- Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Ocak 2011: 17:33 #785075
Anonim
Ya Rabbi! Kalpleri Risale-i Nur’a musahhar kıl
28 Ocak 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Ey Rabbü’l-Enbiyâ ve’s-Sıddîkîn!
Bütün onlar Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretin ile, Senin irâde ve tedbîrin ile, Senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdîs, tekbir, tahmîd, tehlîl ile, küre-i arzı bir zikirhâne-i âzam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Arâdîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Küll-i Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkâtı bütün keyfiyâtıyla teshîr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur’ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risâle-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshîr ettiğin gibi, Risâle-i Nur’a kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mesut kıl! Âmin, âmin, âmin! (Lemalar, Münacat)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
CENNETÜ’L-FİRDEVS : Cennetin en yüksek tabakası,sekizinci tabaka.
HAKÎMİYET : Hikmetlilik, faydalılık, güzel gayelilik.
HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
HÁLIK-I KÜLL-İ ŞEY : Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
HÜSN-Ü HÂTİME : Güzel netice; îmânla kabre girme, îmânla ölme.
İHVAN : Kardeşler.
ÎMÂN-I KÂMİL : Mükemmel îmân.
İRÂDE : İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç
KAMERÎ : Ay ile alâkalı.
KEYFİYÂT : Keyfiyetler, nitelikler, özellikler.
KÜRE-İ ARZ : Yerküre; dünya.
MAHLÛKÁT : Yaratılmışlar. Varlıklar.
MATLUB : Talep edilen. İstenen.
MESCİD-İ EKBER : En büyük mescid.
MESUT : Saadetli, îmân ehli olan bahtiyar.
MUSAHHAR : Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.
MUVAZZAF : Vazifeli.
MÜLK : Mal, yer, bina.
MÜŞTEMİLÂT : Bir şeyin içine aldığı şeyler; eklentiler.
RAB : Besleyen, yetiştiren, terbiye eden Allah.
RABBES-SEMAVAT-İ VE’L ARADİN: Dünyanın ve göklerin terbiye edicisi yaratıcı ve yöneticisi.
RABBÜ’L-ENBİYA VE’S-SIDDIKİN : Doğruluktan aslâ tâviz vermeyen ve inandıklarını harfiyen yaşayan insanlarla peygamberlerin rabbi.
RAHMET : Şefkat etmek, merhamet etmek, esirgemek.
ŞEMS : Güneş.
TAHMÎD : Allah’a hamd etme, övme.
TAKDÎS : Mukaddes bilme. Allah’ı noksan ve kusurlardan pâk ve yüce kabul etmek.
TEDBÎR : Herşeye gerekli olan şeyleri vücuda gelmeden önce düşünüp hazırlayan.
TEHLİL : #Lâ ilahe illallah# sözünün tekrar edilmesi.
TEKBİR : Allah en büyüktür mânâsına gelen #Allahü Ekber# kelimesini söyleme.
TESHÎR : İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.
ZİKİRHÂNE-İ ÂZAM : En büyük zikir yeri.30 Ocak 2011: 15:33 #785149Anonim
İnsanın birinci üstadı annesidir
29 Ocak 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş.
Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.
Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur.
Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar.
Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar. (Lemalar, 24. Lema)
Bediüzzaman Said NURSİ
SÖZLÜK:
ÂMÂL-İ UHREVİYE : Âhirete ait emeller,istekler.
BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
FÂİDE-İ ŞAHSİYE : Şahsî fayda.Kişisel fayda
FITRAT : Yaratılış, huy, tabiat.
KASEM : Yemin.
MAATTEESSÜF : Üzülerek; üzüntüyle ifâde etmek gerekir ki.; yazıklar, teessüfler olsun; ne yazık ki.
MÂNÂ : Anlam. İçyüz.
MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
MERHÛM : Ölmüş, rahmete kavuşmuş.
MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
MUALLİM : Öğretmen, ilim öğreten.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
RİYÂKÂR : Gösterişçi, içi dışı başka olan.
SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
ŞEFKAT : Karşılıksız, samimi sevgi besleme
TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
TELKİNÂT : Aşılamalar, telkinler.
TERBİYE-İ İSLÂMİYE : İslâmî eğitim, terbiye.
VÂLİDE : Anne.
YAKÎNEN : Şüphesiz olarak bilme.
ZAAFİYET : Zayıflık.1 Şubat 2011: 14:20 #785276Anonim
Deccal, dördüncü devresinde adileşir
31 Ocak 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
On İkinci Mesele
Rivayetlerde var ki, “Deccalın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür.”
“Gaybı ancak Allah bilir.” (Hadis) Bunun iki tevili vardır:
Birisi: Büyük Deccalın kutb-u şimâlî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünkü kutb-u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendiferle bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür. Ben Rusya’daki esaretimde bu mevkie yakın bulunuyordum. Demek Büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mucizâne bir ihbardır.İkinci tevili ise: Hem Büyük Deccalın, hem İslâm Deccalının üç devre-i istibdatları mânâsında üç eyyam var. “Bir günü, bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede, otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır” diye, gayet yüksek bir belâgatla ümmetine haber vermiş.
On Üçüncü Mesele
Katî ve sahih rivayette var ki, “İsa Aleyhisselâm Büyük Deccalı öldürür.”
Vel’ilmü indallah, bunun da iki veçhi var:
Bir veçhi şudur ki:
Sihir ve manyetizma ve ispritizma gibi istidracî harikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli Deccalı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek, ancak harika ve mu’cizâtlı ve umumun makbulü bir zat olabilir ki, o zat, en ziyade alâkadar ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâmdır.
İkinci veçhi şudur ki:
Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılınciyle maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecekancak İsevî ruhânileridir ki, o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, “Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi olur” diye rivayeti, bu ittifaka ve hakikat-i Kur’âniyenin metbuiyetine ve hâkimiyetine işaret eder. (Şualar, 5. Şua)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
BELÂGAT : Hitap ettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakîkatlı söz söyleme sanatı, hâlin gerektirdiğine uygun söz söylemek.
DECCAL : Kıyâmet kopmadan önce gelen, İslamiyeti ortadan kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan, yalancı, aldatıcı, hilekâr kimse.
DÎN-İ İSEVÎ : Hıristiyanlık. İsevîlik dini.
ESÂRET : Esirlik,kölelik.
EYYÂM : Günler.
FİKR-İ KÜFRÎ : Küfür ve inkâr fikri, düşüncesi.
GURÛB : Batma, batış, batıda görünmez olmak.
İCRAAT : Yapılan işler, faaliyetler.
İHBÂR : Haber vermek.
İKTİDÂ : Tâbi olmak, uymak.
İNKÂR-I ULÛHİYET : Cenâb-ı Allah’ı inkâr fikri.
İSPİRTİZMA : Ölülerin ruhlarıyla bazı şartlar altında haberleşmenin mümkün bulunduğuna inanan görüş ve bu maksatla yapılan deneyler.
İSTİBDAT : Kanuna ve nizâma tâbî olmayan, keyfî, baskıcı yönetim; zulüm ve tahakküm.
İSTİDRÂCÎ : Derece derece yükseliş. Peyder pey.
KATÎ : Kesin.
KİNÂYE : Dolayısıyla dokunaklı söz, maksadı dolayısıyla anlatan söz, üstü örtü dokunaklı söz, açıktan olmayıp hakîkî mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
KUTB-U ŞİMALÎ : Kuzey kutbu.
MADDİYYUN : Maddeye tapan, herşeyi maddede gören; Allah’ı inkâr edenler; maddeciler, materyalistler.
MAHV : Harab olma. Yıkılma. Ortadan kaldırma.
MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
MAKTUL : Öldürülmüş, katledilmiş olan.
MANYETİZMA : Hipnotizma; bâzı hareketlerle bir başkasında uyuşukluk tesiri meydana getirme.
MEHDÎ : Hidâyete eren veya hidâyete vesile olan; âhirzamanda gelip bütün Müslümanları îmân ve Kur’ân hakîkatlarını anlatan eserleriyle uyandıracak, dinlerini takviye ve îmânlarını yenileyecek olan, Peygamberimizin (a.s.m.) soyundan geleceği rivâyet edilen zâttır.
METBÛİYET : Başkasının kendisine tâbi oluşu.
MEZC : Katma, kaynaştırma, karıştırma, birleştirme.
MU’CİZÂNE : Mu’cizeli bir şekilde.
MU’CİZÂT : Mu’cizeler. İnsanı aciz bırakan olaylar, hâdiseler.
MU’CİZE : Benzerini yapmaktan insanların âciz kaldığı şey.
MÜTEMÂDİYEN : Aralıksız, durmadan, devamlı sûrette.
RİVÂYET : Peygamberimizden işittiklerini veya Sahabeden duyduklarını, birisinin başkasına anlatması.
SAHİH : Doğru, kusursuz, şüphesiz.
SİHR : (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık. * Aldatmak.
ŞAHS-I DECCAL : Deccalın kendisi
ŞİMÂL : Kuzey.
ŞİMENDİFER : Demiryolu katarı, tren.
TEBDİL : Değiştirme, yenileme.
TESHÎR : İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.
TEŞKİL : Meydana getirme, ortaya koyma.
TEVİL : Bir fikir veya sözden bir başka mânâ çıkarmak; anlaşılması zor olan âyet ve hadîslerde ne kast edildiğini ve ince mânâları bildirme.
ÜMMET : Bir peygambere inanıp onun yolunda gidenlerin hepsi.
VECH : Yön, cihet.
ZUHUR : Ortaya çıkma, meydana çıkma, başgösterme.1 Şubat 2011: 14:25 #785281Anonim
Mesleğimizin esası uhuvvettir
01 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
-1-
-1-
-2-
-3-
-4-
EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
en büyük bir kuvvet,
en makbul bir şefaatçi,
en metin bir nokta-i istinad,
en kısa bir tarik-i hakikat,
en makbul bir duâ-i mânevî,
en kerametli bir vesile-i makasıd,
en yüksek bir haslet,
en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
(Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm
(Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
İKİNCİ DÜSTURUNUZ
Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki:
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz,
(“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.
Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
ENÂNİYET : Benlik, gurur.
ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
ESBÂB : Sebepler.
FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
HILLET : Samimî dost.
Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
MÂNİ : Engel.
Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
MES’UL : Sorumlu.
MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
Müteallikât: İlgili, alakalı.
NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
SAVLET : Saldırı.
SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
ZİYÂDE : Fazla, çok.2 Şubat 2011: 13:00 #785342Anonim
Mucizeleri işiten imana gelmezse…
02 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın envâ-ı mu’cizâtından birisi de, ağaçların insanlar gibi emrini dinlemeleri ve yerinden kalkıp yanına geldikleridir ki, şu mucize-i şeceriye, mübarek parmaklarından suyun akması gibi, mânen mütevatirdir. Müteaddit suretleri var ve çok tariklerle gelmiştir.
…. Şimdi, o mucize-i kübrânın, tekerrür ettiği halde, birkaç sahih suretlerini birkaç misalle beyan edeceğiz.
….Dördüncü Misal: Nakl-i sahihle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın cesur kumandanlarından ve hizmetkârlarından olan Üsâme bin Zeyd der ki:
Bir seferde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Kaza-yı hacet için, hâli, settareli bir yer bulunmuyordu. Ferman etti ki:
“Ağaç veya taş gibi bir şeyler görüyor musun?”
Dedim: “Evet, var.” Emretti ve dedi:
Yani, “Ağaçlara de ki: ‘Resulullahın haceti için birleşiniz.’ Ve taşlara da de: ‘Duvar gibi toplanınız.'” Ben gittim, söyledim. Kasem ediyorum ki, ağaçlar birleştiler ve taşlar duvar oldular. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hacetinden sonra yine emretti:
“Onlara söyle, ayrılsınlar.”
Benim nefsim kabza-i kudretinde olan Zât-ı Zülcelâle kasem ederim, ağaçlar ve taşlar ayrılıp yerlerine gittiler.
Şu, Hazret-i Câbir ve Üsâme’nin beyan ettiği iki hadiseyi, aynen Ya’le ibni Murre ve Gaylan ibni Selemeti’s-Sakafî ve Hazret-i İbni Mes’ud, gazve-i Huneyn’de aynen haber veriyorlar.
Beşinci Misal: İmam-ı İbni Fevrek ki, kemâl-i içtihad ve fazlından kinaye olarak “Şâfiî-yi Sânî” ünvanını alan allâme-i asır, kati haber veriyor ki:
Gazve-i Taif’te, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm gece at üstünde giderken uykusu geliyordu. O halde iken bir sidre ağacına rast geldi. Ağaç ona yol verip atını incitmemek için iki şak oldu; Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm hayvan ile içinden geçti. Tâ zamanımıza kadar o ağaç iki ayak üstünde, muhterem bir vaziyette kaldı. -3-
Altıncı Misal: Hazret-i Ya’le, tarikinde nakl-i sahihle haber veriyor ki:
Bir seferde, “talha” veya “semure” denilen bir ağaç geldi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın etrafında tavaf eder gibi döndü, sonra yine yerine gitti. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki:
Yani, “O ağaç Cenâb-ı Haktan istedi ki, bana selâm etsin.”
Yedinci Misal: Muhaddisler, nakl-i sahihle İbni Mesud’dan beyan ediyorlar ki:
İbni Mes’ud dedi: Batn-ı Nahl denilen nam mevkide, Nusaybin ecinnîleri ihtidâ için Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma geldikleri vakit, bir ağaç o ecinnîlerin geldiklerini haber verdi.
Hem İmam-ı Mücahid, o hadiste İbni Mes’ud’dan nakleder ki: O cinnîler bir delil istediler. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir ağaca emretti; yerinden çıkıp geldi, sonra yine yerine gitti.
İşte, cin taifesine birtek mucize kâfi geldi. Acaba bu mucize gibi bin mu’cizât işiten bir insan imana gelmezse, cinnîlerin “Bizim şeytanlarımız ise Allah hakkında yalan yanlış şeyler söylüyorlar.” (Cin Sûresi: 72:4.) tabir ettikleri şeytanlardan daha şeytan olmaz mı? (Mektubat, 19. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ÂLLÂME-İ ASIR : Asrın en büyük âlimi.
ECİNNİ : Cinler.
ENVÂ-I MU’CİZÂT : Pekçok, çeşitli, muhtelif mu’cizeler.
FAZL : Lütuf, bağış, ihsan, karşılıksız iyilik; bereket, bolluk.
FERMÂN : Emir, buyruk, tebliğ.
GAZVE : Savaş, harb, çarpışma.
GAZVE-İ HUNEYN : Huneyn Savaşı.
GAZVE-İ TAİF : Taif Savaşı.
HÂCET : İhtiyaç.
HADÎS : Peygamberimizin (a.s.m) sözü, emri, hâl ve hareketini anlatan söz veya yazı.
HALİ : Tenhâ. Boş. Sahipsiz. Issız. İçinde bir şey olmama.
İHTİDÂ : Hidâyete erme, doğru yola girme.
KABZA-İ KUDRET : Kudret eli.
KASEM : Yemin.
KAZÂ-İ HÂCET : İhtiyaç gidermek; büyük abdest bozmak.
KEMÂL-İ İÇTİHAD : İçtihadının makbûllüğü, mükemmelliği.
KİNÂYE : Dolayısıyla dokunaklı söz, maksadı dolayısıyla anlatan söz, üstü örtü dokunaklı söz, açıktan olmayıp hakîkî mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
MEVKÎ : Yer, bir şeyin bulunduğu veya meydana geldiği yer.
MU’CİZÂT : Mu’cizeler. İnsanı aciz bırakan olaylar, hâdiseler.
MU’CİZE : Benzerini yapmaktan insanların âciz kaldığı şey.
MU’CİZE-İ KÜBRÂ : En büyük mu’cize.
MU’CİZE-İ ŞECERİYE : Ağaç ile ilgili mu’cize.
MUHADDİS : Hadis ilmiyle uğraşan âlimler.
MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
MÜTEADDİD : Pekçok. Türlü türlü, çeşitli.
MÜTEVÂTİR : Yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun naklettiği haber.
NAKL-İ SAHİH : İçinde yalan yanlış olmayan doğru nakil, rivâyet.
NAKL-İ SAHİH : İçinde yalan yanlış olmayan doğru nakil, rivâyet.
NÂM : İsim, ün, şan.
SETTARE : Örtünecek, gizlenecek yer.
SİDRE AĞACI : “Arabistan kirazı” denen bir ağaç.
SÛRET : Resim, şekil, görünüş; tarz, üslûp, cihet.
ŞAFÎİ-İ SANİ : İkinci Şafii (İmamı Şafii hazretlerine benzeyen ikinci kişi)
ŞEYTAN : İblis. Cenab-ı Hakk’ın emrine isyan ettiğinden rahmetinden kovulmuş, şerleri ve muzır şeyleri temsil eder ve ateşten yaratılmıştır.
TARÎK : Yol, tarz, usul, vâsıta, meslek.
TARÎK : Yol, tarz, usul, vâsıta, meslek.
TAVAF : Ziyaret etmek. Ziyaret maksadiyle etrafında dolaşmak.
ZÂT-I ZÜLCELÂL : Celâl ve büyüklük sâhibi Cenab-ı Hak.4 Şubat 2011: 19:33 #785489Anonim
Benim namazım nerede deme…
03 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Elhâsıl: Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı; yarın ise, senin elinde senet yok ki, ona mâliksin. Öyle ise, hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakal, günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi, hakiki istikbâl için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccâdeye at.
Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı ve perişan bir halde gider. Senin aleyhinde âlem-i misâlde şehâdet eder. Zîrâ herkesin, her günde, şu âlemden, bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki aynanda görünen muhteşem bir saray, aynanın rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür; kırmızı ise, kırmızı görünür.
Hem, onun keyfiyetine bakar; o ayna şişesi düzgün ise sarayı güzel gösterir, düzgün değil ise çirkin gösterir. En nâzik şeyleri kaba gösterdiği misillü, sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle kendi âleminin şeklini değiştirirsin; ya aleyhinde, ya lehinde şehâdet ettirebilirsin.
Eğer namazı kılsan, o namazın ile, o âlemin Sâni-i Zülcelâline müteveccih olsan, birden sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdetâ, namazın, bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi o âlemin zulümâtını dağıtır. Ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karma karışık perişâniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizam ve mânidar bir kitâbet-i kudret olduğunu gösterir, “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Sûresi: 35.) -1- âyet-i pürenvârından bir nuru senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in’ikâsıyla ışıklandırır. Senin lehinde nurâniyetle şehâdet ettirir.
Sakın deme, “Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!” Zîrâ bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmâl ve tafsil ile olduğu gibi, senin ve benim gibi bir âmînin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velînin namazı gibi, şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır – velev şuurun taallûk etmezse. Fakat, derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar merâtib bulunur; öyle de, namazın derecâtında da, daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakikat-i nurâniyenin esâsı bulunur. (Sözler Sh. 247)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK
AKÇA : (Akçe) Beyaz, oldukça beyaz. * Para. * Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.
ÂLEM : Dünya, kâinat,evren.
ÂLEM-İ MİSÂL : Görüntüler âlemi.
ÂMÎ : Bilgisiz, câhil.
ÂYET-İ PÜRENVÂR : Nurlar dolu âyet.
HERC Ü MERC-İ DÜNYEVİYE : Dünyadaki karışıklıklar.
İHTİYAT : Yedek; sakınma, tedbirlilik.
İN’İKÂS : Yansıma, aksetme.
İNKİŞÂF : Gelişme, açılma, keşfetme, meydana çıkma; terakkî etme.
İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak.
İSTİKBÂL : Gelecek zaman.
LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
MÂLİK : Sahip olan, mülk sahibi
MÂNİDAR : Bir mânâ ifâde eden, nükteli, ince mânâlı.
MERÂTİB : Mertebeler, dereceler.
MESCİD : Allah’a secde edilen yer, namaz kılınan yer, câmi.
MİSİLLÜ : Gibi, benzeri.
MÜTEVECCİH : Yönelmiş, dönmüş, bir yere doğru yola çıkan.
NÛRÂNİYET : Aydınlık, parlaklık
PERİŞÂNİYET : Perişanlık. Karışıklık, dağınıklık.
SANDUKÇA-İ UHREVÎ : Âhiretin küçük bir sandığı; âhiret amellerini içine alan mânevî sandıkçık.
SÂNİ-İ ZÜLCELÂL : Sonsuz büyüklük sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah.
SECCADE : Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
ŞEHÂDET : Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.
TAALLÛK : Bağlılık, münâsebet; alâkalı oluş; âit olma.
TAFSİL : Ayrıntılarıyla anlatmak, bildirmek, açıklamak.
TAVSİF : Vasıflandırma, birşeyin içyüzü ve özelliklerini anlatma.
TEBEDDÜLÂT : Yenilenmeler, değişmeler.
TENEVVÜR : Aydınlanmak, bir şey hakkında bilgi sahibi olmak
TENEVVÜR : Aydınlanmak, bir şey hakkında bilgi sahibi olmak
TEŞKİL : Meydana getirme, ortaya koyma.
ZULÜMÂT : Karanlıklar; haksızlıklar, eziyetler.4 Şubat 2011: 19:37 #785495Anonim
Kur’an-ı Kerim’den… “Ey insanlar, Rabbinizin buyruklarına kulak verin! Çünkü sizde işitme ve görmeyi sağlayan kulakları ve gözleri, düşünüp hissetmenizi sağlayan kalbleri yaratan O’dur. Şükrünüz ne kadar da az! Sizi çoğaltıp dünyaya yayan da O’dur, Muhakkak yine O’nun huzuruna götürüleceksiniz. Hayatı veren de, öldüren de O’dur. Gece ile gündüzü peşpeşe getiren de O’dur. Öyleyse hâla aklınızı başınıza alıp bunları bir düşünmez misiniz?” “Mu’minun Sûresi 73-77. Ayet Mealleri”
Allah Resulünden (asm)… îbni Amr’dan (r.a.) rivayetle:
İman bakımından mü’minlerin en üstünü, birşey istediğinde kendisine verilen, verilmediği zaman da istemekte ısrar etmeyendir.
Hadis-i Şerif Meali – Camiü’s-sağir – 1294Risale-i Nur Külliyatı’ndan… “Kâinatta en yüksek hakikat imândır, imândan sonra namazdır.”Tamamı
Sitemize Yeni Eklenenler… Beka İçin Yaratılan ve Bekaya Müştak Olan İnsan Kâinatın Fena Yüzüne Bağlanamaz
[IMG]http://www.nurpenceresi.com/show_image.php?filename=images/icerik/1758.jpg&width=100&height=100[/IMG] “İbrahim Aleyhisselâmdan sudur ile kâinatın zevâl ve ölümünü ilân eden nây-ı لاَۤ اُحِبُّ اْلاٰفِلِينَ beni ağlattırdı.”
Yer: Sözler, On Yedinci Söz, İkinci Makam
Açıklayan: Dr. Burhan Sabaz (03-Şubat-2011)
İçtihad Nedir? 2. Bölüm: Zaruretler Haramı Helal Eder mi?[IMG]http://www.nurpenceresi.com/show_image.php?filename=images/icerik/1757.jpg&width=100&height=100[/IMG] “Nasıl ki, bir cisimde, neşvünemâ için tevessü meyli bulunur. O meyl-i tevessü ise çünkü dahildendir vücut ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat, eğer hariçte tevsi için bir meyil ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrip etmektir, tevsi değildir.”
Yer: Sözler, Yirmi Yedinci Söz
Açıklayan: Dr. Ahmet Çolak (02-Şubat-2011)
Öncüler Serisi – 14 Ali Uçar[IMG]http://www.nurpenceresi.com/show_image.php?filename=images/icerik/1756.jpg&width=100&height=100[/IMG] Bir aksiyon timsali Ali Uçar
Hatıralar: Rahmi Erdem (01-Şubat-2011)[Kısa Kısa] Kur’an-ı Kerimde İlim, İrfan
[IMG]http://www.nurpenceresi.com/show_image.php?filename=images/icerik/1755.jpg&width=100&height=100[/IMG] Beşer, bütün güzel hikmetli ilmini, irfanını Kur’an-ı Kerimden almıştır.
Açıklayan: Mustafa Karaman (31-Ocak-2011)Mesnevî-i Nuriye’den Zerre Dersleri, 1. Bölüm
[IMG]http://www.nurpenceresi.com/show_image.php?filename=images/icerik/1754.jpg&width=100&height=100[/IMG] “İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakka nâzır ve Ona vasıl olan yollar, kapılar, âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir.”
Yer: Mesnevî-i Nuriye, Zerre, Bir ve İkinci İ’lemler
Açıklayan: Prof. Dr. Alaaddin Başar (29-Ocak-2011)
[Kısa Kısa] İslamiyet Terbiyesi[IMG]http://www.nurpenceresi.com/show_image.php?filename=images/icerik/1753.jpg&width=100&height=100[/IMG] İslamiyetin meyveleri, Yunus Emreler, Gazaliler, Melek gibi Melikler.
Açıklayan: Mustafa Karaman (28-Ocak-2011)Esma-ül Hüsna El-Vâcid: İstediği herşeyi bulabilen, elinden hiçbir şey kaçmayan, sonsuz derecede varlıklı olan.
El-Mâcid: Zâtı, sıfatlan ve isimleri, izzet ve azametin şan ve şerefin son mertebesinde bulunan.Cevşen-ül Kebir’den… Ey âlemlerin Rabbi,
Ey kıyamet gününün sahibi,
Ey sabredenleri seven,
Ey tövbe edenleri seven,
Ey temizlenenleri seven,
Ey Allah’ı görür gibi ibadet edenleri seven,
Ey yardım edenlerin en hayırlısı,
Ey zor işleri halledenlerin en hayırlısı,
Ey amellere bol karşılık verenlerin en hayırlısı,
Ey ifsat edenleri en iyi bilen,Bütün kusurlardan uzaksın. Senden başka ilâh yok! Affet bizi. Bizi Cehennemden kurtar.
4 Şubat 2011: 19:39 #785496Anonim
Duanın kabul olduğu vakitler…
04 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
İmân, duâyı bir vesîle-i katiye olarak iktizâ ettiği; ve fıtrat-ı insaniye onu şiddetle istediği gibi, Cenâb-ı Hak dahi “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” (Furkan Sûresi: 77.) ferman ediyor. Hem, “Bana duâ edin, size cevap vereyim. (Mü’min Sûresi: 60.) emrediyor.
Eğer desen: “Birçok defa duâ ediyoruz, kabul olmuyor. Halbuki, âyet umumidir; her duâya cevap var,” ifade ediyor.
Elcevap: Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her duâ için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem ayn-ı matlûbu vermek Cenâb-ı Hakkın hikmetine tâbidir.
Meselâ, hasta bir çocuk çağırır: “Yâ hekim, bana bak.”
Hekim “Lebbeyk,” der. “Ne istersin?” Cevap verir.
Çocuk “Şu ilâcı ver bana” der.
Hekim ise, ya aynen istediğini verir, yahut onun maslahatına binâen ondan daha iyisini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez.
İşte, Cenâb-ı Hak Hakîm-i Mutlak, hâzır, nâzır olduğu için, abdin duâsına cevap verir. Vahşet ve kimsesizlik dehşetini, huzûruyla ve cevabıyla ünsiyete çevirir. Fakat, insanın hevâperestâne ve heveskârâne tahakkümüyle değil, belki hikmet-i Rabbâniyenin iktizâsıyla, ya matlûbunu veya daha evlâsını verir veya hiç vermez.
Hem, duâ bir ubûdiyettir; ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir. Dünyevî maksadlar ise, o nevi duâ ve ibâdetin vakitleridir; o maksadlar, gâyeleri değil. Meselâ, yağmur namazı ve duâsı bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir; yoksa, o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa, o duâ, o ibâdet hâlis olmadığından, kabule lâyık olmaz.
Nasıl ki, güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir; hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husûf namazları denilen iki ibâdet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nurânî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medâr olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını, o vakitte bir nevi ibâdete dâvet eder. Yoksa, o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesâbiyle muayyen olan ay ve güneşin husûf ve küsûflarının inkişafları için değildir. Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir. Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bâzı duâların evkât-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; duâ ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticâ eder. Eğer duâ çok edildiği halde, beliyyeler def’ olunmazsa, denilmeyecek ki, “Duâ kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duânın vakti, kazâ olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle, belâyı ref’ etse, nurun alâ nur, o vakit duâ vakti biter, kazâ olur.
Demek duâ, bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhâr edip, duâ ile Ona ilticâ etmeli; Rubûbiyetine karışmamalı. Tedbîri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini ittiham etmemeli.(Sözler 23. Söz)
Bediüzzaman Said NursiSÖZLÜK
Abd : Kul,köle.
ÂCZ : Güçsüzlük, kudretsizlik.
AZAMET-İ İLÂHİYE : Allah’ın büyüklüğü.
BELİYYELER : Belâlar, musibetler.
BİNÂEN : Bağlı olarak, dayanarak, -den dolayı, bu sebepten.
DERGÂH : Allah’a ibâdet edilen yer; büyük bir huzura girilecek kapı; padişahların kapısı.
EVKAT-I MAHSUSA : Husûsi, özel vakitler.
EVLÂ : Daha iyi, çok daha iyi, birincisi.
FAZL : Lütuf, bağış, ihsan, karşılıksız iyilik; bereket, bolluk.
FERMÂN : Emir, buyruk, tebliğ.
FITRAT-I İNSÂNİYE : İnsan yaratılışı, tabiatı.
GAYE : Amaç, ideâl, hedef.
GURÛB : Batma, batış, batıda görünmez olmak.
HAKÎM-İ MUTLAK : Sonsuz hikmet sahibi ve herşeyi gayeli ve faydalı yaratan Allah.
HÂLİS : Hilesiz, katıksız, saf, duru; her işi sırf Allah rızâsı için olan.
HÂLİSEN : Hâlis olarak. Yalnızca Allah rızasını kazanmak arzusuyla.
HEKİM : Doktor.
HEVÂPERESTÂNE : Sadece yasaklanmış, haram lezzet ve heveslerin peşinde koşarcasına.
HEVESKÂRÂNE : Günahlı işlere hevesli olarak, istekli bir şekilde.
HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
HİKMET-İ RABBÂNİYE : Cenab-ı Hakk’ın terbiye ve idâresinin gayeli ve maksadlı olması.
İBÂD : Kullar.
İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
İLTİCÂ : Sığınma.
İNKİŞÂF : Gelişme, açılma, keşfetme, meydana çıkma; terakkî etme.
İSTİLÂ : Kaplama, yayılma, ele geçirme.
İTTİHAM : Suçlama; suçlu duruma düşürme.
İZHÂR : Ortaya koymak, açığa çıkarmak, göstermek.
KADÎR-İ MUTLAK : Kudreti mutlak olan ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.
KAZÂ : Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak; birdenbire olan musîbet, beklenmedik belâ. Kaderde takdir edilenlerin, zamanı gelince meydana gelmesi.
KÜSÛF VE HUSÛF : Ay ve güneş tutulması.
LEBBEYK : Buyurunuz, emredersiniz, peki efendim, emrine hazırım.
LİVECHİLLÂH : Allah için, Allah nâmına, Allah aşkına, Allah rızasına.
MAKSAD : Ana fikir; kastedilmiş, istenilen şey.
MASLAHAT : Fayda, maksat, keyfiyet.
MATLUB : Talep edilen. İstenen.
MEÂL : Birşeyin pekçok mânâlarından biri; birşeyin kısaca mânâsı, anlamı.
MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
MUAYYEN : Kesin olarak belli olan, belli, ölçülü, tâyin ve tesbit edilmiş olan.
MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
MÜNECCİM : Yıldızların hareket ve hâllerini incelemekle uğraşan, yer ve hareketlerinden mânâ ve hüküm çıkaran, falcı, astrolog.
NÂZIR : Nazar eden, bakan, idâre eden.
NİKAP : Yüz örtüsü, peçe, perde, örtünme.
NİYAZ : Yalvarma, yakarma, duâ.
NÛRUN ÂLÂ NUR : Daha âlâ, daha iyi; nûr üstüne nûr.
REF’ : Kaldırmak. Hükümsüz bırakma.
SEMERÂT : Meyveler, faydalar, kârlar, menfaatler.
TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
TASALLUT : Birini rahatsız etme, musallat olma, hükmü altına girme, tahakküm.
UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
UHREVİYE : Ahirete âit.
ÜNSİYET : Alışkanlık, dostluk, ahbaplık, yakınlık
VAHŞET : Korku ve ürküntü, vahşîlik, ıssızlık, yabanilik.
VESÎLE : Sebep, vasıta, fırsat, bahane.
VESÎLE-İ KATİYE : Katî sebep, katî vâsıta.6 Şubat 2011: 08:32 #761881Anonim
‘İfsat komitesi yok’ demek, öyle yalandır ki…
05 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
İddiacı der: Zelzele gibi bazı hadiseler, Nurlara hücum zamanında gelmeleri Nurun kerametidir ki, zemin hiddet eder.
İşte Said’in bu fiili zemine vermesi dine muhaliftir.
Hem “Gizli düşmanı ve ifsat komitesi yok” demesi öyle bir yalandır ki, komünist ve mason ve taşnak gibi çok komiteler lisan-ı hal ile “Bu iftiradır, biz meydandayız” derler.
Ve otuz seneden beri emsalsiz bir tarzda Said’in başına gelen elîm hadiseler, hususan bu on ay tecrid-i mutlak ve Said’in herşeyi bırakıp bütün kuvvetiyle Kur’ân için o mütecaviz din düşmanlarına karşı yüz Nur Risaleleriyle galibâne çalışması, o yalan dâvâyı yüz hüccetle tekzip eder.
Hem iddiacının “Onu zehirleyen olmamış” demesi öyle bir hatâdır ki, o daima Said ile bulunmak ve sergüzeşte-i hayatına tamamen muttali olmakla ancak o menfî hükmünü ispat ve yirmi sene koltuğum altında işleyen ve görenler hayret eden ve aşılamakla olan zehir çıbanı ve yanımda bulunan dostların görerek şehadetleriyle hem Kastamonu’da, hem Denizli hapsinde, hem Emirdağı’ndaki tesemmümlerimi inkâr etmekle o hatâsını tamir edebilir.
Kur’ân’da “Neredeyse öfkeden parçalanacak.” (Mülk Sûresi: 8.) âyeti, “Cehennem ehl-i küfre öyle hiddet eder ki, parçalanmak derecesine gelir” mânâsında olduğu tarzında, teşbih sûretinde, Nurlara hücum hatasıyla zemin hiddet eder ve hava ağlar ve kış kızar. Yani, emr-i İlâhî ile o mahlûklar vazifeleri içinde kuvvet ve kudret-i Rabbâniyenin tecellîsine mazhar olup gazab-ı İlâhîyi gösterirler. Beşeri ikaz için titrer, ağlar demektir. (Şualar sh. 366)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK
BEŞER : İnsan.
ELÎM : Acı veren, çok acıklı, üzüntü veren.
EMSÂL : Misaller, denk ve benzerler.
GÂLİBÂNE : Galip bir tarzda. Üstün gelerek.
GAZAB-I İLÂHÎ : Allah’ın gazabı, kahrı, cezası.
HİDDET : Öfke, kızgınlık, gazab.
HÜCCET : Senet, vesika, delil; bir iddiânın doğruluğunu ispat için gösterilen belge.
İFSAD : Bozmak, azdırmak, fitne çıkarmak, karıştırma.
KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
KOMİTE : Kötü bir maksat için toplanmış gizli cemiyet.
KUDRET-İ RABBÂNİYE : Herşeyi terbiye ve idâre eden Allah’ın sonsuz kudreti.
LİSÂN-I HÂL : Vücut dili. Birşeyin duruşu ve görünüşü ile bir mânâ ifâde etmesi.
MAHLÛK : Yaratılmış, yoktan var edilmiş olan.
MASON : Dinsiz, îmânsız; din ve îmân düşmanı bir cemiyete mensup.
MAZHAR : Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.
MENFÎ : Nefyedilmiş, noksan, negatif, müsbetin zıddı, olumsuz.
MUHÂLİF : Uymayan, zıt olan, karşı duran.
MUTTALİ : Bilgili, mâlûmat sahibi olan.
MÜTECÂVİZ : Haddini aşan, tecâvüz eden, saldıran.
SERGÜZEŞTE-İ HAYAT : Hayat mâcerası, biyografi.
ŞEHÂDET : Şâhitlik
TAŞNAK : Bir Ermeni komitası.
TECELLÎ : Görünme, bilinme
TECRİD-İ MUTLAK : Tek başına, hücre hapsinde bulundurmak, kimseyle görüştürmemek.
TEKZİB : Yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek.
TESEMMÜM : Zehirlenme.
TEŞBİH : Benzetmek, benzetilmek; benzetiş.
ZELZELE : Sarsıntı. Deprem.
ZEMİN : Yer; yüzey, satıh.6 Şubat 2011: 14:17 #756654Anonim
Aczini bilmekte büyük rahmet vardır…
06 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
DÖRDÜNCÜ NÜKTE
İnsan, şu kâinat içinde pek nâzik ve nâzenin bir çocuğa benzer. Zaafında büyük bir kuvvet ve aczinde büyük bir kudret vardır. Çünkü, o zaafın kuvvetiyle ve aczin kudretiyledir ki, şu mevcudât, ona musahhar olmuş.
Eğer insan zaafını anlayıp, kâlen, halen, tavren duâ etse ve aczini bilip istimdâd eylese, o teshîrin şükrünü edâ ile beraber, matlûbuna öyle muvaffak olur ve maksadları ona öyle musahhar olur ki, iktidar-ı zâtîsiyle onun aşr-ı mîşârına muvaffak olamaz. Yalnız, bâzı vakit, lisân-ı hal duâsıyla hâsıl olan bir matlûbunu, yanlış olarak kendi iktidarına hamleder.
Meselâ, tavuğun yavrusunun zaafındaki kuvvet, tavuğu arslana saldırtır. Yeni dünyaya gelen arslanın yavrusu, o canavar ve aç arslanı kendine musahhar edip, onu aç bırakıp kendi tok oluyor. İşte, cây-ı dikkat, zaaftaki bir kuvvet ve şâyân-ı temâşâ bir cilve-i rahmet!..
Nasıl ki, nazdar bir çocuk, ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazin haliyle, matlûblarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona musahhar olurlar ki, o matlûblardan binden birisine, bin defa kuvvetciğiyle yetişemez. Demek zaaf ve acz, onun hakkında şefkat ve himâyeti tahrik ettikleri için, küçücük parmağıyla kahramanları kendine musahhar eder. Şimdi, böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himâyeti ittiham etmek sûretiyle, ahmakâne bir gururla, “Ben kuvvetimle bunları teshîr ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
İşte, insan dahi, Hâlıkının rahmetini inkâr ve hikmetini ittiham edecek bir tarzda küfrân-ı nimet sûretinde, Kârun gibi “Ben kendi ilmimle, kendi iktidarımla kazandım” (Kasas Sûresi: 78.) dese, elbette sille-i azaba kendini müstehak eder. (Sözler 23. Söz sh.296)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK
ÂCZ : Güçsüzlük, kudretsizlik.
AŞR-I MÎŞÂR : Onda birin onda biri, yüzde bir.
CÂY-I DİKKAT : Dikkat edilecek nokta; dikkat edilecek yer veya şey.
CİLVE-İ RAHMET : Rahmet tecellîsi,görüntüsü.
EDÂ : Yerine getirme, ödemek
HÂLEN : Tavır, hareket, davranış veya durum olarak.
HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
HAMLETMEK : Yüklemek, yüklenmek, isnad etmek.
HAZİN : Hüzün veren, acıklı, kederli.
HİMÂYET : Koruma, korunma.
İKTİDÂR : Güç, kuvvet.
İKTİDÂR-I ZÂTÎ : Kendi gücü, kendi kudreti.
İSTİMDAD : Medet ve yardım istemek.
İTTİHAM : Suçlama; suçlu duruma düşürme.
KÁLEN : Söylemek sûretiyle; söyleyerek; sözle.
KAVÎ : Kuvvetli, sağlam, metin, zorlu.
KÜFRÂN-I NÎMET : Cenâb-ı Hakkın ihsan ettiği nîmetleri bilmeme ve hürmetsizlik etme, nankörlük.
MAKSAD : Ana fikir; kastedilmiş, istenilen şey.
MATLUB : Talep edilen. İstenen.
MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.
MUSAHHAR : Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.
MUVAFFAK : Başarılı.
NÂZENİN : İnce, nâzik, latîf, nazlı.
SİLLE-İ AZÂB : Azab tokadı.
ŞÂYÂN-I TEMÂŞA : Seyretmeye değer.
ŞEFKAT : Karşılıksız, samimi sevgi besleme; başkasının kederiyle alâkalı olma, acıyarak merhamet etme.
ŞÜKR : (Şükür) Allah’ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah’a teşekkür.
TAHRİK : Harekete geçirme; kışkırtma.
TARZ : Usul, şekil, üslûb.
TAVREN : Hareket olarak, davranış olarak, tavırla.
TESHÎR : İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.
ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.7 Şubat 2011: 09:47 #785562Anonim
Nur talebelerinin Müslüman kardeşlerden 6 farkı
07 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
(Bağdat’ta çıkan ed-Difa gazetesinin muharriri İsa Abdülkadir’in Arabî makalesinin tercümesi.)
Bağdat’ta çıkan ed-Difa gazetesi Risale-i Nur talebelerinden bahisle diyor ki:
Türkiye’deki Nur talebelerinin İhvan-ı Müslimîn cemiyeti ile alâkaları nedir, ne münasebeti var?
Hem farkları nedir?
Türkiye’deki Nur talebeleri, Mısır’da ve bilâd-ı Arapta İhvan-ı Müslimîn namında ittihad-ı İslâma çalışan cemiyetler gibi müstakil cemiyet midirler?
Ve onlar da onlardan mıdır?
Ben de cevap veriyorum ki:
Nur talebelerinin ve İhvan-ı Müslimîn Cemiyetinin gerçi maksatları, hakaik-i Kur’âniye ve imaniyeye hizmet ve ittihad-ı İslâm dairesinde Müslümanların saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur talebelerinin beş altı cihetle farkları var:
Birinci fark: Nur talebeleri siyasetle iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar, tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kudsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değil.
İhvan-ı Müslimîn ise, memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teşkil ediyorlar.
İkinci fark: Nurcular, Üstadlarıyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer.
Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukabelesiz (Yirmi beş sene müddetle el yazmasıyla Anadolu’da neşri bu şekilde olmuştur) veriyorlar ki, okusunlar ve dinlesinler. Bu suretle büyük bir memleket büyük bir dershane hükmünde oluyor.
İhvan-ı Müslimîn ise, umumî merkezlerde mürşid ve reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cemiyetin şubelerinde de o büyük üstadla ve naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zatlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar.
Hem umumî merkezlerde çıkan ceride ve mecellelerin fiyatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.
Üçüncü fark: Nur talebeleri, aynen, âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise, memleketleri ve vaziyetleri iktizasıyla mecelleleri ve kitapları çıkarıyorlar, aktar-ı âleme neşrediyorlar; onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.
Dördüncü fark: Nur talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişar etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişarlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları halde hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki, tecemmu’ edip toplansınlar ve çalışsınlar. Çünkü, meslekleri siyaset ve cemiyet olmadığından hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise, vaziyetleri itibarıyla siyasete temas etmeye ve cemiyet teşkiline ve şubeler ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icazet ve ruhsat almaya muhtaçtırlar. Ve Nurcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esas üzerine, kendilerine umumî merkezleri olan Mısır’da, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Ürdün’de, Sudan’da, Mağrib’de ve Bağdat’ta çok şubeler açmışlar.
Beşinci fark: Nur talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi sekiz yaşındaki, camilerde Kur’ân okumak için elifbâyı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen, doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın erkek, hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar ve bir neferden büyük bir kumandana kadar taifeler Nurcularda var. Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksatları, Kur’ân-ı Mecîdin hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka birşeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Yirmi sekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessas ve kıskanç muarızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksat bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine taraftarları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar. “Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız. Onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar” diyorlar. Kemiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakikî ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarları arıyorlar.
Altıncı fark: Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kanaatle ve fakirü’l-hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğna ile ve hizmet-i Kur’âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûp olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbirşeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye fâidelerinden çekiniyorlar.
Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksat itibarıyla aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve bazı esbap sebebiyle, Nur talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. Azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.
İsa Abdülkadir
(Risale-i Nur Külliyatı, Emirdağ Lâhikası)
SÖZLÜK:
Arabî : Arapça
bilâd-ı Arap : Arap beldeleri, ülkeleri
cemiyet : topluluk
cihet : taraf, yön
hakaik-i Kur’âniye ve imaniye : Kur’ân ve iman hakikatleri, gerçekleri
hükmüne geçmek : benzer bir şeyle aynı hükmü almak
içtima : bir araya gelme, toplanma
istinsah etmek : el ile yazarak çoğaltmak
iştigal etmek : meşgul olmak
ittihad-ı İslâm : İslâm birliği ülkeleri
kudsiyet : kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık
mecburiyet : zorunluluk
muharrir : yazar, gazete yazarı
mukabelesiz : karşılıksız
münasebet : bağlantı, ilişki
mürşid : doğru yol gösteren
müstakil : bağımsız, başlı başına
neşir : yayılma
risale : küçük kitapçık; Risale-i Nur’da yer alan herbir bölüm
saadet-i dünyeviye ve uhreviye : dünya ve âhiret hayatı mutluluğu
teşkil etmek : meydana getirmek, oluşturmak
umumî : genele ait
aktar-ı âlem : âlemin dört bir tarafı
âli : yüce
bilâd-ı İslâmiye : İslâm beldeleri, ülkeleri
cemiyet : topluluk
ceride : gazete
darülfünun : üniversite
dessas : hilebaz, aldatıcı
ekser : pek çok
esas : temel
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri
hidayet : doğru yola erdirme
icazet : izin
iktizasıyla : gereğiyle
ilmî : ilimle ilgili
intişar : yayılma
irfan : bilgi, anlayış
iştigal etmek : meşgul olmak
kudsî : kutsal
Kur’ân-ı Mecîd : her şeyin üstünde şeref sahibi olan ve takdis ve senâlara lâyık olan Kur’ân
mecelle : dergi
meslek : takip edilen yol, yöntem
muarız : karşı gelen, karşıt
muhabere : haberleşme
muhtelif : çeşitli
naib : vekil, birinin yerine geçen
nefer : asker, er
neşretmek : yaymak
nurlanmak : aydınlanmak
ruhsat : izin
taife : grup, topluluk
tecemmu’ etme : birikme, toplanma
teşkil : oluşturma, meydana getirme
umumen : bütünüyle
umumî : genele ait
vaziyet : durum, hâl
vekil : Bakan
âzamî : en fazla, en büyük
ceride : gazete
cihet : taraf, yön
ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapanlar
esbap : sebepler
fakirü’l-hal : muhtaç durumda olma
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri
hakikat : doğru ve gerçek
hakikaten : gerçekten
hakikî : asıl, gerçek
hayat-ı içtimaiye : sosyal hayat
hizmet-i kudsiye : kutsal hizmet
hizmet-i Kur’âniye : Kur’ân hakikatlerini yayma görevi
ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
iktisat : tutumluluk
iktiza : gereklilik
istiğna : ihtiyaç duymama, kaçınma
itibarıyla : bakımından
kanaat : yetinme
kemiyet : sayıca çokluk, nicelik
kesret : çokluk
mahiyet : temel nitelik, özellik
malûmat : bilgiler
marifet-i İslâmiye : İslâmiyeti bilme ve tanıma
menfaat-i maddiye : maddî fayda
muharrir : yazar, gazete yazarı
mürşid : doğru yolu gösteren
rızâ-yı İlâhî : Allah’ın rızası
sevk etmek : göndermek, yönlendirmek
temas : dokunma, bahsetme
temessük etmek : sıkıca sarılmak
teşvik etmek : şevklendirmek, isteklendirmek
ulûm-u İslâmiye : İslâm ilimleri10 Şubat 2011: 16:23 #785693Anonim
Ümitsizlik kanser gibi bir hastalıktır
08 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Müddet-i hayatımda tecrübelerimle fikrimde tevellüd eden şudur:
Yeis en dehşetli bir hastalıktır ki, âlem-i İslâmın kalbine girmiş. İşte o yeistir ki bizi öldürmüş gibi, garpta bir-iki milyonluk küçük bir devlet, şarkta yirmi milyon Müslümanları kendine hizmetkâr ve vatanlarını müstemleke hükmüne getirmiş. Hem o yeistir ki, yüksek ahlâkımızı öldürmüş, menfaat-i umumiyeyi bırakıp menfaat-ı şahsiyeye nazarımızı hasrettirmiş.
Hem o yeistir ki, kuvve-i mâneviyemizi kırmış. Az bir kuvvetle, imandan gelen kuvve-i mâneviye ile şarktan garba kadar istilâ ettiği halde, o kuvve-i mâneviye-i harika meyusiyetle kırıldığı için, zâlim ecnebîler dört yüz seneden beri üç yüz milyon Müslümanı kendilerine esir etmiş. Hatta bu yeisle, başkasının lâkaytlığını ve füturunu kendi tembelliğine özür zannedip neme lâzım der, “Herkes benim gibi berbattır” diye şehamet-i imaniyeyi terk edip hizmet-i İslâmiyeyi yapmıyor.
Madem bu derece bu hastalık bize bu zulmü etmiş, bizi öldürüyor. Biz de o kàtilimizden kısasımızı alıp öldüreceğiz.
(1) لاَ تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللهِ kılıcıyla o yeisin başını parçalayacağız.
(2) مَالاَ يُدْرَكُ كُلُّهُ لاَيُتْرَكُ كُلُّهُ hadisinin hakikatiyle belini kıracağız inşaallah.
Yeis, ümmetlerin, milletlerin “seretan” denilen en dehşetli bir hastalığıdır. Ve kemâlâta mâni ve (3) اَناَ عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِى hakikatine muhaliftir; korkak, aşağı ve âcizlerin şe’nidir, bahaneleridir. Şehamet-i İslâmiyenin şe’ni değildir.
Hususan Arap gibi nev-i beşerde medar-ı iftihar yüksek seciyelerle mümtâz bir kavmin şe’ni olamaz. Âlem-i İslâm milletleri Arabın metanetinden ders almışlar. İnşaallah, yine Araplar ye’si bırakıp, İslâmiyetin kahraman ordusu olan Türklerle hakikî bir tesânüd ve ittifak ile el ele verip Kur’ân’ın bayrağını dünyanın her tarafında ilân edeceklerdir. (Hutbe-i Şâmiye)
1 : “Rahmet-i İlâhiyeden ümidinizi kesmeyiniz.” Zümer Sûresi, 39:53.
2 : Birşey bütünüyle elde edilmezse, bütünüyle de terk edilmez.
3 : “Ben kulumun zannı üzereyim (yani kulum Beni nasıl tanırsa, ona öyle muamele ederim).” Buharî, Tevhid: 15, 35; Müslim, Tevbe: 1, Zikr: 2, 19; Tirmizî, Zühd: 51, Daavât: 131; İbni Mâce, Edeb: 58; Dârimî, Rikak: 22; Müsned, 2:251, 315, 391, 412, 445, 482, 516, 517, 524, 534, 539, 3:210, 277, 491, 4:106.
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
âciz : güçsüz (bk. a-c-z)
âlem-i İslâm : İslâm âlemi (bk. a-l-m; s-l-m)
ecnebî : yabancı (Avrupalı)
fütur : usanç, gevşeklik
garp : batı
hadis : Peygamberimize ait söz
hakikat : asıl, gerçek
hasretme : bir mesele üzerine yoğunlaşma
hizmet-i İslâmiye : İslâm dinine hizmet (bk. s-l-m)
hizmetkâr : hizmetçi
hususan : bilhassa, özellikle
inşaallah : Allah’ın izniyle
istilâ etme : kaplama, hâkim olma (bk. v-l-y)
kemâlât : güzel ve örnek özellikler (bk. k-m-l)
kısas : bir suç işleyenin kanun tarafından aynı şekilde cezalandırılması, suçlunun işlediği cinayetin misli bir cezaya çarptırılması
kuvve-i mâneviye : mânevî güç, moral (bk. a-n-y)
kuvve-i mâneviye-i harika : olağanüstü mânevî güç (bk. a-n-y)
lâkaytlık : duyarsızlık, ilgisizlik
mâni : engel
medar-ı iftihar : övünç kaynağı
menfaat-ı şahsiye : kişisel yarar, şahsî menfaat
menfaat-i umumiye : genelin yararı, menfaati
meyusiyet : ümitsizlik
muhalif : aykırı, zıt
müddet-i hayat : hayat süresi
mümtâz : üstün, seçkin, belirgin özelliklere sahip olan
müstemleke : sömürge
nazar : bakış
nev-i beşer : insanlık
seciye : huy, karakter
seretan : kanser
şark : doğu
şehamet-i imaniye : imandan gelen yiğitlik ve cesaret (bk. e-m-n)
şehamet-i İslâmiye : İslâmdan gelen yiğitlik ve cesaret (bk. s-l-m)
şe’n : hâl, özellik, nitelik
tevellüd eden : doğan
ümmetler : toplumlar
yeis : ümitsizlik
10 Şubat 2011: 16:27 #785701Anonim
Mü’minler en çok cemaatten kazanıyor
09 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Mü’minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki, herbir fert, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevap cemaatten kazanıyor.
Ve herbir fert ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur-bilhassa Peygamber Aleyhissalatü Vesselama…
Ve keza, herbir fert, arkadaşlarının saadetinden zevk alır ve Hallak-ı Kainata ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzet olur.
İşte mü’minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen şu ulvi, manevi teavün ve birbirine yardımlaşmakla hilafete haml, emanete mazhar olmakla beraber mahlükat içerisinde mükerrem ünvanını almıştır. (Mesnevi-i Nuriye, Şûle)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
İ’LEM EYYÜHE’L-AZÎZ [i’lem eyyühe’l-aziz] : Ey azîz kardeşim, bil ki.
TEZKİYE : Doğruluğuna şehâdet etmek, temize çıkarmak.
HÁLLÂK-I KÂİNAT : Kâinatı yoktan var eden Allah.
UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
SAADET-İ EBEDİYE : Dâimî saadet; Cennet hayatı, ebedî mutluluk.
TEÂVÜN : Yardım etme, yardımlaşma.
HİLÂFET : Halîfelik, Peygamberimizin vekili olarak din ve dünya işlerinde umûmi reislik; Allah adına ve yine Onun izniyle yaratılmışlar üzerinde bir takım tasarruflarda bulunma.
HAML : Yük; yüklenme; isnad.
MÜKERREM : Hürmet ve tazim olunan. İkrâm olunmuş.10 Şubat 2011: 16:33 #785708Anonim
Namaz, Allah’ın huzuruna kabulündür
10 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Dördüncü Şua: İşte ey tembel nefsim! Bir nevi Mi’rac hükmünde olan namazın hakikati, sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lûtuf olarak huzur-u şâhâneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma’bud-u Cemîl-i Zülcelâlin huzuruna kabulündür. (Allah en yüce ve en büyüktür.) deyip, mânen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyâttan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, (Ancak Sana kulluk ederiz. (Fâtiha Sûresi: 5.)) hitâbına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir. Âdetâ, harekât-ı salâtiyede tekrarla (Allah en yüce ve en büyüktür, Allah en yüce ve en büyüktür.) demekle kat-ı merâtib ve terakkiyât-ı mâneviyeye ve cüz’iyâttan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir (Allah en yüce ve en büyüktür.) bir basamak-ı mi’raciyeyi kat’ına işarettir. İşte şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.
İşte hacda pek kesretli denilmesi, şu sırdandır. Çünkü, hacc-ı şerif, bilasâle herkes için, bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta, ferik dairesinde, bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lûtfuna mazhar olur. Öyle de, bir hacı, ne kadar âmî de olsa, kat-ı merâtib etmiş bir velî gibi, umum aktâr-ı arzın Rabb-i Azîmi ünvânıyla Rabbine müteveccihtir, bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette, hac miftâhıyla açılan merâtib-i külliye-i Rubûbiyet ve dürbünüyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devâir-i ubûdiyet ve merâtib-i kibriyâ ve ufk-u tecelliyâtın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i Rubûbiyet (Allah en yüce ve en büyüktür, Allah en yüce ve en büyüktür.) ile teskin edilebilir ve onunla o merâtib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvere ilân edilebilir.
Hacdan sonra, şu mânâ-i ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde, bayram namazında, yağmur namazında, husûf küsûf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte, şeâir-i İslâmiyenin, velev Sünnet kabîlinden dahi olsa, ehemmiyeti şu sırdandır.
Hazînelerini kef ve nun’un arasına koyan (herşeyi bir “kün” emri ile yaratan) Allah, her türlü kusurdan münezzehtir.Şânı ne yücedir Onun ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. Siz de ona döneceksiniz. (Yâsin Sûresi: 83.)
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ÂFÂK-I AZAMET-İ ULÛHİYET : İlâhlığın büyüklüğünün ufukları, dereceleri.
AKTÂR-I ARZ : Yeryüzünün her tarafı.
BİLASÂLE : Bizzat, kendisi, eli ile, başkasını vâsıta etmeden, asâletiyle.
CÜZ’İYÂT : Parçaya ait olan şeyler, ufak tefek şeyler.
DEVÂİR-İ KÜLLİYE : Geniş ve umumî daireler.
FERÎK : General, korgeneral, tümgeneral.
HAREKÂT-I SALÂTİYE : Namazdaki hareketler.
KAT’-I MERATİB : Mertebeleri aşıp geçme.
KEMÂLÂT-I KİBRİYÂ : Sonsuz büyüklük sâhibi Allah’ın kemâlâtı.
MAHZ-I LÜTUF : İyilik ve ihsanın tâ kendisi.
MÂNÂ-İ ULVİ : Yüksek ve yüce mana.
MERÂTİB-İ KİBRİYÂ : Büyüklük mertebeleri.
MERÂTİB-İ KÜLLİYET : Bütünlüğün mertebeleri. Geniş ve yüce makamlar.
MERÂTİB-İ MÜNKEŞİFE-İ MEŞHUDE : Görünen, açılıp genişleyen mertebeler.
MERTEBE-İ KÜLLİYE-İ UBÛDİYET : Kulluğun geniş, umumî ve büyük mertebesi.
Mİ’RAC : Merdiven; yükselecek yer; Peygamberimizin (a.s.m.) Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna ruhen, cismen ve hâlen çıkması mu’cizesi.
MİFTÂH : Anahtar.
MUTASAVVER : Tasavvur edilmiş, yapılması düşünülmüş, hatırdan geçen.
MÜCMEL : Kısa, öz, muhtasar, sözü az mânâsı çok.
MÜŞERREF : Şereflenen.
SÂBIK : Geçen, geçen devre, geçmiş, daha önce, önceki, evvelki.
TECERRÜD : Sıyrılma, soyunma, çıplak olma.
TERAKKİYAT-I MÂNEVÎYE : Mânevî ilerleme, yükselme.
UFK-U TECELLİYÂT : Tecellîlerin, görüntülerin ufku.
YEVM-İ MAHSUS : Özel gün.11 Şubat 2011: 11:17 #785808Anonim
Bu sanata, şuursuz tabiat karışabilir mi?
11 Şubat 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbîr-i Hakîm! Ey Mürebbî-i Rahîm!
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ve îman ettim ki, nasıl nebâtât ve eşcar Seni tanıyorlar, Senin sıfat-ı kudsiyeni ve Esmâ-i Hüsnânı bildiriyorlar. Öyle de, zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanâttan hiçbirisi yoktur ki, cisminde gâyet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dahilî ve haricî âzâlarıyla ve bedeninde gâyet ince bir nizam ve gâyet hassas bir mîzan ve gâyet mühim faydalar ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde gâyet sanatlı bir yapılış ve gâyet hikmetli bir tefriş ve gâyet dikkatli bir muvâzene içinde konulan cihazât-ı bedeniyesiyle, senin vücûb-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet etmesin.
Çünkü, bu kadar basîrâne nâzik sanat ve şuurkârâne ince hikmet ve müdebbirâne tam muvâzeneye, elbette, kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesâdüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhâl içinde muhâldir. Çünkü, o halde herbir zerresi, herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek, âdetâ ilâh gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra, teşkil-i cesed ona havâle edilir ve “Kendi kendine oluyor” denilebilir.
Ve heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbîr ve vahdet-i idâre ve vahdet-i neviye ve vahdet-i cinsiye ve umûmun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalardá ittifak cihetinde müşâhede edilen sikke-i fıtratta birlik ve herbir nevin efrâdı sîmâlarında görülen sikke-i hikmette ittihat ve iâşede ve îcadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, Senin vahdetine katî şehâdette bulunmasın. Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde Senin ehadiyetine işareti olmasın.
Hem, nasıl ki, insan ile beraber hayvanâtın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüz bin envâı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve tâlimât ve itaat ve musahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, Rubûbiyetin emirleri, intizamıyla cereyanlarıyla o Rubûbiyetinin derece-i haşmetine; ve gâyet çoklukla beraber gâyet kıymetli; ve gâyet mükemmel olmakla beraber gâyet çabuk yapılmaları; ve gâyet sanatlı olmakla beraber gâyet kolay yapılışlarıyla kudretinin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi; şarktan garba, şimalden cenuba kadar yayılan, mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs’atine; ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyesini yapmak, zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine katî delâlet ederler.
Hem, nasıl ki hayvanâttan herbirisi, kâinatın bir küçük nüshası ve bir misâl-i musağğar hükmünde, gâyet derin bir ilim ve gâyet dakîk bir hikmetle, karışık eczâları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı sûretlerini şaşırmayarak, hatâsız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin her şeye ihâtasına ve hikmetinin her şeye şümûlüne, adetlerince işaretler ederler.
Öyle de, herbiri birer mu’cize-i sanat ve birer hârika-i hikmet olacak kadar sanatlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin sanat-ı Rabbâniyenin kemâl-i hüsnüne ve gâyet derecede güzelliğine işaret ve her birisi, husûsan yavrular, gâyet nazdar, nâzenin bir sûrette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, Senin inâyetinin gâyet şirin cemâline hadsiz işaretler ederler. (Lemalar, Münacat)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ÂLÂT : Âletler.
ÂZÂ : Üye; organ, bedenin her bir uzvu.
BASÎRÂNE : Görerek, iç yüzünü de görür gibi.
CENUB : Güney.
CESED : Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
CİHÂZÂT-I BEDENİYE : Vücudun organları.
DELÂLET : Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
DERECE-İ AZÂMET : Büyüklüğün derecesi.
DERECE-İ HAŞMET : İhtişam derecesi. Yüksek gösteri.
EFRÂD : Fertler, şahıslar.
EHADİYET : Allah’ın yarattığı herşeyin yanında Zâtıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle bulunarak birliğini göstermesi.
EMİRBER : Emir alan, emre göre hareket eden, iş gören.
ENVÂ : Çeşitler, türler, cinsler, nevîler.
ESMÂ-İ HÜSNÂ : Allah’ın güzel isimleri.
EŞCAR : Ağaçlar.
FÂTIR-I KADÎR : Herşeye gücü yeten ve herşeyi benzersiz bir şekilde yaratan Cenab-ı Hak..
GARB : Batı.
HEYET-İ MECMUA-İ: Bütün duyu ve organlarıyla.
HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
İÂŞE : Geçindirmek, beslemek, yaşatmak.
İCAD : Yoktan yaratmak.
İHÂTA : İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.
İHÂTA : İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.
İNÂYET : Yardım, lütuf.
İTAAT : Söz dinleme.
İTTİFÂK : Birleşme. Söz birliği etme.
KUR’ÂN-I HAKÎM : Her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân.
MİSÂL-İ MUSAĞĞAR : Küçültülmüş örnek, nümûne; birşeyin bütün özelliklerini taşıyan, ondan daha küçük olan örneği.
MİZÂN : Terâzi, tartı, ölçü, denge.
MUHÂL : İmkânsız; olması mümkün olmayan.
MUHAL ENDER MUHAL : İmkânsızlık içinde imkânsızlık.
MUSAHHARİYET : Musahhar oluş, emre boyun eğdirme.
MUVÂZENE : Ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma.
MÜDEBBİRÂNE : Müdebbir olana yakışır şekilde, tedbirlice, her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek.
MÜDEBBÎR-İ HAKÎM : Her işi önceden, geleceğini bilerek ayarlayan ve belli bir gayeyi takip ederek yaratan Cenab-ı Hak.
MÜREBBÎ-İ RAHÎM : Çok merhametli terbiye edici olan Cenâb-ı Hak.
NEBÂTÂT : Bitkiler.
NEFER : Asker, er.
NEV : Çeşit, sınıf, cins, tür.
NÜSHA : Yazılı şey, yazılı bir şeyden çıkarılan suret.
SEHİV : Hatâ, yanlışlık.
SIFÂT-I KUDSİYE : Allah’ın mukaddes sıfatları.
SİKKE-İ FITRAT : Yaratılış imzası.
SÎMÂ : Yüz, çehre.
ŞARK : Doğu.
ŞEHÂDET : Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.
ŞİMÂL : Kuzey.
ŞUURKÂRÂNE : Şuurluca. Farkederek.
ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
TAHAKKUK : Delil ile ispat edilme, gerçekleşme.
TAHT-I SİLÂH : Silah altında.
TÂLİM : Öğretme, yetiştirme, eğitme.
TÂLİMÂT : Tâlimler, eğitimler; bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.
TEFRİŞ : Döşeme, yayma, yayıp döşeme.
TERHİS : İzin ve ruhsat verme, serbest bırakma, salma, kurtarma.
TEŞEKKÜL : Meydana gelme, şekillenme, şekil alma.
VAHDET : Birlik.
VAHDET-İ CİNSİYE : Cins birliği.
VAHDET-İ İDÂRE : İdârenin tek elden yürütülmesi.
VAHDET-İ NEVİYE : Tür birliği.
VAHDET-İ TEDBÎR : Her işi hikmet ve tedbirle yapmadaki birlik.
VÂHİDİYET : Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının birliği ve kainatı kuşatması.
VAZİFE-İ FITRİYE : Yaratılışa âit vazife.
VÜS’AT : Genişlik.
ZERRE : Maddenin en küçük parçası, molekül. Risâle ismi.
ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.