- Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Kasım 2010: 13:00 #781124
Anonim
Deccal sonrası Ye’cüc Me’cüc ve Risale-i Nur
15 Kasım 2010 / 12:20
Yeni Akit yazarı Özcan, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’un bir nevi Seddi Zülkarneyn olduğunu söylediğini belirttiRisale Haber-Haber Merkezi
Yeni Akit yazarı Mustafa Özcan, Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’un bir nevi Seddi Zülkarneyn olduğunu söyleyerek benzetmede ve tevilde bulunduğunu belirtti.
Zülkarneyn ve İskender başlıklı yazısında, Hadis kitaplarında, Ye’cüc ve Me’cüc’ün Deccal’ın öldürülmesinden sonra çıkacakları ve Hazreti İsa’nın onlara mukabele edeceğinin belirtildiğini ifad eden Özcan, “Demek ki, tarihin derinliklerinde yaşanan olaylar, Ye’cüc ve Me’cüc’ün seddin ötesine geçmeleriyle birlikte ahirzaman dilimine bağlanacak ve yeniden alevlenecektir” dedi.
Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’un bir nevi Seddi Zülkarneyn olduğunu söyleyerek benzetmede ve tevilde bulunduğunu belirten Özcan, yazısını şöyle sürdürdü:
“Deccal ve adası da müteşabihattan olup sembolizm yüklüdür. Deccal’ın bağlanması ve iki minare boyundan daha uzun olması ve kırk günde devri alem yapması tevile muhtaç konular arasındadır. Set konusunda da Bediüzzaman, Risale-i Nur’un bir nevi Seddi Zülkarneyn olduğunu söyleyerek benzetmede ve tevilde bulunur. Manevi hizmetler bu kapsamdadır ve sadece Ye’cüc ve Mecüc kavminin çıkışını geciktirir.15 Kasım 2010: 13:00 #781125Anonim
Teşrik tekbirlerini unutmayalım
14 Kasım 2010 / 14:45
Teşrik tekbirlerine arefe günü; sabah namazından sonra başlanır. Kurban Bayramı’nın dördüncü gününün ikindi namazına kadar devam edilir.Teşrik tekbirlerine arefe günü; sabah namazından sonra başlanır. Kurban Bayramı’nın dördüncü gününün ikindi namazına kadar (ikindi namazı da dahil) yirmi üç vakit “farz namazların hemen arkasından” getirilir.
Teşrik tekbiri şu şekildedir: “Allâhû – Ekber, Allâhû-Ekber, Lâ ilâhe illâllâhu Vallâhu Ekber, Allâhû Ekber ve li’llâhi’l-Hamd” Teşrik günlerinde alınan tekbirler vaciptir. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de, “Allah’ı sayılı günlerde (teşrik günlerinde) zikrediniz.” buyurulmuştur. Teşrik tekbirinin aslı; Hz. İbrahim’den rivayet edilen şu olaydır: Cebrail (as) Allahû Teâla (cc)’nın ihsan buyurduğu kurban ile Hz. İbrahim (as)’e geldiği zaman; Hz. İsmail’i kurban etme hususunda acele edeceği endişesi ile “Allahû Ekber, Allahû Ekber” diye nida etmiştir. Hz. İbrahim, Cebrail’i görünce “La ilâhe illâ’llahû va’llahû Ekber” diyerek cevap vermiştir. İşte teşrik tekbirleri, bu teslimiyeti ifade eder.15 Kasım 2010: 13:01 #781126Anonim
Said Nursi’ye zulmedenler tarihin çöplüğünde
14 Kasım 2010 / 10:45
Hüseyin Çelik, “O çöp arabası bulun’ diyenler tarihin çöplüğünde yerini aldı ama Bediüzzaman gönüllerde yaşıyor.” dedi.Şanlıurfa’da AK Parti Siyaset Akademisi’nin açılışına katılan AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, eski devlet anlayışının ortadan kaldırılması gerektiğinin altını çizen Çelik, kırgın halkın, devletle barışması için şaşı bakışın değişmesi gerektiğini ifade etti. Tek parti döneminde 5 kesimin ötekileştirildiğini savunan Çelik, bunların köylüler, Aleviler, gayrimüslimler, Kürtler ve mütedeyyin insanlar olduğunu kaydetti. Bu kesimlerin farklı ideoloji ve inançlarından dolayı ötekileştirildiğini belirten Çelik, “Yabancı misyon şefleri ayağında düzgün ayakkabısı olmayan, üstü başı perişan olan köylüleri görür de çağdaş imajımız zedelenir” diye bir dönem köylülerin, Ulus ve Kızılay’a sokulmadığını anlattı.
“BEDİÜZZAMAN’I ÇÖP ARACIYLA TAŞIMAK İSTEYENLER TARİHİN ÇÖPLÜĞÜNDE YERİNİ ALDI”
Bir dönemler evinde Kur’an okuduğu için birçok insanın bin bir türlü eziyete maruz kaldığını hatırlatan Çelik, Bediüzzaman Said Nursi’nin çektiği sıkıntılara dikkat çekti. Çelik, şöyle konuştu; “Dönemin İçişleri Bakanı diyor ki, ‘derhal çıkarın’ bir araç bulamayınca ‘çöp arabası ile çıkarın’ diyordu. Bediüzzaman vefat edince cenazesine bile saygı göstermediler. ‘O çöp arabası bulun’ diyenler tarihin çöplüğünde yerini aldı ama Bediüzzaman gönüllerde yaşıyor. Bunun tek örneği Bediüzzaman da değil. Dinini yaşamak isteyenler birçok eziyete maruz kaldı.”
Cihan15 Kasım 2010: 13:02 #781127Anonim
Arefe günü 1000 İhlas-ı Şerif
15 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, mübarek kardeşlerim,
Pek çok selâm… Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlâs-ı Şerif okurduk. Ben, şimdi bir gün evvel beş yüz ve arefede dahi beş yüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî her birinizle görüşmüyorum, fakat ben, ekser vakitler, dua içinde her birinizle bazen ismiyle sohbet ederim. (Şualar sh. 266)
Mühim bir sual: Bazı ehl-i tahkik derler ki: “Elfâz-ı Kur’âniye ve zikriye ve sair tesbihlerin herbiri müteaddit cihetlerle insanın letâif-i mâneviyesini tenvir eder, mânevî gıda verir. Mânâları bilinmezse, yalnız lâfız ifade etmiyor, kâfi gelmiyor. Lâfız bir libastır; değiştirilse, her taife kendi lisanıyla o mânâlara elfaz giydirse, daha nâfi olmaz mı?”
Elcevap:
Elfâz-ı Kur’âniye ve tesbihât-ı Nebeviyenin lâfızları câmid libas değil, cesedin hayattar cildi gibidir; belki mürur-u zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarardır.
Belki namazda ve ezandaki gibi elfâz-ı mübarekeler, mânâ-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise değiştirilmez.
Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâlet hakikattir. O hâlet şudur ki:
Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder.
Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve lâfz-ı müşebbi’ olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir.
Ve o devam eden lâtifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır.
İşte, kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü, membaı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevabı zayi olması; ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirâtı ruha zulmet vermesi gibi zararlar olur. (Mektubat)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLER:
ALEM : Bayrak, işaret, nişan.
AREFE : Kurban bayramından bir evvelki gün.
CÂMİD : Cansız, durgun, donmuş.
ELFÂZ : Ağızdan çıkan sözler, kelimeler.
ELFÂZ-I KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın lâfızları, ifâdeleri.
ELFÂZ-I MÜBÂREKE : Mübarek, bereketli ve feyizli lâfızlar.
FEYZ : mânevî gıdâ
GAFLET : Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık; nefsine uyarak Allah’ı ve emirlerini unutmak.
HÂKEZÂ : Öylece; bunun gibi; böyle.
HÂLET : Durum, hâl, vaziyet, keyfiyet.
HÂLET : Durum, hâl, vaziyet, keyfiyet.
HUZUR-U DAİMÎ : Allah’ın her an yanında olduğunu ve herşeyi bildiğini hissetme ve yaşama hâli. Gönül ferahlığı.
KUVVE-İ MÜFEKKİRE : Düşünme duygusu.
LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından
LÂFIZ : Kelime, söz.
LÂFZ-I MÜŞEBBİ’ : Doyurucu, tatmin edici söz.
LETÂİF : Mânevî duygular, güzel, hoş ve ruhla ilgili hisler.
LETÂİF-İ MÂNEVİYE : Mânevî hisler, duygular.
LİBAS : Elbise.
MÂNÂ-İ ÖRFÎ : Bilinen, alışılan, kabul edilen mânâ; insanların anlayışları, telâkkileri, âdetleri.
MEÂL-İ İCMÂLÎ : Kısaca mânâ, mânânın özeti.
MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
MEFHUM : Anlaşılan şey, mânâ; kavram.
MENBÂ : Kaynak, merkez.
MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
MÜRÛR-U ZAMAN : Zamanın geçmesi; zaman aşımı, zamanla.
MÜTEADDİD : Pekçok. Türlü türlü, çeşitli.
MÜTEVECCİH : Yönelmiş, dönmüş, bir yere doğru yola çıkan.
NÂFİ : Menfaatli, faydalı, şifalı.
NÂM : İsim, ün, şan.
SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
SÜKÛT : Suskunluk, sessizlik.
TAALLÜM : İlim edinme, öğrenme, ders okuyarak öğrenme.
TÂBİRÂT : Tâbirler, deyimler, sözler.
TAHATTUR : Akla gelmek, hatırlamak.
TAHKÎK : Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu yanlışlığını ortaya çıkarmak. İncelemek, içyüzünü araştırmak.
TEFEHHÜM : Anlama.
TEKELLÜM-Ü İLÂHÎ : Allah’ın kulları ile (vahiy yoluyla) konuşması.
TENVİR : Nurlandırma, aydınlatma.
TESBİH : Allah’ın zâtında, sıfatında ve fiillerinde bütün noksanlardan uzak olduğunu ifâde etmek.
TESBİHÂT-I NEBEVİYE : Peygamberimizin (a.s.m.) tesbihleri, söz ve zikirleri.
TETKİKAT : Araştırmalar. İncelemeler.
TEVECCÜH : Yönelme, sevgi, ilgi.
ZÂYİ : Elden çıkan, kaybolan, zarar, ziyan, kayıp.
ZİKRİYE : Zikre ait.
15 Kasım 2010: 13:03 #781128Anonim
Birinin kurbanı kabul oldu, diğerinin olmadı
15 Kasım 2010 / 05:00
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, Mâide Sûresinin 27. Ayetinde mealen şöyle buyuruyor:
(Ey Muhammed!) Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da, birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Öteki, “Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder” demişti.15 Kasım 2010: 13:03 #781129Anonim
Kurban günü yapılacak en sevimli iş…
15 Kasım 2010 / 05:30
Günün Hadis-i Şerif’i…Bismillahirrahmanirrahim
Hz. Aişe (radıyAllahu anhâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Hiç bir kul, kurban günü, Allah indinde kan akıtmaktan daha sevimli bir iş yapamaz. Zîra, kesilen hayvan, kıyamet günü boynuzlarıyla, kıllarıyla, sınnaklarıyla gelecektir. Hayvanın kanı yere düşmezden önce Allah indinde yüce bir mevkiye ulaşır. Öyle ise, onu gönül hoşluğu ile ifâ edin.”
15 Kasım 2010: 21:36 #781137Anonim
Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi. Allahu ekber, Allahu ekber, Allahu ekber’lerle nev-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o Allahu ekber kelime-i kudsiyesini semavattaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyade hacıların Arafat’ta ve iydde beraber birden Allahu ekber demeleri, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu ekber kelâmının bir nevi aks-i sadâsı olarak, rububiyet-i İlâhiyenin Rabbü’l-Arz ve Rabbü’l-âlemîn azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir diye tahayyül ve his ve kanaat ettim.
Şualar | On Birinci Şuâ | 21015 Kasım 2010: 21:40 #781138Anonim
Allah binlerce kez razı olsun…
16 Kasım 2010: 11:49 #781155Anonim
Allah razı olsun kardeşim….
16 Kasım 2010: 13:54 #781163Anonim
Kurban Bayramınızı tebrik ederiz
16 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık, muktedir, müteyakkız kardeşlerim,
Sizin mübarek leyâli-i aşerenizi ve Kurban Bayramınızı tebrik ederiz. Nur fabrikası sahibi Hafız Ali’nin haşr-i cismanî hakkındaki hatırına gelen mesele ehemmiyetlidir ve mektubun ahirindeki temsili, gayet güzel ve manidardır. (Kastamonu Lahikası)
Benim namıma kurban kestiğine bin barekallah ve maşaallah
Rabian: Bir zaman bin kalemle Nurlara çalışan Sava kahramanlarından ve Nurun ehemmiyetli şakirtlerinden Mustafa Yıldız ın hüdhüd-misal kuşu hüdhüd-ü Süleymani nev inde Nur işleri hakkında harika vaziyetleri göstermek acip değil, çok emsali var. Kuşların Nurlarla alakadarlıkları, çok hadiselerle tahakkuk etmiş.
Hapishanede, hakikaten şahsıma ve Nurcuların ittihadına ve mahpusların Nurcularla tevafukuna unutulmayacak derecede Hilmi ile hizmet eden ve memleketinde hapisten evvel ve sonra kahramanane çalışan ve ismine tam mutabık Sadık Beyin, akrabasıyla, validesiyle tebrikine ve benim namıma orada kurban kestiğine mukabil, bin barekallah ve maşaallah deriz. Ve onunla Risale-i Nur a hem talebe ve bize selam gönderen Salih oğlu Osman a hem selam ederiz, hem Nur dairesinde kabul edildi deriz. (Emirdağ Lahikası)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
EMSÂL : Misaller, denk ve benzerler.
HAŞR-İ CİSMÂNÎ : Cisimle, bedenle dirilme.
HÜDHÜD : Bir kuş ismi. çavuş.
İTTİHAD : Birleşmek, birlik, aynı fikirde olmak.
LEYÂLİ-İ AŞERE : Kurban bayramı öncesi on mübârek gece.
MAHPÛS : Hapsedilmiş.
MİSÂL : Benzer, örnek.
MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
MUKTEDİR : Kuvvetli, iktidar sahibi.
MUTÂBIK : Uygun, muvâfık.
MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
MÜTEYAKKIZ : Uyanık, uyanmış, tetikte, gözü açık olan.
NEV : Çeşit, sınıf, cins, tür.
ŞÂKİRT : Talebe, yardımcı.
TAHAKKUK : Delil ile ispat edilme, gerçekleşme.
TEVÂFUK : Uygunluk, rastlama, aynı zamanda bulunma.
VÂLİDE : Anne.17 Kasım 2010: 11:14 #781191Anonim
Dünya da Allahu Ekber diyor
17 Kasım 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Evet, eğer namazların arkasında, hususan bayram namazlarında, bir anda Allahu ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri,
âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi,âlem-i şehadette dahi birbiriyle ittihad edip içtima etse,
küre-i arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nispeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahu ekber’e müsavi geldiğinden,
o muvahhidînin ittihadıyla bir anda Allahu ekber demeleri,
küre-i arzın büyük bir Allahu ekber’i hükmüne geçiyor.Adeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikir ve tesbihiyle zemin zelzele-i kübrâya mazhar olup,
aktâr ve etrafıyla Allahu ekber deyip,
kıblesi olan Kâbe-i Mükerremenin samimî kalbiyle niyet edip,
Mekke ağzıyla,
Cebel-i Arefe diliyle Allahu ekber diyerek,
o tek kelime,
etraf-ı arzdaki umum mü’minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor.Birtek Allahu ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz Allahu ekber vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semâvâtı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüç ederek sadâ veriyor.
İşte, bu arzı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibâdına mescid ve mahlûklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelâle,
yerin zerrâtı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudatı adedince hamd ediyoruz ki,
bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmına ümmet eylemiş. (Lemalar Sh. 131)Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ÂBİD : İbâdet eden kul.
AKS-İ SADÂ : Ses yankısı.
AKTÂR : Çaplar.
ÂLEM-İ GAYB : Görülmeyen âlem.
ÂLEM-İ ŞEHÂDET : Şehâdet âlemi, gözle görülen âlem, dünya, kâinât.
AZAMET : Büyüklük.
BERZAH : Ölümden sonra, Kıyâmete kadar yaşanacak âlem; İki âlem arasındaki geçit âlem; Perde.
CEBEL-İ AREFE : Mekke’nin 16. km. doğusunda ve hacıların arefe günü toplandıkları tepenin adı.
ETRAF-I ARZ : Yer küresinin her tarafı.
HAMD : Allah’a hamd etme; Onu övme,medhetme, şükür.
İBÂD : Kullar.
İÇTİMÂ : Toplantı, toplanma.
İTTİHAD : Birleşmek, birlik, aynı fikirde olmak.
KÂBE-İ MÜKERREME : Müslümanların kıblegâhı olan şerefli, kıymetli mekân.
KÜRE-İ ARZ : Yerküre; dünya.
MAĞARAMİSÂL : Mağara gibi, mağaraya benzer.
MAHLÛK : Yaratılmış, yoktan var edilmiş olan.
MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
MAZHAR : Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.
MESCİD : Allah’a secde edilen yer, namaz kılınan yer, câmi.
MUVAHHİDÎN : İnananlar; Allah’ı bir kabul edenler.
MÜKEBBİR : Tekbir getiren. #Allahü Ekber# diyen.
MÜSÂVİ : Birbirine denk, aynı seviyede olan.
MÜSEBBİH : Tesbih eden. Cenâb-ı Hakk’ın, kusur ve noksan sıfatlardan uzaklığı ilân etme.
NİSBET : Münâsebet, yakınlık, bağlılık, oran, ölçü; rağmen, inat olarak, inat olsun diye.
SÂCİD : Secde eden.
SADÂ : Ses.
SADÂ : Ses.
SEMÂVÂT : Gökler.
TEKBİR : Allah en büyüktür mânâsına gelen “Allahü Ekber” kelimesini söyleme.
TEMESSÜL : Birşeyin bir yerde sûret ve mâhiyetini aksettirmesi, benzeşme, cisimleşme, şekillenme.
TEMEVVÜC : Dalgalanma.
TESBİH : Allah’ın zâtında, sıfatında ve fiillerinde bütün noksanlardan uzak olduğunu ifâde etmek.
ZÂT-I ZÜLCELÂL : Celâl ve büyüklük sâhibi Cenab-ı Hak.
ZELZELE-İ KÜBRÂ : Büyük sarsıntı.
ZERRÂT : Atomlar, zerreler.17 Kasım 2010: 17:35 #781197Anonim
@La-Tahzen 214307 wrote:
Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.
Her hakkı ve doğruyu söylemeğe neden hakkımız yok veya doğru değil ?
Bunun makul bir izahı var mı ? Yahutta hangi ilahi emirle ya da emr-i peygamberiyle yasak edilmiş ?17 Kasım 2010: 17:40 #781198Anonim
@yakuti 214307 wrote:
Her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeğe senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat her doğruyu demek doğru değildir.
Her hakkı ve doğruyu söylemeğe neden hakkımız yok veya doğru değil ?
Bunun makul bir izahı var mı ? Yahutta hangi ilahi emirle ya da emr-i peygamberiyle yasak edilmiş ?Misal özrü olan bir insana ortam içinde bu şahıs özürlüdür deyip rencide etmek gibi. Kusurunu ortaya çıkarmak. Buna benzer biçok doğru olan şey vardır fakat söylenmesi gerekmez. Lakin bazıları da vardır ki ben özürlüyüm diye ısrarla ortam içinde haykırır. Böylelerine özürlü demekte gayet normaldir. 1. si her doğru heryerde söylenmezi, 2. si de her söylediğin hak olsunu izah eder.
17 Kasım 2010: 17:48 #781199Anonim
@Lemeât 222185 wrote:
Misal özrü olan bir insana ortam içinde bu şahıs özürlüdür deyip rencide etmek gibi. Kusurunu ortaya çıkarmak. Buna benzer biçok doğru olan şey vardır fakat söylenmesi gerekmez. Lakin bazıları da vardır ki ben özürlüyüm diye ısrarla ortam içinde haykırır. Böylelerine özürlü demekte gayet normaldir. 1. si her doğru heryerde söylenmezi, 2. si de her söylediğin hak olsunu izah eder.
Yaw, özürlü bir insana —kendi kendini bilmiyor mu ki— ne diye “sen özürlüsün diyeceksin ki ? Yani, neden söylensin böyle birşey ? Buna siz “doğruyu söylemek mi diyorsunuz ?” bırakın Allah aşkına ! Burada çocuk mu eğitiyorsunuz ! Ben sizden konu hakkında bir nass varmı onu istedim ! Varsa bilginiz yazın !
17 Kasım 2010: 17:54 #781200Anonim
@yakuti 222186 wrote:
Yaw, özürlü bir insana —kendi kendini bilmiyor mu ki— ne diye “sen özürlüsün diyeceksin ki ? Yani, neden söylensin böyle birşey ? Buna siz “doğruyu söylemek mi diyorsunuz ?” bırakın Allah aşkına ! Burada çocuk mu eğitiyorsunuz ! Ben sizden konu hakkında bir nass varmı onu istedim ! Varsa bilginiz yazın !
İşte söylenemsin diye böyle bi veciz ifade kullanmış. Mesela aile içi mahremdir. Çıkıp aile içinde olanı ifşa etttiğiniz şey doğru olabilir fakat bunu söylemek doğru değildir. Ayet hadis bu meseleler hakkında tabiki yüzlerce bulunur. Bunu siz de bilirsiniz fakat muhatabın durumuna göre. Yani bunu istemekten maksadı belli olan birine gidipte ayet hadis toplamak zahmetine girmeye gerek yok. Niyet belli çünkü.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.