvetini, hüsnünü bu dört menbadan alır. Kur’ân’ın menbaına dikkat edilse, Kur’ân’ın derece-i belâğati, ulviyet ve hüsnü anlaşılır. Evet, madem kelâm, mütekellime bakıyor. Eğer o kelâm emir ve nehiy ise, mütekellimin derecesine göre irade ve kudreti de tazammun eder. O vakit söz mukavemetsûz olur, maddî elektrik gibi tesir eder; kelâmın ulviyet ve kuvveti o nisbette tezayüd eder.
Meselâ
1 يَاۤ اَرْضُ ابْلَعِى مَاۤءَكِ وَيَاسَمَاۤءُ اَقْلِعِى yani “Yâ arz! Vazifen bitti; suyunu yut. Yâ semâ! Hâcet kalmadı; yağmuru kes.” Meselâفَقَالَ لَهَا وَلِْلاَرْضِ ائْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا قَالَتَاۤ اَتَيْنَا طَاۤئِعِينَ
2 yani “Yâ arz, yâ semâ! İster istemez geliniz, hikmet ve kudretime râm olunuz. Ademden çıkıp, vücutta meşhergâh-ı san’atıma geliniz’ dedi. Onlar da: “Biz kemâl-i itaatle geliyoruz. Bize gösterdiğin her vazifeyi Senin kuvvetinle göreceğiz.” İşte, kuvvet ve iradeyi tazammun eden hakikî ve nâfiz şu emirlerin kuvvet ve ulviyetine bak. Sonra insanların
3 اُسْكُنِى يَاۤ اَرْضُ وَانْشَقِّى يَاسَمَاۤءُ وَقوُمِى اَيَّتُهَا الْقِيَامَةُgibi suret-i emirde cemâdâta hezeyanvâri muhaveresi, hiç o iki emre kabil-i kıyas olabilir mi? Evet, temennîden neş’et eden arzular ve o arzulardan neş’et eden fuzuliyâne emirler nerede, hakikat-i âmiriyetle muttasıf bir âmirin iş başında hakikat-i emri nerede? Evet, emr-i nâfiz, büyük bir âmirin mutî ve büyük bir ordusuna “Arş!” emri nerede? Ve şöyle bir emir, âdi bir neferden işitilse, iki emir sureten bir iken, mânen bir neferle bir ordu kumandanı kadar farkı var.
[NOT]Dipnot-1 Hûd Sûresi, 11:44.
Dipnot-2 Fussilet Sûresi, 41:11.
Dipnot-3 Ey yer, sâkin ol; ey gök, yarıl; ey kıyamet, kop![/NOT]
adem: hiçlik, yokluk arz: yer arş!: haydi! cemâdat: cansızlar derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) edip: edebiyatçı emr-i nâfiz: etkili, tesir gücü olan emir fuzuliyâne: lüzumsuzca hakikat-i emr: gerçek emir (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i âmiriyet: emredicilik gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hezeyanvâri: saçma sapan bir şekilde hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) irade: dileme, tercih etme gücü (bk. r-v-d) kabil-i kıyas: kıyası mümkün kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m) kemâl-i itaat: tam bir itaat, mükemmel ve kusursuz bir şekilde boyun eğme (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) menba: kaynak meşhergâh-ı san’at: san’atın sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a) muhatap: kendisine karşı konuşulan (bk. ḫ-ṭ-b) muhavere: karşılıklı konuşma mukavemetsûz: dirençsiz muttasıf: vasıflı mutî: itaat eden mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) nefer: asker, er nehiy: yasak neş’et: meydana gelme, doğma nisbet: oran (bk. n-s-b) nâfiz: etkili, hükmü geçen râm olmak: boyun eğmek semâ: gök (bk. s-m-v) suret-i emir: emir şekli (bk. ṣ-v-r) sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) tazammun: içine alma tazammun etmek: içine almak temennî: istek, dua tezâyüd: artma ulviyet: yücelik vücut: varlık (bk. v-c-d) âdi: basit, sıradan âmir: emreden 23 Temmuz 2011: 08:04 #794720Anonim
Meselâ,
1 اِنَّمَاۤ اَمْرُهُ اِذَاۤ اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ Hem meselâ,
2 وَاِذْ قُلْنَا لِلْمَلٰۤئِكَةِ اسْجُدُوا ِلاٰدَمَ Şu iki âyette iki emrin kuvvet ve ulviyetine bak, sonra beşerin emirler nev’indeki kelâmına bak. Acaba yıldız böceğinin güneşe nisbeti gibi kalmıyorlar mı? Evet, hakikî bir mâlikin iş başındaki bir tasviri ve hakikî bir san’atkârın işlediği vakit san’atına dair verdiği beyanatı ve hakikî bir mün’imin ihsan başında iken beyan ettiği ihsânâtı, yani, kavl ile fiili birleştirmek, kendi fiilini hem göze, hem kulağa tasvir etmek için şöyle dese: “Bakınız, işte bunu yaptım. Böyle yapıyorum. İşte bunu bunun için yaptım. Bu böyle olacak. Bunun için işte bunu böyle yapıyorum.” Meselâ,اَفَلَمْ يَنْظُرُوۤا اِلَى السَّمَاۤءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ وَاْلاَرْضَ مَدَدْناَهَا وَاَلْقَيْناَ فِيهَا رَوَاسِىَ وَاَنْبَتْنَا فِيهَا مِنْ كُلِّ زَوْجٍ بَهِيجٍ تَبْصِرَةً وَذِكْرٰى لِكُلِّ عَبْدٍ مُنِيبٍ وَنَزَّلْناَ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً مُبَارَكًا فَاَنْبَتْنَا بِهِ جَنَّاتٍ وَحَبَّ الْحَصِيدِ وَالنَّخْلَ بَاسِقَاتٍ لَهَا طَلْعٌ نَضِيدٌ رِزْقًا لِلْعِبَادِ وَاَحْيَيْناَ بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ
3
Kur’ân’ın semâsında, şu sûrenin burcunda parlayan yıldız-misal Cennet meyveleri gibi şu tasvirâtı, şu ef’alleri içindeki intizam-ı belâğatle çok tabaka delâilini zikredip, neticesi olan haşri كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ tabiriyle ispat edip, sûrenin başında haşri inkâr edenleri ilzam etmek nerede; insanların fuzuliyâne, onlarla teması az olan ef’alden bahisleri nerede? Taklit suretinde çiçek resimleri, hakikî,
[NOT]Dipnot-1 “Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.
Dipnot-2 “Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dediğimizde…” Bakara Sûresi, 2:34.
Dipnot-3 “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl binâ edip süsledik ki, hiçbir gediği yoktur. • Yeryüzüne döşedik, onda sabit dağlar yarattık, onda her güzel çiftten bitkiler yeşerttik. • Hakka yönelen herbir kul için bunlar görüp ibret alınacak delillerdir. Gökten de bereketli bir su indirdik ve kullar için rızık olsun diye onunla bağları, daneli ekinleri, salkımları üst üste binmiş yüksek hurma ağaçlarını bitirdik. O suyla ölü bir beldeye can verdik. İşte kabrinizden çıkışınız da böyle olacaktır.” Kaf Sûresi, 50:6-11.[/NOT]
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) beşer: insan delâil: deliller ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) fuzuliyâne: lüzumsuzca hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsanât: ihsanlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n) ilzam: susturma inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) intizam-ı belâğat: belâğatin intizam ve düzenliliği (bk. n-ẓ-m; b-l-ğ) kavl: söz kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m) mâlik: sahip (bk. m-l-k) mün’im: nimet verici (bk. n-a-m) netice: sonuç nev’: tür, çeşit nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) semâ: gök; yücelik (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabir: ifade (bk. a-b-r) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tasvirât: tasvirler, anlatımlar (bk. ṣ-v-r) ulviyet: yücelik yıldız-misal: yıldız gibi (bk. m-s̱-l) zikretmek: anmak, belirtmek 26 Temmuz 2011: 08:35 #794760Anonim
hayattar çiçeklere nisbeti derecesinde olamaz! Şu اَفَلَمْ يَنْظُرُوا dan, tâ
كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ a kadar güzelce meâli söylemek çok uzun gider. Yalnız bir işaret edip geçeceğiz. Şöyle ki:Sûrenin başında, küffar, haşri inkâr ettiklerinden, Kur’ân onları haşrin kabulüne mecbur etmek için şöylece bast-ı mukaddemat eder, der: “Âyâ, üstünüzdeki semâya bakmıyor musunuz ki, Biz ne keyfiyette, ne kadar muntazam, muhteşem bir surette bina etmişiz. Hem görmüyor musunuz ki, nasıl yıldızlarla, ay ve güneşle tezyin etmişiz, hiçbir kusur ve noksaniyet bırakmamışız. Hem görmüyor musunuz ki, zemini size ne keyfiyette sermişiz, ne kadar hikmetle tefriş etmişiz. O yerde dağları tesbit etmişiz, denizin istilâsından muhafaza etmişiz. Hem görmüyor musunuz, o yerde ne kadar güzel, rengârenk herbir cinsten çift hadravâtı, nebâtâtı halk ettik, yerin her tarafını o güzellerle güzelleştirdik. Hem görmüyor musunuz, ne keyfiyette semâ canibinden bereketli bir suyu gönderiyoruz. O suyla bağ ve bostanları, hububatı, yüksek, leziz meyveli hurma gibi ağaçları halk edip ibâdıma rızkı onunla gönderiyorum, yetiştiriyorum. Hem görmüyor musunuz, o suyla ölmüş memleketi ihyâ ediyorum, binler dünyevî haşirleri icad ediyorum. Nasıl bu nebâtâtı kudretimle bu ölmüş memleketten çıkarıyorum; sizin haşirdeki hurucunuz da böyledir. Kıyamette arz ölüp, siz sağ olarak çıkacaksınız.”
İşte, şu âyetin ispat-ı haşirde gösterdiği cezâlet-i beyaniye—ki binden birisine ancak işaret edebildik—nerede, insanların bir dâvâ için serd ettikleri kelimat nerede?

Şu risalenin başında, şimdiye kadar tahkik namına bîtarafâne muhakeme suretinde Kur’ân’ın i’câzını muannid bir hasma kabul ettirmek için, Kur’ân’ın çok hukukunu gizli bıraktık. O güneşi mumlar sırasına getirip muvazene ediyorduk. Şimdi tahkik, vazifesini ifa edip, parlak bir surette i’câzını ispat etti. Şimdi ise,
arz: dünya bast-ı mukaddemat: asıl konuya girmeden önce giriş cümlelerini söyleme (bk. ḳ-d-m) bostan: bahçe bîtarafâne: tarafsız bir şekilde canib: taraf, yön cezâlet-i beyaniye: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l; b-y-n) dünyevî haşir: büyük haşre örnek olarak bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) hadravât: yeşillikler halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hasım: düşman hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hububat: taneli bitkiler, tahıl huruc: çıkış ibâd: kullar (bk. a-b-d) icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d) ifa etmek: yerine getirmek ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) ispat-ı haşir: haşrin ispatı (bk. ḥ-ş-r) istilâ: kaplama, yayılma i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kelimat: kelimeler (bk. k-l-m) keyfiyet: özellik, nitelik kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) küffar: kâfirler, inanmayanlar (bk. k-f-r) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) leziz: lezzetli meâl: açıklama muannid: inatçı muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhakeme: akıl yürütme (bk. ḥ-k-m) muhteşem: ihtişamlı, görkemli muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) nebâtât: bitkiler nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) noksaniyet: eksiklik semâ: gök (bk. s-m-v) serd etmek: sözü peş peşe sıralamak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tefriş: döşeme tesbit etme: sağlam şekilde yerleştirme tezyin: süsleme (bk. z-y-n) zemin: yeryüzü âyâ: acaba 26 Temmuz 2011: 08:36 #794765Anonim
tahkik namına değil, hakikat namına bir iki sözle, Kur’ân’ın muvazeneye gelmez hakikî makamına işaret edeceğiz.
Evet, sair kelâmların Kur’ân’ın âyâtına nisbeti, şişelerdeki görünen yıldızların küçücük akisleriyle yıldızların aynına nisbeti gibidir. Evet, herbiri birer hakikat‑i sabiteyi tasvir eden, gösteren Kur’ân’ın kelimâtı nerede, beşerin fikri ve duygularının âyineciklerinde kelimâtıyla tersim ettikleri mânâlar nerede? Evet, envâr-ı hidayeti ilham eden ve şems ve kamerin Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olan Kur’ân’ın melâike-misal zîhayat kelimâtı nerede; beşerin hevesâtını uyandırmak için sehhar nefisleriyle, müzevver incelikleriyle ısırıcı kelimâtı nerede? Evet, ısırıcı haşarat ve böceklerin mübarek melâike ve nuranî ruhanîlere nisbeti ne ise, beşerin kelimâtı Kur’ân’ın kelimâtına nisbeti odur. Şu hakikatleri, Yirmi Beşinci Sözle beraber, geçen yirmi dört adet Sözler ispat etmiştir. Şu dâvâmız mücerret değil; burhanı, geçmiş neticedir. Evet, herbiri cevâhir-i hidayetin birer sadefi ve hakaik-ı imaniyenin birer menbaı ve esâsât-ı İslâmiyenin birer madeni ve doğrudan doğruya Arşu’r-Rahmân’dan gelen ve kâinatın fevkinde ve haricinde insana bakıp inen ve ilim ve kudret ve iradeyi tazammun eden ve hitab-ı ezelî olan elfâz-ı Kur’âniye nerede; insanın hevâî, hevaperestâne, vâhi, hevesperverâne elfâzı nerede?
Evet, Kur’ân, bir şecere-i tûbâ hükmüne geçip, şu âlem-i İslâmiyeyi bütün mâneviyâtıyla, şeâir ve kemâlâtıyla, desâtir ve ahkâmıyla yapraklar suretinde neşredip, asfiya ve evliyasını birer çiçek hükmünde o ağacın âb-ı hayatıyla taze, güzel gösterip, bütün kemâlât ve hakaik-ı kevniye ve İlâhiyeyi semere verip, meyvelerindeki çok çekirdekleri amelî birer düstur, birer program hükmüne geçip,
Arşu’r-Rahmân: bütün yaratılmışları şefkat ve merhametle besleyip büyüten Rahmân isminin tasarruf dairesi, makamı (bk. a-r-ş; r-ḥ-m) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) akis: yansıma amelî: amelle ilgili asfiya: Hz. Peygamberin yolundan giden ilim ve velâyet sahibi insanlar (bk. ṣ-f-y) ayn: kendisi beşer: insanlar burhan: güçlü delil cevâhir-i hidayet: hidayet cevherleri (bk. h-d-y) desâtir: düsturlar, prensipler düstur: kural, prensip elfâz: kelimeler, sözler elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri, sözleri envâr-ı hidayet: hidayet nurları (bk. n-v-r; h-d-y) esâsât-ı İslâmiye: İslâmın esasları (bk. s-l-m) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) fevkinde: üstünde hakaik-i imaniye: iman hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-m-n) hakaik-i kevniye: yaratılışla ilgili İlâhî gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i sabite: sabit ve değişmez gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haricinde: dışında haşarat: zehirli böcekler hevaperestâne: nefsin arzu ve isteklerinin peşinde olurcasına (bk. h-v-y) hevesperverâne: hevesine düşkün bir şekilde hevesât: hevesler, arzu ve istekler hevâî: nefsin isteklerine düşkün (bk. h-v-y) hitab-ı ezelî: ezelden gelen hitap (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) irade: dileme, tercih etme (bk. r-v-d) kamer: ay kelimât: kelimeler (bk. k-l-m) kelâm: söz, konuşma (bk. k-l-m) kemâlât: mükemmellikler, üstün özellikler (bk. k-m-l) kudret: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) makam: konum, yer melâike: melekler (bk. m-l-k) melâike-misal: melekler gibi (bk. m-l-k; m-s̱-l) menba: kaynak muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) mücerret: soyut müzevver: uydurulmuş nam: ad neşretmek: yaymak nisbet: oran, kıyas (bk. n-s-b) nuranî: nurlu (bk. n-v-r) ruhanî: maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait varlık (bk. r-v-ḥ) sadef: inci kabuğu sair: diğer sehhar: büyüleyen semere: meyve suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasvir: anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tazammun eden: içine alan tersim etmek: resimlemek vâhi: zayıf, önemsiz zîhayat: hayat sahibi, canlı (bk. ẕî; h-y-y) âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) âlem-i İslâmiye: İslâm dünyası (bk. a-l-m; s-l-m) âyinecik: küçük ayna âyât: ayetler şecere-i tûbâ: tuba ağacı şems: güneş şeâir: işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler (bk. ş-a-r) 26 Temmuz 2011: 08:37 #794766Anonim
yine meyvedar ağaç hükmünde müteselsil hakaikı gösteren Kur’ân nerede; beşerin malûmumuz olan kelâmı nerede? Eyne’s-serâ mine’s-Süreyyâ?
Bin üç yüz elli senedir, Kur’ân-ı Hakîm, bütün hakaikını kâinat çarşısında açıp teşhir ettiği halde, herkes, her millet, her memleket onun cevahirinden, hakaikından almıştır ve alıyorlar. Halbuki, ne o ülfet, ne o mebzuliyet, ne o mürur‑u zaman, ne o büyük tahavvülâtlar, onun kıymettar hakaikına, onun güzel üslûplarına halel verememiş, ihtiyarlatmamış, kurutmamış, kıymetten düşürmemiş, hüsnünü söndürmemiştir. Şu hâl tek başıyla bir i’cazdır.
Şimdi biri çıksa, Kur’ân’ın getirdiği hakaikten bir kısmına kendi hevesince çocukça bir intizam verse, Kur’ân’ın bazı âyâtına muâraza için nisbet etse, “Kur’ân’a yakın bir kelâm söyledim” dese, öyle ahmakane bir sözdür ki: Meselâ, taşları muhtelif cevahirden bir saray-ı muhteşemi yapan ve o taşların vaziyetinde umum sarayın nukuş-u âliyesine bakan mizanlı nakışlarla tezyin eden bir ustanın san’atıyla; o nukuş-u âliyeden fehmi kasır, o sarayın bütün cevahir ve ziynetlerinden bîbehre bir âdi adam, âdi hanelerin bir ustası, o saraya girip, o kıymettar taşlardaki ulvî nakışları bozup, çocukça hevesine göre, âdi bir hanenin vaziyetine göre bir intizam, bir suret verse ve çocukların nazarına hoş görünecek bazı boncukları taksa, sonra “Bakınız, o sarayın ustasından daha ziyade maharet ve servetim var ve kıymettar ziynetlerim var” dese, divanece bir hezeyan eden bir sahtekârın nisbet-i san’atı gibidir.

Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) ahmakane: ahmakça beşer: insanlar bîbehre: mahrum cevahir: cevherler, kıymetli taşlar divanece: akılsızca, delice eyne’s-serâ mine’s-Süreyya: “yer nerede, Ülker takım yıldızı nerede?” (birbirine zıt ve uzak şeyler için söylenir) fehm: anlama, kavrayış hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halel: eksiklik, zarar hezeyan: deli saçması, saçmalama hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) intizam: düzen (bk. n-ẓ-m) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kasır: eksik, noksan kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) maharet: beceri, ustalık malûm: bilinen (bk. a-l-m) mebzuliyet: bolluk, çokluk meyvedar: meyveli, verimli mizanlı: ölçülü (bk. v-z-n) muhtelif: değişik, çeşitli muâraza: sözle mücadele, karşı gelme mürur-u zaman: zamanın geçmesi müteselsil: zincirleme, peşpeşe gelen nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nisbet: ölçü, kıyas (bk. n-s-b) nisbet-i san’at: san’atı kıyaslama (bk. n-s-b; ṣ-n-a) nukuş-u âliye: yüksek nakışlar (bk. n-ḳ-ş) saray-ı muhteşem: muhteşem, görkemli saray suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahavvülât: değişiklikler tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n) teşhir: sergileme ulvî: yüce, yüksek umum: bütün ziyade: çok, fazla ziynet: süs (bk. z-y-n) âdi: basit, sıradan âyât: âyetler ülfet: alışkanlık 26 Temmuz 2011: 08:38 #794767Anonim
Üçüncü ŞuleÜç Ziyası var.
BİRİNCİ ZİYA
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın büyük bir vech-i i’câzı On Üçüncü Sözde beyan edilmiştir. Kardeşleri olan sair vücuh-u i’caziye sırasına girmek için bu makama alınmıştır.
İşte, Kur’ân’ın herbir âyeti, birer necm-i sâkıp gibi i’caz ve hidayet nurunu neşirle küfür ve gaflet zulümâtını dağıttığını görmek ve zevk etmek istersen, kendini Kur’ân’ın nüzulünden evvel olan o asr-ı cahiliyette ve o sahrâ-yı bedeviyette farz et ki, herşey zulmet-i cehil ve gaflet altında, perde-i cumud-u tabiata sarılmış olduğu bir anda, birden Kur’ân’ın lisan-ı ulvîsinden
سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
1
يُسَبِّحُ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى اْلاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ
2
gibi âyetleri işit, bak: O ölmüş veya yatmış mevcudat-ı âlem سَبَّحَ، يُسَبِّحُ sadâsıyla, işitenlerin zihninde nasıl diriliyorlar, hüşyar oluyorlar, kıyam edip zikrediyorlar.Hem o karanlık gökyüzünde birer câmid ateşpare olan yıldızlar ve yerdeki perişan mahlûkat
3 تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ sayhasıyla, işitenin nazarında nasıl gökyüzü bir ağız, bütün yıldızlar birer kelime-i hikmetnümâ, birer
[NOT]Dipnot-1 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder. Onun kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Hadid Sûresi, 57:1.Dipnot-2 “Göklerde ne var, yerde ne varsa, hepsi o Allah’ı tesbih eder ki, herşeyin hakikî sahibidir, her türlü noksandan münezzehtir, kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.” Cum’a Sûresi, 62:1.
Dipnot-3 “Yedi gök ve yer Onu tesbih eder.” İsrâ Sûresi, 17:44.[/NOT]
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) asr-ı cahiliyet: cehâlet asrı, İslâmdan önceki asır ateşpare: ateş parçası beyan edilmek: açıklanmak (bk. b-y-n) câmid: cansız farz etmek: varsaymak gaflet: umursamazlık, duyarsızlık; âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali (bk. ğ-f-l) hidayet: doğru ve hak yolda oluş, İslâmiyet (bk. h-d-y) hüşyar: uyanık i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kelime-i hikmetnümâ: hikmetli kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m) küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r) kıyam etmek: ayağa kalkmak (bk. ḳ-v-m) lisan-ı ulvî: yüce lisan mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mevcudat-ı âlem: âlemdeki varlıklar (bk. v-c-d; a-l-m) nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) necm-i sâkıp: karanlığı delip geçen parlak yıldız neşr: yayma nüzul: iniş (bk. n-z-l) perde-i cumud-u tabiat: tabiatın donuk ve cansız perdesi (bk. ṭ-b-a) sadâ: ses sahrâ-yı bedeviyet: göçebe Arapların yaşadığı çöl sair: diğer sayha: sesleniş vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) vücuh-u i’câz: mu’cizelik yönleri (bk. a-c-z) zikretmek: Allah’ı anmak ziya: ışık, parlaklık zulmet-i cehil ve gaflet: cehalet ve gaflet karanlığı (bk. ẓ-l-m; ğ-f-l) zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) şule: ışık 26 Temmuz 2011: 08:40 #794768Anonim
nur-u hakikat-edâ; ve arz bir kafa, ve ber ve bahir birer lisan, ve bütün hayvânat ve nebâtat birer kelime-i tesbihfeşan suretinde arz-ı didar eder. Yoksa, bu za-mandan tâ o zamana bakmakla mezkûr zevkin dekaikini göremezsin. Evet, o zamandan beri nurunu neşreden ve mürur-u zamanla ulûm-u müteârife hükmüne geçen ve sair neyyirât-ı İslâmiye ile parlayan ve Kur’ân’ın güneşiyle gündüz rengini alan bir vaziyetle veyahut sathî ve basit bir perde-i ülfetle baksan, elbette herbir âyetin ne kadar tatlı bir zemzeme-i i’caz içinde ne çeşit zulümâtı dağıttığını hakkıyla göremezsin ve birçok envâ-ı i’câzı içinde bu nevi i’câzını zevk edemezsin.
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en yüksek derece-i i’câzına bakmak istersen, şu temsil dürbünüyle bak. Şöyle ki:
Gayet büyük ve garip ve gayetle yayılmış acip bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir perde-i gayb altında, bir tabaka-i mesturiyet içinde saklanmıştır. Malûmdur ki, bir ağacın, insanın âzâları gibi onun dalları, meyveleri, yaprakları, çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münasebet, bir tenasüp, bir muvazenet lâzımdır. Herbir cüz’ü, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır, bir suret verilir. İşte, hiç görülmeyen—ve hâlâ görünmüyor—o ağaca dair biri çıksa, perde üstünde onun herbir âzasına mukabil bir resim çekse, bir hudut çizse; daldan meyveye, meyveden yaprağa bir tenasüple bir suret tersim etse ve birbirinden nihayet uzak mebde’ ve müntehâsının ortasında uzuvlarının aynı şekil ve suretini gösterecek muvafık tersimatla doldursa, elbette şüphe kalmaz ki, o ressam bütün o gaybî ağacı gayb-âşinâ nazarıyla görür, ihata eder, sonra tasvir eder.
Aynen onun gibi, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan dahi, hakikat-i mümkinâta dair—ki o hakikat, dünyanın iptidâsından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve Arştan ferşe, zerreden şemse kadar yayılmış olan şecere-i hilkatin hakikatine
Arş: Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. c-l-y) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) acip: ilginç, hayret verici arz: yer, dünya arz-ı didar: kendini gösterme bahir: deniz ber: kara cüz’: parça (bk. c-z-e) dekaik: incelikler derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z) envâ-ı i’câz: mu’cizelik çeşitleri (bk. a-c-z) farz etmek: varsaymak ferş: yer gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b) gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i mümkinât: yaratılanların, var edilenlerin gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-k-n) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) ihata etmek: kuşatmak, kapsamak iptidâ: başlangıç i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z) kelime-i tesbihfeşan: Allah’ı çok çok tesbih eden kelime (bk. k-l-m; s-b-ḥ) lisan: dil mahiyet: özellik, temel iç yapı malûm: bilinen (bk. a-l-m) mebde’: başlangıç mezkûr: sözü geçen mukabil: karşılık muvafık: uygun muvazenet: denge (bk. v-z-n) münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) müntehâ: en son nokta mürur-u zaman: zamanın geçmesi nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nebâtat: bitkiler nevi: çeşit neyyirât-ı İslâmiye: İslâmın nurlu hakikatleri (bk. n-v-r; s-l-m) neşretmek: yaymak nihayet: son nur-u hakikat-edâ: gerçeği gösteren nur (bk. n-v-r; ḥ-ḳ-ḳ) perde-i gayb: gayb perdesi (bk. ğ-y-b) perde-i ülfet: alışkanlık perdesi sathî: yüzeysel suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabaka-i mesturiyet: gizlilik tabakası tasvir etmek: resmini yapmak (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tersim etmek: resimlemek tersimat: resimlemeler ulûm-u müteârife: herkesçe bilinen bilgiler (bk. a-l-m; a-r-f) uzuv: organ zemzeme-i i’câz: mu’cizelik nağmesi ve ahengi (bk. a-c-z) zerre: atom zulümât: karanlıklar (bk. ẓ-l-m) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âzâ: organlar şecere-i hilkat: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) şems: güneş 26 Temmuz 2011: 08:41 #794769Anonim
dair—beyanat-ı Kur’âniye o kadar tenasübü muhafaza etmiş ve herbir uzva ve meyveye lâyık bir suret vermiştir ki, bütün muhakkikler nihayet-i tahkikinde Kur’ân’ın tasvirine “Mâşaallah, bârekâllah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve muammâ-yı hilkati keşif ve fetheden yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Kerîm” demişler.
وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى
1 temsilde kusur yok, esmâ ve sıfât-ı İlâhiye ve şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye bir şecere-i tûbâ-i nur hükmünde temsil edilmekle, o şecere-i nuraniyenin daire-i azameti ezelden ebede uzanıp gidiyor. Hudud-u kibriyâsı, gayr-ı mütenâhi fezâ-yı ıtlakta yayılıp ihata ediyor. Hudud-u icraatıيَحوُلُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ
2 فَالِقُ الْحَبِّ وَالنَّوٰى
3 hududundan tut, taوَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ
4 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ
5 hududuna kadar intişar etmiş o hakikat-i nuraniyeyi bütün dal ve budaklarıyla, gayat ve meyveleriyle, o kadar tenasüple, birbirine uygun, birbirine lâyık, birbirini kırmayacak, birbirinin hükmünü bozmayacak, birbirinden tevahhuş etmeyecek bir surette o hakaik-ı esmâ ve sıfâtı ve şuûn ve ef’âli beyan eder ki, bütün ehl-i keşif ve hakikat ve daire-i melekûtta cevelân eden bütün ashab-ı irfan ve hikmet, o beyanat-ı Kur’âniyeye karşı “Sübhânallah” deyip “Ne kadar doğru, ne kadar mutabık, ne kadar güzel, ne kadar lâyık” diyerek tasdik ediyorlar.Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan, hem o iki şecere-i azîmenin
[NOT]Dipnot-1 “En yüce misaller Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.
Dipnot-2 “O, kişiyle kalbinin arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.
Dipnot-3 “Daneleri ve çekirdekleri çatlatan Odur.” En’âm Sûresi, 6:95.
Dipnot-4 “Gökler Onun kudret eliyle dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.
Dipnot-5 “Gökleri ve yeri altı günde yarattı.” Hûd Sûresi, 11:7.[/NOT]
Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) ashab-ı irfan ve hikmet: ilim ve hikmet sahibi kimseler (bk. a-r-f; ḥ-k-m) barekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) cevelân: dolaşma, gezme daire-i azamet: büyüklük dairesi (bk. a-ẓ-m) daire-i imkân: varlığı da yokluğu da eşit olan daire, kâinat (bk. m-k-n) daire-i melekût: eşyanın iç yüzüyle alakalı daire, gayb dairesi (bk. m-l-k) daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan varlığı zorunlu olan İlâhlık dairesi (bk. v-c-b) ebed: sonu olmayan gelecek zaman, sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i keşif ve hakikat: gayb âlemine ait bilinmeyen hakikatleri Cenab-ı Allah’ın lütfu ve ihsanıyla bilen kimseler (bk. k-ş-f; ḥ-ḳ-ḳ) esmâ ve sıfât-ı İlâhiye: Allah’ın isim ve sıfatları (bk. s-m-v; v-ṣ-f; e-l-h) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) fethetmek: açma fezâ-yı ıtlak: uçsuz bucaksız gökyüzü, uzay (bk. ṭ-l-ḳ) gayat: gayeler gayr-ı mütenâhi: sonsuz hakaik-ı esmâ ve sıfât ve şuûn ve ef’âl: Allah’ın isimlerinin, sıfatlarının, işlerinin ve fiillerinin hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-m-v; v-ṣ-f; f-a-l) hakikat-i nuraniye: nurlu gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-v-r) hudud: sınır, uç hudud-u icraat: icraatın sınırı hudud-u kibriya: büyüklüğün hududu (bk. k-b-r) ihata etmek: kuşatmak intişar etmek: yayılmak keşif: açığa çıkarma (bk. k-ş-f) muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler (bk. ḫ-l-ḳ) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ) muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mutabık: uygun mâşaallah: Allah ne güzel dilemiş ve yapmış nihayet-i tahkik: araştırmanın sonu (bk. ḥ-ḳ-ḳ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tasdik etmek: doğruluğunu onaylamak (bk. ṣ-d-ḳ) tasvir: resimleme; anlatma, ifade etme (bk. ṣ-v-r) tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) tevahhuş: korkmak, ürkmek tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n) uzuv: organ şecere-i azîme: büyük ağaç (bk. a-ẓ-m) şecere-i nuraniye: nurlu ağaç (bk. n-v-r) şecere-i tûbâ-i nur: nurlu tûbâ ağacı (bk. n-v-r) şuûn ve ef’âl-i Rabbâniye: Allah’ın işleri ve fiilleri (bk. ş-e-n; f-a-l; r-b-b) 26 Temmuz 2011: 08:42 #794770Anonim
birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın dal ve budaklarının en ince meyve ve çiçekleri aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir münasebet tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne karşı hayran kalır. Ve o iman dalının budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın tâ en ince teferruatı, en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz’î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza ettiğine delil ise, o Kur’ân-ı câmiin nusus ve vücuhundan ve işârat ve rümuzundan çıkan şeriat-ı kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve rasaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı’dır.
Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur’âniye beşerin ilm-i cüz’îsine, bahusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki, bir ilm-i muhite istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel ve ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. Âmennâ…
İKİNCİ ZİYA
Hikmet-i Kur’âniyenin karşısında meydan-ı muarazaya çıkan felsefe-i beşeriyenin, hikmet-i Kur’ân’a karşı ne derece sukut ettiğini On İkinci Sözde izah ve bir temsil ile tasvir ve sair Sözlerde ispat ettiğimizden, onlara havale edip şimdilik başka bir cihette küçük bir muvazene ederiz. Şöyle ki:
Felsefe ve hikmet-i insaniye dünyaya sabit bakar; mevcudatın mahiyetlerinden, hâsiyetlerinden tafsilen bahseder. Sâniine karşı vazifelerinden bahsetse de,
Kur’ân-ı câmii: herşeyi içine alan Kur’ân (bk. c-m-a) Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) akl-ı beşer: insan aklı bahusus: özellikle beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) beşer: insan burhan-ı kàtı’: sağlam delil cemî: bütün (bk. c-m-a) cerh edilmek: çürütülmek cihet: yön cüz’î: küçük (bk. c-z-e) ebed: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) erkân: esaslar, şartlar (bk. r-k-n) erkân-ı hamse: beş esas (bk. r-k-n) erkân-ı sitte: altı esas (bk. r-k-n) ezel: başlangıcı olmayan, sonsuz (bk. e-z-l) eşya: şeyler, varlıklar felsefe ve hikmet-i insaniye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe ve ilim (bk. ḥ-k-m) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe gayât: gayeler hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikemiyât: hikmetler, gayeler, faydalar (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hâsiyet: özellik hüsn: güzellik (bk. ḥ-s-n) hüsn-ü tenasüp: güzel bir uygunluk (bk. ḥ-s-n; n-s-b) idrak: anlayış, kavrayış ilm-i cüz’î: çok az ilim (bk. a-l-m; c-z-e) ilm-i muhit: herşeyi kuşatan ve herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) istinad: dayanma (bk. s-n-d) izah: açıklama izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) işârat: işaretler kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i intizam: mükemmel düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i münasebet: mükemmel bir bağlantı (bk. k-m-l; n-s-b) mahiyet: öz nitelik, özellik mertebe: derece mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muvazenet: denge, denklik (bk. v-z-n) münasebet: ilişki, bağlantı (bk. n-s-b) müstenid olmak: dayanmak (bk. s-n-d) müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d) nusus: nasslar, açık hükümler rasanet: sağlamlık rümuz: işaretler, semboller sair: diğer semerât: meyveler sukut etmek: alçalmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tafsilen: ayrıntılı olarak tarif etmek: anlatmak, tanıtmak (bk. a-r-f) tasvir: anlatmak, ifade etmek; resimlemek (bk. ṣ-v-r) teferruat: ayrıntılar temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) vücuh: vecihler, yönler âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âdâb: edep kuralları âmennâ: iman ettik, inandık (bk. e-m-n) ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş şahid-i âdil: âdaletli şahit (bk. ş-h-d; a-d-l) şeriat-i kübrâ-yı İslâmiye: büyük İslâm şeriatı (bk. ş-r-a; k-b-r; s-l-m) 26 Temmuz 2011: 08:43 #794771Anonim
icmâlen bahseder. Adeta kâinat kitabının yalnız nakış ve huruflarından bahseder, mânâsına ehemmiyet vermez.
Kur’ân ise, dünyaya geçici, seyyal, aldatıcı, seyyar, kararsız, inkılâpçı olarak bakar. Mevcudatın mahiyetlerinden, surî ve maddî hâsiyetlerinden icmâlen bahseder. Fakat Sâni tarafından tavzif edilen vezâif-i ubûdiyetkârânelerinden ve Sâniin isimlerine ne vech ile ve nasıl delâlet ettiklerini ve evâmir-i tekvîniye-i İlâhiyeye karşı inkıyadlarını tafsilen zikreder.
İşte, felsefe-i beşeriye ile hikmet-i Kur’âniyenin şu tafsil ve icmal hususundaki farklarına bakacağız ki, mahz-ı hak ve ayn-ı hakikat hangisidir, göreceğiz. İşte, nasıl elimizdeki saat, sureten sabit görünüyor; fakat içindeki çarkların harekâtıyla, daimî içinde bir zelzele ve âlet ve çarklarının ıztırapları vardır. Aynen onun gibi, kudret-i İlâhiyenin bir saat-i kübrâsı olan şu dünya, zâhirî sabitiyetiyle beraber, daimî zelzele ve tagayyürde, fenâ ve zevâlde yuvarlanıyor. Evet, dünyaya zaman girdiği için, gece ve gündüz, o saat-i kübrânın saniyelerini sayan iki başlı bir mil hükmündedir. Sene, o saatin dakikalarını sayan bir ibre vaziyetindedir. Asır ise, o saatin saatlerini tâdât eden bir iğnedir. İşte, zaman, dünyayı emvâc-ı zevâl üstüne atar. Bütün mazi ve istikbali ademe verip yalnız zaman-ı hazırı vücuda bırakır.
Şimdi, zamanın dünyaya verdiği şu şekille beraber, mekân itibarıyla dahi, yine dünya zelzeleli, gayr-ı sabit bir saat hükmündedir. Çünkü cevv-i hava mekânı çabuk tagayyür ettiğinden, bir halden bir hale sür’aten geçtiğinden, bazı günde birkaç defa bulutlarla dolup boşalmakla, saniye sayan milin suret-i tagayyürü hükmünde bir tagayyür veriyor.
Şimdi, dünya hanesinin tabanı olan mekân-ı arz ise, yüzü, mevt ve hayatça, nebat ve hayvanca pek çabuk tebeddül ettiğinden, dakikaları sayan bir mil hükmünde, dünyanın şu ciheti geçici olduğunu gösterir. Zemin, yüzü itibarıyla böyle olduğu gibi, batnındaki inkılâbat ve zelzelelerle ve onların neticesinde cibâlin
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) adem: yokluk ayn-ı hakikat: gerçeğin kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) batn: iç cevv-i hava: hava boşluğu cibâl: dağlar cihet: yön, taraf delâlet: delil olma, işaret etme emvâc-ı zevâl: kaybolup giden, yok olan dalgalar (bk. z-v-l) evâmir-i tekvîniye-i İlâhiye: Allah’ın yaratılışa âit emirleri (bk. k-v-n; e-l-h) felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe fenâ: gelip geçicilik, ölümlülük (bk. f-n-y) gayr-ı sabit: sabit olmayan harekât: hareketler hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) huruf: harfler hâsiyet: özellik icmal: özetleme (bk. c-m-l) icmâlen: kısaca, özetle (bk. c-m-l) inkılâbat: büyük değişmeler inkılâpçı: değişen inkıyad: boyun eğme, itaat etme istikbal: gelecek zaman kudret-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz güç ve kudreti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahiyet: öz, nitelik, özellik mahz-ı hak: hakkın, doğrunun kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mazi: geçmiş zaman mekân-ı arz: yeryüzü (bk. m-k-n) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevt: ölüm (bk. m-v-t) nakış: süsleme, işleme (bk. n-ḳ-ş) nebat: bitki saat-i kübrâ: çok büyük saat (bk. k-b-r) sabitiyet: sabitlik seyyal: akıcı seyyar: gezici suret-i tagayyür: değişme şekli (bk. ṣ-v-r) sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) surî: görünüşteki sür’aten: hızla tafsil: ayrıntılandırma tafsilen: ayrıntılı olarak tagayyür: başkalaşma, değişme tavzif edilmek: vazifelendirilmek tebeddül etmek: başkalaşmak, değişmek tâdât etmek: saymak vecih: şekil, tarz vezâif-i ubûdiyetkârâne: kulluğa yakışır şekilde yapılan vazifeler (bk. a-b-d) vücud: varlık (bk. v-c-d) zahirî: görünürdeki (bk. ẓ-h-r) zaman-ı hazır: şimdiki zaman zelzele: sarsıntı, deprem zemin: yeryüzü zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l) zikretmek: belirtmek ıztırap: sıkıntı, aşırı elem 26 Temmuz 2011: 08:45 #794772Anonim
çıkmaları ve hasflar vuku bulması, saatleri sayan bir mil gibi, dünyanın şu ciheti ağırca mürur edicidir, gösterir.
Dünya hanesinin tavanı olan semâ mekânı ise, ecramların harekâtıyla, kuyruklu yıldızların zuhuruyla, küsufat ve husufâtın vuku bulmasıyla, yıldızların sukut etmeleri gibi tagayyürat gösterir ki, semâ dahi sabit değil; ihtiyarlığa, harabiyete gidiyor. Onun tagayyürâtı, haftalık saatte günleri sayan bir mil gibi, çendan ağır ve geç oluyor, fakat herhalde geçici ve zevâl ve harabiyete karşı gittiğini gösteriyor.
İşte, dünya, dünya cihetiyle şu yedi rükün üzerinde bina edilmiştir. Şu rükünler daim onu sarsıyor. Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâniine baktığı vakit, o harekât ve tagayyürat, kalem-i kudretin mektubat-ı Samedâniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahvâl ise, esmâ-i İlâhiyenin cilve-i şuûnâtını ayrı ayrı tavsifatla gösteren, tazelenen âyineleridir.İşte, dünya, dünya itibarıyla hem fenâya gider, hem ölmeye koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatte akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gafletle sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peydâ edip âhirete perde olmuştur. İşte, felsefe-i sakîme, tetkikat-ı felsefe ile ve hikmet-i tabiiye ile ve medeniyet-i sefihenin cazibedar lehviyatıyla, sarhoşâne hevesatıyla o dünyanın hem cumudetini ziyade edip gafleti kalınlaştırmış, hem küduretle bulanmasını taz’îf edip Sânii ve âhireti unutturuyor.
Amma Kur’ân ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle
1 اَلْقَارِعَةُ مَا الْقَارِعَةُ
2 وَالطُّورِ وَكِتَابٍ مَسْطُورٍ
3 اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ âyâtıyla pamuk gibi hallaç eder, atar.
[NOT]Dipnot-1 “Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan felâket?” Kària Sûresi, 101:1-2.
Dipnot-2 “Yemin olsun Tûr’a ve satır satır yazılı kitaba.” Tûr Sûresi, 52:1-2.
Dipnot-3 “Kıyamet koptuğu zaman.” Vâkıa Sûresi, 56:1.[/NOT]
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) cazibedar: çekici cilve-i şuûnat: Allah’ın iş ve tasarruflarının görünümü (bk. c-l-y; ş-e-n) cumudet: katılık, sertlik ecram: gök cisimleri, yıldızlar esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) felsefe-i sakîme: hastalıklı felsefe; yanlış yoldaki felsefe fenâ: yok oluş (bk. f-n-y) fikr-i tabiat: tabiat fikri (bk. f-k-r; ṭ-b-a) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) harabiyet: yok oluş harekât: hareketler hasf: yerin çökmesi, göçmesi hevesat: hevesler, gelip geçici arzu ve istekler hikmet-i tabiiye: tabiatı konu alan fen ilmi (bk. ḥ-k-m; ṭ-b-a) husufât: ay tutulmaları incimad: donma kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r) kesafet ve küduret peyda etmek: katılaşmak ve bulanıklaşmak küduret: bulanıklık küsufat: güneş tutulmaları lehviyat: eğlenceler, oyunlar medeniyet-i sefihe: sefahate düşkün medeniyet mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler, varlıklar (bk. k-t-b; ṣ-m-d) mürur edici: geçici rükün: esas, şart (bk. r-k-n) rıhlet: yolculuk, göç sarhoşane: sarhoşçasına semâ: gök (bk. s-m-v) sukut: düşmek sureten: görünüşte (bk. ṣ-v-r) tagayyürât: başkalaşmalar tavsifat: vasıflandırmalar, özelliklerini ortaya koyma (bk. v-ṣ-f) taz’if etmek: artırmak tebeddülât-ı ahvâl: hallerin değişmesi tetkikat-ı felsefe: felsefenin inceleme ve araştırmaları vuku: olma, meydana gelme zevâl: geçip gitme, kaybolma (bk. z-v-l) ziyade etmek: artırmak zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyine: ayna âyât: âyetler çendan: gerçi 26 Temmuz 2011: 08:53 #794773Anonim
وَ لَمْ يَنْظُرُوا فِى مَلَكُوتِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
1 اَفَلَمْ يَنْظُرُوۤا اِلَى السَّمَاۤءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا
2 اَوَلَمْ يَرَ الَّذِينَ كَفَرُوۤا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا
3 gibi beyanatıyla o dünyaya şeffafiyet verir ve bulanmasını izale eder.
4اَللهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
5 وَمَا الْحَيوةُ الدُّنْيَاۤ اِلاَّ لَعِبٌ وَلَهْوٌ
gibi nurefşan neyyirâtıyla câmid dünyayı eritir.
6 اِذَا السَّمَاۤءُ انْفَطَرَتْ ve
7 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ve
8 اِذَا السَّمَاۤءُ انْشَقَّتْ
وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَصَعِقَ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِى اْلاَرْضِ اِلاَّ مَنْ شَاۤءَ اللهُ
9
mevt-âlûd tabirleriyle dünyanın ebediyet-i mevhumesini parça parça eder.
يَعْلَمُ مَا يَلِجُ فِى اْلاَرْضِ وَمَا يَخْرُجُ مِنْهَا وَمَا يَنْزِلُ مِنَ السَّمَاۤءِ وَمَا يَعْرُجُ فِيهَا وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَمَا كُنْتُمْ وَاللهُ بِمَا
تَعْمَلُونَ بَصِيرٌ
10
وَقُلِ الْحَمْدُ ِللهِ سَيُرِيكُمْ اٰيَاتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ
11
Gök gürlemesi gibi sayhalarıyla, tabiat fikrini tevlid eden gafleti dağıtır.
[NOT]Dipnot-1 “Onlar göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara bakmazlar mı?” A’râf Sûresi, 7:185.
Dipnot-2 “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina etmişiz?” Kaf Sûresi, 50:6.
Dipnot-3 “İnkâr edenler görmedi mi ki, gökler ve yer bitişik idi?” Enbiyâ Sûresi, 21:30.
Dipnot-4 “Dünya hayatı ancak bir oyun ve bir oyalanmadan ibarettir.” En’âm Sûresi, 6:32.
Dipnot-5 “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.
Dipnot-6 “Gök yarıldığı zaman.” İnfitar Sûresi, 82:1.
Dipnot-7 “Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.
Dipnot-8 “Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.
Dipnot-9 “Sûra üfürülür. Ve Allah’ın dilediklerinden başka göklerde kim var, yerde kim varsa düşüp ölür.” Zümer Sûresi, 39:68.
Dipnot-10 “O, yere gireni ve yerden çıkanı, gökten ineni ve göğe yükseleni bilir. Nerede olsanız O sizinledir. Allah yaptıklarınızı hakkıyla görür.” Hadid Sûresi, 57:4.
Dipnot-11 “De ki: Hamd Allah’a mahsustur; O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Senin Rabbin, işlediklerinizden habersiz değildir.” Neml Sûresi, 27:93.
[/NOT]
beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) câmid: cansız, sert, katı ebediyet-i mevhume: sonsuzluk kuruntusu (bk. e-b-d) gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) izale etmek: gidermek kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mevt-âlûd: ölümcül, ölümle karışık (bk. m-v-t) müteveccih: yönelmiş neyyirât: nurlu hakikatler (bk. n-v-r) nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r) sayha: sesleniş tabiat fikri: materyalist düşünce; tabiat için söylenen, “insan faaliyetlerinin dışında kendi kendini sürekli olarak yeniden yaratan ve değiştiren güç” düşüncesi (bk. ṭ-b-a) tabir: ifade (bk. a-b-r) tevlid etmek: doğurmak âyât: ayetler şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık 26 Temmuz 2011: 09:00 #794774Anonim
Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor.
ÜÇÜNCÜ ZİYA
İkinci Ziyada, hikmet-i beşeriyenin hikmet-i Kur’âniyeye karşı sukutuna ve hikmet-i Kur’âniyenin i’câzına işaret ettik. Şimdi, şu Ziyada, Kur’ân’ın şakirtleri olan asfiya ve evliya ve hükemanın münevver kısmı olan hükema-yı işrâkıyyunun hikmetleriyle Kur’ân’ın hikmetine karşı derecesini gösterip şu cihette Kur’ân’ın i’câzına muhtasar bir işaret edeceğiz.
İşte, Kur’ân-ı Hakîmin ulviyetine en sadık bir delil ve hakkaniyetine en zahir bir burhan ve i’câzına en kavî bir alâmet şudur ki: Kur’ân, bütün aksâm-ı tevhidin bütün merâtibini, bütün levâzımâtıyla muhafaza ederek beyan edip muvazenesini bozmamış, muhafaza etmiş; hem bütün hakaik-ı âliye-i İlâhiyenin muvazenesini muhafaza etmiş; hem bütün Esmâ-i Hüsnânın iktiza ettikleri ahkâmları cem etmiş, o ahkâmın tenasübünü muhafaza etmiş; hem rububiyet ve ulûhiyetin şuûnâtını kemâl-i muvazene ile cem etmiştir. İşte şu muhafaza ve muvazene ve cem, bir hâsiyettir; kat’iyen beşerin eserinde mevcut değil ve eâzım-ı insaniyenin netâic-i efkârında bulunmuyor. Ne melekûta geçen evliyaların eserinde, ne umurun bâtınlarına geçen işrâkıyyunun kitaplarında, ne âlem-i gayba nüfuz eden ruhanîlerin maarifinde hiç bulunmuyor. Güya bir taksimü’l-a’mâl hükmünde,
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) aksâm-ı tevhid: tevhidin kısımları (bk. v-ḥ-d) alâmet: belirti, işaret asfiya: Hz. Peygamber yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y) beyan: açıklama (bk. b-y-n) beşer: insan burhan: güçlü delil bâtın: iç cem etmek: toplamak (bk. c-m-a) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) eâzım-ı insaniye: insanların ileri gelenleri (bk. a-ẓ-m) hakaik-ı âliye-i İlâhiye: İlâhî yüce hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h) hakikat-i dünya: dünyanın gerçek mahiyeti, aslı esası (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk, gerçeklik (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu gösteren ilim, bilgi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m) hikmet-i beşeriye: insanların geliştirdikleri fikir, felsefe (bk. ḥ-k-m) hurufat: harfler hâsiyet: özellik, hususiyet hükema: âlimler, filozoflar (bk. ḥ-k-m) hükema-yı işrâkıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar (bk. ḥ-k-m) iktiza: gerektirme işrâkıyyun: bilginin kaynağının manevi aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünde olan felsefeciler i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kat’iyen: kesinlikle kavî: güçlü, kuvvetli kemâl-i muvazene: tam bir denge (bk. k-m-l; v-z-n) levâzımât: gereklilikler maarif: bilgiler (bk. a-r-f) melekût: birşeyin iç yüzü, aslı, esası (bk. m-l-k) merâtib: mertebeler, dereceler muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhtasar: kısa muvazene: denge (bk. v-z-n) mâlâyâniyat: faydasız, boş şeyler münevver: nurlu (bk. n-v-r) netâic-i efkâr: fikirlerin neticesi (bk. f-k-r) nukuş: nakışlar, işlemeler (bk. n-ḳ-ş) nüfuz etme: geçme rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ) sadık: doğru (bk. ṣ-d-ḳ) sarf etmek: harcamak sukut: alçalma, düşüş taksimü’l-a’mâl: işbölümü talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) ulviyet: yücelik ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) umur: işler zahir: açık (bk. ẓ-h-r) ziya: ışık âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) şakirt: talebe şuûnat: haller, fiil ve işler (bk. ş-e-n) 26 Temmuz 2011: 09:01 #794775Anonim
herbir kısmı hakikatin şecere-i uzmâsından yalnız bir iki dalına yapışıyor, yalnız onun meyvesiyle, yaprağıyla uğraşıyor. Başkasından ya haberi yok, yahut bakmıyor.
Evet, hakikat-i mutlaka, mukayyet enzar ile ihata edilmez. Kur’ân gibi bir nazar-ı küllî lâzım ki ihata etsin. Kur’ân’dan başka, çendan Kur’ân’dan da ders alıyorlar, fakat hakikat-i külliyenin, cüz’î zihniyle yalnız bir iki tarafını tamamen görür, onunla meşgul olur, onda hapsolur. Ya ifrat veya tefritle hakaikın muvazenesini ihlâl edip tenasübünü izale eder. Şu hakikat Yirmi Dördüncü Sözün İkinci Dalında acip bir temsille izah edilmiştir. Şimdi de başka bir temsille şu meseleye işaret ederiz.
Meselâ, bir denizde, hesapsız cevherlerin aksâmıyla dolu bir definenin bulunduğunu farz edelim. Gavvas dalgıçlar, o definenin cevahirini aramak için dalıyorlar. Gözleri kapalı olduğundan, el yordamıyla anlarlar. Bir kısmının eline uzunca bir elmas geçer. O gavvas hükmeder ki, bütün hazine, uzun direk gibi bir elmastan ibarettir. Arkadaşlarından, başka cevahiri işittiği vakit hayal eder ki, o cevherler bulduğu elmasın tâbileridir, fusus ve nukuşlarıdır. Bir kısmının da kürevî bir yakut eline geçer. Başkası, murabba bir kehribar bulur, ve hâkezâ, herbiri eliyle gördüğü cevheri, o hazinenin aslı ve mu’zamı itikad edip, işittiklerini o hazinenin zevâid ve teferruatı zanneder. O vakit hakaikın muvazenesi bozulur. Tenasüp de gider. Çok hakikatin rengi değişir. Hakikatin hakikî rengini görmek için tevilâta ve tekellüfâta muztar kalır. Hattâ, bazan inkâr ve tâtile kadar giderler. Hükema-yı işrâkıyyunun kitaplarını ve sünnetin mizanıyla tartmayıp keşfiyat ve meşhudâtına itimad eden mutasavvıfînin kitaplarını teemmül eden, bu hükmümüzü bilâşüphe tasdik eder. Demek, hakaik-ı Kur’âniyenin cinsinden ve Kur’ân’ın dersinden aldıkları halde—çünkü Kur’ân değiller—böyle nâkıs geliyor.Bahr-i hakaik olan Kur’ân’ın âyetleri dahi o deniz içindeki definenin bir gavvâsıdır.
acip: hayret verici, şaşırtıcı aksâm: kısımlar, parçalar bahr-i hakaik: gerçekler denizi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bilâşüphe: şüphesiz cevahir: cevherler cevher: değerli taş cüz’î: küçük, kişisel (bk. c-z-e) define: hazine enzar: bakışlar, dikkatler (bk. n-ẓ-r) farz etmek: varsaymak fusus: yüzük taşları gavvas: define arayan dalgıç hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i külliye: herşeyle ilgisi olan, çok büyük ve geniş hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-l-l) hakikat-i mutlaka: kesin ve kayıtsız gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṭ-l-ḳ) hâkezâ: bunun gibi hükema-yı işrâkıyyun: bilginin kaynağının mânevî aydınlanma, sezgi ve ilham olduğu görüşünü savunan filozoflar ifrat: aşırılık ihata etmek: kuşatmak, kapsamak ihlâl etmek: bozmak inkâr: kabul etmeme (bk. n-k-r) itikad etmek: inanmak itimad etmek: güvenmek izah: açıklama izale etmek: ortadan kaldırmak kehribar: birşeye hızlı bir şekilde sürüldüğü zaman hafif şeyleri kendine çeken değerli bir taş keşfiyat: keşifler, mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri görme (bk. k-ş-f) kürevî: yuvarlak meşhudat: kalb gözüyle görülen şeyler (bk. ş-h-d) mizan: ölçü, tartı (bk. v-z-n) mukayyet: kayıtlı, sınırlı murabba: dört köşeli mutasavvıfîn: tasavvuf ehli olanlar muvazene: denge (bk. v-z-n) muztar: mecbur, çaresiz mu’zam: birşeyin en büyük kısmı (bk. a-ẓ-m) nazar-ı küllî: herşeyi görebilen bakış (bk. n-ẓ-r; k-l-l) nukuş: nakışlar (bk. n-ḳ-ş) nâkıs: eksik sünnet: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n) tasdik etmek: kabul etmek, doğrulamak (bk. ṣ-d-ḳ) teemmül: düşünme, inceden inceye araştırma teferruat: ayrıntılar tefrit: tersine aşırılık, normalden aşağı olma tekellüfât: zorluklar temsil: kıyaslama tarzında benzetmek, analoji (bk. m-s̱-l) tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) tevilât: yorumlar tâbi: uyan tâtil: reddetme, terketme zevâid: fazlalıklar çendan: gerçi şecere-i uzmâ: en büyük ağaç (bk. a-ẓ-m) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.