• Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 135)
  • Yazar
    Yazılar
  • #792113
    Anonim

      başındaki “dağ” kıyametteki dağların haline bakar; ve “bağ” ise âhirde ve âhiretteki hadikaya ve bağa bakar.

      İşte, sair noktaları buna kıyas et, ne kadar güzel ve âli bir üslûbu var, gör.
      Meselâ,

      قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَاۤءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَاۤءُ blank.gif1


      ilâ âhir. Öyle bir üslûb-u âlide, benî beşerdeki şuûnât-ı İlâhiyeyi ve gece ve gündüzün deveranındaki tecelliyât-ı İlâhiyeyi ve senenin mevsimlerinde olan tasarrufât-ı Rabbâniyeyi ve yeryüzünde hayat, memat, haşir ve neşr-i dünyeviyedeki icraat-ı Rabbâniyeyi öyle bir ulvî üslûpla beyan eder ki, ehl-i dikkatin akıllarını teshir eder. Parlak ve ulvî, geniş üslûbu az dikkatle göründüğü için, şimdilik o hazineyi açmayacağız.

      Meselâ,

      اِذاَ السَّمَاۤءُ انْشَقَّتْ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ وَاِذاَ اْلاَرْضُ مُدَّتْ وَاَلْقَتْ مَا فِيهَا وَتَخَلَّتْ وَاَذِنَتْ لِرَبِّهَا وَحُقَّتْ blank.gif2


      Gök ve zeminin, Cenâb-ı Hakkın emrine karşı derece-i inkıyad ve itaatlerini şöyle âli bir üslûpla beyan eder ki: Nasıl bir kumandan-ı âzam, mücahede ve manevra ve ahz-ı asker şubeleri gibi, mücahedeye lâzım işler için iki daireyi teşkil edip açmış. O mücahede, o muamele işi bittikten sonra, o iki daireyi başka işlerde kullanmak ve tebdil ederek istimal etmek için, o kumandan-ı âzam o iki daireye müteveccih olur. O daireler, herbirisi hademeleri lisanıyla veya nutka gelip kendi lisanıyla der ki:

      “Ey kumandanım, bir parça mühlet ver ki, eski işlerin ufak tefeklerini, pırtı mırtılarını temizleyip dışarı atayım, sonra teşrif ediniz. İşte, atıp senin emrine

      [NOT]Dipnot-1 “De ki: Ey mülkün hakikî sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çeker alırsın.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:26.

      Dipnot-2 “Gök yarıldığında, Rabbinin emrine boyun eğdiğinde-ki ona lâyık olan da budur. Yer düm düz edildiğinde, içinde ne varsa atıp boşaldığında, Rabbinin emrine boyun eğdiğinde—ki ona lâyık olan da budur.” İnşikak Sûresi, 84:1-5.[/NOT]



      Cenâb-ı Hak: Hakkın tâ kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ahz-ı asker: asker alımı
      benî beşer: insanoğlu beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
      derece-i inkıyad: boyun eğme derecesi deveran: dönüş
      ehl-i dikkat: dikkat sahibi insanlar hademe: hizmetçi
      hadika: bahçe haşir ve neşr-i dünyeviye: dünyadaki varlıkların yeniden diriltilip yayılmaları (bk. ḥ-ş-r)
      icraat-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare edip egemenliği altında tutan Allah’ın icrâatları, fiilleri (bk. r-b-b) ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)
      istimal etmek: kullanmak kumandan-ı âzam: çok büyük kumandan (bk. a-ẓ-m)
      kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) lisan: dil
      manevra: eğitim ve deneme memat: ölüm (bk. m-v-t)
      muamele: işlem mücahede: savaş (bk. c-h-d)
      mühlet: zaman, vakit müteveccih: yönelmiş
      nutka gelmek: konuşmak sair: diğer
      tasarrufât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın fiil ve tasarrufları (bk. ṣ-r-f; r-b-b) tebdil etmek: değiştirmek
      tecelliyât-ı İlâhiye: İlâhi tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y; e-l-h) teshir etmek: boyun eğdirmek
      teşkil etmek: oluşturmak teşrif etmek: şeref vermek, şereflendirmek
      ulvî: yüce, yüksek zemin: yeryüzü
      âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
      âli: yüce, yüksek üslûb-u âli: yüksek ifade tarzı
      üslûp: ifade tarzı şuûnât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Allah’ın işleri ve icraatları (bk. ş-e-n; e-l-h)
      #792114
      Anonim

        hazır duruyoruz. Buyurun, ne yaparsanız yapınız. Senin emrine münkadız. Senin yaptığın işler bütün hak, güzel, maslahattır.”

        Öyle de, semâvât ve arz, böyle iki daire-i teklif ve tecrübe ve imtihan için açılmıştır. Müddet bittikten sonra, semâvât ve arz, daire-i teklife ait eşyayı emr‑i İlâhî ile bertaraf eder, derler: “Yâ Rabbenâ! Buyurun, ne için bizi istihdam edersen et. Hakkımız Sana itaattir. Her yaptığın şey de haktır.”
        İşte, cümlelerindeki üslûbun haşmetine bak, dikkat et.

        Hem meselâ,

        يَاۤ اَرْضُ ابْلَعِى مَاۤءَكِ وَياَسَمَاۤءُ اَقْلِعِى وَغِيضَ الْمَاۤءُ وَقُضِىَ اْلاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَقِيلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ blank.gif1


        İşte şu âyetin bahr-i belâğatinden bir katreye işaret için, bir üslûbunu bir temsil âyinesinde göstereceğiz.

        Nasıl bir harb-i umumîde bir kumandan, zaferden sonra, ateş eden bir ordusuna “Ateş kes!” ve hücum eden diğer bir ordusuna “Dur!” der, emreder; o anda ateş kesilir, hücum durur. “İş bitti, istilâ ettik, bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfelü’s-sâfilîne giden o edepsiz zalimler cezalarını buldular” der.

        Aynen öyle de, Padişah-ı Bîmisal, kavm-i Nuh’un mahvı için semâvât ve arza emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra, ferman ediyor: “Ey arz, suyunu yut. Ey semâ, dur, işin bitti.” Su çekildi. Dağın başında memur-u İlâhînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular.

        İşte şu üslûbun ulviyetine bak. “Zemin ve gök, iki muti’ asker gibi emir dinler, itaat ederler” diyor. İşte şu üslûp işaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor, semâvât ve arz hiddete geliyorlar. Ve şu işaretle der ki: “Yer ve gök iki muti’ asker gibi emirlerine bakan bir Zâta isyan edilmez, edilmemeli.” Dehşetli bir zecri ifade eder.

        İşte, tufan gibi bir hadise-i umumiyeyi bütün netâiciyle, hakaikiyle, birkaç

        [NOT]Dipnot-1 “Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut. Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve ‘Zalimler güruhu Allah’ın rahmetinden uzak olsun’ denildi.” Hûd Sûresi, 11:44.[/NOT]



        Padişah-ı Bîmisal: eşsiz ve benzeriz Padişah Allah (bk. m-s̱-l) Yâ Rabbenâ: ey Rabbimiz (bk. r-b-b)
        arz: yer, dünya bahr-i belâğat: belâğat denizi (bk. b-l-ğ)
        bertaraf etmek: bir tarafa atmak daire-i teklif: sorumluluk ve imtihan yeri
        emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) esfelü’s-sâfilîn: aşağıların en aşağısı
        ferman: emir, buyruk hadise-i umumiye: geneli ilgilendiren ve her tarafı kuşatan olay
        hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        harb-i umumî: dünya savaşı haşmet: büyüklük, görkem
        hiddet: öfke, gazap istihdam etmek: çalıştırmak, kullanmak
        istilâ etmek: ele geçirmek katre: damla
        kavm-i Nuh: Nuh kavmi kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
        mahv: yok olma maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ)
        memur-u İlâhî: Allah’ın memuru (bk. e-l-h) muti’: itaat eden
        münkad: boyun eğen netâic: sonuçlar
        semâ: gök (bk. s-m-v) semâvat: gökler (bk. s-m-v)
        tecrübe: deneme temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
        tufan: büyük su baskını ulviyet: yücelik
        zecr: sakındırma zemin: yer
        âyine: ayna üslûb: ifade tarzı
        #792115
        Anonim

          cümlede, îcazlı, i’câzlı, cemâlli, icmalli bir tarzda beyan eder. Şu denizin sair katrelerini şu katreye kıyas et.

          Şimdi, kelimelerin penceresiyle gösterdiği üslûba bak. Meselâ,

          blank.gif1 وَالْقَمَرَ قَدَّرْناَهُ مَناَزِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَديِمِ deki blank.gif2 كَالْعُرْجُونِ الْقَديِمِ kelimesine bak, ne kadar lâtif bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki:

          Kamerin bir menzili var ki, Süreyya yıldızlarının dairesidir. Kameri, hilâl vaktinde, hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbih eder. Şu teşbihle, semânın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç bulunuyor gibi, beyaz, sivri, nuranî bir dalı, perdeyi yırtıp, başını çıkarıp, Süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sair yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak, işitenin hayali olan gözüne göstermekle, medar-ı maişetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahrânişinlerin nazarında ne kadar münasip, güzel, lâtif, ulvî bir üslûb-u ifade olduğunu, zevkin varsa anlarsın.

          Meselâ, On Dokuzuncu Sözün âhirinde ispat edildiği gibi,

          blank.gif3 وَالشَّمْسُ تَجْرِى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا deki tecrî kelimesi şöyle bir üslûb-u âliye pencere açar. Şöyle ki: Tecrî lâfzıyla, yani “Güneş döner” tabiriyle, kış ve yaz, gece ve gündüzün deveranındaki muntazam tasarrufât-ı kudret-i İlâhiyeyi ihtarla, Sâniin azametini ifham eder ve o mevsimlerin sahifelerinde kalem-i kudretin yazdığı mektubat-ı Samedâniyeye nazarı çevirir, Hâlık-ı Zülcelâlin hikmetini ilâm eder.

          blank.gif4 وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا Yani, “lâmba” tabiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray; ve içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş

          [NOT]Dipnot-1 “Aya gelince, onun için de menziller takdir ettik ki, kurumuş hurma dalının ince yay halini alıncaya kadar incelir.” Yâsin Sûresi, 36:39.

          Dipnot-2 “Kurumuş hurma dalının ince yaya benzer şekli gibi.” Yâsin Sûresi, 36:39.

          Dipnot-3 “Güneş de kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider.” Yâsin Sûresi, 36:38.

          Dipnot-4 “Güneşi de bir kandil yaptı.” Nuh Sûresi, 71:16.[/NOT]

          Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
          Süreyya: Ülker yıldızı azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
          beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) cemâlli: güzel (bk. c-m-l)
          deveran: dönüş eşya: şeyler, varlıklar
          güya: sanki hikmet: İlâhî gaye ve fayda (bk. ḥ-k-m)
          hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ) hilâl: yay şeklinde görülen yeni ay
          icmalli: özet şekilde (bk. c-m-l) ifham: anlatma, bildirme
          ihtar: hatırlatma ihzar etmek: hazırlamak
          ilâm etmek: duyurmak (bk. a-l-m) i’câzlı: bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakacak şekilde, mucizeli (bk. a-c-z)
          kalem-i kudret: Allah’ın kudret kalemi (bk. ḳ-d-r) kamer: ay
          katre: damla lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
          medar-ı maişet: geçim kaynağı (bk. a-y-ş) mektubat-ı Samedâniye: Allah tarafından gönderilmiş birer mektup gibi, şuur sahiplerine İlâhî san’atı anlatan eserler (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
          menzil: yer, durak (bk. n-z-l) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
          mühim: önemli münasip: uygun (bk. n-s-b)
          münevver: nurlanmış, aydınlanmış (bk. n-v-r) nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
          nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) sahrânişîn: çölde yaşayan
          sair: diğer semâ: gök (bk. s-m-v)
          tasarrufât-ı kudret-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz kudretiyle yaptığı işler (bk. ṣ-r-f; ḳ-d-r; e-l-h) tecrî: “döner, akıp gider”
          teşbih: benzetme ulvî: yüce, büyük
          zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) âhir: son (bk. e-ḫ-r)
          âlem: dünya (bk. a-l-m) îcazlı: az sözle çok mânâlar anlatan, özlü sözlü (bk. v-c-z)
          üslûb-u ifade: ifade tarzı üslûb-u âliye: yüksek ifade tarzı
          üslûp: ifade tarzı
          #792116
          Anonim

            müzeyyenat ve mat’ûmat ve levazımat olduğunu; ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtarla Sâniin haşmetini ve Hâlıkın ihsanını ifham ederek tevhide bir delil gösterir ki, müşriklerin en mühim, en parlak mâbud zannettikleri güneş, musahhar bir lâmba, câmid bir mahlûktur. Demek, sirac tabirinde, Hâlıkın azamet-i rububiyetindeki rahmetini ihtar eder; rahmetin vüs’atindeki ihsanını ifham eder; ve o ifhamda, saltanatının haşmetindeki keremini ihsas eder; ve bu ihsasta, vahdâniyeti ilâm eder ve mânen der ki: “Câmid bir sirâc-ı musahhar, hiçbir cihette ibadete lâyık olamaz.”

            Hem cereyan-ı tecrî tabirinde gece gündüzün, kış ve yazın dönmelerindeki tasarrufât-ı muntazama-i acibeyi ihtar eder ve o ihtarda, rububiyetinde münferid bir Sâniin azamet-i kudretini ifham eder. Demek, şems ve kamer noktalarından beşerin zihnini gece ve gündüz, kış ve yaz sahifelerine çevirir ve o sahifelerde yazılan hâdisâtın satırlarına nazar-ı dikkati celb eder.

            Evet, Kur’ân güneşten güneş için bahsetmiyor. Belki, onu ışıklandıran Zât için bahsediyor. Hem güneşin insana lüzumsuz olan mahiyetinden bahsetmiyor. Belki güneşin vazifesinden bahsediyor ki, san’at-ı Rabbâniyenin intizamına bir zemberek ve hilkat-i Rabbâniyenin nizamına bir merkez, hem Nakkâş-ı Ezelînin gece-gündüz ipleriyle dokuduğu eşyadaki san’at-ı Rabbâniyenin insicamına bir mekik vazifesini yapıyor.

            Daha sair kelimât-ı Kur’âniyeyi bunlara kıyas edebilirsin. Adeta basit, melûf birer kelime iken, lâtif mânâların definelerine birer anahtar vazifesini görüyor.

            İşte, ekseriyetle üslûb-u Kur’ân’ın geçen tarzlarda ulvî ve parlak olduğundandır ki, bazan bir bedevî Arap, birtek kelâma meftun olur, Müslüman olmadan

            Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Nakkaş-ı Ezelî: başlangıcı olmayan, ezelî nakşedici olan Allah (bk. n-ḳ-ş; e-z-l)
            Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) azamet-i kudret: kudretin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; ḳ-d-r)
            azamet-i rububiyet: Allah’ın bütün varlıkları terbiye ve idare ediciliğinin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; r-b-b) bedevî: çölde yaşayan
            beşer: insan celb etmek: çekmek
            cereyan-ı tecrî: “döner, akar gider” ifadesi cihet: yön
            câmid: cansız ekseriyetle: çoğunlukla (bk. k-s̱-r)
            haşmet: görkem hilkat-i Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın yaratıcılığı (bk. ḫ-l-ḳ; r-b-b)
            hâdisât: hadiseler, olaylar ifham: anlatma, bildirme
            ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ihsas etmek: hissettirmek
            ihtar: hatırlatma ilâm etmek: duyurmak
            insicam: uyumluluk, düzgünlük intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
            kamer: ay kelimât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri (bk. k-l-m)
            kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m) kerem: cömertlik (bk. k-r-m)
            levazımat: gerekli şeyler lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
            mahiyet: özellik, nitelik mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
            mat’ûmat: yiyecekler meftun olmak: tutulmak
            mekik: dokuma âleti melûf: alışılmış
            mumdar: ışık veren musahhar: emre uyan
            mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d) mânen: mânevî olarak (bk. a-n-y)
            mühim: önemli münferid: tek başına (bk. f-r-d)
            müzeyyenat: süslü şeyler (bk. z-y-n) müşrik: Allah’a ortak koşan
            nazar-ı dikkat: dikkatli bakış (bk. n-ẓ-r) nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
            rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b)
            sair: diğer san’at-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; r-b-b)
            sirac: lamba, kandil sirâc-ı musahhar: emre boyun eğen lamba
            tabir: ifâde (bk. a-b-r) tasarrufât-ı muntazama-i acibe: hayret verici ve düzenli işler, tasarruflar (bk. ṣ-r-f; n-ẓ-m)
            tevhid: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) ulvî: yüce, büyük
            vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek olup ortağının olmayışı (bk. v-ḥ-d) vüs’at: genişlik
            zemberek: hareketi sağlayan güç kaynağı üslûb-u Kur’ân: Kur’ân’ın ifade tarzı
            şems: güneş
            #792117
            Anonim

              secdeye giderdi. Bir bedevî blank.gif1 فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُkelâmını işittiği anda secdeye gitti. Ona dediler: “Müslüman mı oldun?” “Yok,” dedi. “Ben şu kelâmın belâğatine secde ediyorum.”
              DÖRDÜNCÜ NOKTA: Lâfzındaki fesahat-i harikasıdır. Evet, Kur’ân mânen, üslûb-u beyan cihetiyle fevkalâde beliğ olduğu gibi, lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat’î vücuduna, usandırmaması delildir. Ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyan ve maânînin dâhi ulemasının şehadetleri bir burhan-ı bâhirdir.

              Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor. Belki lezzet veriyor. Küçük, basit bir çocuğun hafızasına ağır gelmiyor; hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur’ân, onun kulağında ve dimağında, aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor.

              Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur’ân, kulûbe kut ve gıda ve ukûle kuvvet ve gınâ ve ruha mâ ve ziya ve nüfusa devâ ve şifa olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi hergün yesek, usandıracak. Demek, Kur’ân hak ve hakikat ve sıdk ve hidayet ve harika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor. Daima gençliğini muhafaza ettiği gibi, taravetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyş’in rüesasından müdakkik bir beliğ, müşrikler tarafından, Kur’ân’ı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: “Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki, kelâm-ı beşere benzemez. Ben şairleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa, etbâımızı kandırmak için sihir demeliyiz.” İşte, Kur’ân-ı Hakîmin en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar.

              Kur’ân-ı Hakîmin âyetlerinde, kelâmlarında, cümlelerinde fesahatin esbabını izah çok uzun gider. Onun için sözü kısa kesip yalnız nümune olarak bir âyetteki

              [NOT]Dipnot-1 “Emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94.[/NOT]



              Kureyş: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
              bedevî: çölde yaşayan beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)
              belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin, makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) burhan-ı bâhir: çok açık, güçlü delil
              cihet: yön devâ: şifa, ilâç
              dimağ: beyin esbap: sebepler (bk. s-b-b)
              etbâ: halk, yönetilenler fenn-i beyan ve maânî: beyan ve mânâ ilimleri; belâğat ilminin üç ana dalından ikisi (bk. b-y-n; a-n-y)
              fesahat-i harika: sözün hayranlık verici şekildeki düzgünlük, açıklık ve akıcılığı (bk. f-ṣ-ḥ) fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ)
              fevkalâde: olağanüstü gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y)
              hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              halâvet: tatlılık hidayet: doğru yolu gösterme (bk. h-d-y)
              hıfz etmek: ezberlemek (bk. ḥ-f-ẓ) izah: açıklama
              kat’î: kesin kelâm: kelime, söz (bk. k-l-m)
              kelâm-ı beşer: insan sözü (bk. k-l-m) kulûb: kalpler
              kut: gıda kâhin: gelecekten haber veren kimse
              leziz: lezzetli, tatlı lâfz: ifade, kelime
              muannid: inatçı muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
              : su mâ-i zemzem: zemzem suyu
              müdakkik: dikkatli müteezzî: incinen
              müşrik: Allah’a ortak koşan nâhoş: hoşa gitmeyen
              nüfus: nefisler (bk. n-f-s) nümune: örnek
              rüesa: reisler, önde gelenler secde: yere kapanma
              sekerat: ölüm ânı selis: düzgün ve akıcı (bk. s-l-s)
              sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) sırr-ı hikmet: hikmetin sırrı (bk. ḥ-k-m)
              taravet: tazelik ukûl: akıllar
              ulema: âlimler (bk. a-l-m) vücud: varlık (bk. v-c-d)
              zemzeme-i Kur’ân: Kur’ân sesi ziya: ışık
              üslûb-u beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n)
              #792126
              Anonim

                huruf-u hecâiyenin vaziyetiyle hasıl olan bir selâset ve fesahat-i lâfziyeyi ve o vaziyetten parlayan bir lem’a-i i’câzı göstereceğiz. İşte,

                ثُمَّ اَنْزَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ بَعْدِ الْغَمِّ اَمَنَةً نُعَاسًا يَغْشٰى طَائِفَةً مِنْكُمْ blank.gif1


                ilâ âhir. İşte şu âyette bütün huruf-u hecâ mevcuttur. Bak ki, sakil, ağır bütün aksâm-ı huruf beraber olduğu halde selâsetini bozmamış. Belki bir revnak ve muhtelif tellerden mütenasip, mütesanit bir nağme-i fesahat katmış. Hem şu lem’a-i i’câza dikkat et ki, huruf-u hecâdan ى ile ا en hafif ve birbirine kalb olduğu için, iki kardeş gibi, herbirisi yirmi bir kere tekrarı var. م ile نHAŞİYE-1 birbirinin kardeşi ve birbirinin yerine geçtiği için, herbirisi otuz üçer defa zikredilmiştir. ص, س, شmahreççe, sıfatça, savtça kardeş oldukları için her biri üç def’a ع, غ kardeş oldukları halde, ع daha hafif altı defa, غ sıkleti için yarısı olarak üç defa zikredilmiştir. ط, ظ, ذ, زmahreççe, sıfatça, sesçe kardeş oldukları için herbirisi ikişer defa, ل ve ا ile beraber ikisi لا suretinde ittihad ettikleri ve ا لا, suretinde hissesi ل’ın yarısıdır; onun için ل kırk iki defa, ا onun yarısı olarak yirmi bir defa zikredilmiştir. ﻫ,ءile mahreççe kardeş oldukları için ء HAŞİYE-2on üç,bir derece daha hafif olduğu için on dört defa ق, ف, كkardeş oldukları için, ق’ın bir noktası fazla olduğu için ق on, ف dokuz, كdokuz, ب dokuz, ت on iki— ت’nin derecesi üç olduğu için on iki—defa zikredilmiştir. ل, ر ’ın kardeşidir; fakat ebced hesabıyla ر iki yüz, ل otuzdur. Altı derece yukarı çıktığı için altı derece aşağı düşmüştür. Hem ر telâffuzca tekerrür ettiğinden sakil olup yalnız altı defa zikredilmiştir. خ, ح, ث, ض sıkletleri ve bazı cihât-ı münasebat için birer defa zikredilmiştir. ح, و ’dan ve ء’den daha hafif ve ى’den ve ا’ten daha sakil olduğu için on yedi defa, sakil ء’den dört derece yukarı, hafif ا’ten dört derece aşağı zikredilmiştir.

                [NOT]Dipnot-1 “Sonra Allah, bu kederin ardından size bir emniyet, bir uyku verdi de, içinizden bir topluluğu o uyku sarıverdi.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:154.

                Haşiye-1 Tenvin dahi nun’dur.

                Haşiye-2 Hemze, melfuze ve gayr-ı melfuze yirmi beştir ve hemze’nin sakin kardeşi elif’ten üç derece yukarıdır. Zira hareke üçtür.[/NOT]

                aksâm-ı huruf: harflerin kısımları cihât-ı münasebet: münasebet yönleri (bk. n-s-b)
                ebced hesabı: eski Sami alfabesindeki sıralanışa göre Arapça harflere sayı değeri vererek tarih düşürme fesahat-ı lâfziye: sözün lâfız yönünden sağlam ve akıcı olması (bk. f-ṣ-ḥ)
                gayr-ı melfuze: okunmayan hareke: Arapça harflerin nasıl okunacağını gösteren işaretler
                hasıl olmak: meydana gelmek haşiye: dipnot, açıklayıcı not
                huruf-u hecâiye: alfabedeki harflerin hepsi ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)
                ittihad etmek: birleşmek kalb olmak: dönüşmek
                lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) mahreç: harflerin ağızdaki çıkış yerleri
                melfuze: okunan mevcut: var olma (bk. v-c-d)
                muhtelif: çeşitli mütenasip: birbirine uygun (bk. n-s-b)
                mütesanit: birbirini destekleyen nağme-i fesahat: kusursuz derecede düzgün, açık ve akıcı nağme (bk. f-ṣ-ḥ)
                revnak: süs, güzellik sakil: okunuşu ağır
                sakin: harekesiz savt: ses
                selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                sıfat: özellik (bk. v-ṣ-f) sıklet: ağırlık
                tekerrür: tekrarlanma telâffuz: söyleyiş
                tenvin: kelimenin sonunu nun gibi okutmak üzere konulan işaret (iki üstün, iki esre, iki ötre) vaziyet: durum
                zikredilmek: anılmak, belirtilmek
                #792127
                Anonim

                  İşte şu hurufun bu zikrinde harikulâde bu vaziyet-i muntazama ile ve o münasebet-i hafiye ile ve o güzel intizam ve o dakik ve ince nazım ve insicam ile iki kere iki dört eder derecede gösterir ki, beşer fikrinin haddi değil ki şunu yapabilsin. Tesadüf ise, muhaldir ki ona karışsın. İşte şu vaziyet-i huruftaki intizam-ı acip ve nizam-ı garip, selâset ve fesahat-i lâfziyeye medar olduğu gibi, daha gizli çok hikmetleri bulunabilir. Madem hurufatında böyle intizam gözetilmiş. Elbette kelimelerinde, cümlelerinde, mânâlarında öyle esrarlı bir intizam, öyle envarlı bir insicam gözetilmiş ki, göz görse “Maşaallah,” akıl anlasa “Bârekâllah” diyecek.

                  BEŞİNCİ NOKTA: Beyanındaki beraattir; yani, tefevvuk ve metanet ve haşmettir. Nasıl ki nazmında cezalet, lâfzında fesahat, mânâsında belâğat, üslûbunda bedâat var. Beyanında dahi faik bir beraat vardır. Evet, tergib ve terhib, medih ve zem, ispat ve irşad, ifham ve ifhâm gibi bütün aksâm-ı kelâmiyede ve tabakat-ı hitabiyede beyânât-ı Kur’âniye en yüksek mertebededir. Meselâ:
                  Makam-ı tergib ve teşvikte hadsiz misallerinden, meselâ Sûre-i
                  blank.gif1 هَلْ اَتٰى عَلَى اْلاِنْسَانِ de beyanatı,HAŞİYE-1 âb-ı kevser gibi hoş, selsebil çeşmesi gibi selâsetle akar, Cennet meyveleri gibi tatlı, huri libası gibi güzeldir.

                  Makam-ı terhib ve tehditte pek çok misallerinden, meselâ

                  blank.gif2 هَلْ اَتٰيكَ حَدِيثُ الْغاَشِيَةِ sûresinin başında, beyanat-ı Kur’âniye ehl-i dalâletin

                  [NOT]Dipnot-1 “İnsan üzerinden öyle bir devir geçti ki…?” İnsan Sûresi, 76:1.

                  Haşiye-1 Şu üslûb-u beyan, o sûrenin meâlinin libasını giymiş.

                  Dipnot-2 “Dehşeti herşeyi kaplayan kıyametin haberi sana geldi mi?” Gaşiye Sûresi, 88:1.[/NOT]



                  aksâm-ı kelâmiye: sözün kısımları (bk. k-l-m) bedâat: benzersizlik, eşsiz güzellik, orijinallik (bk. b-d-a)
                  belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) beraat: üstünlük, harika güzellik
                  beyan: açıklama, anlatım (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
                  beyânât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) beşer: insan
                  bârekallah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) cezalet: güçlü ve akıcı ifade (bk. c-z-l)
                  dakik: ince ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l)
                  envar: nurlar (bk. n-v-r) esrar: sırlar, gizemler
                  faik: üstün fesahat-ı lâfziye: sözün doğruluk, düzgünlük, açıklık ve akıcılık yönlerinden kusursuz olması (bk. f-ṣ-ḥ)
                  fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) hadsiz: sınırsız, sayısız
                  harikulâde: olağanüstü haşiye: dipnot, açıklayıcı not
                  haşmet: büyüklük, görkem hikmet: sır, bilinmeyen gizli nokta (bk. ḥ-k-m)
                  huri: Cennet kızı huruf/hurufat: harfler
                  ifham: (he ile) anlatma ifhâm: (ha ile) delille susturma
                  insicam: düzgünlük, uyumluluk intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
                  intizam-ı acip: hayrette bırakan düzenlilik (bk. n-ẓ-m) irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
                  libas: elbise lâfz: ifade, kelime
                  makam-ı tergib ve teşvik: isteklendirme ve şevklendirme makamı makam-ı terhib ve tehdit: korkutma ve tehdit makamı
                  maşaallah: Allah dilemiş ve ne güzel yapmış medar: dayanak, eksen
                  medih: övgü mertebe: derece
                  metanet: sağlamlık meâl: mânâ, açıklama
                  muhal: imkânsız münasebet-i hafiye: gizli münasebet, ilişki (bk. n-s-b)
                  nazım: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m) nizam-ı garip: şaşırtıcı düzen (bk. n-ẓ-m)
                  selsebil: Cennette tatlı suyu olan bir çeşme selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s)
                  tabakat-ı hitabiye: hitap tabakaları (bk. ḫ-t-b) tefevvuk: üstünlük
                  tergib: isteklendirme, teşvik terhib: korkutma
                  tesadüf: rastlantı vaziyet-i huruf: harflerdeki vaziyet
                  vaziyet-i muntazama: intizamlı, düzenli vaziyet (bk. n-ẓ-m) zem: kınama, kötüleme
                  âb-ı kevser: Cennetteki Kevser Irmağının suyu üslûb: ifade tarzı
                  üslûb-u beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n)
                  #792128
                  Anonim

                    simahında kaynayan rasas gibi, dimağında yakan ateş gibi, damağında yanan zakkum gibi, yüzünde saldıran Cehennem gibi, midesinde acı, dikenli darî gibi tesir eder. Evet, bir zâtın tehdidini gösteren Cehennem gibi bir azap memuru, öfkesinden ve gayzından parçalanmak vaziyetini alması ve
                    blank.gif1 تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ söylemesi, söyletmesi, o zâtın terhibi ne derece dehşetli olduğunu gösterir.

                    Makam-ı medhin binler misallerinden, başında Elhamdü lillâh olan beş sûredeblank.gif2 beyanat-ı Kur’âniye güneş gibi parlak,HAŞİYE-1 yıldız gibi ziynetli, semâvât ve zemin gibi haşmetli, melekler gibi sevimli, dünyada yavrulara rahmet gibi şefkatli, âhirette Cennet gibi güzeldir.

                    Makam-ı zem ve zecirde binler misallerinden, meselâ

                    blank.gif3 اَيُحِبُّ اَحَدُكُمْ اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ اَخِيهِ مَيْتًا âyetinde zemmi altı derece zemmeder, gıybetten altı derece şiddetle zecreder. Şöyle ki: Malûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak, “âyâ” mânâsındadır. O sormak mânâsı, su gibi, âyetin bütün kelimelerine girer.

                    İşte, birinci hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap mahalli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin birşeyi anlamıyor?

                    İkincisi: يُحِبُّ lâfzıyla der: Âyâ, sevmek, nefret etmek mahalli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?

                    Üçüncüsü:اَحَدُكُمْ kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

                    Dördüncüsü: اَنْ يَاْكُلَ لَحْمَ kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşını dişle parçalamayı yapıyorsunuz?

                    [NOT]Dipnot-1 “Neredeyse öfkeden parçalanacak!” Mülk Sûresi, 67:8.

                    Dipnot-2 bk. Fâtiha Sûresi, 1:1; En’âm Sûresi, 6:1, Kehf Sûresi, 18:1; Sebe Sûresi, 34:1; Fâtır Sûresi, 35:1

                    Haşiye-1 Şu tabiratta o surelerdeki bahislere işaret var.

                    Dipnot-3 “Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” Hucurât Sûresi, 49:12.[/NOT]



                    Elhamdü lillâh: hamd ve şükür yalnızca Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d) amel: davranış, iş
                    beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) cemaat: topluluk (bk. c-m-a)
                    darî: acı ve dikenli bir ağaç dimağ: beyin
                    gayz: öfke gıybet: başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşma, çekiştirme (bk. ğ-y-b)
                    hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) haşmetli: büyük, ihtişamlı
                    insaniyet: insanlık kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m)
                    lâfz: ifade, kelime mahal: yer
                    makam-ı medh: övgü makamı makam-ı zem ve zecir: kötüleme ve yasaklama makamı
                    malûm: bilinen (bk. a-l-m) menfur: nefret edilen
                    rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rasas: kurşun
                    semavat: gökler (bk. s-m-v) simah: kulak deliği
                    tabirat: tabirler, ifadeler (bk. a-b-r) terhib: korkutma
                    vaziyet: durum zakkum: Cehennemde bir ağacın ismi
                    zecr: sakındırma, yasaklama zem: kınama, kötüleme
                    zemin: yeryüzü ziynetli: süslü (bk. z-y-n)
                    âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyâ: acaba
                    #792326
                    Anonim

                      Beşincisi: اَخِيهِ kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Hiç aklınız yok mu ki, kendi âzânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?

                      Altıncısı: مَيْتًا kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir halde bir kardeşine karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir iş yapılıyor?

                      Demek, zem ve gıybet, aklen, kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve asabiyeten ve milliyeten mezmumdur. İşte, bak, nasıl ki şu âyet îcazkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’câzkârâne altı derece o cürümden zecreder.

                      Makam-ı ispatta binler misallerinden, meselâ

                      فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثاَرِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif1


                      de, haşri ispat ve istib’âdı izale için öyle bir tarzda beyan eder ki, fevkinde ispat olamaz. Şöyle ki:
                      Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatinde, Yirmi İkinci Sözün Altıncı Lem’asında ispat ve izah edildiği gibi, her bahar mevsiminde, ihyâ-yı arz keyfiyetinde, üç yüz bin tarzda haşrin nümunelerini nihayet derecede girift, birbirine karıştırdığı halde nihayet derecede intizam ve temyizle nazar-ı beşere gösteriyor ki, bunları böyle yapan Zâta, haşir ve kıyamet ağır olamaz, der. Hem zeminin sahifesinde yüz binler envâı beraber, birbiri içinde, kalem-i kudretiyle hatasız, kusursuz yazmak birtek Vâhid-i Ehadin sikkesi olduğundan, şu âyetle güneş gibi vahdâniyeti ispat etmekle beraber, güneşin tulû ve gurubu gibi kolay ve kat’î,

                      [NOT]Dipnot-1 “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kadirdir.” Rum Sûresi, 30:50.[/NOT]

                      Vâhid-i Ehad: birliği herşeyi kapladığı gibi herbir şeyde de ayrı ayrı görülen Allah (bk. v-ḥ-d) asabiyeten: milliyet ve soy açısından
                      beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) cihet: yön
                      cürüm: suç, günah divane: deli, akılsız
                      envâ: türler, çeşitler fevkinde: üstünde
                      fıtrat: mizaç, karakter (bk. f-ṭ-r) fıtraten: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r)
                      girif: iç içe girmiş, karışık gurub: batış
                      gıybet: başkalarının arkasından hoşlanmayacağı şekilde konuşmak, çekiştirmek (bk. ğ-y-b) haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                      ihyâ-yı arz: yeryüzünün diriltilmesi (bk. ḥ-y-y) insafsızca: vicdansızca
                      intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) istib’âd: akıldan uzak görme
                      izale: giderme i’câzkârâne: benzerini yapmaktan insanları aciz bırakacak şekilde (bk. a-c-z)
                      kalem-i kudret: kudret kalemi (bk. ḳ-d-r) kat’î: kesin
                      kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) keyfiyet: nitelik, özellik
                      kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) makam-ı ispat: ispat makamı
                      mazlum: zulme uğrayan (bk. ẓ-l-m) mezmum: kötü
                      muhterem: saygıdeğer (bk. ḥ-r-m) müstekreh: çirkin, tiksinilen, iğrenç
                      nazar-ı beşer: insanın bakışı, dikkati (bk. n-ẓ-r) nümune: örnek
                      rikkat-i cinsiye: kendi cinsinden olana karşı duyulan acıma hissi sikke: mühür, damga
                      sıla-i rahm: akrabayla ilişki halinde olma (bk. r-ḥ-m) tarz: şekil, biçim
                      temyiz: ayırma tulû: doğuş
                      vahdâniyet: Allah’ın birliği, ortağının ve benzerinin olmayışı (bk. v-ḥ-d) zecretmek: sakındırmak, yasaklamak
                      zem: kötüleme, kınama zemin: yer
                      zemmetmek: kötülemek âzâ: organlar
                      îcazkârâne: az sözle çok mânâlar anlatarak (bk. v-c-z) şahs-ı mânevi: mânevî kişilik (bk. a-n-y)
                      #792327
                      Anonim

                        kıyamet ve haşri gösterir. İşte, كَيْفَ lâfzındaki keyfiyet noktasında şu hakikati gösterdiği gibi, çok sûrelerde tafsille zikreder. Meselâ, Sûre-i

                        blank.gif1 قۤ وَالْقُرْاٰنِ الْمَجيِدِ de öyle parlak ve güzel ve şirin ve yüksek bir beyanla haşri ispat eder ki, baharın gelmesi gibi kat’î bir surette kanaat verir.

                        İşte, bak: Kâfirlerin, çürümüş kemiklerin dirilmesini inkâr ederek “Bu aciptir, olamaz”blank.gif2 demelerine cevaben

                        اَفَلَمْ يَنْظُرُوۤا اِلَى السَّمَاۤءِ فَوْقَهُمْ كَيْفَ بَنَيْنَاهَا وَزَيَّنَّاهَا وَمَالَهَا مِنْ فُرُوجٍ blank.gif3


                        ilâ âhir, كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ blank.gif4’ a kadar ferman ediyor. Beyanı su gibi akıyor, yıldızlar gibi parlıyor. Kalbe hurma gibi hem lezzet, hem zevk veriyor, hem rızık oluyor.

                        Hem makam-ı ispatın en lâtif misallerinden,

                        blank.gif5 يٰسۤ وَالْقُرْاٰنِ الْحَكِيمِ اِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ der. Yani,

                        “Hikmetli Kur’ân’a kasem ederim, sen resullerdensin.” Şu kasem işaret eder ki, risaletin hücceti o derece yakinî ve haktır ki, hakkaniyette makam-ı tâzim ve hürmete çıkmış ki onunla kasem ediliyor. İşte şu işaretle der: “Sen resulsün. Çünkü senin elinde Kur’ân var. Kur’ân ise haktır ve Hakkın kelâmıdır. Çünkü içinde hakikî hikmet, üstünde sikke-i i’câz var.”

                        Hem makam-ı ispatın îcazlı ve i’câzlı misallerinden, şu:

                        قَالَ مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَهِىَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِىۤ اَنْشَأَهَاۤ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ blank.gif6


                        Yani, “İnsan der: Çürümüş kemikleri kim diriltecek? Sen de: Kim onları bidayeten

                        [NOT]Dipnot-1 “Kàf. Şerefi pek yüce olan Kur’ân’a yemin olsun.” Kaf Sûresi, 50:1.

                        Dipnot-2 Kàf Sûresi, 50:2.

                        Dipnot-3 “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı, onu nasıl bina edip süsledik ki, hiçbir gediği (kusuru) yoktur. Kàf Sûresi, 50:6-11.

                        Dipnot-4 “(Hayata yeniden) çıkış da işte böyledir.” Kàf Sûresi, 50:11.

                        Dipnot-5 Yâsin Sûresi, 36:1-3.

                        Dipnot-6 Yâsin Sûresi, 36:78-79.[/NOT]


                        Hak: doğru, gerçek; her şeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) acip: hayret verici, şaşırtıcı
                        beyan: açıklama (bk. b-y-n) bidayeten: başlangıçta
                        ferman etmek: buyurmak hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                        hüccet: delil ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)
                        inkar: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) i’câzlı: bir benzerini yapmakta başkalarını aciz bırakacak şekilde mucizeli (bk. a-c-z)
                        kasem: yemin kat’î: kesin
                        kelâm: söz (bk. k-l-m) keyfe: “nasıl?”
                        keyfiyet: nitelik, özellik kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
                        lâfz: ifade, kelime lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
                        makam-ı ispat: ispat makamı makam-ı tâzim: saygı makamı (bk. a-ẓ-m)
                        resul: peygamber (bk. r-s-l) risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)
                        sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                        tafsil: ayrıntı yakinî: şüphe edilmeyecek kesinlikte (bk. y-ḳ-n)
                        zikretmek: anmak, belirtmek îcazlı: az sözle çok mânâlar anlatarak, özlü sözlü (bk. v-c-z)
                        #792328
                        Anonim

                          inşa edip hayat vermişse O diriltecek.” Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatinin üçüncü temsilinde tasvir edildiği gibi, bir zat, göz önünde, bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese, “Şu zat, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar, tabur nizamı altına getirebilir.” Sen, ey insan, desen, “İnanmam”; ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi, hiçten, yeniden, ordu-misal bütün hayvânat ve sair zîhayatın tabur-misal cesetlerini kemâl-i intizamla ve mizan-ı hikmetle o bedenlerin zerrâtını ve letâifini emr-i كُنْ فَيَكُونُ blank.gif1 ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hattâ her baharda rû-yi zeminde yüz binler ordu-misal zevilhayat envâlarını, taifelerini icad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışmış zerrât-ı esasiye ve ecza-yı asliyeyi bir sayha ile, sur-u İsrâfil’in borusuyla nasıl toplayabilir, istib’âd suretinde denilir mi? Denilse, eblehçesine bir divaneliktir.

                          Makam-ı irşadda beyanat-ı Kur’âniye o derece müessir ve rakiktir ve o derece mûnis ve şefiktir ki, şevk ile ruhu, zevk ile kalbi, aklı merakla ve gözü yaşla doldurur. Binler misallerinden yalnız şu

                          ثُمَّ قَسَتْ قُلوُبُكُمْ مِنْ بَعْدِ ذٰلِكَ فَهِىَ كَالْحِجَارَةِ اَوْ اَشَدُّ قَسْوَةً blank.gif2


                          ilâ âhir. Yirminci Sözün Birinci Makamında, üçüncü âyet mebhasinde ispat ve izah edildiği gibi, Benî İsrail’e der: “Mûsâ Aleyhisselâmın asâsı gibi bir mu’cizesine karşı sert taş, on iki gözünden çeşme gibi yaş akıttığı halde, size ne olmuş ki, Mûsâ Aleyhisselâmın bütün mu’cizâtına karşı lâkayt kalıp gözünüz kuru, yaşsız, kalbiniz katı, ateşsiz duruyor?” O Sözde şu mânâ-yı irşadî izah edildiği için, oraya havale ederek burada kısa kesiyorum.

                          Makam-ı ifham ve ilzamda binler misallerinden yalnız şu iki misale bak.

                          [NOT]Dipnot-1 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

                          Dipnot-2 “Sonra, bütün bunların ardından, kalbiniz yine katılaştı. Sanki taş kesildi, hattâ taştan da katılaştı.” Bakara Sûresi, 2:74.[/NOT]



                          Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Benî İsrail: İsrailoğulları
                          Mûsâ: (bk. bilgiler) Sûr-u İsrâfil: Allah’ın emri ile Hz. İsrafil’in kıyamet kopacağı zaman üfleyeceği boru (bk. bilgiler-İsrafil)
                          Zât-ı Kadîr-i Alîm: herşeye gücü yeten ve herşeyi bilen zât, Allah (bk. ḳ-d-r; a-l-m) asâ: baston
                          beyanat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın açıklamaları (bk. b-y-n) divane: akılsız, deli
                          eblehçe: ahmakça ecza-yı asliye: asıl parçalar (bk. c-z-e)
                          efrad: fertler (bk. f-r-d) envâ: türler, çeşitler
                          hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
                          icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r)
                          inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) inşa etmek: yaratmak, vücuda getirmek (bk. n-ş-e)
                          istib’âd: inkâr, akıldan uzak görme istirahat: dinlenme
                          izah: açıklama karn: asır, çağ, devir
                          kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) letaif: latifeler, duyular (bk. l-ṭ-f)
                          lâkayt: ilgisiz makam-ı ifham ve ilzam: karşı tarafı susturma, âciz bırakma makamı
                          makam-ı irşad: doğru yolu gösterme makamı (bk. r-ş-d) mebhas: bahis, kısım
                          mizan-ı hikmet: hikmet terazisi (bk. v-z-n; ḥ-k-m) mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)
                          mânâ-yı irşadî: doğru yolu gösterici mânâ (bk. r-ş-d) mûnis: sevimli, dost
                          müessir: tesirli, etkili nizam: düzen (bk. n-ẓ-m)
                          ordu-misal: ordu gibi (bk. m-s̱-l) rakik: ince, nazik
                          rû-yi zemin: yeryüzü sair: diğer
                          sayha: sesleniş suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                          tabur-misal: tabur gibi (bk. m-s̱-l) taife: topluluk
                          tasvir etmek: anlatmak, ifade etmek (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
                          teşkil etmek: meydana getirmek zerrât: zerreler
                          zerrât-ı esasiya: temel zerreler zevilhayat: canlılar (bk. ḥ-y-y)
                          zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) şefik: çok şefkatli (bk. ş-f-ḳ)
                          #792329
                          Anonim
                            وَاِنْ كُنْتُمْ فِى رَيْبٍ مِمَّا نَزَّلْناَ عَلٰى عَبْدِناَ فَاْتوُا بِسُورَةٍ مِنْ مِثْلِهِ وَادْعُوا شُهَدَاۤءَكُمْ مِنْ دُونِ اللهِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ blank.gif1


                            Yani, “Eğer bir şüpheniz varsa, size yardım edecek, şehadet edecek bütün büyüklerinizi ve taraftarlarınızı çağırınız, birtek sûresine bir nazire yapınız.” İşârâtü’l-İ’câz’da izah ve ispat edildiği için, burada yalnız icmâline işaret ederiz. Şöyle ki:

                            Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan diyor:

                            Ey ins ve cin! Eğer Kur’ân kelâm-ı İlâhî olduğunda şüpheniz varsa, bir beşer kelâmı olduğunu tevehhüm ediyorsanız, haydi, işte meydan, geliniz! Siz dahi ona Muhammedü’l-Eminblank.gif2 dediğiniz zat gibi okumak yazmak bilmez, kıraat ve kitabet görmemiş bir ümmîden bu Kur’ân gibi bir kitap getiriniz, yaptırınız.

                            Bunu yapamazsanız, haydi, ümmî olmasın, en meşhur bir edip, bir âlim olsun.
                            Bunu da yapamazsanız, haydi, birtek olmasın, bütün büleganız, hutebânız, belki bütün geçmiş beliğlerin güzel eserlerini ve bütün gelecek ediplerin yardımlarını ve ilâhlarınızın himmetlerini beraber alınız, bütün kuvvetinizle çalışınız, şu Kur’ân’a bir nazire yapınız.

                            Bunu da yapamazsanız, haydi, kabil-i taklit olmayan hakaik-i Kur’âniyeden ve mânevî çok mu’cizâtından kat’-ı nazar, yalnız nazmındaki belâğatine nazire olarak bir eser yapınız.

                            blank.gif3 فَاْتوُا بِعَشْرِ سُوَرٍ مِثْلِهِ مُفْتَرَياَتٍ ilzamıyla der: Haydi, sizden mânânın doğruluğunu istemiyorum. Müftereyat ve yalanlar ve bâtıl hikâyeler olsun.

                            Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, bütün Kur’ân kadar olmasın, yalnız
                            بِعَشْرِ سُوَرٍ on sûresine nazire getiriniz.

                            Bunu da yapamıyorsunuz. Haydi, birtek sûresine nazire getiriniz.
                            Bu da çoktur. Haydi, kısa bir sûresine bir nazire ibraz ediniz.

                            [NOT]Dipnot-1 Bakara Sûresi, 2:23.

                            Dipnot-2 bk. Muhammed İbni İshak, Sîratü İbni İshak 2:57; Burhanuddin el-Halebî, Sîratü’l-Halebiyye 2:391.

                            Dipnot-3 Hud Sûresi, 11:13[/NOT]



                            Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Muhammedü’l-Emin: güvenilir Muhammed (bk. ḥ-m-d; e-m-n)
                            beliğ: maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ)
                            beşer: insan bâtıl: yalan, gerçek dışı
                            bülega: belâğatçiler, edebiyatçılar (bk. b-l-ğ) edip: edebiyatçı
                            hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân hakikatleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ) himmet: yardım
                            hutebâ: hatipler (bk. ḫ-ṭ-b) ibraz etmek: ortaya koymak, göstermek
                            icmâl: özet (bk. c-m-l) ilzam: susturma, mağlup etme
                            ins: insan izah: açıklama
                            kabil-i taklit: taklidi mümkün kat-ı nazar: dikkate almama (bk. n-ẓ-r)
                            kelâm: söz (bk. k-l-m) kelâm-ı İlâhî: Allah kelâmı (bk. k-l-m; e-l-h)
                            kitabet: yazma (bk. k-t-b) kıraat: okuma
                            meşhur: tanınmış mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z)
                            müftereyat: uydurmalar nazire: benzeri, misli (bk. n-ẓ-r)
                            nazm: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m) tevehhüm etmek: zannetmek, sanmak
                            ümmî: tahsil görmemiş, okuma yazma bilmeyen şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
                            #792331
                            Anonim

                              Hattâ, madem bunu da yapmazsanız ve yapamazsınız. Hem bu kadar muhtaç olduğunuz halde—çünkü haysiyet ve namusunuz, izzet ve dininiz, asabiyet ve şerefiniz, can ve malınız, dünya ve âhiretiniz buna nazire getirmekle kurtulabilir. Yoksa dünyada haysiyetsiz, namussuz, dinsiz, şerefsiz, zillet içinde, can ve malınız helâkette mahvolup ve âhirette blank.gif1 فَاتَّقُوا النَّارَ الَّتِى وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ işaretiyle, Cehennemde haps-i ebedî ile mahkûm ve sanemlerinizle beraber ateşe odunluk edeceksiniz.

                              Hem madem sekiz mertebe aczinizi anladınız. Elbette sekiz defa, Kur’ân dahi mu’cize olduğunu bilmekliğiniz gerektir. Ya imana geliniz veyahut susunuz, Cehenneme gidiniz!

                              İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın makam-ı ifhamdaki ilzamına bak ve de: لَيْسَ بَعْدَ بَيَانِ الْقُرْاٰنِ بَياَنٌ Evet, beyan-ı Kur’ân’dan sonra beyan olamaz ve hacet kalmaz.

                              İkinci misal:

                              فَذَكِّرْ فَمَاۤ اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلاَ مَجْنُونٍ أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ أَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهٰذَا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ فَلْيَاْتوُا بِحَدِيثٍ مِثْلِهِ اِنْ كَانُوا صَادِقِينَ اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَ اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ بَلْ لاَيوُقِنُونَ اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَاۤئِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَ اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ فِيهِ فَلْيَأْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُبِينٍ اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَ اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ اَمْ عِنْدَهُمُ

                              [NOT]Dipnot-1 “Yakıtı insanlar ve taşlar olan Cehennem ateşinden sakının.” Bakara Sûresi, 2:24.[/NOT]



                              Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
                              asabiyet: ırkçılık, kendi akraba ve milletini aşırı derecede kayırma gayreti beyan: açıklama (bk. b-y-n)
                              beyan-ı Kur’ân: Kur’ân’ın açıklaması (bk. b-y-n) hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c)
                              haps-ı ebedî: sonsuz hapis (bk. e-b-d) haysiyet: itibar, şeref, değer
                              helâket: yok oluş ilzam: susturma, mağlup etme
                              izzet: şeref, üstünlük (bk. a-z-z) makam-ı ifham: delille susturma makamı
                              mertebe: kat, derece misal: örnek (bk. m-s̱-l)
                              mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) nazire: benzeri, misli (bk. n-ẓ-r)
                              sanem: put zillet: alçaklık, aşağılık
                              âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                              #792332
                              Anonim
                                عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبوُنَ اَمْ يُرِيدُونَ كَيْداً فَالَّذِينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَكِيدُونَ اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللهِ سُبْحَانَ اللهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ blank.gif1


                                İşte, şu âyâtın binler hakikatlerinden yalnız beyan-ı ifhâmiyeye misal için bir hakikatini beyan ederiz. Şöyle ki:اَمْ ، اَمْ blank.gif2 lâfzıyla on beş tabaka istifham-ı inkârî-i taaccübî ile ehl-i dalâletin bütün aksâmını susturur ve şübehâtın bütün menşelerini kapatır. Ehl-i dalâlet için, içine girip saklanacak şeytanî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalâlet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı bırakmıyor, başını eziyor. Herbir fıkrada, bir taifenin hülâsa-i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tabirle iptal eder, ya butlanı zahir olduğundan sükûtla butlanını bedâhete havale eder, veya başka âyetlerde tafsilen reddedildiği için burada mücmelen işaret eder.

                                Meselâ, birinci fıkra blank.gif3 وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِى لَهُ âyetine işaret eder. On beşinci fıkra ise blank.gif4 لَوْ كَانَ فِيهِمَاۤ اٰلِهَةٌ اِلاَّ اللهُ لَفَسَدَتَا âyetine remzeder. Daha sair fıkraları buna kıyas et. Şöyle ki:

                                Başta diyor: Ahkâm-ı İlâhiyeyi tebliğ et. Sen kâhin değilsin. Zira kâhinin sözleri karışık ve tahminîdir; seninki hak ve yakinîdir. Mecnun olamazsın; düşmanın dahi senin kemâl-i aklına şehadet eder.

                                [NOT]Dipnot-1 “Sen öğüt vermeye devam et. Rabbinin sana verdiği peygamberlik nimeti hakkı için, sen ne bir kâhinsin, ne de bir mecnun. • Yoksa onlar “O bir şâirdir, biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz” mu diyorlar? • Sen “Bekleyedurun,” de. “Ben de sizinle beraber bekliyorum.” • Onlar akıllarını kullanarak mı bunu söylüyorlar, yoksa onlar sırf bir azgınlar gürûhu mudur? • Yahut Kur’ân’ı kendisi mi uydurdu diyorlar? Doğrusu onların îmân etmeye niyetleri yoktur. • Eğer doğru söylüyorlarsa, Kur’ân’ın benzeri bir söz getirsinler. • Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar? Veya kendi kendilerini mi yaratıyorlar? • Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattı? Doğru onların düşünüp îmân etmeye niyetleri yoktur. • Yoksa Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Veya kâinatın tedbir ve idaresini onlar mı ele geçirdi? • Yoksa göklere çıkıp da gök ehlinin haberlerini dinlemek için bir merdivenleri mi var? Öyle ise dinleyicileri, işittiklerine dair açık bir delil getirsin. • Yoksa kız çocukları Onun, erkek çocuklar da sizin mi? • Yoksa sen onlardan bir ücret istedin de onlar ağır bir borç altına mı girdiler? • Yoksa gaybın ilmi onların yanında da oradan mı alıp yazıyorlar? • Yoksa sana bir tuzak mı kurmak istiyorlar? Fakat o kâfirler tuzağa düşecek olanların tâ kendileridir. • Yoksa onların Allah’tan başka bir ilâhı mı var? Allah onların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Tûr Sûresi, 52:29-43.

                                Dipnot-2 Yoksa, yoksa…

                                Dipnot-3 “Biz ona şiir öğretmedik. Bu ona yakışmaz da.” Yâsin Sûresi, 36:69.

                                Dipnot-4 “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, ikisi de harap olup giderdi.” Enbiyâ Sûresi, 21:22.[/NOT]



                                ahkâm-ı İlâhiye: Allah’ın hükümleri (bk. ḥ-k-m; e-l-h) aksâm: kısımlar
                                bedâhet: açıklık, aşikâr olma beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
                                beyan-ı ifhâmiye: delillerle susturma anlatımı (bk. b-y-n) butlan: bâtıl oluş
                                ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) hülâsa-i fikr-i küfrî: küfür düşüncesinin özeti (bk. f-k-r; k-f-r)
                                istifham-i inkârî-i taaccübî: “yoksa…?” diyerek şaşkınlığı ifade eder tarzda olumsuz yönde soru sorma (bk. n-k-r) kemâl-i akl: aklın mükemmelliği (bk. k-m-l)
                                kâhin: gelecekten haber veren kimse lâfz: ifade, kelime
                                mecnun: deli, akılsız menşe: kaynak
                                mücmelen: kısaca, özetle (bk. c-m-l) perde-i dalâlet: inançsızlık perdesi (bk. ḍ-l-l)
                                remzetmek: işaret etmek sükût: sessiz kalma, susma
                                tafsilen: ayrıntılı olarak taife: topluluk
                                tebliğ etmek: bildirmek (bk. b-l-ğ) yakinî: şüphe edilmeyecek derece kesinlik (bk. y-ḳ-n)
                                zahir: açık, görünür (bk. ẓ-h-r) âyât: âyetler
                                şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şübehât: şüpheler
                                #792333
                                Anonim

                                  أَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ blank.gif1 Âyâ, acaba muhakemesiz, âmi kâfirler gibi, sana şair mi diyorlar? Senin helâketini mi bekliyorlar? Sen de: “Bekleyiniz, ben de bekliyorum.” Senin parlak, büyük hakikatlerin şiirin hayalâtından münezzeh ve tezyinatından müstağnidir.

                                  أَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلاَمُهُمْ بِهٰذَا blank.gif2 Yahut, acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi, “Aklımız bize yeter” deyip sana ittibâdan istinkâf mı ederler? Halbuki, akıl ise sana ittibâı emreder. Çünkü bütün dediğin makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.

                                  اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ blank.gif3 Yahut inkârlarına sebep, tâği zalimler gibi, Hakka serfuru etmemeleri midir? Halbuki, mütecebbir zalimlerin rüesaları olan Firavunların, Nemrudların akıbetleri malûmdur.

                                  اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُ بَلْ لاَ يُؤْمِنُونَ blank.gif4 Veyahut yalancı, vicdansız münafıklar gibi, “Kur’ân senin sözlerindir” diye seni itham mı ediyorlar? Halbuki, tâ şimdiye kadar Muhammedü’l-Emin diyerek, içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların imana niyetleri yoktur. Yoksa Kur’ân’ın âsâr-ı beşeriye içinde bir nazirini bulsunlar.

                                  اَم خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ blank.gif5 Veyahut, kâinatı abes ve gayesiz itikad eden felâsife‑i abesiyyun gibi, kendilerini başıboş, hikmetsiz, gayesiz, vazifesiz, hâlıksız mı zannediyorlar? Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evâmir-i İlâhiyeye musahharlardır.

                                  [NOT]Dipnot-1 “Yoksa onlar “O bir şâirdir, biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz” mu diyorlar?” Tûr Sûresi, 52:30.

                                  Dipnot-2 “Yoksa bunu onlara akılları mı söylüyor?” Tûr Sûresi, 52:32.

                                  Dipnot-3 “Yoksa onlar sırf bir azgınlar gürûhu mudur?” Tûr Sûresi, 52:32.

                                  Dipnot-4 “Yahut Kur’ân’ı kendisi mi uydurdu diyorlar? Doğrusu onların iman etmeye niyetleri yoktur.” Tûr Sûresi, 52:33.

                                  Dipnot-5 “Yoksa onlar bir yaratıcı olmaksızın mı yaratıldılar?” Tûr Sûresi, 52:35.[/NOT]



                                  Firavun: (bk. bilgiler) Muhammedü’l-Emin: güvenilir Muhammed (bk. ḥ-m-d; e-m-n)
                                  Nemrud: (bk. bilgiler) abes: boş ve faydasız
                                  akıbet: son, netice evâmir-i İlâhiye: Allah’ın emirleri (bk. e-l-h)
                                  felâsife-i abesiyyun: içi kof olan faydasız felsefeyle uğraşan filozoflar feylesof: felsefeci
                                  hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayalât: hayaller (bk. ḫ-y-l)
                                  helâket: yok oluş hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                                  hâlık: yaratıcı (bk. ḫ-l-ḳ) istinkâf etmek: kabul etmemek, çekimser kalmak
                                  itham: suçlama itikad etmek: inanmak
                                  ittibâ: tabi olma, uyma kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                                  makul: akla uygun malûm: bilinen (bk. a-l-m)
                                  mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhakemesiz: akıl yürütüp doğru netice elde edemeyen (bk. ḥ-k-m)
                                  musahhar: boyun eğen muvazzaf: vazifeli, görevli
                                  münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen münezzeh: kusur ve eksiklikten yüce, temiz (bk. n-z-h)
                                  müsmir: meyveli müstağnî: ihtiyaç duymayan (bk. ğ-n-y)
                                  mütecebbir: zorba müzeyyen: süslü (bk. z-y-n)
                                  nazir: benzer (bk. n-ẓ-r) rüesa: reisler, başkanlar
                                  serfuru: baş eğme tezyinat: süslemeler (bk. z-y-n)
                                  tâği: azgın (bk. t-ğ-y) zerre: atom
                                  âmi: cahil âsâr-ı beşeriye: insan eserleri
                                  âyâ: acaba
                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 135)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.