- Bu konu 109 yanıt içerir, 16 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Nisan 2011: 15:06 #789022
Anonim
@akna 245002 wrote:
* Efendimiz asm’ın Peygamberliğini destekleyen onaylayan unsurlar, ne şekilde işaretlerde, tasdiklerde bulunmuşlardır?
Öyle de, Tevrat ve İncil gibi Kütüb-ü Semâviyenin yüzler işaratı
ve
irhasatın binler rumuzatı
ve
hâtiflerin meşhur beşâratı
ve
kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı
ve
şakk-ı Kamer gibi binler mu’cizâtının delâlâtı
ve
şeriatın hakkaniyeti ile teyid ve tasdik ettikleri gibi,….Öyle de, Tevrat ve İncil gibi Kütüb-ü Semâviyenin yüzler işaratı ….
Evet mâdem o kitablar semavîdirler ve mâdem o kitab sahibleri enbiyadırlar; elbette ve herhalde onların dinlerini nesheden ve kâinatın şeklini değiştiren ve yerin yarısını getirdiği bir nur ile ışıklandıran bir zâttan bahsetmeleri, zarurî ve kat’îdir.
Evet küçük hâdiseleri haber veren o kitablar, nev’-i beşerin en büyük hâdisesi olan hâdise-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ı haber vermemek kabil midir?
Bu işaratlardan bazılarını ekleyelim inşallah…
Tevrat’tan Efendimiz’in peygamberliğini tastikleyen birkaç ayet :
قَالَ مُوسَى رَبِّ اِنِّى اَجِدُ فِى التَّوْرَاةِ اُمَّةً هُمْ خَيْرُ اُمَّةٍ اُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ يَاْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَيُؤْمِنُونَ بِاللّهِ فَاجْعَلْهُمْ اُمَّتِى قَالَ تِلْكَ اُمَّةُ مُحَمَّدٍ
Musa şöyle dedi : ”Rabbim ben ve Tevrat’ta bir ümmet görüyorum ki, onlar insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmettir. İyiliği emreder, kötülükten sakındırırlar ve Allah ‘a iman ederler. Onları benim Ümmetim yap.”
Allah buyurdu : ”O Muhammed’in ümmetidir.”مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّهِ مَوْلِدُهُ بِمَكَّةَ وَهِجْرَتُهُ بِطَيْبَةَ وَمُلْكُهُ بِالشَّامِ وَاُمَّتُهُ الْحَمَّادُونَ
Muhammed Allah’ın Rasulüdür. Mekke’de doğacaktır. Teybe’ye (Medine) hicret edecektir. Hükümranlığı Şam’a ulaşacaktır. Ümmeti ise çok çok hamdeden kimselerdir.Zebur’da Efendimiz’i işaret eden ayetlerden bazıları:
اَللّهُمَّ ابْعَثْ لَنَا مُقِيمَ السُّنَّةِ بَعْدَ الْفَتْرَةِ
“Mukîm-üs Sünne” ise, ism-i Ahmedîdir.يَا دَاوُدُ يَاْتِى بَعْدَكَ نَبِيّ ٌيُسَمّىَ اَحْمَدَ وَمُحَمَّدًا صَادِقًا سَيِّدًا اُمَّتُهُ مَرْحُومَةٌ
‘Ey Davud! : Senden sonra bir peygamber gelecek; İsmi Ahmed, Muhammed, Sadık ve Seyyiddir. Ümmetine rahmet kılınmıştır.İncil’den Peygamberimiz Aleyhisselatü Vesselam’a ait ayetlerinden birkaç numune :
قَالَ الْمَسِيحُ اِنِّى ذَاهِبٌ اِلَى اَبِى وَ اَبِيكُمْ لِيَبْعَثَ لَكُمُ الْفَارَقْلِيطًا
Yani: “Ben gidiyorum, tâ size Faraklit gelsin!” Yani, Ahmed gelsin.Hem Türkçe Yuhanna İncili’nin Ondördüncü Bab ve otuzuncu âyeti şudur: “Artık sizinle çok söyleşmem, zira bu âlemin reisi geliyor. Ve bende, onun nesnesi aslâ yoktur!” İşte “Âlemin Reisi” tabiri, “Fahr-i Âlem” demektir. Fahr-i Âlem ünvanı ise, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ın en meşhur ünvanıdır.
Yine İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab ve yedinci âyeti şudur: “Amma ben, size hakkı söylüyorum. Benim gittiğim, size faidelidir. Zira ben gitmeyince, tesellici size gelmez.” İşte bakınız! Reis-i Âlem ve insanlara hakikî teselli veren, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka kimdir? Evet Fahr-i Âlem odur ve fâni insanları idam-ı ebedîden kurtarıp teselli veren odur.
Hem İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab, sekizinci âyeti: “O dahi geldikte; dünyayı günaha dair, salaha dair ve hükme dair ilzam edecektir.”
Hem İncil-i Yuhanna, Onaltıncı Bab, onbirinci âyet: “Zira bu âlemin reisinin gelmesinin hükmü gelmiştir.” İşte “Âlemin Reisi” elbette Seyyid-ül Beşer olan Ahmed-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
16 Nisan 2011: 22:54 #789057Anonim
Efendimiz asm’ın davasına işaret eden, delillik eden unsurlar nedir diyoruz ama nedir bu dava!
Zaten davanın ehemmiyeti anlaşılırsa gerisi daha kolay anlaşılmaz mı
Elbetteki Allahın varlığını ve birliğini delilleriyle ilan etmek, Allah cc’yu tanıtmak..** İşte bu tevhid-i hakikîyi bütün mertebeleriyle en mükemmel bir şekilde ders veren, ispat eden, ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti (peygamberliği), elbette o tevhidin kesinliği derecesinde sabit olmak lâzım gelir. Çünkü, madem varlık dairesinin en büyük hakikati olan tevhidi bütün hakaikiyle o zât ders veriyor; elbette tevhidi ispat eden bütün deliller, dolayısıyla onun risaletini ve vazifesinin hakkaniyetini ve dâvâsının doğruluğunu dahi kat’î ispat eder denilebilir.
Demek oluyor ki; Allahın varlığını ve birliğini ispat eden tüm deliller, aslında Efendimiz asm’ın da peygamberliğini, davasının doğruluğunu, vazifesinin hakkaniyetini açıkça gösterebilir.
Efendimiz asm’dan önce gelen semavi kitapların işaretleri, bazı kahinlerin haber vermeleri ve doğumunda meydana gelen olağanüstü hallerin yanısıra: ahvali, takvası ve mucizeleri davasına apaçık delildir aslında.
** Bu kâinatın Hâlıkı, bu kâinattaki bütün maksadının en ehemmiyetli kaynağı insanlık olduğundan ve bütün hitâbât-ı Sübhâniyenin en anlayışlı bir muhatabı insanlık olduğundan; o insanlar içinde en meşhur, en namdar ve eserleriyle ve icraatıyla en mükemmel, en muhteşem fert olan zât-ı Muhammediyeyi (a.s.m.) o insanlık türü namına, belki umum kâinat hesabına kendine muhatap kabul eden Zât-ı Ferd-i Zülcelâl, elbette onu hadsiz kemâlâtta hadsiz feyzine mazhar etmiştir.
İnsanlık içinde en çok sevilen ve sevilecek olan, eserleriyle, icraatlarıyla, sözleriyle, güzel ahlakı ve takvasıyla kıyamete kadar tanınacak olan elbette Efendimiz asm’dır
Çünkü Efendimiz asm’daki sınırsız mükemmellik ve feyzin kaynağı Cenab-ı Hakk’tır
O’nu (asm) kendine birebir muhatap almasındandır
Elbette övülmüş, en yüksek ahlaka sahip olan
mükemmel bir iman kuvvetine sahip olan
tam kannatiyle ve doğruluğu ve güvenilirliğiyle takva sahibi olan
fevkalade kulluğu, ciddiyeti ve metanetiyle davasında sadık olan
şüphesiz Efendimiz asm’dır** Otuzuncu Lem’a – Dördüncü Nükte – Yedinci İşaret
19 Nisan 2011: 01:31 #789155Anonim
iki cenah
yani öncesi ve sonrası
yani Efendimiz asm’dan önce gelen peygamberler geleceğini, peygamberliğini haber verdikleri gibi
kendisinden sonra gelen evliyalar, veli zatlar da davasını ve davasındaki sadakatini, ciddiyetini fikir birliği ile tasdik etmişledir
yani bizim hayatlarını okuyup hayran kaldığımız zatlar
mesela Mevlana Hz nin çok bahsettiğimiz hoşgörüsü
Yunus Emre Hz nin islam kardeşliği
Gavsı Azam Hz nin sürekli anlatılan kerametleri
ve aslında hepsi
bu güzellikleri Efendimiz asm ın nurundan istifade ederek yakalayabilmişlerdir
O’nun (asm) takvasından, feyzinden, maneviyatından istifade ederek, o mertebelere ulaşabilmişlerdirsemavi kitapların işartetleri
bu konuya dair sadece birtek şey anlatmak istiyorum
zamanında Sahabe Efendilerimizden (ra) biri tebliğ için uzak bir memleketteki kiliseye girer
oranın din görevlisi ile konuşur
Efendimiz Asm ı ve İslamı anlatır
din görevlisi, Sahabe Efendimizi kilisenin mahsen, bodrum gibi biryerine indirir
büyük bir kitabın içinden bir resim çıkarır ve sorar “Bahsettiğiniz Zat asm bu mu?”
çok şaşırır ve evet Efendimiz asm bu der
din görevlisi açıklamada bulunur:
“Bizim kitabımızda o kadar ayrıntılı tasvir edilmiştiki, oradaki anlatımdan bu resmi çizdik ve sizi bekliyorduk”
der ve Müslüman olur
artık biz kıyas edelim, tahrif edildikten sonra 114 işaret bulunuyorsa
tahriften önce kimbilir kaç işaret vardıahlâk-ı hamîdesi, secâyâ-yı gàliyesi
övülmüş en yüksek ahlaka, en mükemmel huylara sahip olması
bunu anlatmaya şahsen benim ilmim ve kelimelerim yetmez
ama birkaç örnek verecek olursak şunları diyebilirim:
Efendimiz asm İsmi Azam’a azami mazhar olduğu için
çok mükemmel bir ahlaka sahipti
Hz Ali (ra) gibi Allahın kılıcı olarak isimlendirilen ve cesareti ile tanınan biri dahi
gerektiğinde savaşta Efendimiz asm’ın arkasına sığınabiliyordu
yani nefsi için asla kızmayan hiddet göstermeyen Efendimiz asm
İslam söz konusu olduğunda son derece cesur ve heybetli olurdu, düşmanlarına korku salardı
ama düşünün ki aynı insan
yeri geldiğinde bir çocuğa kuşu öldüğü için taziyede bulunacak kadar da hassasdı
hanımları arasında hak geçirmeyecek kadar adaletliydi
Mekke fethinden sonra, kendine daha önce silahla saldıranları affedecek kadar merhametliydi
güvenilirliğini ayrıntılı izah etmeye zaten lüzum yok çünkü
müşrikler dahi birirlerine değil, Efendimiz asm’a güvenip mallarını teslim ederlermiş…
buradan ne kadar mükemmel bir ahlaka sahip olduğunu biraz olsun kıyas edebilirizsonra davasında son derece ciddi ve kararlıydı
amcası Ebu Talip’e mekkeliler gelip:
“O’na (asm) söyle davasından vaz geçsin,
mekkenin en güzel kızlarını verelim, mekkede sözü geçen biri olsun,
makam verelim, para verelim” dediklerinde
Ebu Talip kabul etmeyeceğini bile bile gider ve iletir
Efendimiz asm ise “Bir elime ayı bir elime güneşi verseler yinede davamdan vaz geçmem” buyururRabbim cc ümmeti olmaya liyakat gösterebilenlerden olmayı nasip etsin cümlemize amin
19 Nisan 2011: 08:05 #789156Anonim
Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demiş:
“Benim ismim Kur’ân’da Muhammed, İncil’de Ahmed, Tevrat’ta Ahyed’dir.”*
Hem İncil’de, esmâ-i Nebevîden Sahibü’l-Kadîbi ve’l-Hirâve, yani, “Seyf ve Asâ Sahibi.” Evet, sâhibü’s-seyf enbiyalar içinde en büyüğü, ümmetiyle cihada memur, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır.
Yine İncil’de, Sahibü’t-Tac’dır. Evet, “Sahibü’t-Tac” ünvanı, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma mahsustur. Tac, “amâme,” yani sarık demektir. Eski zamanda, milletler içinde, milletçe umumiyet itibarıyla sarık ve agel saran kavm-i Arap’tır. İncilde Sahibü’t-Tac, katî olarak Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm demektir.
Hem İncil’de el-Baraklit veyahut el-Faraklit ki, İncil tefsirlerinde “Hak ve bâtılı birbirinden tefrik eden hakperest” mânâsı verilmiş ki, sonra gelecek insanları hakka sevk edecek zâtın ismidir.
* Nebhânî, Hüccetüllah ale’l-Âlemîn, 108, 112; Halebî, es-Sîretü’l-Halebiye, 1:353; el-Envârü’l-Muhammediyye mine’l-Mevâhibü’l-Ledünniyye, s. 143 (İbn-i Abbas’dan r.a. rivayet olunmuştur).
Mektubat, s. 170
19 Nisan 2011: 08:30 #789167Anonim
2.reşhanın izahını istiyorsunuz.
2.reşhanın izahı 19.mektubdur.Kockoca mektubu buraya yapıştırmayalım.
Allah resulunu ;Resul ve Nebi olduğunu tasdik eden işaretler çoktur.
Başta tevrat,İncil,zeburda hüseyini cisri o kadar tahrifat yapıldığı halde,114 işaret bulmuş(114 süreye denk gelmiş,tevafuk etmiş)
Bu 114 işaretiyle,Allah resulunu tasdik eden 114 kuran sürelerine işaretiyle,114 süre Allah resulunun,Allah resulu ve son nebisi olduğunu ispat ediyor.
Her bir süre meydan okuyor.
İddianızda sadık iseniz,haydi kuranın mislinden bir süre meydana getiriniz.
kuran meydan okudu,onlar ise benzeri kitap yazacaklarına,kılıçla savaşmayı göze aldılar.çünkü kuranın benzerini yapmak mümkün değildi.
işte kuran 114 süresiyle Allah resulunu tasdik ediyor.
19 Nisan 2011: 19:18 #789223Anonim
Sen olmasaydın, her türlü güce ve imkâna sâhip olduğu halde düşmanlarına bile beddua etmekten ve kahretmekten sakınarak;
“Allah’ım, bu kavmi doğru yola ilet! Ben bunların soyundan mü’min bir neslin gelmesini diliyorum!”
“Allah’ım, ümmetimi afvet, çünkü onlar bilmiyorlar!” diye kim duâ ederdi?
Sen olmasaydın, bize kim afv ve müsâmaha ile muâmele etmeyi tavsiye ederdi? Senin şu mübârek kelâmın bu konuda ne kadar anlamlı;“Sana zulmedeni afvet, seninle ilgilenmeyen akrabana yardım et, sana kötülük yapana iyilikle mukabele eyle, aleyhine de olsa doğruyu söyle!”
Sen olmasaydın; Allah’ın varlığından, birliğinden, sonsuz kudret ve azametinden, dünyamızı cennete dönüştüren yüce dînimizden ve her biri bize ayrı bir haz ve fayda veren ibâdetlerden nasıl haberdâr olabilirdik?Sen olmasaydın; inceliği, zerâfeti, tevâzûyu, güzel ahlâkı kim öğretir ve bu konuda bize kim örnek olabilirdi? Halbuki Sen, güzel ahlâkı yaşamak ve tamamlamak için gönderildin.
Sen olmasaydın, gönlünü hüzün ve ümitsizlik kaplamış yetîmin başını kim okşar; onu kucaklayıp şefkatle bağrına kim basardı? Sen ise yetîmi dâima gözettin ve:
“En güzel ev; içinde yetîme iyi muâmele edilen evdir. En kötü ev de, yetîme kötü muâmele edilen evdir.”buyurdun
Salât-ü selâm Sana, ey âlemlerin varlık sebebi!
Salât-ü selâm Sana, ey dünya ve âhiret hayatının kurtuluş vesîlesi
20 Nisan 2011: 20:18 #789321Anonim
İkinci Reşha’yı 19. Mektuba havale ederek Üçüncü Reşha’dan devam edelim…[BILGI]
ÜÇÜNCÜ REŞHA:Eğer istersen gel Asr-ı Saadet’e, Ceziret-ül Arab’a gideriz. Hayâlen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak: Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile mümtaz bir zâtı görüyoruz ki; elinde mu’ciznümâ bir kitab, lisanında hakaik-âşina bir hitab, bütün benî-Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor.
Sırr-ı hilkat-ı âlem olan muamma-i acîbânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş sual-i azîm olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni, makbul cevab verir.
[/BILGI]
Anladıklarımızı paylaşalım inşallah…
21 Nisan 2011: 08:38 #789342Anonim
@Ukbaa 245805 wrote:
İkinci Reşha’yı 19. Mektuba havale ederek Üçüncü Reşha’dan devam edelim…[BILGI]
ÜÇÜNCÜ REŞHA:Eğer istersen gel Asr-ı Saadet’e, Ceziret-ül Arab’a gideriz. Hayâlen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak: Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile mümtaz bir zâtı görüyoruz ki; elinde mu’ciznümâ bir kitab, lisanında hakaik-âşina bir hitab, bütün benî-Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor.
Sırr-ı hilkat-ı âlem olan muamma-i acîbânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş sual-i azîm olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni, makbul cevab verir.
[/BILGI]
Anladıklarımızı paylaşalım inşallah…
Hayal alemi geniştir. Kendimizi orada bulabilmemiz mümkün.
Eğer bizler merakımızı dindirmek istiyor ve hayata geliş gayemizi öğrenmek istiyorsak; yapabileceğimiz tek bir şey vardır, oda; “Habibim sen olmasaydın kainatı yaratmazdım” kudsi hadisine mazhar olan Efendimiz a.s.v’ın hayatını ve sünnetini ve hadislerini keşfetmekten geçmektedir.
Evet O a.s.v efendimiz gelmeden önce kızlarını diri diri gömen vahşi bir toplum onun dersi ile harika bir topluma nasıl dönüşdüyse bizde o dersi öğrenmemiz gerekmektedir.
21 Nisan 2011: 11:06 #789354Anonim
kardeşlerden bir ricam olacak : Yazıların büyüklüğünü artırırlarsa daha iyi olacak.küçük
yazıları okurken göz yoruluyor.1.syf dan bilhassa akna ,abdullah ve memlük kardeş başta olmak üzere bütün kardeşlerden ALLAH razı olsun. Çok güzel ve Öz açiklamalar mevcut.
21 Nisan 2011: 12:21 #789111Anonim
eyvallah çok iyi açıklamalar olmuş..
21 Nisan 2011: 12:25 #789358Anonim
ÜÇÜNCÜ REŞHA:
Eğer istersen gel Asr-ı Saadet’e, Ceziret-ül Arab’a (ARAP YARIMADASINA)gideriz.
Hayâlen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz.
İşte bak: Hüsn-ü sîret(GÜZEL AHLAKLI) ve cemâl-i sûret(GÜZEL YÜZÜ) ile mümtaz(ÜSTÜN,SEÇKİN) bir zâtı görüyoruz ki;
elinde mu’ciznümâ(MUCİZE GÖSTEREN) bir kitab(KUR ANI KERİM), lisanında(DİLİNDE) hakaik-âşina(HAKİKATLARI AÇIKLAYAN) bir hitab,
bütün benî-Âdeme(ADEM OĞULLARINA), belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdata(VARLIKLARA) karşı bir hutbe-i ezeliyeyi(EZELİ HUTBEYİ YANİ KURANI KERİMİ) tebliğ ediyor.
Sırr-ı hilkat-ı âlem(ALEMİN YARATILIŞININ SIRRI) olan muamma-i acîbânesini (ACİP ANLAŞILMAZLIĞINI) hal ve şerh edip(AÇIKLAYIP) ve sırr-ı kâinat(KAİNATIN SIRRI) olan tılsım-ı muğlâkını (ANLAŞILMAZ GİZLİ SIRRINI) fetih(AÇARAK) ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukûlü (AKILLARI) hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş sual-i azîm(BÜYÜK SORU) olan
“Necisin?
Nereden geliyorsun?
Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni(İKNA EDİCİ), makbul cevab verir.
21 Nisan 2011: 12:32 #789359Anonim
@ademyakup 245866 wrote:
ÜÇÜNCÜ REŞHA:
Eğer istersen gel Asr-ı Saadet’e, Ceziret-ül Arab’a (ARAP YARIMADASINA)gideriz.
Hayâlen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz.
İşte bak: Hüsn-ü sîret(GÜZEL AHLAKLI) ve cemâl-i sûret(GÜZEL YÜZÜ) ile mümtaz(ÜSTÜN,SEÇKİN) bir zâtı görüyoruz ki;
elinde mu’ciznümâ(MUCİZE GÖSTEREN) bir kitab(KUR ANI KERİM), lisanında(DİLİNDE) hakaik-âşina(HAKİKATLARI AÇIKLAYAN) bir hitab,
bütün benî-Âdeme(ADEM OĞULLARINA), belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdata(VARLIKLARA) karşı bir hutbe-i ezeliyeyi(EZELİ HUTBEYİ YANİ KURANI KERİMİ) tebliğ ediyor.
Sırr-ı hilkat-ı âlem(ALEMİN YARATILIŞININ SIRRI) olan muamma-i acîbânesini (ACİP ANLAŞILMAZLIĞINI) hal ve şerh edip(AÇIKLAYIP) ve sırr-ı kâinat(KAİNATIN SIRRI) olan tılsım-ı muğlâkını (ANLAŞILMAZ GİZLİ SIRRINI) fetih(AÇARAK) ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukûlü (AKILLARI) hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş sual-i azîm(BÜYÜK SORU) olan
“Necisin?
Nereden geliyorsun?
Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni(İKNA EDİCİ), makbul cevab verir.
Hikmet: “Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?
Bu suale, beni adem(ADEM OĞULLARI) namına, emsali olan(BENZERİ) büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselam, nev-i beşere(BÜTÜN İNSANLARA) vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:
“Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelinin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadar varlık alemine çıkarılan mahluklardır.Sultan-ı Ezeli, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı(BÜYÜK EMANETİ-30.SÖZE BAKILABİLİR ENE BAHSİ)) bize vermiştir.
Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye(EBEDİ SAADETE,CENNET HAYATINA) müteveccihen(YÖNELMİŞ OLARAK-GEREKLİ ÇALIŞMALARI YAPARAK) hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re’sü’l-malımız(SERMAYEMİZ ,ANAPARAMIZ YANİ EBEDİ SAADETİ KAZANMAK İÇİN BİZE VERİLEN SERMAYE) olan istidatlarımızı (KABİLİYETLERİMİZİ) nemalandırmaktır(OLGUNLAŞTIRIP KEMALAT ARŞINA ÇIKMAKLA HAKİKİ MÜMİN OLMAKTIR).
Ve şu azim insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezeliden risalet(PEYGAMBERLİK) vazifesiyle gelip riyaset eden(REİSLİK EDEN) benim. İşte o Sultan-ı Ezelinin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azimüşşan elimdedir. Şüphen varsa al, oku!”
İŞARETÜL İCAZ KİTABINDAN BAŞ TARAFINDA VAR.
21 Nisan 2011: 12:52 #789360Anonim
Vilâdetin, insanlığın da vilâdeti oldu. Dost-düşman herkes doğrularını, yanlışlarını Senin neşrettiğin nur sayesinde görüp değerlendirme imkânını elde etti; etti ve belli ölçüde de olsa itmi’nâna ulaştı. Biz hepimiz, gönüllerimizde hissettiğimiz Cennet’i ve ondaki ebedî saadeti, ancak Senin o semavî beyanın vasıtasıyla doğru anlayıp doğru duyabildik; duyabildik ve o füsunlu beyan çağlayanın sayesinde Hak muradını anlama ufkuna yöneldik.
Eğer bugün şöyle böyle gözlerimiz Hakk’ı takdis ve takdirle açılıp kapanıyor ve gönüllerimiz vuslat heyecanıyla çarpıyorsa, bu yüksek duygu ve düşünceleri tetikleyen Sensin.. Sensin bize gerçek insan olma zirvelerini gösteren, ruhlarımıza sevda korları saçarak bize aşk u vuslat neşvesini birden tattıran; tattırıp iklimine saygıyla yönelenlere hakikî var olma sırrını duyuran.. dahası, milyonlarca, milyarlarca insanın takrîr, takdîr ve tasvîbini arkasına alarak, insaflı ruhlara bir kısım sâbiteler vererek herkese kendi olarak kalma yollarını gösteren.
Senin sayende mâneviyâta ve sevgiye uyanan gönüller, sanki sadece sevgi ve saygı solukluyormuşçasına ruhlarından yükselen ulvî sesler ve insanî enginliklerini dillendiren sözlerle asırlar ve asırlar boyu insanî değerlerin yanıltmayan temsilcileri oldular. Büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık âlemi, onların seslerinde ve sözlerinde, o güne kadar keşfedemediği vicdanının heyecanlarını duydu ve kendi iç derinliğine muttali oldu. Evet, Senin sayende birbirinden oldukça farklı görünen bütün insanlar, hatta bir mânâda cinler ve ruhanîler, o zamana dek bir türlü hissedemedikleri, hissedip söyleyemedikleri, söylemeye muvaffak olup da yerli yerince dillendiremedikleri her şeyi seslendirebiliyor ve büyük ölçüde pek çok problemi çözebiliyordu…
Sen, –gönüllerimiz tahtın– dünyayı şereflendirdiğin andan itibaren insanoğlunun “ahsen-i takvîm” remziyle ifade edilen mânâ ve mahiyet derinliğindeki esrarı deşifre ederek dilleri çözdün; saksağanlara bülbül olma âdâbını öğrettin ve dost-düşman hemen herkeste farklı zâviyelerden de olsa kendilerini iç derinlikleriyle duyup ifade etme düşüncesini uyardın. Evrensel insanî müştereklerin ortaya çıkmasını sağlayarak binlerce yorumu ve anlayışı bir potada mezcedip, bir ruh etrafında toplayıp herkese kendi gönül ufkundan pek çok şeyler duyurdun. Bu sayede topyekün insanlık, hatta cinler ve ruhanîler Senin mesajından süzülen öz ve mânâlarla, kalıplaşmış anlayışlardan sıyrılarak bir değişimler vetîresine giriverdi. Herkes farkına varsın varmasın, büyük çoğunluğu itibarıyla insanlık, Senin ortaya koyduğun iman sistemi ve gösterdiğin insanî hedefler sayesinde pek çok yenilikler gerçekleştirdi ve pek çok başarıya imza attı.
Senin insanlık ufkunda tulû edeceğin güne kadar her yer karanlıktı; herkes yokluk vahşetiyle tir tir titriyordu ve üst üste çözüm bekleyen problemlerle de tedirgindi. Senin, bütün problemleri çözen, bütün ihtiyaçlara cevap veren ve bütün emelleri gerçekleştirme vaadiyle içlere inşirah salan mesajınla bir anda ruhlar ümitle şahlandı. Yeisle kıvranan gönüllerde ümit esintileri duyulmaya başladı ve her yanda teselli nağmeleri yankılandı. Öyle ki, artık her tarafta bir meltem tesiriyle duyulan bu sihirli nağmeler, mağmum gönüllere sürekli saadet vaad ediyor; hep sevmek ve sevilmekten dem vuruyor; sönmüş gibi görünen insanî alâka ve irtibatları canlandırıyor, aşk u muhabbeti körüklüyor; asırlardan beri sinelerde uyuyagelen yüksek insanî duyguları uyarıp harekete geçiriyor ve bütün insanları bir kere daha kendi iç derinlikleriyle buluşturarak onları kendi kadirlerini takdir etmeye yönlendiriyordu.
Senin o içten ve samimî solukların, sevgiye, ümide, mutluluğa susamış gönülleri canlandırıyor; mesajını saygıyla karşılayan teşne sinelerde kudsî bir heyecan meydana getiriyor, yüksek ruhları, Hakk’a kulluk hummasıyla ciddî mi ciddî tecessüslere, tefahhuslara sevk ediyor ve aydınlık arayan dimağların yürüdüğü yollarda par par parlıyordu.
Sen hemen her zaman herhangi bir bent ve engel tanımayan o müthiş imanın, azmin, cesaretin, kararlılığın ve arkana aldığın vefalı arkadaşlarınla bütün insanlığa sesini duyurma gibi seviyeler üstü ve aşkın emeller peşinde olmuştun. Öyle ki, hayat-ı seniyyenin hemen her faslında, şahsî imkân ve iktidarının çok çok üstünde bütün insanlığı ebedî saadete erdirme niyet ve cehdiyle hep soluk soluğa yaşadın ve o engin vefa ve sadakatin adına hiç mi hiç duraksamadın; duraksayamazdın da, zira Sen bütün insanî rüyaların gerçekleşmesi, çalışıp çabalamaların bir değer ifade etmesi, ebediyete teşne ruhların arzularının yerine getirilmesi mesajıyla gelmiştin. İnsanlığın kalbî, ruhî ve bedenî ihtiyaçlarının karşılanması, sevme-sevilme hülyalarının gerçekleşmesi, burada ve ötede mutlu olma emellerinin tahakkuk ettirilmesi vaadi, Senin mesajının önemli bir derinliğini teşkil ediyordu.. ve Sen bu hususlarda kararlıydın.
Mesajın evrenseldi ve hemen herkes duyup değerlendirdiği ölçüde onu kendi gönlünün hususî iklimine olabildiğine uygun buluyordu. O, özündeki tabiîliği, ihtiva ettiği teşriî emirlerin tekvînî kurallara uygun olması, kalb, ruh ve aklın birleşik noktasında bu letâife muvâfık bir hâl alması ve bunların hepsine ait bir şive hâline gelmesi sâyesinde, her vicdan onu fıtratına uygun buluyor ve onun aydınlık ikliminde varlığın sırlarına daha bir derince muttali oluyordu. Evet, Senden duyduğumuz, tavır ve davranışlarında okuduğumuz her şey, kaynağı onca müteâl olmasına rağmen, bizim kavrayıp zevk edeceğimiz, anlayıp yorumlayacağımız çerçevede tenezzül dalga boyuyla her zaman bizi kucakladı, hissiyatımızı okşayıverdi; gönül iklimimizde yetişmiş gibi yakınlığını bütün benliğimize duyurdu ve sinelerimizin bir yanından fışkırıyormuşçasına sıcaklığını hep hissettirdi. Mahiyet-i insaniyemizi kucakladı, gözlerimizin içine baktı, tat ve şivesiyle bizi tepeden tırnağa mest ederek âdeta büyüledi. Bunlar, Senin hususiyetlerindi ve bu konuda Sen bînazîrdin.
İnsanlar arasında özel karakterlerin ve hususî kültürlerin üstünde, hiç kimseye ters düşmeyecek şekilde fâik, hatta müteâl bir üslupla herkese seslenebilen, seslenip müstaid ruhları tesir altına alan ve kendine mahsus remizlerle, işaretlerle, îmalarla, sınırlı ifadeleri katlayıp muzaaflaştıran, daha derinleştirip birer mük’ap beyan hâline getiren Sen, arkadan gelenlere eşya ve hâdiselerin sihirli kapılarını araladın, hatta bazılarına o kapıları ardına kadar açtın ve inanan gönüllere ötelerin erişilmez neşvesini duyurdun. Hâlâ ruhlarımızda mahremiyetlerini koruyarak mahfuz bulunan semavî armağanların, çağın gereklerine göre bir kısım yeni açılımlarla her seslendirilişinde Seni bir kere, bin kere daha yâd ediyor, –tahtın sinelerimizin en mûtenâ tepesi– huzur-u mehâbetinde saygıyla iki büklüm oluyoruz. Bu Senin hakkın, sineleri vefa hisleriyle çarpan kapıkullarının da vazifesidir.
Sen, Yüce Yaratıcı’nın bütün kâinatlara eşi-menendi bulunmayan bir armağanısın; mesajın ve öğretilerin de O’nun emanetidir. Bunu böyle bilenler, Seni her zaman canlarından aziz saydı ve ömür boyu Sana karşı hep medyuniyet solukladılar; solukladı ve vefalarının karşılığını da kat kat buldular.
Ama bir gün geldi, nereden çıktıkları belli olmayan, bilmem hangi kültürün çocuğu bir kısım densizler, kalblerindeki küfrü telaffuz etmeye durdu ve Sana sataşmaya başladılar: Zâtına –yüz bin defa hâşâ– “bede..”, öteler ötesinin sesi soluğu kutlu mesajına “çöl ka….” ve, Seni dar bir zaman dilimine hapsederek “o güne ve o kavme aitti” deme küstahlığında bulundular; cesaretlendirdiler kinle nefretle köpüren bir dünyayı.. kapı araladılar saygısızca karikatürlere ve küstahça resimlere. Sen, kendi dünyanın vefasızlığıyla, hasım bir cephenin saldırısına birden maruz kalmıştın. Atalarımızın mübeccel gayreti mahfuz, milletçe Seni anlatamamıştık. Şimdilerde küfür ve küfranın Senin dünyanda tetiklendiğini düşündükçe kendi kendimize hayıflanıyor, “Meğer ne kadar da vefasız insanlarmışız!” diye mırıldanıyoruz.
Her şeye rağmen, ruh ve mânâ kökleri sağlam; genlerinde atalarının safveti; suyu, toprağı, havası yeni bir gül devrine açık bu dünyanın er-geç dönüp-dolaşıp Senin şefkat ve merhamet ikliminde yeni bir “ba’sü ba’del mevt”e ereceğinde şüphem yok. Daha şimdiden, binler-yüz binler, böyle bir “eşref saat” beklentisiyle nefes alıp veriyorlar.
Ne benim ne de başkalarının Senden af dilemeye yüzümüz yok; ama kereminin enginliğinde de hiç şüpheye düşmedik. Ufkumuzun karardığı, her yanı hazanın sardığı, yolların yıkılıp köprülerin harap olduğu durumlarda bile gözlerimiz izlerini takipten hiçbir zaman dûr olmadı.
“Azîzim, rehberim, pîrim, efendim, şem’-i tâbânım
Ziya-i himmetimdir her iki âlemde devrânım
Benimle müttefiktir bu recâda cümle ihvanım.”
(Ketencizâde)
deyip Sana karşı vefa ve sadakatimizi seslendirmeye çalıştık. Eksiğimiz, kusurumuz hadsizdi; ama yine de Senin engin müsamahan yanında deryada damla kalırdı. Öyle ise gel;Kerem kıl, kesme Sultanım keremin bînevâlerden,
Keremkâne yakışır mı kerem kesmek gedâlerden!..
(M. Lütfî)21 Nisan 2011: 13:37 #789361Anonim
zâtında gâyet Kemâldeki ahlâk-ı hamîdesini (OLGUNLUK DERECESİNDE ÖVÜLMÜŞ,TAKDİR EDİLMİŞ AHLAKI-oNUN AHLAKI KURAN AHLAKI İDİ DİYOR AİŞE ANNEMİZ.EBU CEHİL BİLE O (A.S.M.) YALAN SÖYLEMİYOR DİYOR.EL EMİN DİYORLAR ONA(S.A.V). MEKKENİN AZGIN REİSLERİ BİLE ONA MALLARINI EMANET ETMİŞLERDİ.ÇÜNKÜ O EMİN İDİ.TÜM ALEM ŞAHİD BUNA)
ve vazifesinde nihayet(SONSUZ) hüsnündeki (GÜZELLİĞİNDEKİ) secâya-yı galiyesini(YÜKSEK HUYLARI,KİMSEDEN KORKMAMASI,TEK BAŞIYLA BÜTÜN DÜNYAYA MEYDAN OKUMASI) ve kemâl-i emniyetini (EL EMİN OLMASI) ve kuvvet-i îmânını (TÜM DÜNYAYA MEYDAN OKUMASI TEK BAŞIYLA)ve gâyet itminanını (KENDİNDEN EMİN OLARAK)ve nihayet vüsûkunu(SAĞLAMLIĞINI) gösteren fevkalâde takvâsı,
fevkalâde ubûdiyeti(KULLUĞU,GECE BİR REKATTA BAKARA SÜRESİNİ,ALİ, İMRAN SÜRESİ,NİSA SÜRESİNİ OKUYUP RÜKUA GİTMESİ,ALLAHA EN ÇOK KULLUK EDEN OLMASI,EN ÇOK KURAN OKUYAN,KURANI TEFSİR EDEN OLMASI),
fevkalâde ciddiyeti, fevkalâde metâneti(SAĞLAMLIĞI,DAVADAN VAZGEÇMEMESİ,BİR ELİNE AY’I ,BİR ELİNE GÜNEŞİ VERSELER DAVADAN VAZGEÇMİYEREK SAĞLAM DURMASI);dâvâsında nihayet (SONSUZ) derecede sâdık(BAĞLI) olduğunu güneş gibi âşikâre(AÇIKÇA) gösteriyor.
21 Nisan 2011: 13:52 #789363Anonim
B. Cahiliye O’nu “Emîn” Tanımıştı
Mekkeli O’na mücerret adıyla değil, ismine “el-Emîn” sıfatını ekliyor ve öyle hitap ediyordu.. evet, O bu sıfatıyla meşhurdu. Ne mutlu bizlere ki, bizler de sabah akşam söylenmesi müstahsen olan bir virdde O’nu böyle anıyor ve لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللّٰهُ الْمَلِكُ الْحَقُّ الْمُبِينُ، مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ صَادِقُ الْوَعْدِ اْلأَمِينُ diyoruz.
Kâbe tamir edilmiş ve Hacerü’l-Esved’in (Biz Es’ad: Mutlu Taş diyelim) tekrar eski yerine konulması büyük bir mesele hâline gelmişti. Kabileler kılıçlarını yarıya kadar sıyırmış ve herkes bu şerefin kendine ait olmasını istiyordu. Sonunda şöyle bir karara vardılar. Kâbe’ye ilk girenin hakemliğini kabul edeceklerdir. Herkes merakla bekliyordu.. ve tabiî, Allah Resûlü’nün hiçbir şeyden haberi yoktu. O’nun dosta-düşmana güven telkin eden gül yüzü görününce, oradakiler sevinçlerinden havaya zıplayıp “Emîn” geliyor, dediler ve O’nun hükmüne kayıtsız şartsız razı olacaklarını söylediler…[15]
Zira O’na güvenleri tamdı. Allah Resûlü o gün henüz peygamber olarak vazifelendirilmemişti ama herkesin itimat edeceği bir insandı ve bir peygambere ait bütün vasıfları üzerinde taşıyordu.
Evet, fazilet odur ki, düşmanlar dahi kabul ve tasdik etsin. İşte, –o güne göre– Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) en azılı düşmanı Ebû Süfyan’ın, O’nun doğruluğunu tasdiki:
Allah Resûlü etraftaki hükümdarlara nâmeler gönderiyordu. Bu mektuplardan birini de, Roma imparatoru Hirakl’e (Hiraklius) göndermişti. Hirakl, mektubu baştan sona okudu. O sırada Şam bölgesinde bulunan Ebû Süfyan’ı çağırttı ve aralarında şu şekilde bir muhavere cereyan etti:
– O’na daha ziyade ittiba edenler kimlerdir, zenginler mi fakirler mi?
– Fakirler.
– Hiç O’na inananlardan dönenler oldu mu?
– Şimdiye kadar hayır.
– Artıyorlar mı, eksiliyorlar mı?
– Her geçen gün biraz daha artıp çoğalıyorlar.
– Hayatında hiç yalan söylediğini duydunuz mu?
– Hayır, O’nu hiçbirimiz yalan söylerken duymadık.
Ve işte mektubun tesirinden sonra, henüz Müslümanların en amansız düşmanı olan Ebû Süfyan’dan aldığı bu cevaplarla çarpılan Hirakl, kendini tutamayarak şöyle dedi:
– Bir insanın bunca zaman, insanlara yalan söylemekten kaçınıp da Allah’a karşı yalan söylemesi düşünülemez.[16]
Sadece mevzumuzla alâkalı yönünü aktarmak için çok kısa temas ettiğimiz bu hâdisede, Allah Resûlü’nün doğruluğuna iki delil vardır. Birincisi, Bizans İmparatoru Hirakl’dir ki, yukarıda kaydettiğimiz sözü söylemiştir. İkincisi ise, o gün için henüz İslâm’la şereflenmemiş Ebû Süfyan’ın verdiği cevaptır ki, Allah Resûlü’nün doğruluğunu kabullenip tasdik etmiştir. Ne var ki, Hirakl, makam ve mansıp sevdasını aşıp, ayağının dibine kadar gelmiş bir hakikî ve ebedî mülkü elde edememiş; Müslüman olup bahtiyarlar zümresine girememişti. Buna rağmen Allah Resûlü’nün risaletini kabul edip saygılı davranması, onun namına bir basiret jesti, bizim hesabımıza da sevindirici bir itiraf olmuştur.. Resûlullah’ın sıdk u sadakatini itiraf.
Esasen, Hirakl’in söyledikleri çok derindir. Evet, kırk yaşına kadar sıradan insanlara karşı dahi, şakacıktan olsun yalan söylemeyen bir insan, ölüm koridoruna girdiği bir devrede, hem de Allah’a karşı yalan söylemesi nasıl mümkün görülebilir ki..?
Yâsir henüz Müslüman olmamıştı. Oğlu Ammar’a nereye gittiğini sordu. Ammar: Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanına.
Bu cevap Yâsir’e yetmişti.
– O emin bir insandır. Mekkeli O’nu böyle tanır. Eğer O, peygamber olduğunu söylüyorsa doğrudur. Çünkü O’nun yalan söylediğini kimse duymamıştır…
Bu sözler, bu kabullenmeler, sadece birkaç kişiye mahsus değildi.. ışık çağı ve ona takaddüm eden yıllarda, O’nu tanıyan hemen herkes, hem de ittifakla O’nun doğruluğunu tasdik ediyordu.(sonsuz nur) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.