- Bu konu 82 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
22 Kasım 2011: 20:16 #800144
Anonim
insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini tarif ediyor.
Meselâ, tıp fenninden sual olsa, “Bu kâinat nedir?” Elbette diyecek ki: “Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahane-i kübrâdır. İçinde herbir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.”
Fenn-i kimyadan sorulsa, “Bu küre-i arz nedir?” Diyecek: “Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir.”
Fenn-i makine diyecek: “Hiçbir kusuru olmayan, gayet mükemmel bir fabrikadır.”
Fenn-i ziraat diyecek: “Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.”
Fenn-i ticaret diyecek: “Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san’atlı bir dükkândır.”
Fenn-i iaşe diyecek: “Gayet muntazam, bütün erzâkın envâını câmi bir ambardır.”
Fenn-i rızık diyecek: “Yüz binler leziz taamlar beraber, kemâl-i intizamla içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbânî ve bir kazan-ı Rahmânîdir.”
Fenn-i askeriye diyecek ki: “Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dört yüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde, ayrı ayrı erzakları, ayrı ayrı libasları, silâhları, ayrı ayrı talimatları, terhisatları, kemâl-i intizamla, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, birtek Kumandan-ı Âzamın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle, gayet muntazam yapılıp idare ediliyor.”
Ve fenn-i elektrikten sorulsa, “Bu âlem nedir?” Elbette diyecek:
Bu muhteşem saray-ı kâinatın damı, gayet intizamlı, mizanlı, hadsiz elektrik lâmbalarıyla tezyin edilmiştir. Fakat o kadar harika bir intizam ve mizanladır ki, başta güneş olarak, küre-i arzdan bin defa büyük o semâvî lâmbalar, mütemadiyen
[TABLE]
[TR]
[TD]Hakem: herbir şey nasıl olacaksa o şeyin keyfiyeti hakkında genel hüküm veren küllî hüküm sahibi Allah [/TD]
[TD]Kumandan-ı Âzam: en büyük komutan, Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ambar: zahire ve kuru gıdaları koymaya yarayan büyük depo[/TD]
[TD]arz: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma [/TD]
[TD]câmi: içine alan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dam: tavan[/TD]
[TD]eczahane-i kübrâ: büyük eczane [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: türler[/TD]
[TD]erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fen: bilim[/TD]
[TD]fenn-i askeriye: askerlik bilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenn-i elektrik: elektrik bilimi[/TD]
[TD]fenn-i iaşe: geçim bilimi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenn-i kimya: kimya bilimi[/TD]
[TD]fenn-i makine: makine bilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenn-i rızık: yiyecek ve içecek bilimi, aşçılık[/TD]
[TD]fenn-i ticaret: ticaret bilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fenn-i ziraat: tarım bilimi[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hubub: tohum [/TD]
[TD]ihzar etmek: hazırlamak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: disiplin, düzen [/TD]
[TD]intizamlı: düzenli, tertipli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istif etmek: düzgünce yerleştirmek[/TD]
[TD]kazan-ı Rahmânî: Rahmanî kazan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen [/TD]
[TD]keşif: gizli birşeyi açığa çıkarma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kimyahane: kimya deneylerinin yapıldığı laboratuvar [/TD]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]libas: elbise[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahsuldar: verimli[/TD]
[TD]matbah-ı Rabbânî: Rabbanî mutfak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]merhamet: acıma, şefkat [/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizanlı: ölçülü [/TD]
[TD]muhtelif: çeşitli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhteşem: görkemli[/TD]
[TD]muntazam: düzenli, tertipli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nevi: çeşit[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ordugâh: ordunun konakladığı yer[/TD]
[TD]saray-ı kâinat: kâinat sarayı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: gökyüzünde olan [/TD]
[TD]taam: yemek, yiyecek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taht-ı silâh: silâh altı, askerlik görevine alınma[/TD]
[TD]talimat: eğitimler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhisat: görevin sona ermesi[/TD]
[TD]tezyin etmek: süslemek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tıp fenni: tıp bilimi[/TD]
[TD]vasıtasıyla: aracılığıyla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer[/TD]
[TD]âlem: dünya, evren [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuur-u insanî: insandaki bilinç [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Kasım 2011: 20:18 #800145Anonim
yandıkları halde muvazenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu halde, vâridatları ve gazyağları ve madde-i iştialleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak muvazenesi bozulmuyor? Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa söner. Kozmoğrafyaca, küre-i arzdan bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan güneşi HAŞİYE-1 kömürsüz, yağsız yandıran, söndürmeyen Hakîm-i Zülcelâlin hikmetine, kudretine bak, “Sübhânallah” de. Güneşin müddet-i ömründe geçen dakikaların âşirâtı adedince “Mâşaallah, bârekâllah, lâ ilâhe illâ Hû” söyle.
Demek bu semâvî lâmbalarda gayet harika bir intizam var. Ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pek çok kütle-i nâriyelerin ve gayet çok kanâdil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir Cehennemdir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezî fabrikası daimî bir Cennettir ki, onlara nur ve ışık veriyor; ism-i Hakem ve Hakîmin cilve-i âzamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor.
Ve hâkezâ, bunlara kıyasen, yüzer fennin herbirisinin kat’î şehadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde, hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir. Ve o harika ve ihatalı hikmetle mecmu-u kâinata verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir çekirdekte, küçük bir mikyasta derc etmiştir. Ve malûm ve bedihîdir ki, intizamla gayeleri ve hikmetleri ve faydaları takip etmek, ihtiyar ile, irade ile, kast ile, meşiet ile olabilir, başka olamaz. İhtiyarsız,
[NOT]Haşiye-1 Acaba dünya sarayını ısındıran güneş sobasına veyahut lâmbasına ne kadar odun ve kömür ve gazyağı lâzım olduğu hesap edilsin. Hergün yanması için—kozmoğrafyanın sözüne bakılsa—bir milyon küre-i arz kadar odun yığınları ve binler denizler kadar gazyağı gerektir. Şimdi düşün: Onu odunsuz, gazsız, daimî ışıklandıran Kadîr-i Zülcelâlin haşmetine, hikmetine, kudretine, güneşin zerreleri adedince “Sübhânallah, mâşaallah, bârekâllah” de.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Hakîm: herşeyi hikmetle belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah
[/TD]
[TD]Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kadîr-Zülcelâl: sonsuz büyüklük, haşmet ve kudret sahibi olan Allah [/TD]
[TD]bedihî: açık, aşikâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bârekâllah: Allah hayırlı ve bereketli kılmış [/TD]
[TD]cilve-i âzam: en büyük yansıma, görünme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[TD]derc etmek: yerleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hararet: ısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşiye: dipnot[/TD]
[TD]haşmet: görkem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması [/TD]
[TD]hâkezâ: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihatalı: kapsamlı[/TD]
[TD]ihtiyar: dileme, seçim gücü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: tertip, düzen [/TD]
[TD]intizam-ı ekmel: çok mükemmel düzen, tertip [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade: dileme, tercih, seçme gücü [/TD]
[TD]ism-i Hakem: herbir şey nasıl olacaksa, o şeyin keyfiyeti hakkında Cenâb-ı Hakkın küllî hükme sahip olduğunu bildiren ismi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanâdil-i nuriye: ışık veren kandiller [/TD]
[TD]kast: amaç, hedef [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kozmoğrafya: astronomi, gök bilimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç, iktidar [/TD]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]kütle-i nâriye: yanan ve ışık veren gök cismi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyasen: kıyaslayarak[/TD]
[TD]lâ ilâhe illâ Hû: Allah’tan başka ilâh yoktur [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]madde-i iştial: yakıt[/TD]
[TD]malûm: bilinen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maslahat: fayda, gaye [/TD]
[TD]mecmu-u kâinat: kâinatın tamamı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşiet: dilek, arzu[/TD]
[TD]mikyas: ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli [/TD]
[TD]muvazene: denge [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâşallah: “Allah’ın istediği olur” anlamında hayret ve memnunluk ifade etmek için kullanılır[/TD]
[TD]müddet-i ömür: yaşam süresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]sarfiyat: harcamalar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semâvî: gökyüzünde olan [/TD]
[TD]sübhanallah: “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezyin etmek: süslemek [/TD]
[TD]vâridat: gelirler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zîhayat: canlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âşirât: dakikanın sâniye, sâlise gibi on birim küçüğü olan zaman dilimleri [/TD]
[TD]şehadet: şahid olma, tanıklık etme [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Kasım 2011: 20:20 #800146Anonim
iradesiz, kastsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz.
Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtârı, bir Sâni-i Hakîmi bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acip bir cehalet ve divanelik olduğu tarif edilmez. Evet, dünyada en ziyade hayret edilecek birşey varsa, o da bu inkârdır. Çünkü kâinatın mevcudatındaki hadsiz intizâmât ve hikmetleriyle vücut ve vahdetine şahitler bulunduğu halde Onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en kör cahil de anlar. Hattâ, diyebilirim ki, ehl-i küfrün içinde, kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestâîler, en akıllılarıdır. Çünkü, kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah’a ve Hâlıkına inanmamak kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler, “Hiçbir şey yok” diyerek, akıldan istifa ederek, akıl perdesi altında sair münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup bir derece akla yanaştılar.
DÖRDÜNCÜ NOKTA
Onuncu Sözde işaret edildiği gibi, bir Sâni-i Hakîm ve gayet hikmetli bir usta, bir sarayın herbir taşında yüzer hikmeti hassasiyetle takip etse, sonra o saraya dam yapmayıp, boşu boşuna harap olmasıyla, takip ettiği hadsiz hikmetleri zayi etmesini hiçbir zîşuur kabul etmediği ve bir Hakîm-i Mutlak, kemâl-i hikmetinden, bir dirhem kadar bir çekirdekten yüzer batman faydaları, gayeleri, hikmetleri dikkatle takip ettiği halde, dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar birtek fayda, birtek küçük gaye, birtek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masarıfını yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıt ve muhalif olarak, müsrifâne bir sefahet irtikâp etmesi hiçbir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de, bu kâinat sarayının herbir mevcudatına yüzer hikmet takan ve yüzer vazife ile teçhiz
[TABLE]
[TR]
[TD]Fâil-i Muhtâr: kendi iradesiyle faaliyette bulunan, istediğini yapan Allah [/TD]
[TD]Hakîm-i Mutlak: sınırsız hikmet sahibi, herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah [/TD]
[TD]Sofestâî: kâinatın Yaratıcısını kabul etmemek için herşeyi, hattâ kendini dahi inkâr eden bir felsefî ekole bağlı kimse[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah [/TD]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ahmak: akılsız[/TD]
[TD]batman: yaklaşık 8 kg ağırlığında bir ağırlık ölçüsü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cehalet: cahillik[/TD]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi[/TD]
[TD]divanelik: akılsızlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler [/TD]
[TD]esbab: sebepler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]harap olmak: yıkılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye; herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratılması [/TD]
[TD]hikmetli: ilim ve yüksek bilgi sahibi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyarsız: irade ve tercih kabiliyeti olmayan [/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkâr etmek: kabul etmemek, yok olduğunu iddia etmek [/TD]
[TD]intizâmât: intizamlar, düzenlilikler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iradesiz: tercih ve dileme özelliği olmayan [/TD]
[TD]irtikâp etmek: yapmak, işlemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istifa etmek: terk etmek, bırakmak[/TD]
[TD]kabil: mümkün, olabilir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kastsız: amaçsız [/TD]
[TD]kemâl-i hikmet: eksiksiz, tam ve mükemmel bir hikmet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]masarıf: masraflar, harcamalar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[TD]muhalif: aykırı, zıt [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdahale: karışma[/TD]
[TD]münkir: Allah’a inanmayan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müsrifâne: israf edercesine [/TD]
[TD]sair: diğer, başka[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefahet: zevk ve eğlenceye düşkünlük[/TD]
[TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teçhiz etmek: donatmak[/TD]
[TD]vahdet: tek olma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut: varlık [/TD]
[TD]zayi etmek: kaybetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi, bilinçli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şahit: tanık [/TD]
[TD]şuursuz: bilinçsiz [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Kasım 2011: 20:22 #800147Anonim
eden, hattâ herbir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazifeler veren bir Sâni-i Hakîm, kıyameti getirmemekle ve haşri yapmamakla, bütün had ve hesaba gelmeyen hikmetleri ve nihayetsiz vazifeleri mânâsız, abes, boş, faydasız zayi etmesi, o Kadîr-i Mutlakın kemâl-i kudretine acz-i mutlak verdiği gibi, o Hakîm-i Mutlakın kemâl-i hikmetine hadsiz abesiyet ve faydasızlığı ve o Rahîm-i Mutlakın cemâl-i rahmetine nihayetsiz çirkinliği ve o Âdil-i Mutlakın kemâl-i adaletine nihayetsiz zulmü vermek demektir. Adeta, kâinatta herkese görünen hikmet, rahmet, adaleti inkâr etmektir. Bu ise en acip bir muhaldir ki, hadsiz bâtıl şeyler, içinde bulunur.
Ehl-i dalâlet gelsin, baksın: Gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalâletinde ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların, akreplerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete iman ise, Cennet gibi güzel ve nuranî bir yol olduğunu bilsin, imana girsin.
BEŞİNCİ NOKTA
İki Meseledir.
BİRİNCİ MESELE: Sâni-i Zülcelâl, ism-i Hakîmin muktezasıyla, herşeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faydalı şekli ehemmiyetle takip ettiği gösteriyor ki, israf, abesiyet, faydasızlık, fıtratta yoktur. İsraf ise, ism-i Hakîmin zıddı olduğu gibi, iktisat onun lâzımıdır ve düstur-u esasıdır.Ey iktisatsız, israflı insan! Bütün kâinatın en esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilâf-ı hakikat hareket ettiğini bil;
1كُلُوا وَاشْرَبوُا وَلاَ تُسْرِفُوا âyeti ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla.
[NOT]Dipnot-1 “Yiyin, için, fakat israf etmeyin.” A’râf Sûresi, 7:31.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Hakîm-i Mutlak: herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan sınırsız hikmet sahibi Allah [/TD]
[TD]Kadîr-i Mutlak: herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kuvvet sahibi Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahîm-i Mutlak: sınırsız şefkat ve merhamet sahibi olan Allah [/TD]
[TD]Sâni-i Hakîm: her şeyi hikmetli ve san’atlı bir şekilde yapan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah [/TD]
[TD]abes: boş ve faydasız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]abesiyet: faydasız ve gayesiz oluş[/TD]
[TD]acip: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz-i mutlak: sınırsız güçsüzlük [/TD]
[TD]bâtıl: hak olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i rahmet: şefkat ve merhametteki güzellik [/TD]
[TD]dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inkârcılık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kanun[/TD]
[TD]düstur-u esas: temel kanun, anayasa[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: önem[/TD]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esaslı: köklü[/TD]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]had ve hesaba gelmemek: sonsuz ve sınırsız olmak[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma [/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı [/TD]
[TD]iktisat: tutumluluk, israf etmeme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iman: Allah’a inanma [/TD]
[TD]inkâr etmek: kabul etmemek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Hakîm: Allah’ın herşeyi hikmetle yaptığını bildiren ismi [/TD]
[TD]kemâl-i adalet: eksiksiz adalet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i hikmet: Allah’ın herşeyi eksiksiz bir hikmetle yapması [/TD]
[TD]kemâl-i kudret: Allah’ın kudretinin mükemmelliği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkansız[/TD]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sınırsız[/TD]
[TD]nuranî: aydınlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet [/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zayi etmek: kaybetmek[/TD]
[TD]zulmet: karanlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Âdil-i Mutlak: sonsuz adâlet sahibi Allah [/TD]
[TD]âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Kasım 2011: 20:23 #800148Anonim
İKİNCİ MESELE: İsm-i Hakem ve Hakîm, bedâhet derecesinde, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın risaletine delâlet ve istilzam ediyor denilebilir.
Evet, madem gayet mânidar bir kitap, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gayet güzel bir cemal, kendini görecek ve gösterecek bir âyine iktiza eder. Ve gayet kemalde bir san’at, teşhirci bir dellâl ister. Elbette, herbir harfinde yüzer mânâlar, hikmetler bulunan bu kitab-ı kebîr-i kâinatın muhatabı olan nev-i insan içinde, elbette bir rehber-i ekmel, bir muallim-i ekber bulunacak. Tâ ki, o kitapta bulunan kudsî ve hakikî hikmetleri ders verecek; belki kâinattaki hikmetlerin vücudunu bildirecek; belki kâinatın hilkatindeki makasıd-ı Rabbâniyenin zuhuruna, belki husulüne vesile olacak; ve umum kâinatta Hâlık tarafından gayet ehemmiyetle izharını irade ettiği kemâl-i san’atını, cemâl-i esmâsını bildirecek, âyinedarlık edecek. Ve o Hâlık, bütün mevcudatla kendini sevdirmek ve zîşuur mahlûklarından mukabele istediğinden, o zîşuurların namına birisi o geniş tezahürât-ı rububiyete karşı geniş bir ubudiyetle mukabele edip, ber ve bahri cezbeye getirecek, semâvat ve arzı çınlatacak bir velvele-i teşhir ve takdisle o zîşuurların nazarını o san’atların Sâniine çevirecek; ve kudsî dersler ve talimatla bütün ehl-i aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur’ân-ı Azîmüşşanla, o Sâni-i Hakem-i Hakîmin makasıd-ı İlâhiyesini en güzel bir surette gösterecek; ve bütün hikmetlerinin tezahürüne ve tezahürât-ı cemâliye ve celâliyesine karşı en ekmel bir mukabele edecek bir zât, güneşin vücudu gibi bu kâinata lâzımdır, zarurîdir.
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kur’ân-ı Azîmüşşan: şan ve şerefi yüce olan Kur’ân [/TD]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah [/TD]
[TD]Sâni-i Hakem-i Hakîm: her varlığa hakkını veren, herşeyi hikmetle ve san’atla yaratan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz: yeryüzü[/TD]
[TD]bedâhet: açıklık, aşikâr olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ber ve bahr: kara ve deniz[/TD]
[TD]cemâl: güzellik [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i esmâ: isimlerin güzelliği [/TD]
[TD]cezbe: Allah aşkıyla kendinden geçme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dellâl: ilan edici, duyurucu [/TD]
[TD]delâlet: delil olma, işaret etme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyet: değer, önem[/TD]
[TD]ehl-i akıl: akıl sahipleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekmel: en mükemmel [/TD]
[TD]hakikî: asıl, gerçek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye [/TD]
[TD]hilkat: yaratılış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]husul: meydana gelme[/TD]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irade etmek: dilemek [/TD]
[TD]ism-i Hakem ve Hakîm: Allah’ın küllî hükmünü ve her şeyi hikmetle yarattığını ifade eden isimleri [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istilzam etmek: gerekli kılmak[/TD]
[TD]izhar: ortaya çıkarma, gösterme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik, kusursuzluk [/TD]
[TD]kemâl-i san’at: eksiksiz ve mükemmel san’at [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kitab-ı kebîr-i kâinat: büyük bir kitabı andıran kâinat [/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]mahlûk: varlık [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makasıd-ı Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın yüce maksatları, gayeleri [/TD]
[TD]makasıd-ı İlâhiye: Allah’ın varlıkları yaratmasındaki maksatları [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[TD]muallim: öğretmen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallim-i ekber: en büyük öğretmen [/TD]
[TD]muhatap: hitab olunan, kendisine söz söylenilen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele: karşılık verme [/TD]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]namına: adına[/TD]
[TD]nazar: bakış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev-i insan: insan türü, insanlık[/TD]
[TD]rehber-i ekmel: en mükemmel rehber [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet: elçilik, peygamberlik [/TD]
[TD]semâvât: gökler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil [/TD]
[TD]talimat: eğitimler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür: ortaya çıkma, görünme [/TD]
[TD]tezahürât-ı cemâliye ve celâliye: Allah’ın sonsuz güzelliğiyle birlikte heybet ve haşmetinin sürekli bir şekilde kendini göstermesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahürât-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin gözle görülür olması [/TD]
[TD]teşhirci: sergileyici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ubudiyet: Allah’a kulluk [/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]velvele-i teşhir ve takdis: güzellikleri dile getirme ve kusursuzluğu ilân etme sesleri [/TD]
[TD]vesile: aracı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud: var olma [/TD]
[TD]zarurî: zorunlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zuhur etmek: ortaya çıkmak, görünmek [/TD]
[TD]zîşuur: şuur sahibi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyinedarlık: ayna tutuculuk[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
22 Kasım 2011: 20:25 #800149Anonim
Ve öyle eden ve en ekmel bir surette o vazifeleri yapan, bilmüşahede, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Öyleyse, güneş ziyayı, ziya gündüzü istilzam ettiği derecede, kâinattaki hikmetler risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) istilzam eder.
Evet, nasıl ki ism-i Hakem ve Hakîmin cilve-i âzamı ile, âzamî derecede risalet-i Ahmediyeyi iktiza ediyor; öyle de, Esmâ-i Hüsnâdan Allah, Rahmân, Rahîm, Vedûd, Mün’im, Kerîm, Cemîl, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinatta görünen bir cilve-i âzamla, âzamî derecede ve mertebe-i kat’iyette risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) istilzam ederler.
Meselâ, ism-i Rahmân’ın cilvesi olan rahmet-i vâsia, o Rahmeten li’l-Âlemîn ile tezahür eder. Ve ism-i Vedûdun cilvesi olan tahabbüb-ü İlâhî ve taarrüf-ü Rabbânî, o Habib-i Rabbü’l-Âlemîn ile netice verir, mukabele görür. Ve ism-i Cemîlin bir cilvesi olan bütün cemaller, yani, cemâl-i Zât, cemâl-i esmâ, cemâl‑i san’at, cemâl-i masnuat o âyine-i Ahmediyede görülür, gösterilir. Ve haşmet-i rububiyetin ve saltanat-ı ulûhiyetin cilveleri dahi, o dellâl-ı saltanat-ı rububiyet olan zât-ı Ahmediyenin risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik edilir. Ve hâkezâ, bu misaller gibi, ekser Esmâ-i Hüsnânın herbiri, risalet-i Ahmediyeye (a.s.m.) birer parlak burhandır.
Elhasıl, madem kâinat mevcuttur ve inkâr edilmiyor. Elbette kâinatın renkleri,
[TABLE]
[TR]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[TD]Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri [/TD]
[TD]Habib-i Rabbü’l-Âlemîn: Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın sevgilisi, Hz. Muhammed [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah [/TD]
[TD]Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rab: herbir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah [/TD]
[TD]Rahmeten li’l-Âlemîn: âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Rahmân: çok merhamet sahibi olan ve şefkatle bütün yaratıkların rızkını veren Allah [/TD]
[TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan, her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) [/TD]
[TD]Vedûd: kullarını çok seven ve şefkat eden, Kendisine çok sevgi beslenen Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilmüşahede: gözle görerek [/TD]
[TD]burhan: güçlü, sarsılmaz delil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik [/TD]
[TD]cemâl-i Zât: Allah’ın Zâtının güzelliği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i esmâ: Allah’ın isimlerinin güzelliği [/TD]
[TD]cemâl-i masnuat: Allah’ın yaratıklarındaki sanatkârane, mükemmel, kusursuz güzellikler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl-i san’at: Allah’ın san’atının güzelliği [/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i âzam: en büyük yansıma, görünme [/TD]
[TD]dellâl-ı saltanat-ı rububiyet: Allah’ın rububiyet saltanatının ilâncısı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekmel: en mükemmel [/TD]
[TD]ekser: çok [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]elhasıl: kısaca, özetle[/TD]
[TD]haşmet-i rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliğinin ve yaratıcılığının haşmeti, görkemi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye [/TD]
[TD]hâkezâ: bunun gibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek [/TD]
[TD]ism-i Cemîl: Allah’ın bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi olduğunu ifade eden ismi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Hakem ve Hakîm: Allah’ın küllî hükmünü ayırdığını ve herşeyi hikmetle yarattığını bildiren ismi [/TD]
[TD]ism-i Rahmân: Allah’ın sonsuz rahmet ve merhamet sahibi olduğunu ifade eden ismi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Vedûd: Allah’ın yarattığı varlıkları çok sevdiğini ve onlar tarafından da çok sevildiğini ifade eden ismi [/TD]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]mertebe-i kat’iyet: kesinlik derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcut: var [/TD]
[TD]misal: benzer, örnek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukabele görmek: karşılık görmek[/TD]
[TD]netice: sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahmet-i vâsia: geniş rahmet [/TD]
[TD]risalet: elçilik, peygamberlik [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risalet-i Ahmediye: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) peygamberliği [/TD]
[TD]saltanat-ı ulûhiyet: hiçbir ortak kabul etmeyen Allah’ın bütün âlemdeki egemenliği [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, görünüş [/TD]
[TD]taarrüf-ü Rabbânî: Allah’ın kendisini tanıtması [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahabbüb-ü İlâhî: Allah’ın kendisini sevdirmesi [/TD]
[TD]tasdik etmek: doğrulamak, onaylamak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür etmek: ortaya çıkmak, görünmek [/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zât-ı Ahmediye: Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kendisi [/TD]
[TD]âyine-i Ahmediye: Hz Muhammed’in (a s m ) Allah’ın bütün güzelliklerini yansıtan bir ayna olması [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzamî: en büyük [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Kasım 2011: 20:50 #800150Anonim
ziynetleri, ışıkları, ziyaları, san’atları, hayatları, rabıtaları hükmünde olan hikmet, inâyet, rahmet, cemal, nizam, mizan, ziynet gibi meşhud hakikatler, hiçbir cihetle inkâr edilmez. Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir. Elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyaların güneşi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücud, Hakîm, Kerîm, Rahîm, Cemîl, Hakem, Adl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kabil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-ı zuhurları, belki medar-ı kemalleri, belki medar-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve dellâl-ı âzam ve tılsım-ı kâinatın keşşafı ve âyine-i Samedânî ve Habib-i Rahmânî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem-i hakikatin ve hakikat-i kâinatın ziyaları gibi, bunun risaleti dahi, kâinatın en parlak bir ziyasıdır.
عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلاَةُ وَالسَّلاَمُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ اْلاَيَّامِ وَذَرَّاتِ اْلاَنَامِ
1
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
2


[NOT]Dipnot-1 Günlerin âşireleri ve mahlûkatın zerreleri sayısınca ona ve âl ve ashabına salât ve selâm olsun.Dipnot-2 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Bakara Sûresi, 2:32.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Adl: sonsuz adalet sahibi olan Allah [/TD]
[TD]Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Cemîl: bütün güzelliklerin kaynağı ve sonsuz güzellik sahibi Allah [/TD]
[TD]Habib-i Rahmânî: sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Allah’ın sevgili kulu; Hz. Muhammed (a.s.m.) [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hakem: herbir şey hakkında küllî hüküm veren ve onların hangi keyfiyetle olacağına hükmeden Allah [/TD]
[TD]Hakîm: her işini hikmetle ve belli bir sebeple yapan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi Allah [/TD]
[TD]Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan her bir varlığa ayrı ayrı şefkatini gösteren Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Zât, Allah [/TD]
[TD]cemâl: güzellik [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]dellâl-ı âzam: en büyük duyurucu, ilân edici [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâil: işi yapan [/TD]
[TD]hakikat: gerçek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye [/TD]
[TD]inkâr etme: yok sayma, reddetme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inâyet: Allah’tan gelen yardım, ihsan, iyilik [/TD]
[TD]kabil: mümkün, olabilir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keşşaf: keşfedici, açığa çıkarıcı [/TD]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı kemal: mükemmellik sebebi [/TD]
[TD]medar-ı tahakkuk: gerçekleşme sebebi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar-ı zuhur: görünme sebebi [/TD]
[TD]mevsuf: belli bir sıfatı taşıyan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşhud: görünen [/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallim-i ekmel: en mükemmel öğretmen [/TD]
[TD]nizam: düzen [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rabıta: bağ[/TD]
[TD]rahmet: İlâhî şefkat, merhamet [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rehber-i ekber: en büyük rehber [/TD]
[TD]risalet: elçilik, peygamberlik [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tılsım-ı kâinat: evrenin ve yaratılan tüm varlıkların içinde gizli olduğu ve anlaşılması zor sır, gizem [/TD]
[TD]ziya: ışık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziynet: süs [/TD]
[TD]âlem-i hakikat: hakikat âlemi, gerçek dünya [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyine-i Samedânî: herşeyin kendisine muhtaç olduğu halde, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın isim ve sıfatlarını yansıtan ayna [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Kasım 2011: 20:54 #800423Anonim
Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesi
قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌ
1
âyetinin bir nüktesini ve Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden bir İsm-i Âzam veya İsm-i Âzamın altı nurundan bir nuru olan Ferd isminin bir cilvesi, Şevvâl-i Şerifte Eskişehir Hapishanesinde bana göründü. O cilve-i âzamın tafsilâtını Risale-i Nur’a havale edip, burada muhtasar yedi işaretle, ism-i Ferdin tecellî-i âzamıyla gösterdiği tevhid-i hakikîyi gayet muhtasar beyan edeceğiz.BİRİNCİ İŞARET
Ferd İsm-i Âzamı, âzamî bir tecellî ile kâinatın heyet-i mecmuasına ve herbir nev’ine ve herbir ferdine birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdâniyet koyduğunu, Yirmi İkinci Söz ile Otuz Üçüncü Mektup tafsilen göstermişlerdir. Burada, yalnız üç sikkeye işaret edeceğiz.
BİRİNCİ SİKKE: Ferdiyet cilvesi, kâinat yüzünde öyle bir sikke-i vahdet koymuştur ki, kâinatı tecezzî kabul etmez bir küll hükmüne getirmiştir. Bütün kâinata tasarruf edemeyen bir zât, hiçbir cüz’üne hakikî mâlik olamaz. O sikke de şudur:Kâinatın mevcudatı, envâları en muntazam bir fabrika çarkları gibi birbirine muavenet eder, birbirinin vazifesini tekmile çalışır. Öyle bir tesanüd, öyle birbirine muavenet, öyle birbirinin sualine cevap vermek ve birbirinin imdadına koşmak ve birbirine sarılmak, birbiri içine girmek suretiyle öyle bir vahdet-i vücut
[NOT]Dipnot-1 “De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Eskişehir: (bk. bilgiler)
[/TD]
[TD]Ferd: ferdlerden kâinata kadar bütün varlıkları birlik içinde tutan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Vâhid ve Ehad: bir olan ve her bir varlıkta birliği görülen Allah [/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak, anlatmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma [/TD]
[TD]cilve-i âzam: büyük yansıma, görüntü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz: parça [/TD]
[TD]envâ: türler, çeşitler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferd: kişi, birey[/TD]
[TD]ferdiyet: ferdlerden kainata kadar herşeyi bir birlik içine koyma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikî: gerçek [/TD]
[TD]havale etmek: bir işi başka birine bırakma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet-i mecmua: genel yapı, bütün [/TD]
[TD]hâtem-i vahdâniyet: Allah’ın bir olduğunu, ortağının bulunmadığını gösteren mühür [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imdada koşmak: yardım eli uzatmak[/TD]
[TD]ism-i Ferd: Allah’ın hem Vâhid hem Ehad olduğunu ifade eden ismi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]küll: bütün [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lem’a: parıltı[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muavenet: yardımlaşma[/TD]
[TD]muhtasar: kısa, özet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli [/TD]
[TD]mâlik: sahip [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev: tür, çeşit[/TD]
[TD]nükte: derin ve ince anlamlı söz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke: işaret, damga[/TD]
[TD]sikke-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren işaret, damga [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke-i vahdet: Allah’ın birliğini gösteren damga [/TD]
[TD]sual: istek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suretiyle: şeklinde [/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsilât: ayrıntılar[/TD]
[TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tazammun etmek: içine almak, kapsamak[/TD]
[TD]tecellî: görünüm, yansıma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî-i âzam: en büyük yansıma, görünüm [/TD]
[TD]tecezzî: bölünme, parçalanma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tekmil: tamamlama [/TD]
[TD]tesanüd: dayanışma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid-i hakikî: araştırarak, delilleriyle Allah’ın birliğini kabul etme [/TD]
[TD]vahdet-i vücut: farklı şeylerin tek bir varlıkta bir araya gelmesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ân’da yer alan her bir cümle[/TD]
[TD]âzamî: en büyük [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]İsm-i Âzam: Cenâb-ı Hakkın bin bir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı [/TD]
[TD]Şevvâl-i Şerif: Miladî aylardan onuncusu; Ramazan’dan sonra gelen ay[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Kasım 2011: 20:56 #800424Anonim
teşkil ediyorlar ki, bir insanın cesedindeki unsurlar gibi, birbirinden kabil-i tefrik olmaz. Bir unsurun dizginini tutan, umumun dizginlerini tutamazsa, o tek unsurun dizginini zaptedemez.
İşte, kâinatın simasındaki bu teavün, tesanüd, tecavüb, teanuk, pek parlak bir sikke-i kübrâ-yı vahdettir.
İKİNCİ SİKKE: Zeminin yüzünde ve bahar simasında öyle bir parlak hâtem-i ehadiyet ve sikke-i vahdâniyet, ism-i Ferdin cilvesiyle görünüyor ki, küre-i arzın yüzünde bütün zîhayatı bütün efradıyla ve ahval ve şuûnâtıyla idare etmeyen ve umumunu birden görmeyen ve bilmeyen ve icad etmeyen bir zat icad cihetinde hiçbir şeye karışmadığını ispat ediyor. O sikke de şudur:
Zeminin yüzünde madenî maddelerin, unsurların ve câmidat mahlûkatın gayet muntazam, fakat gizli sikkelerinden kat-ı nazar, yalnız iki yüz bin hayvânat taifelerinin ve iki yüz bin nebâtat envâının atkı ipleriyle dokunan nakışlı şu sikkeye bak ki: Birden, bahar mevsiminde, zeminin yüzünde, birbiri içinde, beraber, ayrı ayrı şekilleri, ayrı ayrı hizmetleri, ayrı ayrı rızıkları, ayrı ayrı cihazatları, hiçbirini şaşırmayarak, yanlış etmeyerek, nihayet karışıklık içinde nihayet derecede temyiz ve tefrikle, gayet hassas bir mizanla, herbir şeye lâzım olan herşeyleri külfetsiz, tam vaktinde, umulmadığı yerden verildiğini gözümüzle gördüğümüzden, zeminin simasında o keyfiyet, o tedbir, o idare öyle bir hâtem-i vahdâniyet ve öyle bir sikke-i ehadiyettir ki, bütün o mevcudatı birden hiçten icad edip beraber idare etmeyen bir zât, rububiyet ve icad cihetiyle hiçbir şeye karışamaz. Çünkü karışmış olsa, o hadsiz geniş muvazene-i idare bozulacak. Fakat insanların o kavânîn-i rububiyetin hüsn-ü cereyanlarına, yine emr-i İlâhî ile, sûrî bir hizmeti var.[TABLE]
[TR]
[TD]ahval: haller, davranışlar[/TD]
[TD]cesed: beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma [/TD]
[TD]câmidat: cansızlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dizginleri tutmak: başıboş bırakmamak[/TD]
[TD]efrad: fertler, bireyler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]emr-i İlâhî: Allah’ın emri [/TD]
[TD]envâ: türler, çeşitler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hassas: duyarlı, dikkat gerektiren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayvânat: hayvanlar [/TD]
[TD]hâtem-i ehadiyet: Cenâb-ı Hakkın isimlerinin her şeyde ayrı ayrı tecelli eden birlik mührü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtem-i vahdâniyet: Allah’ın bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını gösteren mühür [/TD]
[TD]hüsn-ü cereyan: güzel gidişat [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad etmek: var etmek [/TD]
[TD]ism-i Ferd: Allah’ın tek, eşi ve benzeri bulunmayan ve birliği herbir varlıkta görüldüğünü ifade eden ismi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil-i tefrik: ayrılabilir olma [/TD]
[TD]kat-ı nazar: görmezden gelme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavânîn-i rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliğini, yaratıcılığını, idare ve terbiye ediciliğini kapsayan kanunlar [/TD]
[TD]keyfiyet: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]külfetsiz: zahmetsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yeryüzü[/TD]
[TD]mahlûkat: varlıklar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli [/TD]
[TD]muvazene-i idare: idaredeki denge ve ölçü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakışlı: işlemeli, süslemeli [/TD]
[TD]nebâtat: bitkiler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: sınırsız[/TD]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke: mühür, işaret[/TD]
[TD]sikke-i ehadiyet: Allah’ın herbir varlıkta birliğini gösteren damga [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke-i kübrâ-yı vahdet: Allah’ın birliğini gösteren en büyük damga [/TD]
[TD]sikke-i vahdâniyet: Allah’ın bir ve benzersiz oluşunu gösteren damga [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sima: yüz, görünüş[/TD]
[TD]sûrî: görünüşte [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[TD]teanuk: birbirine sarılma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teavün: yardımlaşma[/TD]
[TD]tecavüb: birbirinin ihtiyacına cevap verme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama [/TD]
[TD]tefrik: ayırma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temyiz: ayırd etme[/TD]
[TD]tesanüd: dayanışma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teşkil etmek: meydana getirmek, oluşturmak[/TD]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]unsur: madde, element[/TD]
[TD]zaptetmek: elinde tutmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer[/TD]
[TD]zîhayat: canlı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuûnât: haller, işler, fiiller [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Kasım 2011: 20:58 #800425Anonim
ÜÇÜNCÜ SİKKE: İnsanın yüzünde… Belki insanın yüzü öyle bir sikke-i ehadiyettir ki, Âdem zamanından tâ kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün efrad-ı insaniye birden nazar-ı mütalâasında bulunmayan; ve herbirine karşı o tek yüzde birer alâmet-i farika koymayan ve o küçük yüzde hadsiz alâmet-i farika bırakmayan bir sebep, birtek insanın yüzündeki hâtem-i vahdâniyete icad cihetiyle el uzatamaz.
Evet, insanın yüzüne o sikkeyi koyan Zât, elbette bütün efrad-ı insaniye nazar-ı şuhudunda ve daire-i ilmindedir ki, herbir insanın siması göz, kulak, ağız gibi âzâ-yı esasîde birbirine benzediği halde, birer alâmet-i farika ile hiçbirisine tamam benzemez. Nasıl ki o simada göz, kulak gibi âzâların umum efradında birbirine benzemesi, o nev-i insanın Sânii bir ve vâhid olduğuna şehadet eden bir sikke-i tevhiddir; öyle de, hukuk-u insaniyenin muhafazası için sair envâın fevkinde olarak o simalarda birbirine iltibas olmamak ve birbirinden tefriki için, hikmetli pek çok alâmet-i farika ile iftirakları, o Sâni-i Vâhidin iradesini, ihtiyarını ve meşietini göstermekle beraber, ayrı ve çok dakik bir sikke-i ehadiyet oluyor ki, bütün insanları, hayvanları, belki kâinatı halk etmeyen bir zât, bir sebep, o sikkeyi koyamaz.
İKİNCİ İŞARET
Kâinatın âlemleri, envâları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın heyet-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebep, hiçbir nev’ine, hiçbir unsuruna hakikî tasarruf edemez. Adeta ism-i Ferdin cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış, herşey o vahdeti ilân ediyor.
Meselâ, bu kâinatın lâmbası olan güneşin bir olması, umum kâinat birinin olmasına işaret ettiği gibi; zîhayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması; ve aşçıları olan ateş bir olması; ve zemin bahçesini sulayan bulut
[TABLE]
[TR]
[TD]Sâni-i Vâhid: tek olan ve herşeyi san’atlı yapan Allah [/TD]
[TD]Sâni’: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]alâmet-i farika: ayırt edici işaret [/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i vahdet: Allah’ın birliğinin yansıması, görünmesi [/TD]
[TD]daire-i ilim: ilim dairesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dakik: dikkatli, ince[/TD]
[TD]efrad: fertler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad-ı insaniye: insan fertleri [/TD]
[TD]envâ: türler, çeşitler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[TD]girift: karmaşık, iç içe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hakikî: gerçek anlamda [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]halk etmek: yaratmak [/TD]
[TD]heyet-i mecmua: genel yapı, bütün [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma [/TD]
[TD]hukuk-u insaniye: insan hakları [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtem-i vahdâniyet: Allah’ın bir oluşunu ve ortağının bulunmayışını gösteren mühür [/TD]
[TD]icad etme: var etme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftirak: ayrılma, dağılma [/TD]
[TD]ihtiyar: dileme, istek, irade [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iltibas olmamak: karışmamak[/TD]
[TD]irade: dileme, tercih etme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Ferd: Allah’ın tek, eşi ve benzeri bulunmayan ve birliği herbir varlıkta görüldüğünü ifade eden ismi [/TD]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması [/TD]
[TD]meşiet: istek, dileme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza: koruma, saklama [/TD]
[TD]mâlik: sahip [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı mütâlâa: inceleyerek bakma [/TD]
[TD]nazar-ı şuhud: gören bakış [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev: tür, çeşit[/TD]
[TD]nev-i insan: insan türü, insanlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sair: başka, diğer[/TD]
[TD]sikke: işaret, damga[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sikke-i ehadiyet: herbir varlıkta Allah’ın birliğini gösteren mühür [/TD]
[TD]sikke-i tevhid: Allah’ın birliğini gösteren işaret, damga [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sima: yüz, görünüş[/TD]
[TD]tasarruf etmek: dilediği gibi kullanmak ve yönetmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefrik: ayırma [/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]unsur: madde, element[/TD]
[TD]vahdet: birlik [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vâhid: tek olan [/TD]
[TD]zemin: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı [/TD]
[TD]Âdem: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, [/TD]
[TD]âzâ: uzuvlar, organlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ-yı esasî: temel organlar[/TD]
[TD]çevik ve çalâk: çok hızlı hareket eden, çalışkan ve hamarat olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahid olmak [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Kasım 2011: 21:01 #800426Anonim
süngeri bir olması; ve umum zîhayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi; ve ekser hayvânat ve nebâtat taifelerinin herbirisi umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev’iyeleri ve meskenleri bir bulunması gayet kat’î bir surette işaretler, şehadetlerdir ki, meskenleriyle beraber umum o mevcudat, birtek Zâtın malı olduğuna delâlet ederler.
İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan envâları mecmu-u kâinatı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle tecezzî kabul etmez. Umum kâinata hükmü geçmeyen bir sebep, rububiyet cihetiyle ve icad keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve birtek zerreye rububiyetini dinlettiremez.
ÜÇÜNCÜ İŞARET
İsm-i Ferdin tecellî-i âzamıyla kâinatı birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedâniye hükmüne getirip, her mektupta hadsiz hâtem-i vahdâniyet ve pek çok mühr-ü ehadiyet basılmış gibi, herbir mektubun kelimâtı adedince ehadiyet mühürlerini taşıyor ve o mühürlerin adedince kâtibini gösteriyor.
Evet, herbir çiçek, herbir meyve, herbir ot, hattâ herbir hayvan, herbir ağaç, birer mühr-ü ehadiyet ve birer sikke-i samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise, bir mektup suretini alması cihetiyle herbiri bir imza şeklini alır, o mekânın kâtibini gösteriyor. Meselâ, bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, o Zâtın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi Onun yazısı olduğuna, açık bir surette delâlet ediyor.Demek oluyor ki, herbir şey, umum eşyayı Hâlıkına isnad edip âzamî bir tevhide işaret ediyor.
DÖRDÜNCÜ İŞARET
İsm-i Ferdin cilve-i âzamı güneş gibi zâhir olmakla beraber, vücub derecesinde[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah [/TD]
[TD]cihet: yön, şekil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i âzam: en büyük yansıma [/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak, işaret etmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehadiyet: Allah’ın bütün esması ile her bir varlıkta isimlerinin yansıması [/TD]
[TD]ekser: pek çok [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ’: türler, çeşitler[/TD]
[TD]girift: karmaşık, iç içe[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sonsuz[/TD]
[TD]hayvânat: hayvanlar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâtem-i vahdâniyet: Allah’ın bir olduğunu ve ortağının bulunmadığını gösteren mühür [/TD]
[TD]hükmetmek: hakimiyeti altına almak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme [/TD]
[TD]imdada yetişmek: yardım eli uzatmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ism-i Ferd: Allah’ın tek, eşi ve benzeri bulunmayan ve birliği herbir varlıkta görüldüğünü ifade eden ismi [/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kelimât: kelimeler [/TD]
[TD]keyfiyet: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]kâtib: yazar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küll: bütün [/TD]
[TD]mecmu-u kâinat: kâinatın tamamı, bütünü [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mektubat-ı Samedâniye: Allah’ın hiçbir şeye muhtaç olmadığını, her şeyin O’na muhtaç olduğunu gösteren mektuplar [/TD]
[TD]mekân: yer [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesken: içinde yaşanılan mekân [/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühr-ü ehadiyet: her bir varlık üzerinde Allah’ın birliğini gösteren mühür [/TD]
[TD]nakkaş: nakışlayan, süsleme yapan sanatkâr [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nebâtat: bitkiler[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi [/TD]
[TD]sikke-i samediyet: Allah’ın hiç birşeye muhtaç olmadığını, fakat herşeyin Kendisine muhtaç olduğunu gösteren mühür [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil [/TD]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî-i âzam: en büyük tecelli, görünüm [/TD]
[TD]tecezzî: bölünme, parçalanma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevhid: Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme [/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet-i nev’iye: aynı türden olma [/TD]
[TD]vücub: kesinlik, zorunlu olma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer[/TD]
[TD]zâhir: açık, gözle görünür [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı [/TD]
[TD]âzamî: en büyük [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet: şahitlik, tanıklık [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
30 Kasım 2011: 21:03 #800427Anonim
bir mâkuliyet ve hadsiz bir kolaylıkla kabul edilir. Ve o cilvenin muhalifi ve zıddı olan şirk, nihayet derecede müşkül ve akıldan gayet derecede uzak, belki muhal ve mümteni derecesinde olduğunu ispat eden çok burhanlar, Risale-i Nur’un eczalarında beyan edilmiş. Şimdilik o delillerdeki o noktaların tafsilâtını o risalelere havale edip, yalnız üç noktasını burada beyan edeceğiz.
BİRİNCİSİ:Onuncu ve Yirmi Dokuzuncu Sözlerin âhirlerinde icmâlen ve Yirminci Mektubun âhirinde tafsilen, gayet kat’î burhanlarla ispat etmişiz ki, Zât-ı Ferd ve Ehadin kudretine nisbeten en büyük şeyin icadı, en küçük birşey gibi kolaydır. Bir baharı, bir çiçek gibi suhuletle halk eder. Binler haşrin nümunelerini, her baharda gözümüz önünde kolaylıkla icad eder. Büyük bir ağacı, küçük bir meyve gibi rahatça idare eder. Eğer müteaddit esbaba havale edilse, herbir meyve, bir ağaç kadar masraflı ve müşkülâtlı ve bir çiçek, bir bahar kadar zahmetli ve suubetli olur.Evet, nasıl ki bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi bir kumandanın emriyle bir fabrikada yapılsa, o ordunun teçhizatı, adeta birtek neferin teçhizatı gibi kolaylaşır; eğer her neferin cihazatı ayrı ayrı fabrikada yapılsa ve idare-i askeriyesi vahdetten kesrete girse, o vakit herbir nefer, ordu kadar fabrikalar ister. Aynen öyle de, eğer herşey Zât-ı Ferd ve Ehade verilse, bütün bir nev’in hadsiz efradı, birtek fert gibi kolay olur. Eğer esbaba verilse, herbir fert, o nevi kadar müşkülâtlı olur.
Evet, vahdet de, ferdiyet de, herşeyin o Zât-ı Vâhide intisabıyla olur ve Ona istinad eder. Ve bu istinad ve intisap ise, o şey için hadsiz bir kuvvet, bir kudret hükmüne geçebilir. O vakit küçük birşey, o intisap ve istinad kuvvetiyle, binler derece kuvvet-i şahsiyesinin fevkinde işler görebilir, neticeler verebilir. Ve çok kuvvetli olan, Ferd ve Ehade istinad ve intisap etmeyen birşey, kendi şahsî kuvvetine göre küçük işler görebilir ve neticesi ona göre küçülür.Meselâ, nasıl ki başıbozuk, gayet cesur, kuvvetli bir adam, kendi cephanesini ve zahîresini beraberinde ve belinde taşımaya mecbur olduğundan, ancak on adam düşmanına karşı muvakkat dayanabilir. Çünkü şahsî kuvveti o kadar eser
[TABLE]
[TR]
[TD]Ehad: her bir varlık üzerinde birliğinin izleri görünen bir Allah [/TD]
[TD]Ferd: tek ve benzeri bulunmayan, Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Ferd ve Ehad: benzeri olmayan ve herbir varlıkta birliği tecelli eden Zât, Allah [/TD]
[TD]Zât-ı Vâhid: bir ve tek olan Zât, Allah [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]başıbozuk: sivil, asker olmayan[/TD]
[TD]beyan etmek: açıklamak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]burhan: güçlü ve sarsılmaz delil[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görüntü, yansıma [/TD]
[TD]ecza: kısımlar, bölümler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]efrad: fertler [/TD]
[TD]esbab: sebepler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferdiyet: tek ve benzersiz olma [/TD]
[TD]fevkinde: üstünde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]halk etmek: yaratmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma [/TD]
[TD]icad etme: var etme [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icmâlen: kısaca [/TD]
[TD]idare-i askeriye: askerlerin idaresi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intisab: bağlanma, mensup olma [/TD]
[TD]istinad etmek: dayanmak [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kesret: çokluk [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret: güç ve iktidar [/TD]
[TD]kuvvet-i şahsiye: şahsın kendi kuvveti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkansız[/TD]
[TD]muhalif: aykırı [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muvakkat: geçici[/TD]
[TD]mâkuliyet: akla uygunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mümteni: imkansızlık[/TD]
[TD]müteaddit: bir çok, çeşitli [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkül: zor[/TD]
[TD]müşkülâtlı: zor, güç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefer: asker[/TD]
[TD]netice: sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nisbeten: kıyasla [/TD]
[TD]nümune: örnek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi [/TD]
[TD]suhuletle: kolaylıkla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suubetli: zor[/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tafsilât: ayrıntılar[/TD]
[TD]teçhizat: techizler, donanımlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teçhizat-ı askeriye: askerî donanım[/TD]
[TD]vahdet: Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda görülmesi [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zahîre: yol erzakı, azık[/TD]
[TD]âhir: son [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şirk: Allah’a ortak koşma[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
4 Aralık 2011: 08:45 #800511Anonim
gösterebilir. Fakat askerlik tezkeresiyle bir kumandan-ı âzama intisap ve istinat eden bir adam, kendi menâbi-i kuvvetini ve erzak deposunu kendisi çekmediği ve taşımaya mecbur olmadığı için, o intisap ve istinat, onun için tükenmez bir kuvvet, bir hazine hükmüne geçtiğinden, mağlûp düşen düşman ordusunun bir müşirini, belki binler adamla beraber, o intisap kuvvetiyle esir edebilir.
Demek vahdette, ferdiyette, bir karınca bir Firavunu, bir sinek bir Nemrudu, bir mikrop bir cebbarı o intisap kuvvetiyle mağlûp edebildiği gibi, nohut tanesi küçüklüğünde bir çekirdek dahi, dağ gibi heybetli bir çam ağacını omuzunda taşıyabilir. Evet, nasıl ki bir kumandan-ı âzam, bir neferin imdadına bir orduyu gönderebilir haysiyetiyle o neferin arkasında bir orduyu tahşid edebildiği cihetiyle, o nefer, bir ordu kendisinin arkasında mânen bulunuyor gibi bir kuvvet-i mâneviye ile, pek büyük işlere, kumandanı namına mazhar olur. Öyle de, Sultan-ı Ezelî Ferd ve Ehad olduğundan hiçbir cihetle ihtiyaç yok, eğer farazâ ihtiyaç olsa herşeyin imdadına bütün eşyayı gönderir ve herbir şeyin arkasına kâinat ordusunu tahşid eder ve herbir şey kâinat kadar bir kuvvete dayanır ve herbir şeye karşı bütün eşya—faraza, eğer ihtiyaç olsa—o Kumandan-ı Ferdin kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer ferdiyet olmazsa, herbir şey bütün bu kuvveti kaybeder, hiç hükmüne sukut eder, neticeleri dahi hiçe iner.
İşte, gözümüzle her vakit müşahede ettiğimiz bu çok harika eserlerin gayet küçük, ehemmiyetsiz şeylerden tezahürü, bilbedâhe ferdiyet ve ehadiyeti gösteriyor. Yoksa herşeyin neticesi, meyvesi, eseri, o şeyin maddesi ve kuvveti gibi küçülerek hiçe inecekti. Ve gözümüz önündeki gayet kıymettar şeylerin gayet derecede ucuzluğu ve nihayet derecede mebzuliyeti, hiç kalmayacaktı. Şimdi kırk parayla alacağımız bir kavunu, bir narı, kırk bin lirayla da yiyemezdik.
Evet, dünyadaki bütün suhulet, bütün ucuzluk, bütün mebzuliyet vahdetten gelir ve ferdiyete şehadet eder.
İKİNCİ NOKTA: Mevcudat iki vecihle icad ediliyor. Biri ibdâ’ ve ihtirâ’ tabir edilen hiçden icaddır. Diğeri, inşa ve terkip tabir edilen, mevcut olan anâsır
[TABLE]
[TR]
[TD]Ferd ve Ehad: tek ve benzersiz olan, eşi ve ortağı bulunmayan Allah [/TD]
[TD]Firavun: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Kumandan-ı Ferd: bütün varlık âleminin tek kumandanı [/TD]
[TD]Nemrud: (bk. bilgiler)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sultan-ı Ezelî: başlangıcı ve sonu olmayan ve bütün varlıkları hakimiyeti altında tutan Allah [/TD]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[TD]cebbar: zorba, zalim [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]ehadiyet: bir olma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehemmiyetsiz: önemsiz[/TD]
[TD]erzak: rızıklar, yenilecek ve içilecek şeyler [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]eşya: varlıklar, herşey[/TD]
[TD]farazâ: örneğin, varsayalım ki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferdiyet: tek ve benzersiz olma [/TD]
[TD]haysiyet: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ibdâ’ ve ihtirâ’: varlıkları maddesiz, örneksiz ve benzersiz olarak hiçten ve yoktan var etme [/TD]
[TD]icad edilmek: var edilmek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imdad: yardım isteme[/TD]
[TD]intisap eden: bağlanan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inşa: yapma, bina etme, vücuda getirme [/TD]
[TD]istinat eden: dayanan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kumandan-ı âzam: büyük komutan [/TD]
[TD]kuvvet-i mâneviye: mânevî güç [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren [/TD]
[TD]kıymettar: değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: ulaşmak, elde etmek [/TD]
[TD]mağlûp: yenik düşen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mebzuliyet: çokluk, bolluk[/TD]
[TD]menâbi-i kuvvet: kuvvet kaynağı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar [/TD]
[TD]mevcut: var olan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânen: mânevî olarak [/TD]
[TD]müşahede etmek: görmek, gözlemlemek [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşir: mareşal[/TD]
[TD]namına: adına[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nefer: asker[/TD]
[TD]netice: sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]suhulet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sukut etmek: düşmek, alçalmak[/TD]
[TD]tabir edilen: adlandırılan [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahşid etmek: biriktirmek, yığınak yapmak[/TD]
[TD]terkip: düzenlenme, bir araya getirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tezahür: ortaya çıkma, görünme [/TD]
[TD]tezkere: belge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: Allah’ın birliğinin bütün varlıklarda görülmesi [/TD]
[TD]vecih: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şehadet etmek: şahit olmak [/TD]
[/TR]
[/TABLE]
4 Aralık 2011: 08:48 #800512Anonim
ve eşyadan toplamak suretiyle ona vücut vermektir. Eğer cilve-i ferdiyete ve sırr-ı ehadiyete göre olsa, hadsiz derece bir suhulet, belki vücub derecesinde bir kolaylık olur. Eğer ferdiyete verilmezse, hadsiz derece müşkül ve gayr-ı mâkul, belki imtinâ derecesinde bir suûbet olacak. Halbuki, kâinattaki mevcudat, nihayet derecede külfetsiz olarak ve suhuletle ve kolaylıkla, gayet mükemmel bir surette vücuda gelmeleri, cilve-i ferdiyeti bilbedâhe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zât-ı Ferd-i Zülcelâlin san’atı olduğunu ispat ediyor.
Evet, eğer eşya Ferd-i Vâhide verilse, bir kibrit çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan o nihayetsiz kudretiyle, hiçten icad eder. Ve ihatalı, nihayetsiz ilmiyle, herşeye mânevî bir kalıp hükmünde bir miktar tayin eder. Ve o âyine-i ilmindeki herşeyin suretine ve plânına göre, kolayca, herbir şeyin zerreleri o kalıb-ı ilmî içine yerleşir, muntazaman vaziyetlerini muhafaza ederler.
Eğer etraftan zerreleri toplamak lâzım gelse de, ilmî kanunların ve kudretin ihatalı düsturları cihetiyle, o zerreler, kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile bağlanmaları haysiyetiyle, mutî bir ordunun neferâtı gibi muntazaman, kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile gelip o şeyin vücudunu ihata eden kalıb-ı ilmî ve miktar-ı kaderî içine girip, kolayca vücudunu teşkil ederler. Belki âyinedeki aksin fotoğraf vasıtasıyla kâğıt üstüne vücud-u haricî giymesi veyahut görünmeyen bir yazıyla yazılan bir mektuba gösterici maddeyi sürmekle görünmesi gibi, Ferd-i Vâhidin ilm-i ezelîsinin âyinesinde bulunan mahiyet-i eşyaya ve suver-i mevcudata, gayet suhuletle, kudret onlara vücud-u haricî giydirir. Ve âlem-i mânâdan âlem-i zuhura getirir, gözlere gösterir.
Eğer Ferd-i Vâhide verilmezse, bir sineğin vücudunu rû-yi zeminin etrafından ve anâsırından, gayet hassas bir mizanla toplamak, adeta yeryüzünü ve unsurları
[TABLE]
[TR]
[TD]Ferd-i Vâhid: benzersiz ve tek olan Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Ferd-i Zülcelâl: bir ve benzersiz olan, sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]akis: yansıma[/TD]
[TD]anâsır: unsurlar, elementler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azamet: büyüklük, yücelik[/TD]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]cilve-i ferdiyet: bir ve benzersiz oluşun görüntüsü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural, kanun[/TD]
[TD]eşya: varlıklar, herşey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ferdiyet: teklik[/TD]
[TD]gayr-ı mâkul: akla ters[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hassas: duyarlı, dikkat gerektiren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]haysiyet: özellik[/TD]
[TD]icad etmek: var etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihata eden: içine alan, kuşatan[/TD]
[TD]ihatalı: herşeyi kuşatan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilm-i ezelî: Cenab-ı Hakkın ezelden beri var olan sonsuz ilmi[/TD]
[TD]ilmî: ilimle ilgili, bilimsel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imtinâ: imkânsızlık[/TD]
[TD]kalıb-ı ilmî: ilim yoluyla belirlenen kalıp[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kanun-u ilmî: bilgiden kaynaklanan düzen ve kanun[/TD]
[TD]kudret: Allah’ın bütün âlemleri kuşatan güç ve iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]külfetsiz: zahmetsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet-i eşya: varlıkların temel özelliği[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]miktar-ı kaderî: Allah tarafından kader çerçevesinde takdir edilmiş, belirlenmiş ölçü[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhafaza etmek: korumak, saklamak[/TD]
[TD]muntazaman: düzenli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mutî: emre uyan, itaat eden[/TD]
[TD]müşkül: zor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neferât: askerler[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]rû-yi zemin: yeryüzü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk-i kudretî: güç ve kudrete dayalı yönlendirme[/TD]
[TD]suhulet: kolaylık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]suver-i mevcudat: varlıkların görüntüleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suûbet: zorluk, güçlük[/TD]
[TD]sırr-ı ehadiyet: bir ve tek olmanın ardındaki espri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tayin etmek: belirlemek[/TD]
[TD]teşkil etmek: ortaya çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]unsur: madde, element[/TD]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub: gereklilik, kesinlik, zorunlu olma[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücud-u haricî: maddî vücut, beden[/TD]
[TD]vücuda gelmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut vermek: yok olan birşeyi var etmek, yaratmak[/TD]
[TD]âlem-i mânâ: maddî gözle görünmeyen mânevî âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i zuhur: görünen âlem[/TD]
[TD]âyine-i ilim: ilim aynası[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
4 Aralık 2011: 08:49 #800513Anonim
eleyip her taraftan o mahsus vücudun mahsus zerrelerini getirerek san’atlı vücudunda muntazam yerleştirmek için maddî kalıp, belki âzâları adedince kalıplar bulunmak ve o vücuttaki duygular ve ruh gibi ince, dakik, mânevî letâifi dahi mizan-ı mahsusla mânevî âlemlerden celb etmek lâzım gelir. İşte bu surette bir sineğin icadı kâinat kadar müşkülâtlı olur. Yüz derece müşkül müşkül içinde, belki muhal muhal içinde olacak. Çünkü Hâlık-ı Ferdden başka hiçbir şey, hiçten ve ademden icad edemediğine bütün ehl-i din ve ehl-i fen ittifak ediyorlar. Öyleyse, esbab ve tabiata havale edilse, herşeye, ekser eşyadan toplamak suretiyle vücut verilebilir.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: Eğer bütün eşya bir Zât-ı Ferd-i Vâhide verilse, birtek şey gibi kolay olmasına; eğer esbaba ve tabiata havale edilse, birtek şeyin vücudu, umum eşya kadar müşkülâtlı olduğuna işaret eden, başka risalelerde izah edilen iki üç temsili muhtasaran beyan edeceğiz.
Meselâ: Bir zabite, bin nefere ait vaziyet ve idare havale edilse ve bir nefer de on zabitin idaresine verilse, o bir neferin idaresi, bir taburun idaresinden on derece daha müşkülâtlı olur. Çünkü ona emredenler birbirine mâni olurlar; bir keşmekeşle, o nefer hiçbir istirahat yüzünü görmeyecek. Hem bir taburdan matlup vaziyet ve netice birtek zabite havale edilse, külfetsiz, kolayca o neticeyi istihsal eder ve o vaziyeti verebilir. Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsal etmeyi, o taburdaki başsız, âmirsiz, çavuşsuz neferâta havale edilse, o matlup vaziyeti ve neticeyi almak için, çok karışıklık içinde münakaşalarla, ancak nâkıs bir sureti, müşkülâtla tahsil edebilir.
İkinci temsil: Meselâ, Ayasofya gibi kubbeli bir camiin kubbesindeki taşlarını durdurmak vaziyeti ve muallâkta durdurması bir ustaya verilse, o vaziyeti onlara kolayca verebilir. Eğer o vaziyete girmesi taşlara havale edilse, herbir taş, umum taşlara hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olmak lâzım gelir—
[TABLE]
[TR]
[TD]Ayasofya: (bk. bilgiler)[/TD]
[TD]Hâlık-ı Ferd: bir ve benzersiz olan, herşeyi yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Ferd-i Vâhid: bir ve tek olan Zât, Allah[/TD]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklamak[/TD]
[TD]celb etmek: çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dakik: ince, derin, hassas[/TD]
[TD]ehl-i din: dindar, din adamları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i fen: bilim adamları[/TD]
[TD]ekser: pek çok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[TD]eşya: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havale etmek: bir işi başka birine bırakma[/TD]
[TD]hâkim-i mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme[/TD]
[TD]istihsal etmek: üretmek, ortaya çıkarmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istirahat: dinlenme, rahatlama[/TD]
[TD]ittifak etmek: aynı noktada birleşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[TD]keşmekeş: karışıklık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]külfetsiz: zahmetsiz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]letâif: insanın ruhundaki ince duygular[/TD]
[TD]mahkûm-u mutlak: her açıdan hüküm altında bulunan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]matlup: istenen, talep edilen[/TD]
[TD]mizan-ı mahsus: özel ölçü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallâkta: boşlukta, havada[/TD]
[TD]muhal: imkansız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhtasaran: özet olarak[/TD]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânevî âlem: maddeden olmayan, maddî gözle görünmeyen âlem[/TD]
[TD]mâni: engel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münakaşa: tartışma[/TD]
[TD]müşkül: zor[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müşkülât: zorluklar, güçlükler[/TD]
[TD]nefer: asker, er[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neferât: askerler[/TD]
[TD]netice: sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâkıs: eksik, noksan[/TD]
[TD]risale: Risale-i Nur’u oluşturan bölümlerden her birisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabur: dört bölükten meydana gelen askerî birlik[/TD]
[TD]tahsil: elde etme, kazanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]umum: bütün[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]vücud: varlık, beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut vermek: yok olan birşeyi var etmek, yaratmak[/TD]
[TD]zabit: subay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âmir: idareci[/TD]
[TD]âzâ: uzuv, organ[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.