- Bu konu 97 yanıt içerir, 3 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
5 Eylül 2012: 15:09 #807264
Anonim
Haşir sabahı
Bir çiçeğin meydana gelebilmesi için baharın gelmesi lâzımdır. Bahar geldikten sonra bir çiçeğin açmasıyla, milyarlarca çiçeğin açması arasında hiçbir zorluk ve fark yoktur. Mühim olan husus baharın gelmesidir. Aynı şekilde bir çiçeğin ışık alabilmesi için güneşin doğması icabeder. Güneş doğduğu zaman bir çiçekle beraber diğer bütün çiçekler, nebatat ve hayvanat da ışıklanırlar. Bu arada da mühim olan sabahın olmasıdır.
Bu misâller gibi, haşir sabahı veya baharında da bir insanın dirilmesiyle bütün insanların dirilmesi arasında bir fark olmayacaktır. Mühim olan o sabahın veya o baharın gelmesidir.6 Eylül 2012: 12:47 #807280Anonim
“Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork”
Ölümle, imtihan sayfası kapandığına göre, insanların Sırat Köprüsü’nden geçme veya geçememe keyfiyetleri, bu dünyada kabir kapısına kadar olan yolculuklarını sırat-ı müstakim üzere yapıp yapmamalarına bağlı oluyor. Peygamberlerin ve sahabelerin yürüdüğü bu yolda onların izlerini takip ederek, azamî hassasiyetle yürüyen kimseler, kıldan ince, kılıçtan keskin, diye tabir olunan Sırat Köprüsü’nden sühuletle geçebileceklerdir. Bu duruma göre asıl Sırat, bu dünya hayatımızdır.
O halde, dünyada Sırat üzerindeymiş gibi hareket etmeli ve adımımızı dikkatli ve itina ile atmalıyız. Zira, söylenen kötü bir sözü geri almak mümkün olmadığı gibi, isyanla geçirilen bir zamanı geri getirmek de imkân haricidir.7 Eylül 2012: 10:30 #807293Anonim
Zulüm nedir?
Zulüm, başkasının hak ve hukukuna tecâvüz etmek demektir.
Mâlikü’l-mülk-i Zülcelâl zulümden münezzehtir. Zira, mülk umumen O’nundur.7 Eylül 2012: 10:31 #807294Anonim
Gerçek istikbal
Gerçek istikbâl, gelip, fakat gitmeyen istikbâldir, O da ancak âhirettir, Cennettir. Dünyevî istikbâller ise, kendisine kavuşulduğunda hal, bilâhare mazi olup gidiyorlar.
7 Eylül 2012: 10:32 #807295Anonim
Tahsilden gaye
Hükümet, bazı kimseleri tahsil ve ihtisas için haricî memleketlere gönderiyor ve onlara milyonlarca lira masraf yapıyor. Hiçbir hükümet düşünebilir misiniz ki, böyle büyük masraflarla okuttuğu kimseleri, memlekete döndüklerinde köylere çoban tayin etsin. O şahısların çoban olmaları için böyle bir tahsile lüzum olmadığından, bu hal gösteriyor ki, bu zatlar ihtisaslarını tamamlayıp döndükten sonra, yüksek makamlarda büyük vazifelerle iştigal edeceklerdir.
Aynı şekilde, bu dünyaya gönderilen insanlar da, umum kâinatla beslendikten ve kendilerine güneş, hava, arz gibi câmid şeylerden başka nebatât ve hayvanâtın da hizmetkâr olmasından sonra, eğer toprağa sokulup bir daha kalkmamak üzere yatırılırlarsa, bu dünyada yapılan masraflardan, edilen ibadetlere ve kazanılan faziletlere kadar her şey hiçe iner. Ve bu halde insanlar, misâldeki zatların çoban olmalarından çok daha aşağıya, yani kabristanda böceklere yem olma derekesine düşerler.
Elbetteki hakikat böyle tezahür etmeyecek ve itaatkârların mükâfat, âsilerin ise ceza görecekleri bir başka diyara gidilecektir.
Ancak ahiretin varlığıyla, insanların dünyaya gelmeleri bir mânâ kazandığı gibi, iyiliklerle kötülüklerin de bir farkı olmaktadır. Şöyle ki:Meselâ; üniversite talebelerinin bütün çalışma ve gayretleri tahsil dönemine münhasır kalsa, tahsil sonrası hayatlarında hiçbir fonksiyonu olmasa, o zaman üniversitelerin yapılması ve orada tahsil görülmesi mânâsız olacağı gibi; çalışkanlıkla tembelliğin, hocalara hürmetle profesör dövmenin, ahlâklı ve terbiyeli olmakla, akla hayâle gelmez edepsizliklerde bulunmanın da bir farkı kalmayacaktır.
Bilindiği gibi, üniversitedeki en çalışkan ve ahlâklı bir talebe ile en ahlâksız ve tembel bir talebe, okuldan zahiren birlikte ayrılmaktadır. Fakat bu ayrılışta birincisinin elinde diploma, diğerinin elinde ise belge vardır. Eğer istikbâl diye adlandırılan bir hayat olmaz ve okuldaki iyilikle fenalık o âlemde netice vermezse, o zaman bir cihette, meselâ; ders çalışmama cihetiyle tembel ve ahlâksız olan talebe, daha ziyade akıllılık etmiş olur. Bu ise hakikatların zıtlarına inkılâbıdır ve muhâldir. Demek ki, üniversiteden sonra, tahsil ötesi bir âleme gidilecektir.
İşte, yukarıdaki misâl gibi, bu dünya da bir imtihan meydanı olduğundan, ahiretin (hâşâ) olmaması halinde, imânla imânsızlığın, edeple edepsizliğin, faziletle rezaletin, itaatla isyanın bir farkı kalmaz. Hakîm-i Ezelî bu hikmetsizliğe elbette müsaade etmeyecek ve insanlar ya mükâfat veya ceza görmek üzere bir diyâr-ı ahere gideceklerdir.
8 Eylül 2012: 13:09 #807309Anonim
Nasıl Oluyor da!
Ağzından çıkan tek bir kelimeye dahi mânâsız denilmesine razı olmayan insan, nasıl oluyor da âhireti inkâr etmek suretiyle bu koca kâinatı mânâsızlıkla ittiham edebiliyor?9 Eylül 2012: 10:31 #807319Anonim
Haşr-i cismanî üzerine
Geçmiş asırlarda her gün, faraza, yirmibin insan dünyaya geliyorsa, bu gün ikiyüzbin insan dünyaya geliyor. Yine de her birinin her bir azası tamam ve kusursuzdur. Hayâlen, dünya nüfusunu çoğaltsanız öyle bir an gelebilir ki, dünyada her gün bir milyar insan doğabilir, yine de hiçbirinde hiçbir aza noksan kalmaz.
Hayâlimizle bu rakamı artırabiliriz. Nihayet öyle bir noktaya varırız ki, her gün milyarlarca (meselâ, kıyâmette haşr edilecek insan sayısı kadar) insan dünyaya gelebilir ve hiçbirinde hiçbir noksaniyet bulunmaz.
Bu azîm kudretten, haşrin cismaniyeti, yani haşirde insanların tekrar cismen diriltilmesi ve hayatlandırılması nasıl uzak görülebilir?Diğer taraftan, yavaş yapılan bir şeyin sür’atli ve âni yapılması da mümkündür; halı dokumada olduğu gibi. Binaenaleyh insan, bu dünyada otuz senede aldığı hali, haşirde bir anda alacaktır.
10 Eylül 2012: 10:57 #807356Anonim
Dünya
Dünya süslü, bezekli bir gelin gibi herkesin yüzüne gülmüş, fakat kimseyle evlenmemiştir.
Dünyanın bu keyfiyetini anlayan zatlar, ona yüz vermemişlerdir.
10 Eylül 2012: 10:57 #807357Anonim
İman hakikatlarının tekraren tefekkürü
Abdestin farzının dört olduğunu yüz defa tekrar etseniz sevabı artmaz. Bu tekrarda te’kid var, fakat te’sis yoktur.
Kelime-i tevhidin tekrarında veya iman hakikatlarıın tekrar tekrar tefekküründe ise hem te’kid, hem de te’sis vardır. Tuğlaların üst üste konulması veya ağaca su verilmesi gibi daima terakkiye sebep olurlar.10 Eylül 2012: 10:59 #807358Anonim
Elde kalan
Ders mütalâasında yazılıp yırtılan kâğıtlar veya kara tahtada yazılıp silinen cümleler zamanla insanın dimağında bir ilim teşekkülüne sebep oluyorlar. Aynı şekilde, yapılan ibadetler de birikerek, insanı ruhen terakki ettiriyor ve ona Cennete liyakat kazandırıyorlar.
Diğer taraftan, bir lise mezunu on sene tıp ilmiyle alâkadar oluyor. Bu bilgiler o şahsın dimağına akıp onu doktorluk sahasında mütehassıs ediyor. Demek ki mânâların akıp birikmesiyle bir şeyler teşekkül edebilmekte.
Bütün hayırların Cennete, bütün şerlerin ise Cehenneme akmasına bu misâl ile bir derece bakılabilir.11 Eylül 2012: 09:40 #807290Anonim
“Varlığını bilmek, mahiyetini bilmeyi gerektirmez”
Bir şeyin varlığını bilmek ayrı, mahiyetini bilmek ayrıdır. Aklımızın, ruhumuzun, hayâlimizin, korku ve sevgi gibi hislerimizin, meyvelerdeki tadların ve çiçeklerdeki kokuların varlıklarını biliyoruz, fakat mahiyetleri bize gizli ve meçhuldür.
Aynı şekilde, melâikelerin ve cinlerin de varlıklarını biliyoruz, fakat mahiyetlerini bilemiyoruz.11 Eylül 2012: 09:41 #807291Anonim
Hazır Bulduk
İnsan dünyaya geldiği zaman pilâvı pişmiş ve kaşığı içindeydi. Yani, kâinat onun istifadesine hazırdı. Öldüğü zaman da pilâvını pişmiş ve kaşığını içinde bulacak. Yani, hazır bir Cennete kavuşacak. Şu şartla ki, yolda ifsad şebekelerine kapılmasın.
11 Eylül 2012: 09:41 #807384Anonim
Cennete lâyık bir kıymet almak
İlkokul, ortaokul ve liseyi müteakip tıp fakültesine giren ve oradaki tahsilini de tamamlayan bir talebe, artık doktor olmaya liyâkat kazanmış demektir. Tıp fakültesinden mezun olan bir talebe ile, kendisiyle aynı yaşta ve fakat hiç tahsil görmemiş diğer bir şahıs arasında ilk nazarda herhangi bir fark görülmemektedir. Fakat hakikatta, fakülte mezunu olan şahıs, yıllarca tıp sahasında amel etmiş, deneyler yapmış, okumuş, yazmış ve zamanını doktorluğa liyâkat için harcamıştır. Diğer şahıs ise, zamanını tıbba ait olmayan şeylerle geçirmiş, doktorlukla ilgili ilim tahsil etmemiş ve amel işlememiştir. Neticede otuz yaşına girdiği halde, bu sahada bir adım dahi atamamıştır.
Rahmân ve Rahîm olan Cenâb-ı Hak, bir insanın Cennete lâyık olabilmesi için hangi fakültede okuması, neleri bilmesi, ne gibi ameller işlemesi ve hangi işlerden sakınması gerektiğini bizlere bildirmiştir. Bu fakülte İslâmiyet’tir ve bu fakülteye kayıt olabilmenin şartı imân, sınıf geçebilmenin icabı ise ibadettir.
İnsan, namaz kılmakla, dersine çalışmış talebe gibi oluyor. Ders çalışan bir talebe, dersini bitirdiği zaman eline maddeten bir şey geçmiş değildir, fakat mânen bilgisine yeni şeyler ilâve etmiş olması cihetiyle, gayesine bir adım daha yaklaşmış ve tahsilinin neticesi ve maksudu olan makama liyâkat kesbetme hususunda bir derece daha kazanmıştır.Namaz kıldığı halde dünyevî işlerinin iyi gitmemesine hayret eden veya namazı böyle bir gaye için kılan kimse namazı anlamamış demektir. Bir talebe mezun oluncaya kadar maaş beklemez, ücret mezuniyetten sonradır. Bu dünya bizim için bir imtihan salonudur. Bu salondan ölüm ile ayrılacak, mükâfat veya ceza menziline doğru yol alacağız.
13 Eylül 2012: 10:26 #807430Anonim
[h=1]Kabuk içinde[/h]Yumurta içindeki civcivin kâinattan habersiz olması gibi, biz de kâinat yumurtası içinde ahiretin keyfiyet ve mahiyetinden bihaber yaşıyoruz.
Ölümle bu yumurtanın kabuğunu delmiş olacağız.
13 Eylül 2012: 10:28 #807432Anonim
Adem-i israf ve ahiret
Her insana bir çift el verilmiş ve bu ellere binler vazife takılmıştır. İnsanlar yeme ve içmekten yazı yazmaya, çalışmaktan elbise giymeye kadar bütün işlerini bu bir çift elle yapmaktadırlar. Aynı şekilde insan, bir tek dil ile her çeşit tadı alabilmekte ve yemeklerin muhtelif sıcaklıklarını ölçebil-mektedir. Her bir iş nevi için ayrı bir el ve her bir tad ve sıcaklık için ayrı bir dil icabetseydi, insanların yanlarında arabalarla el ve dil taşımaları lâzım gelecekti.
Bir insanın vücudunda fazla bir aza bulunamayacağı gibi noksan bir hususa rastlamak da mümkün olmayacaktır. Eğer ahiret olmazsa, bir tek dilinde binler hikmet ve israfsızlık delilleri bulunan bu insan, tamamıyla israf edilmiş olacaktır.
Mes’ele sadece insanın israf edilmesiyle de kalmayacak, ona hizmet eden umum cansız varlıklar, bitkiler ve hayvanların da yaratılışı abesiyete inkılâp edecektir. Yani, meyve israf edilince ağaç da israf edilmiş olacağı gibi, insanın, ölümle yok edilmesi, kâinatın idamı ve yok edilmesi demek olacaktır.
İsraftan ve abesiyetten münezzeh olan Hakîm-i Ezelî, elbette va’dettiği ahirete bizleri götürecek ve bu güzel kâinatı israf etmeyecektir. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.