- Bu konu 93 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
1 Mayıs 2011: 16:17 #790316
Anonim
bu derece muhteşem ve sermedî Rububiyeti ve bu derece muazzam ve muhît hâkimiyeti, elbette, yalnız böyle geçici, devamsız, bîkarar, ehemmiyetsiz, mütegayyir, bekàsız, nâkıs, tekemmülsüz umûr-u dünya üzerinde kurulmaz ve durmaz. Demek, Ona şayeste, daimî, berkarar, zevâlsiz, muhteşem bir diyar-ı âhar var, başka bâki bir memleketi vardır. Bizi onun için çalıştırır. Oraya davet eder. Ve oraya nakledeceğine, zahirden hakikate geçen ve kurb-u huzuruna müşerref olan bütün ervâh-ı neyyire ashabı, bütün kulûb-u münevvere aktâbı, bütün ukul‑u nuraniye erbabı şehadet ediyorlar ve bir mükâfat ve mücazat ihzar ettiğini müttefikan haber veriyorlar ve mükerreren pek kuvvetli vaad ve pek şiddetli tehdit eder, naklederler.
Hulfü’l-vaad ise, hem zillet, hem tezellüldür; hiçbir cihetle celâl-i kudsiyetine yanaşamaz. Hulfü’l-vaîd ise, ya aftan, ya aczden gelir. Halbuki küfür cinayet-i mutlakadır;HAŞİYE-1affa kabil değil. Kadîr-i Mutlak ise, aczden münezzeh ve mukaddestir.
[NOT]Haşiye-1 Evet, küfür, mevcudatın kıymetini iskat ve mânâsızlıkla itham ettiğinden, bütün kâinata karşı bir tahkir ve mevcudat âyinelerinde cilve-i Esmâyı inkâr olduğundan, bütün esmâ-i İlâhiyeye karşı bir tezyif ve mevcudatın vahdâniyete olan şehadetlerini reddettiğinden, bütün mahlûkata karşı bir tekzip olduğundan, istidad-ı insanîyi öyle ifsad eder ki, salâh ve hayrı kabule liyakati kalmaz. Hem bir zulm-ü azîmdir ki, umum mahlûkatın ve bütün esmâ-i İlâhiyenin hukukuna bir tecavüzdür. İşte şu hukukun muhafazası ve nefs-i kâfir hayra kabiliyetsizliği, küfrün adem-i affını iktiza eder. اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ [“Muhakkak ki şirk pek büyük bir zulümdür.” Lokman Sûresi, 31:13] şu mânâyı ifade eder.[/NOT]
Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) acz: âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z) adem-i af: affedilmeme bekàsız: gelip geçici, ölümlü (bk. b-ḳ-y) berkarar: kararlı, yerleşmiş bâki: kalıcı ve sürekli (bk. b-ḳ-y) bîkarar: kararsız celâl-i kudsiyet: kutsal büyüklük, haşmet (bk. c-l-l; ḳ-d-s) cihet: yön, şekil cilve-i Esmâ: Allah’ın isimlerinin varlıklardaki yansıması, görüntüsü (bk. c-l-y; s-m-v) cinayet-i mutlaka: sınırsız cinayet (bk. ṭ-l-ḳ) diyar-ı âhar: başka memleket (bk. e-ḫ-r) ervâh-ı neyyire ashabı: nurlu ruhların sahipleri, peygamberler gibi (bk. r-v-ḥ) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayr: iyilik (bk. ḫ-y-r) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hukuk: haklar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hulfü’l-vaad: verdiği sözden dönme (bk. v-a-d) hulfü’l-vaîd: söz verdiği halde azap ve cezayı yerine getirmeme (bk. v-a-d) hâkimiyet: hükümranlık, egemenlik (bk. ḥ-k-m) ifsad etmek: bozmak ihzar etmek: hazırlamak (bk. ḥ-ḍ-r) iktiza etme: gerektirme iskat: düşürme istidad-ı insanî: insanın yaratılışında var olan bütün özellikleri, konuşma, sevme gibi (bk. a-d-d) itham: suçlama kabil: mümkün, olabilir kulûb-u münevvere aktâbı: nurlu kalplerin kutupları, veliler gibi (bk. n-v-r) kurb-u huzur: huzura yakınlık (bk. ḥ-ḍ-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küfür: inkâr, inançsızlık (bk. k-f-r) liyakat: layık olma mahlûkat: yaratılmışlar (bk. ḫ-l-ḳ) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muazzam: azametli, çok büyük (bk. a-ẓ-m) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhteşem: ihtişamlı, görkemli muhît: kapsamlı, kuşatıcı mukaddes: her türlü çirkinlik ve eksiklikten yüce, kutsal (bk. ḳ-d-s) mücazat: ceza mükerreren: tekrarla, defalarca mükâfat: ödül münezzeh: her türlü kusur ve noksandan arınmış (bk. n-z-h) mütegayyir: değişen müttefikan: ittifakla, birleşerek müşerref olan: şereflenen nefs-i kâfir: inanmayan kişinin kendisi (bk. n-f-s; k-f-r) nâkıs: eksik, noksan rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) salâh: düzelme (bk. ṣ-l-ḥ) sermedî: devamlı, sürekli tahkir: hakaret etme tecavüz: saldırma tekemmülsüz: olgunlaşmamış (bk. k-m-l) tekzip: yalanlama tezellül: alçalma tezyif: hakaret, küçük düşürme ukul-u nuraniye erbabı: aydın akılların erbabı, âlimler gibi (bk. n-v-r) umûr-u dünya: dünya işleri vaad: söz verme (bk. v-a-d) vahdâniyet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d) zahir: görünür (bk. ẓ-h-r) zevâlsiz: devamlı, yok olmayan (bk. z-v-l) zillet: alçaklık, aşağılık zulm-ü azîm: çok büyük zulüm (bk. ẓ-l-m; a-ẓ-m) âyine: ayna şayeste: layık 1 Mayıs 2011: 16:18 #790317Anonim
Şahitler, muhbirler ise, mesleklerinde, meşreplerinde, mezheplerinde muhtelif oldukları halde, kemâl-i ittifakla şu meselenin esasında müttehiddirler. Kesretçe tevatür derecesindedirler. Keyfiyetçe icmâ kuvvetindedirler. Mevkice herbiri nev-i beşerin bir yıldızı, bir taifenin gözü, bir milletin azizidirler. Ehemmiyetçe şu meselede hem ehl-i ihtisas, hem ehl-i ispattırlar. Halbuki bir fende veya bir san’atta iki ehl-i ihtisas, binler başkalara müreccahtırlar ve ihbarda iki müsbit, binler nâfîlere tercih edilir. Meselâ, Ramazan hilâlinin sübutunu ihbar eden iki adam, binler münkirlerin inkârlarını hiçe atarlar.
Elhasıl, dünyada bundan daha doğru bir haber, daha sağlam bir dâvâ, daha zahir bir hakikat olamaz. Demek, şüphesiz dünya bir mezraadır. Mahşer ise bir beyderdir, harmandır. Cennet, Cehennem ise birer mahzendir.
ONUNCU HAKİKAT
Bâb-ı Hikmet, İnâyet, Rahmet, Adalettir.
İsm-i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîmin cilvesidir.Hiç mümkün müdür ki, şu bekàsız misafirhane-i dünyada ve şu devamsız meydan-ı imtihanda ve şu sebatsız teşhirgâh-ı arzda bu derece bâhir bir hikmet, bu derece zahir bir inâyet ve bu derece kahir bir adalet ve bu derece vâsi bir merhametin âsârını gösteren Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâlin daire-i memleketinde ve âlem-i mülk ve melekûtunda daimî meskenler, ebedî sakinler, bâki makamlar, mukim mahlûklar bulunmayıp, şu görünen hikmet, inâyet, adalet, merhametin hakikatleri hiçe insin?
Hem hiç kabil midir ki, o Zât-ı Hakîm, şu insanı bütün mahlûkat içinde kendine
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Kerîm: sonsuz ikram ve cömertlik sahibi Allah (bk. k-r-m) Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl: bütün mülkün gerçek sahibi, haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. m-l-k; ẕü; c-l-l) Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m) Zât-ı Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Zât, Allah (bk. ḥ-k-m) adalet: hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma (bk. a-d-l) aziz: şerefli, değerli, büyük (bk. a-z-z) bekàsız: geçici, devamsız (bk. b-ḳ-y) beyder: harman yeri bâb: kapı bâhir: açık, görünen, berrak bâki: devamlı, sürekli (bk. b-ḳ-y) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) daimî: devamlı, sürekli daire-i memleket: memleket dairesi (bk. m-l-k) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) ehl-i ihtisas: sahasında uzman olan kimseler ehl-i ispat: doğruyu ortaya çıkaran kimseler elhasıl: özetle, sonuç olarak fen: ilim hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilâl: yay şeklinde görülen yeni ay icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) ihbar: haber verme ihbar eden: haber veren inayet: yardım, ikram; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) kabil: mümkün, olabilir kahir: üstün kemâl-i ittifak: tam ve mükemmel birlik (bk. k-m-l) kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) keyfiyet: nitelik, içerik mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahzen: erzak yeri, içinde eşya saklanacak yer mahşer: haşir meydanı, toplanma yeri (bk. ḥ-ş-r) mesken: oturulacak ve kalınacak yer (bk. s-k-n) meslek: hizmet yolu, ekolü mevki: konum meydan-ı imtihan: imtihan meydanı mezhep: tutulan yol, ekol (bk. ẕ-h-b) mezraa: tarla meşrep: tarz, usül misafirhane-i dünya: dünya misafirhanesi muhbir: haber veren muhtelif: çeşitli, farklı mukim: ikamet eden, oturan münkir: inkârcı (bk. n-k-r) müreccah: tercih edilir müsbit: ispat edici müttehid: birleşmiş nev-i beşer: insanlık nâfî: yok edici, inkârcı rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sebatsız: sabit olmayan sübut: meydana çıkma, gerçekleşme taife: topluluk, grup tevatür: doğruluğu kesin olarak kanıtlanan haber teşhirgâh-ı arz: yeryüzü sergisi vâsi: geniş zahir: açık, âşikar (bk. ẓ-h-r) Âdil: sonsuz adalet sahibi, adaletle iş gören, herşeyin hakkını veren Allah (bk. a-d-l) âlem-i mülk ve melekût: görünen ve görünmeyen âlem, herşeyin dış ve iç yüzü (bk. a-l-m; m-l-k) âsâr: eserler 1 Mayıs 2011: 16:20 #790318Anonim
küllî muhatap ve cami’ bir âyine yapıp bütün hazâin-i rahmetinin müştemilâtını ona tattırsın, hem tarttırsın, hem tanıttırsın, kendini bütün esmâsıyla ona bildirsin, onu sevsin ve sevdirsin; sonra, o biçare insanı o ebedî memleketine göndermesin, o daimî saadetgâha davet edip mes’ud etmesin?
Hem hiç makul müdür ki, hattâ çekirdek kadar herbir mevcuda bir ağaç kadar vazife yükü yüklesin, çiçekleri kadar hikmetleri bindirsin, semereleri kadar maslahatları taksın da, bütün o vazifeye, o hikmetlere, o maslahatlara, dünyaya müteveccih yalnız bir çekirdek kadar gaye versin? Bir hardal kadar ehemmiyeti olmayan dünyevî bekàsını gaye yapsın? Ve bunları âlem-i mânâya çekirdekler ve âlem-i âhirete bir mezraa yapmasın, ta hakikî ve lâyık gayelerini versinler? Ve bu kadar mühim ihtifâlât-ı mühimmeyi gayesiz, boş, abes bıraksın; onların yüzünü âlem-i mânâya, âlem-i âhirete çevirmesin, ta asıl gayeleri ve lâyık meyvelerini göstersin?Evet, hiç mümkün müdür ki, bu şeyleri böyle hilâf-ı hakikat yapmakla, kendi evsâf-ı hakikiyesi olan Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîmin zıtlarıyla—hâşâ, sümme hâşâ—muttasıf gösterip hikmet ve keremine, adl ve rahmetine delâlet eden bütün kâinatın hakaikını tekzip etsin, bütün mevcudatın şehadetlerini reddetsin, bütün masnuatın delâletlerini iptal etsin?
Hem hiç akıl kabul eder mi ki, insanın başına ve içindeki havassına saçları adedince vazifeler yükletsin de, yalnız bir saç hükmünde ona bir ücret-i dünyeviye versin? Adalet-i hakikiyesine zıt olarak ve hikmet-i hakikiyesine münafi, mânâsız iş yapsın?
Hem hiç mümkün müdür ki, bir ağaca taktığı neticeler, meyveler miktarınca herbir zîhayata, belki lisan gibi herbir uzvuna, belki herbir masnua o derece hikmetleri, maslahatları takmakla kendisinin bir Hakîm-i Mutlak olduğunu ispat
Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi, herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) Kerîm: sonsuz ikram ve cömertlik sahibi Allah (bk. k-r-m) Rahîm: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi Allah (bk. r-ḥ-m) abes: anlamsız, faydasız adalet-i hakikiye: gerçek adalet (bk. a-d-l; ḥ-ḳ-ḳ) adl: adalet (bk. a-d-l) bekà: varlığın devamı (bk. b-ḳ-y) biçare: çaresiz cami’: kapsayıcı (bk. c-m-a) daimî: devamlı, sürekli delâlet: delil olma, işaret etme ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) esmâ: isimler (bk. s-m-v) evsaf-ı hakikiye: gerçek özellikler (bk. v-s-f; ḥ-ḳ-ḳ) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hardal: çok küçük tohumları olan bir bitki havas: duyular, hisler hazâin-i rahmet: rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i hakikiye: gerçek hikmet (bk. ḥ-k-m; ḥ-ḳ-ḳ) hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil ihtifâlât-ı mühimme: önemli merasimler kerem: lütuf, ikram, cömertlik (bk. k-r-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) lisan: dil makul: akla uygun maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) masnu: sanat eseri varlık (bk. ṣ-n-a) masnuat: sanat eseri varlıklar (bk. ṣ-n-a) mes’ud: mutlu mevcud: varlık (bk. v-c-d) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mezra: tarla muttasıf: vasıflı (bk. v-s-f) münafi: zıt, aykırı müteveccih: yönelik müştemilât: içindekiler rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) saadetgâh: mutluluk yeri semere: meyve tekzip: yalanlama uzuv: organ zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y) Âdil: sonsuz adalet sahibi, adaletle iş gören, herşeyin hakkını veren Allah (bk. a-d-l) âlem-i mânâ: maddî gözle görünmeyen mânevî âlem (bk. a-l-m; a-n-y) âlem-i âhiret: âhiret âlemi (bk. a-l-m; e-ḫ-r) âyine: ayna ücret-i dünyeviye: dünyaya ait ücret 1 Mayıs 2011: 16:25 #790319Anonim
edip göstersin; sonra bütün hikmetlerin en büyüğü ve bütün maslahatların en mühimmi ve bütün neticelerin en elzemi ve hikmeti hikmet, nimeti nimet, rahmeti rahmet eden ve bütün hikmetlerin, nimetlerin, rahmetlerin, maslahatların menbaı ve gayesi olan bekà ve likayı ve saadet-i ebediyeyi vermeyip terk ederek bütün işlerini abesiyet-i mutlaka derekesine düşürsün; ve kendini o zâta benzetsin ki, öyle bir saray yapar, herbir taşında binlerce nakışlar, herbir tarafında binler ziynetler ve herbir menzilinde binler kıymettar âlât ve levâzımât-ı beytiye bulundursun da, sonra ona dam yapmasın, herşey çürüsün, beyhude bozulsun? Hâşâ ve kellâ!
Hayr-ı mutlaktan hayır gelir. Cemîl-i Mutlaktan güzellik gelir. Hakîm-i Mutlaktan abes birşey gelmez. Evet, her kim fikren tarihe binip mazi cihetine gitse, şu zaman-ı hazırda gördüğümüz menzil-i dünya, meydan-ı iptilâ, meşher-i eşya gibi, seneler adedince vefat etmiş menziller, meydanlar, meşherler, âlemler görecek. Suretçe, keyfiyetçe birbirinden ayrı oldukları halde intizamca, acaipçe, Sâniin kudret ve hikmetini göstermekçe birbirine benzer.Hem görecek ki, o sebatsız menzillerde, o devamsız meydanlarda, o bekàsız meşherlerde o kadar bâhir bir hikmetin intizâmâtı, o derece zahir bir inâyetin işârâtı, o mertebe kahir bir adaletin emârâtı, o derece vâsi bir merhametin semerâtını görecek. Basiretsiz olmamak şartıyla yakinen bilecek ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz; ve o âsârı görünen inâyetten daha ecmel bir inâyet kabil değil; ve o emârâtı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur; ve o semerâtı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilmez.Eğer, farz-ı muhal olarak, şu işleri çeviren, şu misafirleri ve misafirhaneleri değiştiren Sultan-ı Sermedînin daire-i memleketinde daimî menziller, âli mekânlar,
Cemîl-i Mutlak: sınırsız güzellik sahibi olan Allah (bk. c-m-l; ṭ-l-ḳ) Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi, herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) Sultan-ı Sermedî: hükümdarlığının sonu olmayan, daimî ve sürekli olan Sultan, Allah (bk. s-l-ṭ) Sâni: herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) abes: anlamsız, faydasız abesiyet-i mutlaka: akla ve gerçeğe tamamen aykırılık (bk. ṭ-l-ḳ) acaip: şaşırtıcı, hayret verici basiretsiz: ferasetsiz, görüşü ve sezişi yetersiz (bk. b-ṣ-r) bekà: süreklilik, devamlılık (bk. b-ḳ-y) bekàsız: devamsız, sürekli olmayan (bk. b-ḳ-y) beyhude: boşuna, gayesiz bâhir: açık, görünen cihet: yön, taraf daimî: sürekli, devamlı daire-i memleket: memleket dairesi (bk. m-l-k) dam: tavan dereke: aşağı seviye ecell: daha büyük (bk. c-l-l) ecmel: daha güzel (bk. c-m-l) ekmel: daha mükemmel (bk. k-m-l) elzem: çok lüzumlu emârât: izler, belirtiler eşmel: daha kapsamlı, daha geniş farz-ı muhal: olmayacak birşeyi olacakmış gibi düşünme, varsayım fikren: düşünce olarak (bk. f-k-r) hayr-ı mutlak: her yönüyle hayırlı olan (bk. ḫ-y-r; ṭ-l-ḳ) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil inayet: yardım, ikram; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) intizam: düzen, tertip (bk. n-ẓ-m) intizâmât: düzenlilikler (bk. n-ẓ-m) işârât: işaretler kabil: mümkün, olabilir kahir: üstün keyfiyet: özellik, esas, nitelik kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kıymettar: kıymetli, değerli levâzımat-ı beytiye: ev için gerekli olan şeyler lika: kavuşma, buluşma maslahat: fayda, yarar (bk. ṣ-l-ḥ) mazi: geçmiş zaman menba: kaynak menzil: mekan, yer (bk. n-z-l) menzil-i dünya: dünya durağı (bk. n-z-l) meydan-ı iptilâ: imtihan meydanı meşher: sergi yeri meşher-i eşya: varlıkların sergilendiği yer rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) sebatsız: kalıcı olmayan, geçici semerât: meyveler, neticeler suret: şekil, görünüş (bk. ṣ-v-r) tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek (bk. ṣ-v-r) vâsi: geniş yakinen: kesin olarak (bk. y-ḳ-n) zahir: açık, âşikar (bk. ẓ-h-r) zaman-ı hazır: şimdiki zaman ziynet: süs (bk. z-y-n) âlem: dünya (bk. a-l-m) âli: yüksek, yüce âlât: aletler âsâr: eserler 1 Mayıs 2011: 16:26 #790320Anonim
sabit makamlar, bâki meskenler, mukim ahali, mes’ud ibâdı bulunmazsa; ziya, hava, su, toprak gibi kuvvetli ve şümullü dört anâsır-ı mâneviye olan hikmet, adalet, inâyet, merhametin hakikatlerini nefyetmek ve o anâsır-ı zahiriye gibi görünen vücutlarını inkâr etmek lâzım gelir. Çünkü, şu bekàsız dünya ve mâfîhâ, onların tam hakikatlerine mazhar olamadığı malûmdur. Eğer başka yerde dahi onlara tam mazhar olacak mekân bulunmazsa, o vakit, gündüzü dolduran ziyayı gördüğü halde güneşin vücudunu inkâr etmek derecesinde bir divanelikle, şu herşeyde bulunan gözümüz önündeki hikmeti inkâr etmek, şu nefsimizde ve ekser eşyada her vakit müşahede ettiğimiz inâyeti inkâr etmek ve şu pek kuvvetli emârâtı görünen adaleti inkâr etmekHAŞİYE-1 ve şu her yerde gördüğümüz merhameti inkâr etmek lâzım geldiği gibi; şu kâinatta gördüğümüz icraat-ı hakîmâne ve ef’âl-i kerîmâne ve ihsânât-ı rahîmânenin sahibini—hâşâ, sümme hâşâ—sefih bir oyuncu, gaddar bir zalim olduğunu kabul etmek lâzım gelir ki, nihayetsiz muhal
[NOT]Haşiye-1 Evet, adalet iki şıktır. Biri müsbet, diğeri menfidir. Müsbet ise, hak sahibine hakkını vermektir. Şu kısım adalet, bu dünyada bedahet derecesinde ihatası vardır. Çünkü, Üçüncü Hakikatte ispat edildiği gibi, herşeyin istidat lisanıyla ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla ve ıztırar lisanıyla Fâtır-ı Zülcelâlden istediği bütün matlubatını ve vücut ve hayatına lâzım olan bütün hukukunu mahsus mizanlarla, muayyen ölçülerle bilmüşahede veriyor. Demek adaletin şu kısmı, vücut ve hayat derecesinde kat’î vardır. İkinci kısım menfidir ki, haksızları terbiye etmektir. Yani, haksızların hakkını, tazip ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise, çendan tamamıyla şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat o hakikatin vücudunu ihsas edecek bir surette, hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle, kavm-i Âd ve Semûd’dan tut, ta şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te’dip ve te’ziyâne-i tâzip, gayet âli bir adaletin hükümran olduğunu hads-i kat’î ile gösteriyor.[/NOT]
Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve benzeri olmayan şeyleri yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) adalet: hak sahibine hakkını verme, haksız terbiye etme ve cezalandırma (bk. a-d-l) anâsır-ı mâneviye: mânevî unsurlar (bk. a-n-y) anâsır-ı zahiriye: görünen unsurlar; toprak, ateş, hava, su (bk. ẓ-h-r) bedahet: açıklık, görünürlük bekàsız: devamsız, geçici (bk. b-ḳ-y) bilmüşahede: görüldüğü gibi (bk. ş-h-d) bâki: kalıcı ve devamlı (bk. b-ḳ-y) divanelik: akılsızlık, delilik ef’âl-i kerîmâne: cömertlik ve ikramla yapılan işler (bk. f-a-l; k-r-m) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) emârât: izler, belirtiler ezcümle: özetle eşya: şeyler, varlıklar gaddar: acımasız hads-i kat’î: kesin bilgi, seziş (bk. ḥ-d-s̱) hadsiz: sayısız hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas, içyüz (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hâşâ sümme hâşâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil ibâd: kullar (bk. a-b-d) icraat-ı hakîmâne: hikmetli işler, icraatlar (bk. ḥ-k-m) ihata: kapsayıcılık, kuşatıcılık ihsas: hissettirme ihsânât-ı rahîmane: şefkatle yapılan ihsanlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n; r-ḥ-m) ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen, doğal ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r) inayet: yardım, ikram; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) inkâr: inanmama (bk. n-k-r) istidat: kabiliyet (bk. a-d-d) işarat: işaretler kat’î: kesin kavm-i Semûd: Hz. Salih’in peygamber olarak gönderildiği fakat azgınlıklarından dolayı Allah’ın helâk ettiği kavim kavm-i Âd: Hz. Hûd’un peygamber olarak gönderildiği ancak azgınlıklarından ve Allah’a isyanlarından dolayı Allah tarafından helak edilen Yemen tarafında yaşamış bir kavim kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mahsus: özel matlubat: istekler (bk. ṭ-l-b) mazhar: sahip olma, erişme (bk. ẓ-h-r) menfi: olumsuz, negatif mesken: ev, mekân (bk. s-k-n) mes’ud: mutlu mizan: ölçü (bk. v-z-n) muayyen: belirli muhal: imkansız mukim: ikamet eden, oturan mâfîhâ: içindekiler mâlum: bilinen, belli (bk. a-l-m) müsbet: olumlu, pozitif mütemerrid: inatçı, kötü fiilinde direnen müşahede: görme (bk. ş-h-d) nefis: kişinin kendisi; can, hayat (bk. n-f-s) nefyetmek: inkâr etmek, reddetmek nihayetsiz: sonsuz sefih: zevk ve eğlencesine düşkün sille-i te’dip: terbiye tokadı suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tazip: azap verme tecziye: cezalandırma tezahür: görünme (bk. ẓ-h-r) te’ziyâne-i tâzip: ceza ve azap kamçısı vücud: varlık (bk. v-c-d) ziya: ışık âli: yüksek, yüce çendan: gerçi ıztırar: çaresizlik, ihtiyaç hali şümullu: kapsamlı 1 Mayıs 2011: 16:27 #790322Anonim
bir inkılâb-ı hakaiktir. Hattâ, herşeyin vücudunu ve kendi nefsinin vücudunu inkâr eden ahmak Sofestâîler dahi bunun tasavvuruna kolay kolay yanaşamazlar.
Elhasıl: Şu görünen şuûnat, dünyadaki vüs’atli içtimaat-ı hayatiye ve sür’atli iftirakat-ı mevtiye ve haşmetli toplanmalar ve çabuk dağılmalar ve azametli ihtifâlât ve büyük tecelliyat ile ve onların bu âleme ait, bu dünya-yı fânide, kısa bir zamanda, malûmumuz olan semerât-ı cüz’iyeleri, ehemmiyetsiz ve muvakkat gayeleri mabeyninde hiç münasebet olmadığından, adeta küçük bir taşa bir büyük dağ kadar hikmetler, gayeler takmak, bir büyük dağa bir küçük taş gibi muvakkat bir gaye-i cüz’iye vermeye benzer ki, hiçbir akıl ve hikmete uygun gelemez.Demek, şu mevcudat ve şuûnat ile ve dünyaya ait gayeleri ortasında bu derece nisbetsizlik, kat’iyen şehadet eder ki, bu mevcudatın yüzleri âlem-i mânâya müteveccihtir; münasip meyveleri orada veriyor. Ve gözleri Esmâ-i Kudsiyeye dikkat ediyor. Gayeleri o âleme bakıyor. Ve özleri dünya toprağı altında, sünbülleri âlem-i misalde inkişaf ediyor. İnsan, istidadı nisbetinde burada ekiyor ve ekiliyor, âhirette mahsul alıyor.
Evet, şu eşyanın esmâ-i İlâhiyeye ve âlem-i âhirete müteveccih yüzlerine baksan göreceksin ki, mucize-i kudret olan herbir çekirdeğin bir ağaç kadar gayesi var. Kelime-i hikmet olan herbir çiçeğin,HAŞİYE-1 bir ağaç çiçekleri kadar mânâları var. Ve o harika-i san’at ve manzume-i rahmet olan herbir meyvenin, bir ağacın meyveleri kadar hikmetleri var. Bizlere rızık olması ise, o binler hikmetlerinden
[NOT]Haşiye-1 Sual: Eğer dense, “Neden en çok misalleri çiçekten ve çekirdekten ve meyveden getiriyorsun?” Elcevap: Çünkü onlar hem mucizât-ı kudretin en antikaları, en harikaları, en nazeninleridirler. Hem ehl-i tabiat ve ehl-i dalâlet ve ehl-i felsefe, onlardaki kalem-i kader ve kudretin yazdığı ince hattı okuyamadıkları için onlarda boğulmuşlar, tabiat bataklığına düşmüşler.[/NOT]
Esmâ-i Kudsiye: Allah’ın mukaddes, her türlü kusur ve noksandan yüce isimleri (bk. s-m-v; ḳ-d-s) Sofestâîler: kâinatın yaratıcısını kabul etmemek için herşeyi, hatta kendilerini dahi inkâr edenler azametli: büyük (bk. a-ẓ-m) dünya-yı fani: geçici ve ölümlü dünya (bk. f-n-y) ehl-i dalâlet: hak yoldan sapmış inançsız kimseler (bk. ḍ-l-l) ehl-i felsefe: felsefeyle uğraşanlar ehl-i tabiat: herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğine inananlar (bk. ṭ-b-a) elhasıl: özetle, sonuç olarak esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) eşya: şeyler, varlıklar gaye-i cüz’iye: küçük bir gaye (bk. c-z-e) harika-i san’at: san’at harikası (bk. ṣ-n-a) haşiye: dipnot, açıklayıcı not hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) iftirakat-ı mevtiye: ölümle gelen ayrılıklar (bk. f-r-ḳ; m-v-t) ihtifâlât: törenler, merasimler inkişaf: açığa çıkma (bk. k-ş-f) inkâr: inanmama (bk. n-k-r) inkılâb-ı hakaik: sabit gerçeklerin zıttına dönüşmesi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) istidat: kabiliyet (bk. a-d-d) içtimaat-ı hayatiye: hayatın devamlılığını sağlayan parçaların bir araya gelmesi (bk. c-m-a; ḥ-y-y) kalem-i kader ve kudret yazması: Allah’ın olacak hadiseleri önceden bilip takdir etmesi, yazması ve kudretiyle yaratması (bk. ḳ-d-r) kat’iyen: kesinlikle kelime-i hikmet: hikmet ifade eden kelime (bk. k-l-m; ḥ-k-m) mabeyn: ara mahsul: ürün malûm: bilinen (bk. a-l-m) manzume-i rahmet: rahmet dizilişleri (bk. n-ẓ-m; r-ḥ-m) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muvakkat: geçici mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) münasebet: ilgi, bağlantı (bk. n-s-b) münasip: uygun (bk. n-s-b) müteveccih: yönelik nazenin: ince, latîf, narin nisbetsizlik: ölçüsüzlük, oransızlık (bk. n-s-b) semerât-ı cüz’iye: az miktardaki verim (bk. c-z-e) sür’atli: hızlı tabiat: doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a) tasavvur: düşünme, hayal etme (bk. ṣ-v-r) tecelliyat: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y) vücud: varlık (bk. v-c-d) vüs’atli: geniş âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l) âlem-i mânâ: maddî gözle görünmeyen mânevî âlem (bk. a-l-m; a-n-y) âlem-i âhiret: âhiret âlemi, öteki dünya (bk. a-l-m; e-ḫ-r) şuûnat: işler, fiiller ve tasarruflar (bk. ş-e-n) 1 Mayıs 2011: 16:28 #790323Anonim
birtek hikmettir ki, vazifesi biter, mânâsını ifade eder, vefat eder, midemizde defnedilir.
Madem bu fâni eşya başka yerde bâki meyveler verirler ve daimî suretler bırakır ve başka cihette ebedî mânâlar ifade eder, sermedî tesbihat yapar. Ve insan ise, onların şu cihetine bakan yüzlerine bakmakla insan olur, fânide bâkiye yol bulur. Demek bu hayat ve mevt içinde yuvarlanan, toplanıp dağılan mevcudat içinde başka maksat var. Temsilde kusur yoktur; şu ahval, taklit ve temsil için teşkil ve tertip edilen ahvâle benzer. Nasıl büyük masrafla kısa içtimalar, dağılmalar yapılıyor; ta suretler alınsın, terkip edilsin, sinemada daim gösterilsin. Onun gibi, bu dünyada kısa bir müddet zarfında hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye geçirmenin bir gayesi şudur ki, suretler alınıp terkip edilsin, netice-i amelleri alınıp hıfz edilsin; ta, bir mecma-ı ekberde muhasebesi görülsün ve bir meşher-i azamda gösterilsin ve bir saadet-i uzmaya istidadı gösterilsin. Demek, hadis-i şerifte, “Dünya âhiret mezraasıdır”
1 diye, bu hakikatı ifade ediyor.Madem dünya var. Ve dünya içinde bu âsârıyla hikmet ve inâyet ve rahmet ve adalet var. Elbette, dünyanın vücudu gibi kat’î olarak, âhiret de var. Madem dünyada herşey bir cihette o âleme bakıyor. Demek oraya gidiliyor. Âhireti inkâr etmek, dünya ve mâfîhâyı inkâr etmek demektir.
Demek, ecel ve kabir insanı beklediği gibi, Cennet ve Cehennem de insanı bekliyor ve gözlüyor.ON BİRİNCİ HAKİKAT
Bâb-ı İnsaniyettir.
İsm-i Hakkın cilvesidir.Hiç mümkün müdür ki, Cenâb-ı Hak ve Mâbûd-u Bilhak, insanı şu kâinat içinde rububiyet-i mutlakasına ve umum âlemlere rububiyet-i âmmesine karşı
[NOT]Dipnot-1 bk. el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1320.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)cihet Hak: herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Mâbûd-u Bilhak: hakkıyla ibadete layık olan Allah (bk. a-b-d; ḥ-ḳ-ḳ) ahval: haller, vaziyetler bâb: kapı bâki: devamlı, kalıcı (bk. b-ḳ-y) cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ecel: ölüm vakti eşya: şeyler, varlıklar fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y) hadis-i şerif: Peygamberimize ait söz, emir veya davranışlar (bk. ḥ-d-s̱) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: sosyal hayat (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı şahsiye: kişisel hayat (bk. ḥ-y-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hıfz edilmek: saklanmak (bk. ḥ-f-ẓ) inayet: yardım, ikram; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) inkâr: reddetme, inanmama (bk. n-k-r) istidad: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d) içtima: toplanma (bk. c-m-a) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) mecma-ı ekber: çok büyük toplanma yeri (bk. c-m-a; k-b-r) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mevt: ölüm (bk. m-v-t) mezra: tarla meşher-i âzam: çok büyük sergi yeri (bk. a-ẓ-m) muhasebe: sorgu, hesaba çekilme mâfîhâ: içindekiler mânâ: anlam (bk. a-n-y) müddet zarfında: süre içinde netice-i amel: yapılan işin neticesi rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) rububiyet-i mutlaka/rububiyet-i âmme: Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b; ṭ-l-ḳ) saadet-i uzmâ: çok büyük mutluluk (bk. a-ẓ-m) sermedî: devamlı, sürekli suret: görüntü (bk. ṣ-v-r) temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme (bk. m-s̱-l) terkip: birleştirme, sentez tertip: düzenleme tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ) teşkil: meydana getirme umum: bütün vücud: varlık (bk. v-c-d) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âlem: dünya (bk. a-l-m) âsâr: eserler 1 Mayıs 2011: 16:29 #790324Anonim
en ehemmiyetli bir abd ve hitâbât-ı Sübhâniyesine en mütefekkir bir muhatap ve mazhariyet-i esmâsına en cami’ bir âyine ve onu İsm-i Âzamın tecellîsine ve her isimde bulunan İsm-i Âzamlık mertebesinin tecellîsine mazhar bir ahsen-i takvimde, en güzel bir mucize-i kudret ve hazâin-i rahmetinin müştemilâtını tartmak, tanımak için, en ziyade mizan ve âletlere mâlik bir müdakkik ve nihayetsiz nimetlerine en ziyade muhtaç ve fenadan en ziyade müteellim ve bekàya en ziyade müştak ve hayvanat içinde en nazik ve en nazdar ve en fakir ve en muhtaç ve hayat-ı dünyeviyece en müteellim ve en bedbaht ve istidatça en ulvî ve en yüksek surette, mahiyette yaratsın da, onu müstaid olduğu ve müştak olduğu ve lâyık olduğu bir dar-ı ebedîye göndermeyip, hakikat-i insaniyeyi iptal ederek, kendi hakkaniyetine taban tabana zıt ve hakikat nazarında çirkin bir haksızlık etsin?
Hem hiç kabil midir ki, Hâkim-i Bilhak, Rahîm-i Mutlak, insana öyle bir istidat verip, yer ile gökler ve dağlar tahammülünden çekindiği emanet-i kübrâyı tahammül edip, yani küçücük, cüz’î ölçüleriyle, san’atçıklarıyla Hâlıkının muhît sıfatlarını, küllî şuûnâtını, nihayetsiz tecelliyâtını ölçerek bilip; hem yerde en nazik, nazenin, nazdar, âciz, zayıf yaratıp, halbuki bütün yerin nebatî ve hayvanî olan mahlûkatına bir nevi tanzimat memuru yapıp, onların tarz-ı tesbihat ve ibadetlerine müdahale ettirip, kâinattaki icraat-ı İlâhiyeye küçücük mikyasta bir temsil gösterip Rububiyet-i Sübhâniyeyi fiilen ve kàlen kâinatta ilân ettirmek,
Hâkim-i Bilhak: hak ve adalet ile hükmeden, yargılayan Allah (bk. ḥ-k-m; ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Rahîm-i Mutlak: sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ) Rububiyet-i Sübhâniye: her türlü kusur ve noksandan yüce olan Allah’ın bütün varlık âlemini terbiye edip idaresi ve egemenliği altında tutması (bk. r-b-b; s-b-ḥ) abd: kul (bk. a-b-d) ahsen-i takvim: yaratılışın en güzel şekilde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n) bedbaht: talihsiz bekà: kalıcılık ve devamlılık (bk. b-ḳ-y) cami’: kapsamlı (bk. c-m-a) cüz’î: küçük (bk. c-z-e) dar-ı ebedî: sonsuzluk yurdu (bk. e-b-d) emanet-i kübrâ: en büyük emanet; başka varlıkların yüklenmekten çekindiği ve insanın yüklendiği İlâhî görevler, yükümlülükler (bk. e-m-n; k-b-r) fena: gelip geçicilik, yok oluş (bk. f-n-y) hakikat nazarında: gerçek açısından (bk. ḥ-ḳ-ḳ; n-ẓ-r) hakikat-i insaniye: insanın gerçek mahiyeti (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y) hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hayvanî: hayvansal (bk. ḥ-y-y) hazâin-i rahmet: rahmet hazineleri (bk. r-ḥ-m) hitâbât-ı Sübhâniye: her türlü kusur ve noksanlıktan yüce olan Allah’ın Kendi Zâtına has hitapları (bk. ḫ-ṭ-b; s-b-ḥ) icraat-ı İlâhiye: Allah’ın icraat ve faaliyeti (bk. e-l-h) istidat: beceriler, ruhsal özellikler, sevmek, konuşmak gibi (bk. a-d-d) kabil: mümkün, olabilir kàlen: sözle kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) mahiyet: özellik, esas, nitelik mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mazhar: ayna olma, yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) mazhariyet-i esmâ: Allah’ın isimlerinin yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r; s-m-v) mikyas: ölçek mizan: ölçü (bk. v-z-n) muhît: kapsamlı, herşeyi içine alan mu’cize-i kudret: Allah’ın kudret mu’cizesi (bk. a-c-z; ḳ-d-r) mâlik: sahip (bk. m-l-k) müdakkik: dikkatli bir şekilde inceleyen müstaid: istidat ve kabiliyet sahibi (bk. a-d-d) müteellim: elemli, acı duyan mütefekkir: tefekkür eden, düşünen (bk. f-k-r) müştak: iştiyaklı, arzulu, aşık müştemilât: içindekiler nazdar: nazlı nazenin: ince, nazik, duyarlı nebatî: bitkisel nevi: tür, çeşit nihayetsiz: sonsuz suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tahammül: yüklenme tanzimat: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tarz-ı tesbihat: tesbihat şekli, Allah’ı anma usulü (bk. s-b-ḥ) tecelliyat: yansımalar, görünümler (bk. c-l-y) tecellî: yansıma, görünme (bk. c-l-y) ulvî: yüce, yüksek ziyade: çok, fazla âciz: güçsüz (bk. a-c-z) âyine: ayna İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m) şuûnât: işler, filler ve tasarruflar (bk. ş-e-n) 1 Mayıs 2011: 16:30 #790325Anonim
meleklerine tercih edip hilâfet rütbesini verdiği halde; ona, bütün bu vazifelerinin gayesi ve neticesi ve semeresi olan saadet-i ebediyeyi vermesin? Onu bütün mahlûkatının en bedbaht, en biçare, en musibetzede, en dertmend, en zelil bir derekeye atıp, en mübarek, nuranî ve âlet-i tes’id bir hediye-i hikmeti olan aklı, o biçareye en meş’um ve zulmânî bir alet-i tâzip yapıp, hikmet-i mutlakasına büs bütün zıt ve merhamet-i mutlakasına külliyen münafi bir merhametsizlik etsin? Hâşâ ve kellâ!
Elhasıl: Nasıl hikâye-i temsiliyede bir zabitin cüzdanına ve defterine bakıp görmüştük ki: Hem rütbesi, hem vazifesi, hem maaşı, hem düstur-u hareketi, hem cihazatı bize gösterdi ki, o zabit, o muvakkat meydan için değil; belki müstekar bir memlekete gidecek de ona göre çalışıyor. Aynen onun gibi, insanın kalb cüzdanındaki letâif ve akıl defterindeki havas ve istidadındaki cihazat, tamamen ve müttefikan saadet-i ebediyeye müteveccih ve ona göre verilmiş ve ona göre teçhiz edilmiş olduğuna ehl-i tahkik ve keşif müttefiktirler. Ezcümle:
Meselâ, aklın bir hizmetkârı ve tasvircisi olan kuvve-i hayaliyeye denilse ki, “Sana bir milyon sene ömürle saltanat-ı dünya verilecek; fakat âhirde mutlaka hiç olacaksın.” Tevehhüm aldatmamak, nefis karışmamak şartıyla, “Oh” yerine “Ah” diyecek ve teessüf edecek. Demek, en büyük fâni, en küçük bir alet ve cihazat-ı insaniyeyi doyuramıyor.
İşte bu istidattandır ki, insanın ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârları ve ebedî saadetlerinin envâına yayılmış arzuları gösterir ki, bu insan ebed için halk edilmiş ve ebede gidecektir. Bu dünya ona bir misafirhanedir ve âhiretine bir intizar salonudur.
alet-i tâzip: azap verme aleti bedbaht: talihsiz biçare: çaresiz cihazat: donanım cihazat-ı insaniye: insana ait cihazlar, duygular cüzdan: kimlik dereke: aşağı seviye dertmend: dertli düstur-u hareket: hareket prensibi, tarzı ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) ebedî: sonsuz (bk. e-b-d) efkâr: fikirler, düşünceler (bk. f-k-r) ehl-i tahkik ve keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-ş-f) elhasıl: özetle, sonuç olarak emel: arzu, istek envâ: çeşitler, türler ezcümle: özetle fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) halk edilmek: yaratılmak (bk. ḫ-l-ḳ) havas: duyular hediye-i hikmet: hikmet hediyesi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i mutlaka: sınırsız hikmet; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ) hikâye-i temsiliye: kıyaslamalı benzetme şeklinde, analojik hikâye (bk. m-s̱-l) hilafet: yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde insana verilen görev (bk. ḫ-l-f) hizmetkâr: hizmetçi hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil ihata: kuşatma, içine alma intizar: bekleme istidat: beceriler, ruhsal özellikler, konuşma ve sevme gibi (bk. a-d-d) kuvve-i hayaliye: hayal duygusu (bk. ḫ-y-l) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) külliyen: bütünüyle (bk. k-l-l) letâif: lâtifeler, duygular (bk. l-ṭ-f) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) merhamet-i mutlaka: sınırsız merhamet (bk. r-ḥ-m; ṭ-l-ḳ) meş’um: kötü, uğursuz musibetzede: musibete uğrayan muvakkat: geçici mübarek: bereketli, uğurlu (bk. b-r-k) münafi: zıt, aykırı müstekar: yerleşmiş müteveccih: yönelmiş müttefik: birleşmiş müttefikan: birleşerek, fikir birliğiyle nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) nuranî: nurlu (bk. n-v-r) saadet: mutluluk saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) saltanat-ı dünya: dünya saltanatı (bk. s-l-ṭ) semere: meyve, netice tasvirci: resimleyici, suret verici (bk. ṣ-v-r) teessüf etmek: üzülmek tevehhüm: vehimlenme, kuruntuya kapılma teçhiz edilmek: cihazlanmak, donatılmak zabit: subay zelil: aşağı, alçak zulmânî: karanlıklı (bk. ẓ-l-m) âhirde: sonunda (bk. e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) âlet-i tes’id: mutluluğa ulaştırma aleti 2 Mayıs 2011: 12:57 #790344Anonim
ON İKİNCİ HAKİKAT
Bâb-ı Risalet ve’t-Tenzildir.
Bismillâhirrahmânirrahîm’in cilvesidir.Hiç mümkün müdür ki, bütün enbiya, mucizelerine istinad ederek sözünü teyid ettikleri ve bütün evliya, keşif ve kerametlerine istinad edip dâvâsını tasdik ettikleri ve bütün asfiya, tahkikatına istinad ederek hakkaniyetine şehadet ettikleri Resul-i Ekrem Sallâllahu Aleyhi ve Sellemin tahakkuk etmiş bin mucizâtının kuvvetine istinad edip bütün kuvvetiyle, hem kırk vech ile mucize olan Kur’ân-ı Hakîm binler âyât-ı kat’iyesine istinad ederek bütün kat’iyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını, sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhi vehimler, ne haddi var ki kapatabilsin?

Geçen Hakikatlerden anlaşıldı ki, haşir meselesi öyle râsih bir hakikattir ki, küre-i arzı yerinden kaldıracak, kırıp atacak bir kuvvet o hakikati sarsamaz. Zira, o hakikati Cenâb-ı Hak bütün esmâ ve sıfâtının iktizasıyla tesbit ediyor. Ve Resul-i Ekremi bütün mucizat ve berâhiniyle tasdik ediyor. Ve Kur’ân-ı Hakîm bütün hakaik ve âyâtıyla onu ispat ediyor. Ve şu kâinat bütün âyât-ı tekvîniye ve şuûnât-ı hakîmânesiyle şehadet ediyor. Acaba hiç mümkün müdür ki, haşir meselesinde Vâcibü’l-Vücud ile bütün mevcudat-kâfirler müstesna olarak-ittifak etmiş olsun; kıl kadar kuvveti olmayan şüpheler, şeytanî vesveseler, o dağ gibi hakikat-i râsiha-i âliyeyi sarssın, yerinden kaldırsın? Hâşâ ve kellâ!
Sakın zannetme, delâil-i haşriye bahsettiğimiz On İki Hakikate münhasırdır.
Bismillâhirrahmânirrahîm: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla (bk. s-m-v; r-h-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Sallâllahu Aleyhi ve Sellem: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah (bk. v-c-b; v-c-d) asfiya: Hz. Peygamberin çizgisinde yaşayan ilim ve takvâ sahibi büyük zatlar (bk. ṣ-f-y) berâhin: deliller bâb: kapı cilve: yansıma, görüntü (bk. c-l-y) delâil-i haşriye: haşre ait deliller (bk. ḥ-ş-r) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) esma: isimler (bk. s-m-v) evliya: veliler, Allah dostları (bk. v-l-y) hakaik: hakikatler, gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i râsiha-i âliye: yüce ve sağlam gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakkaniyet: doğruluk (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hâşâ ve kellâ: asla ve asla, kesinlikle öyle değil iktiza: gerektirme istinad: dayanma (bk. s-n-d) ittifak etmek: birleşmek kat’iyet: kesinlik keramet: Allah’ın bir ikramı olarak, Onun sevgili kullarında görülen olağanüstü hal ve hareketler (bk. k-r-m) keşif: mânevî âlemlerde bazı olayları ve hakikatleri kalp gözüyle görme (bk. k-ş-f) kâfir: inanmayan, inkâr eden (bk. k-f-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) küre-i arz: yerküre, dünya küşad etmek: açmak mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) mu’cize: bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mu’cizât: mu’cizeler (bk. a-c-z) münhasır: sınırlı müstesna: dışında risalet ve’t-tenzil: peygamberlik ve Cenâb-ı Allah’ın peygamberlere vahiy yoluyla kitaplar indirmesi (bk. r-s-l; n-z-l) râsih: sağlam tahakkuk: gerçekleşme (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tahkikat: araştırmalar (bk. ḥ-ḳ-ḳ) tasdik: doğrulama, onaylama (bk. ṣ-d-ḳ) tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek teyid: destekleme vecih: yön vehim: kuruntu, zan vesvese: şüphe, kuruntu vâhi: zayıf, önemsiz âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyât: âyetler, deliller âyât-ı kat’iye: kesin âyetler âyât-ı tekvîniye: yaratılışa ait deliller, bütün varlıklar (bk. k-v-n) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) şuûnât-ı hakîmâne: hikmetli bir şekilde yapılan işler (bk. ş-e-n; ḥ-k-m) 2 Mayıs 2011: 12:58 #790345Anonim
Hayır, belki yalnız Kur’ân-ı Hakîm, geçen şu On İki Hakikatleri bize ders verdiği gibi, daha binler vücuha işaret edip, herbir vecih kavî bir emaredir ki, Hâlıkımız bizi bu dar-ı fâniden bir dar-ı bâkiye nakledecektir.
Hem sakın zannetme ki, haşri iktiza eden esmâ-i İlâhiye, bahsettiğimiz gibi yalnız Hakîm, Kerîm, Rahîm, Âdil, Hafîz isimlerine münhasırdır. Hayır, belki kâinatın tedbirinde tecellî eden bütün esmâ-i İlâhiye âhireti iktiza eder, belki istilzam eder.
Hem zannetme ki, haşre delâlet eden kâinatın âyât-ı tekvîniyesi şu geçen bahsettiğimize münhasırdır. Hayır, belki ekser mevcudatta sağa sola açılır perdeler gibi vecih ve keyfiyetleri vardır ki, bir vechi Sânie şehadet ettiği gibi, diğer vechi de haşre işaret eder. Meselâ, insanın ahsen-i takvimdeki hüsn-ü masnuiyeti Sânii gösterdiği gibi, o ahsen-i takvimdeki kabiliyet-i camiasıyla kısa bir zamanda zevâl bulması, haşri gösterir. Bazı kere bir vech ile iki nazarla bakılsa, hem Sânii, hem haşri gösterir. Meselâ, ekser eşyada görünen hikmetin tanzimi, inâyetin tezyini, adaletin tevzini ve rahmetin taltifi, nasıl ki mahiyetlerine bakılsa bir Sâni-i Hakîm, Kerîm, Âdil, Rahîmin dest-i kudretinden çıktığını gösterirler. Onun gibi, bunların kuvveti ve hadsizlikleriyle beraber şunların mazharları olan şu fâni mevcudatın ehemmiyetsiz ve az yaşamasına bakılsa, âhiret görünür.
Demek ki, herşey lisan-ı hâl ile “Âmentü billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhir” okuyor ve okutturuyor.
Hafîz: herşeyi koruyup saklayan ve yarattıklarını esirgeyip gözeten Allah (bk. ḥ-f-ẓ) Hakîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah (bk. k-r-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Allah (bk. r-ḥ-m) Sâni: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) ahsen-i takvim: yaratılışın en güzel şekilde ve tam kıvamında olması (bk. ḥ-s-n) dar-ı bâki: devamlı ve kalıcı yer, âhiret (bk. b-ḳ-y) dar-ı fâni: gelip geçici yer, dünya (bk. f-n-y) delâlet: delil olma, işaret etme dest-i kudret: kudret eli (bk. ḳ-d-r) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) emaret: belirti, işaret esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) eşya: varlıklar fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) hadsiz: sonsuz haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hüsn-ü masnuiyet: sanatındaki güzellik (bk. ḥ-s-n; ṣ-n-a) iktiza: gerektirme inayet: ikram, lütuf; bütün yararların, hikmetlerin ve faydaların kaynağı olan düzenlilik (bk. a-n-y) istilzam: gerektirme kabiliyet-i camia: çok kapsamlı kabiliyet (bk. a-d-d; c-m-a) kavî: kuvvetli keyfiyet: durum, nitelik kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan-ı hâl: hal ve beden dili mahiyet: esas, nitelik, öz mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) münhasır: sınırlı nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) taltif: lütuf ve iyilikte bulunma (bk. l-ṭ-f) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tecellî: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) tedbir: idare (bk. d-b-r) tevzin: ölçülü yapma, dengeleme (bk. v-z-n) tezyin: süsleme (bk. z-y-n) vecih: yön vücuh: vecihler, yönler zevâl bulma: geçip gitme, yok olma (bk. z-v-l) Âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah (bk. a-d-l) Âmentü billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhir: “Allah’a ve âhiret gününe iman ettim” (bk. e-m-n; e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) âyât-ı tekvîniye: yaratılışa ait deliller, bütün varlıklar (bk. k-v-n) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d) 2 Mayıs 2011: 13:01 #790346Anonim
HâtimeGEÇEN ON İKİ HAKİKAT, birbirini teyid eder, birbirini tekmil eder, birbirine kuvvet verir. Bütün onlar birden ittihad ederek neticeyi gösterir. Hangi vehmin haddi var, şu demir gibi, belki elmas gibi on iki muhkem surları delip geçebilsin, ta hısn-ı hasinde olan haşr-i imanîyi sarssın?
1 مَا خَلْقُكُمْ وَلاَ بَعْثُكُمْ اِلاَّ كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍâyet-i kerîmesi ifade ediyor ki, bütün insanların halk olunması ve haşredilmesi, kudret-i İlâhiyeye nisbeten birtek insanın halkı ve haşri gibi âsândır.Evet, öyledir. Nokta namında bir risalede, haşir bahsinde şu âyetin ifade ettiği hakikati tafsilen yazmışım. Burada yalnız bir kısım temsilâtıyla hülâsasına bir işaret edeceğiz. Eğer istersen o Nokta’ya müracaat et.
2Mesela,
3 وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى temsilde kusur yok, nasıl ki, nuraniyet sırrıyla, güneşin cilvesi kendi ihtiyarıyla olsa da bir zerreye suhuletle verdiği cilveyi, aynı suhuletle hadsiz şeffâfâta da verir.Hem şeffâfiyet sırrıyla, bir zerre-i şeffâfenin küçük gözbebeği, güneşin aksini almasında, denizin geniş yüzüne müsavidir.
Hem intizam sırrıyla, bir çocuk parmağıyla gemi suretindeki oyuncağını çevirdiği gibi, kocaman bir diritnotu da çevirir.
[NOT]Dipnot-1 “Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de, tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir.” Lokman Sûresi, 31:28.
Dipnot-2 Nokta Risalesi, Mesnevî-i Nuriye’nin sonunda yer almaktadır. Ancak Üstad Hazretlerinin bu risale hakkında şöyle bir notu vardır: “Nokta’nın İkinci Kısmı haşir, melâike ve bekà-i rûha ait olduğundan bu hakikatleri Yirmi Dokuzuncu Söz ve Onuncu Söz gâyet parlak bir surette izah ettiğinden onlara havale edilerek buraya dercedilmedi. Üçüncü kısım ise, on dört dersten ibaret Nurun İlk Kapısı nâmıyla ayrıca neşredildi.”
Dipnot-3 “En yüce sıfatlar Allah’ındır.” Nahl Sûresi, 16:60.[/NOT]
akis: yansıma bekà-i ruh: ruhun devamlılığı (bk. b-ḳ-y; r-v-ḥ) cilve: yansıma (bk. c-l-y) dercetmek: yerleştirmek diritnot: büyük harp gemisi hadsiz: sayısız hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk: yaratma (bk. ḫ-l-ḳ) haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) haşr-i imanî: haşre iman (bk. ḥ-ş-r; e-m-n) hâtime: sonuç, son bölüm hülâsa: özet hısn-ı hasin: çok sağlam kale ihtiyar: dileme, istek, irade (bk. ḫ-y-r) intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) ittihad: birlik, birleşme izah: açıklama kudret-i İlâhiye: Allah’ın güç ve kuvveti (bk. ḳ-d-r; e-l-h) melâike: melekler (bk. m-l-k) muhkem: sağlam (bk. ḥ-k-m) müsavi: eşit, denk nam: ad neşretmek: yayınlamak nisbeten: kıyasla (bk. n-s-b) nuraniyet: nurlu oluş, parlaklık (bk. n-v-r) risale: küçük çaplı kitap (bk. r-s-l) suhulet: kolaylık suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tafsilen: ayrıntılı olarak tekmil: tamamlama (bk. k-m-l) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) temsilât: temsiller (bk. m-s̱-l) teyid: destekleme vehim: kuruntu zerre: atom, en küçük madde parçası zerre-i şeffâfe: saydam zerre, atom âsân: kolay şeffâfiyet: saydamlık şeffâfât: saydam şeyler 2 Mayıs 2011: 13:03 #790347Anonim
Hem imtisal sırrıyla, bir kumandan birtek neferi bir arş emriyle tahrik ettiği gibi, bir koca orduyu da aynı kelime ile tahrik eder.
Hem muvazene sırrıyla, cevv-i fezada bir terazi—ki, öyle hakikî, hassas ve o derece büyük farz edelim ki, iki ceviz terazinin iki gözüne konulsa hisseder; ve iki güneşi de istiab edip tartar—o iki kefesinde bulunan iki cevizi birini semâvâta, birini yere indiren aynı kuvvetle, iki şems bulunsa birini Arşa, diğerini ferşe kaldırır, indirir.
Madem şu âdi, nâkıs, fâni mümkinatta nuraniyet ve şeffâfiyet ve intizam ve imtisal ve muvazene sırlarıyla en büyük şey en küçük şeye müsavi olur. Hadsiz, hesapsız şeyler birtek şeye müsavi görünür. Elbette, Kadîr-i Mutlakın zâtî ve nihayetsiz ve gayet kemâlde olan kudretinin nuranî tecelliyâtı ve melekûtiyet-i eşyanın şeffâfiyeti ve hikmet ve kaderin intizâmâtı ve eşyanın evâmir-i tekvîniyesine kemâl-i imtisali ve mümkinatın vücut ve ademinin müsavatından ibaret olan imkânındaki muvazenesi sırlarıyla, az çok, büyük küçük Ona müsavi olduğu gibi, bütün insanları birtek insan gibi bir sayha ile haşre getirebilir.
Hem birşeyin kuvvet ve zaafça meratibi, o şeyin içine zıddının müdahalesidir. Meselâ hararetin derecatı, soğuğun müdahalesidir. Güzelliğin meratibi, çirkinliğin müdahalesidir. Ziyanın tabakatı, karanlığın müdahalesidir. Fakat birşey zâtî olsa, ârızî olmazsa, onun zıddı ona müdahale edemez. Çünkü cem-i zıddeyn lâzım gelir. Bu ise muhaldir. Demek, asıl, zâtî olan birşeyde meratip yoktur.
Madem Kadîr-i Mutlakın kudreti zâtîdir, mümkinat gibi ârızî değildir ve kemâl-i mutlaktadır. Onun zıddı olan acz ise, muhaldir ki tedahül etsin. Demek, bir baharı halk etmek, Zât-ı Zülcelâline bir çiçek kadar ehvendir. Eğer esbaba isnad edilse, bir çiçek bir bahar kadar ağır olur. Hem bütün insanları ihyâ edip haşretmek, bir nefsin ihyâsı gibi kolaydır.
Arş: göğün en yüksek katı (bk. a-r-ş) Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r; ṭ-l-ḳ) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l) acz: güçsüzlük (bk. a-c-z) adem: yokluk arş: haydi! cem-i zıddeyn: iki zıddın bir arada olması (bk. c-m-a) cevv-i feza: uzay boşluğu derecat: dereceler ehven: kolay esbab: sebepler (bk. s-b-b) evâmir-i tekvîniye: yaratılışa ait emirler (bk. k-v-n) farz etmek: varsaymak ferş: yer fâni: geçici, ölümlü (bk. f-n-y) hadsiz: sayısız hakiki: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hararet: sıcaklık haşir: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) imkân: mümkün olma, olabilirlik (bk. m-k-n) imtisal: uyma, tabi olma intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) intizâmât: düzenlilikler (bk. n-ẓ-m) isnad: dayandırma (bk. s-n-d) istiab: içine alma, kaplama kader: Allah’ın meydana gelecek şeyleri olmadan önce takdir edip planlaması (bk. ḳ-d-r) kemâl: mükemmellik (bk. k-m-l) kemâl-i imtisal: tam ve mükemmel bir şekilde emre uyma (bk. k-m-l) kemâl-i mutlak: her yönüyle ve kesin mükemmellik (bk. k-m-l; ṭ-l-ḳ) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) melekûtiyet-i eşya: eşyanın iç yüzü, esas mahiyeti (bk. m-l-k) meratib: mertebeler, dereceler muhal: imkansız muvazene: denge (bk. v-z-n) müdahale: karışma mümkinat: olması imkan dahilinde olan, varlığı Allah’ın var etmesine bağlı olan şeyler (bk. m-k-n) müsavat: eşitlik müsavi: eşit, denk nefer: asker, er nefis: ferd, kişi (bk. n-f-s) nihayetsiz: sonsuz nuraniyet: nurlu oluş, parlaklık (bk. n-v-r) nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) nâkıs: eksik sayha: ses, sesleniş semâvât: gökler (bk. s-m-v) tabakat: tabakalar tahrik: harekete geçirme tecelliyât: tecelliler, yansımalar (bk. c-l-y) tedahül etmek: iç içe olmak vücut: varlık (bk. v-c-d) zaaf: zayıflık ziya: ışık zâtî: kendisinden olan âdi: basit, sıradan ârızî: kendisinden olmayan, ilinti şeffâfiyet: şeffaflık, saydam olma şems: güneş 2 Mayıs 2011: 13:06 #790348Anonim
Mesele-i haşrin başından buraya kadar olan temsil suretlerine ve hakikatlerine dair olan beyanatımız, Kur’ân-ı Hakîmin feyzindendir. Nefsi teslime, kalbi kabule ihzardan ibarettir. Asıl söz ise Kur’ân’ındır. Zira söz odur ve söz onundur.
1 Dinleyelim:
فَلِلّٰهِ الْحُجَّةُ الْباَلِغَةُ
2 فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
3
قَالَ مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَهِىَ رَمِيمٌ قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِۤى اَنْشَاَهَاۤ اَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
4 يَاۤ اَيُّهاَ النَّاسُ اتَّقوُا رَبَّكُمْ اِنَّ زَلْزَلَةَ السَّاعَةِ شَىْءٌ عَظِيمٌ يَوْمَ تَرَوْنَهَا تَذْهَلُ كُلُّ مُرْضِعَةٍ عَمَّاۤ اَرْضَعَتْ وَتَضَعُ كُلُّ ذَاتِ حَمْلٍ حَمْلَهَا وَتَرَى النَّاسَ سُكاَرٰى وَمَا هُمْ بِسُكاَرٰى وَلٰكِنَّ عَذَابَ اللهِ شَدِيدٌ
5
اَللهُ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لاَ رَيْبَ فِيهِ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللهِ حَدِيثاً
6 اِنَّ اْلاَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِى جَحِيمٍ
7
اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهاَ وَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَا وَقاَلَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَا يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْباَرَهَا بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتاَتاً
[NOT]Dipnot-1 bk. Nisâ Sûresi, 4:87, 122; Müslim, Cum’a 43, 44; Nesâî, Salâtü’l-Iydeyn 22; İbni Mâce, Mukaddime 7; Müsned 3:310, 371.
Dipnot-2 “Tam ve kesin delil Allah’ındır.” En’âm Sûresi, 6:149.
Dipnot-3 “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor. Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir. O herşeye hakkıyla kadirdir.” Rum Sûresi, 30:50.
Dipnot-4 “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ dedi. Sen de ki: ‘Onu ilk önce kim yaratmışsa tekrar O diriltecek. O herşeyin yaratılışını hakkıyla bilendir.” Yâsin Sûresi, 36:78-79.
Dipnot-5 “Ey insanlar, Rabbinizden korkun. Kıyamet gününün zelzelesi, muhakkak ki pek büyük birşeydir. Onu gördüğünüz gün, herbir emzikli kadın emzirdiğini unutur, herbir hamile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş görürsün, halbuki onlar sarhoş değillerdir; lâkin Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” Hac Sûresi, 22:1-2.
Dipnot-6 “Allah Teâlâ ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. And olsun ki, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde O sizi kabirlerinizden toplayıp diriltecektir. Allah’tan daha doğru sözlü kim var?” Nisâ Sûresi, 4:87.
Dipnot-7 “İhlâs ile kulluk edenler, nimetlerle dolu Cennet içindedir. Günaha dalan kâfirler ise Cehennem ateşindedir.” İnfitar Sûresi, 82:13-14.[/NOT]
Kur’ân-ı Hakim: içinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) feyz: ilham, bereket (bk. f-y-ḍ) hakikat: gerçek mahiyet, asıl, esas (bk. ḥ-ḳ-ḳ) ihzar: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r) mesele-i haşr: haşir konusu (bk. ḥ-ş-r) nefis: insanı maddî zevk ve isteklere sevk eden kuvvet (bk. n-f-s) suret: şekil (bk. ṣ-v-r) temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l) 2 Mayıs 2011: 13:09 #790349Anonim
لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْ فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرّاً يَرَهُ
1
اَلْقَارِعَةُ مَا الْقاَرِعَةُ وَمَاۤ اَدْرٰيكَ مَا الْقَارِعَةُ يَوْمَ يَكوُنُ النَّاسُ كَالْفَرَاشِ الْمَبْثوُثِ وَتَكوُنُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِ الْمَنْفوُشِ فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَازِينُهُ فَهُوَ فِى عِيشَةٍ رَاضِيَةٍ وَاَمَّا مَنْ خَفَّتْ مَوَازِينُهُ فَاُمُّهُ هَاوِيَةٌ وَمَاۤ اَدْرٰيكَ مَاهِيَهْ نَارٌ حَامِيَةٌ
2 وَ ِللهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَمَا اَمْرُ السَّاعَـةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
3
Daha bunlar gibi âyât-ı beyyinât-ı Kur’âniyeyi dinleyip, “Âmennâ ve saddaknâ” diyelim.
اٰمَنْتُ بِاللهِ وَمَلٰۤئِكَتِهِ وَكُتُبِهِ وَرُسُلِهِ وَالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ وَبِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ مِنَ اللهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ وَاَنَّ الْجَنَّةَ حَقٌّ وَالنَّارَ حَقٌّ وَاَنَّ الشَّفَاعَةَ حَقٌّ وَاَنَّ مُنْكَراً وَنَكِيراً حَقٌّ وَاَنَّ اللهَ يَبْعَثُ مَنْ فِى الْقُبوُرِ اَشْهَدُ اَنْ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ اللهُ وَاَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّداً رَسُولُ اللهِ اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰۤى اَلْطَفِ وَاَشْرَفِ وَاَكْمَلِ وَاَجْمَلِ ثَمَرَاتِ طُوبَاۤءِ رَحْمَتِكَ الَّذِى اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَوَسِيلَةً لِوُصُولِنَا اِلٰۤى اَزْيَنِ وَاَحْسَنِ وَاَجْلٰى وَاَعْلٰى ثَمَرَاتِ تِلْكَ الطُّوبَاۤءِ الْمُتَدَلِّيَةِ عَلٰى دَارِ[NOT]Dipnot-1 “Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. Ve insan ‘Ne oluyor buna?’ der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir. O gün insanlar yaptıklarının karşılığını görmek için hesap yerinden bölük bölük dönerler. Kim zerre kadar bir iyilik yaparsa onun mükâfatını görür. Kim zerre kadar bir kötülük yaparsa onun cezasını görür.” Zilzâl Sûresi, 99:1-8.
Dipnot-2 “Çarpacak olan felâket. Nedir o çarpacak olan felâket? O çarpacak felâketin ne olduğunu bilir misin? O gün insanlar ateşe çarpıp yere serilmiş pervanelere döner. Dağlar ise atılmış rengârenk yün gibi olur. Mizanı ağır gelen, hoşnut olacağı bir yaşayış içindedir. Mizanı hafif gelenin sığınacağı yer de hâviyedir. Hâviyenin ne olduğunu bilir misin? O kızgın bir ateştir.” Karia Sûresi, 101:1-11.
Dipnot-3 “Göklerin ve yerin gizliliklerini bilmek Allah’a mahsustur. Kıyametin gerçekleşmesi ise, göz açıp kapayıncaya kadar, yahut ondan da yakındır. Şüphesiz ki Allah’ın kudreti herşeye yeter.” Nahl Sûresi, 16:77.[/NOT]
âmennâ ve saddaknâ: “İnandık ve tasdik ettik” (bk. e-m-n; ṣ-d-ḳ) âyât-ı beyyinât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın ap açık âyetleri (bk. b-y-n) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.