- Bu konu 109 yanıt içerir, 16 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
21 Nisan 2011: 13:57 #789364
Anonim
D. Sözünün Eriydi
Kırk yaşına kadar O’nun hilâf-ı vaki bir söz söylediğini veya sözünde durmadığını bir kimse ne görmüş ne de duymuştu. Daha sonra sahabe olma şerefine eren bir zat diyor ki: “Cahiliye devrinde Allah Resûlü’yle bir yerde buluşmak üzere anlaşmıştık.” Yukarıda da arz ettim, cahiliye, yaşadığı devrin adıdır. Yoksa O gönlü apaydın insan hiçbir zaman cahiliye devri yaşamamıştır. O hep resûllere has bir hayat çizgisi takip etmiştir. Fakat, diyor bu sahabi: “Ben verdiğim sözü unuttum. Üç gün sonra hatırladığımda koşarak anlaştığım yere gittim.. baktım ki Allah Resûlü orada bekliyor. Bana ne kızdı ne de darıldı. Sadece: “Ey genç! Bana meşakkat verdin. Üç gündür seni burada bekliyorum.” dedi.[25]21 Nisan 2011: 13:57 #789365Anonim
Hikmet: “Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir?Bu suale, beni adem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabi Aleyhissalatü Vesselam, nev-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevapta bulundu:
“Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelinin kudretiyle, yokluk karanlıklarından, ziyadar varlık alemine çıkarılan mahluklardır.
Sultan-ı Ezeli, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz, haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz.
Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle re’sü’l-malımız olan istidatlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azim insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezeliden risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim.
İşte o Sultan-ı Ezelinin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azimüşşan elimdedir. Şüphen varsa al, oku!”
İşarat-ül İcaz21 Nisan 2011: 13:58 #789366Anonim
Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmet ve gayretle, ancak daimi alarak kaldırabilir
Hâlbuki bak, bu Zat (sav) büyük ve çok dertleri, hem inatçı, mutaassıp büyük kavimlerden, ahiri küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda kaldırıp, yerlerine âli seciyeleri dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak yerleştirip tespit eyliyor. Bunun gibi daha çok harika icraatı yapıyor. İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Arap Yarımadasını gözlerine sokuyoruz! Haydi, yüzer filozofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar… O Zat’ın (sav) o zamana nispeten, bir senede yaptığının yüzde birisini acaba yapabilirler mi?
21 Nisan 2011: 13:59 #789367Anonim
E. Söyledikleri O’nu Tasdik Etmektedir
O, doğuştan Hz. Muhammed Mustafa (sallallâhu aleyhi ve sellem) idi. Onun için, peygamberliğinden sonra da ne dediyse herkes gönülden inandı ve tasdik etti. Evet, topyekün cihan O’na: “Doğru söylüyorsun yâ Resûlallah!” diye tasdike koştu. Değil sadece insanlar, mucizeler diliyle, her bir nevi kendi adına temsilci gönderdi. Âdeta O’na biat etti.
Burada bir parantez açıp şunları söylemekte fayda mülâhaza ediyorum: Kur’ân’ın ve Efendimiz’in nurlu beyanları, Cenâb-ı Hakk’ın zât, sıfât ve esmâsı arasındaki münasebete riayet keyfiyetiyle öyle üstün bir dereceye sahiptir ki, ne felsefecilerin akıl yoluyla, ne evliyânın kalb ayağıyla, ne de asfiyânın ruh buuduyla o seviyede bir anlayış ve beyana ulaşmaları mümkün olmamıştır ve olmayacaktır da.
Ancak, bu müterakki ruhların, melekleşmeye doğru tırmanışları, neticede hep şunu göstermiş ve gösterecektir ki, onlar gidecek; gidecek ve gittikleri yerin sonunda hep Kur’ân’ın ve Allah Resûlü’nün beyanlarının doğruluk ve hakkaniyetini anlayacak.. Resûlullah’ın söylediklerini keşif ve müşâhede ile zevk edeceklerdir.
Evet, bugün O’nun, ulûhiyete ait söylediği bütün sözler, o mevzuun ehilleri tarafından da tasdik görmekte ve birer esas olarak kabul edilmektedir. Hatta ulûhiyete, haşr u neşir ve kadere dair incelerden ince öyle meselelerden söz etmiştir ki, –hem de mevzular arası muvazeneyi koruyarak– değil öncekiler ve sonrakilerin akıllarının ermesi; O’nun aydınlık beyanlarını “yok” farz ettiğimiz takdirde, bu hususlarda bir tek kelime söylemeleri mümkün olmayacaktır.
Hz. Ömer ve Amr b. Ahtab (radıyallâhu anhumâ) anlatıyor: “Bir gün Allah Resûlü sabah namazından sonra minbere çıktı. Konuştu, konuştu, konuştu… Öğle ezanı okundu, namazı kıldırıp tekrar çıktı ve ikindi oluncaya kadar konuştu. İkindi namazını eda ettikten sonra konuşmaya başladı, konuşması akşama kadar sürdü. Neler konuştu, neler anlattı? Hepsini ihata zor ama, o güne kadar söylenmeyen her meseleye temas etmişti denebilir. Evet, ilk hilkattan başlamış, varlığın bağrına ilk hilkat tohumunun atılışını anlatmış, kâinatın teşekkülünden, insanın yaratılmasına kadar bütün yaratılışa ait devreleri bir bir sıralamış.. ve daha sonra da kıyamete kadar insanların başına gelecek hâdiseleri teker teker nakletmişti.[26]
Evet, mazinin derinliklerine dalmış ve Hz. Âdem’e kadar bütün enbiyâyı hem de şemâili ile anlatmış, istikbale nazarını çevirip mahşere, Cennet ve Cehennem’e kadar her şeyi göz önüne sermişti. Hâlbuki O ne bir kitap okumuş, ne birinin ders halkasına katılmıştı. Öyleyse bütün bunları nasıl bilebilirdi? Evet, O’na bütün bunları öğreten biri vardı; O da, hiç şüphesiz, her şeyi bilen Hz. Allah’tı…
O’nun, Arş’tan ferşe, oradan yerin derinliklerine kadar anlattığı bütün meseleleri O’na Mütekellim-i Ezelî’si öğretiyordu. Bunların başka şekilde öğrenilemeyeceği bugünün insanları tarafından da tasdik edilmektedir ki, bu da Allah Resûlü’nün sıdkına ayrı bir delildir.
Evet O, peygamberlerden bahsediyor.. onların tarifini yapıyor; yüz hatlarıyla onları tablolaştırıyor[27] ve o günün Ehl-i Kitab’ı, bütün bunların hiçbirine itiraz etmeden hepsini kabul edip: “Evet, kitaplarımızda, onları bahsettiğiniz şekliyle buluyoruz.” diyorlardı.[28] Tevrat, İncil veya başka bir kitap okumamış bir insanın, oralarda zikredilen veya edilmeyen keyfiyetleriyle bütün kendinden evvel gelmiş-geçmiş peygamberleri hem de böyle tafsilatıyla anlatması ve bu işi bilenlerin de onu tasdik etmeleri, Allah Resûlü’nün sıdkına ve davasında doğruluğuna şahit ve delil değil midir!?
Bir parantez içinde arz etmeye çalıştığımız bu hususların takdimi, benim takatimin çok üzerindedir. Esasen hâli hâlime denk okuyucunun durumu da bundan daha farklı olmasa gerek. Bu gibi meseleleri anlayıp anlatabilmek için, insanın onları tasdik edebilecek seviyeyi kazanması gerektir. Ancak biz, bu seviyeleri ihraz ettiğine inandığımız şahısların sözlerine itimaden diyoruz ki, mertebe mertebe yükseliş kaydeden yüz binlerce evliyâ, asfiyâ ve kafasını ilimle aydınlatan filozof ve bilgelerin, Efendimiz’e ait beyanlarını gördükçe, sürekli o mevzuun zirvesinde, O’na ait beyanın bulunduğunu kabul etmeleri, O’nun sıdk ve doğruluğunun ayrı bir buudunu teşkil etmektedir.
Evet, en seçkin insanların bu tasdikleri de göstermektedir ki, O, hiçbir sözünde hilâf-ı vaki konuşmamıştır. Zaten O’nun konuştukları kendinden değildir ki.. O, hep ilâhî mesajlarla konuşmuş, vahyin tercümanlığını yapmış, onun için de bütün zamanların ve mekânların Söz Sultanı olmuştur.(sonsuz nurdan)21 Nisan 2011: 14:39 #789370Anonim
Üstad Hazretleri Peygamberimizin peygamberlik delilleri noktasında şu cümlelere işaret etmiş.
”hâtiflerin meşhur beşâratı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı”
Bu cümleleri okuyan bir kardeşimin sorularını size de yöneltiyorum. Sizin de cevaplarınızı bekliyorum.S-1= Kahinlerin gelecek hakkında verdiği bilgilere itimad edilmez , geleceği mutlak anlamda bilen Allahtır diyorsunuz ,
sizin Üstadınız bu konuda kahinleri delil gösterip davasını isbatlamaya çalışıyor . Bu çelişki değil mi ?S-2= Hatifler kimlerdir? hatifler eğer melekler ise cüz i iradeleri olmayan melekler nasıl gaybdan haber verebilir ?
21 Nisan 2011: 17:55 #789383Anonim
@Ukbaa 245805 wrote:
İkinci Reşha’yı 19. Mektuba havale ederek Üçüncü Reşha’dan devam edelim…
[BILGI]
ÜÇÜNCÜ REŞHA:Eğer istersen gel Asr-ı Saadet’e, Ceziret-ül Arab’a gideriz. Hayâlen olsun onu vazife başında görüp ziyaret ederiz. İşte bak: Hüsn-ü sîret ve cemâl-i sûret ile mümtaz bir zâtı görüyoruz ki; elinde mu’ciznümâ bir kitab, lisanında hakaik-âşina bir hitab, bütün benî-Âdeme, belki cin ve inse ve meleğe, belki bütün mevcûdata karşı bir hutbe-i ezeliyeyi tebliğ ediyor.
Sırr-ı hilkat-ı âlem olan muamma-i acîbânesini hal ve şerh edip ve sırr-ı kâinat olan tılsım-ı muğlâkını fetih ve keşfederek, bütün mevcûdâttan sorulan, bütün ukûlü hayret içinde meşgul eden üç müşkil ve müdhiş sual-i azîm olan “Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?” suallerine mukni, makbul cevab verir.
[/BILGI]
Anladıklarımızı paylaşalım inşallah…
Hz. muhammed (s.a.v) yaratılış muammasının ve Kainat Tılsımı’nın anahtarıdır!
Peygamberlerin temel vazifelerinden olan, yaratılış muammasını keşfetmek ve kainatın sırlarını açmak alanında, tüm asırları ve insanlık tabakalarını doyuracak ilim ve yeteneğe sahip, Hz. muhammed ( a.s.m )’ dır. Çünkü sair Peygamberlerin (a.s) getirdikleri izahlar ve ilaçlar, kendi milletlerini ve kendi asırlarını doyuracak ve iyileştirecek nitelikteydi. Fakat kainatın efendisi olan Peygamberimiz ( a.s.m ), daha önce gelen tüm peygamberlerin ilim ve ibadetlerine mutlak varis ( Sözler; 428 ) olduğu gibi, kendisinden sonra kıyamete kadar gelecek olan tüm insanlara da üstad ve muallim niteliğini taşıyor. Bu nedenle Cenab-ı Hak (c.c), Kainatın Efendisine ( a.s.m ) bütün kainatın sırlarını hem Kur’an ile ve hem de Miraç ile bildirdi.
Çünkü Kur’an-ı Hakim, kainatın gaye ve hakikati hakkında hem en doğru, hem de en açıklayıcı bilgiyi veren semavi bir kitaptır. Bu konuda, Bediüzzamanın şu sadeleştirerek vereceğimiz ifade ve tespitleri çok manidardır: “Gayet büyük ve garip ve fevkalade genişlikte acayîp bir ağaç farz edelim ki, o ağaç geniş bir gayb ve gizlilik perdesi altında saklanmıştır. Bilindiği gibi, insanın âzâları gibi, bir ağacın da dalları, meyveleri, yaprakları ve çiçekleri gibi bütün uzuvları arasında bir münâsebet, bir uygunluk, bir intizam lâzımdır. Her bir parçası, o ağacın mahiyetine göre bir şekil alır; bir sûret verilir.
Şimdi biri çıksa, hiç görülmeyen ve gizli olan o ağaca dâir perde üstünde onun her bir dalına, meyvesine, yapraklarına uygun bir resim çizse ve birbirinden çok uzak olan başlangıcı ve sonu arasında ki tüm uzuvlarının şekil ve sûretini gösterecek resimlerle doldursa, elbette O ressamın, o gizli ağacı gaybı gören nazarıyla görüp, ihâta ettikten sonra tasvir ettiği hususunda şüphe kalmaz.
Aynen bu örnekte olduğu gibi, Kur’ân-ı Hakim dahi, kainatın hakikatine dâir beyanlarında uygunluğu muhâfaza etmede ve her bir unsura lâyık bir sûret vermede çok dengeli ifadeler kullanmıştır. Kainatın hakikatı ise, dünyanın başlangıcından tut, tâ âhiretin en nihayetine kadar uzanmış ve en yukarı tabakadan en aşağılara, atomlardan ta güneşe kadar yayılmış olan konulardır. Bütün araştırmacılar, yaptıkları araştırmaların sonucunda Kurân’ın bu tasvirleri karşısında “Mâşallah, bârekallah” deyip, “Tılsım-ı kâinatı ve yaratılış sırlarını keşfeden ve açan yalnız sensin, ey Kur’ân-ı Kerîm!” demişler. ( Sözler; 435)21 Nisan 2011: 17:57 #789384Anonim
Kainat bir kitaptır ve bu kitap okunmak ve anlaşılmak için yazılmıştır. Kelimeleri ise, mücessem harflerden teşekkül etmiştir. Bu kitap, mana dolu bir hazine gibidir. Çünkü, Rabbimizi bize tanıttıran tanıtıcıların başında, kainat kitabı gelmektedir. Nasıl ki Kur’an-ı Hakim her ayetiyle ve Hz. muhammed ( a.s.m ) gösterdiği her mucizesiyle, bize Allah’ı (c.c) tanıttırıyorlar. Öylede, kainat kitabında bulunan her şey bize Allah’ı gösteriyor. İşte kainat kitabının ayetlerini de bize doğru okuyan en büyük Üstad, Hz. muhammed ( a.s.m ) dır.
Mesela, insanların birbirlerine hayretle sordukları “ sen nesin? nereden geliyorsun? ve nereye gideceksin?” gibi dehşetli ve zor soruları, ancak ilahi vahiy ile beslenen peygamberler ve bunların başında Hz. muhammed ( a.s.m ) cevaplayabilmiştir. Çünkü her konunun ve her sorunun en ayrıntılı cevabı kur’an ve hadislerde mevcuttur. Ayrıca bu mevcudatın neyi ifade ettiği ve ne vazife ile meşgul oldukları, yine Peygamberimiz ( a.s.m ) tarafından izah edilmiştir. Mesela, güneşin büyük bir ateş parçası olmadığı, aksine bir lamba ve soba olduğu özellikle vurgulanmıştır.
Bu dünyaya gelip bir süre durduktan sonra kaybolan mevcudatın, ne için yaratıldıkları ve nereye gidecekleri hususunu, keskin ve ikna edici izahlarla ortaya koyan yine mahlukatın en şereflisi ve Allah’ın en sevgili kulu ve Allah’ı (c.c) en çok seven ve O’ndan en çok korkan Hz. muhammed (a.s.m)’dır.21 Nisan 2011: 18:03 #789385Anonim
@kasif 245885 wrote:
Üstad Hazretleri Peygamberimizin peygamberlik delilleri noktasında şu cümlelere işaret etmiş.
”hâtiflerin meşhur beşâratı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı”
Bu cümleleri okuyan bir kardeşimin sorularını size de yöneltiyorum. Sizin de cevaplarınızı bekliyorum.S-1= Kahinlerin gelecek hakkında verdiği bilgilere itimad edilmez , geleceği mutlak anlamda bilen Allahtır diyorsunuz ,
sizin Üstadınız bu konuda kahinleri delil gösterip davasını isbatlamaya çalışıyor . Bu çelişki değil mi ?S-2= Hatifler kimlerdir? hatifler eğer melekler ise cüz i iradeleri olmayan melekler nasıl gaybdan haber verebilir ?
Üstad bu bahsi 19. mektub On altıncı işarette açıklıyor..
Onuncusu: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dünyaya geldikten sonra, bahusus veladet gecesinde, yıldızların düşmesinin çoğalmasıdır ki; şu hâdise Onbeşinci Söz’de kat’iyen bürhanlarıyla isbat ettiğimiz üzere; şu yıldızların sukutu, şeyatîn ve cinlerin gaybî haberlerden kesilmesine alâmet ve işarettir.
İşte mâdem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm vahiy ile dünyaya çıktı; elbette yarım yamalak ve yalanlar ile karışık, kâhinlerin ve gaibden haber verenlerin ve cinlerin ihbaratına sed çekmek lâzımdır ki, vahye bir şüphe îras etmesinler ve vahye benzemesin.
Evet bi’setten evvel kâhinlik çoktu. Kur’an nâzil olduktan sonra onlara hâtime çekti. Hattâ çok kâhinler îmana geldiler. Çünki daha cinler taifesinden olan muhbirlerini bulamadılar. Demek Kur’an hâtime çekmişti.
De ki: Göklerde ve yerde gaybı Allah’tan başka bilen yoktur. [Neml 65, Hücurat 18]
Evet gaybı yalnız Allah bilir. Hatifler gaybilikten çıkmış ama daha insanlara malum olmamış hadiselerden haber verebilirler. Çünkü cinler yaratılış itibariyle insanlar gibi kesif değil. İnsanlar için gayb olan hadiseler onlar için gayb olmayabilir. Yani insanlardan önce öğrenebilirler. Şunu da belirtmek gerekir ki cinlerde insanlar gibi imtihanda. Onlarında yalan yanlış haber getirmesi muhtemel. Peygamber Efendimiz’in peygamberliğinden önce hatif denilen cinlerin semavattan haber çaldıkları 28. Lem’a’nın 28. nüktesinde anlatılıyor. Tafsilatlı bilgi için oraya başvurabilirsiniz. Peygamberlik indirildikten sonra vahye şüphe gelmemesi için bu haberler tamamen kesiliyor. Hatta muhbirlerini bulamayan kahinlerden iman edenler oldu.22 Nisan 2011: 08:37 #789394Anonim
@kasif 245885 wrote:
Üstad Hazretleri Peygamberimizin peygamberlik delilleri noktasında şu cümlelere işaret etmiş.
”hâtiflerin meşhur beşâratı ve kâhinlerin mütevâtir şehâdâtı”
Bu cümleleri okuyan bir kardeşimin sorularını size de yöneltiyorum. Sizin de cevaplarınızı bekliyorum.S-1= Kahinlerin gelecek hakkında verdiği bilgilere itimad edilmez , geleceği mutlak anlamda bilen Allahtır diyorsunuz ,
sizin Üstadınız bu konuda kahinleri delil gösterip davasını isbatlamaya çalışıyor . Bu çelişki değil mi ?S-2= Hatifler kimlerdir? hatifler eğer melekler ise cüz i iradeleri olmayan melekler nasıl gaybdan haber verebilir ?
Evvela soruyu soran konuyu anlamamış.
sonra kahinlerden delil getirmiş diyorsun.
Risaletten evvel ,peygamberlikten evvel kahinlik çoktu.cinlerden haber alıyorlardı.cinler de melekler gibi gayb alemine kadar çıkıp,ordan doğru haberleri alıyorlardı.cinlerde melekler gibi hafif,oraya kadar gidebiliyorlar(15.söz bunun ispatıdır.orda gayet güzel ispatlanıyor.niçin cinler yıldızlarla taşlanıyor güzel açıklıyor.dikkatli okumalı)
peygamberlikten evvel kahinler cinlerden aldıkları haberlerle bir peygamber geleceğini söylemişler.
o zaman kahinlik çok idi.kuran nazil olunca kahinlerin görevine set çekildi.çünkü kendilerine haber getiren hatifler yani cinler haber alamıyorlardı gaybdan.kuranın işaretiyle-15.sözde-anlatıldığı gibi taşlandılar.
taki kurana benzer söz getiremesinler.kuran izin vermedi.
sonra;o zamanda kahinler arasında bir peygamber geleceği,mekkede açığa çıkağını cinler bildirmişler.Bu o zamanda yaygın,kahinler bile onun geleceğini haber vermişler.
kahinlerin bu haberlerini ne yahudiler ne hiristiyanlar yalanlamadılar.çünkü onlarda bekliyorlardı.kahinlerin haberleri doğru çıkıyordu.çıktığı için yalanlamadılar.
kahinler bile onun geleceğini müjdelemişler.bunu o zamandaki peygamberlikten evvel ki durumu göz önüne alarak yorum yapılmalı ki ta sağlam sıhhatlı düşünelim.
demek ki;
gelen kim Muhammed mustafa (a.s.m) efendimizdir.
22 Nisan 2011: 12:42 #789429Anonim
DÖRDÜNCÜ REŞHA:
Bak, öyle bir ziyâ-i hakikat neşreder ki, eğer onun o nurânî daire-i hakikat-i irşâdından hariç bir sûrette kâinata baksan, elbette kâinatın şeklini bir mâtemhâne-i umumi hükmünde ve mevcudâtı birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevi’l-hayatı zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.
Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile, mâtemhâne-i umumi, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî, düşman mevcudât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi.
22 Nisan 2011: 12:44 #789430Anonim
@ademyakup 246017 wrote:
DÖRDÜNCÜ REŞHA:
Bak, öyle bir ziyâ-i hakikat neşreder ki, eğer onun o nurânî daire-i hakikat-i irşâdından hariç bir sûrette kâinata baksan, elbette kâinatın şeklini bir mâtemhâne-i umumi hükmünde ve mevcudâtı birbirine ecnebî, belki düşman ve câmidâtı dehşetli cenazeler ve bütün zevi’l-hayatı zevâl ve firâkın sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile, mâtemhâne-i umumi, şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye inkılâb etti. O ecnebî, düşman mevcudât, birer dost ve kardeş şekline girdi. O câmidât-ı meyyite-i sâmite, birer mûnis memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı. Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir veya vazife paydosundan şâkir sûretine girdi.
Peygamber efendimizin bize getirdiği en büyük nimet iman nimetidir.
Bu reşhada Onun/asm) getirdiği imanla kainata bakmak ile imansız olarak kainata bakmağın arasındaki farkı açıklıyor.imanla bakan herşeyi güzel görür.İmanla bakmayan ise karanlıklı görür.Bu reşhanın güzel izah edildiği yerde; 2.sözün düşündürdükleri konusuna havale ediyoruz.
22 Nisan 2011: 12:47 #789431Anonim
Necisin? Nereden geliyorsun? Nereye gidiyorsun?
Şu zamandaki bunalımlar, intiharlar, dalalete sapmalar hep bu 3 sorunun cevabını bilmemekten kavrayamamaktan kaynaklanmıyor mu..
Mehmed Kırkıncı Hoca’nın çok sevdiğim bir misali var
Diyor ki; bir odadan diğerine birini çağırsanız “Beni niye çağırdın” der de
İnsan hiç mi düşünmez, ahiret gibi bir alemden dünyaya gelmişim, ama neden..
Aynı evin içinde, odadan odaya çağırılınca bile nedenini merak eden insan hiç mi demez kendine
“Ben neden buradayım, amacım vazifem ne, buradan sonra nereye gidicem, akıbetim nedir”
Gerçekten öyle değimli, bir düşünelim
Günlerimizi gözümüzün önünden geçirelim, hep aynı şeyler
sabah kalk, işe ya da okula git,ya da evde iş yap, yemek ye, biraz dolaş, eve gel, yat….
Her gün aynı döngü, aradan yıllar da geçse aynı…
Demek bir hikmeti, bir gayesi olmalı ..
……………
Birde filozoflara bakıyoruz
Kimi kendini yok saymış, aslında varlık yoktur demiş
Kimi sadece düşündüğü için kendini var saymış
Kimi hayvandan dönüştüğünü iddia etmiş
Uzayıp gidiyor
Hepsi bu 3 sorunun cevabını bulamadıkları için sapıtmışlar ve insanları da sapkınlığa sürüklemişler
Halbuki Efendimiz asm, yaradılış sırrını açığa çıkaran bu 3 önemli suali açık, net ve ikna edici bir şekilde öyle cevaplamış ki açık kapı bırakmamış elhamdülillah22 Nisan 2011: 13:05 #789432Anonim
DÖRDÜNCÜ REŞHA:
Bak, öyle bir ziyâ-i hakikat(HAKİKAT IŞIĞI) neşreder (YAYAR) ki, eğer onun o nurânî(NURLU) daire-i hakikat-i irşâdından (HAKİKATLARI AÇIKLAYAN DAİRESİNDEN) hariç bir sûrette kâinata baksan(YANİ KAİNATA İMANLA,ALLAH NAMINA BAKMASAN), elbette kâinatın şeklini bir mâtemhâne-i umumi (GENEL YAS TUTULAN YER) hükmünde ve mevcudâtı (VARLIKLARI) birbirine ecnebî(YABANCI), belki düşman ve câmidâtı (CANSIZLARI) dehşetli cenazeler ve bütün zevi’l-hayatı(HAYAT SAHİPLERİNİ) zevâl (AYRILMA) ve firâkın (AYRILIK,SEVDİKLERİNİN BURDAN AYRILMALARINDAN AĞLAYAN,ÇIĞLIK KOPARAN ŞEKLİNDE GÖRÜRSÜN) sillesiyle ağlayan yetimler hükmünde görürsün.Şimdi bak, onun neşrettiği nur ile(İMANI ANLATMASI,ALLAH NAMINA BAKTIRMASIYLA), mâtemhâne-i umumi(GENEL YAS), şevk u cezbe içinde bir zikirhâneye (ZİKİR EVİNE) inkılâb etti(DÖNÜŞTÜ).
O ecnebî(BİRBİRİNE YABANCI), düşman mevcudât(VARLIKLAR), birer dost ve kardeş şekline girdi.
O câmidât-ı meyyite-i sâmite(SUSKUN,ÖLÜ ,CANSIZ VARLIKLAR), birer mûnis (SEVİMLİ) memur, birer musahhar hizmetkâr vaziyetini aldı.
Ve o ağlayıcı ve şekvâ edici, kimsesiz yetimler, birer tesbih içinde zâkir (ZİKREDEN) veya vazife paydosundan (DÜNYADAKİ VAZİFEDEN TERHİS EDİLMESİYLE) şâkir(ŞÜKÜR EDEN) sûretine girdi.
22 Nisan 2011: 13:18 #789434Anonim
BEŞİNCİ REŞHA:
Hem o nur ile; kâinattaki harekât, tenevvüât, tebeddülât, tegayyürât, mânâsızlıktan ve abesiyetten ve tesadüf oyuncaklığından çıkıp, birer mektubât-ı Rabbâniye, birer sahife-i âyât-ı tekviniye, birer merâyâ-i esmâ-i İlâhiye ve âlem dahi birer kitâb-ı hikmet-i Samedâniye mertebesine çıktılar.
Hem, insanı bütün hayvanâtın mâdununa düşüren hadsiz zaaf ve aczi, fakr ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht eden, vâsıta-i nakl-i hüzün ve elem ve gam olan aklı o nur ile nurlandığı vakit, insan bütün hayvanât, bütün mahlûkat üstüne çıkar.
O nurlanmış acz, fakr, akılla niyaz ile nâzenin bir sultan ve fîzâr ile nazdar bir halîfe-i zemin olur. Demek, o nur olmazsa, kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner. Evet, elbette böyle bedî bir kâinatta, böyle bir zât lâzımdır; yoksa, kâinat ve eflâk olmamalıdır.
22 Nisan 2011: 13:20 #789435Anonim
BEŞİNCİ REŞHA:Hem o nur ile(İMANLA BAKMAKLA,İMANLA DÜŞÜNMEKLE,MANAYI HARFİ İLE YANİ ALLAH NAMINA BAKMAKLA,DÜŞÜNMEKLE);kâinattaki harekât, tenevvüât(TÜRLÜ TÜRLÜ OLMALAR), tebeddülât(DEĞİŞMELER), tegayyürât,(HALDEN HALE GİRME)
mânâsızlıktan ve abesiyetten FAYDASIZ BOŞ OLMA,LÜZUMSUZ OLMA)ve tesadüf(RASTGELE,KENDİ KENDİNE OLMUŞ GİBİ) oyuncaklığından çıkıp,birer mektubât-ı Rabbâniye(ALLAHIN TERBİYE ETTİĞİ MEKTUPLAR,VARLIKLAR),
birer sahife-i âyât-ı tekviniye,(KAİNATIN YARATILIŞ AYETLERİNİN SAYFASI)birer merâyâ-i esmâ-i İlâhiye (ALLAHIN İSİMLERİNİN AYNASI9
ve âlem dahi birer kitâb-ı hikmet-i Samedâniye(EBEDİYETE AİT HİKMET KİTABI) mertebesine çıktılar.
Hem, insanı bütün hayvanâtın mâdununa(AŞAĞISINA)
düşüren hadsiz zaaf ve aczi(GÜÇSÜZLÜĞÜ), fakr(FAKİRLİĞİ) ve ihtiyacâtı ve bütün hayvanlardan daha bedbaht (KÖTÜ)eden, vâsıta-i nakl-i hüzün (HÜZÜNLERİ NAKLETMEYE VASITA,ARAÇ )ve elem (ACI) ve gam (KEDER) olan aklı o nur ile nurlandığı vakit(ALLAH NAMINA BAKTIĞI,DÜŞÜNDÜĞÜ VAKİT)
, insan bütün hayvanât, bütün mahlûkat üstüne çıkar.
O nurlanmış acz, fakr, akılla niyaz ile nâzenin (NAZLI) bir sultan ve fîzâr (AĞLAYIP İNLEMEK) ile nazdar(NAZLI) bir halîfe-i zemin (YERİN HALİFESİ) olur.
Demek, o nur olmazsa(ALLAH RESULUNUN ANLATTIĞI İMAN VE HAKİKATLARI OLMAZSA)
, kâinat da, insan da, hattâ herşey dahi hiçe iner.
Evet, elbette böyle bedî (EŞSİZ) bir kâinatta, böyle bir zât lâzımdır;
yoksa, kâinat ve eflâk(ALEMLER) olmamalıdır.
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.