• Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 135)
  • Yazar
    Yazılar
  • #792334
    Anonim

      اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ blank.gif1 Veyahut, firavunlaşmış maddiyyun gibi, “kendi kendine oluyorlar, kendi kendini besliyorlar, kendilerine lâzım olan herşeyi yaratıyorlar” mı tahayyül ediyorlar ki, imandan, ubûdiyetten istinkâf ederler? Demek kendilerini birer hâlık zannederler. Halbuki, birtek şeyin hâlıkı, herbir şeyin hâlıkı olmak lâzım gelir. Demek kibir ve gururları onları nihayet derecede ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı mağlûp bir âciz-i mutlakı, bir kadîr-i mutlak zannederler. Madem bu derece akıldan, insaniyetten sukut etmişler. Hayvandan, belki cemâdattan daha aşağıdırlar. Öyle ise bunların inkârlarından müteessir olma. Bunları dahi bir nevi muzır hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet verme.

      اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَيوُقِنُونَ blank.gif2 Veyahut, Hâlıkı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi, Allah’ı inkâr mı ediyorlar ki Kur’ân’ı dinlemiyorlar? Öyle ise, semâvât ve arzın vücutlarını inkâr etsinler; veyahut “Biz halk ettik” desinler, bütün bütün aklın zıvanasından çıkıp divaneliğin hezeyanına girsinler. Çünkü, semâda yıldızları kadar, zeminde çiçekleri kadar berâhin-i tevhid görünüyor, okunuyor. Demek yakîne ve hakka niyetleri yoktur. Yoksa bir harf kâtipsiz olmaz bildikleri halde, nasıl bir harfinde bir kitap yazılan şu kâinat kitabını kâtipsiz zannediyorlar?

      اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ blank.gif3 Veyahut, Cenâb-ı Hakkın ihtiyarını nefyeden bir kısım hükemâ-yı dâlle gibi ve Berahime gibi, asl-ı nübüvveti mi inkâr ediyorlar, sana iman getirmiyorlar? Öyle ise, bütün mevcudatta görünen ve ihtiyar ve iradeyi gösteren bütün âsâr-ı hikmeti ve gayâtı ve intizâmâtı ve semerâtı ve âsâr-ı

      [NOT]Dipnot-1 “Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” Tûr Sûresi, 52:35.

      Dipnot-2 “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Doğrusu onların düşünüp iman etmeye niyetleri yoktur.” Tûr Sûresi, 52:36.

      Dipnot-3 “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı?” Tûr Sûresi, 52:37.[/NOT]



      Berahime: Berehmenler; bâtıl ve sapkın Hind ve Mecusî dinlerinin reisleri Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      Hâlık: yaratıcı; herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) arz: yer, dünya
      asl-ı nübüvvet: peygamberliğin aslı, temeli (bk. n-b-e) berâhin-i tevhid: tevhid delilleri (bk. v-ḥ-d)
      cemâdat: cansız varlıklar divanelik: delilik, akılsızlık
      firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme gayât: gayeler
      hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ)
      hezeyan: saçmalama hükemâ-yı dâlle: hak yoldan sapmış felsefeciler (bk. ḥ-k-m; ḍ-l-l)
      ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r) inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
      insaniyet: insanlık intizâmât: intizamlar, düzenlilikler (bk. n-ẓ-m)
      irade: dileme, tercih, istek (bk. r-v-d) istinkâf etmek: kabul etmemek, çekimser kalmak
      kadîr-i mutlak: sınırsız güç sahibi (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
      kâtip: yazar (bk. k-t-b) maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar
      mağlûp: yenilen mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
      muattıla: Allah’ı veya Allah’ın sıfatlarını inkâr eden muzır: zararlı
      müteessir olmak: üzülmek nefyetmek: inkâr etmek
      nevi: çeşit nihayet: son
      semerât: meyveler, neticeler semâ: gök (bk. s-m-v)
      semâvat: gökler (bk. s-m-v) sukut etmek: düşmek
      tahayyül etmek: hayal etmek (bk. ḫ-y-l) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
      vücut: varlık (bk. v-c-d) yakîn: şüphesiz, kesin bilgi (bk. y-ḳ-n)
      zemin: yeryüzü âciz-i mutlak: son derece güçsüz (bk. a-c-z; ṭ-l-ḳ)
      âsâr-ı hikmet: hikmet eserleri (bk. ḥ-k-m) âsâr-ı rahmet: rahmet eserleri (bk. r-ḥ-m)
      #792335
      Anonim

        rahmet ve inâyâtı ve bütün enbiyanın bütün mu’cizatlarını inkâr etsinler. Veya “Mahlûkata verilen ihsânâtın hazineleri yanımızda ve elimizdedir” desinler, kabil-i hitap olmadıklarını göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim olma; “Allah’ın akılsız hayvanları çoktur” de.

        اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ blank.gif1 Veyahut, aklı hâkim yapan mütehakkim Mutezile gibi, kendilerini Hâlıkın işlerine rakîb ve müfettiş tahayyül edip Hâlık-ı Zülcelâli mes’ul tutmak mı istiyorlar? Sakın fütur getirme. Öyle hodbinlerin inkârlarından birşey çıkmaz. Sen de aldırma.

        اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ blank.gif2
        Veyahut, cin ve şeytana uyup kehanetfuruşlar, ispritizmacılar gibi, âlem-i gayba başka bir yol mu bulunmuş zannederler? Öyle ise, şeytanlarına kapanan semâvâta, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var tahayyül ediyorlar ki, senin semâvî haberlerini tekzip ederler? Böyle şarlatanların inkârları, hiç hükmündedir.


        اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ blank.gif3 Veyahut, ukul-ü aşere ve erbâbü’l-envâ namıyla şerikleri itikad eden müşrik felâsife gibi ve yıldızlara ve melâikelere bir nevi ulûhiyet isnad eden Sâbiiyyun gibi, Cenâb-ı Hakka veled nisbet eden mülhid ve dâllinler gibi, Zât-ı Ehad ve Samedin vücub-u vücuduna, vahdetine, samediyetine,

        [NOT]Dipnot-1 “Veya kâinatın tedbir ve idaresini onlar mı ele geçirdi?” Tûr Sûresi, 52:37.

        Dipnot-2 “Yoksa göklere çıkıp da gök ehlinin haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, işittiklerine dair açık bir delil getirsin.” Tûr Sûresi, 52:38.

        Dipnot-3 “Yoksa kız çocukları Onun, erkek çocuklar da sizin mi?” Tûr Sûresi, 52:39.[/NOT]

        Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
        Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Mutezile: aklı temel kabul ederek Kur’ân ve sünneti kendi akıllarına uydurmaya çalışan ehl-i sünnet dışı bâtıl bir mezhep
        Sâbiiyyun: yıldızlara tapanlar Zât-ı Ehad ve Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde O hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği herbir şeyde görünen Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d)
        dâllin: hak yoldan sapanlar (bk. ḍ-l-l) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
        erbâbü’l-envâ: türlerin yöneticileri; bir felsefî iddiaya göre her türün bir tanrısı¬nın olması (bk. r-b-b) felâsife: felsefeciler
        fütur: usanç hodbin: bencil, kibirli
        hâkim: hükmeden, yargılayan (bk. ḥ-k-m) ihsanât: bağışlar, iyilikler (bk. ḥ-s-n)
        inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) inâyât: ikramlar, yardımlar (bk. a-n-y)
        isnad: dayandırma (bk. s-n-d) ispritizmacı: ruh çağırarak onlarla ilişki kurduğu iddiasında bulunan
        itikad etmek: inanmak kabil-i hitap: muhatap alınabilen (bk. ḫ-ṭ-b)
        kehanetfuruş: kâhinlik, falcılık yapan mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
        melâike: melekler (bk. m-l-k) mes’ul: sorumlu
        mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) müfettiş: teftiş eden
        mülhid: dinsiz, inkârcı müteellim olmak: acı duymak, üzülmek
        mütehakkim: zorba (bk. ḥ-k-m) müşrik: Allah’a ortak koşan
        nam: ad nevi: tür, çeşit
        nisbet etmek: bağ kurmak (bk. n-s-b) rakîb: kontrol eden, gözetleyen
        samediyet: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması (bk. ṣ-m-d) semâvat: gökler (bk. s-m-v)
        semâvî: vahiyle gelmiş olan (bk. s-m-v) tahayyül etmek: hayal etmek (bk. ḫ-y-l)
        tekzip etmek: yalanlamak ukul-ü aşere: bazı eski felsefecilere göre kâinatı idare eden on akıl; birincisi Allah’ın yarattığı akıl, diğerleri de ondan türemiş akıllar
        ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
        veled: evlat, çocuk vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d)
        âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) şarlatan: yalancı, aldatıcı
        şerik: ortak
        #792336
        Anonim

          istiğna-yı mutlakına zıt olan veledi nisbet ve melâikenin ubûdiyetine ve ismetine ve cinsiyetine münafi olan ünûseti isnad mı ederler? Kendilerine şefaatçi mi zannederler ki, sana tâbi olmuyorlar? İnsan gibi mümkin, fâni, bekà-yı nev’ine muhtaç ve cismanî ve mütecezzî, tekessüre kabil ve âciz, dünyaperest, yardımcı bir vârise muhtaç ve müştak mahlûklar için vasıta-i tekessür ve teâvün ve rabıta-i hayat ve bekà olan tenasül, elbette ve elbette vücudu vacip ve daim, bekàsı ezelî ve ebedî, zâtı cismâniyetten mücerred ve muallâ ve mahiyeti, tecezzî ve tekessürden münezzeh ve müberrâ ve kudreti aczden mukaddes ve bîhemtâ olan Zât-ı Zülcelâle evlât isnad etmek; hem o âciz, mümkin, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağrurânesine yakıştıramadıkları bir nevi evlât, yani hadsiz kızları isnad etmek öyle bir safsatadır ve öyle bir divanelik hezeyanıdır ki, o fikirde olan heriflerin tekzipleri, inkârları hiçtir. Aldırmamalısın. Herbir sersemin safsatasına, her divanenin hezeyanına kulak verilmez.

          اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ blank.gif1 Veyahut, hırsa, hıssete alışmış tâği, bâği dünyaperestler gibi, senin tekâlifini ağır mı buluyorlar ki senden kaçıyorlar? Ve bilmiyorlar mı ki, sen ecrini, ücretini yalnız Allah’tan istiyorsun? Ve onlara Cenâb-ı Hak tarafından verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin haset ve beddualarından kurtulmak için, ya ondan veya kırktan birisini kendi fakirlerine vermek ağır birşey midir ki, emr-i zekâtı ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar? Bunların tekzipleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları tokattır, cevap vermek değil!

          [NOT]Dipnot-1 “Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir borç altına mı girdiler?” Tûr Sûresi, 52:40.[/NOT]



          Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
          acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y)
          bekà-yı nev’: türün varlığını sürdürmesi (bk. b-ḳ-y) bihemtâ: benzersiz, eşsiz
          bâği: âsi, zâlim cismanî: maddi vücuda sahip
          cismâniyet: maddî vücuda sahip olma daim: devamlı
          divanelik: delilik, akılsızlık dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün
          ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) ecr: ücret, mükâfat
          emr-i zekât: zekât emri evlât: çocuk
          ezelî: başlangıcı olmama (bk. e-z-l) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
          hadsiz: sayısız haset: kıskançlık
          hezeyan: saçmalama hısset: cimrilik, tamahkârlık
          inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) ismet: günahsızlık
          isnad etmek: dayandırmak (bk. s-n-d) istiğna-yı mutlak: Allah’ın sınırsız zenginliğe sahip olması (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ)
          izzet-i mağrurâne: gururluca izzet, şeref (bk. a-z-z) kabil: kabiliyetli
          kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) mahiyet: asıl, esas, nitelik
          mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) melâike: melekler (bk. m-l-k)
          muallâ: yüce, yüksek mukaddes: kutsal, her türlü kusur ve noksanlıktan uzak (bk. ḳ-d-s)
          müberrâ: arınmış, uzak mücerred: soyutlanmış, tek
          mümkin: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olan, Allah’ın var etmesine bağlı olan (bk. m-k-n) münafi: zıt, aykırı
          münezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h) mütecezzî: parça parça olma (bk. c-z-e)
          müştak: düşkün, istekli nevi: çeşit
          nisbet etmek: bağ kurmak (bk. n-s-b) rabıta-i hayat: hayat bağı (bk. ḥ-y-y)
          safsata: yalan, uydurma tecezzî: parçalara ayrılma (bk. c-z-e)
          tekessür: çoğalma (bk. k-s̱-r) tekzip: yalanlama
          tekâlüf: teklifler, yükümlülükler tenasül: üreme
          teâvün: yardımlaşma tâbi olma: uyma
          tâği: şımarık, azgın (bk. t-ğ-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d)
          vasıta-ı tekessür: çoğalma vasıtası (bk. k-s̱-r) veled: evlat, çocuk
          vâcip: zorunlu (bk. v-c-b) vâris: mirasçı
          vücud: varlık (bk. v-c-d) âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
          ünûset: dişilik şefaatçı: af için aracılık eden (bk. ş-f-a)
          #792337
          Anonim

            اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبوُنَ blank.gif1 Veyahut, gayb-âşinâlık dâvâ eden Budeîlerblank.gif2 gibi ve umur-u gaybiyeye dair tahminlerini yakîn tahayyül eden akılfuruşlar gibi, senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitapları mı var ki senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar? Öyle ise, vahye mazhar resullerden başka kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan malûmat alarak yazıyorlar hülyasında bulunuyorlar. Böyle haddinden hadsiz tecavüz etmiş mağrur hodfuruşların tekzipleri sana fütur vermesin. Zira az bir zamanda senin hakikatlerin onların hülyalarını zir ü zeber edecek.

            اَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ blank.gif3 Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desiselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütur getirme. Belki daha ziyade gayret et. Çünkü onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler. Ve onların fenalıkta muvaffakiyetleri muvakkattir ve istidraçtır, bir mekr-i İlâhîdir.

            اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللهِ سُبْحَانَ اللهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ blank.gif4 Veyahut, hâlık-ı hayır ve hâlık-ı şer namıyla ayrı ayrı iki ilâh tevehhüm eden Mecusîler gibi ve ayrı ayrı esbaba

            [NOT]Dipnot-1 “Yoksa gaybın ilmi onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar?” Tûr Sûresi, 52:41.

            Dipnot-2 Buda dinine mensup olanlar, Budistler.

            Dipnot-3 “Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir.” Tûr Sûresi, 52:42.

            Dipnot-4 “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhı mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Tûr Sûresi, 52:43.[/NOT]



            Budeî: Budistler Mecusî: ateşperest, ateşe tapan
            akılfuruş: aklını beğendirmeye çalışan desise: hile
            dessas: hilekâr, aldatıcı dâvâ: iddia
            esbab: sebepler (bk. s-b-b) fenalık: kötülük (bk. f-n-y)
            fütur: usanç, gevşeklik fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter (bk. f-ṭ-r)
            gayb-âşinalık: gaybdan haber verme (bk. ğ-y-b) gaybî: görünmeyen âlemlerden gelen (bk. ğ-y-b)
            hadd: yetki hadsiz: sınırsız
            hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y)
            hilebaz: hilekâr, aldatıcı hodfuruş: kendi kendini beğenen, meziyetlerini satmaya çalışan
            hâlık-ı hayır: iyiliğin yaratıcısı (bk. ḫ-l-ḳ; ḫ-y-r) hâlık-ı şer: kötülüğün yaratıcısı (bk. ḫ-l-ḳ)
            hülya: hayal (bk. ḫ-y-l) inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r)
            istidraç: Allah tarafından günahkâr kişilere verilen bir takım olağanüstü haller ve üstünlükler kâh: bazen
            kâhin: falcı, gelecekten haber veren kimse malûmat: bilgiler (bk. a-l-m)
            mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r) mağrur: gururlu
            mecnun: deli, akılsız mekr-i İlâhî: Allah’ın hilesi, düzeni (bk. e-l-h)
            muvaffakiyet: başarı muvakkat: geçici
            münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen müteessir: etkilenmiş, üzüntülü
            nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) resul: peygamber (bk. r-s-l)
            sâhir: sihirbaz tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l)
            tecavüz: ileri gitme, sınırı aşma tekzip: yalanlama
            tevehhüm: vehimlenmek, sanmak umur-u gaybiye: gaybî, bilinmeyen şeyler (bk. ğ-y-b)
            vahy: Allah tarafından gönderilen ve bildirilen şey (bk. v-ḥ-y) yakîn: şüphesiz, kesin bilgi (bk. y-ḳ-n)
            zir ü zeber: darmadağınık, alt üst ziyade: çok, fazla
            zındık: dinsiz âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b)
            şarlatan: yalancı, aldatıcı
            #792338
            Anonim

              bir nevi ulûhiyet veren ve onları kendilerine birer nokta-i istinad tahayyül eden esbabperestler, sanemperestler gibi, başka ilâhlara dayanıp sana muâraza mı ederler? Senden istiğna mı ediyorlar? Demek

              blank.gif1 لَوْ كَانَ فِيهِمَاۤ اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا hükmünce, şu bütün kâinatta gündüz gibi görünen bu intizam-ı ekmeli, bu insicam-ı ecmeli, kör olup görmüyorlar. Halbuki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, intizam zir ü zeber olur ve insicam herc ü merce düşer. Halbuki, sinek kanadından, tâ semâvât kandillerine kadar, o derece ince bir intizam gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke yer bırakılmamış. Madem bunlar bu derece hilâf-ı akıl ve hikmet ve münâfi-i his ve bedâhet hareket ediyorlar; onların tekzipleri seni tezkirden vazgeçirmesin.
              İşte, silsile-i hakaik olan şu âyâtın yüzer cevherlerinden, yalnız ifham ve ilzama dair birtek cevher-i beyanîsini icmâlen beyan ettik. Eğer iktidarım olsaydı, birkaç cevherlerini daha gösterseydim, “Şu âyetler tek başıyla bir mu’cizedir” sen dahi diyecektin.

              Amma ifham ve talimdeki beyanat-ı Kur’âniye o kadar harikadır, o derece letafetli ve selâsetlidir; en basit bir âmi, en derin bir hakikati onun beyanından kolayca tefehhüm eder. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan çok hakaik-i gàmızayı, nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı taciz edip yormayacak bir surette, basitâne ve zahirâne söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de,
              تَنَزُّلاٰتٌ اِلٰهِيَّةٌ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ blank.gif2 denilen mütekellim üslûbunda muhatabın

              [NOT]Dipnot-1 “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harab olup giderdi.” Enbiya Sûresi, 21:22.

              Dipnot-2 Cenâb-ı Hakkın kullarının anlayış seviyesine göre konuşması.[/NOT]



              Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) basitâne: basitçe
              beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n)
              cevher-i beyanî: beyâna dair cevher (bk. b-y-n) esbabperest: sebeplere tapan (bk. s-b-b)
              fikr-i avâm: halkın düşüncesi (bk. f-k-r) hakaik-i gàmıza: derin hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) herc ü merc: karışıklık, dağınıklık
              hilâf-ı akıl ve hikmet: akla ve hikmete aykırı (bk. ḥ-k-m) hiss-i âmme: genelin duygusu
              icmâlen: özetle, kısaca (bk. c-m-l) ifham: (he ile) anlatma
              ilzam: susturma, mağlup etme insicam: düzgünlük, uyumluluk, pürüzsüz olma
              insicam-ı ecmel: çok güzel uyumluluk, hiç pürüzü olmama (bk. c-m-l) intizam: düzen, tertip (bk. n-ẓ-m)
              intizam-ı ekmel: çok mükemmel düzenlilik (bk. n-ẓ-m; k-m-l) istimal: kullanma
              istiğna: ihtiyaç duymama (bk. ğ-n-y) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
              letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) muâraza: sözle mücadele
              mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) münâfi-i his ve bedâhet: duygu ve açıklığa zıt
              mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) nazar-ı umumî: umumun bakışı (bk. n-ẓ-r)
              nevi: çeşit, tür nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d)
              rencide etmek: incitmek sanemperest: puta tapan
              selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) semâvat: gökler (bk. s-m-v)
              silsile-i hakaik: gerçekler zinciri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
              tabirat: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r) taciz: rahatsız etme, sıkıntı verme
              tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) talim: öğretme (bk. a-l-m)
              tefehhüm etmek: anlamak tekzip: yalanlama
              tezkir: hatırlatma ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h)
              zahirâne: açıkça (bk. ẓ-h-r) zir ü zeber: darmadağınık, alt üst
              âmi: cahil âyât: ayetler
              şirk: ortak
              #792339
              Anonim

                derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esâlib-i Kur’âniye, en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-i gàmıza-ı İlâhiye ve esrar-ı Rabbâniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilâtla en ümmî bir âmiye ifham eder. Meselâ blank.gif1 اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى bir temsil ile, rububiyet-i İlâhiyeyi saltanat misalinde; ve âlemin tedbirinde mertebe-i rububiyetini, bir sultanın taht-ı saltanatında durup icra-yı hükûmet ettiği gibi bir misalde gösteriyor.

                Evet, Kur’ân, bu kâinat Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olarak rububiyetinin mertebe-i âzamından çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek, o mertebelere çıkanları irşad ederek, yetmiş bin perdelerden geçerek, o perdelere bakıp tenvir ederek, fehim ve zekâca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek, kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle mânâlarını ortaya saçmış olduğu halde, kemâl-i şebâbetinden, gençliğinden zerre kadar zayi etmeyerek, gayet taravette, nihayet letafette kalarak, gayet suhuletli bir tarzda, sehl-i mümteni bir surette, her âmiye anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste, aynı sözlerle, fehimleri muhtelif ve dereceleri mütebayin pek çok tabakalara dahi ders verip ikna eden, işbâ eden bir kitab-ı mu’ciznümânın hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem’a-i i’câz görülebilir.

                Elhasıl: Nasıl Elhamdü lillâh gibi bir lâfz-ı Kur’ânî okunduğu zaman, dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi, aynı lâfız, sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir. Aynen öyle de, Kur’ân’ın mânâları, dağ gibi akılları işbâ ettiği gibi, sinek gibi küçücük, basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder. Zira Kur’ân bütün ins ve cinnin bütün tabakalarını imana davet eder. Hem

                [NOT]Dipnot-1 “O Rahmân ki, hükümranlığı Arşı kaplamıştır.” Tâhâ Sûresi, 20:5.[/NOT]



                Elhamdü lillâh: hamd ve övgü Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
                elhasıl: özetle, sonuç olarak esrar-ı Rabbâniye: Rabbânî sırlar (bk. r-b-b)
                esâlib-i Kur’âniye: Kur’ân’ın üslûpları fehim: anlayış, kavrayış
                feyz: ilim, irfan (bk. f-y-ḍ) hakaik-i gàmıza-i İlâhiye: Allah’ın Kur’ân’da açıkladığı derin hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h)
                hükema: âlimler, filozoflar (bk. ḥ-k-m) icra-yı hükûmet: yönetmek, idare etmek (bk. ḥ-k-m)
                ifham: anlatma, öğretme ins ve cin: insanlar ve cinler
                irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) işbâ: doyurma
                karn: asır, çağ kelâm: söz (bk. k-l-m)
                kemâl-i şebâbet: mükemmel derecedeki gençlik (bk. k-m-l) kitab-ı mu’ciznümâ: mu’cize gösteren kitap (bk. k-t-b; a-c-z)
                kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lafz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın lafzı
                lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) letafet: güzellik, hoşluk (bk. l-ṭ-f)
                lâfız: söz, kelime mebzuliyet: bolluk
                mertebe-i rububiyet: rububiyetin mertebesi (bk. r-b-b) mertebe-i âzam: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m)
                muhtelif: çeşitli mânâ: anlam (bk. a-n-y)
                mütebahhir: ilmi derin olan mütebayin: ayrı ayrı
                müteşabihat: metnin kelimelerinden çıkartılan dış anlam değil de, başka mânâya gelen âyetler neşretmek: yaymak
                nihayet: son derece nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l)
                rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın terbiye ve idarece ediciliği (bk. r-b-b; e-l-h)
                sehl-i mümteni: imkânsız birşeyi kolayca ifade etme suhuletli: kolay
                tabaka: sınıf taht-ı saltanat: egemenlik tahtı (bk. s-l-ṭ)
                talim: öğretme, eğitme (bk. a-l-m) taravet: tazelik
                tatmin etmek: ikna etmek tedbir: idare etme (bk. d-b-r)
                temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) temsilât: kıyaslama tarzında benzetmeler, analoji (bk. m-s̱-l)
                tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r) teşbihat: benzetmeler
                umum: bütün zayi etmek: kaybetmek
                zerre: atom, en küçük parça âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
                âmi: cahil ümmî: tahsil görmemiş, okuma yazma bilmeyen
                #792340
                Anonim

                  umumuna imanın ulûmunu talim eder, ispat eder. Öyle ise, avâmın en ümmîsi, havassın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur’ânîyi dinleyip istifade edecekler. Demek Kur’ân-ı Kerîm öyle bir mâide-i semâviyedir ki, binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukul ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyâtını alıyorlar, arzuları yerine gelir. Hattâ pek çok kapıları kapalı kalıp istikbalde geleceklere bırakılmıştır.

                  Şu makama misal istersen, bütün Kur’ân baştan nihayete kadar bu makamın misalleridir. Evet, bütün müçtehidîn ve sıddıkîn ve hükema-i İslâmiye ve muhakkıkîn ve ulema-i usulü’l-fıkıh ve mütekellimîn ve evliya-i ârifîn ve aktâb-ı âşıkîn ve müdakkikîn-i ulema ve avâm-ı Müslimin gibi Kur’ân’ın tilmizleri ve dersini dinleyenleri müttefikan diyorlar ki, “Dersimizi güzelce anlıyoruz.” Elhasıl, sair makamlar gibi, ifham ve talim makamında dahi Kur’ân’ın lemeât-ı i’câzı parlıyor.

                  İKİNCİ ŞUA

                  Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
                  BİRİNCİ LEM’A: Lâfzındaki câmiiyettir. Elbette, evvelki Sözlerde, hem bu Sözde zikrolunan âyetlerden, şu câmiiyet âşikâre görünüyor. Evet,

                  (لِكُلِّ اٰيَةٍ ظَهْرٌ وَبَطْنٌ وَحَدٌّ وَمُطَّلَعٌ) blank.gif1 وَلِكُلٍّ شُجُونٌ وَغُصُونٌ وَفُنُونٌ blank.gif2


                  olan hadisin işaret ettiği gibi, elfâz-ı Kur’âniye öyle bir tarzda vaz edilmiş ki, herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazan bir sükûtun çok vücuhu bulunuyor, herbir muhatabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.


                  [NOT]Dipnot-1 “Her bir âyetin mânâ mertebeleri vardır; zâhirî (açık), bâtınî (açık ve görünür mânâsının içindeki, ehlinin anlayabileceği mânâ), haddi (kapsamı) ve muttala’ı (anlam çerçevesi) vardır. (Bu dört mânâ tabakasından her birinin de fürûatı (detayları), işaretleri, dalları ve ayrıntıları vardır.” (bk. Ebû yâ’lâ, el-Müsned 9:287; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1:236.

                  Dipnot-2 Bu kısmın açıklaması Üstadımız tarafından hemen devamında verilmiştir.[/NOT]



                  aktâb-ı âşıkin: Allah’a âşık tarikat şeyhleri, kutupları avâm: halk
                  avâm-ı Müslimin: Müslüman halk kesimi (bk. s-l-m) câmiiyet: kapsamlılık, genişlik (bk. c-m-a)
                  câmiiyet-i harikulâde: olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık (bk. c-m-a) ders-i Kur’âniye: Kur’ân dersi
                  efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r) ehass: en seçkin, en bilgili
                  elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın lâfızları elhasıl: özetle
                  ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) evliya-i ârifin: Allah’ı hakkıyla bilen evliyâlar (bk. v-l-y; a-r-f)
                  evvelki: önceki hadis: Peygamberimize ait veya onun onayladığı söz, emir veya davranış (bk. ḥ-d-s̱)
                  havass: seçkinler, okumuşlar, bilginler hükema-i İslâmiye: büyük İslâm filozofları (bk. ḥ-k-m; s-l-m)
                  ifham: anlatma, öğretme istifade: faydalanma
                  istikbal: gelecek zaman kelâm: ifade, söz (bk. k-l-m)
                  kulûb: kalbler lemeât-ı i’câz: mu’cizelik parıltıları (bk. a-c-z)
                  lem’a: parıltı lâfz: ifade, söz
                  maide-i semaviye: semâvî sofra (bk. s-m-v) makam: mevki, derece
                  muhakkıkîn: gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müdakkikîn-i ulema: gerçekleri inceden inceye araştıran âlimler (bk. a-l-m)
                  müttefikan: ittifakla, fikir birliğiyle müçtehidîn: âyet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri (bk. c-h-d)
                  müştehiyât: hoşa giden lezzetli şeyler nihayet: son
                  sair: diğer sükût: sessiz kalma, susma
                  sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) talim: öğretme, eğitme (bk. a-l-m)
                  tarz: şekil, biçim tilmiz: öğrenci, talebe
                  ukul: akıllar ulema-i usulü’l-fıkıh ve mütekellimîn: kelâm ve fıkıh usulü âlimleri (bk. a-l-m; k-l-m)
                  ulûm: ilimler (bk. a-l-m) umum: bütün, genel
                  vaz edilmek: konulmak vücuh: vecihler, yönler
                  zikrolunmak: belirtilmek, anılmak âşikâre: açıkça
                  ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş şua: parıltı
                  #792341
                  Anonim

                    Meselâ blank.gif1 وَالْجِبَالَ اَوْتاَداً yani “Dağları zemininize kazık ve direk yaptım” bir kelâmdır.
                    Bir âminin şu kelâmdan hissesi: Zahiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menâfiini ve nimetlerini düşünür, Hâlıkına şükreder.

                    Bir şairin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban; ve kubbe-i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır; ufkî bir daire suretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misalinde tahayyül eder, Sâni-i Zülcelâline hayretkârâne perestiş eder.

                    Hayme-nîşin bir edibin bu kelâmdan nasibi: Zeminin yüzünü bir çöl ve sahrâ, dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi, güya tabaka-i türabiye yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türabiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar, pek çok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük, azametli mahlûkları böyle yeryüzünde çadırlar misillü kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelâline karşı secde-i hayret eder.

                    Coğrafyacı bir edibin o kelâmdan kısmeti: Küre-i zemin, bahr-i muhit-i havaîde veya esirîde yüzen bir sefine; ve dağları, o sefinenin üstünde tesbit ve muvazene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup aktâr-ı âlemde gezdiren Kadîr-i Zülkemâle karşı blank.gif2 سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ شَانَكَ der.

                    Medeniyet ve heyet-i içtimaiyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi: Zemini bir hane; ve o hane hayatının direği, hayat-ı hayvaniye; ve hayat-ı hayvaniye direği, şerâit-i hayat olan su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın

                    [NOT]Dipnot-1 Nebe’ Sûresi, 78:7.

                    Dipnot-2 Sen her türlü kusur ve noksandan münezzehsin. Ne yücedir Senin şânın![/NOT]



                    Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi harika, üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Hâlık: herşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
                    Kadîr-i Zülkemâl: kudreti herşeyi kuşatan, mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; k-m-l) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve her şeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
                    aktâr-ı âlem: kâinatın dört bir yanı (bk. a-l-m) azametli: büyük (bk. a-ẓ-m)
                    bahr-i muhit-i havaî: geniş hava denizi; atmosfer bedevî: göçebe hayatı yaşayan
                    edib: edebiyatçı esir: bütün kâinatı kapladığı farz edilen madde
                    hakîm: hikmet sahibi (bk. ḥ-k-m) hane: ev
                    hayat-ı hayvaniye: hayvan hayatı (bk. ḥ-y-y) hayme-nîşin: göçebe, çölde yaşayan
                    hayretkârane: hayret ederek heyet-i içtimaiye: sosyal yapı (bk. c-m-a)
                    kelâm: ifade, söz (bk. k-l-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r)
                    kubbe-i semâ: gökkubbe (bk. s-m-v) küre-i zemin: yerküre
                    mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
                    menâfi: menfaatlar, faydalar mesken: ev, mekân (bk. s-k-n)
                    misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli, değişik
                    muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) muvazene: denge (bk. v-z-n)
                    mütehassıs: ihtisas sahibi, uzman perde-i türabiye: toprak perdesi
                    perestiş: kulluk, ibadet sahrâ: çöl, meydan
                    secde-i hayret: hayret secdesi sefine: gemi
                    semâ: gök (bk. s-m-v) silsile: zincir
                    suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabaka-i türabiye: toprak tabakası, katmanı
                    tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r)
                    tefekkür etmek: düşünmek (bk. f-k-r) tesbit: sağlam şekilde yerleştirme
                    ufkî: yatay zahiren: görünüşte (bk. ẓ-h-r)
                    zemin: yeryüzü âmi: cahil, sıradan kimse
                    şerâit-i hayat: hayatın şartları, gereklilikleri (bk. ḥ-y-y) şükr: teşekkür, övgü (bk. ş-k-r)
                    #792343
                    Anonim

                      direği ve kazığı dağlardır. Zira dağlar suyun mahzeni, havanın tarağı (gazat‑ı muzırrayı tersip edip havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmisi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhafaza eder) ve sair levâzımât-ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları şu suretle hane-i hayatımız olan zemine direk yapan ve maişetimize hazinedar tayin eden Sâni-i Zü’l-Celâl ve’l-İkrâma, kemâl-i tazimle hamd ü senâ eder.

                      Hikmet-i tabiiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan nasibi şudur ki: Küre-i zeminin karnında bazı inkılâbat ve imtizâcâtın neticesi olarak hasıl olan zelzele ve ihtizâzâtı, dağların zuhuruyla sükûnet bulduğunu ve medar ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticâcıyla medar-ı senevîsinden çıkmamasına sebep, dağların hurucu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gazabı, dağların menâfiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen imana gelir, “Elhikmetü lillâh” der.

                      Meselâ blank.gif1 اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا daki رَتْقًا kelimesi, tetkikat-ı felsefe ile âlûde olmayan bir âlime, o kelime şöyle ifham eder ki: Semâ berrak, bulutsuz, zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-ı kabil bir halde iken semâyı yağmurla, zemini hazravatla fethedip, bir nevi izdivaç ve telkih suretinde bütün zîhayatları o sudan halk etmek, öyle bir Kadîr-i Zülcelâlin işidir ki, rû‑yi zemin Onun küçük bir bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar Onun bostanında bir süngerdir anlar, azamet-i kudretine secde eder.

                      Ve muhakkik bir hakîme, o kelime şöyle ifham eder ki: Bidâyet-i hilkatte semâ ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz, mahlûkatsız,

                      [NOT]Dipnot-1 “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.” Enbiyâ Sûresi, 21:30.[/NOT]

                      Elhikmetü lillâh: gerçek bilgi ve hikmet sadece Allah’ındır (bk. ḥ-k-m) Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
                      Sâni-i Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm: sonsuz haşmet ve ikram sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l; k-r-m) arz: yer
                      azamet-i kudret: kudretin büyüklüğü (bk. ḳ-d-r) berrak: saydam, duru
                      bidâyet-i hilkat: yaratılışın başlangıcı (bk. ḫ-l-ḳ) bostan: bahçe
                      fehmetmek: anlamak feylesof: felsefeci
                      gayr-ı kabil: mümkün olmayan gazab: öfke
                      gazat-ı muzırra: zararlı gazlar hakîm: hikmet sahibi, âlim (bk. ḥ-k-m)
                      halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hamd ü senâ: şükür, minnet ve övgü (bk. ḥ-m-d)
                      hane-i hayat: hayat evi (bk. ḥ-y-y) hasıl: meydana gelme
                      hazravat: yeşillikler hiddet: kızgınlık
                      hikmet-i tabiiye: tabiatı konu alan fen ilmi (bk. ḥ-k-m; ṭ-b-a) huruc: çıkma
                      hâmi: koruyucu ifham etmek: anlatmak
                      ihtizâzât: sallanmalar imtizâcât: kaynaşmalar
                      inkılâbat: büyük değişimler irticâc: sarsıntı
                      istilâ: yayılma, kaplama izdivac: evlenme
                      kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i tazim: Allah’ın sonsuz büyüklüğünü mükemmel bir şekilde dile getirme (bk. k-m-l; a-z-m)
                      küre-i zemin: yerküre levâzımât-ı hayat-ı insaniye: insan hayatına gerekli olan şeyler (bk. ḥ-y-y)
                      mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahzen: depo
                      maişet: geçim (bk. a-y-ş) medar: dayanak, eksen
                      medar-ı senevî: güneş etrafındaki bir yıllık yörüngesi menâfiz: delikler
                      mihver: eksen muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
                      muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen (bk. ḥ-ḳ-ḳ) netice: sonuç
                      nevi: tür, çeşit rû-yi zemin: yeryüzü
                      sair: diğer secde etmek: yere kapanmak
                      semâ: gök (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                      sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n) tasfiye: safileştirme, arındırma (bk. ṣ-f-y)
                      telkih: aşılama teneffüs etmek: nefes almak
                      tersip: durultma, tortulardan temizleme, süzme tetkikat-ı felsefe: felsefe araştırmaları
                      tevellüd: doğum veled: evlat, çocuk
                      zelzele: deprem zemin: yeryüzü
                      zuhur: meydana çıkma (bk. ẓ-h-r) zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
                      âlûde: karışmış, bulaşmış
                      #792344
                      Anonim

                        toplu birer madde iken, Fâtır-ı Hakîm onları fetih ve bast edip güzel bir şekil, menfaattar birer suret, ziynetli ve kesretli mahlûkata menşe etmiştir anlar, vüs’at-i hikmetine karşı hayran olur.

                        Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle ifham eder ki: Manzume-i şemsiyeyi teşkil eden küremiz, sair seyyareler, bidâyette güneşle mümteziç olarak, açılmamış bir hamur şeklinde iken, Kadîr-i Kayyûm o hamuru açıp, o seyyareleri birer birer yerlerine yerleştirerek, güneşi orada bırakıp zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak sererek, semâ canibinden yağmur yağdırarak, güneşten ziya serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, “Âmentü Billâhi’l-Vâhidi’l-Ehad“der.

                        Meselâ, blank.gif1 وَالشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا daki lâm, hem kendi mânâsını, hem mânâsını, hem ilâ mânâsını ifade eder. İşte, لِمُسْتَقَرٍّ in lâm’ı, avâm o lâm’ı ilâ mânâsında görüp fehmeder ki, size nisbeten ışık verici, ısındırıcı, müteharrik bir lâmba olan güneş, elbette birgün seyri bitecek, mahall-i kararına yetişecek, size faidesi dokunmayacak bir suret alacaktır anlar. O da, Hâlık-ı Zülcelâlin güneşe bağladığı büyük nimetleri düşünerek, “Sübhânallah, Elhamdü lillâh” der.

                        Ve âlime dahi, o lâm’ı ilâ mânâsında gösterir. Fakat güneşi yalnız bir lâmba değil, belki bahar ve yaz destgâhında dokunan mensucat-ı Rabbâniyenin bir me-kiği, gece gündüz sahifelerinde yazılan mektubat-ı Samedâniyenin mürekkebi, nur bir hokkası suretinde tasavvur ederek, güneşin cereyan-ı surîsi, alâmet olduğu ve işaret ettiği intizâmât-ı âlemi düşündürerek Sâni-i Hakîmin san’atına “Mâşaallah” ve hikmetine “Bârekâllah” diyerek secdeye kapanır.

                        [NOT]Dipnot-1 “Güneş de kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider.” Yâsin Sûresi, 36:38.[/NOT]



                        Bârekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) Elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun (bk. ḥ-m-d)
                        Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve harika üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l)
                        Kadîr-i Kayyûm: sonsuz kudret sahibi olan, herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve dilediği gibi onları idare eden Allah (bk. ḳ-d-r; ḳ-v-m) Mâaşallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış
                        Sâni-i Hakîm: herşeyi san’atla ve hikmetle yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ)
                        alâmet: işaret avâm: halktan ilmi az olan kimse
                        bast: genişletme bidâyet: başlangıç
                        canib: taraf cereyân-ı surî: görünüşteki akım, dönüş
                        fehmetmek: anlamak fetih: açma
                        feylesof: felsefeci hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                        hokka: mürekkeb kabı ifham etmek: anlatmak
                        intizâmât-ı âlem: alemdeki düzenlilikler (bk. n-ẓ-m; a-l-m) kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r)
                        küre: dünya mahall-i karar: karar yeri
                        manzume-i şemsiye: güneş sistemi (bk. n-ẓ-m) mekik: dokuma âleti
                        mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d) menfaattar: faydalı, yararlı
                        mensucat-ı Rabbâniye: Allah’ın adeta nakış nakış dokuduğu san’at eseri varlıklar (bk. r-b-b) menşe: kaynak, esas
                        mümteziç: birleşik, karışık müteharrik: hareketli
                        nisbeten: bir dereceye kadar (bk. n-s-b) sair: diğer
                        secde: yere kapanma semâ: gök (bk. s-m-v)
                        seyir: gezme seyyare: gezegen
                        suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
                        tasavvur: düşünme, zihinde tasarlama (bk. ṣ-v-r) teşkil etmek: meydana getirmek
                        vüs’at-i hikmet: hikmet genişliği (bk. ḥ-k-m) ziya: ışık
                        ziynetli: süslü (bk. z-y-n) Âmentü Billâhi’l-Vahidi’l-Ehad: Allah’ın birliğine ve tekliğine iman ettim (bk. e-m-n; v-ḥ-d)
                        #792345
                        Anonim

                          Ve kozmoğrafyacı bir feylesofa, lâm’ı mânâsında şöyle ifham eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve mihveri üzerinde zemberekvâri bir cereyanla manzumesini emr-i İlâhî ile tanzim edip tahrik eder. Şöyle bir saat-i kübrâyı halk edip tanzim eden Sâni-i Zülcelâline karşı kemâl-i hayret ve istihsanla “El-azametü lillâh ve’l-kudretü lillâh” der, felsefeyi atar, hikmet-i Kur’âniyeye girer.

                          Ve dikkatli bir hakîme, şu lâm’ı, hem illet mânâsında, hem zarfiyet mânâsında tutturup şöyle ifham eder ki: Sâni-i Hakîm, işlerine esbab-ı zahiriyeyi perde ettiğinden, cazibe-i umumiye namında bir kanun-u İlâhîsiyle, sapan taşları gibi, seyyareleri güneşle bağlamış; ve o cazibeyle muhtelif, fakat muntazam hareketle o seyyareleri daire-i hikmetinde döndürüyor; ve o cazibeyi tevlit için, güneşin kendi merkezinde hareketini zahirî bir sebep etmiş. Demek, لِمُسْتَقَرٍّ mânâsı, فِى مُسْتَقَرٍّ لَهَا ِلاِسْتِقْرَارِ مَنْظُومَتِهَا yani, kendi müstekarrı içinde manzumesinin istikrarı ve nizamı için hareket ediyor. Çünkü, hareket harareti, hararet kuvveti, kuvvet cazibeyi zahiren tevlit eder gibi bir âdet-i İlâhiye, bir kanun-u Rabbânîdir. İşte, şu hakîm, böyle bir hikmeti Kur’ân’ın bir harfinden fehmettiği zaman, “Elhamdü lillâh, Kur’ân’dadır hak, hikmet; felsefeyi beş paraya saymam” der.

                          Ve şairâne bir fikir ve kalb sahibine, şu lâm’dan ve istikrar’dan şöyle bir mânâ fehmine gelir ki: Güneş nuranî bir ağaçtır, seyyareler onun müteharrik meyveleri. Ağaçların hilâfına olarak, güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse düşüp dağılacaklar. Hem tahayyül edebilir ki, şems meczup bir serzâkirdir. Halka-i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir. Bir risalede şu mânâya dair şöyle demiştim:

                          Evet, güneş bir meyvedardır; silkinir, tâ düşmesin seyyar olan yemişleri.



                          El-azametü lillâh ve’l-kudretü lillâh: büyüklük ve kudret Allah’ındır (bk. a-ẓ-m; ḳ-d-r) Elhamdü lillâh: hamd ve şükür yalnızca Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d)
                          Sâni-i Hakîm: herşeyi san’at ve hikmetle yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atla yapan haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
                          cazibe: çekim cazibe-i umumiye: genel çekim
                          cereyan: hareket, akım cezbeli: Allah sevgisiyle kendinden geçer bir hale gelme
                          daire-i hikmet: hikmet dairesi (bk. ḥ-k-m) emr-i İlâhi: Allah’ın emri (bk. e-l-h)
                          esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) fehm: anlayış
                          feylesof: felsefeci hakîm: hikmet sahibi, âlim (bk. ḥ-k-m)
                          halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) halka-i zikr: zikir halkası
                          hararet: sıcaklık hikmet: ilim, yüksek bilgi, fen bilgisi (bk. ḥ-k-m)
                          hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın yüksek bilgisi (bk. ḥ-k-m) hilâf: ters, zıt
                          ifham etmek: anlatmak illet: esas sebep, maksat
                          istikrar: yerleşme, karar kılma kanun-u Rabbânî: Allah’ın koyduğu kanun (bk. r-b-b)
                          kanun-u İlâhî: İlâhî kanun (bk. e-l-h) kemâl-i hayret ve istihsan: tam bir hayret ve beğenme (bk. k-m-l; ḥ-s-n)
                          kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi manzume: sistem (bk. n-ẓ-m)
                          meczup: kendinden geçmiş meyvedar: meyveli
                          mihver: eksen muhtelif: çeşitli
                          muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) müstekar: karar kılınan yer
                          müteharrik: hareketli nam: ad
                          nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) nuranî: nurlu, aydınlık, parlak (bk. n-v-r)
                          saat-i kübrâ: çok büyük saat (bk. k-b-r) serzâkir: zikredenlerin başı
                          seyyar: gezen, dolaşan seyyare: gezegen
                          tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) tahrik etmek: harekete geçirmek
                          tanzim etmek: düzenlemek (bk. n-ẓ-m) tevlit: doğurma
                          zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r) zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
                          zarfiyet: kelimenin zarf olması, mekan ve zaman bildirmesi hâli zemberekvâri: bir mekanizmanın güç merkezi gibi
                          âdet-i İlâhiye: İlâhî kanun (bk. e-l-h) şairâne: şair gibi
                          şems: güneş
                          #792346
                          Anonim

                            Eğer sükûtuyla sükûnet eylese cezbe, kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.

                            Hem meselâ, blank.gif1 اُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ da bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş, tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü, bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür. Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız rıza-i İlâhîyi rica eder. Bir kısım, rüyet-i İlâhiyeyi gaye-i emel bilir. Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde, Kur’ân sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifade etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte, اَلْمُفْلِحُونَ der, neye felâh bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla der: “Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakî, sen Cehennemden felâh bulursun. Ey salih, sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif, sen rıza-i İlâhîye nail olursun. Ey âşık, sen rüyete mazhar olursun.” Ve hâkezâ…

                            İşte, Kur’ân, câmiiyet-i lâfziye cihetiyle, kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan, herbirisinin binler misallerinden yalnız nümune olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas edersin.
                            Hem meselâ, blank.gif2 فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ âyeti, o kadar vücuhu var ve o derece merâtibi var ki, bütün tabakat-ı evliya, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp, ondan kendi mertebesine lâyık bir gıda-yı mânevî, bir taze mânâ almışlar. Çünkü Allahbir ism-i câmi’ olduğundan, Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler, içinde bulunur.
                            blank.gif3 اَىْ لاَ رَزَّاقَ اِلاَّ هُوَ لاَ خَالِقَ اِلاَّ هُوَ لاَ رَحْمٰنَ اِلاَّ هُوَve hâkezâ.

                            [NOT]Dipnot-1 “İşte kurtuluşa erenler onlardır.” Bakara Sûresi, 2:5.

                            Dipnot-2 “Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Günahın için istiğfar et.” Muhammed Sûresi, 47:19.

                            Dipnot-3 Yani, Ondan başka Rezzâk yoktur. Ondan başka Hâlık yoktur. Ondan başka Rahmân yoktur.[/NOT]

                            Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) cezbe: çekim
                            cihet: yön câmiiyet-i lafziye: sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması (bk. c-m-a)
                            felâh: kurtuluş feza: uzay
                            gaye-i emel: emelinin gayesi, arzu edilen hedef gıda-yı mânevî: mânevî gıda (bk. a-n-y)
                            hazfetmek: kaldırmak, aradan çıkarmak huruf: harfler
                            hâkezâ: böylece, bunun gibi ism-i câmi’: bütün isimlerin mânâlarını içinde toplayan isim (bk. s-m-v; c-m-a)
                            kelâm: kelime, ifade (bk. k-l-m) kıssat: kıssalar
                            maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mazhar: kavuşma, erişme (bk. ẓ-h-r)
                            meczup: cezbeye kapılan, çekilen merâtib: mertebeler
                            muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) mutlak: serbest bırakılmış, sınırı belirtilmemiş (bk. ṭ-l-ḳ)
                            müttakî: Allah’tan korkup emir ve yasaklarını titizlikle dinleyen nail olmak: erişmek
                            nümune: örnek rica etmek: ummak, ümit etmek
                            rüyet: Allah’ın cemâlini görme rüyet-i İlâhî: Allah’ın cemâlini görme (bk. e-l-h)
                            rıza-i İlahî: Allah’ın rızası (bk. e-l-h) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
                            sükûnet: durgunluk, hareketsizlik (bk. s-k-n) sükût: sessiz kalma
                            sülûk: mânevî yol alma tabakat-ı evliya: velilerin tabakaları, dereceleri (bk. v-l-y)
                            tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) vücuh: yönler
                            âmm: genel ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f)
                            ıtlak: genelleştirme, sınırlamama (bk. ṭ-l-ḳ)
                            #792347
                            Anonim

                              Hem meselâ, kasas-ı Kur’âniyeden kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm, adeta Asâ-yı Mûsâ Aleyhisselâm gibi, binler faideleri var. O kıssada, hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdit, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücuhu vardır. Onun için sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksatları ifade ile beraber, yalnız birisi maksud-u bizzat olur, diğerleri ona tâbi kalırlar.

                              Eğer desen: “Geçmiş misallerdeki bütün mânâları, nasıl bileceğiz ki Kur’ân onları irade etmiş ve işaret ediyor?”

                              Elcevap: Madem Kur’ân bir hutbe-i ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak, asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî Âdeme hitap ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelif efhâma göre müteaddit mânâları derc edip irade edecektir ve iradesine emareleri vaz edecektir.

                              Evet, İşârâtü’l-İ’câz’da, şuradaki mânâlar misillü kelimât-ı Kur’âniyenin müteaddit mânâlarını ilm-i sarf ve nahvin kaideleriyle ve ilm-i beyan ve fenn-i maânînin düsturlarıyla, fenn-i belâğatin kanunlarıyla ispat edilmiştir. Bununla beraber, ulûm-u Arabiyece sahih ve usul-ü diniyece hak olmak şartıyla ve fenn-i maânîce makbul ve ilm-i beyanca münasip ve belâğatçe müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i içtihad ve ehl-i tefsir ve ehl-i usulü’d-din ve ehl-i usulü’l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehadetiyle, Kur’ân’ın mânâlarındandırlar. O mânâlara, derecelerine göre birer emare vaz etmiştir: ya lâfziyedir, ya mâneviyedir. O mâneviye ise, ya siyak veya sibak-ı kelâmdan veya başka âyetten birer emare, o mânâya işaret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cilt olarak muhakkikler tarafından yazılan yüz binler tefsirler,blank.gif1 Kur’ân’ın câmiiyet ve harikiyet-i lâfziyesine kat’î bir burhan-ı bâhirdir. Her ne ise, biz şu

                              [NOT]Dipnot-1 bk. El-Kevserî, el-Makalât s. 473-474.[/NOT]



                              Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m)
                              Asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın asâsı, bastonu (bk. bilgiler) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
                              burhan-ı bâhir: açık delil câmiiyet ve harikiyet-i lâfziye: sözün harikalığı ve kapsamlılığı (bk. c-m-a)
                              derc etmek: yerleştirmek düstur: kâide, kural
                              efhâm: anlayışlar ehl-i içtihad: müçtehidler, dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri (bk. c-h-d)
                              ehl-i tefsir: müfessirler, Kur’ân’ı mânâ bakımından yorumlayanlar (bk. f-s-r) ehl-i usulü’d-din: kelâm âlimleri
                              ehl-i usulü’l-fıkh: fıkıh âlimleri emare: belirti, işaret
                              fenn-i belâğat: belâğat ilmi; sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesini inceleyen ilim (bk. b-l-ğ) fenn-i maâni: mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim (bk. a-n-y)
                              hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l)
                              icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) ihtilâf: farklılık, uyuşmazlık
                              ilm-i beyan: belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı (bk. a-l-m; b-y-n) ilm-i sarf ve nahv: Arapçada kelime ve cümle bilgisi
                              irade: dileme, istek, kast etme (bk. r-v-d) kasas-ı Kur’âniye: Kur’ân’daki kıssalar
                              kat’î: kesin kelimât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri (bk. k-l-m)
                              küffar: kâfirler (bk. k-f-r) kıssa-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın kıssası
                              lâfziye: kelimenin söylenişine ve yapısına ait makbul: kabul gören, geçerli
                              maksud-u bizzat: asıl gaye (bk. ḳ-ṣ-d) makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d)
                              maâni: mânâlar (bk. a-n-y) misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
                              muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli
                              münasip: uygun (bk. n-s-b) müstahsen: güzel karşılanan, beğenilen (bk. ḥ-s-n)
                              müteaddit: çeşitli sahih: doğru
                              siyak ve sibak-ı kelâm: sözün başıyla sonunun ahenk ve uyum içinde olması (bk. k-l-m) takbih: kötüleme
                              tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-ṣ-r) teskin: sakinleştirme (bk. s-k-n)
                              tevbih: azarlama tâbi kalmak: uymak
                              ulûm-u Arabiye: Arapça ilimler (bk. a-l-m) usul-ü din: dinin esasları
                              vaz etmek: koymak vücuh: vecihler, yönler
                              #792348
                              Anonim

                                Sözde herbir mânâya delâlet eden emareyi kanunuyla, kaidesiyle göstersek söz çok uzanır. Onun için kısa kesip kısmen İşârâtü’l-İ’câz’a havale ederiz.

                                İKİNCİ LEM’A: Mânâsındaki câmiiyet-i harikadır. Evet, Kur’ân, bütün müçtehidlerin me’hazlarını, bütün âriflerin mezaklarını, bütün vâsılların meşreplerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün muhakkiklerin mezheplerini, mânâsının hazinesinden ihsan etmekle beraber, daima onlara rehber ve terakkiyatlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr-i envar ettiği bütün onlarca musaddaktır ve müttefekun aleyhtir.

                                ÜÇÜNCÜ LEM’A: İlmindeki câmiiyet-i harikadır. Evet, Kur’ân, şeriatin müteaddit ve çok ilimlerini, hakikatin mütenevvi ve kesretli ilimlerini, tarikatin muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi, daire-i mümkinâtın hakikî hikmetini ve daire-i vücubun ulûm-u hakikiyesini ve daire-i âhiretin maarif-i gàmızasını, o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu Lem’aya misal getirilse bir cilt yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümune olarak şu yirmi beş adet Sözleri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmi beş adet Sözlerin doğru hakikatleri, Kur’ân’ın bahr-i ilminden ancak yirmi beş katredir. O Sözlerde kusur varsa, benim fehm-i kàsırıma aittir.
                                DÖRDÜNCÜ LEM’A: Mebâhisindeki câmiiyet-i harikadır. Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Hâlık-ı Kâinatın, arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mazi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis-i külliyelerini cem etmekle beraber, nutfeden halk etmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından tut, tâ kaza ve kader mebhaslerine kadar; altı gün hilkat-i âlemden tut, tâ

                                Hâlık-ı Kâinat: bütün âlemleri yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) arz: yer, dünya
                                bahr-i ilm: ilim denizi (bk. a-l-m) cem’ etmek: toplamak, içine almak (bk. c-m-a)
                                câmiiyet-i harika: şaşırtıcı derecede çok mânâları ve özellikleri kapsayıcılık (bk. c-m-a) daire-i mümkinat: imkân alemi; yaratılanların tamamının teşkil ettiği âlem (bk. m-k-n)
                                daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi (bk. v-c-b) daire-i âhiret: âhiret âlemi (bk. e-ḫ-r)
                                delâlet: işaret etme, delil olma ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d)
                                emare: belirti, işaret ezel: başlangıcı olmayan (bk. e-z-l)
                                fehm-i kàsır: kısa anlayış hadsiz: sayısız
                                hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                                hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n)
                                kader: Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce bilip tayin etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kaide: kural, esas
                                katre: damla kaza: olacağı Cenab-ı Hak tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y)
                                kesretle: çoklukla (bk. k-s̱-r) kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r)
                                kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâmil: kemâl ve fazilet sahibi (bk. k-m-l)
                                lem’a: parıltı maarif-i gàmıza: anlaşılması güç olan bilgiler
                                mazi: geçmiş mebhas: konu
                                mebâhis: bahisler, konular mebâhis-i külliye: geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular (bk. k-l-l)
                                mezak: zevk alma tarzı mezhep: yol, usül (bk. ẕ-h-b)
                                meşrep: manevi haz ve feyiz alınan yol me’haz: kaynak
                                muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli, farklı
                                muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) musaddak: doğrulanmış (bk. ṣ-d-ḳ)
                                mürşid: doğru yol gösteren (bk. r-ş-d) müstakbel: gelecek
                                müteaddit: çeşitli, birden fazla mütenevvi: çeşitli
                                müttefekun aleyh: üzerinde birleşilmiş müçtehid: dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlim (bk. c-h-d)
                                neşr-i envar: nurları yayma (bk. n-v-r) nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni
                                nümune: örnek semâvat: gökler (bk. s-m-v)
                                tarikat: manevi ilerlemeye götüren yol (bk. ṭ-r-ḳ) terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler
                                ulûm-u hakikiye: gerçek ilimler (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ) vâsıl: ulaşan, kavuşan
                                âdâb: görgü ve davranış kuralları âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                                ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a)
                                #792349
                                Anonim

                                  وَالْمُرْسَلاَتِ، وَالذَّارِيَاتِ blank.gif1 kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar;

                                  وَمَا تَشَاۤؤُنَ اِلاَّ اَنْ يَشَاۤءَ اللهُ blank.gif2 يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِblank.gif3


                                  işârâtıyla, insanın kalbine ve iradesine müdahalesinden tut, tâ

                                  blank.gif4 وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ yani bütün semâvâtı bir kabzasında tutmasına kadar;blank.gif5 وَجَعَلْناَ فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ blank.gif6 اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا ile ifade ettiği hakikat-i acibeye kadar; ve semânın blank.gif7 ثُمَّ اسْتَوَىۤ اِلَى السَّمَاۤءِ وَهِىَ دُخَانٌ hâletindeki vaziyetinden tut, tâ duhanla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezada dağılmasına kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennete, tâ saadet-i ebediyeye kadar; mazi zamanının vukuatından, Hazret-i Âdem’in hilkat-i cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ tufana, tâ kavm-i Firavunun garkına, tâ ekser enbiyanın mühim hâdisâtına kadar; ve blank.gif8 اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ işaret ettiği hadise-i ezeliyeden tut, tâ blank.gif9 وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ifade ettiği vakıa-i ebediyeye kadar bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi

                                  [NOT]Dipnot-1 “Yemin olsun peş peşe gönderilen meleklere.” Mürselât Sûresi, 77:1. “Yemin olsun esip kavuran rüzgâra.” Zâriyât Sûresi, 51:1.

                                  Dipnot-2 “Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz.” İnsan Sûresi, 76:30.

                                  Dipnot-3 “Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.

                                  Dipnot-4 “Gökler Onun kudret elinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.

                                  Dipnot-5 “Yeryüzünde hurma ve üzüm bahçeleri yarattık.” Yâsin Sûresi, 36:34.

                                  Dipnot-6 “Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır.” Zilzâl Sûresi, 99:1.

                                  Dipnot-7 “Sonra iradesini buhar halindeki semâya yöneltti.” Fussilet Sûresi, 41:11.

                                  Dipnot-8 “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” A’râf Sûresi, 7:172.

                                  Dipnot-9 “Yüzler var, o gün ışıl ışıldır, Rabbine bakar.” Kıyamet Sûresi, 75:22-23.[/NOT]



                                  Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler) berzah: kâbir âlemi
                                  duhan: buhar, duman ekser: pekçok (bk. k-s̱-r)
                                  enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) feza: uzay
                                  gark: boğulma hadise-i ezeliye: zaman üstü olay (bk. e-z-l)
                                  hadsiz: sınırsız hakikat-i acibe: hayret verici gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                  haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hilkat-i cesed: cesedin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
                                  hâdisât: olaylar (bk. ḥ-d-s̱) hâlet: hal, vaziyet
                                  inşikak: bölünme, yarılma irade: dileme, tercih gücü (bk. r-v-d)
                                  işârât: işaretler kabza: el, avuç
                                  kasem: yemin kavm-i Firavun: Firavun’un kavmi (bk. bilgiler)
                                  mazi: geçmiş mebâhis-i esasiye ve mühimme: esas ve önemli konular
                                  menzil: durak, yer (bk. n-z-l) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
                                  semâ: gök (bk. s-m-v) semâvat: gökler (bk. s-m-v)
                                  tufan: büyük su baskını; Nuh tufanı vakıa-i ebediye: sonsuz olay (bk. e-b-d)
                                  vaziyet: durum vukuat: meydana gelen olaylar
                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 135)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.