• Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 121 ile 135 arası (toplam 135)
  • Yazar
    Yazılar
  • #794816
    Anonim

      çıkıp külliyet kesb eder. Ve bu asırda o küllinin tam bir ferdi Risale-in Nur ve şakirtleridir diye hissettim.

      Evet, Kur’ân’ın hitabı, evvelâ Mütekellim-i Ezelînin rububiyet-i âmmesinin geniş makamından, hem nev-i beşer, belki kâinat namına muhatap olan zâtın geniş makamından, hem umum nev-i beşer ve benî Âdemin bütün asırlarda irşadlarının gayet vüs’atli makamından, hem dünya ve âhiretin, arz ve semâvâtın, ezel ve ebedin ve Hâlık-ı Kâinatın rububiyetine ve bütün mahlûkatın tedbirine dair kavânin-i İlâhiyenin gayet yüksek ve ihatalı beyanatının geniş makamından aldığı vüs’at ve ulviyet ve ihâta cihetiyle, o hitap öyle bir yüksek i’câz ve şümûl gösterir ki, ders-i Kur’ân’ın, muhataplarından en kesretli taife olan tabaka-i avâmın basit fehimlerini okşayan zâhirî ve basit mertebesi dahi, en ulvî tabakayı da tam hissedar eder. Güya kıssadan yalnız bir hisse ve bir hikâye-i tarihiyeden bir ibret değil, belki bir küllî düsturun efradı olarak her asra ve her tabakaya hitap ederek taze nazil oluyor. Ve bilhassa çok tekrarlaاَلظَّالِمِينَ.. اَلظَّالِمِينَ.. deyip tehditleri ve zulümlerinin cezası olan musibet-i semâviye ve arziyeyi şiddetle beyanı, bu asrın emsalsiz zulümlerine, kavm-i Âd ve Semûd ve Firavun’un başlarına gelen azaplar ile baktırıyor. Ve mazlum ehl-i imana, İbrahim (a.s.) ve Mûsâ (a.s.) gibi enbiyanın necatlarıyla tesellî veriyor.

      Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elîm ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş karnlar ve asırlar, canlı birer sahife-i ibret ve baştan başa ruhlu, hayattar bir acip âlem ve mevcut


      Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Fir’avun: (bk. bilgiler)
      Hâlık-ı Kâinat: evreni ve içindeki herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) Mûsâ (a.s.): (bk. bilgiler)
      Mütekellim-i Ezelî: ezelî kelâm sıfatına sahip olan ve konuşması, hiçbir varlığın konuşmasına benzemeyen Allah (bk. k-l-m Semûd: [bk. bilgiler – Salih (a.s.)]
      acip: hayret verici, şaşırtıcı ademistan: yokluk ülkesi, yeri
      arz: dünya benî Adem: Âdemoğulları, insanlar
      beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
      bilhassa: özellikle cihet: taraf, yön
      dehşetli: korkunç, ürkütücü ders-i Kur’ân: Kur’ân dersi
      düstur: kâide, kural efrad: fertler, bireyler (bk. f-r-d)
      ehl-i iman: iman edenler, mü’minler (bk. e-m-n) elîm: acıklı, üzücü
      emsalsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l) enbiya: nebiler, peygamberler (bk. n-b-e)
      ezel ve ebed: başlangıcı ve sonu olmama, öncesizlik ve sonsuzluk (bk. e-s-l; e-b-d) fehim: anlayış, kavrayış
      gayet: son derece güya: sanki
      hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hikâye-i tarihiye: tarihî hikâye
      ihata: kapsama, kuşatma irşad: doğru yol gösterme (bk. r-ş-d)
      i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) karn: asır, çağ
      kavm-i Âd: [bk. bilgiler – Hûd (a.s.)] kavânin-i İlâhiye: İlâhî kanunlar (bk. ḳ-n-n; e-l-h)
      kesb etmek: kazanmak kesretli: çok, fazla (bk. k-s̱-r)
      külliyet: tür hâlinde olma; bir cinsin bütün ferdlerini kapsamına alma (bk. k-l-l) küllî: fertlerden oluşan topluluk, tür, cins (bk. k-l-l)
      kıssa: ibretli hikâye mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ)
      mazlum: zulme uğramış (bk. ẓ-l-m) mevcut: var (bk. v-c-d)
      mezaristan: mezarlık muhatap: hitap edilen (bk. ḫ-ṭ-b)
      musibet-i semâviye ve arziye: gökten ve yerden gelen musibetler, felâketler—sel ve deprem gibi (bk. s-m-v) nam: ad
      nazar-ı gaflet ve dalâlet: iman hakikatlerine karşı duyarsız davranan ve hak yoldan sapanların bakışı (bk. n-ẓ-r; ğ-f-l; ḍ-l-l) necat: kurtuluş (bk. n-c-v)
      nev-i beşer: insanlık türü, insanlar nâzil olmak: inmek (bk. n-z-l)
      rububiyet/rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sahife-i ibret: ibret sayfası
      semavat: gökler (bk. s-m-v) tabaka-i avâm: halk tabakası
      taife: grup, topluluk tedbir: idare etme, önlem olarak yönetme (bk. d-b-r)
      ulviyet: yücelik, yükseklik ulvî: yüksek
      umum: bütün vahşet: ürküntü, korku
      vüs’at: genişlik zâhirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
      âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat (bk. e-ḫ-r) İbrahim (a.s.): (bk. bilgiler)
      şakirt: öğrenci şümûl: kapsamlılık, kuşatıcılık
      #794817
      Anonim

        ve bizimle münasebettar bir memleket-i Rabbâniye sûretinde, sinema perdeleri gibi kâh bizi o zamanlara, kâh o zamanları yanımıza getirerek her asra ve her tabakaya gösterip yüksek bir i’câz ile dersini veren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, aynı i’câz ile, nazar-ı dalâlette câmid, perişan, ölü, hadsiz bir vahşetgâh olan ve firak ve zevâlde yuvarlanan bu kâinatı; bir kitab-ı Samedânî, bir şehr-i Rahmânî, bir meşher-i sun’-i Rabbânî olarak o câmidâtı canlandırarak birer vazifedar suretinde birbiriyle konuşturup ve birbirinin imdadına koşturup nev-i beşere ve cin ve meleğe hakikî ve nurlu ve zevkli hikmet dersleri veren bu Kur’ân-ı Azîmüşşanın elbette her harfinde on ve yüz ve bazen bin ve binler sevap bulunması; ve bütün cin ve ins toplansa onun mislini getirememesi;blank.gif1 ve bütün benî Âdemle ve kâinatla tam yerinde konuşması; ve her zaman milyonlar hâfızların kalblerinde zevkle yazılması; ve çok tekrarla ve kesretli tekraratıyla usandırmaması; ve çok iltibas yerleri ve cümleleriyle beraber çocukların nazik ve basit kafalarında mükemmel yerleşmesi; ve hastaların ve az sözden müteessir olan ve sekeratta olanların kulağında mâ-i zemzem misillü hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır. Ve iki cihanın saadetlerini kendi şakirtlerine kazandırır.

        Ve tercümanın ümmiyet mertebesini tam riayet etmek sırrıyla, hiçbir tekellüf, hiçbir tasannu, hiçbir gösterişe meydan vermeden selâset-i fıtriyesini ve doğrudan doğruya semadan gelmesini ve en kesretli olan tabaka-i avâmın basit fehimlerini tenezzülât-ı kelâmiye ile okşamak hikmetiyle, en ziyade sema ve arz gibi en zâhir ve bedihî sahifelerini açıp o âdiyat altındaki hârikulâde mu’cizat-ı kudretini ve mânidar sutûr-u hikmetini ders vermekle lûtf-u irşadda güzel bir i’caz gösterir.
        Tekrarı iktiza eden dua ve dâvet ve zikir ve tevhid kitabı dahi olduğunu bildirmek

        [NOT]Dipnot-1 “De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsini birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” İsrâ Sûresi, 17:88.[/NOT]

        Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân (bk. a-ẓ-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
        arz: yer bedihî: açık, aşikâr
        benî Adem: Âdemoğulları, insanlar câmid: cansız
        câmidât: cansız varlıklar dua: Allah’a yakarış (bk. d-a-v)
        fehim: anlayış, kavrayış firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
        hadsiz: sınırsız hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
        hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâfız: Kur’ân’ı ezberlemiş (bk. ḥ-f-ẓ)
        hârikulâde: olağanüstü iktiza: gerektirme
        iltibas: karıştırma imdad: yardım
        imtiyaz: ayrıcalık, seçkinlik i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z)
        kesretli: çok (bk. k-s̱-r) kitab-ı Samedânî: herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın bir yazı gibi yarattığı kitap (bk. k-t-b; ṣ-m-d)
        kudsî: kutsal, her türlü kusur ve noksanlıktan yüce (bk. ḳ-d-s) kâh: bazen
        kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lûtf-u irşad: doğru yolu gösterme lütfu, nimeti (bk. l-ṭ-f; r-ş-d)
        memleket-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın memleketi (bk. m-l-k; r-b-b) meşher-i sun’-i Rabbânî: herşeyi terbiye eden Allah’ın san’at eserlerinin sergilendiği yer (bk. ṣ-n-a; r-b-b)
        misil: benzer (bk. m-s̱-l) misillü: gibi (bk. m-s̱-l)
        mu’cizat-ı kudret: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mâ-i zemzem: zemzem suyu
        mânidar: mânâlı, anlamlı (bk. a-n-y) münasebettar: ilişkili (bk. n-s-b)
        müteessir: etkilenen, üzülen nazar-ı dalâlet: hak yoldan sapmış, inançsızlık bakışı (bk. n-ẓ-r; ḍ-l-l)
        nazik: ince, zarif nev-i beşer: insanlar
        riayet etmek: uymak saadet: mutluluk
        sekerat: can çekişme anı selâset-i fıtriye: yaratılıştan gelen akıcılık ve açıklık (bk. s-l-s; f-ṭ-r)
        sema: gök (bk. s-m-v) semadan gelme: vahiyle gelme
        sutûr-u hikmet: hikmet satırları (bk. ḥ-k-m) tabakat-ı avâm: halk tabakası
        tasannu: yapmacıklık (bk. ṣ-n-a) tekellüf: zahmet
        tekrarat: tekrarlar tenezzülât-ı kelâmiye: sözün muhatapların seviyelerine göre ayarlanması (bk. n-z-l; k-l-m)
        tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) vahşetgâh: ürkütücü yer
        zevâl: gelip geçicilik (bk. z-v-l) zikir: Allah’ı anma
        ziyade: çok, fazla zâhir: açık (bk. ẓ-h-r)
        âdiyat: alışılmış şeyler ümmiyet: okuma yazma bilmeme
        şakirt: öğrenci, talebe şehr-i Rahmânî: rahmet ve merhameti sınırsız olan Allah’ın şehri (bk. r-ḥ-m)
        #794818
        Anonim

          sırrıyla, güzel, tatlı tekraratıyla birtek cümlede ve birtek kıssada ayrı ayrı çok mânâları, ayrı ayrı muhatap tabakalarına tefhim etmekte ve cüz’î ve âdi bir hâdisede en cüz’î ve ehemmiyetsiz şeyler dahi nazar-ı merhametinde ve daire-i tedbir ve iradesinde bulunmasını bildirmek sırrıyla tesis-i İslâmiyette ve tedvin-i şeriatta Sahabelerin cüz’î hadiselerini dahi nazar-ı ehemmiyete almasında, hem küllî düsturların bulunması, hem umumî olan İslâmiyetin ve şeriatın tesisinde o cüz’î hadiseler, çekirdekler hükmünde çok ehemmiyetli meyveleri verdikleri cihetinde de bir nev-i i’câz gösterir.

          Evet, ihtiyacın tekerrürüyle tekrarın lüzumu haysiyetiyle, yirmi sene zarfında pek çok mükerrer suallere cevap olarak ayrı ayrı çok tabakalara ders veren ve koca kâinatı parça parça edip kıyamette şeklini değiştirerek, dünyayı kaldırıp onun yerine azametli âhireti kuracak ve zerrattan yıldızlara kadar bütün cüz’iyat ve külliyatın tek bir Zâtın elinde ve tasarrufunda bulunduğunu ispat edecek ve kâinatı ve arz ve semâvâtı ve anâsırı kızdıran, hiddete getiren nev-i beşerin zulümlerine, kâinatın netice-i hilkati hesabına gazab-ı İlâhî ve hiddet-i Rabbâniyeyi gösterecek hadsiz harika ve nihayetsiz, dehşetli ve geniş bir inkılâbın tesisinde, binler netice kuvvetinde bazı cümleleri ve hadsiz delillerin neticesi olan bir kısım âyetleri tekrar etmek, değil bir kusur, belki gayet kuvvetli bir i’caz ve gayet yüksek bir belâğat ve mukteza-yı hâle gayet mutabık bir cezâlettir, bir fesâhattir.

          Meselâ, birtek âyet iken yüz on dört defa tekrar edilen Bismillâhirrahmânirrahîm cümlesi, Risale-in Nur’un On Dördüncü Lem’asında beyan edildiği gibi, Arşı ferşle bağlayan ve kâinatı ışıklandıran ve her dakika herkes ona muhtaç olan öyle bir hakikattir ki, milyonlar defa tekrar edilse yine ihtiyaç var. Değil yalnız ekmek gibi hergün, belki hava ve ziya gibi her dakika ona ihtiyaç ve iştiyak vardır.



          Arş: göğün en yüksek katı; Allah’ın büyüklüğünün ve yüceliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş) Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla (bk. s-m-v; r-ḥ-m)
          Sahabe: Hz. Peygamber’i (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar anâsır: unsurlar, elementler
          arz: yer azametli: büyük (bk. a-ẓ-m)
          belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
          cezâlet: akıcı ve güçlü ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l) cihet: yön
          cüz’iyat: küçük ferdî şeyler (bk. c-z-e) cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e)
          daire-i tedbir ve irade: idare ve irade dairesi (bk. d-b-r; r-v-d) dehşetli: korkunç
          düstur: kural, prensip ferş: yer
          fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) gazab-ı İlâhî: Allah’ın gazabı, kahrı (bk. e-l-h)
          hadsiz: sayısız hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          haysiyet: özellik hiddet: öfke, kızgınlık
          hiddet-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın hiddeti, kızgınlığı (bk. r-b-b) inkılâb: değişim, dönüşüm
          iştiyak: arzu, istek i’câz: mu’cizelik (bk. a-c-z)
          kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) külliyat: türler ve cinsler gibi topluluklar (bk. k-l-l)
          küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m)
          lem’a: parıltı mukteza-yı hâl: hâlin gereği
          mutabık: uygun mükerrer: tekrarlanan
          nazar-ı ehemmiyete almak: önem vermek (bk. n-ẓ-r) nazar-ı merhamet: merhametli bakış (bk. n-ẓ-r; r-ḥ-m)
          netice-i hilkat: yaratılışın sonucu (bk. ḫ-l-ḳ) nev-i beşer: insanlar, insanlık türü
          nev-i i’câz: mu’cizelik türü (bk. a-c-z) nihayetsiz: sonsuz
          semâvât: gökler (bk. s-m-v) tasarruf: kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f)
          tedvin-i şeriat: İslâmî hükümlerin bir araya gelmesi, toplanması (bk. ş-r-a) tefhim etmek: anlatmak
          tekerrür: tekrarlanma tekrarat: tekrarlar
          tesis: kurma, yerleştirme tesis-i İslâmiyet: İslamiyetin tesisi, kuruluşu (bk. s-l-m)
          umumî: genel zerrat: zerreler, atomlar
          ziya: ışık âdî: basit, sıradan
          âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) şeriat: İlahî kanun, İslâmiyet (bk. ş-r-a)
          #794819
          Anonim

            Hem meselâ, Sûre-i blank.gif1 طٰسۤمۤ de sekiz defa tekrar edilen şu
            blank.gif2 اِنَّ رَبَّكَ لَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ âyeti, o sûrede hikâye edilen peygamberlerin necatlarını ve kavimlerinin azaplarını, kâinatın netice-i hilkati hesabına ve rububiyet-i âmmenin nâmına o binler hakikat kuvvetinde olan âyeti tekrar ederek izzet-i Rabbâniye, o zâlim kavimlerin azabını ve rahîmiyet-i İlâhiye dahi enbiyanın necatlarını iktiza ettiğini ders vermek için binler defa tekrar olsa yine ihtiyaç ve iştiyak var ve îcazlı ve i’câzlı bir ulvî belâğattır.

            Hem meselâ, Sûre-i Rahmân’da tekrar edilen blank.gif3 فَبِاَىِّ اٰلاَۤءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ âyeti ile Sûre-i Mürselât’ta blank.gif4 وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ âyeti, cin ve nev-i beşerin, kâinatı kızdıran ve arz ve semâvâtı hiddete getiren ve hilkat-ı âlemin neticelerini bozan ve haşmet-i saltanat-ı İlâhiyeye karşı inkâr ve istihfafla mukabele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlûkatın hukuklarına tecavüzlerini asırlara ve arz ve semâvâta tehditkârâne haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlerle alâkadar ve binler mesele kuvvetinde olan bir ders-i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celâlli bir i’caz ve cemâlli bir îcaz-ı belâğattır.

            Hem meselâ, Kur’ân’ın hakiki ve tam bir nevi münâcâtı ve Kur’ân’dan çıkan bir çeşit hülâsası olan Cevşenü’l-Kebir namındaki münâcât-ı Peygamberîde yüz defa

            سُبْحَانَكَ يَا لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اَنْتَ اْلاَمَانُ اْلاَمَانُخَلِّصْنَا، وَاَجِرْنَا،وَنَجِّنَا مِنَالنَّارِ blank.gif5

            [NOT]Dipnot-1 “Tâ Sîn Mîm.” Şuarâ Sûresi, 26:1.

            Dipnot-2 “Şüphesiz ki, kudreti herşeye galip olan ve rahmeti herşeyi kuşatan Rabbin olan Allah’tır.” Şuarâ Sûresi, 26:9.

            Dipnot-3 “Ey insanlar ve cinler, Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz?” Rahmân Sûresi, 55:13.

            Dipnot-4 “Yazıklar olsun o gün yalanlayanlara!” Mürselât Sûresi, 77:15.

            Dipnot-5 “Sen aczden ve şerikten münezzeh ve mukaddessin. Senden başka ilâh yok ki bize imdat etsin. El-aman, el-aman! Bizi azap ateşinden ve Cehennemden halâs et, kurtar ve bize necat ver .”[/NOT]



            Cevşenü’l-Kebir: büyük zırh anlamında Peygamberimize vahiyle gelen büyük ve önemli bir dua (bk. k-b-r) arz: yer
            belâğat: düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söz söyleme (bk. b-l-ğ) celâlli: haşmetli, görkemli (bk. c-l-l)
            cemâlli: güzel (bk. c-m-l) ders-i umumî: herkesi ve herşeyi içine alan ders
            enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
            hakiki: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşmet-i saltanat-ı İlâhiye: Allah’ın saltanatının büyüklüğü ve görkemi (bk. s-l-ṭ; e-l-h)
            hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) hülâsa: özet
            iktiza: gerektirme inkâr: kabul etmeme (bk. n-k-r)
            istihfaf: hafife alma izzet-i Rabbâniye: Rab olan Allah’ın izzeti, şeref ve haysiyeti (bk. a-z-z; r-b-b)
            iştiyak: şiddetli arzu ve istek i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
            i’câz-ı belâğat: belâğat mu’cizeliği (bk. a-c-z; b-l-ğ) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
            küfran: iyilik bilmeme, nankörlük (bk. k-f-r) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
            mukabele: karşılık münâcat: dua, yakarış (bk. n-c-v)
            münâcât-ı peygamberî: Peygam-berimizin münâcâtı, duası (bk. n-c-v) necat: kurtuluş (bk. n-c-v)
            netice-i hilkat: yaratılış neticesi, gayesi (bk. ḫ-l-ḳ) nev-i beşer: insanlık
            nevi: tür, çeşit rahîmiyet-i İlâhîye: Allah’ın şefkat ve merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h)
            rububiyet-i âmme: umumî Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) semâvât: gökler (bk. s-m-v)
            tehditkârane: tehdit savurarak ulvî: yüce
            îcaz: az sözle çok mânâlar anlatma (bk. v-c-z)
            #794820
            Anonim

              cümlesi tekrarında, tevhid gibi kâinatça en büyük hakikat ve mahlûkatın rububiyete karşı tesbih ve tahmid ve takdis gibi üç muazzam vazifesinden en ehemmiyetli vazifesi ve şekavet-i ebediyeden kurtulmak gibi nev-i insanın en dehşetli meselesi ve ubûdiyet ve acz-i beşerin en lüzumlu neticesi bulunması cihetiyle, binler defa tekrar edilse yine azdır.

              İşte tekrarat-ı Kur’aniye, bu gibi metin esaslara bakıyor. Hattâ bazen bir sahifede iktiza-yı makam ve ihtiyac-ı ifham ve belâğat-ı beyan cihetiyle yirmi defa sarîhan ve zımnen tevhid hakikatini ifade eder; değil usanç, belki kuvvet ve şevk ve halâvet verir. Risale-in Nur’da, tekrarat-ı Kur’âniye ne kadar yerinde ve münasip ve belâğatça makbul olduğu, hüccetleriyle beyan edilmiş.

              Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyânın Mekkiye sûreleriyle, Medine sûreleri belâğat noktasında ve i’caz cihetinde ve tafsil ve icmal vechinde birbirinden ayrı olmasının sırr-ı hikmeti şudur ki:

              Mekke’de, birinci safta muhatap ve muarızları, Kureyş müşrikleri ve ümmîleri olduğundan, belâğatça kuvvetli bir üslûb-u âlî ve îcazlı, muknî, kanaat verici bir icmal; ve tespit için tekrar lâzım geldiğinden, ekseriyetle Mekkiye sûreleri erkân-ı imaniyeyi ve tevhidin mertebelerini gayet kuvvetli ve yüksek ve i’cazlı bir îcaz ile ifade ve tekrar edip ifade ederek, mebde’ ve meâdı, Allah’ı ve âhireti, değil yalnız bir sahifede, bir âyette, bir cümlede, bir kelimede, belki bazan bir harfte ve takdim, tehir, târif, tenkir ve hazf, zikir gibi heyetlerde öyle kuvvetli ispat eder ki, ilm-i belâğatın dâhî imamları hayretle karşılamışlar. Risale-in Nur ve bilhassa Kur’ân’ın kırk vech-i i’câzını icmalen ispat eden Yirmi Beşinci Söz zeyilleriyle


              Kureyş: kökü Hz. İbrahim’e dayanan Peygamberimizin mensup olduğu meşhur Arap kabilesi Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
              Medine: (bk. bilgiler) Medine sûreleri: Medine’de inen sûreler
              Mekke: (bk. bilgiler) Mekkiye sûreleri: Mekke’de inen sûreler
              acz-i beşer: insanın âcizliği (bk. a-c-z) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ)
              belâğat-ı beyan: açıklama ve ifadenin belâğati, yerine, hedefine ulaşması (bk. b-l-ğ; b-y-n) beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
              cihet: yön dehşetli: korkunç
              dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r)
              erkân-ı imaniye: imanın esasları (bk. r-k-h; e-m-n) hakikat: doğru, gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
              hazf: anlatmama, açıklamama heyet: şekil, suret
              hüccet: güçlü delil icmal: özet; özetleme (bk. c-m-l)
              ihtiyac-ı ifham: meselenin anlaşılmasına olan ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) iktiza-yı makam: makam gereği
              ilm-i belâğat: belâğat ilmi (bk. a-l-m; b-l-ğ) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z)
              kanaat verici: inandırıcı, razı edici kâinatça: kâinat çapında (bk. k-v-n)
              mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) makbul: kabul gören
              mebde’ ve meâd: gelinen ve gidilecek olan yer; insanın dünyaya gelişi ve dönüşü mertebe: derece
              muarız: karşı gelen muazzam: büyük (bk. a-ẓ-m)
              muhatap: hitap edilen (bk. ḫ-ṭ-b) muknî: ikna edici
              müşrik: Allah’a ortak koşan nev-i insan: insanlık türü, insanlar
              rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) sarîhan: açık şekilde
              sırr-ı hikmet: hikmet sırrı (bk. ḥ-k-m) tafsil: ayrıntı
              tahmid: Allah’ı övme ve Ona şükürlerini sunma (bk. ḥ-m-d) takdim: bir kelimeyi öne almak (bk. ḳ-d-m)
              takdis: Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme (bk. ḳ-d-s) tehir: özneyi sonraya bırakma
              tekrarat-ı Kur’aniye: Kur’ân’daki tekrarlar tenkir: belirsiz kılma (bk. n-k-r)
              tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ) tespit: sağlam şekilde yerleştirme
              tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) târif: belirli kılma (bk. a-r-f)
              ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) vech: yön
              vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z) zikir: açıklama
              zımnen: gizlice âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
              îcâz: az sözle çok mânâlar anlatma (bk. v-c-z) ümmî: okuma yazma bilmeyen
              üslûb-u âlî: yüksek ifade tarzı şekavet-i ebediye: sonsuz sıkıntı ve mutsuzluk (bk. e-b-d)
              #794821
              Anonim

                beraber ve nazımdaki vech-i i’câzı hârika bir tarzda beyan ve ispat eden Arabî Risale-in Nur’dan İşârâtü’l-İ’câz tefsiri bilfiil göstermişler ki, Mekkî sûre ve âyetlerde en âlî bir üslûb-u belâğat ve en yüksek bir i’câz-ı îcâzî vardır.

                Amma, Medeniye sûre ve âyetlerde, birinci safta muhatap ve muarızları ise, Allah’ı tasdik eden Yahudi ve Nasârâ gibi ehl-i kitap olduğundan, mukteza-yı belâğat ve irşad ve mutabık-ı makam ve halin lüzumundan sade ve vâzıh ve tafsilli bir üslûpla ehl-i kitaba karşı dinin yüksek usulünü ve imanın rükünlerini değil, belki medar-ı ihtilaf olan şeriatın ve ahkâmın ve teferruatın ve küllî kanunların menşeleri ve sebepleri olan cüz’iyatın beyanı lâzım geldiğinden, o Medeniye sûre ve âyetlerde, ekseriyetle tafsil ve izah ve sade üslûpla beyanat içinde, Kur’ân’a mahsus emsalsiz bir tarz-ı beyanla, birden o cüz’î teferruat hâdisesi içinde yüksek, kuvvetli bir fezleke, bir hâtime, bir hüccet ve o cüz’î hâdise-i şer’iyeyi küllîleştiren ve imtisâlini iman-ı billâh ile temin eden bir cümle-i tevhidiye ve esmâiyeyi ve uhreviyeyi zikreder, o makamı nurlandırır, ulvîleştirir, küllîleştirir.
                Risale-i Nur, âyetlerin âhirlerinde ekseriyetle gelen

                إِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif1 اِنَّ اللهَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ blank.gif2
                وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ blank.gif3 وَهُوَ الْعَزِيزُ الرَّحِيمُ blank.gif4


                gibi tevhidi ve âhireti ifade eden fezlekeler ve hâtimelerde ne kadar yüksek bir belâğat ve meziyetler ve cezâletler ve nükteler bulunduğunu, Yirmi Beşinci Sözün

                [NOT]Dipnot-1 “Muhakkak ki Allah herşeye hakkıyla kàdirdir.” Bakara Sûresi, 2:20.

                Dipnot-2 “Şüphesiz ki Allah herşeyi hakkıyla bilir.” Ankebut sûresi, 29:62.

                Dipnot-3 “Onun kudreti herşeye galiptir; O herşeyi hikmetle yapar.” Rum Sûresi, 30:27.

                Dipnot-4 “Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır.” Rum Sûresi, 30:5.[/NOT]



                Arabî: Arapça Medeniye: Medine’de inen
                Mekkî: Mekke’de inen Nasârâ: Hıristiyanlar
                ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ)
                beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
                bilfiil: fiilen, uygulamaya koyarak (bk. f-a-l) cezâlet: akıcı ve düzgün ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l)
                cümle-i tevhidiye: Allah’ın birliğiyle ilgili cümle (bk. v-ḥ-d) cüz’iyat: bireysel ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)
                cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e) ehl-i kitap: Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler (bk. k-t-b)
                ekseriyetle: çoğunlukla (bk. k-s̱-r) emsalsiz: benzersiz (bk. m-s̱-l)
                esmâiye: Allah’ın isimleriyle ilgili (bk. s-m-v) fezleke: özet, netice
                hadise-i şer’iye: şeriatla ilgili olay (bk. ş-r-a) hâtime: sonuç
                hüccet: sağlam delil, kanıt iman-ı billah: Allah’a iman (bk. e-m-n)
                imtisâl: uymak, yerine getirmek irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d)
                i’câz-ı îcâzî: az sözle çok şey ifade etme mu’cizesi (bk. a-c-z; v-c-z) küllî: genel, kapsamlı (bk. k-l-l)
                küllîleştirmek: umumîleştirmek, bütün fertleri kapsamı içine aldırmak (bk. k-l-l) mahsus: has, özel
                medar-ı ihtilaf: anlaşmazlık sebebi menşe: kaynak
                meziyet: üstün özellik muarız: karşı gelen
                muhatap: hitap edilen (bk. ḫ-ṭ-b) mukteza-yı belâğat: belâğatın gereği (bk. b-l-ğ)
                mutabık-ı makam: sözün konumuna uygun nazım: diziliş, tertip ve vezin (bk. n-ẓ-m)
                nükte: ince ve derin mânâ rükün: esas, şart (bk. r-k-n)
                tafsil: ayrıntı tarz-ı beyan: açıklama biçimi (bk. b-y-n)
                tasdik etmek: kabul etmek, doğrulamak (bk. ṣ-d-ḳ) teferruat: ayrıntılar
                tefsir: Kur’ân’ın mânâ bakımından izahı, yorumu (bk. f-s-r) tevhid: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
                uhreviye: âhiretle ilgili (bk. e-ḫ-r) ulvîleştirmek: yüceltmek
                usul: temel prensipler vech-i i’câz: mu’cizelik yönü (bk. a-c-z)
                vâzıh: açık, âşikâr zeyil: ilâve, ek
                zikretmek: anmak, belirtmek âhir: son (bk. e-ḫ-r)
                âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlî: yüce, yüksek
                üslûb-u belâğat: belâğat üslûbu, (bk. b-l-ğ) üslûp: ifade tarzı
                şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler (bk. ş-r-a)
                #794822
                Anonim

                  İkinci Şûlesinin İkinci Nurunda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyan ederek, o hülâsalarda bir mu’cize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de ispat etmiş.
                  Evet, Kur’ân, o teferruat-ı şer’iye ve kavânin-i içtimaiyenin beyanı içinde birden muhatabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sade üslûbu bir ulvî üslûba ve şeriat dersinden tevhid dersine çevirerek, Kur’ân’ı, hem bir kitab-ı şeriat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab-ı akîde ve iman ve zikir ve fikir ve dua ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd-ı irşadiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz-ı belâğatlarından ayrı ve parlak mu’cizâne bir cezâlet izhar eder. Bazan iki kelimede, meselâ, blank.gif1 رَبُّ الْعَالَمِينَ ve blank.gif2رَبُّكَ de, رَبُّكَ tabiriyle ehadiyeti ve رَبُّ الْعَالَمِينَ ile vâhidiyeti bildirir, ehadiyet içinde vâhidiyeti ifade eder.

                  Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir gözbebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün gözbebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.

                  Meselâ, blank.gif3 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ âyetinden sonra
                  blank.gif4 يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ âyetinin akabinde
                  blank.gif5 وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ der. Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir idare eder der, tarzında bir beyanat cihetiyle o sade ve ümmiyet

                  [NOT]Dipnot-1 “Âlemlerin Rabbi.”

                  Dipnot-2 “Rabbin.”

                  Dipnot-3 “Yeri ve göğü yaratan Odur.” Hadîd Sûresi, 57:4.

                  Dipnot-4 “O geceyi gündüze, gündüzü de geceye geçirir.” Hadîd Sûresi, 57:6.

                  Dipnot-5 “Gönüllerde saklı olanı hakkıyla bilen de Odur.” Hadîd Sûresi, 57:6.[/NOT]

                  Mekkiye: Mekke’de inen akabinde: devamında
                  beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
                  cezâlet: güçlü ve düzgün ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l) dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v)
                  ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi (bk. v-ḥ-d) fezleke: özet, netice
                  fikir: düşünce (bk. f-k-r) haşmet-i hilkat: yaratılışın görkem ve heybeti (bk. ḫ-l-ḳ)
                  hikmet: ilim, yüsek bilgil; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu bildiren ilim (bk. ḥ-k-m) hâtime: sonuç
                  hâtırât: hatıralar hülâsa: özet
                  izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r) kitab-ı akîde: inanç kitabı (bk. k-t-b)
                  kitab-ı şeriat ve ahkâm: kanun ve hükümler kitabı (bk. k-t-b; ş-r-a; ḥ-k-m) kâvanin-i içtimaiye: sosyal kanunlar (bk. k-n-n; c-m-a)
                  küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) makàsıd-ı irşadiye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın irşat yapmaktaki hedefleri (bk. ḳ-ṣ-d; r-ş-d)
                  meziyet: üstün özellik muannid: inatçı, inanmamakta ısrar eden
                  mu’cize-i kübrâ: çok büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)
                  nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nükte: ince ve derin mânâ
                  tarz-ı belâğat: belâğat tarzı (bk. b-l-ğ) teferruat-ı şer’iye: şeriatla ilgili ayrıntılar (bk. ş-r-a)
                  tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) ulvî: yüce
                  vâhidiyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan birlik tecellîsi (bk. v-ḥ-d) zemin: yer
                  zerre: atom zikir: Allah’ı anma
                  ümmiyet: okuma yazma bilmeme üslûp: ifade tarzı
                  şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler (bk. ş-r-a)
                  #794823
                  Anonim

                    İkinci Şûlesinin İkinci Nurunda o fezleke ve hâtimelerin pek çok nüktelerinden ve meziyetlerinden on tanesini beyan ederek, o hülâsalarda bir mu’cize-i kübrâ bulunduğunu muannidlere de ispat etmiş.

                    Evet, Kur’ân, o teferruat-ı şer’iye ve kavânin-i içtimaiyenin beyanı içinde birden muhatabın nazarını en yüksek ve küllî noktalara kaldırıp, sade üslûbu bir ulvî üslûba ve şeriat dersinden tevhid dersine çevirerek, Kur’ân’ı, hem bir kitab-ı şeriat ve ahkâm ve hikmet, hem bir kitab-ı akîde ve iman ve zikir ve fikir ve dua ve dâvet olduğunu gösterip, her makamda çok makàsıd-ı irşadiye-i Kur’âniyeyi ders vermesiyle Mekkiye âyetlerin tarz-ı belâğatlarından ayrı ve parlak mu’cizâne bir cezâlet izhar eder. Bazan iki kelimede, meselâ, blank.gif1 رَبُّ الْعَالَمِينَve blank.gif2رَبُّكَ de, رَبُّكَ tabiriyle ehadiyeti ve رَبُّ الْعَالَمِينَ ile vâhidiyeti bildirir, ehadiyet içinde vâhidiyeti ifade eder.

                    Hattâ bir cümlede, bir zerreyi bir gözbebeğinde gördüğü ve yerleştirdiği gibi, güneşi dahi aynı âyetle, aynı çekiçle göğün gözbebeğinde yerleştirir ve göğe bir göz yapar.

                    Meselâ, blank.gif3 خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَâyetinden sonra
                    blank.gif4 يُولِجُ الَّيْلَ فِى النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِى الَّيْلِ âyetinin akabinde
                    blank.gif5 وَهُوَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ der. Zemin ve göklerin haşmet-i hilkatinde kalbin dahi hâtırâtını bilir idare eder der, tarzında bir beyanat cihetiyle o sade ve ümmiyet

                    [NOT]Dipnot-1 “Âlemlerin Rabbi.”

                    Dipnot-2 “Rabbin.”

                    Dipnot-3 “Yeri ve göğü yaratan Odur.” Hadîd Sûresi, 57:4.

                    Dipnot-4 “O geceyi gündüze, gündüzü de geceye geçirir.” Hadîd Sûresi, 57:6.

                    Dipnot-5 “Gönüllerde saklı olanı hakkıyla bilen de Odur.” Hadîd Sûresi, 57:6.[/NOT]



                    Mekkiye: Mekke’de inen akabinde: devamında
                    beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
                    cezâlet: güçlü ve düzgün ifade, güzel anlatım (bk. c-z-l) dua: Allah’a yalvarma (bk. d-a-v)
                    ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir varlıkta ayrı ayrı tecellî etmesi (bk. v-ḥ-d) fezleke: özet, netice
                    fikir: düşünce (bk. f-k-r) haşmet-i hilkat: yaratılışın görkem ve heybeti (bk. ḫ-l-ḳ)
                    hikmet: ilim, yüsek bilgil; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olduğunu bildiren ilim (bk. ḥ-k-m) hâtime: sonuç
                    hâtırât: hatıralar hülâsa: özet
                    izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r) kitab-ı akîde: inanç kitabı (bk. k-t-b)
                    kitab-ı şeriat ve ahkâm: kanun ve hükümler kitabı (bk. k-t-b; ş-r-a; ḥ-k-m) kâvanin-i içtimaiye: sosyal kanunlar (bk. k-n-n; c-m-a)
                    küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) makàsıd-ı irşadiye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın irşat yapmaktaki hedefleri (bk. ḳ-ṣ-d; r-ş-d)
                    meziyet: üstün özellik muannid: inatçı, inanmamakta ısrar eden
                    mu’cize-i kübrâ: çok büyük mu’cize (bk. a-c-z; k-b-r) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)
                    nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) nükte: ince ve derin mânâ
                    tarz-ı belâğat: belâğat tarzı (bk. b-l-ğ) teferruat-ı şer’iye: şeriatla ilgili ayrıntılar (bk. ş-r-a)
                    tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) ulvî: yüce
                    vâhidiyet: Allah’ın bütün varlıkları kaplayan birlik tecellîsi (bk. v-ḥ-d) zemin: yer
                    zerre: atom zikir: Allah’ı anma
                    ümmiyet: okuma yazma bilmeme üslûp: ifade tarzı
                    şeriat: Allah tarafından bildirilen kanun ve hükümler (bk. ş-r-a)
                    #794824
                    Anonim

                      ve hilâfet-i arziyeyi omuzuna alan nev-i beşerin şekavet ve saadet-i ebediyeye medar olan vazifesine dair en ehemmiyetli, en büyük, en dehşetli meselelerinden, en azametlilerini ders vermek ve hadsiz şüpheleri izale etmek ve gayet şiddetli inkârları ve inatları kırmak cihetinde, elbette o dehşetli inkılâpları tasdik ettirmek ve o inkılâplar azametinde büyük ve beşere en elzem ve en zaruri meseleleri teslim ettirmek için, Kur’ân, binler defa değil, belki milyonlar defa onlara baktırsa yine israf değil ki, milyonlar kere tekrarla o bahisler Kur’ân’da okunur, usanç vermez, ihtiyaç kesilmez.

                      Meselâ,

                      اِنَّ الَّذِينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَهُمْ جَنَّاتٌ تَجْرِى مِنْ تَحْتِهَا اْلاَنْهَارُ ذٰلِكَ الْفَوْزُ الْكَبِيرُ blank.gif1


                      âyetinin gösterdiği müjde-i saadet-i ebediye hakikati, bîçare beşere her dakika kendini gösteren hakikat-i mevtin, “Hem insanı, hem dünyasını, hem bütün ahbabını idam-ı ebedîsinden kurtarıp ebedî bir saltanatı kazandırır” dediğinden milyarlar defa tekrar edilse ve kâinat kadar ehemmiyet verilse, yine israf olmaz, kıymetten düşmez.

                      İşte bu çeşit hadsiz kıymettar meseleleri ders veren ve kâinatı bir hane gibi değiştiren ve şeklini bozan dehşetli inkılâpları tesis etmekte iknaya ve inandırmaya ve ispata çalışan Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, elbette sarîhan ve zımnen ve işareten binler defa o meselelere nazar-ı dikkati celbetmek, değil israf, belki ekmek, ilâç, hava ve ziya gibi birer hâcet-i zaruriye hükmünde ihsanını tazelendirir.

                      Hem meselâ,

                      وَالَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ نَارُ جَهَنَّمَ blank.gif2 اِنَّ الظَّالِمِينَ لَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌblank.gif3


                      gibi tehdit âyetlerini Kur’ân gayet şiddet ve hiddetle ve gayet kuvvet ve tekrarla zikretmesinin hikmeti ise, Risale-in Nur’da kat’î ispat edildiği gibi, beşerin küfrü,

                      [NOT]Dipnot-1 “İmân eden ve güzel işler yapanlar için ise, altından ırmaklar akan Cennetler vardır. Bu ise pek büyük bir kurtuluştur.” Bürûc Sûresi, 85:11.

                      Dipnot-2 “İnkâr edenler için ise Cehennem ateşi vardır.” Fâtır Sûresi, 35:36.

                      Dipnot-3 “Zâlimlerin hakkı şüphesiz ki pek acı bir azaptır.” İbrahim Sûresi, 14:22.[/NOT]



                      Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla mu’cize olan, benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) ahbab: dostlar, sevilenler (bk. ḥ-b-b)
                      azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m) beşer: insan
                      bîçare: çaresiz celbetmek: çekmek
                      dehşetli: korkunç ebedî: sonsuz (bk. e-b-d)
                      elzem: en lüzumlu hadsiz: sayısız
                      hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i mevt: ölüm gerçeği (bk. ḥ-ḳ-ḳ; m-v-t)
                      hane: ev hiddet: öfke, kızgınlık
                      hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m) hilâfet-i arziye: yeryüzü halifeliği; yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulun-ma şeklinde, insana verilen görev (bk. ḫ-l-f)
                      hâcet-i zaruriye: zorunlu ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
                      ihsan: bağış, iyilik (bk. ḥ-s-n) ikna: inandırma
                      inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) inkılâp: değişim, dönüşüm
                      izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak kat’î: kesin
                      kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r)
                      kıymettar: kıymetli medar: vesile, sebep
                      müjde-i saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk müjdesi (bk. e-b-d) nazar-ı dikkat: dikkatle bakış (bk. n-ẓ-r)
                      nev-i beşer: insanlık saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
                      sarîhan: açıklıkla tasdik: kabul etme, doğrulama (bk. ṣ-d-ḳ)
                      tesis etmek: kurmak zarurî: zorunlu, gerekli
                      zikretmek: anmak, belirtmek ziya: ışık
                      zımnen: gizlice şekavet: sıkıntı, mutsuzluk
                      #794825
                      Anonim

                        kâinatın ve ekser mahlûkatın hukukuna öyle bir tecavüzdür ki, semâvâtı ve arzı kızdırıyor ve anâsırı hiddete getirip tufanlarla o zâlimleri tokatlıyor. Ve

                        اِذَاۤ اُلْقُوا فِيهَا سَمِعُوا لَهَا شَهِيقًا وَهِىَ تَفُورُ تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ blank.gif1


                        âyetinin sarahatiyle, o zâlim münkirlere Cehennem öyle öfkeleniyor ki, hiddetinden parçalanmak derecesine geliyor. İşte böyle bir cinayet-i âmmeye ve hadsiz bir tecavüze karşı beşerin küçüklük ve ehemmiyetsizliği noktasına değil, belki zâlimâne cinayetinin azametine ve kâfirâne tecavüzünün dehşetine karşı, Sultan-ı Kâinat kendi raiyetinin hukukunun ehemmiyetini ve o münkirlerin küfür ve zulmündeki nihayetsiz çirkinliğini göstermek hikmetiyle, fermanında gayet hiddet ve şiddetle o cinayeti ve cezasını değil bin defa, belki milyonlar ve milyarlarla tekrar etse, yine israf ve kusur değil ki, bin seneden beri yüzer milyon insanlar hergün usanmadan kemâl-i iştiyakla ve ihtiyaçla okurlar.

                        Evet, hergün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından, o geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla Lâ ilâhe illâllah cümlesini binler defa tekrar ile o değişen perdelere ve âlemlere herbirisine Lâ ilâhe illâllah’ı lâmba yaptığı gibi, öyle de, o kesretli, geçici perdeleri ve o tazelenen seyyar kâinatları karanlıklandırmamak ve âyine-i hayatında in’ikâs eden suretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şahit olabilen o misafir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Padişah-ı Ezelînin şiddetli ve inatları kıran tehditlerini, her vakit Kur’ân’ı okumakla tahattur edip nefsin tuğyanından kurtulmaya çalışmak hikmetiyle, Kur’ân gayet mânidar tekrar eder. Ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrarla tehdidat-ı Kur’âniyeyi hakikatsız tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Ve onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azabı ayn-ı adalettir, diye gösterir.

                        Hem meselâ, Asâ-yı Mûsâ gibi çok hikmetleri ve faideleri bulunan kıssa-i Mûsâ’nın (a.s.) ve sair enbiyanın kıssalarını çok tekrarında, risalet-i Ahmediyenin

                        [NOT]Dipnot-1 “Oraya atıldıklarında Cehennemin kaynar durumdaki gürleyişini işitirler. Neredeyse o Cehennem onlara olan öfkeden parçalanacak!” Mülk Sûresi, 67:7-8.[/NOT]



                        Asâ-yı Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın mu’cizeli asâsı, bastonu (bk. bilgiler-Mûsâ) Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilâh yoktur (bk. e-l-h)
                        Padişah-ı Ezelî: varlığının başlan-gıcı olmayan; hükmü sonsuz olan Allah (bk. e-z-l) Sultan-ı Kâinat: kâinatın sultanı olan Allah (bk. s-l-ṭ; k-v-n)
                        anâsır: unsurlar, elementler arz: yer
                        ayn-ı adalet: adâletin ta kendisi (bk. a-d-l) azamet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
                        beşer: insan cinayet-i âmme: umuma karşı işlenen cinayet
                        ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e)
                        ferman: buyruk hadsiz: sayısız
                        hakikatsiz: asılsız, gerçek olmayan (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hiddet: öfke, kızgınlık
                        hikmet: gaye, sebep (bk. ḥ-k-m) in’ikas etmek: yansımak
                        kemâl-i iştiyak: tam bir istek ve arzu (bk. k-m-l) kesretli: çok (bk. k-s̱-r)
                        kâfirâne: kâfirce, inançsızca (bk. k-f-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                        küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r) kıssa-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın kıssası
                        mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mânidar: anlamlı
                        münkir: inkârcı, inançsız (bk. n-k-r) nefis: insanı daima kötülüğe, yasak zevk ve isteklere teşvik eden duygu (bk. n-f-s)
                        nihayetsiz: sınırsız, sonsuz nurlandırmak: aydınlatmak, ışıklandırmak (bk. n-v-r)
                        raiyet: halk, tabi olanlar risalet-i Ahmediye: Peygamberimiz Hz. Muhammed’in peygamberliği (bk. r-s-l; ḥ-m-d)
                        sair: diğer sarahat: açıklık
                        semavat: gökler (bk. s-m-v) seyyar: hareketli, gezici
                        tahattur: hatırlama tehdidat-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın tehditleri
                        tevehhüm etmek: sanmak, kuruntulanmak tufan: büyük felaket
                        tuğyan: azgınlık, taşkınlık, zulüm ve küfürde çok ileri gitme (bk. ṭ-ğ-y) zâlimâne: zalimce
                        âlem: dünya (bk. a-l-m) âyine-i hayat: hayat aynası (bk. ḥ-y-y)
                        #794827
                        Anonim

                          hakkaniyetine bütün enbiyanın nübüvvetlerini hüccet gösterip, “Onların umumunu inkâr edemeyen, bu zâtın risaletini hakikat noktasında inkâr edemez” hikmetiyle; ve herkes her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir ve muvaffak olamadığından, herbir uzun ve mutavassıt sûreyi birer küçük Kur’ân hükmüne getirmek için, ehemmiyetli erkân-ı imaniye gibi o kıssaları tekrar etmesi, değil israf, belki mukteza-yı belâğattır ve hâdise-i Muhammediye, bütün benî Âdemin en büyük hadisesi ve kâinatın en azametli meselesi olduğunu ders vermektir.

                          Evet, Kur’ân’da Zât-ı Ahmediyeye en büyük makam vermek ve dört erkân-ı imaniyeyi içine almakla Lâ ilâhe illâllah rüknüne denk tutulan Muhammedun Resulullah ve risalet-i Muhammediye kâinatın en büyük hakikati ve Zât-ı Ahmediye bütün mahlûkatın en eşrefi ve hakikat-i Muhammediye tabir edilen küllî şahsiyet-i mâneviyesi ve makam-ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hârika makama liyakatine dair pekçok hüccetleri ve emareleri, kat’î bir surette Risale-in Nur’da ispat edilmiş. Binden birisi şudur ki:blank.gif1 Es-sebebu ke’l-fâil düsturuyla, bütün ümmetinin bütün zamanlarda işlediği hasenatın bir misli onun defter-i hasenatına girmesi ve bütün kâinatın hakikatlerini, getirdiği nurla nurlandırması, değil yalnız cin, ins, melek ve zîhayatı, belki kâinatı, semâvât ve arzı minnettar eylemesi ve istidat lisanıyla nebatatın duaları ve ihtiyac-ı fıtrî diliyle hayvanâtın duaları, gözümüz önünde bilfiil kabul olmasının şehadetiyle, milyonlar, belki ruhanilerle beraber milyarlar fıtrî ve reddedilmez duaları makbul olan sulehâ-yı ümmeti hergün o zâta salât ve selâm ünvanıyla rahmet duaları ve mânevî kazançlarını en evvel o zâta bağışlamaları ve bütün ümmetçe okunan Kur’ân’ın üç yüzbin hurufunun herbirisinde on sevaptan tâ yüz, tâ bin hasene ve meyve vermesinden, yalnız kıraat-i Kur’ân cihetiyle defter-i a’mâline

                          [NOT]Dipnot-1 bk. Müslim, İmare 133; Tirmizî, İlim 14; Ebu Dâvud, Edep 115; Müsned 4:120, 5:272-274, 357.[/NOT]


                          Lâ ilâhe illâllah: Allah’tan başka ilâh yoktur (bk. e-l-h) Muhammedun Resulullah: Muhammed Allah’ın resulüdür (bk. ḥ-m-d; r-s-l)
                          Zât-ı Ahmediye: yükse velâyet sahibi olan Peygamber Efendimizin (a.s.m.) zâtı, kendisi (bk. ḥ-m-d) arz: yer
                          azametli: büyük (bk. a-ẓ-m) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlar
                          bilfiil: fiilen, uygulamada (bk. f-a-l) cihan: dünya
                          defter-i a’mâl: amellerin kaydedildiği defter defter-i hasenat: sevapların ve iyiliklerin kaydedildiği defter (bk. ḥ-s-n)
                          düstur: prensip, kural emâre: belirti, işaret
                          enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) erkân-ı imaniye: imanın şartları (bk. r-k-n; e-m-n)
                          es-sebebu ke’l-fâil: sebep olan yapan gibidir (bk. s-b-b; f-a-l) eşref: en şerefli
                          fıtrî: yaratılıştan gelen, doğal (bk. f-ṭ-r) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                          hakikat-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in hakikati, mânevî şahsiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-m-d) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                          hasenat: iyilikler, sevaplar (bk. ḥ-s-n) hasene: iyilik, sevap (bk. ḥ-s-n)
                          hayvanât: hayvanlar (bk. h-y-y) huruf: harfler
                          hâdise-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in olayı, peygamberliği hüccet: sağlam delil
                          ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r) inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r)
                          istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) kat’î: kesin
                          kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küllî: büyük, kalabalık (bk. k-l-l)
                          kıraat-i Kur’an: Kur’ân’ı okuma lisan: dil
                          liyakat: layık olma mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
                          makam-ı kudsî: kutsal makam, derece (bk. ḳ-d-s) muktedir: gücü yeten, yapabilen (bk. ḳ-d-r)
                          mukteza-yı belâğat: belâğatın gereği (bk. b-l-ğ) mutavassıt: orta derecede
                          muvaffak: başarılı nebatat: bitkiler
                          nübüvvet: peygamberlik (bk. n-b-e) risalet: peygamberlik (bk. r-s-l)
                          risalet-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in peygamberliği (bk. r-s-l; ḥ-m-d) rükn: esas, şart (bk. r-k-n)
                          salât: Peygamberimiz için yapılan dua (bk. ṣ-l-v) semavat: gökler (bk. s-m-v)
                          sulehâ-yı ümmet: ümmetin salih kişileri (bk. ṣ-l-ḥ) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                          tabir etmek: adlandırmak (bk. a-b-r) umum: bütün
                          zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet (bk. a-n-y)
                          #794828
                          Anonim

                            hadsiz nurlar girmesi haysiyetiyle, o zâtın şahsiyet-i mâneviyesi olan hakikat-i Muhammediye istikbâlde bir şecere-i tûbâ-i Cennet hükmünde olacağını Allâmü’l-Guyûb bilmiş ve görmüş, o makama göre Kur’ân’ında o azîm ehemmiyeti vermiş ve fermanında ona tebaiyeti ve sünnet-i seniyyesine ittibâ ile şefaatine mazhariyeti en ehemmiyetli bir mesele-i insaniye göstermiş ve o haşmetli şecere-i tûbânın bir çekirdeği olan şahsiyet-i beşeriyetini ve bidayetteki vaziyet-i insaniyesini ara sıra nazara almasıdır.

                            İşte Kur’ân’ın tekrar edilen hakikatleri bu kıymette olduğundan, tekraratında kuvvetli ve geniş bir mu’cize-i mâneviye bulunmasına fıtrat-ı selime şehadet eder-meğer maddiyyunluk tâunuyla maraz-ı kalbe ve vicdan hastalığına müptelâ ola!

                            قَدْ يُنْكِرُ الْمَرْءُ ضَوْءَ الشَّمْسِ مِنْ رَمَدٍ وَيُنْكِرُ الْفَمُ طَعْمَ الْمَاۤءِ مِنْ سَقَمٍ blank.gif1

                            kaidesine dahil olur.

                            endOfSection.gifendOfSection.gif

                            [NOT]Dipnot-1 Bazen insan, göz hastalığından dolayı güneş ışığını inkâr eder. Ağız da hastalıktan dolayı bazen suyun tadını alamaz.[/NOT]



                            Allâmü’l-Guyûb: gaybı, görünmeyen şeyleri bilen Allah (bk. a-l-m; ğ-y-b) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m)
                            bidayet: başlangıç ferman: buyruk
                            fıtrat-ı selîme: bozulmamış yaratılış, karakter (bk. f-ṭ-r; s-l-m) hadsiz: sayısız
                            hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in hakikati, mânevî şahsiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-m-d)
                            haysiyet: özellik haşmetli: heybetli, görkemli
                            istikbâl: gelecek ittibâ: uyma
                            kaide: kural, prensip maddiyunluk: materyalistlik
                            maraz-ı kalb: mânevî kalp hastalığı mazhariyet: erişme (bk. ẓ-h-r)
                            mesele-i insaniye: insanlık meselesi (bk. m-s̱-l) mu’cize-i mâneviye: mânevî mu’cize (bk. a-c-z; a-n-y)
                            müptelâ: bağımlı, tutulmuş nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
                            sünnet-i seniyye: Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler (bk. s-n-n) tebaiyet: uyma, tabi olma
                            tekrarat: tekrarlar tâun: salgın ve ölümcül hastalık
                            vaziyet-i insaniye: insanlık vazifesi şahsiyet-i beşeriyet: insanî şahsiyet, beşerî kişilik
                            şahsiyet-i mâneviye: mânevî şahsiyet (bk. a-n-y) şecere-i tûbâ-i Cennet: Cennetteki tûbâ ağacı
                            şefaat: af için aracılık (bk. ş-f-a) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d)
                            #794829
                            Anonim
                              Bu Onuncu Meseleye bir hâtime olarak iki haşiyedir

                              Birincisi

                              Bundan on iki sene evvelblank.gif1 işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur’ân’a karşı suikastını, tercümesiyle yapmaya başlamış ve demiş ki: “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekraratı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde okunsun diye dehşetli bir plân çevirmiş.

                              Fakat Risale-in Nur’un cerh edilmez hüccetleri kat’î ispat etmiş ki, Kur’ân’ın hakikî tercümesi kabil değil, ve lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabî yerinde Kur’ân’ın meziyetlerini ve nüktelerini başka lisan muhafaza edemez ve herbir harfi, on adetten bine kadar sevap veren kelimât-ı Kur’âniyenin mu’cizâne ve cemiyetli tabirlerinin yerini, beşerin âdi ve cüz’î tercümeleri tutamaz, onun yerinde camilerde okunmaz diye, Risale-in Nur her tarafta intişarıyla o dehşetli plânı akîm bıraktı. Fakat o zındıktan ders alan münafıklar, yine şeytan hesabına Kur’ân güneşini üflemekle söndürmeye aptal çocuklar gibi ahmakane ve divanecesine çalışmaları hikmetiyle, bana gayet sıkı ve sıkıcı ve sıkıntılı bir hâlette bu Onuncu Mesele yazdırıldı tahmin ediyorum. Başkalarıyla görüşemediğim için hakikat-ı hali bilemiyorum.

                              ikinci haşiye:

                              Denizli hapsinden tahliyemizden sonra, meşhur Şehir Otelinin yüksek katında oturmuştum. Karşımda güzel bahçelerde kesretli kavak ağaçları birer halka-i zikir tarzında gayet lâtif, tatlı bir surette hem kendileri, hem dalları, hem yaprakları havanın dokunmasıyla cezbedârâne ve câzibekârâne hareketle raksları, kardeşlerimin müfarakatlarından ve yalnız kaldığımdan hüzünlü ve gamlı kalbime ilişti. Birden güz ve kış mevsimi hatıra geldi ve bana bir gaflet bastı. Ben o kemâl-i neş’e ile cilvelenen o nâzenin kavaklara ve zîhayatlara o kadar acıdım ki, gözlerim yaşla doldu. Kâinatın süslü perdesi altındaki ademleri, firakları ihtar ve ihsasiyle kâinat dolusu firakların, zevâllerin hüzünleri başıma toplandı.

                              [NOT]Dipnot-1 Bu risalenin telifinden on iki sene evvel.[/NOT]



                              Denizli: (bk. bilgiler) adem: yokluk
                              ahmakane: ahmakça akîm: neticesiz, sonuçsuz
                              beşer: insan cemiyetli: kapsamlı (bk. c-m-a)
                              cerh edilmez: çürütülmez cezbedârâne: kendinden geçerek
                              cilvelenme: nazlanma câzibekârâne: cazibeli şekilde
                              cüz’î: kıymetsiz, önemsiz (bk. c-z-e) dehşetli: korkunç
                              divanece: deliler gibi firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
                              gaflet: dalgınlık (bk. ğ-f-l) gamlı: üzüntülü
                              güz: sonbahar hakikat-ı hal: durumun gerçek yönü (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                              hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halka-i zikir: zikir halkası
                              haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: sebep, gaye (bk. ḥ-k-m)
                              hâlet: durum, hal hâtime: sonuç, son bölüm
                              hüccet: delil ihsas: hissettirme
                              ihtar: hatırlatma intişar: yayılma
                              kabil: mümkün kat’î: kesin
                              kelimât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın kelimeleri (bk. k-l-m) kemâl-i neş’e: tam bir neşe ve sevinç (bk. k-m-l)
                              kesretli: çok sayıda (bk. k-s̱-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                              lisan: dil lisan-ı Arabî: Arap dili
                              lisan-ı nahvî: Arapça gramer dili lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
                              meziyet: üstün özellik muannid: inatçı, inanmamakta direnen
                              muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z)
                              müfarakat: ayrılıklar (bk. f-r-ḳ) münafık: iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen kişi
                              nâzenin: nazlı, ince, hassas nükte: ince ve derin mânâ
                              raks: dans, oyun suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r)
                              tabir: ifade (bk. a-b-r) tahliye: serbest bırakılma
                              tekrarat: tekrarlar telif: yazılış
                              zevâl: gelip geçicilik (bk. z-v-l) zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
                              zındık: dinsiz âdi: basit, değersiz
                              #794830
                              Anonim

                                Birden, hakikat-i Muhammediyenin (a.s.m.) getirdiği nur imdada yetişti. O hadsiz hüzünleri ve gamları, sürurlara çevirdi. Hattâ o nurun, herkes ve her ehl-i iman gibi benim hakkımda milyon feyzinden yalnız o vakitte o vaziyete temas eden imdat ve tesellîsi için, zât-ı Muhammediyeye (a.s.m.) karşı ebediyen minnettar oldum. Şöyle ki:

                                Ol nazar-ı gaflet, o mübarek nâzeninleri vazifesiz, neticesiz bir mevsimde görünüp, hareketleri neş’eden değil, belki güya ademden ve firaktan titreyerek hiçliğe düştüklerini göstermekle, herkes gibi bendeki aşk-ı bekà ve hubb-u mehâsin ve muhabbet-i vücud ve şefkat-i cinsiye ve alaka-i hayatiyeye medar olan damarlarıma o derece dokundu ki, böyle dünyayı bir mânevî cehenneme ve aklı bir tâzip âletine çevirdiği sırada, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın beşere hediye getirdiği nur perdeyi kaldırdı; idam, adem, hiçlik, vazifesizlik, abes, firak fanilik yerinde, o kavakların herbirinin yaprakları adedince hikmetleri ve mânâları ve, Risale-in Nur’da ispat edildiği gibi, üç kısma ayrılan neticeleri ve vazifeleri var diye gösterdi.

                                Birinci kısım: Sâni-i Zülcelâlin esmâsına bakar. Meselâ, nasılki bir usta, harika bir makineyi yapsa, onu takdir eden herkes o zâta “Mâşâallah, bârekâllah” deyip alkışlar. Öyle de, o makine dahi, ondan maksut neticeleri tam tamına göstermesiyle, lisan-ı hâliyle ustasını tebrik eder, alkışlar. Her zîhayat ve herşey böyle bir makinedir; ustasını tebriklerle alkışlar.

                                İkinci kısım hikmetleri ise, zîhayatın ve zîşuurun nazarlarına bakar. Onlara şirin bir mütalâagâh, birer kitab-ı marifet olur. Mânâlarını zîşuurun zihinlerinde ve suretlerini kuvve-i hafızalarında ve elvâh-ı misâliyede ve âlem-i gaybın defterlerinde daire-i vücutta bırakıp, sonra âlem-i şehadeti terk eder, âlem-i gayba çekilir. Demek, surî bir vücudu bırakır, mânevî ve gaybî ve ilmî çok vücutları kazanır.

                                Evet madem Allah var ve ilmi ihâta eder. Elbette adem, idam, hiçlik, mahv,


                                Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
                                abes: anlamsız, faydasız adem: yokluk
                                alaka-i hayat: hayata olan ilgi (bk. ḥ-y-y) aşk-ı bekà: sonsuzluk aşkı (bk. b-ḳ-y)
                                beşer: insanlık bârekallah: “Allah ne mübarek yaratmış” (bk. b-r-k)
                                daire-i vücut: varlık dairesi (bk. v-c-d) ebediyen: sonsuza dek (bk. e-b-d)
                                ehl-i iman: iman sahibi kimseler, inananlar (bk. e-m-n) elvâh-ı misâli: misâlî levhalar (bk. m-s̱-l)
                                esmâ: isimler (bk. s-m-v) feyz: bereket (bk. f-y-ḍ)
                                firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) gam: üzüntü
                                gaybî: görünmeyen (bk. ğ-y-b) hadsiz: sayısız, sınırsız
                                hakikat-i Muhammediye: Hz. Muhammed’in hakikati, mânevî şahsiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ; ḥ-m-d) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                                hubb-u mehâsin: güzellik sevgisi (bk. ḥ-b-b; ḥ-s-n) ihâta etmek: herşeyi içine almak
                                imdad: yardım kitab-ı marifet: Allah’ı tanıtan kitap (bk. k-t-b; a-r-f)
                                kuvve-i hafıza: bellek, hafıza duyusu (bk. ḥ-f-ẓ) lisan-ı hâl: hal dili
                                mahv: yok oluş maksut: istenen (bk. ḳ-ṣ-d)
                                medar: vesile, sebep muhabbet-i vücud: var olma sevgisi (bk. ḥ-b-b; v-c-d)
                                mâşâallah: “Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış” mübarek: bereketli, hayırlı (bk. b-r-k)
                                mütalâagâh: etraflıca düşünme ve inceleme yeri nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r)
                                nazar-ı gaflet: hakikatten habersiz şekilde bakış (bk. n-ẓ-r; ğ-f-l) nâzenin: nazik, nazlı, hassas
                                suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) surî: dış görünüşe ait
                                sürur: mutluluk, sevinç tâzip: azap verme
                                zât-ı Muhammediye: Hz. Muhammed’in şahsiyeti (bk. ḥ-m-d) zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
                                zîşuur: şuur sahibi, bilinçli (bk. ẕî; ş-a-r) âlem-i gayb: görünmeyen âlem (bk. a-l-m; ğ-y-b)
                                âlem-i şehadet: gözle gördüğümüz âlem (bk. a-l-m; ş-h-d) şefkat-i cinsiye: kendi cinsine olan şefkat (bk. ş-f-ḳ)
                                #794831
                                Anonim

                                  fena, hakikat noktasında, ehl-i imanın dünyasında yoktur. Ve kâfirlerin dünyaları ademle, firakla, hiçlikle, fânilikle doludur. İşte bu hakikati, umumun lisanında gezen bu gelen darb-ı mesel ders verip, der:

                                  “Kimin için Allah var, ona herşey var. Ve kimin için yoksa, herşey ona yoktur, hiçtir.”

                                  Elhasıl, nasıl ki, iman, ölüm vaktinde insanı idam-ı ebedîden kurtarıyor; öyle de, herkesin hususî dünyasını dahi idamdan ve hiçlik karanlıklarından kurtarıyor. Ve küfür ise, hususan küfr-ü mutlak olsa, hem o insanı, hem hususî dünyasını ölümle idam edip mânevî cehennem zulmetlerine atar, hayatının lezzetlerini acı zehirlere çevirir. Hayat-ı dünyeviyeyi âhiretine tercih edenlerin kulakları çınlasın! Gelsinler, buna ya bir çare bulsunlar veya imana girsinler, bu dehşetli hasârattan kurtulsunlar.

                                  سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif1

                                  Duanıza çok muhtaç ve size çok müştak kardeşiniz
                                  Said Nursî

                                  endOfSection.gifendOfSection.gif

                                  [NOT]Dipnot-1 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.[/NOT]



                                  darb-ı mesel: meşhur söz, atasözü (bk. m-s̱-l) dehşetli: korkunç
                                  ehl-i iman: iman sahibi kimseler, inananlar (bk. e-m-n) elhasıl: özetle, sonuç olarak
                                  fena/fânilik: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ)
                                  hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hasârat: zararlar
                                  hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hususan: özellikle
                                  hususî: özel idam-ı ebedî: dirilmemek üzere sonsuz yok oluş (bk. e-b-d)
                                  küfr-ü mutlak: tam anlamıyla inkâr (bk. k-f-r; ṭ-l-ḳ) küfür: inkar, inançsızlık (bk. k-f-r)
                                  lisan: dil müştak: arzulu, çok istekli
                                  umum: genel zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
                                  âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                                15 yazı görüntüleniyor - 121 ile 135 arası (toplam 135)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.