- Bu konu 82 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
24 Aralık 2011: 14:27 #801019
Anonim
- ve herşey Ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, O ise herşeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâlin elbette hiçbir cihetle misli, nazîri, şerîki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir. Yalnız, mesel ve temsil suretinde şuûnât-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur’daki bütün temsilât ve teşbihat, bu mesel ve temsil nev’indendirler.
İşte böyle misilsiz ve Vâcibü’l-Vücud ve maddeden mücerret ve mekândan münezzeh ve tecezzîsi ve inkısamı her cihetle muhal ve tagayyür ve tebeddülü mümteni ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zât-ı Akdesin kâinat safahâtında ve tabakat-ı mevcudatında tecellî eden bir kısım cilvelerini, ayn-ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlûkatına ulûhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalâlet insanların bir kısmı, o Zât-ı Zülcelâlin bazı eserlerini tabiata isnad etmişler. Halbuki, Risale-i Nur’un müteaddit yerlerinde kat’î burhanlarla ispat edilmiş ki, tabiat bir san’at-ı İlâhiyedir, sâni olmaz. Bir kitab-ı Rabbânîdir, kâtip olmaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Bir defterdir, defterdar olmaz. Bir kanundur, kudret olmaz. Bir mistardır, masdar olmaz. Bir kabildir, münfail olur, fâil olmaz. Bir nizamdır, nâzım olamaz. Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz. Farz-ı muhal olarak, en küçük bir zîhayat mahlûk tabiata havale edilse, “Bunu yap” denilse, “Risale-i Nur’un çok yerlerinde kat’î burhanlarla ispat edildiği gibi, o küçük zîhayatın âzâları ve cihazatları adedince kalıplar, belki makineler bulundurmak gerektir, tâ ki tabiat o işi görebilsin.
[TABLE]
[TR]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâl: her an diri olup her canlıya hayat veren ve her şeyi ayakta tutan, büyüklük ve haşmet sahibi zât, Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acz: güçsüzlük[/TD]
[TD]ahkâm: hükümler, esaslar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah’ın bizzat kendisi[/TD]
[TD]burhan: güçlü ve sağlam delil, kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, donanım[/TD]
[TD]cihet: şekil, yön[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[TD]defterdar: defter tutup kayıt işlemlerini yürüten[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[TD]farz-ı muhal: varsayım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâil: işi yapan, etken[/TD]
[TD]imkân haricinde: mümkün olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkısam: bölünme, kısımlara ayrılma[/TD]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kabil: dış etkileri üzerine alan, yapılan[/TD]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kitab-ı Rabbânî: Allah’ın bu âlemde hakimiyetini ve Rablığını bir kitap gibi anlatan eseri, kâinat[/TD]
[TD]kudret: güç ve iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]kâtip: yazıcı, yazar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddeden mücerret: maddeyle sınırlı olmayan, maddeten yüce[/TD]
[TD]mahlûk: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: varlıklar[/TD]
[TD]masdar: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mekândan münezzeh: bir yerle sınırlı olmayan[/TD]
[TD]mesel: örnekleme, benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misil: benzer[/TD]
[TD]mistar: düz kâğıt üzerine düzgün yazı yazabilmek için çizgi oluşturan bir âlet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız olan şey[/TD]
[TD]mümteni: imkansız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münfail: fiilden etkilenen[/TD]
[TD]müteaddit: çeşitli, birçok[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nakkaş: nakış ustası[/TD]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazîr: benzer, eş[/TD]
[TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nidd: denk, benzer[/TD]
[TD]nihayet derecede: sonsuz derecede[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[TD]nâzım: düzenleyen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]safahât: safhalar, dönemler[/TD]
[TD]san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]sâni: sanatkâr[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabakat-ı mevcudat: varlık tabakaları, dereceleri[/TD]
[TD]tabiat: canlı cansız bütün varlıklar, doğa[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagayyür: başkalaşma, değişme[/TD]
[TD]tebeddül: değişme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecellî etmek: görünmek, yansımak[/TD]
[TD]tecezzî: bölünme, parçalanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temsil: analoji, kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[TD]temsilât: temsiller, kıyaslama tarzında benzetmeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek[/TD]
[TD]teşbihat: benzetmeler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye lâyık olma, İlâhlık[/TD]
[TD]vezir: yardımcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[TD]âzâ: uzuv, organ[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şeriat-ı fıtriye: Allah’ın yaratılışa koyduğu, bütün varlıkların tabi olduğu kanunlar[/TD]
[TD]şerîk: ortak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuûnât-ı kudsiye: Allah’ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden özellikleri[/TD]
[TD]şâri’: kanun koyucu[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 14:29 #801020Anonim
Hem, maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalâlet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde hallâkıyet-i İlâhiyenin ve kudret-i Rabbâniyenin bir cilve-i âzamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i Samedâniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlâhiyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhânallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber, herbir yerde, herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri câmid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinde çalkanan zerrâta ve harekâtına vermek, ne kadar cahilâne ve hurafetkârâne bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir.
Evet, bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler. Yani, birtek ilâhı kabul etmedikleri için, nihayetsiz ilâhları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yani, birtek Zât-ı Akdesin hassası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve hâlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından, o hadsiz, nihayetsiz, câmid zerrelerin ezeliyetlerini, belki ulûhiyetlerini kabul etmeye, mesleklerince mecbur oluyorlar. İşte sen gel, eçheliyetin nihayetsiz derecesine bak!
Evet, zerrelerdeki cilve ise, zerreler taifesini Vâcibü’l-Vücudun havliyle, kudretiyle, emriyle, muntazam ve muhteşem bir ordu hükmüne getirmiştir. Eğer bir saniye o Kumandan-ı Âzamın emri ve kuvveti geri alınsa, o çok kesretli, câmid, şuursuz taife, başıbozuklar hükmüne gelecekler, belki bütün bütün mahvolacaklar.
[TABLE]
[TR]
[TD]Kumandan-ı Âzam: bütün varlıkları emri altında tutan en büyük kumandan, Allah[/TD]
[TD]Vâcibü’l-Vücud: varlığı gerekli olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı bulunmayan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah[/TD]
[TD]başıbozuk: düzensiz topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cahilâne: cahilce, bilgisizce[/TD]
[TD]cehalet: cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[TD]cilve-i âzam: en büyük yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız[/TD]
[TD]echeliyet: kara cahillik, çok cahil olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[TD]ezeliyet: varlığının başlangıcı ve sonu olmamak, sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezelî: başlangıcı olmayan[/TD]
[TD]fesübhânallah: “Allah’ı her türlü kusur, ayıp ve eksiklerden tenzih ederim” anlamında bir hayret ifadesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın kendi zatına yaraşan yaratıcılığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]harekât: hareketler[/TD]
[TD]hassa: özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]havl: güç[/TD]
[TD]hurafekârâne: delile dayanmayan saçma bir inanışla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlıkıyet: yaratıcılık[/TD]
[TD]icad: var etme, ortaya çıkarma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ilâh: kendisine ibadet edilen[/TD]
[TD]iradesiz: istek ve dileme gücü olmama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[TD]kesret-i mutlaka: sınırsız derecede çokluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesretli: çok sayıda[/TD]
[TD]kudret: güç, iktidar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudret-i Rabbâniye: her bir varlığı terbiye ve idare eden Allah’ın kudreti[/TD]
[TD]kudret-i Samedâniye: hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herşeyin kendisine muhtaç olduğu Allah’ın sınırsız güç ve iktidarı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâzım-ı zâtî: bir şeyin bizzat kendisinde olması gereken temel özellik[/TD]
[TD]maddiyyun: maddeciler, materyalistler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahvolmak: yok olmak, perişan olmak[/TD]
[TD]mecbur: zorunlu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mekândan münezzeh: mekânla, yerle sınırlı olmayan[/TD]
[TD]mizansız: ölçüsüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvülât-ı muntazam: düzgün ve muntazam değişiklikler, değişmeler, gelişmeler[/TD]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek[/TD]
[TD]ulûhiyet: ibadete ve itaat edilmeye layık olma, İlâhlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumî: bütün, genel[/TD]
[TD]vahdet-i mutlaka: sınırsız birlik; Allah’ın mutlak anlamda bir ve tek oluşu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]zerrat: zerreler, atomlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı İlâhiye: Allah’ın eserleri[/TD]
[TD]şuursuz: bilinçsiz[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 14:31 #801021Anonim
Hem insanların bir kısmı, güya daha ileri görüyor gibi, daha ziyade cahilâne bir dalâletle, Sâni-i Zülcelâlin gayet lâtif, nâzenin, mutî, musahhar bir sahife-i icraatı ve emirlerinin bir vasıta-i nakliyâtı ve zayıf bir perde-i tasarrufâtı ve lâtif bir midâd-ı (mürekkep) kitabeti ve en nâzenin bir hulle-i îcâdâtı ve bir mâye-i masnuatı ve bir mezraa-i hububatı olan esir maddesini, cilve-i rububiyetine âyinedarlık ettiği için, masdar ve fâil tevehhüm etmişler. Bu acip cehalet, hadsiz muhalleri istilzam ediyor. Çünkü esir maddesi, maddiyyunları boğduran zerrat maddesinden daha lâtif ve eski hükemanın saplandığı heyulâ fihristesinden daha kesif, ihtiyarsız, şuursuz, câmid bir maddedir. Bu hadsiz bir surette tecezzî ve inkısam eden ve nâkillik ve infial hassasıyla ve vazifesiyle teçhiz edilen bu maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha küçük olan zerrelerine, herşeyde herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücut bulan fiilleri, eserleri isnad etmek, esirin zerreleri adedince yanlıştır.
Evet, mevcudatta görünen fiil-i icad öyle bir keyfiyettedir ki, herşeyde, hususan zîhayat olsa, ekser eşyayı ve belki umum kâinatı görecek, bilecek ve kâinata karşı o zîhayatın münasebetini tanıyacak, temin edecek bir iktidar ve ihtiyardan geldiğini gösteriyor ki, maddî ve ihatasız olan esbabın hiçbir cihetle fiili olmaz.
Evet, sırr-ı kayyûmiyetle, en cüz’î bir fiil-i icadî, doğrudan doğruya bütün kâinat Hâlıkının fiili olduğuna delâlet eden bir sırr-ı âzamı taşıyor. Evet, meselâ bir arının icadına teveccüh eden bir fiil, iki cihetle Hâlık-ı Kâinata hususiyetini gösteriyor:
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık: herşeyi yaratan Allah[/TD]
[TD]Hâlık-ı Kâinat: evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: büyüklük ve haşmet sahibi olan ve herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah[/TD]
[TD]acip: hayret verici[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cahilâne: cahilce, bilgisizce[/TD]
[TD]cehalet: cahillik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, şekil[/TD]
[TD]cilve-i rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin yansıması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câmid: cansız[/TD]
[TD]cüz’î: küçük, ferdî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dalâlet: doğru yoldan sapmak, inkârcılık, inançsızlık[/TD]
[TD]delâlet etmek: delil olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: pek çok[/TD]
[TD]esbab: sebepler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esir maddesi: kâinatı kapladığına inanılan ince madde[/TD]
[TD]eşya: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fihriste: içindekiler[/TD]
[TD]fiil-i icadî: var etme fiili[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fâil: işi yapan, özne[/TD]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hassa: özellik[/TD]
[TD]heyulâ: ince madde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hulle-i îcâdât: yaratma fiilinin üzerini saran elbise; îcat elbisesi[/TD]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususiyet: özellik, özel oluş[/TD]
[TD]hükema: filozoflar, felsefeciler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icad: var etme[/TD]
[TD]ihatasız: kuşatmayan, dar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihtiyar: irade, dileme[/TD]
[TD]iktidar: güç ve kuvvete sahip olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]infial: bir tesirin gücü altında hareket etme[/TD]
[TD]inkısam etmek: bölünmek, kısımlara yarılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesif: katı, yoğun[/TD]
[TD]keyfiyet: özellik, nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]lâtif: güzel, hoş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maddiyyun: maddeciler, materyalistler[/TD]
[TD]masdar: kaynak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mezraa-i hububat: tohumların ekildiği tarla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]midâd-ı kitabet: yazı mürekkebi[/TD]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musahhar: boyun eğen[/TD]
[TD]mutî: emre uyan, itaat eden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mâye-i masnuat: san’atla yaratılan varlıkların özünü teşkil eden mayası[/TD]
[TD]münasebet: ilgi, bağlantı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nâkil: nakleden, ulaştıran[/TD]
[TD]nâzenin: ince, nazik, nazlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]perde-i tasarrufât: varlıklar üzerindeki işlemlerin önündeki perde[/TD]
[TD]sahife-i icraat: icraat ve faaliyet sayfası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret: biçim, şekil[/TD]
[TD]sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutmasının sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı âzam: en büyük sır[/TD]
[TD]tecezzî: bölünme, parçalanma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
[TD]teveccüh eden: yönelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek[/TD]
[TD]teçhiz edilen: cihazlanan, donanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vasıta-i nakliyât: nakletme vasıtası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücut bulmak: meydana gelmek[/TD]
[TD]zerrat: zerreler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyinedarlık: aynalık[/TD]
[TD]şuursuz: bilinçsiz, akılsız[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 14:34 #801022Anonim
Birincisi: O arının bütün emsalinin, bütün zeminde, aynı zamanda, aynı fiile mazhariyetleri gösteriyor ki, bu cüz’î ve hususî fiil ise, ihatalı, rû-yi zemini kaplamış bir fiilin bir ucudur. Öyleyse, o büyük fiilin fâili ve o fiilin sahibi kim ise, o cüz’î fiil dahi onundur.
İkinci cihet: Bu hazır arının hilkatine teveccüh eden fiilin fâili olmak için, o arının şerâit-i hayatiyesini ve cihazatını ve kâinatla münasebetini temin edecek ve bilecek kadar pek büyük bir iktidar ve ihtiyar lâzım geldiğinden, o cüz’î fiili yapan zâtın, ekser kâinata hükmü geçmekle ancak o fiili öyle mükemmel yapabilir.
Demek, en cüz’î fiil, iki cihetle Hâlık-ı Külli Şeye has olduğunu gösterir.
En ziyade câ-yı dikkat ve câ-yı hayret şudur ki: Vücudun en kuvvetli mertebesi olan vücubun; ve vücudun en sebatlı derecesi olan maddeden tecerrüdün; ve vücudun zevalden en uzak tavrı olan mekândan münezzehiyetin; ve vücudun en sağlam ve tagayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan vahdetin sahibi olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudun en has hassası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve sermediyeti, vücudun en zayıf mertebesi ve en incecik derecesi ve en mütegayyir, mütehavvil tavrı ve en ziyade mekâna yayılmış olan hadsiz, kesretli bir maddî madde olan esir ve zerrat gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyet isnad etmek ve onları ezelî tasavvur etmek ve kısmen âsâr-ı İlâhiyenin onlardan neş’et ettiğini tevehhüm etmek ne kadar hilâf-ı hakikat ve vâkıa muhalif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale-i Nur’un müteaddit cüzlerinde kat’î burhanlarla gösterilmiştir.
İKİNCİ ŞUA
İki meseledir.
BİRİNCİ MESELE: İsm-i Kayyûmun bir cilve-i âzamına işaret eden
[TABLE]
[TR]
[TD]Hâlık-ı Külli Şey: herşeyin yaratıcısı olan Allah[/TD]
[TD]Zât-ı Vâcibü’l-Vücud: var olması mutlaka gerekli olan Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[TD]burhan: güçlü delil, kanıt[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâtıl: doğru olmayan, imana uymayan[/TD]
[TD]cihazat: cihazlar, donanımlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]cilve-i âzam: en büyük yansıma [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]câ-yı dikkat: dikkat çekici, ilginç nokta[/TD]
[TD]câ-yı hayret: hayret verici nokta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cüz: kısım, parça[/TD]
[TD]cüz’î: küçük, ferdî[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ekser: pek çok[/TD]
[TD]emsal: benzerler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esir: kâinatı kapladığına inanılan ince madde[/TD]
[TD]ezeliyet: varlığının başlangıcı ve sonu olmaması, sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezelî: başlangıcı olmayan[/TD]
[TD]fâil: işi yapan, özne[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]has: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hassa: özellik[/TD]
[TD]hilkat: yaratılış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hilâf-ı hakikat: gerçeğe aykırı[/TD]
[TD]hususî: özel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihatalı: içine alan, kuşatan[/TD]
[TD]ihtiyar: irade, dileme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktidar: güç ve kuvvete sahip olma[/TD]
[TD]ism-i Kayyûm: Allah’ın herşeyi Kendi varlığıyla ayakta tuttuğunu ve varlıklarını devam ettirdiğini ifade eden ismi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]isnad etmek: dayandırmak[/TD]
[TD]kesretli: çok sayıda[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]lâzime-i zâtî: bir şeyin bizzat kendisinde olması şart olan temel özellik ve nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhariyet: erişme, sahip olma[/TD]
[TD]mekân: yer[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mekândan münezzehiyet: yerle sınırlı olmama[/TD]
[TD]mertebe: derece[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukaddes: kusur ve eksiklikten uzak[/TD]
[TD]münasebet: ilgi, bağlantı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: bir çok[/TD]
[TD]mütegayyir: değişen, başkalaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütehavvil: değişken[/TD]
[TD]neş’et etmek: kaynaklanmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rû-yi zemin: yeryüzü[/TD]
[TD]sebat: kalıcı olma, sabit kalma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermediyet: daimîlik, süreklilik[/TD]
[TD]sıfat: nitelik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagayyür: başkalaşım, değişme[/TD]
[TD]tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tecerrüd: soyutlanma, sıyrılma[/TD]
[TD]temin etmek: sağlamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teveccüh etmek: yönelmek[/TD]
[TD]tevehhüm etmek: sanmak, zannetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vahdet: birlik[/TD]
[TD]vâkıa muhalif: uygun olmayan, olması gerekenden aykırılık gösteren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub: zorunlu olma[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yeryüzü[/TD]
[TD]zerrat: zerreler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zeval: gelip geçici olma[/TD]
[TD]ziyade: çok, fazla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âsâr-ı İlâhiye: Allah’ın eserleri[/TD]
[TD]şerâit-i hayatiye: hayat şartları[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuâ: ışık, parıltı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 14:38 #801023Anonim
اَ تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلاَ نَوْمٌ
1 مَا مِنْ دَاۤبَّةٍ اِلاَّ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
2
لَهُ مَقَالِيدُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ
3
gibi âyetlerin işaret ettiği hakikat-i âzamın bir veçhi şudur ki:Şu kâinattaki ecrâm-ı semâviyenin kıyamları, devamları, bekàları, sırr-ı kayyûmiyetle bağlıdır. Eğer o cilve-i kayyûmiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı küre-i arzdan bin defa büyük milyonlarla küreler, feza-yı gayr-ı mütenâhi boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler. Nasıl ki, meselâ havada, tayyareler yerinde binler muhteşem kasırları kemâl-i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zâtın kayyûmiyet iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizam ve devamlarıyla ölçülür. Öyle de, o Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâlin madde-i esiriye içinde hadsiz ecrâm-ı semâviyeye nihayet derecede intizam ve mizan içinde sırr-ı kayyûmiyetle bir kıyam, bir bekà, bir devam vererek, bazısı küre-i arzdan bin ve bir kısmı bir milyon defa büyük milyonlarla azîm küreleri direksiz, istinatsız, boşlukta durdurmakla beraber, herbirini bir vazifeyle tavzif edip gayet muhteşem bir ordu şeklinde, emr-i
4 كُنْفَيَكُونُ’dan gelen fermanlara kemâl-i inkıyadla itaat ettirmesi, ism-i Kayyûmun âzamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi, herbir mevcudun zerreleri dahi, yıldızlar gibi, sırr-ı kayyûmiyetle kaim ve o sır ile bekà ve devam ediyorlar.[BILGI]Dipnot-1 “Onu ne uyuklama ve ne de uyku tutmaz, gafletin hiçbir çeşidi hiçbir zaman Ona ârız olamaz.” Bakara Sûresi, 2:255.
Dipnot-2 “Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın.” Hûd Sûresi, 11:56.
Dipnot-3 “Göklerin ve yerin tedbir ve tasarrufu Ona aittir.” Zümer Sûresi, 39:63.
Dipnot-4 “(Allah birşeyin olmasını murad ettiği zaman, O sadece) ‘Ol’ der, o da oluverir.” Bakara Sûresi, 2:117; Yâsin Sûresi, 36:82.[/BILGI][TABLE]
[TR]
[TD]Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâl: herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve haşmet sahibi Allah[/TD]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azîm: büyük[/TD]
[TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[TD]cilve-i kayyûmiyet: Allah’ın herşeyi ayakta tutmasının ve onlara bekà vermesinin bir yansıması, görüntüsü[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ecrâm-ı semâviye: gök cisimleri[/TD]
[TD]ferman: buyruk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feza-yı gayr-ı mütenâhi: sınırsız boşluk, uzay[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat-i âzam: en büyük hakikat[/TD]
[TD]iktidar: güç ve kuvvet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
[TD]ism-i Kayyûm: Allah’ın herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren ismi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istinatsız: dayanak noktası olmadan[/TD]
[TD]itaat ettirme: emre uydurma, boyun eğdirme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaim: ayakta duran, var olan[/TD]
[TD]kasır: saray[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kayyûmiyet: kendisinin varlığıyla diğer varlıkları her zaman ayakta tutma[/TD]
[TD]kemâl-i inkıyad: tam ve mükemmel bir bağlılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i intizam: mükemmel bir düzen[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre: gezegen[/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyam: ayakta durma, varlığını devam ettirme[/TD]
[TD]madde-i esir: kâinatı kapladığına inanılan ince madde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcud: varlık[/TD]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayet: son[/TD]
[TD]nizam: düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sebat: kalıcı olma, sabit kalma[/TD]
[TD]sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutmasının sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tavzif etmek: görevlendirmek[/TD]
[TD]tayyare: uçak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vech: yön[/TD]
[TD]âyet: Kur’an’da yer alan her bir cümle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzamî: en büyük[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 14:49 #801024Anonim
Evet, bir zîhayatın cesedindeki zerrelerin herbir âzâya mahsus bir heyetle küme küme toplanıp dağılmadıkları ve sel gibi akan unsurların fırtınaları içinde vaziyetlerini muhafaza edip dağılmamaları ve muntazaman durmaları, bilbedâhe, kendi kendilerinden olmayıp, belki sırr-ı kayyûmiyetle olduğundan, herbir ceset muntazam bir tabur, herbir nevi muntazam bir ordu hükmünde olarak, bütün zîhayat ve mürekkebâtın zemin yüzünde ve yıldızların feza âleminde durmaları ve gezmeleri gibi, bu zerreler dahi hadsiz dilleriyle sırr-ı kayyûmiyeti ilân ederler.
İKİNCİ MESELE: Eşyanın sırr-ı kayyûmiyetle münasebettar faydalarının ve hikmetlerinin bir kısmına işaret etmeyi bu makam iktiza ediyor.
Evet, herşeyin hikmet-i vücudu ve gaye-i fıtratı ve faide-i hilkati ve netice-i hayatı üçer nevidir.
Birinci nevi: Kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.
İkinci nevi: Daha mühimdir ki, herşey, umum zîşuur mütalâa edebilecek ve Fâtır-ı Zülcelâlin cilve-i esmâsını bildirecek birer âyet, birer mektup, birer kitap, birer kaside hükmünde olarak, mânâlarını hadsiz okuyucularına ifade etmesidir.
Üçüncü nevi ise, Sâni-i Zülcelâle aittir, Ona bakar. Herşeyin faydası ve neticesi kendine bakan bir ise, Sâni-i Zülcelâle bakan yüzlerdir ki, Sâni-i Zülcelâl, kendi acaib-i san’atını kendisi temâşâ eder, kendi cilve-i esmâsına kendi masnuatında bakar. Bu âzamî üçüncü nevide hikmet-i hilkatini ifade için, bir saniye kadar yaşamak kâfidir.
Hem herşeyin vücudunu iktiza eden bir sırr-ı kayyûmiyet var ki, Üçüncü Şuada izah edilecek.
Bir zaman, tılsım-ı kâinat ve muammâ-yı hilkat cilvesiyle mevcudatın hikmetlerine ve faydalarına baktım, dedim: “Acaba bu eşya neden böyle kendini gösteriyorlar,
[TABLE]
[TR]
[TD]Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz büyüklük ve görkem sahibi olan ve herşeyi yoktan benzersiz olarak yaratan Allah[/TD]
[TD]Sâni-i Zülcelâl: herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan, sonsuz büyüklük ve görkem sahibi Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]acaib-i san’at: hayranlık ve şaşkınlık uyandıran san’atlar[/TD]
[TD]bilbedâhe: açık bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cesed: beden[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve-i esmâ: Allah’ın isimlerinin varlıklardaki yansıması[/TD]
[TD]eşya: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faide-i hilkat: yaratılıştaki fayda, yarar[/TD]
[TD]feza: uzay boşluğu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gaye-i fıtrat: yaratılıştaki gaye, amaç[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]heyet: yapı[/TD]
[TD]hikmet: gaye, fayda, yarar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve gayesi[/TD]
[TD]hikmet-i vücud: bir şeyin var olmasının hikmet ve amacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaside: kafiyeli ve övgü dolu ifadeler içeren şiir[/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: yer, konum[/TD]
[TD]maslahat: fayda, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muammâ-yı hilkat: yaratılışta gizli olan sır[/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]muntazaman: düzenli olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]münasebettar: ilgili, bağlantılı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mürekkebât: birleşik şekillerde meydana gelen varlıklar[/TD]
[TD]mütalâa etme: dikkatlice düşünme ve inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice-i hayat: hayatın ortaya çıkardığı sonuç[/TD]
[TD]nevi: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın her zaman ve her yerde olması ve bütün varlıkları ayakta tutması sırrı[/TD]
[TD]tabur: dört bölükten meydana gelen askerî birlik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ etmek: gözlemlemek, seyretmek[/TD]
[TD]tılsım-ı kâinat: kâinatın gizemi, sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]unsur: madde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum, hâl[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zemin: yer[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: bilinç sahibi[/TD]
[TD]âlem: dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Allah’ın varlığını ispatlayan delil[/TD]
[TD]âzamî: en büyük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âzâ: uzuv, organ[/TD]
[TD]şua: ışık, ışın[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 14:53 #801025Anonim
çabuk kaybolup gidiyorlar? Onların şahsına bakıyorum: Muntazam, hikmetli giyinmiş, giydirilmiş, süslendirilmiş, sergiye, temâşâgâha gönderilmiş. Halbuki bir iki günde, belki bir kısmı birkaç dakikada kaybolup faydasız, boşu boşuna gidiyorlar. Bu kısa zamanda bize görünmelerinden maksat nedir?” diye çok merak ediyordum. O zaman, mevcudatın, hususan zîhayatın dünya dershanesine gelmelerinin mühim bir hikmetini lûtf-u İlâhî ile buldum. O da şudur:
Herşey, hususan zîhayat, gayet mânidar bir kelime, bir mektup, bir kaside-i Rabbânîdir, bir ilânnâme-i İlâhîdir. Umum zîşuurun mütalâasına mazhar olduktan ve hadsiz mütalâacılara mânâsını ifade ettikten sonra, lâfzı ve hurufu hükmündeki suret-i cismâniyesi kaybolur.
Bir sene kadar bu hikmet bana kâfi geldi. Bir sene sonra, masnuatta ve bilhassa zîhayatlarda bulunan çok harika ve pek ince san’atın mucizeleri inkişaf etti. Anladım ki, bu çok ince ve çok harika olan dekaik-i san’at, yalnız zîşuurların nazarlarına ifade-i mânâ için değildir. Gerçi herbir mevcudu hadsiz zîşuurlar mütalâa edebilir. Fakat hem onların mütalâası mahduttur, hem de herkes o zîhayatın bütün dekaik-i san’atına nüfuz edemezler. Demek, zîhayatların en mühim netice-i hilkati ve en büyük gaye-i fıtratı, Zât-ı Kayyûm-u Ezelînin kendi nazarına kendi acaib-i san’atını ve verdiği rahîmâne hediyelerini ve ihsanlarını arz etmektir.
Bu gaye ise, çok zaman bana kanaat verdi. Ve ondan anladım ki, her mevcutta, hususan zîhayatlarda hadsiz dekaik-i san’at bulunması, Zât-ı Kayyûm-u Ezelînin nazarına arz etmek, yani, Zât-ı Kayyûm-u Ezelî kendi san’atını kendisi temâşâ etmek olan hikmet-i hilkat, o büyük masarife kâfi geliyordu.
Bir zaman sonra gördüm ki, mevcudatın şahıslarında ve suretlerindeki dekaik‑i san’at devam etmiyor; gayet sür’atle tazeleniyor, tebeddül ediyor, nihayetsiz bir faaliyet ve bir hallâkıyet içinde tahavvül ediyorlar. Bu hallâkıyet ve bu
[TABLE]
[TR]
[TD]Zât-ı Kayyûm-u Ezelî: herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, kendi varlığının da başlangıcı olmayıp sürekli var olan Zât, Allah[/TD]
[TD]acaib-i san’at: hayranlık uyandıran san’atlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]arz etmek: sunmak, ortaya koymak[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dekaik-ı san’at: san’at incelikleri[/TD]
[TD]gaye-i fıtrat: yaratılış amacı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hallâkıyet: yaratıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
[TD]hikmet-i hilkat: yaratılış hikmeti ve gayesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmetli: belli bir amaç ve hedefe yönelik olan[/TD]
[TD]huruf: harfler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hususan: özellikle[/TD]
[TD]ifade-i mânâ: bir mânânın ifade edilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihsan: bağış[/TD]
[TD]ilânnâme-i İlâhî: İlâhî hakikatleri aktaran duyuru yazısı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[TD]kanaat vermek: görüş, fikir vermek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaside-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ı öven şiir[/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lâfız: söz, kelime[/TD]
[TD]lûtf-u İlâhî: Allah’ın lütuf ve ikramı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahdut: sınırlı[/TD]
[TD]maksat: gaye, hedef[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]masarif: masraflar, harcamalar[/TD]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar olmak: nail olmak, erişmek[/TD]
[TD]mevcud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[TD]mucize: insanların benzerini yapmakta aciz kaldıkları olağanüstü iş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muntazam: düzenli[/TD]
[TD]mânidar: anlamlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]mütalâa: dikkatlice okuyup inceleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar: bakış[/TD]
[TD]netice-i hilkat: yaratılışın sonucu[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]nüfuz etmek: birşeyin içine girmek, yerleşmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rahîmâne: çok şefkatli bir şekilde[/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]suret-i cismâniye: maddî görünüm[/TD]
[TD]sür’atle: hızla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tahavvül etmek: değişmek, dönüşmek[/TD]
[TD]tebeddül etmek: değişmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]temâşâ etmek: bakmak, seyretmek[/TD]
[TD]temâşâgâh: seyir yeri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuurlu, bilinçli[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 17:54 #801027Anonim
faaliyetin hikmeti, elbette o faaliyet derecesinde büyük olmak lâzım geliyor, diye tefekküre başladım. Bu defa mezkûr iki hikmet kâfi gelmemeye başladılar, noksan kaldılar. Gayet merakla ayrı bir hikmeti aramaya ve taharrîye başladım.
Bir zaman sonra, lillâhilhamd, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın feyziyle, sırr-ı kayyûmiyet noktasında azîm, hadsiz bir hikmet, bir gaye göründü. Ve onunla, “tılsım-ı kâinat” ve “muammâ-yı hilkat” tabir edilen bir sırr-ı İlâhî anlaşıldı. Yirmi Dördüncü Mektupta tafsilen beyan edildiğinden, burada yalnız icmâlen iki üç noktasını Üçüncü Şuada zikredeceğiz.
Evet, sırr-ı kayyûmiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki, bütün mevcudatı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihayetsiz fezada,
1 رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَاsırrıyla durdurup, kıyam ve bekà verip, umumunu böyle sırr-ı kayyûmiyetin tecellîsine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinad olmazsa, hiçbir şey kendi başıyla durmaz; hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukut edecek.Hem nasıl ki bütün mevcudat, vücutları ve kıyamları ve bekàları cihetinde Kayyûm-u Zülcelâle dayanıyorlar, kıyamları Onunladır. Öyle de, mevcudatın keyfiyat ve ahvâlinde binler silsilelerin—temsilde hata olmasın—telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı kayyûmiyette
2 وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ اْلاَمْرُ كُلُّهُ sırrıyla uçları bağlıdır. Eğer o nuranî nokta-i istinada dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhal ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek. Belki mevcudat adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ bu şey (hıfz veya nur veya vücut veya rızık gibi) bir cihette buna[NOT]Dipnot-1 “O Allah ki, gökleri, gördüğünüz gibi direksiz yükseltti.” Ra’d Sûresi, 13:2.
Dipnot-2 Bütün işler sadece Ona döndürülür.” Hûd Sûresi, 11:123.[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]Kayyûm-u Zülcelâl: herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve yücelik sahibi Allah[/TD]
[TD]Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklamalarıyla akılları benzerini yapmaktan âciz bırakan Kur’ân-ı Kerim[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[TD]ahvâl: hâller, durumlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]azîm: büyük, yüce[/TD]
[TD]bekà: devamlılık ve kalıcılık, sonsuzluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]beyan etmek: açıklanmak[/TD]
[TD]bâtıl: hak olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: yön, taraf[/TD]
[TD]cilve: görüntü, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]devir: kısır döngü; tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıktı? gibi sonuçsuz iddia[/TD]
[TD]ehl-i akıl: akıl sahipleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu[/TD]
[TD]feza: uzay[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız[/TD]
[TD]hikmet: sebep, ince sır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hıfz: koruma, saklama[/TD]
[TD]icmâlen: kısaca[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]keyfiyat: özellikler, nitelikler[/TD]
[TD]kâfi: yeterli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kıyam: ayakta durma, varlığını sürdürme[/TD]
[TD]lillâhilhamd: ne kadar hamd ve şükürler varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazhar eylemek: eriştirmek[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: anılan, söylenen[/TD]
[TD]muammâ-yı hilkat: yaratılıştaki sır ve gizlilikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhal: imkânsız[/TD]
[TD]nihayetsiz: sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]noksan: eksik[/TD]
[TD]nokta-i istinad: dayanak noktası[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nuranî: nurlu, aydınlık[/TD]
[TD]rızık: Allah’ın sunduğu nimetler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]silsile: zincirleme olarak kurulan bağlantı, zincir[/TD]
[TD]sukut etmek: düşmek, alçalmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın her zaman ve her yerde olması ve bütün varlıkları ayakta tutmasında gizli olan sır[/TD]
[TD]sırr-ı İlâhî: İlâhî sır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabir etmek: ifade etmek[/TD]
[TD]tafsilen: ayrıntılı olarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taharrî: araştırma, inceleme[/TD]
[TD]tecellî: görünüm, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tefekkür: etraflıca ve derinlemesine düşünme[/TD]
[TD]temsil: analoji; kıyaslama tarzında benzetme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]teselsül: zincirleme devam etme, art arda gelme[/TD]
[TD]tılsım-ı kâinat: kâinatın içinde gizli olan sır[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün[/TD]
[TD]vücut: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikretmek: anmak[/TD]
[TD]şuâ: ışık, ışın[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 17:58 #801028Anonim
dayanır, bu da ötekine, o da ona… Git gide, herhalde nihayetsiz olamaz, bir nihayeti bulunacak.
İşte, bütün böyle silsilelerin müntehâları, elbette sırr-ı kayyûmiyettir. Sırr-ı kayyûmiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum silsilelerde birbirine dayanmak rabıtası ve mânâsı kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı kayyûmiyete bakar.
ÜÇÜNCÜ ŞUA
كُلَّ يَوْمٍ هُوَ فِى شَاْنٍ
1 فَعَّالٌ لِمَا يُرِيدُ
2
يَخْلُقُ مَا يَشَاۤءُ
3 بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ
4فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِـى اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا
5
gibi âyetlerin işaret ettikleri hallâkıyet-i İlâhiye ve faaliyet-i Rabbâniye içindeki sırr-ı Kayyûmiyetin bir derece inkişafına bir iki mukaddime ile işaret edeceğiz.BİRİNCİSİ: Şu kâinata baktığımız vakit görüyoruz ki, zaman seylinde mütemadiyen çalkanan ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlûkatın bir kısmı bir saniyede gelir, derakap kaybolur. Bir taifesi bir dakikada gelir, geçer. Bir nev’i, bir saat âlem-i şehadete uğrar, âlem-i gayba girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir kısmı da asırlarda bu âlem-i şehadete gelip, konup, vazife görüp gidiyorlar.
Bu hayret verici seyahat ve seyeran-ı mevcudat, o sefer ve seyelân-ı mahlûkat öyle bir intizam ve mizan ve hikmetle sevk ve idare edilir; ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basîrâne, hakîmâne, müdebbirâne kumandanlık ediyor ki, bütün akıllar farazâ ittihad edip birtek akıl olsa, o hakîmâne idarenin künhüne yetişemez ve kusur bulup tenkit edemez.
[NOT]Dipnot-1 “O her an bir tasarruftadır.” Rahmân Sûresi, 55:29.
Dipnot-2 “O dilediğini hakkıyla yapandır.” Burûc Sûresi, 85:16.
Dipnot-3 “O dilediğini dilediği şekilde yaratır.” Rum Sûresi, 30:54.
Dipnot-4 “Herşeyin hüküm ve tasarrufu Onun elindedir.” Yâsin Sûresi, 36:83.
Dipnot-5 Bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor.” Rum Sûresi, 30:50.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]asır: yüzyıl[/TD]
[TD]basîrâne: görerek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]derakap: hemen ardından[/TD]
[TD]faaliyet-i Rabbaniye: herşeyin rabbi olan Allah’ın kâinattaki faaliyetleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faraza: varsayalım ki[/TD]
[TD]hakîmâne: bir maksat ve gayeye yönelik bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hallâkiyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı[/TD]
[TD]hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf: ortaya çıkma[/TD]
[TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ittihad etme: birleşme, birlikte hareket etme[/TD]
[TD]kafile: grup, topluluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]künh: bir şeyin özü, aslı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: varlıklar[/TD]
[TD]mevhum: gerçekte olmadığı halde var sayılan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mizan: ölçü, denge[/TD]
[TD]mukaddime: başlangıç, giriş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müdebbirâne: herşeyi idare ederek[/TD]
[TD]müntehâ: en son nokta[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[TD]rabıta: bağlantı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sevk etme: yönlendirme[/TD]
[TD]seyelân-ı mahlûkat: varlıkların su gibi akması[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyeran-ı mevcudat: varlıkların seyir ve hareket halinde olması[/TD]
[TD]seyl: sel, akıntı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]silsile: peş peşe gelen, zincir[/TD]
[TD]sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın her zaman ve her yerde olması ve bütün varlıkları ayakta tutmasında gizli olan sır, temel özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]taife: grup, topluluk[/TD]
[TD]tenkit etmek: eleştirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[TD]âlem-i şehadet: görünen âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âyet: Kur’ândaki her bir cümle[/TD]
[TD]şua: ışık, parıltı[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 18:00 #801029Anonim
İşte bu hallâkıyet-i Rabbâniyenin içinde, o sevimli ve sevdiği masnuatın, hususan zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak âlem-i gayba gönderiyor. Hiçbirine nefes aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor. Mütemadiyen bu misafirhane-i âlemi doldurup misafirlerin rızası olmayarak boşaltıyor. Kalem-i kazâ ve kader, küre-i arzı yazar bozar tahtası gibi yaparak, يُحْيِـى وَيُمِيتُ
1 cilveleriyle mütemadiyen küre-i arzda yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder.İşte bu faaliyet-i Rabbâniyenin ve bu hallâkıyet-i İlâhiyenin bir sırr-ı hikmeti ve esaslı bir muktazîsi ve bir sebeb-i dâîsi, üç mühim şubeye ayrılan hadsiz, nihayetsiz bir hikmettir.
O hikmetin birinci şubesi şudur ki: Faaliyetin her nev’i, cüz’î olsun küllî olsun, bir lezzet verir. Belki her faaliyette bir lezzet var. Belki faaliyet ayn-ı lezzettir. Belki faaliyet, ayn-ı lezzet olan vücudun tezahürüdür ve ayn-ı elem olan ademden tebâud ile silkinmesidir.
Evet, her kabiliyet sahibi, bir faaliyetle kabiliyetinin inkişafını lezzetle takip eder. Herbir istidadın faaliyetle tezahür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Herbir kemal sahibi, faaliyetle kemâlâtının tezahürünü lezzetle takip eder.
Madem herbir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır. Ve faaliyet dahi bir kemaldir. Ve madem zîhayat âleminde daimî ve ezelî bir hayattan neş’et eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor. Ve o cilveler gösteriyor ki, kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütuflarda bulunan Zâtın kudsiyetine lâyık ve vücub-u vücuduna münasip o hayat-ı sermediyenin muktezası olarak, hadsiz derecede—tabirde hata olmasın—bir aşk-ı lâhûtî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi şuûnât-ı
[NOT]Dipnot-1 Diriltir ve öldürür.
[/NOT][TABLE]
[TR]
[TD]adem: yokluk, hiçlik[/TD]
[TD]ayn-ı elem: acının tâ kendisi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ayn-ı lezzet: lezzetin tâ kendisi[/TD]
[TD]aşk-ı lâhûtî: Cenâb-ı Hakkın Zâtına mahsus kutsal aşkı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[TD]cüz’î: sınırlı, bireysel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]dâî: gerektiren sebep[/TD]
[TD]esas: temel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezelî: başlangıcı olmayan[/TD]
[TD]faaliyet-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın kâinattaki faaliyeti[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hallâkıyet-i Rabbâniye: herşeyin rabbi olan Allah’ın yaratıcılığı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hallâkıyet-i İlâhiye: Allah’ın yaratıcılığı, var ediciliği[/TD]
[TD]hayat-ı sermediye: devamlı, sürekli hayat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde olma[/TD]
[TD]inkişaf: açığa çıkma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istidad: kabiliyet, yetenek[/TD]
[TD]kalem-i kazâ ve kader: kazâ ve kader kalemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl: mükemmellik, olgunluk[/TD]
[TD]kemâlât: mükemmel özellikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kudsiyet: kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık[/TD]
[TD]küllî: geniş kapsamlı, genel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[TD]lezzet-i mukaddese: her türlü kusur ve noksandan yüce bir lezzet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]lütuf: iyilik, ihsan[/TD]
[TD]masnuat: san’at eseri varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misafirhane-i âlem: dünya misafirhanesi[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muhabbet-i kudsiye: kusur ve noksandan uzak olan sevgi[/TD]
[TD]muktazî: gerekçe, gerektirici sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]neş’et eden: kaynaklanan[/TD]
[TD]nihayetsiz: sonsuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rıza: memnuniyet, hoşnutluk[/TD]
[TD]sebeb-i dâî: birşeyin ortaya çıkmasındaki gerektirici sebep[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı hikmet: herşeyin bir gaye ve hedefe yönelik yaratılmasında gizli olan sır[/TD]
[TD]tabir: açıklama, ifade etme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebdil etmek: değiştirmek[/TD]
[TD]tebâud: uzaklaşma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terhis etmek: göreve son vermek, serbest bırakmak[/TD]
[TD]tezahür etmek: görünmek, ortaya çıkmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vücub-u vücud: Allah’ın varlığının zorunlu olması[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[TD]âlem-i gayb: gayb âlemi, görünmeyen âlem[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şefkat: içten ve karşılık beklemeden duyulan merhamet, sevgi[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 18:01 #801030Anonim
kudsiye o hayat-ı akdeste var ki, o şuûnât böyle hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz bir hallâkıyetle kâinatı daima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.
Sırr-ı kayyûmiyete bakan hadsiz faaliyet-i İlâhiyedeki hikmetin ikinci şubesi: Esmâ-i İlâhiyeye bakar. Malûmdur ki, herbir cemal sahibi, kendi cemâlini görmek ve göstermek ister. Herbir hüner sahibi, kendi hünerini teşhir ve ilân etmekle nazar-ı dikkati celb etmek ister ve sever. Ve hüneri gizli kalmış bir güzel hakikat ve güzel bir mânâ, meydana çıkmak ve müşterileri bulmak ister ve sever.
Madem bu esaslı kaideler, herşeyde derecesine göre cereyan ediyor; elbette Cemîl-i Mutlak olan Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâlin bin bir Esmâ-i Hüsnâsından herbir ismin, kâinatın şehadetiyle ve cilvelerinin delâletiyle ve nakışlarının işaretiyle, herbirisinin herbir mertebesinde hakikî bir hüsün, hakikî bir kemal, hakikî bir cemal ve gayet güzel bir hakikat, belki herbir ismin herbir mertebesinde hadsiz envâ-ı hüsünle hadsiz hakaik-i cemîle vardır.
Madem bu esmânın kudsî cemallerini irâe eden âyineleri ve güzel nakışlarını gösteren levhaları ve güzel hakikatlerini ifade eden sayfaları bu mevcudattır ve bu kâinattır. Elbette o daimî ve bâki esmâ, hadsiz cilvelerini ve nihayetsiz mânidar nakışlarını ve kitaplarını, hem müsemmâları olan Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâlin nazar-ı müşahedesine, hem hadd ü hesaba gelmeyen zîruh ve zîşuur mahlûkatın nazar-ı mütalâasına göstermek ve nihayetli, mahdut birşeyden nihayetsiz levhaları ve birtek şahıstan pek çok şahısları ve bir hakikatten pek kesretli hakikatleri göstermek için, o aşk-ı mukaddes-i İlâhîye istinaden ve o sırr-ı kayyûmiyete binaen, kâinatı umumen ve mütemadiyen cilveleriyle tazelendiriyorlar, değiştiriyorlar.
[TABLE]
[TR]
[TD]Cemîl-i Mutlak: sınırsız güzellik sahibi Allah[/TD]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Esmâ-i İlâhiye: Allah’ın sonsuz güzellikte ve mükemmellikteki isimleri[/TD]
[TD]Kayyûm-u Zât-ı Zülcelâl/Zât-ı Kayyûm-u Zülcelâl: herşeyi kendi varlığıyla ayakta tutan ve varlıklarını devam ettiren, büyüklük ve haşmet sahibi Zât, Allah[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]aşk-ı mukaddes-i İlâhîye: Cenâb-ı Hakkın zâtına mahsus mukaddes sevgisi[/TD]
[TD]binaen: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bâki: devamlı olan, sonsuz[/TD]
[TD]celb etmek: çekmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cemâl: güzellik[/TD]
[TD]cereyan etmek: meydana gelmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]delâlet: delil olma[/TD]
[TD]envâ-ı hüsün: güzellik çeşitleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]esaslı: köklü[/TD]
[TD]esmâ: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faaliyet-i İlâhiye: Allah’ın varlık âleminde gerçekleştirdiği faaliyetler[/TD]
[TD]hadd ü hesaba gelmemek: sınırsız ve hesapsız olmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sınırsız, sayısız[/TD]
[TD]hakaik-i cemîle: güzel hakikatler, gerçekler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hakikat: doğru gerçek[/TD]
[TD]hakikî: asıl, gerçek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hallâkıyet: yaratıcılık[/TD]
[TD]hayat-ı akdes: Cenâb-ı Hakkın Zâtına mahsus, her türlü noksanlıktan mukaddes hayatı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hikmet: sebep, ince sır[/TD]
[TD]hüsün: güzellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]irâe etmek: göstermek[/TD]
[TD]istinaden: dayanarak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide: kural, prensip[/TD]
[TD]kemâl: mükemellik, olgunluk[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kesretli: çok sayıda[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]mahdut: sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[TD]malûm: bilinen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mânidar: mânâlı, anlamlı[/TD]
[TD]müsemmâ: ismin gerçek sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemadiyen: sürekli olarak[/TD]
[TD]nakış: işleme, süsleme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı dikkat: dikkatli bakış[/TD]
[TD]nazar-ı mütalâa: dikkatlice bakıp anlamaya çalışmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nazar-ı müşahede: göz önünde, göze görünecek şekilde[/TD]
[TD]nihayet: son[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sırr-ı kayyûmiyet: Allah’ın her zaman ve her yerde olması ve bütün varlıkları ayakta tutmasında gizli olan sır[/TD]
[TD]teşhir etmek: sergilemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umumen: bütünüyle[/TD]
[TD]zîruh: ruh sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîşuur: şuur sahibi[/TD]
[TD]şehadet: şahidlik yapma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuûnât: temel özellikler[/TD]
[TD]şuûnât-ı kudsiye: Allah’ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait kutsal nitelikler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 18:02 #801031Anonim
DÖRDÜNCÜ ŞUA
Kâinattaki hayretnümâ faaliyet-i daimenin hikmetinin üçüncü şubesi şudur ki: Herbir merhamet sahibi, başkasını memnun etmekten mesrur olur. Herbir şefkat sahibi, başkasını mesrur etmekten memnun olur. Herbir muhabbet sahibi, sevindirmeye lâyık mahlûkları sevindirmekle sevinir. Herbir âlicenap zat, başkasını mes’ut etmekle lezzet alır. Herbir âdil zat, ihkak-ı hak etmek ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sahiplerini minnettar etmekle keyiflenir. Hüner sahibi herbir san’atkâr, san’atını teşhir etmekle ve san’atının tasavvur ettiği tarzda işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder.
İşte bu mezkûr düsturların herbiri birer kaide-i esasiyedir ki, kâinatta ve âlem‑i insaniyette cereyan ediyorlar. Bu kaidelerin esmâ-i İlâhiyede cereyan ettiklerini gösteren üç misal, Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfında izah edilmiştir. Bir hülâsası bu makamda yazılması münasip olduğundan, deriz:
Nasıl ki, mesela gayet merhametli, sehâvetli, gayet kerîm, âlicenap bir zat, fıtratındaki âli seciyelerin muktezasıyla, büyük bir seyahat gemisine, çok muhtaç ve fakir insanları bindirip, gayet mükemmel ziyafetlerle, ikramlarla o muhtaç fakirleri memnun ederek, denizlerde, arzın etrafında gezdirir. Ve kendisi de, onların üstünde, onları mesrurâne temâşâ ederek, o muhtaçların minnettarlıklarından lezzet alır ve onların telezzüzlerinden mesrur olur ve onların keyiflerinden sevinir, iftihar eder.
Madem böyle bir tevziat memuru hükmünde olan bir insan, böyle cüz’î bir ziyafet vermekten bu derece memnun ve mesrur olursa, elbette bütün hayvanları ve insanları ve hadsiz melekleri ve cinleri ve ruhları, bir sefine-i Rahmânî olan küre-i arz gemisine bindirerek, rû-yi zemini, envâ-ı mat’umatla ve bütün duyguların ezvak ve erzâkıyla doldurulmuş bir sofra-i Rabbâniye şeklinde onlara açmak ve o muhtaç ve müteşekkir ve minnettar ve mesrur mahlûkatını aktâr-ı kâinatta
[TABLE]
[TR]
[TD]aktâr-ı kâinat: kâinatın her tarafı[/TD]
[TD]arz: yer, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cereyan etmek: geçerli olmak[/TD]
[TD]cüz’î: ferdî, sınırlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]düstur: kural[/TD]
[TD]envâ-ı mat’umat: yiyecek çeşitleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]erzâk: gıda maddeleri[/TD]
[TD]esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ezvak: zevkler[/TD]
[TD]faaliyet-i daime: sürekli çalışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fıtrat: yaratılış, mizaç[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hayretnümâ: hayret verici, şaşırtıcı[/TD]
[TD]hikmet: fayda, gaye[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hukuk: haklar[/TD]
[TD]hülâsa: özet, öz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüner: beceri[/TD]
[TD]iftihar etmek: övünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihkak-ı hak: hak sahibine hakkını verme[/TD]
[TD]ikram: bağış, ihsan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[TD]kaide: düstur, prensip[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kaide-i esasiye: temel kural[/TD]
[TD]kerîm: cömertlik ve ikram sahibi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]küre-i arz: yerküre, dünya[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûk: varlık[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]makam: yer, konum[/TD]
[TD]merhamet: acıma, şefkat[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesrur: sevinçli[/TD]
[TD]mesrurâne: sevinçli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mes’ut: mutlu[/TD]
[TD]mevkıf: bölüm, kısım[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mezkûr: adı geçen[/TD]
[TD]minnettar olmak: minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu hissetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: örnek[/TD]
[TD]muhabbet: sevgi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mukteza: bir şeyin gereği[/TD]
[TD]mükemmel: kusursuz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]münasip: uygun[/TD]
[TD]müstehak: hak etmiş, layık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteşekkir: şükreden[/TD]
[TD]netice: sonuç[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rû-yi zemin: yeryüzü[/TD]
[TD]seciye: karakter, üstün özellik[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sefine-i Rahmânî: Allah’ın sonsuz şefkatinin sergilendiği gemi[/TD]
[TD]sehâvetli: cömert[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]seyahat: yolculuk[/TD]
[TD]sofra-i Rabbâni: herşeyin Rabbi olan Allah’ın kulları için hazırladığı sofra[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz: biçim, şekil[/TD]
[TD]tasavvur etmek: düşünmek, hayal etmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]telezzüz: lezzet alma[/TD]
[TD]temâşâ etmek: bakmak, seyretmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tevziat: dağıtım[/TD]
[TD]teşhir etmek: sergilemek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âdil: adaletle iş gören, sonsuz adalet sahibi Allah[/TD]
[TD]âlem-i insaniyet: insanlık âlemi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âli: yüce[/TD]
[TD]âlicenap: yüksek ahlâklı, şerefli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuâ: ışık, ışın[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 18:04 #801032Anonim
seyahat ettirmekle ve bu dünyada bu kadar ikramlarla onları mesrur etmekle beraber, dâr-ı bekàda, Cennetlerinden herbirini ziyafet-i daime için birer sofra yapan Zât-ı Hayy-ı Kayyûma ait olarak, o mahlûkatın teşekkürlerinden ve minnettarlıklarından ve mesruriyetlerinden ve sevinçlerinden gelen ve tabirinde âciz olduğumuz ve mezun olmadığımız şuûnât-ı İlâhiyeyi “memnuniyet-i mukaddese,” “iftihar-ı kudsî” ve “lezzet-i mukaddese” gibi isimlerle işaret edilen maânî-i rububiyettir ki, bu daimî faaliyeti ve mütemâdi hallâkıyeti iktiza eder.
Hem meselâ bir mahir san’atkâr, plâksız bir fonoğraf yapsa, o fonoğraf istediği gibi konuşsa, işlese, san’atkârı ne kadar müftehir olur, mütelezziz olur, kendi kendine “Maşaallah” der.
Madem icadsız ve sûrî bir küçük san’at, san’atkârının ruhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa, elbette bu mevcudatın Sâni-i Hakîmi, kâinatın mecmuunu, hadsiz nağmelerin envâıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir musiki-i İlâhiye ve bir fabrika-i acibe yapmakla beraber; kâinatın herbir nev’ini, herbir âlemini ayrı bir san’atla ve ayrı san’at mucizeleriyle göstererek zîhayatların kafalarında bir fonoğraf, bir fotoğraf, birer telgraf gibi çok makineleri, hattâ en küçük bir kafada dahi, yapmakla beraber; herbir insan kafasına, değil yalnız plâksız fonoğraf, birer âyinesiz fotoğraf, bir telsiz telgraf, belki bunlardan yirmi defa daha harika, her insanın kafasında öyle bir makineyi yapmaktan ve istediği tarzda işleyip neticeleri vermekten gelen iftihar-ı kudsî ve memnuniyet-i mukaddese gibi mânâları ve rububiyetin bu nev’inden olan ulvî şuûnâtı, elbette ve herhalde bu faaliyet-i daimeyi istilzam eder.
Hem meselâ, bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden
[TR]
[TABLE]
[TD]Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atlı bir şekilde yapan Allah
[/TD]
[TD]Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan zât, Allah
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[TD]dâr-ı beka: sonsuzluk âlemi, âhiret[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]envâ: türler[/TD]
[TD]faaliyet-i daime: sürekli çalışma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]fabrika-i acibe: hayret verici, şaşılacak fabrika[/TD]
[TD]fonoğraf: gramofonun ilk şekli, ses cihazı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[TD]hallâkıyet: yaratıcılık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hükümdar-ı âdil: adaletli hükümdar[/TD]
[TD]icadsız: bir şey ortaya koymayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iftihar: övünmek[/TD]
[TD]iftihar-ı kudsî: her türlü eksik ve çirkinlikten yüce sevinç ve övünme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihkak-ı hak: hak sahibine hakkını verme[/TD]
[TD]ikram: bağış, ihsan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]istilzam etmek: gerektirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]lezzet-i mukaddese: mukaddes lezzet; her türlü kusur ve noksandan yüce bir lezzet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahir: maharetli, becerikli[/TD]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mazlum: zulme uğrayan[/TD]
[TD]maânî-i rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesinin ifadeleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]maşaallah: “Allah dilemiş ve ne güzel yapmış”[/TD]
[TD]mecmu: birşeyin tamamı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]memnuniyet-i mukaddese: mukaddes memnuniyet; her türlü kusur ve noksandan uzak bir memnuniyet[/TD]
[TD]mesrur: sevinçli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mesruriyet: sevinç[/TD]
[TD]mevcudat: varlıklar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]me’zun: izinli[/TD]
[TD]minnettarlık: minnet duymak, yapılan bir iyiliğe karşı kendini borçlu hissetmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]musiki-i İlâhî: İlâhî müzik[/TD]
[TD]mu’cize: Allah tarafından yaratılan ve insanların bir benzerini yapmaktan aciz oldukları şey[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müftehir olmak: iftihar etmek, övünmek[/TD]
[TD]mütelezziz: lezzet alan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütemâdi: sürekli[/TD]
[TD]nağme: ahenk, güzel ses[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]netice: sonuç[/TD]
[TD]nev’i: çeşit[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan egemenliği, yaratıcılığı, idaresi ve terbiyesi[/TD]
[TD]sadâ: ses[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sûrî: görünüşte, şeklen[/TD]
[TD]tabir: açıklama, yorumlama[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tarz: biçim, şekil[/TD]
[TD]tesbih etmek: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına lâyık ifadelerle anmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ulvî: yüce[/TD]
[TD]zalim: acımasız ve haksız davranan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zikretmek: Allah’ı anmak[/TD]
[TD]ziyafet-i daime: sürekli ziyafet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[TD]âciz: güçsüz[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âlem: dünya, evren[/TD]
[TD]şuûnât-ı İlâhiye/şuûnat: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecelliye sevk eden Zâtına ait nitelikler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 18:06 #801033Anonim
almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması, hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan, elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara “hukuk-u hayat” tabir edilen şerâit-i hayatiyeyi vermekle; ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle; ve zayıfları kavîlerin şerrinden rahîmâne himaye etmekle; ve umum zîhayatlarda, bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev’i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev’i ise kısmen sırr-ı adaletin icrasından olmakla; ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellîsinden hâsıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuûnât-ı Rabbâniye ve maânî-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor.
İşte bu üç misal gibi, Esmâ-i Hüsnânın umumunda, herbirisi bu faaliyet-i daimede böyle kudsî bazı şuûnât-ı İlâhiyeye medar olduklarından, hallâkıyet-i daimeyi iktiza ederler.
Hem madem her kabiliyet, herbir istidat, inbisat ve inkişaf edip semere vermekle bir ferahlık, bir genişlik, bir lezzet verir. Hem madem her vazifedar, vazifesini yapmak ve bitirmekle, vazifesinden terhisinde büyük bir rahatlık, bir memnuniyet hisseder. Ve madem birtek tohumdan birçok meyveleri almak ve bir dirhemden yüz dirhem kâr kazanmak, sahiplerine çok sevinçli bir hâlettir, bir ticarettir. Elbette, bütün mahlûkattaki hadsiz istidatları inkişaf ettiren ve bütün mahlûkatını kıymettar vazifelerde istihdam ettikten sonra terakkivâri terhis ettiren, yani, unsurları madenler mertebesine, madenleri nebatlar hayatına, nebatları
[TABLE]
[TR]
[TD]Adl-i Âdil: her zaman adaletle hükmeden adalet sahibi Allah[/TD]
[TD]Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın sınırsız güzellikteki isimleri[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Hâkim-i Hakîm: herşeyi hikmetle yapan ve herşeye hükmeden Allah[/TD]
[TD]Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşir: haşir meydanında kurulacak olan büyük mahkeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]Zât-ı Hayy-ı Kayyûm: her an diri olup her canlıya hayat veren ve herşeyi ayakta tutan zât, Allah[/TD]
[TD]adalet: her hak sahibine hakkının tam ve eksiksiz verilmesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]adalet-i ekber: en büyük adalet[/TD]
[TD]bilhassa: özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihazat: cihazlar, âletler[/TD]
[TD]dirhem: eskiden kullanılan ve 3 gram ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faaliyet-i daime: sürekli çalışma[/TD]
[TD]hadsiz: sayısız, sınırsız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hallâkıyet-i daime: sürekli yaratıcılık[/TD]
[TD]himaye etmek: korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hukuk-u hayat: hayat hakkı[/TD]
[TD]hususan: bilhassa, özellikle[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hâlet: durum, hâl[/TD]
[TD]hâsıl olan: meydana gelen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]icra: yerine getirme[/TD]
[TD]iftihar etmek: övünmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ihkak-ı hak: hak sahibine hakkını verme[/TD]
[TD]ihsan etmek: bağışlamak, sunmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]iktiza etmek: gerektirmek[/TD]
[TD]inbisat etmek: genişlemek, yayılmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]inkişaf etmek: açığa çıkmak[/TD]
[TD]istidat: kabiliyet[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istihdam etmek: çalıştırmak[/TD]
[TD]kaide-i esasiye: temel kural[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kavî: güçlü, kuvvetli[/TD]
[TD]kudsî: her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[TD]kıymettar: değerli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahlûkat: yaratılmışlar, varlıklar[/TD]
[TD]maânî-i kudsiye: kutsal anlamlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]medar: dayanak noktası, kaynak[/TD]
[TD]mertebe: derece, makam[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]misal: örnek[/TD]
[TD]muhafaza etmek: korumak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müstehak: hak etmiş, lâyık[/TD]
[TD]nebat: bitki[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]nev’: çeşit, tür[/TD]
[TD]rahîmâne: çok şefkatli bir şekilde[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]semere: meyve, netice[/TD]
[TD]sırr-ı adalet: adalet sırrı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tabir: ifade[/TD]
[TD]tecellî: görünüm, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]terakkivâri: gelişme ve ilerleme şeklinde[/TD]
[TD]terhis etmek: göreve son vermek, serbest bırakmak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]umum: bütün, genel[/TD]
[TD]unsur: madde, element[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vazifedar: görevli[/TD]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]âciz: güçsüz[/TD]
[TD]şer: kötülük[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şerâit-i hayatiye: hayat şartları[/TD]
[TD]şuûnât-ı Rabbâniye: bütün varlıkların Rabbi olan Allah’ın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zât’a ait nitelikler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]şuûnât-ı İlâhiye: Cenâb-ı Hakkın yüce sıfatlarının mahiyetlerinde bulunan ve onları tecellîye sevk eden Zâtına ait nitelikler[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
24 Aralık 2011: 18:07 #801034Anonim
rızık vasıtasıyla hayvanların derece-i hayatına ve hayvanları, insanların şuurkârâne olan yüksek hayatına çıkarıyor.
İşte, herbir zîhayatın zâhirî bir vücudunun zevâliyle (Yirmi Dördüncü Mektupta izah edildiği gibi) ruhu, mahiyeti, hüviyeti, sureti ve misalî vücutları ve ilmî ve gaybî mevcudiyetleri ve cesed-i necmîsi ve gılaf-ı ruhu gibi kendinden alınmış pek çok vücutlarını arkasında bırakıp ve yerinde vazife başına geçiren faaliyet-i daime ve hallâkıyet-i Rabbâniyeden neş’et eden maânî-i kudsiyenin ve rububiyet-i İlâhiyenin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.
Mühim bir suale kat’î bir cevap: Ehl-i dalâletten bir kısmı diyorlar ki: “Kâinatı bir faaliyet-i daime ile tağyir ve tebdil eden zâtın, elbette kendisinin de mütegayyir ve mütehavvil olması lâzım gelir.”
Elcevap: Hâşâ, yüz bin defa hâşâ! Yerdeki âyinelerin tagayyürü, gökteki güneşin tagayyürünü değil, bilâkis, cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Hem ezelî, ebedî, sermedî, her cihetçe kemâl-i mutlakta ve istiğnâ-yı mutlakta, maddeden mücerred, mekândan, kayıttan, imkândan münezzeh, müberrâ, muallâ olan bir Zât-ı Akdesin tagayyürü ve tebeddülü muhaldir. Kâinatın tagayyürü Onun tagayyürüne değil, belki adem-i tagayyürüne ve gayr-ı mütehavvil olduğuna delildir. Çünkü müteaddit şeyleri intizamla daimî tağyir ve tahrik eden bir zat, mütegayyir olmamak ve hareket etmemek lâzım gelir. Meselâ, sen çok iplerle bağlı çok gülleleri ve topları çevirdiğin ve daimî intizamla tahrik edip vaziyetler verdiğin vakit, senin, yerinde durup tegayyür ve hareket etmemekliğin gerektir. Yoksa o intizamı bozacaksın. Meşhurdur ki, intizamla tahrik eden hareket etmemek ve devamla tağyir eden mütegayyir olmamak gerektir—tâ ki o iş intizamla devam etsin.
[TABLE]
[TR]
[TD]Zât-ı Akdes: bütün kusurlardan, çirkinliklerden, eksiklikten, benzer ve ortak edinmekten sonsuz derecede yüce olan Allah[/TD]
[TD]adem-i tagayyür: asla değişmeme[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]bilâkis: tersine[/TD]
[TD]cesed-i necmî: yıldız gibi nurlu beden[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]cihet: taraf, yön[/TD]
[TD]cilve: görünme, yansıma[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]daimî: devamlı, sürekli[/TD]
[TD]derece-i hayat: hayat derecesi[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ebedî: sonsuz[/TD]
[TD]ehemmiyetli: önemli[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]ehl-i dalâlet: doğru ve hak yoldan sapanlar, inançsız kimseler[/TD]
[TD]ezelî: başlangıcı olmayan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]faaliyet-i daime: sürekli çalışma[/TD]
[TD]gaybî: bilinmeyen, gayba ait olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]gayr-ı mütehavvil: değişken olmayan[/TD]
[TD]gılaf-ı ruh: ruhun kılıfı ( bk. r-v-h)[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hallâkıyet-i Rabbâniye: herşeyin Rabbi olan Allah’ın yaratıcılığı[/TD]
[TD]hâşâ: asla öyle değil[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]hüviyet: kimlik[/TD]
[TD]ilmî: ilimle ilgili, bilimsel[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]imkân: varlığı ve yokluğu ihtimal dairesinde olan[/TD]
[TD]intizam: disiplin, düzen[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]istiğnâ-yı mutlak: sınırsız zenginlik[/TD]
[TD]izah etmek: açıklamak[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kat’î: kesin[/TD]
[TD]kayıt: sınırlayıcı[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]kemâl-i mutlak: sınırsız mükemmellik[/TD]
[TD]kâinat: evren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mahiyet: nitelik, özellik[/TD]
[TD]maânî-i kudsiye: kutsal anlamlar[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mekân: yer[/TD]
[TD]mevcudiyet: var olma hali[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]meşhur: çok tanınan[/TD]
[TD]misalî: yansıyan, görüntü halinde olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]muallâ: yüce, yüksek[/TD]
[TD]muhal: imkansız[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müberrâ: arınmış, temiz[/TD]
[TD]mücerred: soyutlanmış[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mühim: önemli[/TD]
[TD]münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]müteaddit: bir çok[/TD]
[TD]mütegayyir: değişen, başkalaşan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]mütehavvil: değişken, başka hâle dönüşen[/TD]
[TD]neş’et eden: kaynaklanan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]rububiyet-i İlâhiye: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan hakimiyeti, yaratıcılığı ve terbiyesi[/TD]
[TD]rızık: yenen içilen şeyler[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]sermedî: daimi, sürekli[/TD]
[TD]suret: biçim, görünüş[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tagayyür: başkalaşma, değişme[/TD]
[TD]tahrik etmek: harekete geçirmek[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tağyir etmek: değiştirmek[/TD]
[TD]tağyir ve tebdil eden: değiştirip dönüştüren[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]tebeddül: değişme[/TD]
[TD]vasıtasıyla: aracılığıyla[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]vaziyet: durum[/TD]
[TD]vücud: varlık[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zevâl: geçicilik, yokluk[/TD]
[TD]zâhirî: dış görünüşte olan[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD]zîhayat: canlı[/TD]
[TD]şuurkârâne: şuurlu bir şekilde, bilerek ve anlayarak[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.