• Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 106 ile 120 arası (toplam 135)
  • Yazar
    Yazılar
  • #794776
    Anonim

      Lâkin onların gözleri açık; defineyi ihata eder. Definede ne var, ne yok, görür. O defineyi öyle bir tenasüp ve intizam ve insicamla tavsif eder, beyan eder ki, hakikî hüsn-ü cemâli gösterir.
      Meselâ, âyet-i

      وَاْلاَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَالسَّمٰوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ blank.gif1
      يَوْمَ نَطْوِى السَّمَاۤءَ كَطَىِّ السِّجِلِّ لِلْكُتُبِ blank.gif2


      ifade ettikleri azamet-i rububiyeti gördüğü gibi,

      اِنَّ اللهَ لاَ يَخْفٰى عَلَيْهِ شَىْءٌ فِى اْلاَرْضِ وَلاَ فِى السَّمَاۤءِ هُوَ الَّذِى يُصَوِّرُكُمْ فِى اْلاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَاۤءُ blank.gif3 مَا مِنْ دَاۤبَّةٍ اِلاَّ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا blank.gif4 وَكَأَيِّنْ مِنْ دَاۤبَّةٍ لاَ تَحْمِلُ رِزْقَهَا اَللهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ blank.gif5

      ifade ettikleri şümul-ü rahmeti görüyor, gösteriyor. Hem

      خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَجَعَلَ الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ blank.gif6


      ifade ettiği vüs’at-i hallâkıyeti görüp gösterdiği gibi,

      خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ blank.gif7


      ifade ettiği şümul-ü tasarrufu ve ihata-i rububiyeti görüp gösterir.

      يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهاَ blank.gif8


      ifade ettiği hakikat-i azîme ile

      [NOT]Dipnot-1 “Kıyamet gününde yeryüzü bütünüyle Onun kabza-i tasarrufundadır. Gökler de Onun yed-i kudretinde dürülmüştür.” Zümer Sûresi, 39:67.

      Dipnot-2 “O gün semâyı, kitap sahifelerini dürer gibi düreriz.” Enbiyâ Sûresi, 21:104.

      Dipnot-3 “Ne yerde ve ne de gökte hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz. Annelerinizin rahimlerinde size dilediği gibi bir suret veren de Odur.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:5-6.

      Dipnot-4 “Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.” Hûd Sûresi, 11:56.

      Dipnot-5 “Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir.” Ankebut Sûresi, 29:60.

      Dipnot-6 “Gökleri ve yeri yarattı, karanlıkları ve aydınlığı var etti.” En’âm Sûresi, 6:1.

      Dipnot-7 “Sizi de, yaptıklarınızı da yarattı.” Sâffât Sûresi, 37:96.

      Dipnot-8 “Yeryüzünü ölümünün ardından diriltir.” Rum Sûresi, 30:50.[/NOT]


      azamet-i rububiyet: rububiyetin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; r-b-b) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
      hakikat-i azîme: büyük gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m) hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      hüsn-ü cemâl: güzellik ve parlaklık (bk. ḥ-s-n; c-m-l) ihata etmek: kuşatmak
      ihata-i rububiyet: rububiyetinin kapsayıcılığı (bk. r-b-b) insicam: düzgün akış, uyumluluk
      intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) tavsif etmek: özellikliklerini anlatmak (bk. v-ṣ-f)
      tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) vüs’at-i hallâkıyet: yaratıcılığın genişliği (bk. ḫ-l-ḳ)
      şümul-u rahmet: rahmetin kapsamı (bk. r-ḥ-m) şümul-ü tasarruf: tasarrufun kapsamı (bk. ṣ-r-f)
      #794777
      Anonim
        وَاَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِblank.gif1


        ifade ettiği hakikat-i kerîmâneyi

        وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ blank.gif2


        ifade ettiği hakikat-i azîme-i hâkimâne-i âmirâneyi görür, gösterir.

        اَوَلَمْ يَرَوْا اِلَى الطَّيْرِ فَوْقَهُمْ صَاۤفَّاتٍ وَيَقْبِضْنَ مَايُمْسِكُهُنَّ اِلاَّ الرَّحْمَنُ اِنَّهُ بِكُلِّ شَىْءٍ بَصِيرٌ blank.gif3


        ifade ettikleri hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâneyi

        وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَلاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا blank.gif4

        ifade ettiği hakikat-i azîme ile

        وَهُوَ مَعَكُمْ اَيْنَ مَا كُنْتُمْ blank.gif5


        ifade ettiği hakikat-i rakîbâneyi

        هُوَ اْلاَوَّلُ وَاْلاٰخِرُ وَالظَّاهِرُ وَالْباَطِنُ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ blank.gif6


        ifade ettiği hakikat-i muhita gibi

        وَلَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ blank.gif7


        ifade ettiği akrebiyeti

        تَعْرُجُ الْمَلٰۤئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ فِى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْسِينَ اَلْفَ سَنَةٍ blank.gif8

        [NOT]Dipnot-1 “Rabbin balarısına ilham etti.” Nahl Sûresi, 16:68.

        Dipnot-2 “Güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı.” A’râf Sûresi, 7:54.

        Dipnot-3 “Üzerlerinde dizi dizi kanat çırpıp duran kuşları da mı görmüyorlar? Onları havada tutan Rahmân’dan başkası değildir. O herşeyi hakkıyla görür.” Mülk Sûresi, 67:19.

        Dipnot-4 “Onun hâkimiyet ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez.” Bakara Sûresi, 2:255.

        Dipnot-5 “Nerede olsanız O sizinledir.” Hadid Sûresi, 57:4.

        Dipnot-6 “O Evveldir, Âhirdir, Zâhirdir, Bâtındır. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Hadid Sûresi, 57:3.

        Dipnot-7 “And olsun ki insanı Biz yarattık; nefsinin ona ne vesvese verdiğini de biliriz. Çünkü Biz ona şahdamarından daha yakınız.” Kaf Sûresi, 50:16.

        Dipnot-8 “Melekler ve Cebrâil, elli bin sene uzunluğunda olan bir günde, Allah’ın emrini almak üzere Arşa yükselirler.” Meâric Sûresi, 70:4.[/NOT]



        akrebiyet: çok yakınlık; Allah’ın kula yakınlığı hakikat-i azîme: büyük gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m)
        hakikat-i azîme-i hâkimâne-i âmirâne: büyük bir âmire ve hâkime yakışan büyük hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m; ḥ-k-m) hakikat-i kerîmâne: ihsan ve ikramda bulunma gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-r-m)
        hakikat-i muhita: herşeyi kuşatan gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i rahîmâne-i müdebbirâne: merhamet ve tedbirle iş gören bir zâta yakışan hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; r-ḥ-m; d-b-r)
        hakikat-i rakîbâne: herşeyi gözetleyen bir zâta yakışan hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        #794778
        Anonim

          işaret ettiği hakikat-i ulviyeyi

          اِنَّ اللهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَاْلاِحْسَانِ وَاِيتَاۤئِ ذِى الْقُرْبٰى وَيَنْهٰى عَنِ الْفَحْشَاۤءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْىِ blank.gif1


          ifade ettiği hakikat-i câmia gibi bütün uhrevî ve dünyevî, ilmî ve amelî erkân-ı sitte-i imaniyenin herbirisini tafsilen, erkân-ı hamse-i İslâmiyenin herbirisini kasten ve cidden ve saadet-i dâreyni temin eden bütün düsturları görür, gösterir. Muvazenesini muhafaza edip, tenasübünü idame edip, o hakaikın heyet-i mecmuasının tenasübünden hasıl olan hüsün ve cemâlin menbaından, Kur’ân’ın bir i’câz-ı mânevîsi neş’et eder.

          İşte şu sırr-ı azîmdendir ki, ulema-i ilm-i kelâm, Kur’ân’ın şakirtleri oldukları halde, bir kısmı onar cilt olarak erkân-ı imaniyeye dair binler eser yazdıkları halde, Mutezile gibi aklı nakle tercih ettikleri için, Kur’ân’ın on âyeti kadar vuzuhla ifade ve kat’î ispat ve ciddî ikna edememişler. Adeta onlar, uzak dağların altında lâğım yapıp, borularla tâ âlemin nihayetine kadar silsile-i esbabla gidip orada silsileyi keser, sonra âb-ı hayat hükmünde olan marifet-i İlâhiyeyi ve vücud-u Vâcibü’l-Vücudu ispat ederler.

          Âyet-i kerime ise, herbirisi birer asâ-yı Mûsâ gibi, her yerde suyu çıkarabilir, herşeyden bir pencere açar, Sâni-i Zülcelâli tanıttırır. Kur’ân’ın bahrinden tereşşuh eden Arabî Katre risalesinde ve sair Sözlerde şu hakikat fiilen ispat edilmiş ve göstermişiz.

          İşte, hem şu sırdandır ki, bâtın-ı umura gidip, sünnet-i seniyyeye ittibâ etmeyerek,

          [NOT]Dipnot-1 “Allah adaleti, iyilik yapmayı ve iyi kullukta bulunmayı, akrabaya ikram etmeyi emreder; fuhşiyâtı, kötülüğü ve azgınlığı yasaklar.” Nahl Sûresi, 16:90.[/NOT]


          Arabî: Arapça Mutezile: aklı temel kabul ederek Kur’ân ve Sünneti kendi akıllarına uydurmaya çalışan ehl-i sünnet dışı batıl bir mezhep
          Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi san’atla yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) amelî: amelle ilgili
          asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın mu’cizeli deyneği bahr: deniz
          bâtın-ı umur: işlerin içyüzleri, görünmeyen yönleri cemâl: güzellik (bk. c-m-l)
          cidden: ciddî olarak dünyevî: dünyayla ilgili
          düstur: kural, prensip erkân-ı hamse-i İslâmiye: İslâmın beş şartı (bk. r-k-n; s-l-m)
          erkân-ı imaniye: imanın şartları (bk. r-k-n; e-m-n) erkân-ı sitte-i imaniye: imanın altı şartı (bk. r-k-n; e-m-n)
          hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hakikat-i câmia: çok mânâları içinde toplayan hakikat (bk. ḥ-ḳ-ḳ; c-m-a) hakikat-i ulviye: yüce gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          hasıl olmak: meydana gelmek heyet-i mecmua: birşeyin geneli, bütün (bk. c-m-a)
          hüsün: güzellik (bk. ḥ-s-n) idame: devam
          ilmî: ilimle ilgili (bk. a-l-m) ittibâ etmek: uymak
          i’câz-ı mânevi: mânevî mu’cizelik (bk. a-c-z; a-n-y) kasten: isteyerek
          katre: damla kat’î: kesin
          marifet-i İlâhiye: Allah’ı bilme ve tanıma (bk. a-r-f; e-l-h) menba: kaynak
          muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muvazene: denge (bk. v-z-n)
          nakl: Kur’ân-ı Kerim, hadis-i şerif gibi İslâmın asıl kaynakları neş’et etmek: meydana gelmek, doğmak
          nihayet: son saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
          sair: diğer silsile: zincir
          silsile-i esbab: sebepler zinciri (bk. s-b-b) sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n)
          sırr-ı azîm: büyük sır (bk. a-ẓ-m) tafsilen: ayrıntılı olarak
          tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) tereşşuh etmek: sızmak
          uhrevî: âhiretle ilgili (bk. e-ḫ-r) ulema-i ilm-i kelâm: kelâm âlimleri (bk. a-l-m; k-l-m)
          vuzuh: açıklık vücud-u Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah’ın varlığı (bk. v-c-d; v-c-b)
          âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) âlem: dünya (bk. a-l-m)
          şakirt: talebe, öğrenci
          #794779
          Anonim

            meşhudatına itimad ederek yarı yoldan dönen ve bir cemaatin riyasetine geçip bir fırka teşkil eden firak-ı dâllenin bütün imamları, hakaikın tenasübünü, muvazenesini muhafaza edemediğindendir ki, böyle bid’aya, dalâlete düşüp bir cemaat-i beşeriyeyi yanlış yola sevk etmişler. İşte bunların bütün aczleri, âyât-ı Kur’âniyenin i’câzını gösterir.

            endOfSection.gifendOfSection.gif

            Hâtime

            Kur’ân’ın lemeât-ı i’câzından iki lem’a-i i’câziye On Dokuzuncu Sözün On Dördüncü Reşhasında geçmiştir ki, bir sebeb-i kusur zannedilen tekraratı ve ulûm-u kevniyede icmâli, herbiri birer lem’a-i i’câzın menbaıdır. Hem Kur’ân’da, mu’cizât-ı enbiya yüzünde parlayan bir lem’a-i i’câz-ı Kur’ân, Yirminci Sözün İkinci Makamında vâzıhan gösterilmiştir. Daha bunlar gibi, sair Sözlerde ve risale-i Arabiyemde çok lemeât-ı i’câziye zikredilip, onlara iktifâen yalnız şunu deriz ki:

            Bir mu’cize-i Kur’âniye daha şudur ki: Nasıl bütün mu’cizât-ı enbiya Kur’ân’ın bir nakş-ı i’câzını göstermiştir. Öyle de, Kur’ân, bütün mu’cizâtıyla bir mu’cize-i Ahmediye (a.s.m.) olur ve bütün mu’cizât-ı Ahmediye (a.s.m.) dahi Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ki, Kur’ân’ın Cenâb-ı Hakka karşı nisbetini gösterir; ve o nisbetin zuhuruyla herbir kelimesi bir mu’cize olur. Çünkü, o vakit birtek kelime, bir çekirdek gibi, bir şecere-i hakaikı mânen tazammun edebilir. Hem merkez-i kalb gibi, hakikat-i uzmânın bütün âzâsına münasebettar olabilir. Hem bir ilm-i muhite ve nihayetsiz bir iradeye istinad ettiği için, hurufuyla, heyetiyle, vaziyetiyle, mevkiiyle hadsiz eşyaya bakabilir. İşte, şu sırdandır ki,


            Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) acz: acizlik (bk. a-c-z)
            bid’a: sonradan uydurulan ve dine zarar verecek yenilikler (bk. b-d-a) cemaat: topluluk (bk. c-m-a)
            cemaat-i beşeriye: insan toplulu-ğu (bk. c-m-a) dalâlet: hak yoldan, inançsızlık sapkınlık (bk. ḍ-l-l)
            firak-ı dâlle: hak yoldan sapmış, inançsız gruplar (bk. ḍ-l-l) fırka: grup
            hadsiz: sayısız hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
            hakikat-i uzmâ: en büyük gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m) heyet: genel, bütün
            huruf: harfler hâtime: sonuç, son bölüm
            icmâl: özetleme (bk. c-m-l) iktifâen: yeterli görerek
            ilm-i muhit: herşeyi içine alan ilim (bk. a-l-m) irade: dileme, tercih ve seçim yapma gücü (bk. r-v-d)
            istinad etmek: dayanmak (bk. s-n-d) itimad etmek: güvenmek
            i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) lemeât-i i’câziye: mu’cizelik parıltıları (bk. a-c-z)
            lem’a-i i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) menba: kaynak
            merkez-i kalb: kalbin merkezi mevki: konum, yer
            meşhudat: görünen ve bilinen şeyler (bk. ş-h-d) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
            muvazene: denge (bk. v-z-n) mu’cize: Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstülük (bk. a-c-z)
            mu’cize-i Ahmediye: Peygamberimizin mu’cizesi (bk. a-c-z; ḥ-m-d) mu’cize-i Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizesi (bk. a-c-z)
            mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) mu’cizât-ı enbiya: peygamberlerin mu’cizeleri (bk. a-c-z; n-b-e)
            münasebettar: ilgili, bağlantılı (bk. n-s-b) nakş-ı i’câz: mu’cizelik nakşı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z)
            nihayetsiz: sonsuz nisbet: bağ (bk. n-s-b)
            reşha: sızıntı risale-i Arabiye: Arapça risale (bk. r-s-l)
            riyaset: başkanlık sair: diğer
            sebeb-i kusur: kusur sebebi (bk. s-b-b) tazammun etmek: içine almak
            tekrarat: tekrarlar tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b)
            ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler (bk. a-l-m; k-v-n) vâzıhan: açıkça
            zuhur: görünme (bk. ẓ-h-r) âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın âyetleri
            âzâ: azalar, organlar şecere-i hakaik: gerçekler ağacı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
            #794780
            Anonim

              ulema-i ilm‑i huruf, Kur’ân’ın bir harfinden bir sahife kadar esrar bulduklarını iddia ederler ve dâvâlarını o fennin ehline ispat ediyorlar.

              Risalenin başından şuraya kadar bütün Şuleleri, Şuaları, Lem’aları, Nurları, Ziyaları nazara topla, birden bak. Baştaki dâvâ, şimdi kat’î netice olarak, yani,

              قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰۤى اَنْ يَاْتوُا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لاَ يَاْتوُنَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً blank.gif1


              yı yüksek bir sadâ ile okuyup ilân ediyorlar.

              سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif2
              رَبَّناَ لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَأْناَ blank.gif3
              رَبِّ اشْرَحْ لِى صَدْرِى وَيَسِّرْ لِى اَمْرِى وَاحْلُلْ عُقْدَةً مِنْ لِسَانِى يَفْقَهُوا قَوْلِى blank.gif4

              اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ اَفْضَلَ وَاَجْمَلَ وَاَنْبَلَ وَاَظْهَرَ وَاَطْهَرَ وَاَحْسَنَ وَاَبَرَّ وَاَكْرَمَ وَاَعَزَّ وَاَعْظَمَ وَاَشْرَفَ وَاَعْلٰى وَاَزْكٰى وَاَبْرَكَ وَاَلْطَفَ صَلَوَاتِكَ، وَاَوْفٰى وَاَكْثَرَ وَاَزْيَدَ وَاَرْقٰى وَاَرْفَعَ وَاَدْوَمَ سَلاَمِكَ، صَلاَةً وَسَلاَمًا وَرَحْمَةً وَرِضْوَانًا وَعَفْوًا وَغُفْرَانًا تَمْتَدُّ وَتَزِيدُ بِوَابِلِ سَحَاۤئِبِ مَوَاهِبِ جُودِكَ وَكَرَمِكَ، وَتَنْمُوا وَتَزْكُوا بِنَفَاۤئِسِ شَرَاۤئِفِ لَطَاۤئِفِ جُودِكَ وَمِنَنِكَ، اَزَلِيَّةً بِاَزَلِيَّتِكَ لاَ تَزُولُ، اَبَدِيَّةً بِاَبَدِيَّتِكَ لاَ تَحُولُ، عَلٰى عَبْدِكَ وَحَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ مُحَمَّدٍ خَيْرِ خَلْقِكَ، اَلنُّورِ الْبَاهِرِ اللاَّمِعِ، وَالْبُرْهَانِ الظَّاهِرِ الْقَاطِعِ، وَالْبَحْرِ الزَّاخِرِ، وَالنُّورِ الْغاَمِرِ،

              [NOT]Dipnot-1 “De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” İsrâ Sûresi, 17:88.

              Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.

              Dipnot-3 “Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.

              Dipnot-4 “Ey Rabbim, gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz-tâ ki sözümü iyice anlasınlar.” Tâhâ Sûresi, 20:25-28.[/NOT]



              esrar: sırlar fen: ilim
              kat’î: kesin lem’â: parıltı
              nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r) nur: ışık, aydınlık (bk. n-v-r)
              sadâ: ses ulema-i ilm-i huruf: harflerden mânâ çıkaran âlimler (bk. a-l-m)
              ziya: ışık şua: parıltı
              şule: ışık
              #794781
              Anonim
                وَالْجَمَالِ الزَاهِرِ، وَالْجَلاَلِ الْقَاهِرِ، وَالْكَمَالِ الْفَاخِرِ، صَلاَتَكَ الَّتِى صَلَّيْتَ بِعَظَمَةِ ذَاتِكَ عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ كَذٰلِكَ، صَلاَةً تَغْفِرُبِهَا ذُنُوبَنَا، وَتَشْرَحُ بِهَا صُدُورَنَا، وَتُطَهِّرُ بِهَا قُلوُبَنَا، وَتُرَوِّحُ بِهَا اَرْوَاحَنَا، وَتُقَدِّسُ بِهَا اَسْرَارَنَا، وَتُنَزِّهُ بِهَا خَوَاطِرَنَا وَاَفْكَارَنَا، وَتُصَفِّى بِهَا كُدُورَاتِ مَافِى اَسْرَارِنَا، وَتَشْفِى بِهَاۤ
                اَمْرَاضَنَا، وَتَفْتَحُ بِهَاۤ اَقْفَالَ قُلُوبِنَا blank.gif1
                رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ blank.gif2
                وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ blank.gif3
                اٰمِينْ , اٰمِينْ , اٰمِينْ

                endOfSection.gifendOfSection.gif

                [NOT]Dipnot-1 Allah’ım! Cömertlik ve ikramınla yüklü bulutların çoşkun yağmurları gibi devam edip artan; cömertlik ve in’amlarının değerli, enfes ve lâtif tecellileriyle gelişip çoğalan; ezeliyetine münasip tarzda kesilmeyen ve ebediyetine lâyık şekilde sona ermeyen en üstün, en güzel, en yüce, en zâhir, en temiz, en hoş, en iyi, en değerli, en aziz, en büyük, en şerefli, en yüksek, en pâk, en mübârek ve en lâtif salâvatın; ve en mükemmel, en fazla, en ziyâde, en yüksek, en yüce ve en devamlı selâmın; bir salât ü selâm, bir rahmet ve rıza ve bir af ve mağfiret manasında; göz kamaştıran parlak nur, pek kesin delil, uçsuz bucaksız bir deryâ, aydınlığı pek şiddetli nur, pek parlak güzellik, pek üstün heybet, fevkalâde mükemmel ve yarattıklarının en hayırlısı, kulun, habîbin ve resulün olan Muhammed’in üzerine olsun. Senin yüce zâtına yakışır şekilde ona ve aynı şekilde onun âl ve ashâbına salât et. Allah’ım, bu salâvat sebebiyle günahlarımızı bağışla, gönlümüze ferahlık ver, kalplerimizi temizle, ruhlarımızı rahatlat, sırlarımızı pak eyle, kalbimizden geçenleri ve düşüncelerimizi arındır, sırlarımızdaki bulanıklığı berraklaştır, hastalıklarımıza şifa ver, kalplerimizin kilitlerini aç.

                Dipnot-2 “Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalblerimizi sapıklığa meylettirme. Yüce katından bize bir rahmet bağışla. Muhakkak ki Vehhâb olan, istediklerimizi bize veren ancak Sensin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:8.

                Dipnot-3 “Onların duaları, ‘Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun’ sözleriyle sona erer.” Yûnus Sûresi, 10:10.[/NOT]

                #794807
                Anonim
                  Birinci Zeyl

                  Makam itibâriyle Yirmi Beşinci Söze ilhak edilen zeyillerden Yedinci Şuânın Birinci Makamının On Yedinci Mertebesidir

                  Bu dünyada hayatın gayesi ve hayatın hayatı iman olduğunu bilen bu yorulmaz ve tok olmaz dünya seyyahı ve kainattan Rabbini soran yolcu, kendi kalbine dedi ki:

                  “Aradığımız zâtın sözü ve kelâmı denilen, bu dünyada en meşhur ve en parlak ve en hâkim; ve ona teslim olmayan herkese, her asırda meydan okuyan Kur’an‑ı Mu’cizü’l-Beyan namındaki kitaba müracaat edip, o ne diyor bilelim. Fakat en evvel, bu kitap bizim Hâlıkımızın kitabı olduğunu ispat etmek lâzımdır” diye taharrîye başladı.

                  Bu seyyah, bu zamanda bulunduğu münasebetiyle, en evvel, mânevî i’câz-ı Kur’âniyenin lem’aları olan Risale-i Nur’a baktı ve onun yüz otuz risaleleri, âyât-ı Furkaniyenin nükteleri ve ışıkları ve esaslı tefsirleri olduğunu gördü. Ve Risale-i Nur, bu kadar muannid ve mülhid bir asırda, her tarafa hakaik-i Kur’âniyeyi mücahidâne neşrettiği halde, karşısına kimse çıkamadığından ispat eder ki, onun üstadı ve menbaı ve mercii ve güneşi olan Kur’ân, semâvîdir, beşer kelâmı değildir. Hattâ, Risale-i Nur’un yüzer hüccetlerinden birtek hüccet-i Kur’âniyesi olan Yirmi Beşinci Söz ile On Dokuzuncu Mektubun âhiri, Kur’ân’ın kırk vech ile mu’cize olduğunu öyle ispat etmiş ki, kim görmüşse, değil tenkit ve itiraz etmek, belki ispatlarına hayran olmuş, takdir ederek çok senâ etmiş. Her ne ise…

                  Kur’ân’ın vech-i i’câzını ve hak kelâmullah olduğunu ispat etmek cihetini Risale-i Nur’a havale ederek, yalnız kısa bir işaretle, büyüklüğünü gösteren birkaç noktaya dikkat etti.

                  Birinci Nokta: Nasıl ki Kur’ân, bütün mu’cizatıyla ve hakkaniyetine delil olan bütün hakaikiyle, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın bir mu’cizesidir. Öyle de,

                  Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
                  Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) beşer: insan
                  cihet: yön hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                  hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                  hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâkim: hükmeden, galip (bk. ḥ-k-m)
                  hüccet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın delili ilhak: ekleme
                  i’câz-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z) kelâm: söz (bk. k-l-m)
                  kelâmullah: Allah’ın kelâmı (bk. k-l-m) lem’a: parıltı
                  menba: kaynak merci: kaynak, başvurulacak yer
                  muannid: inatçı mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)
                  mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mücahidâne: cihad ederek (bk. c-h-d)
                  mülhid: dinsiz müracaat etmek: başvurmak
                  nam: isim neşretmek: yaymak
                  nükte: ince ve derin mânâ risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l)
                  semâvî: vahiyle gelmiş (bk. s-m-v) senâ etmek: övmek, yüceltmek
                  seyyah: yolcu taharrî: araştırma, inceleme
                  tefsir: yorum, açıklama (bk. f-s-r) vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
                  vecih: yön, şekil zeyl: ilâve, ek
                  âhir: son (bk. e-ḫ-r) âyât-ı Furkaniye: Hak ile batılı ayıran Kur’ân’ın ayetleri (bk. f-r-ḳ)
                  #794808
                  Anonim

                    Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm da, bütün mu’cizatıyla ve delâil-i nübüvvetiyle ve kemâlât-ı ilmiyesiyle, Kur’ân’ın bir mu’cizesidir ve Kur’ân kelâmullah olduğuna bir hüccet-i kàtıasıdır.

                    İkinci Nokta: Kur’ân, bu dünyada, öyle nuranî ve saadetli ve hakikatli bir surette bir tebdil-i hayat-ı içtimaiye ile beraber, insanların hem nefislerinde, hem kalblerinde, hem ruhlarında, hem akıllarında, hem hayat-ı şahsiyelerinde ve hem hayat-ı içtimaiyelerinde, hem hayat-ı siyasiyelerinde öyle bir inkılâp yapmış ve idame etmiş ve idare etmiş ki, on dört asır müddetinde, her dakikada, altı bin altı yüz altmış altı âyetleri kemâl-i ihtiramla, hiç olmazsa yüz milyondan ziyade insanların dilleriyle okunuyor ve insanları terbiye ve nefislerini tezkiye ve kalblerini tasfiye ediyor, ruhlara inkişaf ve terakki ve akıllara istikamet ve nur ve hayata hayat ve saadet veriyor. Elbette böyle bir kitabın misli yoktur, harikadır, fevkalâdedir, mu’cizedir.

                    Üçüncü Nokta:Kur’ân, o asırdan tâ şimdiye kadar öyle bir belâğat göstermiş ki, Kâbe’nin duvarında altınla yazılan en meşhur ediplerin “Muallâkat-ı Seb’a” nâmıyla şöhretşiar kasidelerini o dereceye indirdi ki, Lebid’in kızı, babasının kasidesini Kâbe’den indirirken demiş: “Âyâta karşı bunun kıymeti kalmadı.”

                    Hem bedevî bir edip blank.gif1 فَاصْدَعْ بِمَا تُؤْمَرُ âyeti okunurken işittiği vakit secdeye kapanmış. Ona dediler: “Sen Müslüman mı oldun?” O dedi: “Hayır, ben bu âyetin belâğatine secde ettim.”blank.gif2

                    Hem ilm-i belâğatın dâhilerinden Abdülkahir-i Cürcânî ve Sekkâkî ve Zemahşerî gibi binlerle dâhi imamlar ve mütefennin edipler, icmâ ve ittifakla karar vermişler ki, “Kur’ân’ın belâğatı tâkat-i beşerin fevkindedir; yetişilmez.”blank.gif3

                    Hem o zamandan beri, mütemadiyen meydan-ı muarazaya davet edip, mağrur ve enaniyetli ediplerin ve belîğlerin damarlarına dokundurup, gururlarını kıracak

                    [NOT]Dipnot-1 “Artık emrolunduğun şeyi açıkla.” Hicr Sûresi, 15:94.

                    Dipnot-2 El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 14:85.

                    Dipnot-3 El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî 13:161.[/NOT]



                    Abdülkahir-i Cürcanî: (bk. bilgiler) Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m)
                    Kâbe: (bk. bilgiler) Lebid: İslâm öncesi cahiliye devrinde şiirleriyle meşhur bir şair
                    Muallâkat-ı Seb’a: yedi askı, Kur’ân nâzil olmadan önce, meşhur Arap şâirlerinin en beğenilmiş şiirlerinden, Kâbe’nin duvarına asılmış olanları Sekkâkî: (bk. bilgiler)
                    Zemahşerî: (bk. bilgiler) bedevî: göçebe hayatı yaşayan
                    beliğ: belâğatçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerin, halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ)
                    delâil-i nübüvvet: peygamberlik delilleri (bk. n-b-e) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi
                    edip: edebiyatçı enaniyetli: bencil, gururlu
                    fevkalâde: olağanüstü fevkinde: üstünde
                    hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
                    hayat-ı siyasiye: siyasî hayat (bk. ḥ-y-y) hayat-ı şahsiye: özel hayat (bk. ḥ-y-y)
                    hüccet-i kàtıa: sağlam ve kesin delil icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)
                    idame: devam etme ilm-i belâğat: belağat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ)
                    inkişaf: açılma, gelişme (bk. k-ş-f) inkılâp: değişim
                    istikamet: doğruluk ittifak: birleşme, birlik
                    kaside: şiir kelâmullah: Allah kelâmı (bk. k-l-m)
                    kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l) kemâlât-ı ilmiye: ilimî mükemmellikler, olgunluklar (bk. k-m-l; a-l-m)
                    mağrur: gururlu meydan-ı muaraza: sözle mücadele meydanı
                    mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z) mütefennin: bilgili, san’atkâr
                    mütemadiyen: sürekli olarak nefis: kişinin kendisi; maddî lezzetleri hisseden güç (bk. n-f-s)
                    nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) saadet: mutluluk
                    secde: alın üzeri yere kapanmak suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                    tasfiye: saflaştırma (bk. ṣ-f-y) tebdil-i hayat-ı içtimaiye: toplumsal hayatın değiştirilmesi (bk. ḥ-y-y; c-m-a)
                    terakki: ilerleme, yükselme tezkiye: temizleme, arındırma
                    tâkat-i beşer: insan gücü ziyade: çok, fazla
                    âyât: âyetler şöhretşiar: şöhreti herkesçe bilinen
                    #794809
                    Anonim

                      bir tarzda der: “Ya birtek sûrenin mislini getiriniz, veyahut dünyada ve âhirette helâket ve zilleti kabul ediniz” diye ilân ettiği halde, o asrın muannid beliğleri birtek sûrenin mislini getirmekle kısa bir yol olan muarazayı bırakıp, uzun olan, can ve mallarını tehlikeye atan muharebe yolunu ihtiyar etmeleri ispat eder ki, o kısa yolda gitmek mümkün değildir.

                      Hem Kur’ân’ın dostları, Kur’ân’a benzemek ve taklit etmek şevkiyle; ve düşmanları dahi, Kur’ân’a mukabele ve tenkit etmek sevkiyle o vakitten beri yazdıkları ve yazılan ve telâhuk-u efkâr ile terakki eden milyonlarla Arabî kitaplar ortada geziyor. Hiçbirisinin ona yetişemediğini, hattâ en âmi adam dahi dinlese, elbette diyecek: “Bu Kur’ân, bunlara benzemez ve onların mertebesinde değil. Ya onların altında veya umumunun fevkinde olacak.” Umumunun altında olduğunu, dünyada hiçbir fert, hiçbir kâfir, hattâ hiçbir ahmak diyemez. Demek, mertebe-i belâğati, umumun fevkındedir.

                      Hattâ bir adam, blank.gif1 سَبَّحَ ِللهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ âyetini okudu. Dedi ki: “Bu âyetin harika telâkki edilen belâğatını göremiyorum.”

                      Ona denildi: “Sen dahi bu seyyah gibi o zamana git, orada dinle.”

                      O da, kendini Kur’ân’dan evvel orada tahayyül ederken gördü ki, mevcudat-ı âlem perişan, karanlık, câmid ve şuursuz ve vazifesiz olarak, hâli, hadsiz, hudutsuz bir fezada, kararsız fâni bir dünyada bulunuyorlar. Birden, Kur’ân’ın lisanından bu âyeti dinlerken gördü:

                      Bu âyet, kâinat üstünde, dünyanın yüzünde öyle bir perde açtı ve ışıklandırdı ki, bu ezelî nutuk ve bu sermedî ferman, asırlar sıralarında dizilen zîşuurlara ders verip gösteriyor ki, bu kâinat, bir cami-i kebîr hükmünde, başta semâvât ve arz olarak umum mahlûkatı hayattarâne zikir ve tesbihte ve vazife başında cûş-u huruşla mes’udâne ve memnunâne bir vaziyette bulunuyor, diye müşahede etti. Ve bu âyetin derece-i belâğatini zevk ederek, sair âyetleri buna kıyasla,

                      [NOT]Dipnot-1 “Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ı tesbih eder.” Hadîd Sûresi, 57:1.[/NOT]


                      Arabî: Arapça arz: yer, dünya
                      belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) cami-i kebir: büyük cami (bk. c-m-a; k-b-r)
                      câmid: cansız cûş u huruş: neşe ve âhenk
                      derece-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ) ezelî nutuk: Allah’ın ezelî konuşması (bk. e-z-l)
                      fevkinde: üstünde feza: uzay
                      fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) hadsiz: sınırsız
                      hayattarâne: canlı bir şekilde (bk. ḥ-y-y) helâket: yok oluş
                      hudutsuz: sınırsız hâli: boş, ıssız
                      ihtiyar: tercih, seçme (bk. ḫ-y-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                      mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) memnunâne: memnun bir şekilde
                      mertebe: derece mertebe-i belâğat: belâğat derecesi (bk. b-l-ğ)
                      mes’udâne: mutlu bir şekilde mevcudât-ı âlem: kâinattaki varlıklar (bk. a-l-m) (bk. v-c-d)
                      misl: benzer (bk. m-s̱-l) muannid: inatçı
                      muaraza: sözle mücadele muharebe: savaş
                      mukabele: karşılık müşahede etmek: görmek (bk. ş-h-d)
                      sair: diğer semâvât: gökler (bk. s-m-v)
                      sermedî ferman: sürekli, dâimi buyruk seyyah: gezgin, yolcu
                      tahayyül: hayal etme (bk. ḫ-y-l) telâhuk-u efkâr: fikirlerin birikimi (bk. f-k-r)
                      telâkki edilen: kabul edilen terakki etmek: ilerlemek
                      tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) umum: bütün, genel
                      zikir: Allah’ı anmak zillet: alçaklık, aşağılık
                      zîşuur: şuur sahibi (bk. ẕî; ş-a-r) âdi: sıradan
                      âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) şevk: şiddetli arzu ve istek
                      şuursuz: bilinçsiz (bk. ş-a-r)
                      #794810
                      Anonim

                        Kur’ân’ın zemzeme-i belâğati arzın nısfını ve nev-i beşerin humsunu istilâ ederek, haşmet-i saltanatı kemâl-i ihtiramla on dört asır bilâfasıla idame ettiğinin binler hikmetlerinden bir hikmetini anladı.

                        Dördüncü Nokta: Kur’ân öyle hakikatli bir halâvet göstermiş ki, en tatlı bir şeyden dahi usandıran çok tekrar, Kur’ân’ı tilâvet edenler için değil usandırmak, belki kalbi çürümemiş ve zevki bozulmamış adamlara tekrar-ı tilâveti halâvetini ziyadeleştirdiği, eski zamandan beri herkesçe müsellem olup darb-ı mesel hükmüne geçmiş.

                        Hem öyle bir tazelik ve gençlik ve şebâbet ve garabet göstermiş ki, on dört asır yaşadığı ve herkesin eline kolayca girdiği halde, şimdi nazil olmuş gibi tazeliğini muhafaza ediyor. Her asır, kendine hitap ediyor gibi bir gençlikte görmüş. Her taife-i ilmiye, ondan her vakit istifade etmek için kesretle ve mebzuliyetle yanlarında bulundurdukları ve üslûb-u ifadesine ittiba ve iktida ettikleri halde, o, üslûbundaki ve tarz-ı beyanındaki garabetini aynen muhafaza ediyor.

                        Beşinci Nokta: Kur’ân’ın bir cenahı mazide, bir cenahı müstakbelde, kökü ve bir kanadı eski peygamberlerin ittifaklı hakikatleri olduğu ve bu onları tasdik ve teyid ettiği ve onlar dahi tevafukun lisan-ı hâliyle bunu tasdik ettikleri gibi; öyle de, evliya ve asfiya gibi ondan hayat alan semereleri ve hayattar tekemmülleriyle şecere-i mübarekelerinin hayattar, feyizdar ve hakikatmedar olduğuna delâlet eden ve ikinci kanadının himayesi altında yetişen ve yaşayan velâyetin bütün hak tarikatleri ve İslâmiyetin bütün hakikatli ilimleri, Kur’ân’ın ayn-ı hak ve mecma-i hakaik ve câmiiyette misilsiz bir harika olduğuna şehadet eder.

                        Altıncı Nokta:Kur’ân’ın altı ciheti nuranîdir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir,
                        Evet, altında hüccet ve burhan direkleri, üstünde sikke-i i’caz lem’aları, önünde

                        arz: yer, dünya asfiya: Hz. Peygamberih yolundan giden ilim ve velâyet sahibi hâlis kullar (bk. ṣ-f-y)
                        ayn-ı hak: hakkın ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) bilâfasıla: fasılasız, aralıksız
                        burhan: sağlam, mantıkî delil cenah: kanat, taraf
                        cihet: yön, taraf câmiiyet: genişlik, kapsayıcılık (bk. c-m-a)
                        darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü (bk. m-s̱-l) delâlet: delil olma, ifade etme
                        evliya: veliler (bk. v-l-y) feyizdar: feyizli, bereketli (bk. f-y-ḍ)
                        garabet: gariplik, hayret vericilik hak: doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        hakikat: doğru gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikatmedar: doğruluk sebebi (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                        hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halâvet: tatlılık, hoşluk
                        hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) haşmet-i saltanat: saltanatın haşmeti, ihtişamı (bk. s-l-ṭ)
                        hikmet: sır, bilinmeyen nokta, sebep; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) himaye: koruma
                        hums: beşte bir hüccet: sağlam delil
                        idame: devam ettirme iktida: uyma
                        istilâ: kuşatma ittiba: tabi olma, uyma
                        ittifak: birleşme, fikir birliği kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l ḥ-r-m)
                        kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) lem’a: parıltı
                        lisan-ı hâl: hal dili mazi: geçmiş zaman
                        mebzuliyet: çokluk, bolluk mecma-i hakaik: gerçeklerin toplandığı yer (bk. c-m-a; ḥ-ḳ-ḳ)
                        misilsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) muhafaza etmek: korumak (bk. ḥ-f-ẓ)
                        müsellem: doğruluğu şüphesiz kabul edilmiş müstakbel: gelecek zaman
                        nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) nev-i beşer: insanlık
                        nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nısfı: yarısı
                        semere: meyve sikke-i i’câz: mu’cizelik damgası (bk. a-c-z)
                        sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) taife-i ilmiye: ilmiye sınıfı (bk. a-l-m)
                        tarikat: mânevî yol (bk. ṭ-r-ḳ) tarz-ı beyan: açıklama tarzı (bk. b-y-n)
                        tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tekemmül: mükemmelleşme, olgunlaşma (bk. k-m-l)
                        tekrâr-ı tilâvet: okumanın tekrarı tevafuk: uygunluk, denk gelme
                        teyid: doğrulama tilâvet: okuma
                        velâyet: velilik (bk. v-l-y) zemzeme-i belâğat: belâğat nağmesi (bk. b-l-ğ)
                        ziyadeleştirmek: artırmak üslûb-u ifade: ifade tarzı
                        şebâbet: gençlik şecere-i mübareke: mübarek ağaç (bk. b-r-k)
                        şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
                        #794811
                        Anonim

                          ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri, arkasında nokta-i istinadı vahy-i semâvî hakikatleri, sağında hadsiz ukul-ü müstakîmenin delillerle tasdikleri, solunda selim kalblerin ve temiz vicdanların ciddî itminanları ve samimî incizapları ve teslimleri, Kur’ân’ın fevkalâde hârika, metin ve hücum edilmez bir kal’a‑i semaviye-i arziye olduğunu ispat ettikleri gibi altı makamdan dahi, onun ayn-ı hak ve sadık olduğunu ve beşerin kelâmı olmadığını ve yanlışı bulunmadığını imza eden, başta, bu kâinatta daima güzelliği izhar, iyiliği ve doğruluğu himaye ve sahtekârları ve müfterileri imha ve izale etmek âdetini bir düstur-u faaliyet ittihaz eden bu kâinatın Mutasarrıfı, o Kur’ân’a, âlemde en makbul, en yüksek, en hâkimâne bir makam-ı hürmet ve bir mertebe-i muvaffakiyet vermesiyle onu tasdik ve imza ettiği gibi; İslâmiyetin menbaı ve Kur’ân’ın tercümanı olan zâtın (a.s.m.) herkesten ziyade ona itikad ve ihtiramı ve nüzûlü zamanında uyku gibi bir vaziyet-i nâimanede bulunması ve sâir kelâmları ona yetişememesi ve bir derece benzememesi ve ümmiyetiyle beraber gitmiş ve gelecek hakikî hâdisât-ı kevniyeyi gaybiyâne, Kur’ân ile tereddütsüz ve itminan ile beyan etmesi ve çok dikkatli gözlerin nazarı altında, hiçbir hile, hiçbir yanlış vaziyeti görülmeyen o tercüman bütün kuvvetiyle, Kur’ân’ın herbir hükmünü öyle iman ve tasdik edip hiçbir şey onu sarsmaması dahi Kur’ân’ın semâvî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîminin mübarek kelâmı olduğunu imza ediyor.

                          Hem nev-i insanın humsu, belki kısm-ı âzamı, göz önündeki o Kur’ân’a müncezibâne ve dindarâne irtibatı ve hakikatperestâne ve müştakane kulak vermesi ve çok emarelerin ve vakıaların ve keşfiyatın şehadetiyle, cin ve melek ve ruhanîler


                          Hâlık-ı Rahîm: sınırsız rahmet sahibi ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; r-ḥ-m) Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f)
                          aleyhissalâtü vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) ayn-ı hak ve sadık: doğru ve gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ṣ-d-ḳ)
                          beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beşer: insan
                          dindarâne: dindarca düstur-u faaliyet: faaliyet prensibi, kuralı (bk. f-a-l)
                          emare: belirti, işaret fevkalâde: olağanüstü
                          gaybiyâne: gizli bir âlemden olarak (bk. ğ-y-b) hadisât-ı kevniye: yaratılışa ve oluşa ait olaylar (bk. k-v-n)
                          hadsiz: sayısız, sınırsız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                          hakikatperestâne: hakkı ve hakikatı severcesine (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                          hakkaniyetli: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) himaye: koruma
                          humsu: beşte biri hâkimâne: hükmeder bir şekilde (bk. ḥ-k-m)
                          ihtiram: saygı gösterme (bk. ḥ-r-m) incizap: cezbedilme, kapılma
                          irtibat: bağlılık itikad: inanma
                          itminan: tam kanaatle inanma ittihaz etmek: edinmek, kabullenmek
                          izale etmek: ortadan kaldırmak, gidermek izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r)
                          kal’a-i semaviye-i arziye: dünyanın semâya ait kalesi (bk. s-m-v) kelâm: söz (bk. k-l-m)
                          keşfiyat: keşifler, gizli hakikatlerin ortaya çıkması (bk. k-ş-f) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                          kısm-ı âzam: büyük bir kısmı (bk. a-ẓ-m) makam-ı hürmet: hürmet ve saygı makamı (bk. ḥ-r-m)
                          makbul: kabul gören, geçerli menba: kaynak
                          mertebe-i muvaffakiyet: başarı derecesi metin: sağlam
                          mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k) müfteri: iftiracı
                          müncezibâne: kendini kaptırarak müştakane: şevkle, çok isteyerek
                          nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nev-i insan: insanlık
                          nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) nüzûl: iniş (bk. n-z-l)
                          ruhanî: maddî yapısı olmayan manevî varlık (bk. r-v-ḥ) saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
                          selim: sağlam, doğru (bk. s-l-m) semâvî: İlahî, vahiyle gelen (bk. s-m-v)
                          sâir: diğer tasdik: doğruluğunu kabul etme, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
                          ukul-ü müstakîme: doğru yolda olan akıllar vahy-i semâvî: Allah tarafından peygambere gelen vahiy (bk. v-ḥ-y; s-m-v)
                          vakıa: olay vaziyet-i nâimane: uyku hâli, uykulu vaziyet
                          ziyade: çok, fazla âdet: alışkanlık
                          âlem: dünya (bk. a-l-m) ümmiyet: okuma yazma bilmeme
                          şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
                          #794812
                          Anonim

                            dahi tilâveti vaktinde pervane gibi etrafında hakperestâne toplanmaları, Kur’ân’ın kâinatça makbuliyetine ve en yüksek bir makamda bulunduğuna bir imzadır.

                            Hem, nev-i beşerin umum tabakaları, en gabî ve âmiden tut, tâ en zeki ve âlime kadar herbirisi Kur’ân’ın dersinden tam hisse almaları ve en derin hakikatleri fehmetmeleri ve yüzer fen ve ulûm-u İslâmiyenin ve bilhassa Şeriat-ı Kübrânın büyük müçtehidleri ve usulüddin ve ilm-i kelâmın dâhi muhakkikleri gibi her taife, kendi ilmine ait bütün hâcâtını ve cevaplarını Kur’ân’dan istihraç etmeleri, Kur’ân menba-ı hak ve maden-i hakikat olduğuna bir imzadır.

                            Hem edebiyatça en ileri bulunan Arap edipleri şimdiye kadar Müslüman olmayanlar muarazaya pek çok muhtaç oldukları halde, Kur’ân’ın i’câzından yedi büyük vechi varken, yalnız birtek vechi olan belâğatinin, tek bir sûrenin mislini getirmekten istinkâfları; ve şimdiye kadar gelen ve muaraza ile şöhret kazanmak isteyen meşhur belîğlerin ve dâhi âlimlerin, onun hiçbir vech-i i’câzına karşı çıkamamaları ve âcizâne sükût etmeleri, Kur’ân mu’cize ve tâkat-i beşerin fevkinde olduğuna bir imzadır.

                            Evet, bir kelâm, “Kimden gelmiş ve kime gelmiş ve ne için?” denilmesiyle kıymeti ve ulviyeti ve belâğati tezahür etmesi noktasından, Kur’ân’ın misli olamaz ve ona yetişilmez. Çünkü, Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi ve bütün kâinatın Hâlıkının hitabı ve konuşması; ve hiçbir cihette taklidi ve tasannuu ihsas edecek hiçbir emare bulunmayan bir mukâlemesi; ve bütün insanların, belki bütün mahlûkatın namına meb’us ve nev-i beşerin en meşhur ve namdar muhatabı bulunan ve o muhatabın kuvvet ve vüs’at-i imanı koca İslâmiyeti tereşşuh edip sahibini Kàb-ı Kavseyn makamına çıkararak muhatab-ı Samedâniyeye mazhariyetle nüzul eden;


                            Hâlık: herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kàb-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Cenab-ı Hak ile görüşmüştür (bk. ḳ-v-b)
                            Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) beliğ: belagâtçi, maksadını noksansız ve güzel sözlerle anlatabilen (bk. b-l-ğ)
                            belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) bilhassa: özellikle
                            cihet: yön dâhi: son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi
                            edip: edebiyatçı emare: belirti, işaret
                            fehmetmek: anlamak fen ve ulûm-u İslâmiye: İslâmî ilimler ve fenler (bk. a-l-m; s-l-m)
                            fevkinde: üstünde gabî: anlayışı kıt, zekâsı az
                            hakikat: gerçek ve doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakperestâne: hakkı üstün tutarcasına (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            hisse: pay hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
                            ihsas etmek: hissettirmek ilm-i kelâm: kelâm ilmi (bk. a-l-m; k-l-m)
                            istihraç etmek: çıkarmak istinkâf: çekimser kalma, uzak durma
                            i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kelâm: söz (bk. k-l-m)
                            kuvvet ve vüs’at-i iman: imanın kuvveti ve genişliği (bk. e-m-n) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                            maden-i hakikat: gerçeklerin ve doğruların kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
                            makbuliyet: kabul edilmiş olma mazhariyet: erişme, nail olma (bk. ẓ-h-r)
                            meb’us: gönderilmiş, görevli menba-ı hak: hakkın ve doğrunun kaynağı (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            muhakkik: gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) muhatab-ı samedâniye: Allah’ın muhatabı (bk. ḫ-ṭ-b; ṣ-m-d)
                            mukâleme: konuşma (bk. k-l-m) muâraza: sözle mücadele
                            müçtehid: içtihad eden, âyet ve hadislerden hüküm çıkaran âlim (bk. c-h-d) namdar: şan ve şöhret sahibi
                            nev-i beşer: insanlık nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l)
                            sükût etme: sessiz kalma taife: topluluk
                            takât-i beşer: insanın gücü tasannu: yapmacıklık (bk. ṣ-n-a)
                            tereşşuh: sızıntı tezahür etme: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r)
                            tilâvet: okuma ulviyet: yücelik
                            umum: bütün usulüddin: din usulü, kelâm
                            vech: yön vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
                            âcizâne: âciz ve güçsüz bir şekilde (bk. a-c-z) âmi: cahil
                            Şeriat-ı Kübrâ: İslâmın büyük ve yüce kanunları (bk. ş-r-a; k-b-r)
                            #794813
                            Anonim

                              ve saadet-i dâreyne dair ve hilkat-i kâinatın neticelerine ve ondaki Rabbânî maksatlara ait mesâili ve o muhatabın bütün hakaik-i İslâmiyeyi taşıyan en yüksek ve en geniş olan imanını beyan ve izah eden; ve koca kâinatın bir harita, bir saat, bir hane gibi her tarafını gösterip, çevirip, onları yapan San’atkârı tavrıyla ifade ve talim eden Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın elbette mislini getirmek mümkün değildir ve derece-i i’câzına yetişilmez.

                              Hem, Kur’ân’ı tefsir eden ve bir kısmı otuz-kırk, hattâ yetmiş cilt olarak birer tefsir yazan yüksek zekâlı müdakkik binlerle mütefennin ulemanın senetleri ve delilleriyle beyan ettikleri Kur’ân’daki hadsiz meziyetleri ve nükteleri ve hâsiyetleri ve sırları ve âli mânaları ve umûr-u gaybiyenin her nev’inden kesretli, gaybî ihbarları izhar ve ispat etmeleri; ve bilhassa Risale-i Nur’un yüz otuz kitabı herbiri, Kur’ân’ın bir meziyetini, bir nüktesini kat’î burhanlarla ispat etmesi; ve bilhassa Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi şimendifer ve tayyare gibi medeniyetin harikalarından çok şeyleri Kur’ân’dan istihraç eden Yirminci Sözün İkinci Makamı; ve Risale-i Nur’a ve elektriğe işaret eden âyetlerin işârâtını bildiren İşarât-ı Kur’âniye namındaki Birinci Şuâ; ve huruf-u Kur’âniye ne kadar muntazam, esrarlı ve mânâlı olduğunu gösteren Rumuzât-ı Semaniye nâmındaki sekiz küçük risaleler; ve Sûre-i Fethin âhirki âyeti beş vech ile ihbar-ı gaybî cihetinde mu’cizeliğini ispat eden küçücük bir risale gibi Risale-i Nur’un herbir cüz’ü, Kur’ân’ın bir hakikatini, bir nurunu izhar etmesi, Kur’ân’ın misli olmadığına ve mu’cize ve harika olduğuna ve bu âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı ve bir Allâmü’l-Guyûbun kelâmı bulunduğuna bir imzadır.

                              İşte, altı noktada ve altı cihette ve altı makamda işaret edilen Kur’ân’ın mezkûr meziyetleri ve hâsiyetleri içindir ki, haşmetli hakimiyet-i nuraniyesi ve azametli saltanat-ı kudsiyesi, asırların yüzlerini ışıklandırarak, zemin yüzünü dahi

                              Allâmü’l-Guyûb: gayb âlemini ve bütün gizlilikleri bilen Allah (bk. a-l-m; ğ-y-b) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
                              Mu’cizât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın mu’cizeleri (bk. a-c-z) Rabbânî: Rab olan Allah’a ait (bk. r-b-b)
                              Rumuz-u Semaniye: Kur’ân’ın gizli sırları ile ilgili sekiz remzi; 29. Mektubun 8. Kısmı azametli: büyük, haşmetli (bk. a-ẓ-m)
                              beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) bilhassa: özellikle
                              burhan: delil cihet: yön, taraf
                              cüz’: kısım, parça (bk. c-z-e) derece-i i’câz: mu’cizelik derecesi (bk. a-c-z)
                              esrar: sırlar gaybî: bilinmeyen (bk. ğ-y-b)
                              hadsiz: sayısız hakaik-i İslâmiye: İslâmın gerçekleri (bk. ḥ-ḳ-ḳ; s-l-m)
                              hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakimiyet-i nuraniye: nurlu hakimiyet (bk. ḥ-k-m; n-v-r)
                              haşmetli: görkemli, büyük hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n)
                              huruf-u Kur’âniye: Kur’ân’ın harfleri hâsiyet: özellik, hususiyet
                              ihbar: haber verme ihbar-ı gaybî: gayb âleminden haber vermek (bk. ğ-y-b)
                              istihraç: çıkarma izhar: açığa çıkarma, gösterme (bk. ẓ-h-r)
                              işarât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın işaretleri işârât: işaretler
                              kat’î: kesin kelâm: söz (bk. k-l-m)
                              kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                              lisan: dil maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
                              mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) meziyet: üstün özellik
                              mezkûr: sözü geçen misil: benzer (bk. m-s̱-l)
                              muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z)
                              müdakkik: dikkatli, inceden inceye araştıran mütefennin: fen bilgini, ilim sahibi
                              nev’: çeşit nükte: ince ve derin mânâ
                              risale: mektup, küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) saadet-i dâreyn: dünya ve âhiret mutluluğu
                              saltanat-ı kudsiye: kutsal saltanat, egemenlik (bk. s-l-ṭ; ḳ-d-s) senet: belge
                              talim etmek: öğretmek (bk. a-l-m) tayyare: uçak
                              tefsir etmek: açıklamak, yorumlamak (bk. f-s-r) ulema: alimler (bk. a-l-m)
                              umûr-u gaybiye: gayba ait, bilinmeyen işler (bk. ğ-y-b) vecih: yön
                              zemin: yer âhir: son (bk. e-ḫ-r)
                              âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b) âlem-i şehadet: görünen âlem (bk. a-l-m; ş-h-d)
                              âlî: yüce, yüksek şimendifer: tren
                              #794814
                              Anonim

                                bin üç yüz sene tenvir ederek kemâl-i ihtiramla devam etmesi; hem o hâsiyetleri içindir ki, Kur’ân’ın herbir harfi, hiç olmazsa on sevabı ve on haseneyi ve on meyve-i bâki vermesi; hattâ bir kısım âyâtın ve sûrelerin herbir harfi, yüz ve bin ve daha ziyade meyve vermesi; ve mübarek vakitlerde her bir harfin nuru ve sevabı ve kıymeti ondan yüzlere çıkması gibi kudsî imtiyazları kazanmış diye dünya seyyahı anladı ve kalbine dedi:

                                İşte böyle her cihetle mu’cizatlı bu Kur’ân, sûrelerinin icmâıyla ve âyâtının ittifakıyla ve esrar ve envârının tevâfukuyla ve semerat ve âsârının tetabukuyla, birtek Vâcibü’l-Vücudun vücuduna ve vahdetine ve sıfât ve esmâsına, delillerle ispat suretinde öyle şehadet etmiş ki, bütün ehl-i imanın hadsiz şehadetleri, onun şehadetinden tereşşuh etmişler.

                                İşte, bu yolcunun, Kur’ân’dan aldığı ders-i tevhid ve imana kısa bir işaret olarak, Birinci Makamın On Yedinci Mertebesinde böyle,

                                لاَۤ إِلٰهَ إِلاَّ اللهُ الْوَاجِبُ الْوُجُودِ الْوَاحِدُ اْلاَحَدُ الَّذِى دَلَّ عَلٰى وُجُوبِ وُجُودِهِ فِى وَحْدَتِهِ: اَلْقُرْاٰنُ الْمُعْجِزُ الْبَيَانِ، اَلْمَقْبُولُ الْمَرْغُوبُ ِلأَجْنَاسِ الْمَلَكِ وَاْلاِنْسِ وَالْجَاۤنِّ، اَلْمَقْرُوءُ كُلُّ اٰيَاتِهِ فِى كُلِّ دَقِيقَةٍ بِكَمَالِ اْلاِحْتِرَامِ، بِأَلْسِنَةِ مِئَاۤتِ الْمَلاَيِينَ مِنْ نَوْعِ اْلاِنْسَانِ، اَلدَّاۤئِمُ سَلْطَنَتُهُ الْقُدْسِيَّةُ عَلٰۤى اَقْطَارِ اْلاَرْضِ وَاْلاَكْوَانِ، وَعَلٰى وُجُوهِ اْلاَعْصَارِ وَالأَزْمَانِ، وَالْجَارِى حَاكِمِيَّتُهُ اَلْمَعْنَوِيَّةُ النُّورَانِيَّةُ عَلٰى نِصْفِ اْلاَرْضِ وَخُمْسِ الْبَشَرِ فِى اَرْبَعَةَ عَشَرَ عَصْرًا بِكَمَالِ اْلاِحْتِشَامِ… وَكَذَا شَهِدَ وَبَرْهَنَ بِاِجْمَاعِ سُوَرِهِ الْقُدْسِيَّةِ السَّمَاوِيَّةِ، وَبِاِتِّفَاقِ اٰيَاتِهِ النُّورَانِيَّةِ اْلإِلهِيَّةِ، وَبِتَوَافُقِ أَسْرَارِهِ وَأَنْوَارِهِ وَبِتَطَابُقِ حَقَائِقِهِ وَثَمَرَاتِهِ وَاٰثَارِهِ بِالْمُشَاهَدَةِ وَالْعَيَانِ blank.gif1 denilmiştir.

                                endOfSection.gifendOfSection.gif


                                [NOT]Dipnot-1 Allah’tan başka ilâh yoktur. O Vâcibü’l-Vücud ve Vâhid-i Ehad ki, melek ve ins ve cin türlerinin makbulü ve mergubu olan, her dakikada bütün âyetleri nev-i insandan yüz milyonların lisanında kemâl-i ihtiramla okunan, saltanat-ı kudsiyesi arzın ve âlemlerin aktarında ve zamanın ve asırların yüzlerinde devam eden, nuranî hâkimiyet-i mâneviyesi arzın yarısında ve beşerin beşte birinde on dört asırdır kemâl-i ihtişamla cârî olan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna delâlet eder. Kezâ, Kur’ân, müşahede ve ayân ile, kudsî ve semâvî sûrelerinin icmâı ve nurânî ve İlâhî âyetlerinin ittifakı ve esrar ve envârının tevafuku ve hakaik ve semerât ve âsârının tetabukuyla Onun vahdet içindeki vücub-u vücuduna şehadet ve onu ispat eder.[/NOT]



                                Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) ders-i tevhid: Allah’ın varlık ve birliğinden bahseden ders (bk. v-ḥ-d)
                                ehl-i iman: iman sahipleri (bk. e-m-n) envâr: nurlar (bk. n-v-r)
                                esmâ: isimler (bk. s-m-v) esrar: sırlar
                                hadsiz: sayısız hasene: sevap (bk. ḥ-s-n)
                                hâsiyet: özellik, hususiyet icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a)
                                imtiyaz: farklılık, ayrıcalık ittifak: birleşme, birlik
                                kemâl-i ihtiram: tam bir saygı ve hürmet (bk. k-m-l; ḥ-r-m) kudsî: kutsal (bk. ḳ-d-s)
                                meyve-i bâki: devamlı, kalıcı meyve (bk. b-ḳ-y) mu’cizat: mu’cizeler (bk. a-c-z)
                                mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) semerat: meyveler
                                seyyah: yolcu, gezgin suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                                tenvir: aydınlatma (bk. n-v-r) tereşşuh: sızma
                                tetabuk: uygunluk tevâfuk: uygunluk
                                vahdet: birlik (bk. v-ḥ-d) vücud: varlık (bk. v-c-d)
                                ziyade: çok, fazla âsâr: eserler, ürünler
                                âyât: ayetler şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
                                #794815
                                Anonim
                                  On Birinci Şuâ Olan Meyve Risalesi’nin Onuncu Meselesi

                                  Emirdağ Çiçeği

                                  Kur’ân’da olan tekrarata gelen itirazlara karşı gayet kuvvetli bir cevaptır.

                                  Aziz, sıddık kardeşlerim,

                                  Gerçi bu Mesele, perişan vaziyetimden müşevveş ve letafetsiz olmuş. Fakat o müşevveş ibare altında çok kıymetli bir nevi i’câzı kat’î bildim. Maatteessüf ifadeye muktedir olamadım. Her ne kadar ibaresi sönük olsa da, Kur’ân’a ait olmak cihetiyle, hem ibadet-i tefekküriye, hem kudsî, yüksek, parlak bir cevherin sedefidir. Yırtık libasına değil, elindeki elmasa bakılsın. Hem bunu gayet hasta ve perişan ve gıdasız, bir iki gün Ramazan’da mecburiyetle, gayet mücmel ve kısa ve bir cümlede pek çok hakikatleri ve müteaddit hüccetleri derc ederek yazdım. Kusura bakılmasın.HAŞİYE-1

                                  Aziz, sıddık kardeşlerim,

                                  Ramazan-ı Şerifte Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânı okurken, Risale-in Nur’a işaretleri Birinci Şuâda beyan olunan otuz üç âyetten hangisi gelse bakıyorum ki, o âyetin sahifesi ve yaprağı ve kıssası dahi Risale-in Nur’a ve şakirtlerine, kıssadan hisse almak noktasında bir derece bakıyor. Hususan Sûre-i Nur’dan âyetü’n-nur, on parmakla Risale-i Nur’a baktığı gibi, arkasındaki âyet-i zulümat dahi muarızlarına tam bakıyor ve ziyade hisse veriyor. Adeta o makam, cüz’iyetten

                                  [NOT]Haşiye-1 Denizli Hapsinin meyvesine Onuncu Mesele olarak Emirdağının ve bu Ramazan-ı Şerifin nurlu bir küçük çiçeğidir. Tekrarat-ı Kur’âniyenin bir hikmetini beyanla ehl-i dalâletin ufûnetli ve zehirli evhamlarını izale eder.
                                  [/NOT]


                                  Denizli Hapsi: (bk. bilgiler – Denizli) Emirdağ: (bk. bilgiler)
                                  Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla ve anlatımıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan, mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Ramazan-ı Şerif: şerefli Ramazan ayı
                                  Sûre-i Nur: Kur’ân-ı Kerimin 24. sûresi olan Nur Sûresi aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z)
                                  beyan: açıklama (bk. b-y-n) cihet: taraf, yön
                                  cüz’iyet: fertlik, bireysellik (bk. c-z-e) derc etmek: yerleştirmek, içine koymak
                                  ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) evham: kuruntular, şüpheler
                                  gayet: son derece hakikat: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                  haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                                  hususan: bilhassa, özellikle hüccet: kesin delil
                                  ibadet-i tefekküriye: tefekkür ibadeti (bk. a-b-d; f-k-r) ibare: ifade (bk. a-b-r)
                                  izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak (bk. z-v-l) i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
                                  kat’î: kesin bir şekilde kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, mukaddes (bk. ḳ-d-s)
                                  kıssa: ibretli hikâye letâfet: hoşluk, güzellik (bk. l-ṭ-f)
                                  libas: elbise maatteessüf: ne yazık ki
                                  muarız: karşı gelen muktedir olmak: güç yetirmek, yapabilmek (bk. ḳ-d-r)
                                  mukàbil: karşılık mücmel: kısa, özet (bk. c-m-l)
                                  münasip: uygun (bk. n-s-b) müteaddit: bir çok, çeşitli (bk. a-d-d)
                                  müşevveş: dağınık, karışık, düzensiz nevi: tür, çeşit (bk. a-c-z)
                                  sadef: inci kabuğu sıddık: çok doğru ve sadık (bk. ṣ-d-ḳ)
                                  sıdk: doğruluk (bk. ṣ-d-ḳ) tekrarat: tekrarlar
                                  tekrarat-ı Kur’aniye: Kur’ân’daki tekrarlar ufûnet: pis koku, kokuşmuşluk
                                  ziyade: çok, fazla âyet-i zulümat: dalâlet ve inkâr karanlıklarında bulunan kâfirlerin durumunu açıklayan Nur Sûresinin 39. ve 40. âyetleri (bk. ẓ-l-m)
                                  âyâtü’n-nur: nur âyetleri; Cenâb-ı Hakkın Nûr isminin tecellileri ve mü’minlerin durumlarından bahseden Nur Sûresinin 35, 36, 37 ve 38. âyetleri (bk. n-v-r) şakirt: öğrenci
                                  şuâ: ışık, parıltı
                                15 yazı görüntüleniyor - 106 ile 120 arası (toplam 135)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.