- Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
24 Mayıs 2011: 16:27 #792334
Anonim
اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ
1 Veyahut, firavunlaşmış maddiyyun gibi, “kendi kendine oluyorlar, kendi kendini besliyorlar, kendilerine lâzım olan herşeyi yaratıyorlar” mı tahayyül ediyorlar ki, imandan, ubûdiyetten istinkâf ederler? Demek kendilerini birer hâlık zannederler. Halbuki, birtek şeyin hâlıkı, herbir şeyin hâlıkı olmak lâzım gelir. Demek kibir ve gururları onları nihayet derecede ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı mağlûp bir âciz-i mutlakı, bir kadîr-i mutlak zannederler. Madem bu derece akıldan, insaniyetten sukut etmişler. Hayvandan, belki cemâdattan daha aşağıdırlar. Öyle ise bunların inkârlarından müteessir olma. Bunları dahi bir nevi muzır hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet verme.اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَيوُقِنُونَ
2 Veyahut, Hâlıkı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi, Allah’ı inkâr mı ediyorlar ki Kur’ân’ı dinlemiyorlar? Öyle ise, semâvât ve arzın vücutlarını inkâr etsinler; veyahut “Biz halk ettik” desinler, bütün bütün aklın zıvanasından çıkıp divaneliğin hezeyanına girsinler. Çünkü, semâda yıldızları kadar, zeminde çiçekleri kadar berâhin-i tevhid görünüyor, okunuyor. Demek yakîne ve hakka niyetleri yoktur. Yoksa bir harf kâtipsiz olmaz bildikleri halde, nasıl bir harfinde bir kitap yazılan şu kâinat kitabını kâtipsiz zannediyorlar?اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَائِنُ رَبِّكَ
3 Veyahut, Cenâb-ı Hakkın ihtiyarını nefyeden bir kısım hükemâ-yı dâlle gibi ve Berahime gibi, asl-ı nübüvveti mi inkâr ediyorlar, sana iman getirmiyorlar? Öyle ise, bütün mevcudatta görünen ve ihtiyar ve iradeyi gösteren bütün âsâr-ı hikmeti ve gayâtı ve intizâmâtı ve semerâtı ve âsâr-ı
[NOT]Dipnot-1 “Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar?” Tûr Sûresi, 52:35.
Dipnot-2 “Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Doğrusu onların düşünüp iman etmeye niyetleri yoktur.” Tûr Sûresi, 52:36.
Dipnot-3 “Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı?” Tûr Sûresi, 52:37.[/NOT]
Berahime: Berehmenler; bâtıl ve sapkın Hind ve Mecusî dinlerinin reisleri Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: yaratıcı; herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) arz: yer, dünya asl-ı nübüvvet: peygamberliğin aslı, temeli (bk. n-b-e) berâhin-i tevhid: tevhid delilleri (bk. v-ḥ-d) cemâdat: cansız varlıklar divanelik: delilik, akılsızlık firavunlaşmak: kendisini Firavun gibi ilâh seviyesine çıkaracak derecede büyük görme gayât: gayeler hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hezeyan: saçmalama hükemâ-yı dâlle: hak yoldan sapmış felsefeciler (bk. ḥ-k-m; ḍ-l-l) ihtiyar: irade, tercih, seçme gücü (bk. ḫ-y-r) inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) insaniyet: insanlık intizâmât: intizamlar, düzenlilikler (bk. n-ẓ-m) irade: dileme, tercih, istek (bk. r-v-d) istinkâf etmek: kabul etmemek, çekimser kalmak kadîr-i mutlak: sınırsız güç sahibi (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâtip: yazar (bk. k-t-b) maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar mağlûp: yenilen mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muattıla: Allah’ı veya Allah’ın sıfatlarını inkâr eden muzır: zararlı müteessir olmak: üzülmek nefyetmek: inkâr etmek nevi: çeşit nihayet: son semerât: meyveler, neticeler semâ: gök (bk. s-m-v) semâvat: gökler (bk. s-m-v) sukut etmek: düşmek tahayyül etmek: hayal etmek (bk. ḫ-y-l) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vücut: varlık (bk. v-c-d) yakîn: şüphesiz, kesin bilgi (bk. y-ḳ-n) zemin: yeryüzü âciz-i mutlak: son derece güçsüz (bk. a-c-z; ṭ-l-ḳ) âsâr-ı hikmet: hikmet eserleri (bk. ḥ-k-m) âsâr-ı rahmet: rahmet eserleri (bk. r-ḥ-m) 24 Mayıs 2011: 16:29 #792335Anonim
rahmet ve inâyâtı ve bütün enbiyanın bütün mu’cizatlarını inkâr etsinler. Veya “Mahlûkata verilen ihsânâtın hazineleri yanımızda ve elimizdedir” desinler, kabil-i hitap olmadıklarını göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim olma; “Allah’ın akılsız hayvanları çoktur” de.
اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ
1 Veyahut, aklı hâkim yapan mütehakkim Mutezile gibi, kendilerini Hâlıkın işlerine rakîb ve müfettiş tahayyül edip Hâlık-ı Zülcelâli mes’ul tutmak mı istiyorlar? Sakın fütur getirme. Öyle hodbinlerin inkârlarından birşey çıkmaz. Sen de aldırma.اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ
2
Veyahut, cin ve şeytana uyup kehanetfuruşlar, ispritizmacılar gibi, âlem-i gayba başka bir yol mu bulunmuş zannederler? Öyle ise, şeytanlarına kapanan semâvâta, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var tahayyül ediyorlar ki, senin semâvî haberlerini tekzip ederler? Böyle şarlatanların inkârları, hiç hükmündedir.
اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ
3 Veyahut, ukul-ü aşere ve erbâbü’l-envâ namıyla şerikleri itikad eden müşrik felâsife gibi ve yıldızlara ve melâikelere bir nevi ulûhiyet isnad eden Sâbiiyyun gibi, Cenâb-ı Hakka veled nisbet eden mülhid ve dâllinler gibi, Zât-ı Ehad ve Samedin vücub-u vücuduna, vahdetine, samediyetine,
[NOT]Dipnot-1 “Veya kâinatın tedbir ve idaresini onlar mı ele geçirdi?” Tûr Sûresi, 52:37.
Dipnot-2 “Yoksa göklere çıkıp da gök ehlinin haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, işittiklerine dair açık bir delil getirsin.” Tûr Sûresi, 52:38.
Dipnot-3 “Yoksa kız çocukları Onun, erkek çocuklar da sizin mi?” Tûr Sûresi, 52:39.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Mutezile: aklı temel kabul ederek Kur’ân ve sünneti kendi akıllarına uydurmaya çalışan ehl-i sünnet dışı bâtıl bir mezhep Sâbiiyyun: yıldızlara tapanlar Zât-ı Ehad ve Samed: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde O hiçbir şeye muhtaç olmayan ve birliği herbir şeyde görünen Allah (bk. v-ḥ-d; ṣ-m-d) dâllin: hak yoldan sapanlar (bk. ḍ-l-l) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) erbâbü’l-envâ: türlerin yöneticileri; bir felsefî iddiaya göre her türün bir tanrısı¬nın olması (bk. r-b-b) felâsife: felsefeciler fütur: usanç hodbin: bencil, kibirli hâkim: hükmeden, yargılayan (bk. ḥ-k-m) ihsanât: bağışlar, iyilikler (bk. ḥ-s-n) inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) inâyât: ikramlar, yardımlar (bk. a-n-y) isnad: dayandırma (bk. s-n-d) ispritizmacı: ruh çağırarak onlarla ilişki kurduğu iddiasında bulunan itikad etmek: inanmak kabil-i hitap: muhatap alınabilen (bk. ḫ-ṭ-b) kehanetfuruş: kâhinlik, falcılık yapan mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) melâike: melekler (bk. m-l-k) mes’ul: sorumlu mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) müfettiş: teftiş eden mülhid: dinsiz, inkârcı müteellim olmak: acı duymak, üzülmek mütehakkim: zorba (bk. ḥ-k-m) müşrik: Allah’a ortak koşan nam: ad nevi: tür, çeşit nisbet etmek: bağ kurmak (bk. n-s-b) rakîb: kontrol eden, gözetleyen samediyet: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmayıp herşeyin Ona muhtaç olması (bk. ṣ-m-d) semâvat: gökler (bk. s-m-v) semâvî: vahiyle gelmiş olan (bk. s-m-v) tahayyül etmek: hayal etmek (bk. ḫ-y-l) tekzip etmek: yalanlamak ukul-ü aşere: bazı eski felsefecilere göre kâinatı idare eden on akıl; birincisi Allah’ın yarattığı akıl, diğerleri de ondan türemiş akıllar ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) veled: evlat, çocuk vücub-u vücud: varlığının zorunlu oluşu (bk. v-c-b; v-c-d) âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) şarlatan: yalancı, aldatıcı şerik: ortak 24 Mayıs 2011: 16:31 #792336Anonim
istiğna-yı mutlakına zıt olan veledi nisbet ve melâikenin ubûdiyetine ve ismetine ve cinsiyetine münafi olan ünûseti isnad mı ederler? Kendilerine şefaatçi mi zannederler ki, sana tâbi olmuyorlar? İnsan gibi mümkin, fâni, bekà-yı nev’ine muhtaç ve cismanî ve mütecezzî, tekessüre kabil ve âciz, dünyaperest, yardımcı bir vârise muhtaç ve müştak mahlûklar için vasıta-i tekessür ve teâvün ve rabıta-i hayat ve bekà olan tenasül, elbette ve elbette vücudu vacip ve daim, bekàsı ezelî ve ebedî, zâtı cismâniyetten mücerred ve muallâ ve mahiyeti, tecezzî ve tekessürden münezzeh ve müberrâ ve kudreti aczden mukaddes ve bîhemtâ olan Zât-ı Zülcelâle evlât isnad etmek; hem o âciz, mümkin, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağrurânesine yakıştıramadıkları bir nevi evlât, yani hadsiz kızları isnad etmek öyle bir safsatadır ve öyle bir divanelik hezeyanıdır ki, o fikirde olan heriflerin tekzipleri, inkârları hiçtir. Aldırmamalısın. Herbir sersemin safsatasına, her divanenin hezeyanına kulak verilmez.
اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ
1 Veyahut, hırsa, hıssete alışmış tâği, bâği dünyaperestler gibi, senin tekâlifini ağır mı buluyorlar ki senden kaçıyorlar? Ve bilmiyorlar mı ki, sen ecrini, ücretini yalnız Allah’tan istiyorsun? Ve onlara Cenâb-ı Hak tarafından verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin haset ve beddualarından kurtulmak için, ya ondan veya kırktan birisini kendi fakirlerine vermek ağır birşey midir ki, emr-i zekâtı ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar? Bunların tekzipleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları tokattır, cevap vermek değil!
[NOT]Dipnot-1 “Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir borç altına mı girdiler?” Tûr Sûresi, 52:40.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) bekà-yı nev’: türün varlığını sürdürmesi (bk. b-ḳ-y) bihemtâ: benzersiz, eşsiz bâği: âsi, zâlim cismanî: maddi vücuda sahip cismâniyet: maddî vücuda sahip olma daim: devamlı divanelik: delilik, akılsızlık dünyaperest: dünyaya aşırı derecede düşkün ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) ecr: ücret, mükâfat emr-i zekât: zekât emri evlât: çocuk ezelî: başlangıcı olmama (bk. e-z-l) fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) hadsiz: sayısız haset: kıskançlık hezeyan: saçmalama hısset: cimrilik, tamahkârlık inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) ismet: günahsızlık isnad etmek: dayandırmak (bk. s-n-d) istiğna-yı mutlak: Allah’ın sınırsız zenginliğe sahip olması (bk. ğ-n-y; ṭ-l-ḳ) izzet-i mağrurâne: gururluca izzet, şeref (bk. a-z-z) kabil: kabiliyetli kudret: güç, kuvvet, iktidar (bk. ḳ-d-r) mahiyet: asıl, esas, nitelik mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) melâike: melekler (bk. m-l-k) muallâ: yüce, yüksek mukaddes: kutsal, her türlü kusur ve noksanlıktan uzak (bk. ḳ-d-s) müberrâ: arınmış, uzak mücerred: soyutlanmış, tek mümkin: varlığı ile yokluğu imkân dahilinde olan, Allah’ın var etmesine bağlı olan (bk. m-k-n) münafi: zıt, aykırı münezzeh: arınmış, yüce (bk. n-z-h) mütecezzî: parça parça olma (bk. c-z-e) müştak: düşkün, istekli nevi: çeşit nisbet etmek: bağ kurmak (bk. n-s-b) rabıta-i hayat: hayat bağı (bk. ḥ-y-y) safsata: yalan, uydurma tecezzî: parçalara ayrılma (bk. c-z-e) tekessür: çoğalma (bk. k-s̱-r) tekzip: yalanlama tekâlüf: teklifler, yükümlülükler tenasül: üreme teâvün: yardımlaşma tâbi olma: uyma tâği: şımarık, azgın (bk. t-ğ-y) ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vasıta-ı tekessür: çoğalma vasıtası (bk. k-s̱-r) veled: evlat, çocuk vâcip: zorunlu (bk. v-c-b) vâris: mirasçı vücud: varlık (bk. v-c-d) âciz: güçsüz (bk. a-c-z) ünûset: dişilik şefaatçı: af için aracılık eden (bk. ş-f-a) 24 Mayıs 2011: 16:46 #792337Anonim
اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبوُنَ
1 Veyahut, gayb-âşinâlık dâvâ eden Budeîler
2 gibi ve umur-u gaybiyeye dair tahminlerini yakîn tahayyül eden akılfuruşlar gibi, senin gaybî haberlerini beğenmiyorlar mı? Gaybî kitapları mı var ki senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar? Öyle ise, vahye mazhar resullerden başka kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan malûmat alarak yazıyorlar hülyasında bulunuyorlar. Böyle haddinden hadsiz tecavüz etmiş mağrur hodfuruşların tekzipleri sana fütur vermesin. Zira az bir zamanda senin hakikatlerin onların hülyalarını zir ü zeber edecek.
اَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ
3 Veyahut, fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi, ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sâhir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desiselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütur getirme. Belki daha ziyade gayret et. Çünkü onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler. Ve onların fenalıkta muvaffakiyetleri muvakkattir ve istidraçtır, bir mekr-i İlâhîdir.اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللهِ سُبْحَانَ اللهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
4 Veyahut, hâlık-ı hayır ve hâlık-ı şer namıyla ayrı ayrı iki ilâh tevehhüm eden Mecusîler gibi ve ayrı ayrı esbaba
[NOT]Dipnot-1 “Yoksa gaybın ilmi onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar?” Tûr Sûresi, 52:41.
Dipnot-2 Buda dinine mensup olanlar, Budistler.
Dipnot-3 “Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir.” Tûr Sûresi, 52:42.
Dipnot-4 “Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhı mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Tûr Sûresi, 52:43.[/NOT]
Budeî: Budistler Mecusî: ateşperest, ateşe tapan akılfuruş: aklını beğendirmeye çalışan desise: hile dessas: hilekâr, aldatıcı dâvâ: iddia esbab: sebepler (bk. s-b-b) fenalık: kötülük (bk. f-n-y) fütur: usanç, gevşeklik fıtrat: yaratılış, mizaç, karakter (bk. f-ṭ-r) gayb-âşinalık: gaybdan haber verme (bk. ğ-y-b) gaybî: görünmeyen âlemlerden gelen (bk. ğ-y-b) hadd: yetki hadsiz: sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hidayet: doğru ve hak yol, İslâmiyet (bk. h-d-y) hilebaz: hilekâr, aldatıcı hodfuruş: kendi kendini beğenen, meziyetlerini satmaya çalışan hâlık-ı hayır: iyiliğin yaratıcısı (bk. ḫ-l-ḳ; ḫ-y-r) hâlık-ı şer: kötülüğün yaratıcısı (bk. ḫ-l-ḳ) hülya: hayal (bk. ḫ-y-l) inkâr: kabul etmeme, yok sayma (bk. n-k-r) istidraç: Allah tarafından günahkâr kişilere verilen bir takım olağanüstü haller ve üstünlükler kâh: bazen kâhin: falcı, gelecekten haber veren kimse malûmat: bilgiler (bk. a-l-m) mazhar: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r) mağrur: gururlu mecnun: deli, akılsız mekr-i İlâhî: Allah’ın hilesi, düzeni (bk. e-l-h) muvaffakiyet: başarı muvakkat: geçici münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen müteessir: etkilenmiş, üzüntülü nefis: kişinin kendisi (bk. n-f-s) resul: peygamber (bk. r-s-l) sâhir: sihirbaz tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) tecavüz: ileri gitme, sınırı aşma tekzip: yalanlama tevehhüm: vehimlenmek, sanmak umur-u gaybiye: gaybî, bilinmeyen şeyler (bk. ğ-y-b) vahy: Allah tarafından gönderilen ve bildirilen şey (bk. v-ḥ-y) yakîn: şüphesiz, kesin bilgi (bk. y-ḳ-n) zir ü zeber: darmadağınık, alt üst ziyade: çok, fazla zındık: dinsiz âlem-i gayb: görünmeyen, fakat varlığı kesin olan ve mahiyeti Allah tarafından bilinen başka dünyalar (bk. a-l-m; ğ-y-b) şarlatan: yalancı, aldatıcı 24 Mayıs 2011: 16:47 #792338Anonim
bir nevi ulûhiyet veren ve onları kendilerine birer nokta-i istinad tahayyül eden esbabperestler, sanemperestler gibi, başka ilâhlara dayanıp sana muâraza mı ederler? Senden istiğna mı ediyorlar? Demek
1 لَوْ كَانَ فِيهِمَاۤ اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا hükmünce, şu bütün kâinatta gündüz gibi görünen bu intizam-ı ekmeli, bu insicam-ı ecmeli, kör olup görmüyorlar. Halbuki bir köyde iki müdür, bir şehirde iki vali, bir memlekette iki padişah bulunsa, intizam zir ü zeber olur ve insicam herc ü merce düşer. Halbuki, sinek kanadından, tâ semâvât kandillerine kadar, o derece ince bir intizam gözetilmiş ki, sinek kanadı kadar şirke yer bırakılmamış. Madem bunlar bu derece hilâf-ı akıl ve hikmet ve münâfi-i his ve bedâhet hareket ediyorlar; onların tekzipleri seni tezkirden vazgeçirmesin.
İşte, silsile-i hakaik olan şu âyâtın yüzer cevherlerinden, yalnız ifham ve ilzama dair birtek cevher-i beyanîsini icmâlen beyan ettik. Eğer iktidarım olsaydı, birkaç cevherlerini daha gösterseydim, “Şu âyetler tek başıyla bir mu’cizedir” sen dahi diyecektin.Amma ifham ve talimdeki beyanat-ı Kur’âniye o kadar harikadır, o derece letafetli ve selâsetlidir; en basit bir âmi, en derin bir hakikati onun beyanından kolayca tefehhüm eder. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan çok hakaik-i gàmızayı, nazar-ı umumîyi okşayacak, hiss-i âmmeyi rencide etmeyecek, fikr-i avâmı taciz edip yormayacak bir surette, basitâne ve zahirâne söylüyor, ders veriyor. Nasıl bir çocukla konuşulsa, çocukça tabirat istimal edilir. Öyle de,
تَنَزُّلاٰتٌ اِلٰهِيَّةٌ اِلٰى عُقُولِ الْبَشَرِ
2 denilen mütekellim üslûbunda muhatabın[NOT]Dipnot-1 “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harab olup giderdi.” Enbiya Sûresi, 21:22.
Dipnot-2 Cenâb-ı Hakkın kullarının anlayış seviyesine göre konuşması.[/NOT]
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) basitâne: basitçe beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) cevher-i beyanî: beyâna dair cevher (bk. b-y-n) esbabperest: sebeplere tapan (bk. s-b-b) fikr-i avâm: halkın düşüncesi (bk. f-k-r) hakaik-i gàmıza: derin hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) herc ü merc: karışıklık, dağınıklık hilâf-ı akıl ve hikmet: akla ve hikmete aykırı (bk. ḥ-k-m) hiss-i âmme: genelin duygusu icmâlen: özetle, kısaca (bk. c-m-l) ifham: (he ile) anlatma ilzam: susturma, mağlup etme insicam: düzgünlük, uyumluluk, pürüzsüz olma insicam-ı ecmel: çok güzel uyumluluk, hiç pürüzü olmama (bk. c-m-l) intizam: düzen, tertip (bk. n-ẓ-m) intizam-ı ekmel: çok mükemmel düzenlilik (bk. n-ẓ-m; k-m-l) istimal: kullanma istiğna: ihtiyaç duymama (bk. ğ-n-y) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) letafetli: hoş, güzel (bk. l-ṭ-f) muâraza: sözle mücadele mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) münâfi-i his ve bedâhet: duygu ve açıklığa zıt mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) nazar-ı umumî: umumun bakışı (bk. n-ẓ-r) nevi: çeşit, tür nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) rencide etmek: incitmek sanemperest: puta tapan selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) semâvat: gökler (bk. s-m-v) silsile-i hakaik: gerçekler zinciri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabirat: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r) taciz: rahatsız etme, sıkıntı verme tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) talim: öğretme (bk. a-l-m) tefehhüm etmek: anlamak tekzip: yalanlama tezkir: hatırlatma ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) zahirâne: açıkça (bk. ẓ-h-r) zir ü zeber: darmadağınık, alt üst âmi: cahil âyât: ayetler şirk: ortak 24 Mayıs 2011: 16:56 #792339Anonim
derecesine sözüyle nüzul edip öyle konuşan esâlib-i Kur’âniye, en mütebahhir hükemanın fikirleriyle yetişemediği hakaik-i gàmıza-ı İlâhiye ve esrar-ı Rabbâniyeyi müteşabihat suretinde bir kısım teşbihat ve temsilâtla en ümmî bir âmiye ifham eder. Meselâ
1 اَلرَّحْمٰنُ عَلَى الْعَرْشِ اسْتَوٰى bir temsil ile, rububiyet-i İlâhiyeyi saltanat misalinde; ve âlemin tedbirinde mertebe-i rububiyetini, bir sultanın taht-ı saltanatında durup icra-yı hükûmet ettiği gibi bir misalde gösteriyor.Evet, Kur’ân, bu kâinat Hâlık-ı Zülcelâlinin kelâmı olarak rububiyetinin mertebe-i âzamından çıkarak, umum mertebeler üstüne gelerek, o mertebelere çıkanları irşad ederek, yetmiş bin perdelerden geçerek, o perdelere bakıp tenvir ederek, fehim ve zekâca muhtelif binler tabaka muhataplara feyzini dağıtıp ve nurunu neşrederek, kabiliyetçe ayrı ayrı asırlar, karnlar üzerinde yaşamış ve bu kadar mebzuliyetle mânâlarını ortaya saçmış olduğu halde, kemâl-i şebâbetinden, gençliğinden zerre kadar zayi etmeyerek, gayet taravette, nihayet letafette kalarak, gayet suhuletli bir tarzda, sehl-i mümteni bir surette, her âmiye anlayışlı ders verdiği gibi, aynı derste, aynı sözlerle, fehimleri muhtelif ve dereceleri mütebayin pek çok tabakalara dahi ders verip ikna eden, işbâ eden bir kitab-ı mu’ciznümânın hangi tarafına dikkat edilse, elbette bir lem’a-i i’câz görülebilir.
Elhasıl: Nasıl Elhamdü lillâh gibi bir lâfz-ı Kur’ânî okunduğu zaman, dağın kulağı olan mağarasını doldurduğu gibi, aynı lâfız, sineğin küçücük kulakçığına da tamamen yerleşir. Aynen öyle de, Kur’ân’ın mânâları, dağ gibi akılları işbâ ettiği gibi, sinek gibi küçücük, basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder. Zira Kur’ân bütün ins ve cinnin bütün tabakalarını imana davet eder. Hem
[NOT]Dipnot-1 “O Rahmân ki, hükümranlığı Arşı kaplamıştır.” Tâhâ Sûresi, 20:5.[/NOT]
Elhamdü lillâh: hamd ve övgü Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) elhasıl: özetle, sonuç olarak esrar-ı Rabbâniye: Rabbânî sırlar (bk. r-b-b) esâlib-i Kur’âniye: Kur’ân’ın üslûpları fehim: anlayış, kavrayış feyz: ilim, irfan (bk. f-y-ḍ) hakaik-i gàmıza-i İlâhiye: Allah’ın Kur’ân’da açıkladığı derin hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h) hükema: âlimler, filozoflar (bk. ḥ-k-m) icra-yı hükûmet: yönetmek, idare etmek (bk. ḥ-k-m) ifham: anlatma, öğretme ins ve cin: insanlar ve cinler irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) işbâ: doyurma karn: asır, çağ kelâm: söz (bk. k-l-m) kemâl-i şebâbet: mükemmel derecedeki gençlik (bk. k-m-l) kitab-ı mu’ciznümâ: mu’cize gösteren kitap (bk. k-t-b; a-c-z) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lafz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın lafzı lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) letafet: güzellik, hoşluk (bk. l-ṭ-f) lâfız: söz, kelime mebzuliyet: bolluk mertebe-i rububiyet: rububiyetin mertebesi (bk. r-b-b) mertebe-i âzam: en büyük mertebe (bk. a-ẓ-m) muhtelif: çeşitli mânâ: anlam (bk. a-n-y) mütebahhir: ilmi derin olan mütebayin: ayrı ayrı müteşabihat: metnin kelimelerinden çıkartılan dış anlam değil de, başka mânâya gelen âyetler neşretmek: yaymak nihayet: son derece nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın terbiye ve idarece ediciliği (bk. r-b-b; e-l-h) sehl-i mümteni: imkânsız birşeyi kolayca ifade etme suhuletli: kolay tabaka: sınıf taht-ı saltanat: egemenlik tahtı (bk. s-l-ṭ) talim: öğretme, eğitme (bk. a-l-m) taravet: tazelik tatmin etmek: ikna etmek tedbir: idare etme (bk. d-b-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) temsilât: kıyaslama tarzında benzetmeler, analoji (bk. m-s̱-l) tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r) teşbihat: benzetmeler umum: bütün zayi etmek: kaybetmek zerre: atom, en küçük parça âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m) âmi: cahil ümmî: tahsil görmemiş, okuma yazma bilmeyen 24 Mayıs 2011: 16:58 #792340Anonim
umumuna imanın ulûmunu talim eder, ispat eder. Öyle ise, avâmın en ümmîsi, havassın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur’ânîyi dinleyip istifade edecekler. Demek Kur’ân-ı Kerîm öyle bir mâide-i semâviyedir ki, binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukul ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyâtını alıyorlar, arzuları yerine gelir. Hattâ pek çok kapıları kapalı kalıp istikbalde geleceklere bırakılmıştır.
Şu makama misal istersen, bütün Kur’ân baştan nihayete kadar bu makamın misalleridir. Evet, bütün müçtehidîn ve sıddıkîn ve hükema-i İslâmiye ve muhakkıkîn ve ulema-i usulü’l-fıkıh ve mütekellimîn ve evliya-i ârifîn ve aktâb-ı âşıkîn ve müdakkikîn-i ulema ve avâm-ı Müslimin gibi Kur’ân’ın tilmizleri ve dersini dinleyenleri müttefikan diyorlar ki, “Dersimizi güzelce anlıyoruz.” Elhasıl, sair makamlar gibi, ifham ve talim makamında dahi Kur’ân’ın lemeât-ı i’câzı parlıyor.
İKİNCİ ŞUA
Kur’ân’ın câmiiyet-i harikulâdesidir. Şu Şuanın Beş Lem’ası var.
BİRİNCİ LEM’A: Lâfzındaki câmiiyettir. Elbette, evvelki Sözlerde, hem bu Sözde zikrolunan âyetlerden, şu câmiiyet âşikâre görünüyor. Evet,(لِكُلِّ اٰيَةٍ ظَهْرٌ وَبَطْنٌ وَحَدٌّ وَمُطَّلَعٌ)
1 وَلِكُلٍّ شُجُونٌ وَغُصُونٌ وَفُنُونٌ
2
olan hadisin işaret ettiği gibi, elfâz-ı Kur’âniye öyle bir tarzda vaz edilmiş ki, herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazan bir sükûtun çok vücuhu bulunuyor, herbir muhatabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.
[NOT]Dipnot-1 “Her bir âyetin mânâ mertebeleri vardır; zâhirî (açık), bâtınî (açık ve görünür mânâsının içindeki, ehlinin anlayabileceği mânâ), haddi (kapsamı) ve muttala’ı (anlam çerçevesi) vardır. (Bu dört mânâ tabakasından her birinin de fürûatı (detayları), işaretleri, dalları ve ayrıntıları vardır.” (bk. Ebû yâ’lâ, el-Müsned 9:287; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1:236.Dipnot-2 Bu kısmın açıklaması Üstadımız tarafından hemen devamında verilmiştir.[/NOT]
aktâb-ı âşıkin: Allah’a âşık tarikat şeyhleri, kutupları avâm: halk avâm-ı Müslimin: Müslüman halk kesimi (bk. s-l-m) câmiiyet: kapsamlılık, genişlik (bk. c-m-a) câmiiyet-i harikulâde: olağanüstü câmiiyet, mânâ ve özellikçe kapsamlılık (bk. c-m-a) ders-i Kur’âniye: Kur’ân dersi efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r) ehass: en seçkin, en bilgili elfâz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın lâfızları elhasıl: özetle ervah: ruhlar (bk. r-v-ḥ) evliya-i ârifin: Allah’ı hakkıyla bilen evliyâlar (bk. v-l-y; a-r-f) evvelki: önceki hadis: Peygamberimize ait veya onun onayladığı söz, emir veya davranış (bk. ḥ-d-s̱) havass: seçkinler, okumuşlar, bilginler hükema-i İslâmiye: büyük İslâm filozofları (bk. ḥ-k-m; s-l-m) ifham: anlatma, öğretme istifade: faydalanma istikbal: gelecek zaman kelâm: ifade, söz (bk. k-l-m) kulûb: kalbler lemeât-ı i’câz: mu’cizelik parıltıları (bk. a-c-z) lem’a: parıltı lâfz: ifade, söz maide-i semaviye: semâvî sofra (bk. s-m-v) makam: mevki, derece muhakkıkîn: gerçekleri araştıran, hakikatleri delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) müdakkikîn-i ulema: gerçekleri inceden inceye araştıran âlimler (bk. a-l-m) müttefikan: ittifakla, fikir birliğiyle müçtehidîn: âyet ve hadislerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri (bk. c-h-d) müştehiyât: hoşa giden lezzetli şeyler nihayet: son sair: diğer sükût: sessiz kalma, susma sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) talim: öğretme, eğitme (bk. a-l-m) tarz: şekil, biçim tilmiz: öğrenci, talebe ukul: akıllar ulema-i usulü’l-fıkıh ve mütekellimîn: kelâm ve fıkıh usulü âlimleri (bk. a-l-m; k-l-m) ulûm: ilimler (bk. a-l-m) umum: bütün, genel vaz edilmek: konulmak vücuh: vecihler, yönler zikrolunmak: belirtilmek, anılmak âşikâre: açıkça ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş şua: parıltı 24 Mayıs 2011: 16:59 #792341Anonim
Meselâ
1 وَالْجِبَالَ اَوْتاَداً yani “Dağları zemininize kazık ve direk yaptım” bir kelâmdır.
Bir âminin şu kelâmdan hissesi: Zahiren yere çakılmış kazıklar gibi görünen dağları görür, onlardaki menâfiini ve nimetlerini düşünür, Hâlıkına şükreder.Bir şairin bu kelâmdan hissesi: Zemin, bir taban; ve kubbe-i semâ, üstünde konulmuş yeşil ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir muhteşem çadır; ufkî bir daire suretinde ve semânın etekleri başında görünen dağları, o çadırın kazıkları misalinde tahayyül eder, Sâni-i Zülcelâline hayretkârâne perestiş eder.
Hayme-nîşin bir edibin bu kelâmdan nasibi: Zeminin yüzünü bir çöl ve sahrâ, dağların silsilelerini pek kesretle ve çok muhtelif bedevî çadırları gibi, güya tabaka-i türabiye yüksek direkler üstünde atılmış, o direklerin sivri başları o perde-i türabiyeyi yukarıya kaldırmış, birbirine bakar, pek çok muhtelif mahlûkatın meskeni olarak tasavvur eder. O büyük, azametli mahlûkları böyle yeryüzünde çadırlar misillü kolayca kuran ve koyan Fâtır-ı Zülcelâline karşı secde-i hayret eder.
Coğrafyacı bir edibin o kelâmdan kısmeti: Küre-i zemin, bahr-i muhit-i havaîde veya esirîde yüzen bir sefine; ve dağları, o sefinenin üstünde tesbit ve muvazene için çakılmış kazıklar ve direkler şeklinde tefekkür eder. O koca küre-i zemini muntazam bir gemi gibi yapıp, bizleri içine koyup aktâr-ı âlemde gezdiren Kadîr-i Zülkemâle karşı
2 سُبْحَانَكَ مَا اَعْظَمَ شَانَكَ der.Medeniyet ve heyet-i içtimaiyenin mütehassıs bir hakîminin bu kelâmdan hissesi: Zemini bir hane; ve o hane hayatının direği, hayat-ı hayvaniye; ve hayat-ı hayvaniye direği, şerâit-i hayat olan su, hava ve topraktır. Su ve hava ve toprağın
[NOT]Dipnot-1 Nebe’ Sûresi, 78:7.
Dipnot-2 Sen her türlü kusur ve noksandan münezzehsin. Ne yücedir Senin şânın![/NOT]
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi harika, üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Hâlık: herşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kadîr-i Zülkemâl: kudreti herşeyi kuşatan, mükemmellik ve kusursuzluk sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; k-m-l) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve her şeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) aktâr-ı âlem: kâinatın dört bir yanı (bk. a-l-m) azametli: büyük (bk. a-ẓ-m) bahr-i muhit-i havaî: geniş hava denizi; atmosfer bedevî: göçebe hayatı yaşayan edib: edebiyatçı esir: bütün kâinatı kapladığı farz edilen madde hakîm: hikmet sahibi (bk. ḥ-k-m) hane: ev hayat-ı hayvaniye: hayvan hayatı (bk. ḥ-y-y) hayme-nîşin: göçebe, çölde yaşayan hayretkârane: hayret ederek heyet-i içtimaiye: sosyal yapı (bk. c-m-a) kelâm: ifade, söz (bk. k-l-m) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kubbe-i semâ: gökkubbe (bk. s-m-v) küre-i zemin: yerküre mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) menâfi: menfaatlar, faydalar mesken: ev, mekân (bk. s-k-n) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhtelif: çeşitli, değişik muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) muvazene: denge (bk. v-z-n) mütehassıs: ihtisas sahibi, uzman perde-i türabiye: toprak perdesi perestiş: kulluk, ibadet sahrâ: çöl, meydan secde-i hayret: hayret secdesi sefine: gemi semâ: gök (bk. s-m-v) silsile: zincir suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabaka-i türabiye: toprak tabakası, katmanı tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tefekkür etmek: düşünmek (bk. f-k-r) tesbit: sağlam şekilde yerleştirme ufkî: yatay zahiren: görünüşte (bk. ẓ-h-r) zemin: yeryüzü âmi: cahil, sıradan kimse şerâit-i hayat: hayatın şartları, gereklilikleri (bk. ḥ-y-y) şükr: teşekkür, övgü (bk. ş-k-r) 24 Mayıs 2011: 17:01 #792343Anonim
direği ve kazığı dağlardır. Zira dağlar suyun mahzeni, havanın tarağı (gazat‑ı muzırrayı tersip edip havayı tasfiye eder) ve toprağın hâmisi (bataklıktan ve denizin istilâsından muhafaza eder) ve sair levâzımât-ı hayat-ı insaniyenin hazinesi olarak fehmeder. Şu koca dağları şu suretle hane-i hayatımız olan zemine direk yapan ve maişetimize hazinedar tayin eden Sâni-i Zü’l-Celâl ve’l-İkrâma, kemâl-i tazimle hamd ü senâ eder.
Hikmet-i tabiiyenin bir feylesofunun şu kelâmdan nasibi şudur ki: Küre-i zeminin karnında bazı inkılâbat ve imtizâcâtın neticesi olarak hasıl olan zelzele ve ihtizâzâtı, dağların zuhuruyla sükûnet bulduğunu ve medar ve mihverindeki istikrarına ve zelzelenin irticâcıyla medar-ı senevîsinden çıkmamasına sebep, dağların hurucu olduğunu ve zeminin hiddeti ve gazabı, dağların menâfiziyle teneffüs etmekle sükûnet ettiğini fehmeder, tamamen imana gelir, “Elhikmetü lillâh” der.
Meselâ
1 اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا daki رَتْقًا kelimesi, tetkikat-ı felsefe ile âlûde olmayan bir âlime, o kelime şöyle ifham eder ki: Semâ berrak, bulutsuz, zemin kuru ve hayatsız, tevellüde gayr-ı kabil bir halde iken semâyı yağmurla, zemini hazravatla fethedip, bir nevi izdivaç ve telkih suretinde bütün zîhayatları o sudan halk etmek, öyle bir Kadîr-i Zülcelâlin işidir ki, rû‑yi zemin Onun küçük bir bostanı ve semânın yüz örtüsü olan bulutlar Onun bostanında bir süngerdir anlar, azamet-i kudretine secde eder.Ve muhakkik bir hakîme, o kelime şöyle ifham eder ki: Bidâyet-i hilkatte semâ ve arz şekilsiz birer küme ve menfaatsiz birer yaş hamur, veledsiz, mahlûkatsız,
[NOT]Dipnot-1 “Gökler ve yer bitişik iken Biz onları birbirinden koparıp ayırdık.” Enbiyâ Sûresi, 21:30.[/NOT]
Elhikmetü lillâh: gerçek bilgi ve hikmet sadece Allah’ındır (bk. ḥ-k-m) Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) Sâni-i Zü’l-Celâl ve’l-İkrâm: sonsuz haşmet ve ikram sahibi ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l; k-r-m) arz: yer azamet-i kudret: kudretin büyüklüğü (bk. ḳ-d-r) berrak: saydam, duru bidâyet-i hilkat: yaratılışın başlangıcı (bk. ḫ-l-ḳ) bostan: bahçe fehmetmek: anlamak feylesof: felsefeci gayr-ı kabil: mümkün olmayan gazab: öfke gazat-ı muzırra: zararlı gazlar hakîm: hikmet sahibi, âlim (bk. ḥ-k-m) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hamd ü senâ: şükür, minnet ve övgü (bk. ḥ-m-d) hane-i hayat: hayat evi (bk. ḥ-y-y) hasıl: meydana gelme hazravat: yeşillikler hiddet: kızgınlık hikmet-i tabiiye: tabiatı konu alan fen ilmi (bk. ḥ-k-m; ṭ-b-a) huruc: çıkma hâmi: koruyucu ifham etmek: anlatmak ihtizâzât: sallanmalar imtizâcât: kaynaşmalar inkılâbat: büyük değişimler irticâc: sarsıntı istilâ: yayılma, kaplama izdivac: evlenme kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i tazim: Allah’ın sonsuz büyüklüğünü mükemmel bir şekilde dile getirme (bk. k-m-l; a-z-m) küre-i zemin: yerküre levâzımât-ı hayat-ı insaniye: insan hayatına gerekli olan şeyler (bk. ḥ-y-y) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahzen: depo maişet: geçim (bk. a-y-ş) medar: dayanak, eksen medar-ı senevî: güneş etrafındaki bir yıllık yörüngesi menâfiz: delikler mihver: eksen muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ) muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen (bk. ḥ-ḳ-ḳ) netice: sonuç nevi: tür, çeşit rû-yi zemin: yeryüzü sair: diğer secde etmek: yere kapanmak semâ: gök (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sükûnet: sakinlik, durgunluk (bk. s-k-n) tasfiye: safileştirme, arındırma (bk. ṣ-f-y) telkih: aşılama teneffüs etmek: nefes almak tersip: durultma, tortulardan temizleme, süzme tetkikat-ı felsefe: felsefe araştırmaları tevellüd: doğum veled: evlat, çocuk zelzele: deprem zemin: yeryüzü zuhur: meydana çıkma (bk. ẓ-h-r) zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) âlûde: karışmış, bulaşmış 24 Mayıs 2011: 17:08 #792344Anonim
toplu birer madde iken, Fâtır-ı Hakîm onları fetih ve bast edip güzel bir şekil, menfaattar birer suret, ziynetli ve kesretli mahlûkata menşe etmiştir anlar, vüs’at-i hikmetine karşı hayran olur.
Yeni zamanın feylesofuna şu kelime şöyle ifham eder ki: Manzume-i şemsiyeyi teşkil eden küremiz, sair seyyareler, bidâyette güneşle mümteziç olarak, açılmamış bir hamur şeklinde iken, Kadîr-i Kayyûm o hamuru açıp, o seyyareleri birer birer yerlerine yerleştirerek, güneşi orada bırakıp zeminimizi buraya getirerek, zemine toprak sererek, semâ canibinden yağmur yağdırarak, güneşten ziya serptirerek dünyayı şenlendirip bizleri içine koymuştur anlar, başını tabiat bataklığından çıkarır, “Âmentü Billâhi’l-Vâhidi’l-Ehad“der.
Meselâ,
1 وَالشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا daki lâm, hem kendi mânâsını, hem fî mânâsını, hem ilâ mânâsını ifade eder. İşte, لِمُسْتَقَرٍّ in lâm’ı, avâm o lâm’ı ilâ mânâsında görüp fehmeder ki, size nisbeten ışık verici, ısındırıcı, müteharrik bir lâmba olan güneş, elbette birgün seyri bitecek, mahall-i kararına yetişecek, size faidesi dokunmayacak bir suret alacaktır anlar. O da, Hâlık-ı Zülcelâlin güneşe bağladığı büyük nimetleri düşünerek, “Sübhânallah, Elhamdü lillâh” der.Ve âlime dahi, o lâm’ı ilâ mânâsında gösterir. Fakat güneşi yalnız bir lâmba değil, belki bahar ve yaz destgâhında dokunan mensucat-ı Rabbâniyenin bir me-kiği, gece gündüz sahifelerinde yazılan mektubat-ı Samedâniyenin mürekkebi, nur bir hokkası suretinde tasavvur ederek, güneşin cereyan-ı surîsi, alâmet olduğu ve işaret ettiği intizâmât-ı âlemi düşündürerek Sâni-i Hakîmin san’atına “Mâşaallah” ve hikmetine “Bârekâllah” diyerek secdeye kapanır.
[NOT]Dipnot-1 “Güneş de kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider.” Yâsin Sûresi, 36:38.[/NOT]
Bârekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) Elhamdü lillâh: Allah’a hamd olsun (bk. ḥ-m-d) Fâtır-ı Hakîm: her şeyi hikmetle ve harika üstün san’atıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ḥ-k-m) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Kadîr-i Kayyûm: sonsuz kudret sahibi olan, herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tutan ve dilediği gibi onları idare eden Allah (bk. ḳ-d-r; ḳ-v-m) Mâaşallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış Sâni-i Hakîm: herşeyi san’atla ve hikmetle yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) Sübhânallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” (bk. s-b-ḥ) alâmet: işaret avâm: halktan ilmi az olan kimse bast: genişletme bidâyet: başlangıç canib: taraf cereyân-ı surî: görünüşteki akım, dönüş fehmetmek: anlamak fetih: açma feylesof: felsefeci hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hokka: mürekkeb kabı ifham etmek: anlatmak intizâmât-ı âlem: alemdeki düzenlilikler (bk. n-ẓ-m; a-l-m) kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r) küre: dünya mahall-i karar: karar yeri manzume-i şemsiye: güneş sistemi (bk. n-ẓ-m) mekik: dokuma âleti mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d) menfaattar: faydalı, yararlı mensucat-ı Rabbâniye: Allah’ın adeta nakış nakış dokuduğu san’at eseri varlıklar (bk. r-b-b) menşe: kaynak, esas mümteziç: birleşik, karışık müteharrik: hareketli nisbeten: bir dereceye kadar (bk. n-s-b) sair: diğer secde: yere kapanma semâ: gök (bk. s-m-v) seyir: gezme seyyare: gezegen suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tasavvur: düşünme, zihinde tasarlama (bk. ṣ-v-r) teşkil etmek: meydana getirmek vüs’at-i hikmet: hikmet genişliği (bk. ḥ-k-m) ziya: ışık ziynetli: süslü (bk. z-y-n) Âmentü Billâhi’l-Vahidi’l-Ehad: Allah’ın birliğine ve tekliğine iman ettim (bk. e-m-n; v-ḥ-d) 24 Mayıs 2011: 17:09 #792345Anonim
Ve kozmoğrafyacı bir feylesofa, lâm’ı fî mânâsında şöyle ifham eder ki: Güneş, kendi merkezinde ve mihveri üzerinde zemberekvâri bir cereyanla manzumesini emr-i İlâhî ile tanzim edip tahrik eder. Şöyle bir saat-i kübrâyı halk edip tanzim eden Sâni-i Zülcelâline karşı kemâl-i hayret ve istihsanla “El-azametü lillâh ve’l-kudretü lillâh” der, felsefeyi atar, hikmet-i Kur’âniyeye girer.
Ve dikkatli bir hakîme, şu lâm’ı, hem illet mânâsında, hem zarfiyet mânâsında tutturup şöyle ifham eder ki: Sâni-i Hakîm, işlerine esbab-ı zahiriyeyi perde ettiğinden, cazibe-i umumiye namında bir kanun-u İlâhîsiyle, sapan taşları gibi, seyyareleri güneşle bağlamış; ve o cazibeyle muhtelif, fakat muntazam hareketle o seyyareleri daire-i hikmetinde döndürüyor; ve o cazibeyi tevlit için, güneşin kendi merkezinde hareketini zahirî bir sebep etmiş. Demek, لِمُسْتَقَرٍّ mânâsı, فِى مُسْتَقَرٍّ لَهَا ِلاِسْتِقْرَارِ مَنْظُومَتِهَا yani, kendi müstekarrı içinde manzumesinin istikrarı ve nizamı için hareket ediyor. Çünkü, hareket harareti, hararet kuvveti, kuvvet cazibeyi zahiren tevlit eder gibi bir âdet-i İlâhiye, bir kanun-u Rabbânîdir. İşte, şu hakîm, böyle bir hikmeti Kur’ân’ın bir harfinden fehmettiği zaman, “Elhamdü lillâh, Kur’ân’dadır hak, hikmet; felsefeyi beş paraya saymam” der.
Ve şairâne bir fikir ve kalb sahibine, şu lâm’dan ve istikrar’dan şöyle bir mânâ fehmine gelir ki: Güneş nuranî bir ağaçtır, seyyareler onun müteharrik meyveleri. Ağaçların hilâfına olarak, güneş silkinir, tâ o meyveler düşmesin. Eğer silkinmezse düşüp dağılacaklar. Hem tahayyül edebilir ki, şems meczup bir serzâkirdir. Halka-i zikrin merkezinde cezbeli bir zikreder ve ettirir. Bir risalede şu mânâya dair şöyle demiştim:
Evet, güneş bir meyvedardır; silkinir, tâ düşmesin seyyar olan yemişleri.
El-azametü lillâh ve’l-kudretü lillâh: büyüklük ve kudret Allah’ındır (bk. a-ẓ-m; ḳ-d-r) Elhamdü lillâh: hamd ve şükür yalnızca Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d) Sâni-i Hakîm: herşeyi san’at ve hikmetle yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atla yapan haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) cazibe: çekim cazibe-i umumiye: genel çekim cereyan: hareket, akım cezbeli: Allah sevgisiyle kendinden geçer bir hale gelme daire-i hikmet: hikmet dairesi (bk. ḥ-k-m) emr-i İlâhi: Allah’ın emri (bk. e-l-h) esbab-ı zahiriye: görünürdeki sebepler (bk. s-b-b; ẓ-h-r) fehm: anlayış feylesof: felsefeci hakîm: hikmet sahibi, âlim (bk. ḥ-k-m) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) halka-i zikr: zikir halkası hararet: sıcaklık hikmet: ilim, yüksek bilgi, fen bilgisi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın yüksek bilgisi (bk. ḥ-k-m) hilâf: ters, zıt ifham etmek: anlatmak illet: esas sebep, maksat istikrar: yerleşme, karar kılma kanun-u Rabbânî: Allah’ın koyduğu kanun (bk. r-b-b) kanun-u İlâhî: İlâhî kanun (bk. e-l-h) kemâl-i hayret ve istihsan: tam bir hayret ve beğenme (bk. k-m-l; ḥ-s-n) kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi manzume: sistem (bk. n-ẓ-m) meczup: kendinden geçmiş meyvedar: meyveli mihver: eksen muhtelif: çeşitli muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) müstekar: karar kılınan yer müteharrik: hareketli nam: ad nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) nuranî: nurlu, aydınlık, parlak (bk. n-v-r) saat-i kübrâ: çok büyük saat (bk. k-b-r) serzâkir: zikredenlerin başı seyyar: gezen, dolaşan seyyare: gezegen tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) tahrik etmek: harekete geçirmek tanzim etmek: düzenlemek (bk. n-ẓ-m) tevlit: doğurma zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r) zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r) zarfiyet: kelimenin zarf olması, mekan ve zaman bildirmesi hâli zemberekvâri: bir mekanizmanın güç merkezi gibi âdet-i İlâhiye: İlâhî kanun (bk. e-l-h) şairâne: şair gibi şems: güneş 24 Mayıs 2011: 17:12 #792346Anonim
Eğer sükûtuyla sükûnet eylese cezbe, kaçar, ağlar fezada muntazam meczupları.
Hem meselâ,
1 اُولٰۤئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ da bir sükût var, bir ıtlak var. Neye zafer bulacaklarını tayin etmemiş, tâ herkes istediğini içinde bulabilsin. Sözü az söyler, tâ uzun olsun. Çünkü, bir kısım muhatabın maksadı ateşten kurtulmaktır. Bir kısmı yalnız Cenneti düşünür. Bir kısım, saadet-i ebediyeyi arzu eder. Bir kısım, yalnız rıza-i İlâhîyi rica eder. Bir kısım, rüyet-i İlâhiyeyi gaye-i emel bilir. Ve hâkezâ, bunun gibi pek çok yerlerde, Kur’ân sözü mutlak bırakır, tâ âmm olsun. Hazfeder, tâ çok mânâları ifade etsin. Kısa keser, tâ herkesin hissesi bulunsun. İşte, اَلْمُفْلِحُونَ der, neye felâh bulacaklarını tayin etmiyor. Güya o sükûtla der: “Ey Müslümanlar, müjde size! Ey müttakî, sen Cehennemden felâh bulursun. Ey salih, sen Cennete felâh bulursun. Ey ârif, sen rıza-i İlâhîye nail olursun. Ey âşık, sen rüyete mazhar olursun.” Ve hâkezâ…İşte, Kur’ân, câmiiyet-i lâfziye cihetiyle, kelâmdan, kelimeden, huruftan ve sükûttan, herbirisinin binler misallerinden yalnız nümune olarak birer misal getirdik. Âyeti ve kıssatı bunlara kıyas edersin.
Hem meselâ,
2 فَاعْلَمْ اَنَّهُ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ âyeti, o kadar vücuhu var ve o derece merâtibi var ki, bütün tabakat-ı evliya, bütün sülûklerinde ve mertebelerinde şu âyete ihtiyaçlarını görüp, ondan kendi mertebesine lâyık bir gıda-yı mânevî, bir taze mânâ almışlar. Çünkü Allahbir ism-i câmi’ olduğundan, Esmâ-i Hüsnâ adedince tevhidler, içinde bulunur.
3 اَىْ لاَ رَزَّاقَ اِلاَّ هُوَ لاَ خَالِقَ اِلاَّ هُوَ لاَ رَحْمٰنَ اِلاَّ هُوَve hâkezâ.
[NOT]Dipnot-1 “İşte kurtuluşa erenler onlardır.” Bakara Sûresi, 2:5.
Dipnot-2 “Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur. Günahın için istiğfar et.” Muhammed Sûresi, 47:19.
Dipnot-3 Yani, Ondan başka Rezzâk yoktur. Ondan başka Hâlık yoktur. Ondan başka Rahmân yoktur.[/NOT]
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) cezbe: çekim cihet: yön câmiiyet-i lafziye: sözün kapsamlılığı, çok geniş ve genel mânâları içine alması (bk. c-m-a) felâh: kurtuluş feza: uzay gaye-i emel: emelinin gayesi, arzu edilen hedef gıda-yı mânevî: mânevî gıda (bk. a-n-y) hazfetmek: kaldırmak, aradan çıkarmak huruf: harfler hâkezâ: böylece, bunun gibi ism-i câmi’: bütün isimlerin mânâlarını içinde toplayan isim (bk. s-m-v; c-m-a) kelâm: kelime, ifade (bk. k-l-m) kıssat: kıssalar maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mazhar: kavuşma, erişme (bk. ẓ-h-r) meczup: cezbeye kapılan, çekilen merâtib: mertebeler muntazam: düzenli, tertipli (bk. n-ẓ-m) mutlak: serbest bırakılmış, sınırı belirtilmemiş (bk. ṭ-l-ḳ) müttakî: Allah’tan korkup emir ve yasaklarını titizlikle dinleyen nail olmak: erişmek nümune: örnek rica etmek: ummak, ümit etmek rüyet: Allah’ın cemâlini görme rüyet-i İlâhî: Allah’ın cemâlini görme (bk. e-l-h) rıza-i İlahî: Allah’ın rızası (bk. e-l-h) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sükûnet: durgunluk, hareketsizlik (bk. s-k-n) sükût: sessiz kalma sülûk: mânevî yol alma tabakat-ı evliya: velilerin tabakaları, dereceleri (bk. v-l-y) tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) vücuh: yönler âmm: genel ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) ıtlak: genelleştirme, sınırlamama (bk. ṭ-l-ḳ) 24 Mayıs 2011: 17:13 #792347Anonim
Hem meselâ, kasas-ı Kur’âniyeden kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm, adeta Asâ-yı Mûsâ Aleyhisselâm gibi, binler faideleri var. O kıssada, hem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı teskin ve tesellî, hem küffarı tehdit, hem münafıkları takbih, hem Yahudileri tevbih gibi çok makàsıdı, pek çok vücuhu vardır. Onun için sûrelerde tekrar edilmiştir. Her yerde bütün maksatları ifade ile beraber, yalnız birisi maksud-u bizzat olur, diğerleri ona tâbi kalırlar.
Eğer desen: “Geçmiş misallerdeki bütün mânâları, nasıl bileceğiz ki Kur’ân onları irade etmiş ve işaret ediyor?”
Elcevap: Madem Kur’ân bir hutbe-i ezeliyedir. Hem muhtelif, tabaka tabaka olarak, asırlar üzerinde ve arkasında oturup dizilmiş bütün benî Âdeme hitap ediyor, ders veriyor. Elbette o muhtelif efhâma göre müteaddit mânâları derc edip irade edecektir ve iradesine emareleri vaz edecektir.
Evet, İşârâtü’l-İ’câz’da, şuradaki mânâlar misillü kelimât-ı Kur’âniyenin müteaddit mânâlarını ilm-i sarf ve nahvin kaideleriyle ve ilm-i beyan ve fenn-i maânînin düsturlarıyla, fenn-i belâğatin kanunlarıyla ispat edilmiştir. Bununla beraber, ulûm-u Arabiyece sahih ve usul-ü diniyece hak olmak şartıyla ve fenn-i maânîce makbul ve ilm-i beyanca münasip ve belâğatçe müstahsen olan bütün vücuh ve maânî, ehl-i içtihad ve ehl-i tefsir ve ehl-i usulü’d-din ve ehl-i usulü’l-fıkhın icmâıyla ve ihtilâflarının şehadetiyle, Kur’ân’ın mânâlarındandırlar. O mânâlara, derecelerine göre birer emare vaz etmiştir: ya lâfziyedir, ya mâneviyedir. O mâneviye ise, ya siyak veya sibak-ı kelâmdan veya başka âyetten birer emare, o mânâya işaret eder. Bir kısmı yirmi ve otuz ve kırk ve altmış, hattâ seksen cilt olarak muhakkikler tarafından yazılan yüz binler tefsirler,
1 Kur’ân’ın câmiiyet ve harikiyet-i lâfziyesine kat’î bir burhan-ı bâhirdir. Her ne ise, biz şu
[NOT]Dipnot-1 bk. El-Kevserî, el-Makalât s. 473-474.[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın asâsı, bastonu (bk. bilgiler) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar burhan-ı bâhir: açık delil câmiiyet ve harikiyet-i lâfziye: sözün harikalığı ve kapsamlılığı (bk. c-m-a) derc etmek: yerleştirmek düstur: kâide, kural efhâm: anlayışlar ehl-i içtihad: müçtehidler, dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlimleri (bk. c-h-d) ehl-i tefsir: müfessirler, Kur’ân’ı mânâ bakımından yorumlayanlar (bk. f-s-r) ehl-i usulü’d-din: kelâm âlimleri ehl-i usulü’l-fıkh: fıkıh âlimleri emare: belirti, işaret fenn-i belâğat: belâğat ilmi; sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesini inceleyen ilim (bk. b-l-ğ) fenn-i maâni: mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim (bk. a-n-y) hak: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) ihtilâf: farklılık, uyuşmazlık ilm-i beyan: belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı (bk. a-l-m; b-y-n) ilm-i sarf ve nahv: Arapçada kelime ve cümle bilgisi irade: dileme, istek, kast etme (bk. r-v-d) kasas-ı Kur’âniye: Kur’ân’daki kıssalar kat’î: kesin kelimât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri (bk. k-l-m) küffar: kâfirler (bk. k-f-r) kıssa-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın kıssası lâfziye: kelimenin söylenişine ve yapısına ait makbul: kabul gören, geçerli maksud-u bizzat: asıl gaye (bk. ḳ-ṣ-d) makàsıd: maksatlar, gayeler (bk. ḳ-ṣ-d) maâni: mânâlar (bk. a-n-y) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli münasip: uygun (bk. n-s-b) müstahsen: güzel karşılanan, beğenilen (bk. ḥ-s-n) müteaddit: çeşitli sahih: doğru siyak ve sibak-ı kelâm: sözün başıyla sonunun ahenk ve uyum içinde olması (bk. k-l-m) takbih: kötüleme tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-ṣ-r) teskin: sakinleştirme (bk. s-k-n) tevbih: azarlama tâbi kalmak: uymak ulûm-u Arabiye: Arapça ilimler (bk. a-l-m) usul-ü din: dinin esasları vaz etmek: koymak vücuh: vecihler, yönler 24 Mayıs 2011: 17:14 #792348Anonim
Sözde herbir mânâya delâlet eden emareyi kanunuyla, kaidesiyle göstersek söz çok uzanır. Onun için kısa kesip kısmen İşârâtü’l-İ’câz’a havale ederiz.
İKİNCİ LEM’A: Mânâsındaki câmiiyet-i harikadır. Evet, Kur’ân, bütün müçtehidlerin me’hazlarını, bütün âriflerin mezaklarını, bütün vâsılların meşreplerini, bütün kâmillerin mesleklerini, bütün muhakkiklerin mezheplerini, mânâsının hazinesinden ihsan etmekle beraber, daima onlara rehber ve terakkiyatlarında her vakit onlara mürşid olup, o tükenmez hazinesinden onların yollarına neşr-i envar ettiği bütün onlarca musaddaktır ve müttefekun aleyhtir.
ÜÇÜNCÜ LEM’A: İlmindeki câmiiyet-i harikadır. Evet, Kur’ân, şeriatin müteaddit ve çok ilimlerini, hakikatin mütenevvi ve kesretli ilimlerini, tarikatin muhtelif ve hadsiz ilimlerini, kendi ilminin denizinden akıttığı gibi, daire-i mümkinâtın hakikî hikmetini ve daire-i vücubun ulûm-u hakikiyesini ve daire-i âhiretin maarif-i gàmızasını, o denizinden muntazaman ve kesretle akıtıyor. Şu Lem’aya misal getirilse bir cilt yazmak lâzım gelir. Öyle ise, yalnız nümune olarak şu yirmi beş adet Sözleri gösteriyoruz. Evet, bütün yirmi beş adet Sözlerin doğru hakikatleri, Kur’ân’ın bahr-i ilminden ancak yirmi beş katredir. O Sözlerde kusur varsa, benim fehm-i kàsırıma aittir.
DÖRDÜNCÜ LEM’A: Mebâhisindeki câmiiyet-i harikadır. Evet, insan ve insanın vazifesi, kâinat ve Hâlık-ı Kâinatın, arz ve semâvâtın, dünya ve âhiretin, mazi ve müstakbelin, ezel ve ebedin mebâhis-i külliyelerini cem etmekle beraber, nutfeden halk etmek, tâ kabre girinceye kadar; yemek, yatmak âdâbından tut, tâ kaza ve kader mebhaslerine kadar; altı gün hilkat-i âlemden tut, tâ
Hâlık-ı Kâinat: bütün âlemleri yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) arz: yer, dünya bahr-i ilm: ilim denizi (bk. a-l-m) cem’ etmek: toplamak, içine almak (bk. c-m-a) câmiiyet-i harika: şaşırtıcı derecede çok mânâları ve özellikleri kapsayıcılık (bk. c-m-a) daire-i mümkinat: imkân alemi; yaratılanların tamamının teşkil ettiği âlem (bk. m-k-n) daire-i vücub: hiç değişikliğe uğramayan, varlığı zorunlu ve vasıflarının zıddı düşünülemeyen ilâhlık dairesi (bk. v-c-b) daire-i âhiret: âhiret âlemi (bk. e-ḫ-r) delâlet: işaret etme, delil olma ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) emare: belirti, işaret ezel: başlangıcı olmayan (bk. e-z-l) fehm-i kàsır: kısa anlayış hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) ihsan etmek: bağışlamak (bk. ḥ-s-n) kader: Allah’ın meydana gelecek herşeyi olmadan önce bilip tayin etmesi, planlaması (bk. ḳ-d-r) kaide: kural, esas katre: damla kaza: olacağı Cenab-ı Hak tarafından bilinen ve takdir olunan şeylerin zamanı gelince yaratılması (bk. ḳ-ḍ-y) kesretle: çoklukla (bk. k-s̱-r) kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kâmil: kemâl ve fazilet sahibi (bk. k-m-l) lem’a: parıltı maarif-i gàmıza: anlaşılması güç olan bilgiler mazi: geçmiş mebhas: konu mebâhis: bahisler, konular mebâhis-i külliye: geniş, büyük ve çok şeyle ilgili konular (bk. k-l-l) mezak: zevk alma tarzı mezhep: yol, usül (bk. ẕ-h-b) meşrep: manevi haz ve feyiz alınan yol me’haz: kaynak muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlim (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhtelif: çeşitli, farklı muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m) musaddak: doğrulanmış (bk. ṣ-d-ḳ) mürşid: doğru yol gösteren (bk. r-ş-d) müstakbel: gelecek müteaddit: çeşitli, birden fazla mütenevvi: çeşitli müttefekun aleyh: üzerinde birleşilmiş müçtehid: dinî delillerden hüküm çıkaran büyük İslâm âlim (bk. c-h-d) neşr-i envar: nurları yayma (bk. n-v-r) nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni nümune: örnek semâvat: gökler (bk. s-m-v) tarikat: manevi ilerlemeye götüren yol (bk. ṭ-r-ḳ) terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler ulûm-u hakikiye: gerçek ilimler (bk. a-l-m; ḥ-ḳ-ḳ) vâsıl: ulaşan, kavuşan âdâb: görgü ve davranış kuralları âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) şeriat: Allah tarafından bildirilen İlâhî emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a) 24 Mayıs 2011: 17:17 #792349Anonim
وَالْمُرْسَلاَتِ، وَالذَّارِيَاتِ
1 kasemleriyle işaret olunan rüzgârların esmesindeki vazifelerine kadar;وَمَا تَشَاۤؤُنَ اِلاَّ اَنْ يَشَاۤءَ اللهُ
2 يَحُولُ بَيْنَ الْمَرْءِ وَقَلْبِهِ
3
işârâtıyla, insanın kalbine ve iradesine müdahalesinden tut, tâ
4 وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ yani bütün semâvâtı bir kabzasında tutmasına kadar;
5 وَجَعَلْناَ فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَاَعْنَابٍ zeminin çiçek ve üzüm ve hurmasından tut, tâ
6 اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَا ile ifade ettiği hakikat-i acibeye kadar; ve semânın
7 ثُمَّ اسْتَوَىۤ اِلَى السَّمَاۤءِ وَهِىَ دُخَانٌ hâletindeki vaziyetinden tut, tâ duhanla inşikakına ve yıldızlarının düşüp hadsiz fezada dağılmasına kadar; ve dünyanın imtihan için açılmasından, tâ kapanmasına kadar; ve âhiretin birinci menzili olan kabirden, sonra berzahtan, haşirden, köprüden tut, tâ Cennete, tâ saadet-i ebediyeye kadar; mazi zamanının vukuatından, Hazret-i Âdem’in hilkat-i cesedinden, iki oğlunun kavgasından tâ tufana, tâ kavm-i Firavunun garkına, tâ ekser enbiyanın mühim hâdisâtına kadar; ve
8 اَلَسْتُ بِرَبِّكُمْ işaret ettiği hadise-i ezeliyeden tut, tâ
9 وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌ اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌ ifade ettiği vakıa-i ebediyeye kadar bütün mebâhis-i esasiyeyi ve mühimmeyi
[NOT]Dipnot-1 “Yemin olsun peş peşe gönderilen meleklere.” Mürselât Sûresi, 77:1. “Yemin olsun esip kavuran rüzgâra.” Zâriyât Sûresi, 51:1.
Dipnot-2 “Allah dilemedikçe siz hiçbir şeyi isteyemezsiniz.” İnsan Sûresi, 76:30.
Dipnot-3 “Allah, kişi ile onun kalbi arasına girer.” Enfâl Sûresi, 8:24.
Dipnot-4 “Gökler Onun kudret elinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.
Dipnot-5 “Yeryüzünde hurma ve üzüm bahçeleri yarattık.” Yâsin Sûresi, 36:34.
Dipnot-6 “Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır.” Zilzâl Sûresi, 99:1.
Dipnot-7 “Sonra iradesini buhar halindeki semâya yöneltti.” Fussilet Sûresi, 41:11.
Dipnot-8 “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” A’râf Sûresi, 7:172.
Dipnot-9 “Yüzler var, o gün ışıl ışıldır, Rabbine bakar.” Kıyamet Sûresi, 75:22-23.[/NOT]
Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler) berzah: kâbir âlemi duhan: buhar, duman ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) feza: uzay gark: boğulma hadise-i ezeliye: zaman üstü olay (bk. e-z-l) hadsiz: sınırsız hakikat-i acibe: hayret verici gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hilkat-i cesed: cesedin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) hâdisât: olaylar (bk. ḥ-d-s̱) hâlet: hal, vaziyet inşikak: bölünme, yarılma irade: dileme, tercih gücü (bk. r-v-d) işârât: işaretler kabza: el, avuç kasem: yemin kavm-i Firavun: Firavun’un kavmi (bk. bilgiler) mazi: geçmiş mebâhis-i esasiye ve mühimme: esas ve önemli konular menzil: durak, yer (bk. n-z-l) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) semâ: gök (bk. s-m-v) semâvat: gökler (bk. s-m-v) tufan: büyük su baskını; Nuh tufanı vakıa-i ebediye: sonsuz olay (bk. e-b-d) vaziyet: durum vukuat: meydana gelen olaylar -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.