• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 286 ile 300 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #791952
    Anonim

      Kul, kusurlarını görüp Rabbine yönelmeli
      19 Mayıs 2011 / 00:01
      Günün Risale-i Nur dersi…

      Bismillahirrahmanirrahim
      İbadetin mânâsı şudur ki:
      Dergâh-ı İlâhîde abd kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemâl-i Rububiyetin ve kudret-i Samedâniyenin ve rahmet-i İlâhiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir.
      Yani, Rububiyetin saltanatı, nasıl ki ubûdiyeti ve itaati ister. Rububiyetin kudsiyeti, paklığı dahi ister ki, abd, kendi kusurunu görüp, istiğfar ile ve Rabbini bütün nekaisten pak ve müberra ve ehl-i dalâletin efkâr-ı batılasından münezzeh ve muallâ ve kâinatın bütün kusurâtından mukaddes ve muarra olduğunu, tesbih ile, Sübhanallah ile ilân etsin.
      Hem de Rububiyetin kemâl-i kudreti dahi ister ki, abd, kendi zaafını ve mahlûkatın aczini görmekle, kudret-i Samedâniyenin azamet-i âsârına karşı istihsan ve hayret içinde Allahu ekber deyip, huzû ile rükûa gidip, Ona iltica ve tevekkül etsin.
      Hem Rububiyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki, abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlûkatın fakr ve ihtiyâcâtını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbinin ihsan ve in’âmâtını şükür ve senâ ile ve Elhamdülillâh ile ilân etsin.
      Demek, namazın ef’âl ve akvâli bu mânâları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlâhîden vaz edilmişler. (Sözler, 9. Söz )
      Bediüzzaman Said Nursi
      LÜGAT:
      Abd : Kul
      Acz : Güçsüzlük
      Allahu Ekber : “Allah En Büyüktür”
      Azamet-İ Âsar : Eserlerin Büyüklüğü
      Cemâl : Sonsuz Güzellik
      Dergâh-I İlâhî : Cenab-I Allah’ın Rahmet Kapısı
      Dua : Yalvarma, Yakarma
      Efkâr-I Bâtıla : Asılsız, Boş Düşünceler
      Ehl-İ Dalâlet : Hak Yoldan Sapmış, İnançsız Kimseler
      Elhamdü Lillâh : “Her Türlü Teşekkür Ve Övgü Allah’a Aittir”
      Ezkâr : Zikirler
      Fakr : Fakirlik, İhtiyaç Hali
      Hamd : Şükür Ve Övgü
      Harekât : Hareketler
      Hazine-İ Rahmet : Allah’ın Rahmet Hazinesi
      Huzû : Allah’ın Büyüklüğünü Düşünerek Boyun Eğme
      Hülâsa : Esas, Öz
      İhsan : İyilik, Bağış
      İhtiyâcât : İhtiyaçlar
      İltica : Sığınma
      İn’âmat : Nimetler
      İstiğfar : Bağışlanma Dileme
      İstihsan : Beğenme, Güzel Bulma
      İzhar : Gösterme
      Kâinat : Evren, Yaratılmış Herşey
      Kelimât-I Mübâreke : Mübarek Kelimeler, Sözler
      Kemâl-İ Kudret : Kudretin Mükemmelliği
      Kudsiyet : Kusur Ve Noksandan Uzak Oluş, Kutsallık
      Kusurât : Kusurlar
      Lisanen : Dille
      Mahlûkat : Yaratıklar
      Muâllâ : Yüce
      Muarrâ : Temiz, Pak, Arınmış
      Muhabbet : Sevgi
      Mukaddes : Kusur Ve Eksiklikten Yüce, Kutsal
      Müberrâ : Arınmış, Temiz
      Mücmel : Özetlenmiş
      Münezzeh : Kusur Ve Eksiklikten Arınmış, Temiz
      Nekâis : Noksanlıklar, Eksiklikler
      Rahmet-İ İlâhiye : Allah’ın Şefkat Ve Merhameti
      Saltanat : Egemenlik
      Senâ : Övgü
      Sual : İsteme
      Sübhanallah : Allah Her Türlü Eksiklikten Sonsuz Derecede Yücedir
      Takviye : Güçlendirme, Destekleme
      Tekbir : Allah’ın Büyüklüğünü Dile Getirme
      Tekid : Kuvvetlendirme
      Tesbih : Allah’ı Her Türlü Kusurdan Yüce Tutarak Şanına Layık İfadelerle Anma
      Tevekkül : Allah’a Dayanma Ve Güvenme
      Ubûdiyet : Allah’a Kulluk

      #792008
      Anonim

        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 8.41.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
        Afyon Emniyet Müdürüne derim ki:

        Müdür Bey,
        Dünyada, eski zamandan beri görülmemiş bu derece kanunsuz ve mânâsız ve maslahatsız tecavüzler bana geldiği halde neden aldırmıyorsunuz? Bir misâli:

        Camiye, hâlî zamanda, cemaat hayrına sahip olmak için, bazı bir iki adamdan başka kimseyi yanıma kabul etmediğim halde, resmen “Kat’iyen camiye gitmeyeceksiniz” deyip, bu gurbette, hastalık ve ihtiyarlık ve yoksulluk içinde bu ihanet hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Haberim olmadan, camiin hâlî bir yerinde iki üç tahta, bir kilimle beni üşütmemek fikriyle bir zatın yaptığı iki kişilik bir settare yüzünden, ehemmiyetli bir mesele şeklinde, hem bana, hem umum halka mânâsız telâş vermek hangi kanunladır? Hangi maslahat var? Soruyorum.

        Bana bu ihanetleri yapanların hiçbir bahaneleri yoktur. Yalnız teveccüh-ü âmmeyi bahane edip, “Bu menfî adama neden hürmet ediyorsunuz?” Ben de derim:

        Bütün dostlarım biliyorlar ki, ben şahsıma karşı hürmeti ve teveccüh-ü âmmeyi istemiyorum, reddediyorum. Benim hakkımda başkalarının hüsn-ü zannını kabul etmediğim halde, hangi kanun beni mesul eder ki, ihtiyarım ve rızam haricinde, başkasının hüsn-ü zannıyla bana ihanet ediliyor? Farz-ı muhal olarak, bu teveccüh-ü âmme hakikat de olsa, vatana, millete fâidesi var, zararı olmaz.

        Hem eğer bir parçasını ben de kabul etsem, bu ihtiyarlık, hastalık, yoksulluk ve soğuk bir oda içerisinde, dehşetli bir haps-i münferitte, zarurî hizmetlerimi görmek için bir-iki insanın dostluğunu kabul etmekliğimde hangi fenalık var? Hangi kanun bunu men eder? Bir iki işçi çocuktan başkasını benimle temas ettirmemek hangi kanunladır? O işçi çocuklar her vakit bulunmadığı için, kendim işimi göremiyorum. Bu dehşetli vaziyeti, elbette bu memlekette inzibat ve hükûmet ve idare adamları nazar-ı ehemmiyete almak borçlarıdır. Cidden alâkadar eder diye size beyan ediyorum.
        Emirdağı’nda bir tecrid-i mutlakta

        Said Nursî

        Lügatler :
        alâkadar : alâkalı, ilgili
        beyan : açıklama, izah
        bilfiil : fiilen, gerçekte, uygulamada
        cemaat hayrı : namazın toplu olarak kılınmasıyla elde edilen sevap
        def etme : ortadan kaldırma
        emare : belirti, işaret
        farz-ı muhal : olmayacak bir şeyi varmış gibi düşünme, varsayma
        hakikat : asıl, gerçek, doğru
        hâlî yer : ıssız, boş yer
        hâlî zaman : hiç kimsenin olmadığı zaman
        haps-i münferit : tek başına hapis, hücre hapsi
        haricinde : dışında
        hariç : dış
        hüsn-ü zan : güzel düşünce
        ihanet : hakaret, aşağılama
        ihtiyar ve rıza : serbest bir şekilde ve kendi istediği tarzda hareket edebilme
        inzibat : âsâyiş, düzen
        istikbal : gelecek
        maslahat : fayda, gaye
        medâr-ı mesuliyet : bazı suçlardan sorumlu tutulma sebebi
        men etme : yasaklama
        menfî : sürgün; yabancı bir yerde mecburî ikâmete tabi tutulan kişi
        mesul etme : sorumlu tutma
        misal : örnek
        nazar-ı ehemmiyet : önem vererek bakma
        nokta-i istinad : dayanak noktası
        sed çekmek : engel olmak
        settâre : dışarıdan gelecek soğuk veya olumsuz şeylerden koruyacak şekilde yapılan küçük kulübe
        sûret : biçim, şekil
        tecavüz : haddi aşma, haksız uygulamalarda bulunma
        tecrid-i mutlak : bütün insanlardan tamamen soyutlanmak
        teveccüh-ü âmme : herkesin ilgisi ve sevgisi
        vaziyet : durum
        zarurî : zorunlu, gerekli

        #792009
        Anonim

          KADER RİSALESİ 2.2.İKİNCİ MEBHAS(DEVAMI)
          DÖRDÜNCÜSÜ(DEVAMI)
          Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. Belki ezel, mazi ve hal ve istikbali birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misaldir. Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona “ezel” deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir.

          Şu sırrın keşfi için şu misale bak: Senin elinde bir âyine bulunsa, sağ tarafındaki mesafe mazi, sol tarafındaki mesafe müstakbel farz edilse, o âyine yalnız mukabilini tutar. Sonra o iki tarafı bir tertiple tutar, çoğunu tutamaz. O âyine ne kadar aşağı ise, o kadar az görür. Fakat o âyine ile yükseğe çıktıkça, o âyinenin mukabil dairesi genişlenir. Git gide, bütün iki taraf mesafeyi birden, bir anda tutar. İşte, şu âyine, şu vaziyette, onun irtisamında, o mesafelerde cereyan eden hâlât birbirine mukaddem, muahhar, muvafık, muhalif denilmez.

          İşte, kader, ilm-i ezelîden olduğu için; ilm-i ezelî, hadisin tabiriyle, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar herşey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Biz ve muhakemâtımız onun haricinde olamaz ki, mazi mesafesinde bir âyine tarzında olsun.

          BEŞİNCİSİ:
          Kader, sebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, “Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek.” Öyle ise, denilmesin ki, “Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti.”

          Sual: Niçin denilmesin?

          Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Ya, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.

          Öyle ise, biz ehl-i hak deriz ki: “Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul.” Cebrî der: “Atmasaydı yine ölecekti.” Mutezile der: “Atmasaydı ölmeyecekti.”

          Lügatler :

          âyine : ayna
          âyine-misal : ayna gibi
          cereyan etmek : meydana gelmek
          cüz-ü ihtiyari : insanın elindeki seçim gücü, irade
          daire-i mümkinat : varlığı ile yokluğu eşit olan şeyler dairesi, yaratılanlar âlemi
          desâtir : düsturlar, prensipler
          ebed : sonu olmayan; sonsuz
          eşya : varlıklar
          ezel : başlangıcı olmayan, sonsuz
          farz edilmek : varsayılmak
          Hadîs : Peygamberimize ait veya onun onayladığı söz, emir veya davranış
          hakikat : gerçek, doğru
          hal : şimdiki zaman
          hâlât : haller, durumlar
          haricî : dışa ait
          haricinde : dışında
          ihata etmek : kuşatmak
          ilm-i ezelî : Allah’ın herşeyi ve bütün zamanları kuşatan sonsuz ilmi
          irade : seçim yapma gücü, dileme
          irtisam : görüntü
          istikbal : gelecek zaman
          istinad etmek : dayanmak
          kader : Allah’ın meydana gelecek hadiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması
          keşf : açığa çıkarma
          kudret : güç, iktidar
          makam-ı âlâ : en yüce makam
          malûm : bilinen
          manzar-ı âlâ : en yüce gözetleme yeri
          mazi : geçmiş zaman
          mecburiyet : zorunluluk
          muahhar : sonra olma
          muhakemât : akıl yürütmeler, değerlendirmeler
          muhakeme etmek : değerlendirmek
          muhalif : zıt, aykırı
          mukabil : karşılık
          mukaddem : önce olma
          mukadder : takdir olunmuş
          muvafık : uygun, yerinde
          müsebbeb : sebep olunan şey, sebebin sonucu
          müstakbel : gelecek zaman
          nev’ : tür, çeşit
          silsile : zincir
          taallûk : ilgili olmak
          tâbi : bağlı
          tabir : ifade
          tahayyül : hayal etme
          tasavvur : düşünme, hayal etme
          tertip : düzen
          tevehhüm etmek : sanmak, zannetmek
          vaziyet : durum
          vukua gelme : meydana gelme
          vücud-u haricî : maddî varlık, haricî varlık
          vücut : varlık
          zâtı : kendisi

          #792010
          Anonim

            Adalet-i mahza-i Kur’aniye; bir masumun hayatını ve kanını, hatta umum beşer için de olsa, heder etmez. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Hodgamlık ile, öyle insan olur ki; ihtirasına mani herşey’i, hatta elinden gelirse dünyayı harab ve nev’-i beşeri mahvetmek ister.

            (Bediüzzaman Said Nursi – Hakikat Çekirdekleri’nden 64)

            Lügatler
            Adalet-i mahza-i Kur’aniye :Kur’an’a uygun tam adalet, gerçek islam adaleti
            Beşer: insan
            Hakikat: gerçek, doğru, bir şeyin gerçek mahiyeti
            Harap :yıkık, perişan, ıssız
            Heder :boşa gitme, yok yere faydasız giden
            Hodgam :kendini beğenmiş, kendi keyfini düşünen
            İhtiras : Aşırı istek sahibi olmak, hırs duymak, şiddetli arzu
            Mahvetmek :harap etmek, yıkmak, ortadan kaldırmak, bozmak
            Mani :engel, özür, men etme, engelleme
            Masum :suçu olmayan, suçsuz
            Nazar-ı adalet :adalet karşısında, adalet açısından
            Nazar-ı kudret :kudrete göre, güç açısından
            Nev’-i beşer :insan cinsi, insanlar
            Şey :madde, eşya, varlık
            Umum : bütün,tüm, tamam, hepsi

            #792013
            Anonim

              12 gezegen, O (c.c)’nun varlığına şehadet eder
              20 Mayıs 2011 / 00:01
              Günün Risale-i Nur dersi…

              Bismillahirrahmanirrahim
              Yâ İlâhî ve yâ Rabbî,
              Ben imanın gözüyle ve Kur’ân’ın talimiyle ve nuruyla ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle ve ism-i Hakîmin göstermesiyle görüyorum ki, semâvâtta hiçbir deveran ve hareket yoktur ki, böyle intizamıyla Senin mevcudiyetine işaret ve delâlet etmesin.
              Ve hiçbir ecram-ı semâviye yoktur ki, sükûtuyla, gürültüsüz vazife görerek direksiz durmalarıyla, Senin rubûbiyetine ve vahdetine şehadeti ve işareti olmasın.
              Ve hiçbir yıldız yoktur ki, mevzun hilkatiyle, muntazam vaziyetiyle ve nuranî tebessümüyle ve bütün yıldızlara mümâselet ve müşabehet sikkesiyle Senin haşmet-i ulûhiyetine ve vahdâniyetine işaret ve şehadette bulunmasın.
              Ve on iki seyyareden hiçbir seyyare yıldız yoktur ki, hikmetli hareketiyle ve itaatli musahhariyetiyle ve intizamlı vazifesiyle ve ehemmiyetli peykleriyle Senin vücub-u vücuduna şehadet ve saltanat-ı ulûhiyetine işaret etmesin.
              Evet, gökler sekeneleriyle, herbiri tek başıyla şehadet ettikleri gibi, heyet-i mecmuasıyla, derece-i bedahette, ey zemin ve gökleri yaratan Yaratıcı, Senin vücub-u vücûduna öyle zâhir şehadet, ve ey zerrâtı muntazam mürekkebatıyla tedbirini gören ve idare eden ve bu seyyare yıldızları manzum peykleriyle döndüren, emrine itaat ettiren, Senin vahdetine ve birliğine öyle kuvvetli şehadet ederler ki, göğün yüzünde bulunan yıldızlar sayısınca nuranî burhanlar ve parlak deliller o şehadeti tasdik ederler.
              Hem bu sâfi, temiz, güzel gökler, fevkalâde büyük ve fevkalâde sür’atli ecramıyla muntazam bir ordu ve elektrik lâmbalarıyla süslenmiş bir saltanat donanması vaziyetini göstermek cihetiyle, Senin rububiyetinin haşmetine ve herşeyi icad eden kudretinin azametine zâhir delâlet ve hadsiz semâvâtı ihâta eden hâkimiyetinin ve herbir zîhayatı kucağına alan rahmetinin hadsiz genişliklerine kuvvetli işaret ve bütün mahlûkat-ı semâviyenin bütün işlerine ve keyfiyetlerine taallûk eden ve avucuna alan, tanzim eden ilminin herşeye ihatasına ve hikmetinin her işe şümûlüne şüphesiz şehadet ederler. Ve o şehadet ve delâlet o kadar zâhirdir ki, güya yıldızlar, şahit olan göklerin şehadet kelimeleri ve tecessüm etmiş nuranî delilleridirler. (Lemalar, Münacat)
              Bediüzzaman Said Nursi
              LÜGAT:
              Âhir : Son
              Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın Salât Ve Selâm Üzerine Olsun
              Azamet-İ Kudret : Güç Ve İktidarın Büyüklüğü
              Delâlet Etmek : İşaret Etmek
              Deveran : Dönme, Dolaşma
              Ehadiyet : Allah’ın Birliğinin Ve İsimlerinin Herbir Varlıkta Ayrı Ayrı Tecellî Etmesi
              Esâsât-I İmaniye : İmanın Esasları
              Fevkalâde : Olağanüstü
              Hâlisiyet : Samimilik
              Haşmet-İ Rububiyet : Allah’ın Bütün Varlıkları Terbiye Ve İdare Ediciliğinin Büyüklüğü
              Haşr : Yeniden Diriliş; İnsanların Öldükten Sonra Tekrar Diriltilip Allah’ın Huzurunda Toplanması
              Îcaz : Veciz Söz Söyleme, Az Sözle Çok Mânâlar Anlatma
              İhata-İ İlim : İlmin Kuşatıcılığı Ve Genişliği
              İsm-İ Hakîm : Allah’ın Herşeyi Hikmetle Yaptığını Bildiren İsmi
              İşârât : İşaretler, Belirtiler
              Kat’iyet : Kesinlik
              Mevcudiyet : Varlık
              Münâcât : Allah’a Yalvarma, Yakarma
              Resul-İ Ekrem : Allah’ın En Şerefli Ve Değerli Elçisi Olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
              Risale-İ Münâcât : Münâcât Risalesi (Üçüncü Şuâ)
              Semâvât : Gökler
              Şümul-Ü Hikmet : Allah’ın Hikmetinin Herşeyi Kapsaması
              Talim : Öğretme, Eğitme
              Umumiyet-İ Hâkimiyet : Allah’ın Egemenliğinin Kuşatıcılığı
              Vahdet : Allah’ın Birliği
              Vücub-U Vücud : Allah’ın Varlığının Zorunlu Oluşu, Var Olmak İçin Bir Sebebe Muhtaç Olmaması
              Vüs’at-İ Rahmet : Rahmetin Büyüklüğü, Genişliği
              Yâ İlâhî : Ey İlâhım, Ey Allah’ım
              Yâ Rabbî : Ey Rabbim
              Yakîniyet : Şüphesizlik; Kesinlik

              #792121
              Anonim

                KADER RİSALESİ 2.3.İKİNCİ MEBHAS(DEVAMI)
                ALTINCISI: HAŞİYE
                Cüz-ü ihtiyarînin üssü’l-esası olan meyelân, Mâtüridîce bir emr-i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş’arî ona mevcut nazarıyla baktığı için, abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş’ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyle ise o meyelân, o tasarruf, bir emr-i nisbîdir. Muhakkak bir vücud-u haricîsi yoktur. Emr-i itibarî ise, illet-i tâmme istemez ki, illet-i tâmme vücudu için lüzum ve zaruret ve vücub ortaya girip ihtiyarı ref’ etsin. Belki o emr-i itibarînin illeti, bir rüçhâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibarî sübut bulabilir. Öyle ise, o anda onu terk edebilir. Kur’ân ona o anda diyebilir ki, “Şu şerdir, yapma.”
                Evet, eğer abd, hâlık-ı ef’âli bulunsaydı ve icada iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref olurdu. Çünkü ilm-i usul ve hikmette, مَالَمْ يَجِبْ لَمْ يُوجَدْ kaidesince mukarrerdir ki, “Birşey vâcip olmazsa, vücuda gelmez.” Yani, illet-i tâmme bulunacak; sonra vücuda gelebilir. İllet-i tâmme ise, malûlu, bizzarure ve bilvücub iktiza ediyor. O vakit ihtiyar kalmaz.
                Eğer desen: Tercih bilâ müreccih muhaldir. Halbuki, o emr-i itibarî dediğimiz kisb-i insanî, bazan yapmak ve bazan yapmamak, eğer mûcip bir müreccih bulunmazsa, tercih bilâ müreccih lâzım gelir. Şu ise, usul-ü kelâmiyenin en mühim bir esasını hedmeder.
                Elcevap: Tereccuh bilâ müreccih muhaldir. Yani, müreccihsiz, sebepsiz rüçhaniyet muhaldir. Yoksa, tercih bilâ müreccih caizdir ve vakidir. İrade bir sıfattır; onun şe’ni böyle bir işi görmektir.
                Eğer desen: Madem katli halk eden Haktır. Niçin bana kàtil denilir?
                Elcevap: Çünkü, ilm-i sarf kaidesince, ism-i fail, bir emr-i nisbî olan masdardan müştaktır. Yoksa, bir emr-i sabit olan hâsıl-ı bilmasdardan inşikak etmez. Masdar kisbimizdir; kàtil ünvanını da biz alırız. Hâsıl-ı bilmasdar, Hakkın mahlûkudur. Mes’uliyeti işmam eden birşey, hâsıl-ı bilmasdardan müştak kılınmaz.
                Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                HAŞİYE : Gayet müdakkik âlimlere mahsus bir hakikattir.
                Lügatler :
                adem-i taallûk : ilgili olmama
                bilvücub : gerekli olarak
                Cebrî : insanın seçme gücünün ve iradesinin olmadığını savunan bâtıl yol
                ehl-i hak : hakka, doğruya taraf olanlar
                Ehl-i Sünnet ve Cemaat : Peygamberimizin izinde giden büyük Müslüman topluluk
                emr-i itibarî : gerçekte olmadığı halde var sayılan olgu, meridyenler gibi
                emr-i nisbî : bir diğerine göre var olduğu kabul edilen iş, olgu
                Eş’arî : Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail el-Eş’ari tarafından kurulmuş ehl-i sünnete âit itikadî bir mezhep
                malûl : bir sebepten dolayı meydana gelen şey
                Mâtüridî : İmam Mâtüridî tarafından kurulmuş ehl-i sünnete ait itikadî bir mezhep
                meçhul : bilinmeyen
                Mutezile : “Kul kendi fiilinin yaratıcısıdır” iddiasında olan ehl-i sünnet dışı bâtıl bir mezhep
                müdakkik : dikkatli bir şekilde araştıran
                müsebbeb : sebep olunan şey, sebebin sonucu
                nazarıyla : gözüyle, bakışıyla
                ref : ortadan kaldırmak
                rüçhaniyet : üstünlük
                sübut : gerçekleşme, meydana gelme
                şer : kötü
                tasarruf : kullanım
                tasavvur etmek : düşünmek, hayal etmek
                üssü’l-esas : temel esas
                vâcip : zorunlu
                vücub : gereklilik
                vücud : varlık
                vücuda gelme : var olma
                vücud-u haricî : dışta oluşan varlık, maddî varlık
                zaruret : zorunluluk
                tercih bilâ müreccih : hiçbir üstünlük sebebi olmayan ve birbirine tamamen eşit olan şeylerden birisini diğerine tercih edip seçme
                tercih : seçme
                tereccuh bilâ müreccih muhaldir : sebepsiz üstünlük olmaz. Yani, seçimi yaptıracak bir özellik yoksa, “seçim” asla olmaz
                tereccuh : başkasına üstün gelme

                #792122
                Anonim

                  İbadetin manası şudur ki: Dergah-ı İlahide abd, kendi kusurunu ve acz ve fakrını görüp kemal-i rububiyetin ve kudret-i Samedaniyenin ve rahmet-i İlahiyenin önünde hayret ve muhabbetle secde etmektir. Yani rububiyetin saltanatı, nasılki ubudiyeti ve itaati ister; rububiyetin kudsiyeti, paklığı dahi ister ki: Abd, kendi kusurunu görüp istiğfar ile ve Rabbını bütün nekaisten pak ve müberra ve ehl-i dalaletin efkar-ı batılasından münezzeh ve mualla ve kainatın bütün kusuratından mukaddes ve muarra olduğunu; tesbih ile Sübhanallah ile ilan etsin.
                  Hem de rububiyetin kemal-i kudreti dahi ister ki: Abd, kendi za’fını ve mahlukatın aczini görmekle kudret-i Samedaniyenin azamet-i asarına karşı istihsan ve hayret içinde Allahü Ekber deyip huzu ile rükua gidip ona iltica ve tevekkül etsin.
                  Hem rububiyetin nihayetsiz hazine-i rahmeti de ister ki: Abd, kendi ihtiyacını ve bütün mahlukatın fakr ve ihtiyacatını sual ve dua lisanıyla izhar ve Rabbının ihsan ve in’amatını, şükür ve sena ile ve Elhamdülillah ile ilan etsin. Demek, namazın ef’al ve akvali, bu manaları tazammun ediyor ve bunlar için taraf-ı İlahiden vaz’edilmişler.

                  (Bediüzzaman Said Nursi – 9. Söz’den)

                  Lügatler
                  Abd: kul
                  Acz: âcizlik, güçsüzlük
                  Akval :sözler, konuşmalar
                  Allah ü Ekber : Allah en büyüktür
                  Azamet-i âsar :eserlerin büyüklüğü
                  Dergâh-ı ilahiye :Allah’ın huzuru, Allah’ın kapısı
                  Dua :yalvarma, yakarma, isteme
                  Ef’al :fiiller, işler, ameller
                  Efkâr-ı batıla :asılsız boş düşünceler, batıl fikirler
                  Ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapan inançsız kimseler
                  Elhamdülillah :Allah’a hamd ve şükür olsun
                  Fakr :ihtiyaç, yoksulluk, muhtaçlık, azlık, fakirlik
                  Hayret :şaşkınlık, ne yapacağını bilememek
                  Hazine-i rahmet :Rahmet hazinesi
                  Huzu : Allah’ın büyüklüğünü düşünerek boyun eğme
                  İbadet :Allah’ın emirlerini yapmak, sevaplı ve ihlâslı iş yapmak, Allah’a kulluk
                  İhsan :iyilik, lütuf, bağışlamak, vermek
                  İhtiyacat :ihtiyaçlar
                  İlan: duyurma
                  İltica: sığınma
                  İn’amat :nimetlendirmeler, lutuflandırmalar
                  İstiğfar :af dilemek, kusurlarının bağışlanması için yalvarmak
                  İstihsan :beğenmek, güzel bulmak, korunmak, kapanmak
                  İtaat :söz dinlemek, alınan emre uymak, boyun eğmek
                  İzhar :açığa vurmak, meydana çıkarmak, göstermek
                  Kâinat : evren, yaratılanların hepsi
                  Kemal-i kudret :kudretin mükemmelliği
                  Kemal-i rububiyet :rububiyetin terbiye edicilik ve rızık vericiliğin mükemmelliği
                  Kudret-i Samedaniye :Hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın kudreti
                  Kudsiyet : kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık
                  Kusur :noksanlık, eksiklik, acizlik, tedbirsizlik
                  Kusurat :kusurlar, noksanlıklar, eksiklikler

                  Lisan :dil, lehçe
                  Mahlûkat :yaratılmışlar, yaratıklar
                  Mana :anlam, iç, içyüz, bir söz veya bir şeyden anlaşılan
                  Mualla :yüce
                  Muarra :temiz, pak, arınmış
                  Muhabbet : sevgi,sevmek
                  Mukaddes :kutsal, temiz ve pâk, her türlü kusurdan uzak olan
                  Müberra :temiz, pak
                  Münezzeh :pak, kusur ve noksanlıklardan uzak
                  Nekais :noksanlıklar, eksiklikler
                  Nihayetsiz: sonsuz, sınırsız
                  Pak :temiz, lekesiz, kusursuz
                  Rabb :âlemleri ve içindekileri idare edip terbiye ve rızık veren(Allah)
                  Rahmet-i ilâhiye :ilâhi rahmet ve merhamet
                  Rububiyet : Rablık; Cenâb-ı Hakkın her bir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
                  Rükû :namazda eğilmek
                  Saltanat :hâkimiyet, padişahlık, zenginlik, şatafatlı hayat
                  Secde :Allah’ın huzurunda yere kapanış
                  Sena :medhetmek, öğmek
                  Sual :soru, isteme,istek
                  Subhanallah :Allah her türlü kusurdan uzak ve yücedir
                  Şükür :Allah’a teşekkür, Allah’a karşı minnet duymak
                  Taraf-ı ilâhi :Allah tarafı, Allah’tan
                  Tazammun :ihtiva etmek, içine almak
                  Tesbih :Allah’ı her şeyden yüce tutmak, Allah’ı şanına layık ifadelerle anmak
                  Tevekkül :sebebleri işledikten sonra işi başkasına bırakmak, Allah’a güvenme ve Onu vekil kabul etme
                  Ubudiyet: Allah’a kulluk
                  Vaz’edilmek :konulmak, yerleştirilmek
                  Za’f :zayıflık, kuvvetsizlik, gü

                  #792123
                  Anonim

                    TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 8.42.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
                    1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
                    Çok aziz, sıddık, bahtiyar kardeşlerim,
                    …Kızıl Rusya’dan çıkarak kızıl ateşler ve kızıl kıvılcımlar saçan ve birer birer dünya şehrinin mahallelerini saran ve oraları yakıp kavuran, bazı yerlerde de nifak ve şikak ateşleri saçarak, kardeşine “Kardeşini öldür!” diye bağıran ve en nihayette âlem-i Hıristiyaniyeti yakıp kavurup harman gibi savurduktan sonra âlem-i İslâm mahallesini saran ve evimizin saçaklarına kıvılcımları sıçrayan ve çok büyük ve çok dehşetli bir belâ olan komünizm gibi azîm yangında itfaiye vazifesini üzerine alan Risale-i Nur, müslümanların ve beşerin en büyük yegâne taassüngâhı ve en büyük melceidir.
                    Ey Fahr-i Âlemin gösterdiği doğru yoldan şaşanlar! Dünyanın fânî metalarına gururlanıp taşanlar! Ve ey “dünyamıza zararı olur” korkususuyla, nur-u Kur’ân’dan kaçanlar! Küfr-ü mutlak ateşinin bizleri sardığı bir zamanda, ancak ve ancak, en müstahkem, en kavî ve yıkılmaz ve sarsılmaz bir tahkimat olan Risale-i Nur’un nurânî siperlerine iltica etmekle ve onun daire-i kudsiyesine girmekle kurtulacaksınız. Ve idam-ı ebedî zannettiğiniz ölümü bir hayat-ı bâkiyeye tebdil edeceksiniz. Ve işte o nurun mübarek tercümanının ve mübarek şahs-ı mânevîsinin 2 أَجِرْنَا وَأَجِرْ وَالِدَيْنَا وَأَجِرْ طَلَبَةَ رَسَاۤئِلِ النُّورِ وَوَالِدَيْهِمْ مِنَ النَّارِ ve emsâli dualarının kabulüyle ve şefaatiyle ve ve Risale-i Nuru devamlı okumakla, ben, dehşetli mânevî hastalıklardan nasıl kurtulmuşsam, sizler de o mübarek daire-i kudsiyeye dehalet ettiğinizde, dünyevî ve uhrevî dertlerden, ateşlerden kurtulacak ve evlât ve iyâlinizin bir nevi çobanı olmak hasebiyle, o sevgililerinizi de kurtaracaksınız. Ve nurlara çalışmakla, her birerleriniz maddî ve manevî felâh ve saadete nail olacaksınız! Böyle olan milyonlarla Nur Talebeleri bu hakikate şahittirler.
                    Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                    1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
                    2 : Bizi ve anne babalarımızı, Risale-i Nur talebelerini ve onların anne babalarını cehennem ateşinden kurtar.
                    Lügatler :

                    âlem-i Hıristiyaniyet : Hıristiyanlık dünyası
                    âlem-i İslâm : İslâm dünyası
                    azîm : büyük
                    bârigâh-ı Ehadiyet : herbir vaklıkta isim ve sıfatlarıyla tecellî eden Allah’ın huzuru; İlâhî dergâh
                    Fahr-i Âlem : bütün âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m)
                    fânî : gelip geçici, devamlı olmayan
                    hakikat : asıl, gerçek, doğru
                    hitap : konuşma
                    hususan : bilhassa, özellikle
                    ıztırap : sıkıntı, aşırı elem
                    küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme
                    melce : sığınak
                    meta : menfaat, geçici dünya zevki
                    misli : benzeri
                    mutfî : ateş, yangın v.s. söndüren
                    nifak : münafıklık, ikiyüzlülük
                    nihayet : son
                    nur-u Kur’ân : Kur’ân’ın nuru
                    penâh : sığınma, sığınacak yer, dayanak noktası
                    sarih : açık
                    şahs-ı mânevî : tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs
                    şikak : ayrılık
                    tahassungâh : sığınak, kale, korunulacak yer
                    zan : şüphe, zannetme, sanma
                    aziz : çok değerli, izzetli, saygın
                    sıddık : çok doğru ve sadık

                    #792163
                    Anonim

                      TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 8.43.EMİRDAĞ HAYATI(DEVAMI)
                      “Ey Nurcular! Allah’ın sizlere ihsan ettiği ezelî lütfuna karşı secde-i şükrandan başınızı kaldırmayınız. Gecenin soğuğuna aldırmayınız. Sizlere lütfunu hiçbir hususta esirgemeyen Rabb-i Rahime, gecenin bu mübarek saatlerinde kalkarak vazife-i şükrü eda ediniz. Ve bazıların düştüğü, istikbali düşünmek derdiyle maişeti sarsan hâdiseler karşısında titremeyiniz, korkmayınız; Nurun kudsî keramat ve imdadını müşahede ediniz.

                      Dünya fânidir; binler sene yaşamak olsa, bâki olan hayat-ı uhreviyenin yanında, hiç-ender-hiç mesabesindedir. Fakat fâni olmakla beraber, bâki hayatın bâki meyvelerini verecek bir mezraasıdır. Fırtınaların şiddeti, havanın dehşeti sizleri sarsmasın, korkutmasın. Bu mübarek mezraaya en mübarek ve nur’ânî ve verimli ve bereketli olan Nur tohumlarını ekiniz. Zira “Eken biçer,” atalarımızdan kalma mübarek bir sözdür.

                      Ey Nurcular! Din düşmanlarının hücumlarından kat’iyen sarsılmayınız, fütur getirmeyiniz. Çalışınız, çalışınız, çalışınız ve kat’iyen inanınız ki, Nur’un şefaati, Nur’un duası, Nur’un himmeti sizleri kurtaracaktır!
                      Kardeşiniz

                      Mustafa Osman

                      Lügatler :
                      bâki : devamlı ve kalıcı olan
                      bereket : Allah’tan gelen bolluk, nimet
                      daire-i kudsiye : mukaddes, kutsal daire
                      dâvâ : iddia
                      dehalet : girme
                      derman : güç, kuvvet
                      eda etmek : yerine getirmek
                      emsâl : den, benzer
                      ezelî lütuf : Ezelî olan Allah’ın lütfu, ihsanı; sonsuz ikram, ihsan
                      fâni : geçici, ölümlü olan
                      farz-ı muhal : olmayacak bir şeyi varmış gibi düşünme
                      felâh : kurtuluş
                      fütur : usanç, gevşeklik
                      hakikî : asıl, gerçek
                      hasebiyle : cihetiyle
                      hayat-ı bâkiye : devamlı ve kalıcı hayat, âhiret hayatı
                      hayat-ı uhreviye : âhiret hayatı
                      hiç-ender-hiç : hiçbir şey, bir hiç kadar
                      himmet : mânevî yardım, lütuf
                      husus : konu
                      hürmet : saygı
                      idam-ı ebedî : dirilmemek üzere sonsuz yok oluş inancı ve bütün sevdiklerinden sonsuza dek ayrılış
                      ihsan : bağış, ikram, lütuf
                      iltica etmek : sığınmak
                      imdad : yardım
                      istikbal : gelecek
                      iyâl : bir kimsenin bakmakla yükümlü olduğu aile fertleri
                      kat’iyen : kesinlikle
                      kavî : güçlü, kuvvetli
                      keramet : lütuf, ihsan, ikram
                      kudsî : kutsal
                      lütuf : ikram, bağış
                      mânevî : mânâya ait, maddî olmayan
                      mesabe : derece, konum
                      mezraa : tarla
                      muhafız : koruma, bekçi
                      muhtemel : ihtimal dahilinde, olasılık
                      mübarek : bereketli, hayırlı
                      müstahkem : tahkim edilmiş, sağlamlaştırılmış
                      müşahede : gözlemleme
                      nail olma : ulaşma, erişme
                      nevi : çeşit, tür
                      Nur tohumları : Risale-i Nur’daki hakikatler
                      nur’ânî : nurlu
                      nurânî : mânevi, nurlu, parlak, aydınlık
                      Rabb-i Rahîm : sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan ve herbir varlığı terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah
                      saadet : mutluluk
                      selâmet : esenlik, güven
                      şahs-ı mânevî : tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir cemaatten meydana gelen mânevî şahıs
                      şakirt : talebe
                      şefaat : günahların bağışlanması için, makbul duaların, Allah’ın izniyle aracılık yapması
                      tahkimat : bir yeri düşmanın hücumuna karşı savunmak maksadıyla yapılmış düzenlemeler ve tesisler
                      tebdil etmek : değiştirmek, çevirmek
                      uhrevî : âhiretle ilgili, âhirete ait
                      vazife-i şükür : şükür görevi
                      zuhur : belirme, görünme

                      #792164
                      Anonim

                        KADER RİSALESİ 2.4.İKİNCİ MEBHAS(DEVAMI)
                        YEDİNCİSİ:
                        İrade-i cüz’iye-i insaniye ve cüz-ü ihtiyariyesi, çendan zayıftır, bir emr-i itibarîdir. Fakat Cenâb-ı Hak ve Hakîm-i Mutlak, o zayıf, cüz’î iradeyi, irade-i külliyesinin taallûkuna bir şart-ı âdi yapmıştır. Yani, mânen der: “Ey abdim, ihtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyle ise mes’uliyet sana aittir.”

                        Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp “Nereyi istersen seni oraya götüreceğim” desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü yahut düştü. Elbette “Sen istedin” diyerek itab edip, üstünde bir tokat vuracaksın. İşte, Cenâb-ı Hak, Ahkemü’l-Hâkimîn, nihayet zaafta olan abdin iradesini bir şart-ı âdi yapıp, irade-i külliyesi ona nazar eder.

                        Elhasıl: Ey insan! Senin elinde gayet zayıf, fakat seyyiâtta ve tahribatta eli gayet uzun ve hasenatta eli gayet kısa, cüz-ü ihtiyarî namında bir iraden var. O iradenin bir eline duayı ver ki, silsile-i hasenatın bir meyvesi olan Cennete eli yetişsin ve bir çiçeği olan saadet-i ebediyeye eli uzansın. Diğer eline istiğfarı ver ki, onun eli seyyiâttan kısalsın ve o şecere-i mel’unenin bir meyvesi olan zakkum-u Cehenneme yetişmesin.

                        Demek, dua ve tevekkül meyelân-ı hayra büyük bir kuvvet verdiği gibi, istiğfar ve tevbe dahi meyelân-ı şerri keser, tecavüzâtını kırar.
                        Lügatler :

                        abd : kul
                        Ahkemü’l-Hâkimîn : hâkimlerin hâkimi olan Allah
                        caiz : sakıncasız
                        çendan : gerçi
                        ihtiyar : tercih, seçme gücü
                        iktidar : güç, kuvvet
                        ilm-i sarf : gramer ilmi, dilbilgisi
                        işmam etmek : hissettirmek
                        itab etmek : azarlamak
                        kaide : kural
                        katl : öldürme
                        kisb : çalışma, kazanma
                        kisb-i insanî : insanın çalışması
                        mahlûk : yaratık
                        mûcip : gerektirici
                        muhal : imkansız
                        muhayyer : seçme konusunda serbest bırakma
                        müreccih : tercih ettiren sebep
                        müştak : türemiş
                        nazar etmek : bakmak
                        nihayet : son
                        rüçhaniyet : üstünlük
                        şart-ı âdi : bayağı olan şart
                        şe’n : özellik, belirleyici nitelik
                        taallûk : münasebet, bağlılık
                        teşbih : benzetme
                        usul-ü kelâmiye : kelâm ilmi metodolojisi
                        vaki : olmuş, meydana gelmiş

                        #792165
                        Anonim

                          Dünyayı ahirete kalbetmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, aciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet onun marifetiyle elemler lezzetlere inkılab eder. Evet Onun marifeti olmazsa, ulum evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belalara tebeddül eder. Vücud ademe inkılab eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezaiz günahlara tahavvül eder. Evet Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’da ve düşman olurlar. Beka bela olur, kemal heba olur, ömür heva olur. Hayat azab olur, akıl ikab olur. Amal, alama inkılab eder.

                          (Bediüzzaman Said Nursi – Mesnevi-i Nuriye’den)

                          Lügatler
                          A’da :düşmanlar
                          Âciz :güçsüz, zayıf
                          Adem : yokluk, yok olma
                          Ahbab :dost, sevilenler
                          Âhiret : öteki dünya, öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
                          Âlâm : elemler, üzüntüler, acılar
                          Âmâl :emeller, arzular, gayeler
                          Azab :büyük sıkıntı, dünyada işlenen günahların âhiretteki cezası
                          Beka :sonsuzluk, sonu olmamak
                          Bela :âfet, sıkıntı, musibet, imtihan
                          Elem :keder, üzüntü, acı
                          Evham :vehimler, kuruntular, sanmalar
                          Heba :boşa gitm, faydasız hale getirme
                          Heva :nefsin günah olan arzuları, gelip geçici hevesler
                          Hikmet :Herkesin bilmediği gizli sebeb, gizli sır, sebeb, fayda, gaye, her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, manalı, faydalı ve tam yerli yerinde olması ve yaratılması
                          İkab :ceza, azap, işkence
                          İllet :hastalık, dert, sakatlık, esas sebep, maksat
                          İnkılab :başka tarza değişmek, dönüşüm

                          Kalbetmek :dönüşmek, değiştirmek
                          Kemâl :olgunluk, mükemmellik, fazilet
                          Kıyamet :dünyanın yıkılıp harap olması, dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
                          Kudret : güç, kuvvet, iktidar
                          Lezâiz: lezzetler
                          Lezzet :tat
                          Marifet :bilme, bilgi, tanıma
                          Mesnevi-i Nuriye :nurlu parçalar, nurlu manzumeler
                          Muktedir :güçlü, kuvvetli, becerikli, gücü yeten
                          Mülk :mal, sahip olunan şey
                          Nazar :bakma, bakış, görüş, görüş açısı, dikkat
                          Nur : ışık,aydınlık, parlaklık
                          Ömür :yaşama, hayat, yaşayış
                          Şems: Güneş
                          Tahavvül :değişim, dönüşüm, hal ve durum değiştirmek
                          Tebeddül :değişmek, başkalaşmak
                          Ulum :ilimler, bilgiler
                          Vücud: beden, varlık, var olmak
                          Zerre : atom, en küçük parça
                          Zulmet : karanlık, sıkıntı, koyu karanlık, inkâr karanlığı

                          #792168
                          Anonim

                            Bu zamanda İslam hakikatlerine çalışılmalı
                            22 Mayıs 2011 / 00:01
                            Günün Risale-i Nur dersi…

                            Bismillahirrahmanirrahim
                            DÖRDÜNCÜ HAKİKAT
                            BEŞİNCİ MEKTUP
                            Silsile-iİ Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektubat’ında demiş ki: “Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim.”
                            Hem demiş ki: “Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.”
                            Hem demiş ki: “Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhur velâyettir; biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır.”
                            Hem demiş ki: “Tarîk-i Nakşîde iki kanatla sülûk edilir. Yani, hakaik-i imaniyeye sağlam bir surette itikad etmek ve ferâiz-i diniyeyi imtisal etmekle olur. Bu iki cenahta kusur varsa o yolda gidilmez.”
                            Öyle ise, tarik-i Nakşînin üç perdesi var:
                            Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya hakaik-i imaniyeye hizmettir ki, İmam-ı Rabbânî de (r.a.) âhir zamanında ona sülûk etmiştir.
                            İkincisi: Ferâiz-i diniyeye ve Sünnet-i Seniyyeye tarîkat perdesi altında hizmettir.
                            Üçüncüsü: Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacip, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.
                            Madem hakikat böyledir. Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkàdir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.
                            Madem hakikat budur. Esrar-ı Kur’âniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.
                            Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’câz-ı Kur’ân’ın mânevî lemeâtından olan malûm Sözleri, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
                            Bediüzzaman Said Nursî
                            LÜGAT:
                            Âhir : Son
                            Akaid-İ İslâmiye : İslâm Dininin Esasları, İnançları
                            Berzah : Geçit, Aralık, Perde
                            Cenâh : Kanat
                            Dalâlet : Hak Yoldan Sapkınlık, İnançsızlık
                            Emrâz-I Kalbiye : Kalbî Hastalıklar
                            Esrar-I Kur’âniye : Kur’ân’ın Sırları
                            Ezvak : Zevkler; Mânevî Lezzetler
                            Farz : Allah Tarafından Yapılması Kesin Olarak Emredilen Şey
                            Ferâiz-İ Diniye : Dinin Kesin Emirleri; Allah Tarafından Yapılması Kesin Olarak Emredilen Şeyler
                            Hakaik : Hakikatler
                            Hakaik-İ İmâniye : İman Hakikatleri
                            Hakaik-İ İslâmiye : İslâmın Hakikatleri
                            Hakikat : Doğru, Gerçek
                            Hâsiyet : Özellik
                            Hayret : Şaşkınlık
                            Heyet-İ İslâmiye : İslâm Topluluğu, Müslümanlar
                            Himmet : Ciddî Gayret, Çalışma
                            İ’câz-I Kur’ân : Kur’ân’ın Mu’cize Oluşu
                            İmtisal : Uyma, Yerine Getirme
                            İnkişaf : Açığa Çıkma, Gelişme
                            İrşad : Doğru Yolu Gösterme, Uyarma
                            İtikad Etmek : İnanmak
                            İzale : Giderme, Ortadan Kaldırma
                            Kâr-I Akıl : Aklın Kabul Edeceği İş
                            Kerâmât : Kerâmetler; Allah’ın Bir İkramı Olarak, Onun Sevgili Kullarında Görünen Olağanüstü Hal Ve Hareketler
                            Kur’ânî : Kur’ân’a Ait
                            Lâkayt : Duyarsız, İlgisiz
                            Lemeât : Parıltılar
                            Malûm : Bilinen
                            Maruz : Uğrama, Tesirinde Kalma
                            Medar : Sebep, Vesile
                            Mevâcid : Vecd Halleri, Kalbe Zevk Veren Haller
                            Münasip : Uygun
                            Müşkül : Zor
                            Nâfi : Faydalı, Yararlı
                            Nokta-İ Müntehâ : Son Nokta
                            Rahmet : Şefkat, Merhamet, İhsan
                            Saadet-İ Ebediye : Sonsuz Mutluluk
                            Sarf Etmek : Harcamak
                            Seyr Ü Sülûk : İlâhî Hakikatlere Ulaşmak İçin Bir Rehberin Öncülüğünde Çıkılan Mânevî Yolculuk
                            Silsile-İ Nakşî : Nakşibendî Tarikatının Silsilesi, Halifeler Zinciri
                            Suret : Biçim, Şekil
                            Sülûk : Mânevî Yol Alma
                            Sünnet : Peygamberimizin Söz, Fiil Ve Hareketlerine Dayanan Yüce Prensipler
                            Sünnet-İ Seniyye : Peygamberimizin Söz, Fiil Ve Hareketlerine Dayanan Yüce Prensipler
                            Şekavet-İ Ebediye : Sonsuz Sıkıntı Ve Mutsuzluk
                            Takviye : Kuvvetlendirme
                            Tarik : Mânevî Yol
                            Tarikat : Mânevî İlerlemeye Götüren Yol
                            Tarîk-İ Nakşî : Buharalı Muhammed Bahaüddin Nakşibendi Hazretleri Tarafından Kurulan, Gizli Zikre Dayanan Tarikat
                            Tasavvuf : Kalbi, Dünyanın Gelip Geçici İşlerinden Ayırıp, Allah Sevgisi İle Bağlama; Tarikat Ehli Olma
                            Tasavvur : Düşünce
                            Tehacümat : Hücumlar
                            Tiryak : Derman, İlaç
                            Vâcib : Dinî Bakımdan Yapılması Şart Ve Kesin Olan Emir
                            Velâyet : Velîlik
                            Velâyet-İ Kübrâ : En Büyük Velîlik
                            Velâyet-İ Suğrâ : Küçük Derecedeki Velîlik
                            Velâyet-İ Vustâ : Orta Derecedeki Velîlik
                            Veraset-İ Nübüvvet : Peygamberin Vârisliği Makamı
                            Vuzuh : Açıklık, Açık Ve Anlaşılır Şekilde Olma
                            Zındıka : Dinsizlik, İnançsızlık
                            Zulümat : Karanlıklar

                            #792172
                            Anonim

                              Risale-i Nur geleceği de aydınlatacak
                              21 Mayıs 2011 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi…

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Aziz, sıddık kardeşlerim ve hizmet-i Kur’âniyede kuvvetli, dirayetli arkadaşlarım,
                              Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı manevîye göre olur. Maddî ve ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı. Hususan benim gibi bir biçarenin kıymetinden bin derece ziyade ehemmiyet vermekle, bir batmanı kaldırmayan zaif omuzuna binler batman ağırlığı yüklense, altında ezilir.
                              Lillâhilhamd, Risaletü’n-Nur, bu asrı, belki gelen istikbali tenvir edebilir bir mu’cize-i Kur’âniye olduğunu çok tecrübeler ve vâkıalarla körlere de göstermiş.
                              Ona ait medh ü senânız tam yerindedir; fakat bana verdiğinizden, binden birine de kendimi lâyık göremem. Yalnız, pek büyük bir nimete ve muvaffakiyete sizin gibi hakikatli talebelerin iştirak ve sa’y ve gayretleriyle mazhariyetim noktasında, Risale-i Nur hesabına ebede kadar iftihar ederim.
                              Nur iskele memuru Sabri kardeş, Sabri, Süleyman ve Hüsrev üçünüz sohbetinde, benim de iki cihette, belki üç cihette iştirakim var.
                              Nur fabrikası nam sahibi Hâfız Ali kardeş,
                              Fevkalâde mektubun, ehemmiyetsiz şahsiyetim hariç kalmak şartıyla, bana harika göründü. Senin hâlis ve yüksek dirayetin terakkide olduğunu gösterdi. Bana, “İşte çok Abdurrahman’ları taşıyan bir Ali” dedirdi.
                              Mustafa’lar, Küçük Ali, mübarek ve münevver kardeşler,
                              Mektubunuz Büyük Ali’nin mektubu gibi acip bir hakikati ifade eder. O hakikat, Risale-i Nur hakkında haktır. Fakat benim haddim değil ki, o hududa gireyim.
                              Evet, “Ümmetimin âlimleri İsrâiloğullarının peygamberleri gibidir.” fermân etmiş. Gavs-ı Âzam Şâh-ı Geylânî, İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî gibi hem şahsen, hem vazifeten büyük ve harika zâtlar, bu hadisi, kıymettar irşâdatlarıyla ve eserleriyle fiilen tasdik etmişler. O zamanlar bir cihette ferdiyet zamanı olduğundan, hikmet-i Rabbaniye onlar gibi feridleri ve kudsî dâhileri ümmetin imdadına göndermiş.
                              Şimdi ise, aynı vazifeye, fakat müşkilâtlı ve dehşetli şerait içinde, bir şahs-ı mânevî hükmünde bulunan Risaletü’n-Nur’u ve sırr-ı tesanüdle bir ferd-i ferid mânâsında olan şakirtlerini bu cemaat zamanında o mühim vazifeye koşturmuş. Bu sırra binaen, benim gibi bir neferin ağırlaşmış müşiriyet makamında ancak bir dümdarlık vazifesi var. (Kastamonu Lahikası, 2. Mektup)
                              Bediüzzaman Said Nursi
                              LÜGAT:
                              Aziz : İzzetli, Çok Değerli, Saygın
                              Batman : Eskiden Kullanılan Ve 8 Kiloluk Ağırlığa Karşılık Gelen Bir Ölçü Birimi
                              Biçare : Çaresiz
                              Cihet : Yön
                              Dirayet : Bilgi, Kavrayış
                              Ebed : Sonsuzluk
                              Ehemmiyet : Değer, Önem
                              Fâni : Geçici, Ölümlü
                              Fevkalâde : Olağanüstü, Çok Güzel
                              Hakikat : Gerçek, Doğru
                              Hâlis : İçten, Katıksız, Samimi
                              Hizmet-İ Kur’âniye : Kur’ân Hizmeti
                              Hususan : Bilhassa, Özellikle
                              İftihar Etmek : Övünmek
                              İstikbal : Gelecek
                              İştirak : Ortak Olma, Katılma
                              Lillâhilhamd : Allah’a Hamd Olsun Ki
                              Mahiyet : Nitelik, Esas
                              Mazhariyet : Ayna Olma, Bir Nimete Erişme
                              Medh Ü Senâ : Övme Ve Yüceltme
                              Mu’cize-İ Kur’âniye : Kur’ân’ın Mu’cizesi
                              Muvaffakiyet : Başarı
                              Nam : Ad, İsim
                              Nazara Alma : Dikkate Alma
                              Nimet : İyilik, Lütuf, İhsan
                              Sa’y : Çalışma
                              Sıddık : Çok Doğru Ve Bağlı
                              Şahs-I Mânevî : Mânevî Şahıs; Belli Bir İdeal Ve Gaye Etrafında Bir Araya Gelen Topluluğun Oluşturduğu Mânevî Şahsiyet Ve Ortak Kimlik; Tüzel Kişilik
                              Tenvir : Nurlandırma, Aydınlatma
                              Terakki : İlerleme, Yükselme
                              Vâkıa : Olay
                              Ziyade : Çok, Fazla
                              Acip : Hayrette Bırakıcı, Hayranlık Verici
                              Binaen : Dayanarak
                              Cihet : Yön, Taraf
                              Çocuk Taziyenamesi Risalesi : On Yedinci Mektup
                              Dâhi : Son Derece Zeki Kimse; Dehâ Ve Hikmet Sahibi
                              Dümdar : Ordunun Arkasındaki Kuvvet
                              Ehemmiyetli : Önemli, Değerli
                              Ferd-İ Ferid : Tek, Eşsiz Fert
                              Ferdiyet : Birlik, Bireysellik
                              Ferid : Tek, Eşsiz
                              Fermân Etme : Buyurma
                              Fevkalâde : Olağanüstü, Çok Güzel
                              Fiilen : Fiili Olarak, Davranışla
                              Had : Sınır, Yetki
                              Hadis : Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Mübarek Söz, Fiil Ve Hareketi Veya Onun Onayladığı Başkasına Ait Söz, İş Veya Davranış
                              Hakikat : Gerçek, Doğru
                              Hayalen : Hayalî Olarak, Hayal Ederek
                              Hikmet-İ Rabbânî : Kâinatın Rabbi Olan Allah Tarafından Herşeyin Belirli Gayelere Yönelik Olarak Anlamlı, Faydalı Ve Tam Yerli Yerinde Yaratılması
                              Hudud : Sınır, Uç
                              Hususî : Özel
                              İhtiyat : Önlem Alma, Tedbirli Hareket Etme
                              İktisat Risalesi : On Dokuzuncu Lem’a
                              İntişar : Yayılma
                              İrşâdâd : İrşâdlar, Doğru Ve Hak Yolu Göstermeler
                              İştiyak : Çok Kuvvetli Arzu Ve İstek
                              Kıymettar : Kıymetli, Değerli
                              Kudsî : Kutsal, Kusursuz Ve Yüce
                              Letâfetli : Güzel, Hoş
                              Muhatap : Hitap Edilen
                              Mübarek : Hayırlı, Değerli
                              Münasip : Uygun
                              Münevver : Nurlu, Aydın
                              Müşiriyet : Mareşallik
                              Müşkilât : Zorluklar
                              Nazar-I Dikkati Celb Etme : Dikkat Çekme
                              Nefer : Asker, Er
                              Risaletü’n-Nur : Risale-İ Nur’un Diğer Bir Adı
                              Sırr-I Tesanüd : Dayanışma Sırrı
                              Şahs-I Mânevî : Mânevî Şahıs, Belli Bir İdeal Ve Gaye Etrafında Bir Araya Gelen Topluluğun Oluşturduğu Mânevî Şahsiyet Ve Ortak Kimlik
                              Şakirt : Talebe, Öğrenci
                              Şerait : Şartlar
                              Tasdik Etme : Onaylama, Doğrulama
                              Ümmet : Hz. Peygambere İnanıp Onun Yolundan Giden Mü’minler
                              Vazifeten : Vazife Yönünden
                              Ziyade : Çok, Fazla

                              #792195
                              Anonim

                                Thank you very much.

                                #792222
                                Anonim

                                  Bu gaflet zamanında, hususan tarafgirane mefkûreler sahibi, herşeyi kendi mesleğine alet ederek, hatta dinini ve uhrevi harekâtını da o dünyevi mesleğe bir nevi âlet hükmüne getiriyor. Hâlbuki hakaik-i imaniye ve hizmet-i nuriye-i kudsiye, kâinatta hiçbir şeye alet olamaz. Rıza-yı İlahiden başka bir gayesi olamaz. Hâlbuki şimdiki cereyanların tarafgirane çarpışmaları hengâmında bu sırr-ı ihlâsı muhafaza etmek, dinini dünyaya alet etmemek müşkilleşmiş. En iyi çare, cereyanların kuvveti yerine, inayet ve tevfik-i İlahiyeye dayanmaktır.

                                  (Bediüzzaman Said Nursi – Emirdağ Lahikası 1’den)

                                  Lügatler
                                  Âlet etmek :bulaştırmak, sebep yapmak

                                  Cereyan : akmak, gidiş, hareket, akış

                                  Dünyevi :dünyayla ilgili, dünyalık

                                  Gaflet :dikkatsizlik, vurdumduymazlık, en mühim vazifeyi düşünmeyip kıymetsiz işlerle uğraşmak, sorumsuzluk, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma

                                  Gaye :maksat, kastedilen netice, sonuç

                                  Hakaik-i imaniye :iman hakikatleri

                                  Halbuki :gel gör ki, aslında, öyle ki

                                  Harekât: hareketler

                                  Hengâm :zaman, sıra, devir, vakit, mevsim

                                  Hizmet-i nuriye-i kudsiye :mukaddes nur hizmeti

                                  Hususan :bilhassa, özellikle

                                  Hükmüne :onun yerine, onun gibi olarak

                                  İnayet :yardım, lütuf

                                  Kâinat : evren, yaratılanların hepsi

                                  Lâhika :mektup, ilave

                                  Mefkûre : Gâye. Gâye olan şey. Tasavvur hâlindeki gâye. İdeâl.

                                  Meslek :yol, sanat, usul, gidiş, sistem

                                  Muhafaza :koruma, saklama

                                  Müşkil :zorluk, zor olan iş

                                  Nev’ :çeşit, sınıf, cins, tür

                                  Rıza-yı ilâhî :Allah’ın rızası, hoşnutluğu

                                  Sırr-ı ihlâs :ihlâs sırrı, karşılıksız ve beklentisiz olma sırrı

                                  Şey :madde, eşya, varlık

                                  Tarafgirane :taraf olarak, taraflardan birine sahip çıkarak

                                  Tevfik-i ilâhiye : Cenab-ı Hakk’ın insanı doğru yola lütfu ile sevketmesi

                                  Uhrevi :ahirete yönelik, ahiret için yapılan

                                15 yazı görüntüleniyor - 286 ile 300 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.