• Bu konu 109 yanıt içerir, 16 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 111)
  • Yazar
    Yazılar
  • #790328
    Anonim

      @akna 247461 wrote:

      Efendimiz asm’ın akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir etmesine başka ne gibi örnekler gösterebiliriz ?

      Benim en etkilendiğim olaylardan biri şudur;

      Hz Peygamber (s.a.v) Medineden ,Mekke’ye hicret edeceği gece ;azgın müşrikler haber alırlar ;ve Efendimiz’in (sav) evinin önünde pusuya yatarlar;Öldürmek için korkunç planlarını devreye koymak üzereler;

      Allah’ın (c.c.) yardımylada bu hain planı Efendimiz (sav) haber alırlar;

      Ve o gece Yatağına Hz Ali(ra) yatar;Örtüyü üzerini iyice kapatıncaya kadar örter;Ve tabiki Efendimiz (sav) ve hz Ebubekr(ra) hicret yolculuğunda;

      Sizlercede malumdur bu muhteşem olay;

      İşte bu mesele beni her okuduğumda çok etkilemiştir;Bu sevginin adı nedir derseniz ?

      sanırım en güzel tabir ÖLÜMÜNE SEVMEK, ÖLÜMÜNE ADANMAKTIR derim….

      #790329
      Anonim

        @akna 247461 wrote:

        Efendimiz asm’ın akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir etmesine başka ne gibi örnekler gösterebiliriz ?



        Tarihçilerin ittifakla naklettikleri rivayete göre, Ömer (r.a)’in müslüman oluşu şöyle gerçekleşmişti:

        Ömer, Resulullah (s.a.s)’ı öldürmek için onun bulunduğu yere doğru giderken, yolda Nuaym b. Abdullah ile karşılaştı.
        Nuaym ona, böyle öfkeli nereye gittiğini sorduğunda o, Muhammed (s.a.s)’i öldürmeye gittiğini söylemişti.
        Nuaym, Ömer’in ne yapmak istediğini öğrenince ona, kızkardeşi ve eniştesinin yeni dine girmiş olduğunu söyledi ve önce kendi ailesi ile uğraşması gerektiğini bildirdi.
        Bunu öğrenen Ömer (r.a), öfkeyle eniştesinin evine yöneldi.
        Kapıya geldiğinde içerde Kur’an okunmaktaydı.
        Kapıyı çalınca, içerdekiler okumayı kesip, Kur’an sayfalarını sakladılar.
        içeri giren Ömer (r.a), eniştesini dövmeye başlamış, araya giren kızkardeşinin aldığı darbeden dolayı burnu kanamıştı.
        Kızkardeşinin ona, ne yaparsa yapsın dinlerinden dönmeyeceklerini söyleyerek kararlılığını bildirmesi üzerine, ona karşı merhamet duyguları kabarmaya başlamış ve okudukları şeyleri görmek istediğini söylemişti.
        Kendisine verilen sahifelerden Kur’an ayetlerini okuyan Ömer (r.a), hemen orada imân etti ve Resulullah (s.a.s)’ın nerede olduğunu sordu.
        O sıralarda müslümanlar, Safa tepesinin yanında bulunan Erkam (r.a)’ın evinde gizlice toplanıp ibadet ediyorlardı.

        Resulullah (s.a.s)’ın Daru’l-Erkam’da olduğunu öğrenen Ömer (r.a), doğruca oraya gitti.
        Kapıyı çaldığında gelenin Ömer olduğunu öğrenen sahabiler endişelenmeye başladılar.
        Zira Ömer silahlarını kuşanmış olduğu halde kapının önünde duruyordu.

        Hz. Hamza: “Bu Ömer’dir. iyi bir niyetle geldiyse mesele yok. Eğer kötü bir düşüncesi varsa, onu öldürmek bizim için kolaydır” diyerek kapıyı açtırdı. Resulullah (s.a.s), Ömer (r.a)’ın iki yakasını tutarak;

        “Müslüman ol ya ibn Hattab! Allahım ona hidayet ver!” dediğinde, Ömer (r.a), hemen Kelime-i Şehadet getirerek imân ettiğini açıkladı (ibn Sa’d, Tabakatu’l Kübra, II, 268-269; Üsdül-Ğâbe, IV, 148-149; Suyûtî, Tarihu’l-Hulefa, Beyrut 1986, 124 vd.).

        Rivayetlere göre Ömer (r.a)’ın müslüman oluşu, Resulullah (s.a.s)’ın yapmış olduğu; Allahım! islâmı Ömer b. el-Hattab veya Amr b. Hişam (Ebû Cehil) ile yücelt” şeklinde bir duanın sonucu olarak gerçekleşmişti (ibnul-Hacer el-Askalânî, el-isâbe fi Temyîzi’s-Sahâbe, Bağdat t.y., II, 518; ibn Sa’d, aynı yer; Suyûtî, a.g.e., 125).

        Ömer (r.a), risaletin altıncı yılında müslüman olmuştur. O, iman edenlerin arasına katıldığı zaman müslümanların sayısı yetmiş seksen kişi kadardı (ibn Sa’d, aynı yer).

        Mekkeli müşriklerin, gösterdiği zorbaca tepkiden dolayı müslümanlar, Beytullah’a gidip namaz kılamıyor ve ancak gizlice bir araya gelebiliyorlardı. Ömer (r.a) müslüman olunca doğruca Beytullah’ın yanına gitti ve müslüman olduğunu haykırdı. Orada bulunanlar şiddetli tepki gösterdi. Ancak o, müşriklere karşı savaşını sürdürerek onların, müslümanlara gösterdiği muhalefeti kırdı ve bir avuç müslümanla birlikte herkesin gözü önünde Beytullah’ta namaza durdu. Onun bu şekilde saflarına katılması müslümanlara büyük bir moral desteği sağlamıştı. Abdullah ibn Mes’ud’un; “Ömer’in müslüman oluşu bir fetihti” (Üsdül-Ğâbe, IV,151; ibn Sa’d, a.g.e., III, 270) sözü bunu açıkça ortaya koymaktadır. Taberî’nin ibn Abbas’tan tahric ettiği bir hadise göre, müslümanlığını ilk ilân eden kimse Hz. Ömer (r.a) olmuştur (Suyûtî, a.g.e.,129). Ömer (r.a) benliğini kuşatan imanın verdiği heyecanla, küfre karşı açık ve net bir şekilde, hiç bir tehdide aldırış etmeden mücadele ediyordu. Müşrikler, şecaat ve kararlılığını eskiden beri bildikleri için ona sataşmaya cesaret edemiyorlardı.

        Müslüman olduktan sonra sürekli Resulullah (s.a.s)’ın yanında bulunmuş, onu korumak için elinden gelen gayreti göstermiştir.

        bildiğiniz üzere onu öldürmek isteyenler sonradan müslüman olmuş hatta zehirlemek için önüne konulan pişmiş et bile dile gelmiştir..kainata teshir eden bir mizaç vermiş Yaradan ..

        #790465
        Anonim

          anladıklarımızı paylaşmaya
          Sekizinci Reşha’dan devam edelim inşaallah

          [BILGI]
          SEKİZİNCİ REŞHA
          Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi—ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak—vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor.
          İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?
          [/BILGI]

          #790535
          Anonim

            Efendimiz asm’ın az bir zamanda yerleştirdiği yüksek ahlaki değerlere neler misal verebiliriz?
            Yani O’ndan (asm) öncesi ve sonrasına bakarsak neler söyleyebiliriz?

            #790542
            Anonim

              @akna 248053 wrote:

              Efendimiz asm’ın az bir zamanda yerleştirdiği yüksek ahlaki değerlere neler misal verebiliriz?

              Yani O’ndan (asm) öncesi ve sonrasına bakarsak neler söyleyebiliriz?

              Efendimiz aleyhissalatü vesselamdan önce doğru bir inanç sistemi yoktu. İnsanlar putlara, yıldızlara, ateşe, tahtalara vs. ilah diye tapınıyorlardı. O asm 23 sene de tevhid inancını Arap yarımadasının Üstadın tabiriyle başına geçirmiştir.

              Yine insanlar sınıf sınıftı ki zengin – fakir, efendi – köle, güçlü – zayıf, bilgili – cahil gibi çok sınıflar mevcuttu. Güçsüzlerin hiçbir hak ve hukuku yoktu. Bir mal gibi alınıp satılıyorlardı. İyi bir sahibe düşmek bu insanlar için tek mutluluk kaynağı idi. Yani ben şunun kölesi olayım gibi bir tercih şansları dahi yoktu. Efendimiz 23 senede insanları birbirine kardeş yaptı. Müminler ancak kardeştirler ayetini insanların iliklerine işleyecek derecede ders verdi. Kölelerle efendilerin muhakemeleri eşit şartlar altına alındı. Kölenin haklı olduğu yerde efendi cezayı çekmeye mahkum edildi. Hakkın güçlüye ve zengine göre değişmesi son buldu.

              Havastan avama zulüm, avamdan havassa kin ve nefret had safhadaydı. Kabileler arasında birbirlerine kin ve düşmanlık mevcuttu. Bu büyük düşmanlık yerini 23 senede kardeşliğe bıraktı. Havastan avama merhamet, avamdan havassa da itaat ve hürmet hasletleri yerini aldı.

              Kız çocukları canlı bir şekilde defnediliyordu. Zira kız çocuğu sahibi olmak utanç sebebiydi. Kendilerini dünyaya getiren sebeblerden biri anne olan insanlar, aynı şekilde neslin devamına sebeb olacak kız çocuklarına baba olmayı, utanç sebebi sayacak kadar vahşette ileri gitmişlerdi. Kadın alınıp satılan bir meta’dan başka birşey değildi. Fuhşa zorlanıp, üzerlerinden para kazanılıyordu ve bir kadın bir keç erkekle müşterek bir hayat yaşayabiliyordu. Üvey anneler baba öldüğünde oğula miras bırakılıyordu tıpkı bir mal gibi. Kainatın nuru, güneşi efendimiz aleyhissalatü vesselam, rahmet peygamberi şanı yüce nebi risalet vazifesini aldığı andan itibaren kadın gerçek anlamda hak ve hukukla tanıştı. Dünyada değersiz bir mahluk gibi görünen kadınlar ve kız çocukları erkekler, kadar sosyal hayatın içerisine girmeye hak kazandılar.

              Bu kadar zulmün olduğu bir yer ve dönemde elbette içki, kumar, zina, hırsızlık, zevk-ü sefa alemleri tartışmasız bir şekilde vardı.

              Ayrıntılarına girmediğimiz bu bir kaç maddelik ahlaki çöküntü o zamanın insanlarının kangren gibi dem ve damarlarına karışmış; adeta vazgeçilmezleri olmuştu. 23 sene bu kesin vazgeçilmezliği, yerle bir etti ve insanları esfeli safilin mertebelerinden, alayı illiyyin mertebelerini kazanacak liyakate erdirdi. Sonsuz salat ve selam olsun Efendimize…

              #790645
              Anonim

                DOKUZUNCU REŞHA

                Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir dâvâda, hicapsız, pervâsız, küçük fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.

                Şimdi bak bu zâta: Pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicap, telâşsız, samimî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvî bir surette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!

                اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى 1 Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?

                1 : “Onun sözü, kendisine vahyolunandan başka birşey değildir.” Necm Sûresi, 53:4.

                #790659
                Anonim

                  اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى : “Onun sözü, kendisine vahyolunandan başka birşey değildir.” Necm Sûresi, 53:4.

                  ayette de sarihan anlaşıldığı gibi Habib-i Zişan kusurdan müberradır..
                  asla boş iş yapmamış katiyyen boş konuşmamıştır..
                  Rabbimin bize emrettiklerini bizlere sunmuş nehyettiklerinden kaçınmamızı istemiş..
                  yalnız bize aktarmakla yahut bildirmekle kalmamış lisan-ı haliyle de tam bir misali olmuştur..

                  çoğu ayette mükemmel vasıfları Rabbimin kulu bize gönderdiği elçici olduğu da sarih olarak bildirilmiştir.

                  Rabbim demiş:

                  “De ki: ‘Eğer siz (gerçekten) Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.” (Ali İmran; 31)

                  bakın Rabbimin lutuf ve keremine onun bizi sevmesinin en kolay yolunu bizlere göstermiş..

                  durum böyleyken

                  Rabbimin” Levleke me halakna el efleke“Habibim Olmasaydın felekleri yaratmazdım” dediği

                  sahabelerin “anam babam sana feda olsun” dediği

                  daha gelmeden birçok Peygamberler vasıtasıyla geleceği müjde olunduğu bir zat Efendimiz (asv)

                  uğruna dünyanın yaratıdığı Habibin ulvî bir surette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!

                  #790665
                  Anonim

                    9.reşha Peygamber efendimizin yalan söylemesinin mümkün olmadığının ispatıdır.

                    Bir adam küçük bir mesele de kolayca rahat bir şekilde yalan söyleyemez.
                    Yalanının ortaya çıkmasından çekinir.

                    Durum böyle iken Efendimiz s.a.v çok büyük bir davada tevhid davasında,çok meselede ,korkmadan,telaş etmeden söylemesi,düşmanlarının damarlarına dokunduracak şekilde söylemesi YALAN İHTİMALİNİN OLMADIĞININ DELİLİDİR.

                    Ve O Allah resuludur.Öyle hakikatlardan bahsediyor ki,ancak vahiy olabilir.Başka türlü olamazlar.

                    Şimdi bilimin bulduğu,kuranı tasdik ettiği meseleleri vahiyle bilir efendimiz.

                    Allah kuranda biz gökleri genişleticiyiz buyuruyor,bunu bilim yeni bulmuş.Efendimiz bu bilgiyi nerden almış,Elbette vahiyden almış.

                    daha çok örnek verilebilir.Kuran mucizeleri kitabına bakılabilir.

                    #790670
                    Anonim

                      Şimdi bu örneği inceleyelim,Peygamber efendimizin vahiyden bilgiyi aldığını anlayalım;

                      EVRENİN GENİŞLEMESİ
                      Astronomi biliminin henüz gelişmemiş olduğu bir dönemde, 14 asır önce indirilen Kuran-ı Kerim’de evrenin genişlediğinden şöyle bahsedilir:

                      Biz göğü ‘büyük bir kudretle’ bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz. (Zariyat Suresi, 47)
                      hubble.jpg
                      Edwin Hubble, dev teleskobuyla.

                      Yukarıdaki ayette geçen “sema (gök)” kelimesi Kuran’ın pek çok yerinde uzay ve evren anlamında kullanılır. Nitekim burada da bu anlamda kullanılmıştır ve evrenin genişleyici olduğu bildirilmiştir. Türkçeye “Şüphesiz Biz genişleticiyiz (genişleteniz/genişletmekte olanız)” olarak çevrilen Arapça “inna le musiune” ifadesindeki “musi’une” kelimesi, “genişletmek” anlamına gelen “evsea” fiilinden türemiştir. “Le” ön-eki de takip ettiği isim ya da sıfata vurgu ekleyerek “çok fazla” anlamı katmaktadır. Dolayısıyla bu ifade “Biz göğü veya evreni çok fazla genişletiyoruz” anlamı taşımaktadır. Bilimin bugün varmış olduğu sonuç da Kuran’da bize bildirilenle aynıdır.1

                      lamaitre.jpg
                      Georges Lemaitre

                      20. yüzyılın başlarına dek bilim dünyasında hakim olan tek görüş, “evrenin durağan bir yapıya sahip olduğu ve sonsuzdan beri süregeldiği” şeklindeydi. Ancak, günümüz teknolojisi sayesinde gerçekleştirilen araştırma, gözlem ve hesaplamalar evrenin bir başlangıcı olduğunu ve sürekli olarak “genişlediğini” ortaya koydu.

                      Rus fizikçi Alexander Friedmann ve Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre, 20. yüzyılın başlarında evrenin sürekli hareket halinde olduğunu ve genişlediğini teorik olarak hesapladılar.

                      Bu gerçek, 1929 yılında gözlemsel olarak da ispatlandı. Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların ve galaksilerin sürekli olarak birbirlerinden uzaklaştıklarını keşfetti. Bu buluş astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden biri sayılmaktadır. Hubble bu incelemeler sırasında yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru yaklaşan bir ışık yaydıklarını saptadı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble’ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma fark edilmişti. Kısacası yıldızlar sürekli olarak uzaklaşmaktaydılar.

                      Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Herşeyin sürekli olarak birbirinden uzaklaştığı bir evren ise, sürekli “genişleyen” bir evren anlamına gelmekteydi. Evrenin genişlemekte olduğu, ilerleyen yıllardaki gözlemlerle de kesinlik kazandı.
                      Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar. Aslında bu gerçek 20. yüzyılın en büyük bilim adamlarından biri sayılan Albert Einstein tarafından da teorik olarak keşfedilmişti. Fakat Einstein, o devrin genel kabul gören “durağan evren modeli” ile ters düşmemek için, bu buluşunu bir kenara bırakmıştı. Einstein bu davranışını daha sonra, “hayatının en büyük hatası” olarak adlandıracaktı.2
                      Bu bilimsel gerçek, henüz hiçbir insan tarafından bilinmezken, Kuran’da asırlar önce açıklanmıştır. Çünkü Kuran, tüm evrenin yaratıcısı ve hakimi olan Allah’ın sözüdür.harunyahya

                      #790671
                      Anonim

                        DÜNYA’NIN YUVARLAKLIĞI
                        yuvarlak.jpg

                        Gökleri ve yeri hak olarak yarattı. Geceyi gündüzün üstüne sarıp-örtüyor, gündüzü de gecenin üstüne sarıp örtüyor… (Zümer Suresi, 5)

                        Kuran’ın evreni tanıtan ayetlerinde kullanılan ifadeler oldukça dikkat çekicidir. Üstteki ayette “sarıp örter” olarak tercüme edilen Arapça kelime “yukevviru”dur. Bu kelimenin Türkçe karşılığı, “yuvarlak bir şeyin üzerine bir cisim sarmak”tır. (Örneğin Arapça sözlüklerde “başa sarık sarma” gibi yuvarlak cisimleri içeren fiiller için bu kelime kullanılır.) Ayette, gecenin ve gündüzün birbirlerinin üzerlerini sarıp-örtmeleri (tekvir etmeleri) konusunda verilen bilgi, aynı zamanda Dünya’nın biçimi konusunda kesin bir bilgi içermektedir. Ancak ve ancak Dünya’nın yuvarlak olması durumunda bu ayette ifade edilen fiil gerçekleşebilir. Yani 7. yüzyılda indirilen Kuran’da Dünya’nın yuvarlak olduğuna işaret edilmiştir.

                        Unutmamak gerekir ki, o dönemdeki astronomi anlayışında Dünya daha farklı algılanıyordu. O dönemde Dünya’nın düz bir satıh olduğu düşünülüyordu ve tüm bilimsel hesap ve açıklamalar da buna göre yapılıyordu. Ancak Kuran Allah’ın sözü olduğu için, evreni tarif ederken olabilecek en tanımlayıcı kelimeler kullanılmıştır. Kuran ayetlerinde ise bize henüz yakın yüzyılda öğrendiğimiz bu bilgileri 1400 sene öncesinden haber verilmektedir.

                        #790672
                        Anonim

                          DÜNYA’NIN DÖNÜŞ YÖNÜ
                          Dağları görürsün de, donmuş sanırsın; oysa onlar bulutların sürüklenmesi gibi sürüklenirler. Herşeyi ‘sapasağlam ve yerli yerinde yapan’ Allah’ın sanatı (yapısı)dır (bu). Şüphesiz O, işlediklerinizden haberdardır. (Neml Suresi, 88)
                          Neml Suresi’ndeki ayette Dünya’nın sadece döndüğü değil, dönüş yönü de vurgulanmaktadır. 3.500-4.000 metre yükseklikteki ana bulut kümelerinin hareket yönü daima batıdan doğuya doğrudur. Hava durumu tahminleri için çoğunlukla batıdaki duruma bakılmasının sebebi de budur.19
                          Bulut kümelerinin batıdan doğuya doğru sürüklenmesinin asıl sebebi Dünya’nın dönüş yönüdür. Günümüzde bilindiği gibi, Dünyamız da batıdan doğuya doğru dönmektedir. Bilimin yakın tarihlerde tespit ettiği bu bilimsel gerçek, Kuran’da yüzyıllar öncesinden -Dünya’nın bir düzlem olduğu, bir öküzün başının üstünde sabit durduğu sanılan 14. yüzyılda- haber verilmiştir.

                          ayetler.jpg

                          DÜNYA’NIN GEOİT ŞEKLİ
                          dunyaa.jpg
                          Bundan sonra yeryüzünü serip döşedi. (Naziat Suresi, 30)
                          Yukarıdaki ayette “serip döşedi” olarak çevrilen “deha” kelimesi, yaymak anlamına gelen “dahv” kelime kökündendir. Dahv kelimesi, döşemek, düzeltmek anlamlarına gelse de, taşıdığı anlam bakımından basit bir döşeme fiili değildir. Çünkü bu kelimede, yuvarlak olarak düzeltmek, döşemek fiillerini tarif etmek için kullanılmaktadır.

                          Dahv kelimesinden türeyen diğer kelimelerde de yuvarlaklık anlamı mevcuttur. Örneğin çocukların topu yerdeki bir çukura düşürmeleri, taş atıp çukura düşürme yarışları, cevizle oynanan oyun hepsi dahv kelimesiyle ifade edilmektedir. Devekuşunun yuva yapmasına, yatacağı yerdeki taşları temizlemesine, yumurtladığı yere ve yumurtasına da bu köklerden türemiş kelimeler kullanılır.

                          Nitekim Dünya’nın şekli de bir yumurtayı andırır şekilde yuvarlaktır. Dünya’nın kutuplardan basık küresel şekli, geoit olarak ifade edilmektedir. Bu bakımdan ayette “deha” kelimesinin kullanılması, Allah’ın Dünya hakkında verdiği önemli bir bilgiyi içermektedir. İnsanların yüzlerce sene Dünya’nın şeklinin düz olduğunu düşünmeleri ve gerçek şeklinin ancak teknolojik imkanlar neticesinde anlaşılması, Kuran’ın Allah’ın vahyi olduğunun önemli delillerinden biridir.

                          #790673
                          Anonim

                            ATMOSFER’İN KATMANLARI
                            atmosfer2.jpg
                            Dünya, yaşam için gerekli olan özelliklerin tümüne sahiptir. Bunlardan bir tanesi de canlıları koruyan ve özel bir kalkan görevini yerine getiren atmosferdir. Bugün Dünya atmosferinin üst üste dizilmiş farklı katmanlardan meydana geldiği bilinmektedir. Atmosfer aynen ayette bildirildiği gibi, tam yedi temel katmandan oluşmaktadır. Bu, elbette ki Kuran’ın mucizelerinden biridir.

                            Kuran ayetlerinde evren hakkında verilen bilgilerden biri, gökyüzünün yedi kat olarak düzenlendiğidir:
                            Sizin için yerde olanların tümünü yaratan O’dur. Sonra göğe istiva edip de onları yedi gök olarak düzenleyen O’dur. Ve O, herşeyi bilendir. (Bakara Suresi, 29)
                            Sonra, duman halinde olan göğe yöneldi… (Fussilet Suresi, 11)
                            Böylece onları iki gün içinde yedi gök olarak tamamladı ve her bir göğe emrini vahyetti… (Fussilet Suresi,12)
                            Kuran’da pek çok ayette kullanılan gök kelimesi tüm evreni ifade etmek için kullanıldığı gibi, Dünya göğünü ifade etmek için de kullanılır. Kelimenin bu anlamı düşünüldüğünde, Dünya göğünün, bir başka deyişle atmosferin, 7 katmandan oluştuğu sonucu ortaya çıkmaktadır.
                            katmanlar.jpg
                            Nitekim bugün Dünya atmosferinin üst üste dizilmiş farklı katmanlardan meydana geldiği bilinmektedir.20 Kimyasal içerik veya hava sıcaklığı ölçü alınarak yapılan tanımlamalarda, Dünya’nın atmosferi 7 katman olarak belirlenmiştir.21 Bugün halen 48 saatlik hava durumu tahminlerinde kullanılan ve “Limited Fine Mesh Model” (LFMII) olarak adlandırılan atmosfer modeline göre de atmosfer 7 katmandır. Modern jeolojik tanımlamalara göre atmosferin 7 katmanı şu şekilde sıralanmaktadır:
                            1- Troposfer
                            2- Stratosfer
                            3- Mezosfer
                            4- Termosfer
                            5- Ekzosfer
                            6- İyonosfer
                            7- Manyetosfer
                            Bu konuyla ilgili bir diğer mucizevi yön ise Fussilet Suresi’nin 12. ayetinde geçen “Her bir göğe emrini vahyetti” ifadesinde yer almaktadır. Yani ayette Allah’ın her tabakayı belli bir görevle görevlendirdiği belirtilmektedir. İleriki bölümlerde daha detaylı inceleyeceğimiz gibi, yukarıda saydığımız tabakaların her birinin insanların ve yeryüzündeki tüm canlıların yararı açısından çok hayati görevleri vardır. Yağmurların oluşmasından zararlı ışınların engellenmesine, radyo dalgalarının yansıtılmasından göktaşlarının zararsız hale getirilmesine kadar her tabakanın kendine özgü bir işlevi bulunmaktadır.
                            Aşağıdaki ayetler ise bize atmosferin 7 katmanının görünümü ile ilgili bilgi vermektedir:

                            “Görmüyor musunuz; Allah, yedi göğü birbirleriyle bir uyum (mutabakat) içinde yaratmıştır?” (Nuh Suresi, 15)

                            O, biri diğeriyle ‘tam bir uyum’ (mutabakat) içinde yedi gök yaratmış olandır… (Mülk Suresi, 3)

                            Bu ayetlerde Türkçeye “uyum” olarak çevrilen Arapça “tibakan” kelimesi, aynı zamanda “tabaka, bir şeyin uygun olan kapağı ve örtüsü” anlamlarına da gelir ki, üst katın alt kata uygunluğunu vurgular. Kelimenin çoğul kullanımında ise “tabaka tabaka” anlamı kazanmaktadır. Ayette tarif edilen tabaka tabaka halindeki gök, kuşkusuz atmosferi en mükemmel şekilde ifade eden açıklamalardır.

                            20. yüzyıl teknolojisi olmadan tespit edilmesi hiçbir şekilde mümkün olmayan bu bilgilerin, 1400 yıl önce indirilmiş olan Kuran-ı Kerim’de açıkça bildirilmesi ise elbette ki çok büyük bir mucizedir.

                            #790674
                            Anonim

                              KORUNMUŞ TAVAN
                              Kuran’da Allah, gökyüzünün son derece önemli bir özelliğine şöyle dikkat çeker:

                              Gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık; onlar ise bunun ayetlerinden yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 32)

                              Ayette belirtilen gökyüzünün bu özelliği, 20. yüzyıldaki bilimsel araştırmalarla kanıtlanmıştır.
                              Dünya’yı çepeçevre kuşatan atmosfer, canlılığın devamı için son derece hayati işlevleri yerine getirir. Dünya’ya yaklaşan irili ufaklı pek çok göktaşını parçalayarak yok eder ve bunların yeryüzüne düşerek canlılara büyük zararlar vermesini engeller.
                              vanallen.jpg
                              Dünya’nın manyetik alanının oluşturduğu manyetosfer tabakası, yeryüzünü gök taşlarından, zararlı kozmik ışın ve parçacıklardan koruyan bir kalkan gibidir. Yukarıdaki resimde Van Allen Kuşakları adı da verilen bu manyetosfer tabakası görülmektedir. Dünya’nın on binlerce kilometre uzağındaki bu kuşaklar, yeryüzündeki canlıları uzaydan gelebilecek öldürücü enerjiden korumaktadır. Tüm bu bilimsel bulgular, Dünya’nın özel bir şekilde korunduğunu kanıtlamaktadır. Önemli olan, bu korunmanın “gökyüzünü korunmuş bir tavan kıldık” ayetiyle 1400 sene önce Kuran’da haber verilmiş olmasıdır.

                              Atmosfer, bunun yanı sıra, uzaydan gelen ve canlılar için zararlı olan ışınları da filtre eder. Atmosferin bu özelliğinin en çarpıcı yönü, atmosferin sadece zararsız orandaki ışınları, yani görünür ışık, kızıl ötesi ışınlar ve radyo dalgalarını geçirmesidir. Bunların tümü yaşam için gerekli ışınlardır. Örneğin atmosfer tarafından belirli oranda geçmesine izin verilen ultraviyole ışınları, bitkilerin fotosentez yapmaları ve dolayısıyla tüm canlıların hayatta kalmaları açısından büyük önem taşır. Güneş tarafından yayılan şiddetli ultraviyole ışınlarının büyük bölümü, atmosferin ozon tabakasında süzülür ve Dünya yüzeyine yaşam için gerekli olan az bir kısmı ulaşır.
                              Atmosferin koruyucu özelliği bunlarla da kalmaz. Dünya, uzayın ortalama eksi 270 derecelik dondurucu soğuğundan yine atmosfer sayesinde korunur.
                              Dünya’yı zararlı etkilerden koruyan, yalnızca atmosfer değildir. Atmosferin yanı sıra “Van Allen Kuşakları” denilen ve Dünya’nın manyetik alanından kaynaklanan bir tabaka da, gezegenimize gelen zararlı ışınlara karşı bir kalkan görevi görür. Güneş’ten ve diğer yıldızlardan sürekli olarak yayılan bu ışınlar, insanlar için öldürücü etkiye sahiptir. Özellikle Güneş’te sık sık meydana gelen ve “parlama” adı verilen enerji patlamaları, Van Allen Kuşakları olmasa, Dünya’daki tüm yaşamı yok edebilecek güçtedir.

                              Van Allen Kuşakları’nın yaşamımız açısından önemini Dr. Hugh Ross şöyle anlatmaktadır:

                              Dünya, Güneş Sistemi’ndeki gezegenler arasında en yüksek yoğunluğa sahiptir. Bu geniş nikel-demir çekirdeği büyük bir manyetik alandan sorumludur. Bu manyetik alan Van Allen radyasyon koruyucu tabakasını meydana getirir. Bu tabaka yeryüzünü radyasyon bombardımanından korur. Eğer bu koruyucu tabaka olmasaydı, Dünya’da hayat mümkün olmazdı. Manyetik alanı olan ve kayalık bölgelerden oluşan diğer tek gezegen Merkür’dür. Fakat bu manyetik alanın gücü Dünya’nınkinden 100 kat daha azdır. Van-Allen radyasyon koruyucu tabakası Dünya’ya özeldir.22

                              Geçtiğimiz yıllarda tespit edilen bir parlamada açığa çıkan enerjinin, Hiroşima’ya atılanın benzeri 100 milyar atom bombasına eş değer olduğu hesaplanmıştır. Parlamadan 58 saat sonra pusulaların ibrelerinde aşırı hareketler gözlenmiş, Dünya atmosferinin 250 km üstünde sıcaklık sıçrama yapıp 2.500 0C’ye yükselmiştir.

                              Kısacası, Dünya’nın üzerinde, kendisini sarıp kuşatan ve dış tehlikelere karşı koruyan mükemmel bir sistem işler. İşte Dünya’yı çevreleyen gökyüzünün bu koruyucu kalkan özelliğini, Allah bizlere yüzyıllar öncesinden Kuran’da bildirmiştir.
                              krater.jpg
                              Gökyüzünü seyreden insanlardan çoğunun aklına atmosferin koruyucu yapısı gelmez. Bu yapı olmasa Dünya’nın nasıl bir yer olacağı da çoğu zaman düşünülmez. Yukarıdaki resimde Dünya’ya düşen bir gök taşının ABD Arizona’da açtığı dev çukur görülmektedir. Eğer atmosfer olmasaydı bu gök taşlarının milyonlarcası Dünya yüzeyine düşer ve gezegen yaşanılmaz bir hale gelirdi. Ancak atmosferin koruyucu özelliği sayesindedir ki, Dünya’daki canlılar güven içinde yaşamlarını sürdürürler. Bu, elbette Allah’ın insanlar üzerindeki bir korumasıdır ve Kuran’da haber verilmiş bir mucizedir.

                              #790675
                              Anonim

                                Tüm bu örnekler gösteriyor ki

                                Peygamber efendimiz s.a.v Vahiyden dersini alıyor.

                                #790676
                                Anonim

                                  KAN DOLAŞIMI VE SÜTÜN OLUŞUMU
                                  Sizin için hayvanlarda da elbette ibretler vardır, size onların karınlarındaki fers (yarı sindirilmiş gıdalar) ile kan arasından, içenlerin boğazından kolaylıkla kayan dupduru bir süt içirmekteyiz. (Nahl Suresi, 66)
                                  Vücudun beslenmesini sağlayan temel maddeler, sindirim sistemindeki kimyasal dönüşümler sonucunda oluşur. Sindirilen bu besin maddeleri daha sonra bağırsak duvarından kan dolaşım sistemine geçerler. Kan dolaşımı sayesinde ilgili organlara sevk edilmiş olurlar.

                                  sut.jpg
                                  SÜTÜN FİZYOLOJİK OLUŞUMU

                                  Aşağıdaki tabloda mide kanalından gelen yarı sindirilmiş besinlerle damarlardan gelen kanın birleşerek vücuda dağılımı görülmektedir. Bu karışımın bir kısmı kaslara ve diğer vücut dokularına dağılırken, bir kısmı da süt olarak salgılanmak üzere süt bezlerine ulaşmaktadır.

                                  inek.jpg
                                  Süt bezleri de diğer vücut dokuları gibi kan yoluyla kendilerine getirilen sindirilmiş gıdalarla beslenirler. Bu nedenle kan, besinlerden gelen gıdaların toplanıp iletilmesinde çok önemli bir rol oynar. Süt de tüm bu aşamalardan sonra süt bezleri tarafından salgılanır ve sindirilmiş besinin kan dolaşımıyla taşınması sonucunda oluştuğu için besin değeri oldukça yüksektir. İnsanlar ne hayvanın karnındaki yarı sindirilmiş besini ne de hayvanın kanını doğrudan tüketebilirler. Bunları doğrudan tüketmeleri ciddi zehirlenmelere hatta ölüme yol açabilir. Ama Allah, yarattığı son derece kompleks biyolojik sistemler sayesinde, bu sıvıların içinden temiz ve sağlıklı bir gıdayı insanların faydasına sunmaktadır. Böylece insanların doğrudan tüketemeyeceği kan ve yarı sindirilmiş besinden içilir nitelikte, besleyici süt üretilmiş olur.

                                  Arap alimi İbn-i Nefis, 1242 yılında insan vücudundaki kan dolaşımını ilk kez doğru olarak tarif eden kişi olmuştur. İngiliz doktor William Harvey’in 1616 yılında ilan ettiği kan dolaşımı modeli ise, konu hakkındaki bilgilerin yaygınlaşmasında etkili olmuştur. Dolayısıyla Kuran’da sütün bileşenlerinin asıl kaynağı, yüzyıllar öncesinden en doğru şekilde tarif edilmiştir. Memelilerin sindirim sistemine, kan dolaşımına yönelik uzmanlık gerektiren böyle bir bilginin, Kuran’ın indirildiği dönemde insanlar tarafından bilinmesinin mümkün olmayacağı son derece açıktır. Görüldüğü gibi Nahl Suresi’nin 66. ayetinde, sütün biyolojik oluşumu ile ilgili tarif edilenler, fizyoloji, anatomi gibi bilimlerin günümüzde ortaya koyduğu bilgilerle büyük bir uyum içindedir.

                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 111)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.