- Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
27 Ekim 2011: 06:42 #799035
Anonim
Medrese-i Nuriye gençleri
26 Ekim 2011 Çarşamba 07:18
Büyük hayali, Medresetüzzehra projesini gerçekleştirmek için ömrü boyunca çırpınan, her devirde ve ortamda bunu dillendirmekten ve tüm ayrıntılarına kadar; okutulacak dillerden, ders programlarına, gelir kaynaklarına, fiziksel şartlarına, merkezinden şubelerine yerleşim planlarını tasarlayan ve hazır bir iş haline getiren Bediüzzaman Said Nursi, hayalinin kırıldığı yerleri tekrardan düzenlemeyi ise daha hizmetin bitmediğini düşünen talebelerine ve zamanın hükümetlerine bırakmıştır.
Her geri dönüşünde yeniden bilenen bir hayaldir Medresetüzzehra..
Üstad’ın hayatında vücud bulamasa da, kardeşleri olan Medrese-i Nuriyeler zaman içinde bu hayali taze tutmuştur.
Medrese-i Nuriyelerden, Nur dersanelerinden, ders alan binlercesi Üstad’ın büyük idealinin bir parçası olmuşlardır.
Çoğu genç, memleket insanını buralarda tanımıştır; kültürler burada paylaşılmıştır… Diller, lehçeler, ağızlar buralarda kaynaşmıştır… ‘Büyük millet’ buralarda tazelenmiştir.
Hiç bir mecburiyet, zorlama olmadan, yalnızca imanını kazanmak ve dinini öğrenmek için toplanan bu gençler, kardeşi bildiği her bir genci kendisinden ayrı tutmamıştır.
İşte bu gençler ve ömrünün bir döneminde Medrese-i Nuriye’de Üstad’larından ders almış olanlardan, ‘şehadetnamelerini alıp her bir kıt’anın başına’ geçmeleri bekleniyor.
İnsanlara ‘risaleler ortada’ demek bir çözüm değildir; Akif’in Kur’an için söylediği asrın idrakine söyletmek anlayışı günümüzde risaleler için de geçerlidir. Bu büyük hizmet Medrese-i Nuriye gençlerinindir.
Anlaşılmayan bir kitap durumundan kurtarmak için, günlük dilde konuşan Nur talebelerine, görünür olmak düşüyor.
Metin üzerinden değil güncel üzerinden metnin açılımı gereklidir. (Metnin güncellenmesi değil, güncelin metne taşınması zorunluluğu…)
Bunun için ‘bugünün adamı’ nurculara her yerde ihtiyaç vardır.
‘Hatıra nurculuğu’ ‘güncel nurculuğa’ dönüşebilmelidir.
Elindeki risaleleri kimsenin manevi gücüne ihtiyaç duymadan okuyabilecek, anlayabilecek ve anlatabilecek özgür dimağlar aranmaktadır.
Bunlar yeni Türkiye’nin ve büyük İslam milletinin fecri sadıkını, meşhur baharını güne taşıyacak Said’ler olacaktır.
Ellerinde kırmızı kitapları, başları öne eğik gördüğümüz o gençlerin artık toplumun içine akması, insanların arasında her şekilde görünür olması bekleniyor.
Gettolaşma, koruma kalkanlarıyla yaşama dönemi bitmelidir.
Kendini ‘idealize’ etme devri sona ermelidir.
Sahada konuşmak gerekir ki; ‘okuduğumuz sözler, dillendirdiğimiz prensipler toplumda çalışıyor mu çalışmıyor mu’ bunu görmek gerekiyor.
Uygulanma performansı görülmeyen her teori çürümeye mahkumdur. Pratikte bunun ispatı gerekiyor.
‘Sen de buraya gel, bu güzelliklerden faydalan’ anlayışı Risale-i Nur mesleğini kapsamaz, Risale mesleği her yerde her ortamda görünür olmayı gerektirir. (Hapishaneler örneği…)
Her ortamda somut bir karşılığı vardır…
Güncel dinin tüm kapsamını yansıtır…
Medeniyetin her bir unsurunu içerir…
Fazileti çarşı’ya taşır…
Büyük Medresetüzzehra projesi, Medrese-i Nuriyelerin bu altyapısı üzerinden yükselmelidir.27 Ekim 2011: 06:51 #799036Anonim
Said Nursi:Depremzedelere şu müjdeyi verin
27 Ekim 2011 / 06:18
1956 Eskişehir depreminden sonra Üstad Bediüzzaman, Akoğlan Camiine geldiRisale Haber-Haber Merkezi
Son Şahitlerden Muhiddin Yürüten anlatıyor:
(1956 Eskişehir depreminden sonra) Üstad Bediüzzaman Said Nursi geldi. Akoğlan Camiinde yanına gittik. Üstad, “Büyük bir sıkıntı atlattık. Bu hadise bütün Türkiye üzerine idi. Eskişehir cevap verdi. Bu zelzelede zarar görenlerin malları on misli olarak ahirette sadaka hükmüne geçti. Bunu da müjde verin” dedi. Biz Üstadın bu müjdesini etrafa bildirdik.
(Son Şahitler)27 Ekim 2011: 06:53 #799037Anonim
Allah depreme niye müsaade ediyor?
27 Ekim 2011 / 07:44
Van ile birlikte bir kez daha gündemimize gelen deprem hadisesiyle ilgili bir çok soru gündeme geliyorRisale Haber-Haber Merkezi
Van ile birlikte bir kez daha gündemimize gelen deprem hadisesiyle ilgili bir çok soru gündeme geliyor. Suffa Vakfı tarafından Deprem Broşürü’nde akla gelebilecek sorulara cevap veriliyor. İşte o çalışmanın giriş yazısı ve sorularının birinci bölümü:
TAKDİM
İnsan; mahiyeti itibari ile kâinatla ve çevresi ile bir şekilde irtibatlıdır. Evini ve bahçesini sevdiği gibi, koca dünyayı da sever. Sıtmadan ve mikroptan müteessir olduğu gibi, kuyruklu yıldızdan dahi korkar. Bahçesini sevip arzu ettiği gibi, ebedi cenneti dahi iştiyakla sever ve ister.
Bu yapı ve fıtratta olan insan; akıl alakadarlığı ile hayvanların tamamen aksine olarak, yaşadığı âlemin her şeyi ile münasebeti vardır.
İşte bu sebepten dolayı; dünyanın imtihan meydanı olması hesabiyle, tüm ıstırap, çile ve sıkıntıları, her insanı kültür ve anlayış seviyesine göre, etkilemektedir.
Depremler de bunlardan biridir. Deprem kuşağında olan ülkemizde bu gibi olay ve hadiseler, artık hayatımızın ve yaşantımızın bir parçası haline gelmiştir. Dünyanın sonunun yaklaştığını ve evrenin artık ihtiyarlayarak yükünü taşıyamaz hale geldiğini de düşünürsek; bu gibi afetler kaçınılmaz olup belki de artarak devam edecektir.
Bu noktada alınacak maddi tedbirler gayet sınırlı olup, manevi dert ve ıstıraplarımıza cevap verecek mahiyette değildir. Çünkü maddi tedbirler, işin teknik boyutunu ikmal ederken; manevi tedbirler ise, meselenin ruhi, fikri ve hikmet boyutunu ortaya koymaktadır. Bu düşünce ve bakış tarzından farklı bir yaklaşım; âlemin özü ve özeti olan insanı fikren, huzuren ve manen tatmin etmiyor. Bilakis, tabiatın acımasız çarkları arasında ezilen ve perişan olan bir mahluk durumuna düşürüyor. Bu ise; depremin ve zelzelenin maddi hasarından daha ziyade, manevi hasar ve tahribat olarak kalplerimizde ve gönüllerimizde telafisi mümkün olmayan kalıcı yaralar açıyor.
Bizler; Suffa Vakfı camiası olarak, hayatımızın bir parçası ve gerçeği haline gelen, bu gibi arzî ve semavi afetlere karşı manevi bir hazırlık, bir tedbir, sebep ve sonuçları itibarı ile, akla gelecek muhtemel suallere cevap anlamında çalışma yaparak bir broşür hazırladık.
Bu hizmetle az da olsa, musibete maruz kalanların moral gücünü takviye, sabır ve metanet duygularını yükseltmede faydalı olmayı arzu ettik.
Bu vesile ile bu anlamda afetlere maruz kalarak vefat edenlere Allah (c.c.)’tan rahmet diler, hayatta kalanlara ve yakınlarına sabırlar temenni eder, hastalara Şafi-i Hakiki’den acil şifalar bekler, zayi olan mallarının ise sadaka hükmünde olmasını Cenab-ı Kadiü’l-Hacat’tan isteriz.
Ayrıca; bu broşürün hazırlanmasında emeği geçen, ihtiyaç duyulan yerlere ulaştırmada gayret gösteren herkese teşekkür eder, say ve çalışmalarının Allah (c.c.) indinde kabul olmasını temenni ederiz. Allah (c.c.)’a emanet olunuz.
Suffa Vakfı
SORU VE CEVAPLAR
1) Depremlerin bilimsel olarak, nasıl meydana geldiğini kısaca anlatır mısınız?
Cevap: Yerkürenin dış kısmında yaklaşık 70–100 km. kalınlığında, litosfer adı verilen bir taş küre vardır. Yerin merkezinde biriken enerji dışa doğru çıkmaya çalışırken bu taşküre dediğimiz tabakayı zorlar. Bu zorlama sonucunda en zayıf olan yerler kırılır ve enerji açığa çıkar. İşte bu esnada şiddetli titreşimler meydana gelir. Bu titreşim ise sarsıntıya dönüşür ki, buna ilim dilinde “deprem” adı verilir.
2) Depremlerin Allah (c.c.) tarafından yaratıldığını söyleyenlere ne diyeceksiniz?
Cevap: Depremin bilimsel izahının olması, bu işin tesadüfen ve kendiliğinden gerçekleştiği anlamına gelmediği gibi, depremi izah etmek için de yeterli bir açıklama değildir.
Bir tüfeğin nasıl ateşlediğinin veya patladığının bilimsel izahını yaparak konuyu açmaya çalışalım.
İzahı şudur:
Mermi, bir kovanın içine konmuş olarak silahın haznesine yerleştirilmiştir. Merminin hemen arkasında ise bir kapsülün içinde barut bulunmaktadır. Tetiğin çekilmesi sonucu iğne sert bir şekilde kapsüle çarpar ve barut tutuşturulur. Barutun patlaması ile birlikte aşırı oranda enerji ortaya çıkar ve kovanı sıkıştırır. Bu sıkışma sonucu mermi yerinden hızlıca fırlar ve hedefe doğru yol alır.
Üniversitede çalışan bir profesör, okuluna giderken, bir köşe başında, silahla vurulmuş ve kanlar içinde yatan bir cenaze ile karşılaşıyor. Ölümüne sebep olan silah ise cenazenin iki metre ilerisinde bulunmaktadır. Hemen polise haber verir. Gelen polisler hocaya olayın nasıl geliştiğini soruyorlar. Profesör ise silahın nasıl patladığını gösteren, yukarıdaki bilimsel açıklamayı yapar.
Şimdi soruyoruz: Acaba profesörün bu ifadesi polisler tarafından nasıl karşılanacaktır? “Bizimle dalga mı geçiyorsun kardeşim.” deyip aklından şüphe etmezler mi? Hâlbuki anlattığı şeyler çok da doğru ve bilimsel açıklamalardı.
Az sonra, okuma yazması dahi olmayan bir inşaat işçisi olay mahalline gelir ve olaya şahit olduğunu söyler. “Uzun saçlı, kalın bıyıklı, kısa boylu ve esmer bir adam bu silahla ateş ederek, adamcağızı vurduktan sonra silahı buraya attı ve şuradan kaçtı gitti.” derse, acaba polis, kimin ifadesine itibar eder?
Acaba profesörün bilimsel açıklaması mı, yoksa inşaat işçisinin ifadesi mi akla ve mantığa daha yakındır?
Elbette ki, inşaat işçisinin ifadesi daha makul ve mantıklıdır. Çünkü yapılan bilimsel açıklama, olayı izahı etmek için tek başına yeterli değildir. Olayın kim tarafından yapıldığı önemlidir.
Diğer yandan patlama olayının bilimsel izahının olması, silahın kendi kendine ve tesadüfen patladığı anlamına gelmemektedir. Tetiği çeken, mekanizmayı harekete geçiren birisi olmalıdır.
Profesörün ifadesine itibar edilirse, suçlu hiçbir zaman bulunamaz. Ayrıca hem ölen kişinin hem de akrabalarının bütün hukukları zayi olur.
İşte deprem de büyük bir silahın patlaması gibidir. Burada olayın bilimsel izahının olması, depremi yaratan Yaratıcıyı görmezden gelmeye sebep olamayacağı gibi, depremi anlamak için de yeterli bir izah değildir. Depremi Yaratanı görmeyip, sadece bilimsel izahı ile yetinmek profesörün anlamsız açıklamasından öteye geçmez.
3)Depremlerdeki tahribat ve yıkıma baktığımızda, olayın tesadüfen ve gelişi güzel olduğu anlaşılıyor. Ne dersiniz?
Cevap: Görünüşte gelişigüzel bir manzara ortaya çıkıyor olabilir. Ancak o karışıklık içinde titiz bir düzen ve ince bir hesap vardır.
Mesela, çiftçi, elindeki tohumları gelişigüzel bir şekilde toprağa atar ve tohumlar toprağın altında başıboşmuş gibi çürümeye, bozulmaya başlarlar. Sahipsiz ve gelişigüzel bir olay gibi görünür. Ancak ilkbahar mevsiminde ince bir hesap, büyük bir dikkatin eseri olan sümbüller ortaya çıkar ve bize görünürdeki karışıklığın içinde nasıl sonsuz bir ilmin ve kudretin olduğunu ispat eder.
Veya bir doktor, ameliyat masasına yatırdığı hastanın karnını yarar. İçindeki organları çıkarır. Onların bazılarını keser, bazılarını diker, bazılarını da çöpe atar. Görünürde tahribat yapmış ve her şey karışmış gibi… Ama doktorun ilmi olduğu için her şey onun kontrolü altında cereyan ediyor ve en ince ayrıntıya kadar dikkat ediliyor. Nitekim karışık ve tahribat gibi görünen ameliyatın içinden ince hesaplara dayalı olarak sağlık ve sıhhat çıkıyor.
Kâinatın Yaratıcısının sonsuz ilmi olduğu için, her şey onun ilmi dâhilinde hareket etmektedir. Yağan yağmur ve kar taneleri bunun en açık örneğidir. Sonsuz sayıda yağmur ve kar tanesi yağar. Şiddetli fırtınalara rağmen bir kar veya yağmur tanesi diğeriyle birleşmez ve tane tane yağarlar. Demek ki, bir yağmur tanesi bile onun ilminin dışında hareket etmiyor. Nasıl oluyor da varlığın en şereflisi olarak yaratılan insanın evi olan dünyadaki hareketler ve depremler Allah’ın ilminin ve haberinin dışında olsun ve onları kontrol etmesin. Yaratan, yarattığı varlığı idare edemez olur mu, ondan habersiz kalır mı?
4) Yüzlerce insanın canını ve malını kaybettiği depremlerin ve afetlerin arkasında ne gibi bir hikmet olabilir?
Cevap: Olaylara bir bütün değil de, parça parça baktığımız, başını sonunu görmediğimiz için yargılarımız da yanlış oluyor. Bin kareden oluşan bir film düşünelim; sadece bir karesine bakarak film hakkında bir hükme varmak ne kadar doğru olabilir.
Hazreti Yusuf (as)’ın hayat filmini çoğumuz biliyoruz. Bir karesinde kardeşleri tarafından ihanete uğramış ve kuyuya atılmış. Başka bir karede köle olarak satılmış. Bir diğer karede ise Zeliha’nın iftirasına uğrayarak yedi seneliğine zindana konmuş. Sadece bu karelere bakarak bir hüküm versek, yanlış yaparız. Ama sonundaki karelerde onun Mısır’a sultan olduğunu, Zeliha ile evlendiğini, kardeşlerinin kendisine muhtaç olarak gelip özür dilediğini, babasına kavuştuğunu görmekteyiz.
Ancak bütün bu kareleri yan yana koyup baktığımızda, filmdeki güzellik ve fayda ortaya çıkar.
Tıpkı bunun gibi, deprem olayına da bir bütün olarak bakmak lazımdır. Dünya hayatı filmin bazı karelerinin göründüğü yerdir. Diğer kareler, özellikle sonuç karelerinin olduğu yer ise ahiret hayatıdır.
Ahiretten koparılmış bir dünya hayatını anlamlandırmak çok zordur. Hastalıklar, musibetler, kazalar, zulümler, elemler, kederler vs. bütün bunları sadece dünya hayatıyla izah edemeyiz.
Zalim ile mazlum birlikte ölüp gidiyorlar. Eğer ahirette bir hesaplaşma olmayacaksa, buradaki adaletsizliği nasıl izah edeceğiz?
Demek ki, herkesin hayat filmi burada bitmiyor, ahiret ile tamamlanacak ve anlam kazanacaktır. Gaflet içinde geçen bir hayatın ibresi cehennemi gösterirken, yaşanan bir deprem, hastalık veya başka bir felaketle kendini toparlayıp cennete yönelen bir adamın kazancı elbette ki kaybından daha fazladır.
5) Mademki depremleri ve afetleri Allah (c.c.) yaratıyor. Peki, onun sonsuz şefkati ve merhameti böyle dehşetli bir hadiseye nasıl müsaade ediyor?
Cevap: Bu sorunuzu yukarıda verdiğimiz ameliyat örneğini biraz daha açarak cevaplayalım. Bir anne düşünün. Elinde avucunda ne kadar parası varsa hepsini alıyor ve iki yaşındaki hasta yavrusu ile birlikte hastaneye gidiyor. Para ile birlikte çocuğu beyaz önlüklü adamlara teslim ediyor. Beyaz önlüklü adamlar çocuğu bir masaya yatırıyorlar. Ellerini ve ayaklarını bağladıktan ve onu bayılttıktan sonra, ellerine aldıkları bıçaklarla birer kasap gibi masum çocuğa saldırıp karnını yarıyorlar.
Ciğerlerini çıkarıp onunla adeta oynuyorlar. Uzun süren bu muameleden sonra tekrar ciğerlerini yerine koyup karnını dikiyorlar. Ardından getirip annesine teslim ediyorlar. Beyaz önlüklü adamlara para vermesi yetmiyormuş gibi, tekrar tekrar teşekkür ederek ayrılan bir annenin bu hali zahiren şefkatle bağdaşabilir mi? Bu olsa olsa bir cinayettir, caniliktir demez miyiz?
Neden? Çünkü olaya tam vakıf değiliz ve kesip biçmenin bütün karelerini; öncesini ve sonuçlarını göremedik.
Hâlbuki çocuk kanser hastası idi. Ameliyat olmazsa -muhtemelen- birkaç ay sonra ölecekti. Beyaz önlüklü adamlar kasap değil, operatör ve uzman doktorlardı. Yaptıkları iş, adam doğrama değil, ameliyattı. Bu ameliyatla çocuk sağlığına kavuşmuş oldu ve ölümden kurtuldu. Annenin yaptığı canilik değil, meğer tam da bir anneye yakışan yüksek bir şefkat örneği imiş.
Depremler ve musibetler de böyledir. İşlediğimiz günahlar, yaptığımız yanlışlar, maruz kaldığımız haramlar, şükürsüzlükler, bizde adeta manevi hastalıklar oluşturuyor. Bu halimizle ölsek, dehşetli olan cehenneme gideceğiz. Ama sonsuz şefkat sahibi olan Allah’ın merhameti buna müsaade etmiyor; depremler veya başka musibetlerle bizleri adeta ameliyat ediyor ve günahlardan temizleyerek cennetine gönderiyor. Ameliyatlar ise; ağrısız sızısız olmuyor.
6) Depremlerde bir yandan insanlar ölüp, telef olurken, diğer taraftan da evleri, iş yerleri ve servetleri de zarar görüyor. Bunun sebepleri ve hikmetleri ne olabilir?
Cevap: Depremde ölenler, peygamberlikten sonraki makam olan şehitlik makamına liyakat kesbediyorlar. Giden malları ise, sadaka hükmüne geçiyor. Bu az bir mükâfat değildir. Böyle bir sonuç için, her şey feda edilir ve her musibete sabırla yaklaşılabilir.
Depremde ölen insanlar hiç ölmeyecek ve ebedi dünyada kalacak değillerdir. Eninde sonunda, bir şekilde öleceklerdi. Hiç ölmeyecek insanlar olsalardı itirazın bir anlamı olabilirdi.
Mademki öleceğiz, öyleyse şehit olarak ölmeyi kim istemez. Sağ iken iki kuruşunu vermekten sakınan bazı insanların, bütün mallarının sadaka olması ve büyük sevaplar kazandırması gibi büyük mükâfatlar nasıl küçümsenebilir.
Evi, arabası ve serveti ile gururlanan, âdeta dünyayı ebedi gibi görerek gaflete dalan bir insan için, depremler bir uyarı görevi yapıyor ve her şeyin fani olduğunu, ebedi olan ahirete yönelmesi gerektiğini haber veriyor.
(Devam edecek)27 Ekim 2011: 07:36 #799039Anonim
Bir alperen ve bir murabıt olarak Bediüzzaman
27 Ekim 2011 Perşembe 07:04
Hem fiziki yani fiili cihad hem de metafiziki yani manevi cihadı kendinde barındıran şahsiyetlere Türkçe olarak alperen diyoruz. Lakin Arapçada alperen anlamını karşılayan murabıt ifadesi kullanılmaktadır. Murabıt serhatte nöbet tutanlara da verilen isimdir. Peygamberimiz İsra ve Mirac yurdu için ‘ardu rıbat’ yani murabıtlar diyarı demiştir. Alperen ve murabıt uç beyi anlamına geldiği gibi manevi cihad yapan ehlullah da demektir. ‘Murabıtlar-Alperenler’ başlıklı yazımda (2007-11-22 Yeni Asya [url]http://www[/url]. yeniasya.com.tr) Türkiye’nin alp erenleri manasında Risale-i Nur şakirtlerinden bahsettiğim gibi onların Fas’taki izdüşümü olan murabıtlara da temas ettim.
Risale-i Nur ekseninde Fas murabıtları ile Türkiye alp erenleri buluşmuştu. Fas’ta Murabıtlar adında bir de devlet kurulmuştur. Fas’ın tarihteki en önemli devletlerinden birisi Muvahhitler diğeri de Murabıtlardır. Gazali’nin talebesi olduğu rivayet edilen lakin Gazali ile ilişkisi inişli çıkışlı veya karmaşık olan Murabıtların reislerinden Yusuf Taşfin kendisini Mehdi ilan eder ve kendisini kabul etmeyenlere de eziyet eder. Bununla birlikte, Endülüs’te büyük yararlılıklar gösterir ve tabir caizse Endülüs’te Müslümanların bağımsızlığının ömrünü uzatır. Fas ve Kuzey Afrika üzerinden giden yardımcı güçler iki defa Endülüs ve Endülüslüleri yok olmaktan kurtarmışlardır. Lakin Endülüs halkı birbirlerine düşmeleri nedeniyle bu yardımların kıymetini tam olarak bilememişlerdir.
Murabıtların en önemli liderlerinden birisi Abdullah İbni Yasin’dir ve Fas’ın tanıdığı büyük alperenlerden birisidir. Yusuf Taşfin ise Endülüs’ü tevaif-i mülük belasından kurtarmıştır. Bununla birlikte Murabıtların en önemli manevi şahsiyetlerinden birisi Yusuf Taşfin’in amcası sufi ve murabıt Ebubekir İbni Ömer el Lemtuni’dir. Özelliği Batı, Orta ve Doğu Afrika’da binden fazla rıbat inşa etmesi ve bu suretle Afrika içlerindeki en büyük manevi cihadlardan birisini ifa etmiş olmasıdır. 19’uncu yüzyılda da Sunusiler Afrika içlerinde böyle büyük bir iman-İslam hamlesi gerçekleştirmişlerdir. Her rıbatta, murabıtlar yani gece rahipleri ve gündüz süvarileri barınmaktadır. Bu serdengeçti murabıtlar dini ilimleri yayıyor ve insanları İslam’a davet ediyorlardı. Yeğeni Yusuf Taşfin’e devlet işlerini bırakan bu yüce gönüllü zat yani Ebubekir İbni Ömer el Lemtuni saltanattan ve sürekli bir yerde ikametten feragat ederek kendisini imana ve İslam’a adamıştır. 18 yıl boyunca manevi cihat anlamında kitleleri terbiye etmiş ve eğitmiştir (1).
*
Bediüzzaman da birinci veya eski Said döneminde adeta bir uç beyi gibi mücadele etmiş ve milis komutanlığı yapmıştır. Lakin Rus esaretinden ve Anadolu’ya dönüşünden sonra münzevi bir yapıya bürünmüş ve ikinci Said döneminin hazırlayıcı dönemini yaşamıştır. Birinci dönemi belki alplik ikinci dönemi ise erenlik dönemi olmalıdır. Bediüzzaman esaretle birlikte büyük tahavvulat geçirmiş ve adeta hadis diliyle küçük cihaddan büyük cihad dönemine geçmiş ve alperen ve murabıt haline gelmiştir.
Bu konu ‘Tarihçe-i Hayat’ adlı eserinde şöyle ifade edilmektedir: ‘O eski zamanda, eski Said’in talebeleri üstadlarıyla şiddet-i alakaları, fedailik derecesine geldiğinden, Van, Bitlis tarafında Ermeni komitesi, Taşnak fedaileri çok faaliyette bulunmasıyla eski Said onlara karşı duruyordu, bir derece susturuyordu. Kendi talebelerine mavzer tüfekleri bulup medresesi bir vakit asker kışlası gibi silahlar, kitaplarla beraber bulunduğu vakit, bir asker feriki (orgeneral) geldi, gördü dedi: ‘Bu medrese değil, kışladır.’ Bitlis hadisesi münasebetiyle evhama düştü, emretti: ‘Onun silahlarını alınız.’ Bizden ellerine geçen on beş mavzerimizi aldılar. Bir-iki ay sonra harb-i umumî patladı. Ben tüfeklerimi geri aldım. Her ne ise… “ Yani Bediüzzaman tam manasıyla milis komutanlığı yapmış ve savunma hatlarında hizmet vermiştir.
Devamında o günlerini şöyle anlatıyor: ”Bu haller münasebetiyle benden sordular ki: ‘Dehşetli fedaileri bulunan Ermeni komitesi sizden korkuyorlar ki; siz Van’da Erek Dağı’na çıktığınız zaman, fedailer sizden çekinip dağılıyorlar, başka yere gidiyorlar. Acaba sizde ne kuvvet var ki öyle oluyor?’ ‘Ben de cevaben diyordum: ‘Madem fani dünya hayatı, küçücük ve menfi milliyetin muvakkat menfaati ve selameti için bu harika fedakârlığı yapan Ermeni fedaileri karşımızda görünürler. Elbette hayat-ı bakiyeye ve pek büyük İslâm milliyet-i kudsiyesinin müspet menfaatlerine çalışan ve ‘Ecel birdir’ itikat eden talebeler, o fedailerden geri kalmazlar. Lüzum olsa o kati ecelini ve zahiri birkaç sene mevhum ömrünü, milyonlar sene bir ömre ve milyarlar dindaşların selametine ve menfaatine tereddütsüz, müftehirane feda ederler (2).’
Fas Murabıtları hem fiili cihadla hem de manevi cihadla tavaif-i mülükü tabir caizse yok olmaktan kurtarırken Osmanlı’nın yıkılması ve yeni bir tavaif-i mülük dönemine girilmesi arifesinde Bediüzzaman milis komutanı olarak fiili cihada katılmış ve ardından da müspet hareketi esas alarak manevi cihadla yıkılan cihan devleti üzerine kurulan yeni tavaif-i mülük düzenini tamir etmeye ve dökülen parçaları yeniden bir araya getirmeye ve toparlamaya çalışmıştır. Birlik varken fiili cihadla onu korumaya çalıştığı gibi birlik yıkıldıktan sonra da manevi cihad onu ihya etmeye gayret etmiştir.
1-Reculu’l Kur’an ve sinaatü’l insan, Dr. Abdulhalim Avis, Daru7l Nil, s: 107-108
2-http://www.risaleinur.com.tr/kulliyat/1091.html28 Ekim 2011: 15:22 #799126Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.12.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Yunanistan’da Risale-i Nur’un neşriyatını yapan ve yüzlerce Nur talebesi yetiştiren bir zatın Türkiye’deki Nurcu kardeşlerine yazdığı mektup.Din ve imana hâdim (hizmet edici), şirk ve küfrü hâdim (yıkıcı) pek aziz kardeşlerim Abdullah, Hüsnü, Abdülkadir, Mehmed ve Süleyman Nurdaşlarım,
Evvelâ: Pek samimî ve hâlisane yazılan mektubunuzu alarak derecesiz memnun oldum. Muhlis beyanlarınız ve derunî tebrikleriniz, hep coşkun dinî aşkınızdan ve has nura müstağrak ruhunuzdan doğma olduğundan, o Nurun elektrizasyonuyla münevver kalbleri tehyic ve temevvüce düşürmemek mümkün değildir. Onun için, selâm ve muhabbetlerinize mukabil selâm ve meveddetlerimiz bîpâyan olduğu gibi, bu rabıta ve iştiyakla da sizleri kucaklar ve İslâmî hasret ve saffetle gözlerinizden öperim.
Saniyen: Gönderilmesine lûtfettiğiniz Hutbe-i Şamiye, Şekvâ ve sair mahkeme kararı ile mektuplar melfufatını alarak fevkalhad memnun oldum. Bunun cevabını vermek üzere iken, Kerkük’ten Ahmed Ramazan kardeşimizden gönderilen Sözler mecmuasını aldım. Onun içinde bînihaye tahassüslerle meşhun-u mesâr oldum. Ona da şimdi sizinle beraber teşekkür babında mektup yazıyorum. Bu memnuniyet ve teşekkürlere dahi cemaatimizin bütün efradı iştirak ederek hepinizi selâmlar ve aziz Nurdaşlarıyla kardaşlanırlar…
Gerek ben ve gerekse bütün ihvanımız Üstad Hazretlerine bağlılığı şöyle telâkki ediyoruz: Âfak ve enfüsten müstedlel âyât-ı bînihâyeyi en iyi tefsir edecek bir insan-ı kâmile her asır muhtaçtır. Asrımızda şark ve garpta fâzıl ve muktedir çok ulema yok değildir; fakat fâni menfaatlerden mütecerrid, sırf nur-u Bâkî ile mütenevvir ve mütelezziz gavs-ı ferid makamında en ziyade bir mutemede ihtiyaç vardır. Bu evsaf-ı mebhuse ile Üstad-ı Kebir muttasıf olduğundan zamanımızın kutbu mesabesindedir. Ona tebaiyet, tam uyulmaya lâyık bir muktedâbihe iktida mânâsındadır. Zamanın müceddidi imam-ı kübrâsı fetrete uğradığına göre, böyle bir mürşid-i âzama merbutiyet vâcip derecesine varmıştır. İşte bu sâika, bizi ve onları düşünmeye bile sevk etmeden Üstad-ı Kebire raptediyor. Bunu yapan, onlardaki iman bağının, kedisinde mevcut bulunan nur-u aslînin, nur kaynağının merkez sıkletindeki cazibe kuvvetine incizap ve incilâbıdır. Bunlar, bu eserleri şimdi mütalâa ve müzakere etmekle, tahsilleri az zamanda bazısının derhal husuliye münkalib olmaktadır. Yani, derhal Nur mevzuunu idrak kabiliyetiyle mütefeyyiz oluyorlar.
[TABLE=”align: left”]
[TR]
[TD=”bgcolor: transparent”] 2هٰذَا رَحْمَةٌ مِنْ رَبِّى
[/TD]
[TD=”bgcolor: transparent”] 1هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]Onun için, fazl ve rahmetine karşı ne kadar hamd ü senâ edilse azdır…
Bu hizmette muvaffak olmak için, sizin bin bir müşkülâtla ikazkâr ve irşadkâr hareketleriniz gibi yıkılmaz ve sarsılmaz azim ve metanetler lâzımdır. İnşaallah, her ufukta, her kuturda böyle çalışması İslâmiyetin halâs-ı umumisini mucip ve müntic olacaktır.
Hafız Ali
[h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Bu Rabbimin bir ihsanıdır.
2 : Bu Rabbimden gelen bir rahmettir.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
afak : ufuklar; dış dünya, gözle görülen âlemler
âyât-ı bînihâye : nihayetsiz âyetler, sonsuz deliller
aziz : çok değerli, izzetli
bînihaye : nihâyetsiz, sonsuz
bîpâyan : sonsuz, tükenmez
cazibe : çekim gücü
derunî : içle ilgili, içten
efrad : fertler, bireyler
elektrizasyon : elektrik vererek aydınlatma
enfüs : nefisler, ruhlar; kişinin kendi iç âlemleri, kalp ve ruh dünyaları
evsaf-ı mebhuse : sözü edilen, bahsi geçen vasıflar, nitelik ve özellikler
fâni : geçici olan, ölümlü
fâzıl : faziletli, değerli
fazl : ihsan, lütuf, yardım
fetret : ara, duraklama
fevkalhad : haddin, sınırın üstünde
Garp : Batı
gavs-ı ferid : eşsiz, eşi olmayan gavs; velilerin başında bulunan en büyük veli
hâdim : hizmetçi, hizmetkâr
halâs-ı umumi : umumî, genel kurtuluş
hâlisane : samimî, içten bir şekilde
hamd ü senâ : şükretme ve övme
has : özel
husul : meydana gelme, olma
Hutbetü’ş-Şamiye : Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin 1909 yılında Şâm Emevi Camii’nde verdiği İslâm dünyasının maddî ve manevî hastalığı, geri kalması gibi meselelerin sebep ve çarelerini anlattığı bir hutbeyi içeren kitap
idrak : anlayış, kavrayış
ihvan : kardeşler
ikâzkâr : uyarıcı, dikkat çeken
iktida : uyma
imam-ı kübrâ : büyük imam
incilâb : celb edilme, çekilme
incizap : bir şeyin çekiciliğine kapılma
insan-ı kâmil : mükemmel, faziletli ve olgun insan
inşaallah : Allah izin verirse
irşadkâr : irşad eden, doğru ve hak yolu gösteren
iştirak : katılma
iştiyak : çok kuvvetli arzu ve istek
kabiliyet : yetenek
kutup : önder, rehber
kutur : çap
küfr : inançsızlık, inkâr
lûtfetme : ikram etme, sunma
mecmua : kitap
melfufat : ilişik yazılar; kağıt, mektup ve sair evrak
menfaat : yarar, fayda
merbutiyet : bağlı olma, bağlılık
mesabe : derece, konum
meşhun-u mesâr olma : sevinçle dolma, mutlu olma
metanet : sağlamlık, kararlılık
meveddet : sevgi, muhabbet
mevzu : bahis, konu
mucip : birşeyi gerekli kılan, gerektiren
muhabbet : sevgi
muhlis : samimi, ihlâslı, içten
mukabil : karşılık
muktedâbih : kendisine uyulan, örnek alınan imam, önder
muktedir : ehliyet sahibi, ilmî açıdan güç ve iktidar sahibi
mutemed : güvenilir
muttasıf : vasıflanmış, nitelenmiş
muvaffak : başarılı
müceddid : yenileyici; sahih hadis ile her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini asrın ihtiyacına göre ders veren Peygamber vârisi olan büyük âlim ve velî zât
münevver : aydın, aydınlanmış
münkalib : tersine dönen, değişen
müntic olma : netice verme, sebep olma
mürşid-i âzam : hak ve doğru yolu gösteren en büyük mürşit, rehber
müstağrak : dalmış, kendinden geçmiş
müstedlel : bir delil ile ispat edilmiş, delilli
müşkülât : zorluklar
mütalâa : dikkatle okuma, inceleme
mütecerrid : tecerrüt eden, sıyrılan; dünya işlerinden vazgeçip Allah’a yönelmiş
mütefeyyiz : feyizlenen, feyiz alan, ilim ışığıyla aydınlanan
mütelezziz : lezzet alan, lezzetlenen
mütenevvir : nurlanan, parlayan
müzakere : karşılıklı fikir alışverişi yapma
neşriyat : yayma, yayım
nur-u aslî : asıl nur, gerçek aydınlatıcı nur ve ışık
nur-u Bâkî : Kendi varlığı sonsuza kadar devam eden ve dilediği varlığa bekâ veren, onları sonsuz ve kalıcı hale getiren Allah’ın nuru
rabıta : bağ, alâka
raptetmek : bağlamak
saffet : safilik, halislik
sâika : sevk edici, sebep, gerekçe
sair : diğer, başka
saniyen : ikinci olarak
sevk etme : yöneltme
sıklet : ağırlık
Şark : Doğu
şirk : Allah’a ortak koşma
tahassüs : hislenme, duygulanma
tahsil : ilim öğrenme
tebaiyet : tabi olma, uyma
tefsir : açıklama, yorumlama
tehyic : heyecanlandırma, harekete geçirme
telâkki : anlama, kabul etme
temevvüc : dalgalanma
ulema : âlimler
Üstad-ı Kebir : Büyük Üstad; Bediüzzaman Said Nursî
vâcip : zorunlu
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
31 Ekim 2011: 09:31 #799229Anonim
Selamün Aleyküm ve Rahmetullah…
Muhterem grup üyesi kardeşlerimiz.
Tam 643 gündür günlük dersler halinde paylaşımını sürdürdüğümüz Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hz. ve talebelerinin hayatı-mücahedeleri-mücadeleleri-çileleri-risale-i nurun zuhuru-neşri-telifi-dünyaya tesiri vb.konular hakkında tarihi vesikalar içeren Risale-i Nurun 13 büyük kitabından olan Tarihçe-i Hayat eserini de tamamlamaya Rabbimin lutfuyla eriştik Elhamdülillah.Kolay değil yaklaşık 800 sayfalık bir eserdi ama başlayınca bitiyormuş demek ki.
Tarihçe-i Hayat eserinin lugatli günlük dersler halindeki 643 adet word belgelerinin tamamına ve ayrıca kısımlar halindeki (İlk Hayatı-Barla Hayatı-Kastamonu Hayatı vs. gibi) tamamına aşağıdaki linkten sahip olabilirsiniz=
https://skydrive.live.com/?cid=c21eaf44793b76b7&sc=documents&uc=1&id=C21EAF44793B76B7%21989
Yine bu eseri web üzerinde lugatli olarak okumak=
http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=20
adresinden mümkün.Kitap hakkında izahlı anlatımlarla derin inceleme yapmak için de=
http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=cat_open&cid=81
linkinden istifade edebilirsiniz.Kitabın tamamının sesli olarak İhsan Atasoy hocamızın okuyuşuyla indirmek=
http://www.nurpenceresi.com/index.php?risale_indir
adresinde “herkese serbest” olarak yayınlanmış…
Tarihçe-i Hayat eseriyle alakalı görüntülü ve sesli diğer anlatımlar için de
[URL=”http://www.nurpe%c2%a0%c2%a0%c2%a0%20nceresi.com/index.php?oku=284″%5Dhttp://www.nurpe nceresi.com/index.php?oku=284[/URL]
linkindeki ses-görüntü dosyalarını tavsiye ederiz…
Allah Nur yolu kahramanlarının davalarını anlamayı-yaşamayı ve kıyamete kadar bihakkın sürdürmeyi cümlemize nasip etsin inşaallah…
Mekânları cennet,ruhları şâd olsun inşaallah…
Selam ve dua ile…—
31 Ekim 2011: 09:32 #799230Anonim
[h=1]tarihçe-i hayat kitabı da tamamlandı elhamdülillah…[/h]
31 Ekim 2011: 09:35 #799231Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 8.10.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Üçüncü Hakikatin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân-ı mezuniyetiyle, üç şey ihtar ediyorum.Birincisi: Bir cisim birden zerrattan tahallül ve yeni zerrattan teşekkül eylemesi muhal olacağından, cism-i devletin birden memurîni ref’ ve yenilerini ikame eylemesi, muhal olmasa da, müteazzirdir. Binaenaleyh, istidad-ı habis ve kabil-i ıslâh olmayan adamları zaten cism-i devlet def-i tabiî ile ifraz edecektir. Amma kabil-i ıslah olanlar, zaten güneş garptan tulû etmediğinden, tevbenin kapısı açıktır. Bunların tecrübelerinden istifade etmeli. Bunların yerini dolduracak, kırk sene lâzım. Yoksa, umumu aleyhinde itâle-i lisân ve terzil etmek, bu şanlı olan ittihad-ı milleti–bozulmuş bazı efkâr ve ahlâklarına binaen–bir hastalığa hedef edecektir.
İkincisi: Ben şarkın dağlarında büyümüş idim. Merkez-i Hilâfeti güzel tahayyül ediyordum. Vaktâ ki, bundan yedi-sekiz ay mukaddem Dersaadete geldim. Gördüm ki, İstanbul, tevahhuş ve tenafur-u kulûb sebebiyle medenî libası giymiş vahşi bir adama benzerdi. Şimdi, ittihad-ı millî sebebiyle, medenî adam, fakat yarı medenî, yarı vahşi libasında bize arz-ı dîdâr ediyor. Evvel şarkta fenalığın sebebi, şarkın uzvu hastalanmış zannediyordum. Vaktâ ki, hasta olan İstanbul’u gördüm, nabzını tuttum, teşrih ettim. Anladım ki, kalbindeki hastalıktır, her tarafa sirayet eder. Tedavisine çalıştım; bir divanelikle taltif edildim.
Hem de gördüm ki, medeniyet-i hakikiyeyi teşkil eyleyen İslâmiyet, maddî cihetinde medeniyet-i hâzıradan geri kalmış; güya İslâmiyet sû-i ahlâkımızdan darılmış, mâzi tarafına dönüp gidiyor. Zaman-ı Saadete bizi şikâyet edecektir.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
arz-ı dîdâr : kendini gösterme
binaen : dayanarak
binaenaleyh : bundan dolayı
cism-i devlet : devletin cismi, bedeni
cümle : herkes
def-i tabiî : doğal şekilde çıkarma, başından atma
divanelik : delilik
efkâr : fikirler
fermân-ı mezuniyet : mezuniyet belgesi
garp : batı
hakikat : gerçek
ifraz etmek : irinin vücuttan atılması gibi dışarı atma
ihtar etmek : hatırlatmak, ikaz etmek
ikame eylemek : yerleştirmek
istibdat : baskı, zulüm, diktatörlük
istidad-ı habis : kötü yetenekli, ruhsal özelliği bozuk
itâle-i lisân : dil uzatma, kötü şeyler söyleme, sövüp sayma
ittihad-ı millet : milletin birliği, halkın birlik ve beraberliği
ittihad-ı millî : millî birlik
kabil-i ıslâh olmayan : düzelmesi mümkün olmayan
libas : elbise
maksud : kastedilen şey
medenî : şehirli, uygar
medeniyet-i hakikiye : gerçek medeniyet
medeniyet-i hâzıra : şimdiki medeniyet
memurîn : memurlar, görevliler
Merkez-i Hilâfet : hilâfet merkezi, halifelik makamının bulunduğu yer; İstanbul
muhal : imkânsız
muhtelif : farklı, çeşit çeşit
mukaddem : değerli, üstün
mürşid-i umumî : herkese doğru yolu gösteren
müteazzir : özürlü, zararlı, yerine getirilmesi zor
ref’ : ortadan kaldırmak
rivayet : duyulan şeylerin nakledilmesi
sirayet etmek : bulaşmak, yayılmak
sû-i ahlâk : kötü ahlâk
şark : doğu
tahallül : çözülme, ayrışma
tahayyül etmek : hayal etmek
taltif edilmek : ödüllendirilmek
tenafur-u kulûb : kalplerin birbirinden nefret etmesi
terzil etmek : aşağılamak, rezil ve alçak göstermek
teşekkül : oluşma
teşkil eyleyen : oluşturan, meydana getiren
teşrih etmek : bir meseleyi iyice araştırıp ortaya çıkarmak, muayene edip hastalığı teşhis etmek
tevahhuş : yabanîleşme, birbirine yabaniler gibi davranma
tulû etmek : doğmak
umum : herkes
uzuv : organ
vahşi : yabanî, medeni olmayan
vaktâ ki : ne vakit ki, ne zaman ki
Zaman-ı Saadet : Asr-ı Saadet zamanı; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı
zerrat : zerreler, atomlar
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
31 Ekim 2011: 10:11 #799236Anonim
[h=1]Mesnevi-i Nuriye DERSLERİ…1.Risale-i Nur’un fidanlığı hükmünde olan Mesnevi-i Nuriye kitabını, bugünden itibaren lügatlı olarak paylaşmaya başlıyoruz inşaallah[/h]
31 Ekim 2011: 10:14 #799237Anonim
Selamun aleyküm muhterem kardeşlerim,
Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin ifadesiyle Risale-i Nur’un bir fidanlığı hükmünde olan ve çok ulvi hakikatleri ihtiva eden Mesnevi-i Nuriye kitabını lügatlı olarak bugünden itibaren sizlerle paylaşmaya başlıyoruz.
İnşaallah 301 gün devam edecek olan bu paylaşımımızdan, azami derecede istifade edebilmemizi Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz. SELAM VE DUA İLE…..MESNEVİ-İ NURİYE DERSLERİ 1.İ’TİZAR
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”]بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِİ’tizarRisale-i Nur Külliyatından el-Mesneviyyü’l-Arabî ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymettar şu eserini de Allah’ın avn ve inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet, o cevher-baha hakikatlere zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız bulamadım. Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’ânî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatin hatırı kalmış. Fabrika-i dımağiyemin bozukluğundan, bu kadarını da, müellif-i muhterem Bediüzzaman’ın mânevî yardımlarıyla dokuyabildim.
Evet, bir tavuk, kendi uçuşuyla şahinin veya kartalın uçuşlarını taklit ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. (Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş). Çok yerlerde yalnız mealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak, aslındaki hakaiki evlâd-ı vatana gösteren küçük bir ayinedir.
Risale-i Nur Müellifinin neseben küçükkardeşi ve on beş sene ondan ders alan
Abdülmecid Nursî
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
Arabî : Arapça
avn : yardım
azîm : büyük, yüce
bahtiyar addedmek : talihli, mutlu saymak
cesîm : çok büyük
cevher-baha : mücevher gibi değerli
cezalet : güçlü ve akıcı ifade
cihanbaha : dünyalar kıymetinde
el-Mesneviyyü’l-Arabî : Arapça Mesnevî-i Nuriye
evlâd-ı vatan : vatan evlatları
fabrika-i dımağiye : akıl fabrikası
hakaik : gerçekler, esaslar
imanî : imanla ilgili, imana dair
inayet : lütuf, yardım, bağış
itizar : özür dileme
kıymettar : kıymetli, değerli
kisve : örtü, kıyafet
Kur’ânî : Kur’ân’a ait; Kur’ân’da bulunan
lâfız : söylenen ifade, kelime
lisan : dil
meal : kısa açıklamalı tercüme
muanven : isimli; namlı
muvaffak olmak : başarmak
müellif : telif eden, yazan
müellif-i muhterem : hürmetli müellif; saygıdeğer yazar
nâkıs ve kasır : eksik ve kısa
neseben : soyca, sülâle bakımından
tayyedilmek : atlanmak, çıkarılmak
tayyetmek : çıkarmak
tedarik etmek : elde etmek
ulviyet : yücelik
zarf olmak : kılıf olmak, sarmak
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
—31 Ekim 2011: 10:17 #799238Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ
8.11.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bunun en büyük sebebi, istibdattan sonra, mürşid-i umumî üç büyük şubenin ki, “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif,” veyahut
1عِبَارَاتُناَ شَتّٰى وَحُسْنُكَ وَاحِدٌ وَكُلٌّ اِلىٰ ذَكَ الْجَمَالِ يُشِيرُ
beytinin mâsadakı olan ehl-i medrese ve ehl-i mektep ve eh-i tekkenin, tebayün ü efkâr ve tehâlüf-ü meşâribidir.Bu tebayün-ü efkâr ahlâk-ı İslâmiyenin esasını sarsmış, ittihad-ı milleti çatallaştırmış. Terakkiyat-ı medeniyeden geri bırakmıştır. Zira biri ifrat ile diğerini tekfir ve tadlil ediyor; öteki tefrit ile onu teçhil ve gayr-ı mutemed addediyor. Bunun çaresi, tevhid ile ve efkârlarının mabeyninde teyid ile münasebet ile musalâhadır. Ta itidal noktasında musafaha ile birleşmeli ki, âheng-i terakkîyi ihlâl etmesinler.
Üçüncüsü: Ben vaizleri dinledim; nasihatleri bana tesir etmedi. Düşündüm. Kasâvet-i kalbimden başka üç sebep buldum:
Birincisi: Zaman-ı hâzırayı zaman-ı sâlifeye kıyas ederek yalnız tasvir-i müddeâyı parlak ve mübalâğalı gösteriyorlar. Tesir ettirmek için ispat-ı müddeâ ve müteharrî-i hakikati iknâ lâzım iken, ihmal ediyorlar.
İkincisi: Birşeyi tergib veya terhib etmekle ondan daha mühim şeyi tenzil edeceklerinden, muvazene-i şeriatı muhafaza etmiyorlar.
Üçüncüsü: Belâgatın muktezası olan, hale mutabık, yani ilcaat-ı zamana muvafık, yani teşhis-i illete münasip söz söylemezler. Güya insanları eski zaman köşelerine çekiyorlar, sonra konuşuyorlar.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : İbarelerimiz ayrı ayrı ise de, güzelliğin birdir. Hepsi de o güzelliğe işaret ediyorlar.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
addetmek : saymak, kabul etmek
âheng-i terakkî : ilerleme ve gelişmenin ahengi, uyumu
ahlâk-ı İslâmiye : İslâm ahlâkı
belâgat : maksada ve hâle uygun düzgün ve güzel söz söyleme
beyt : mısra, şiir satırı
efkâr : fikirler
ehl-i medrese : dinî eğitim ve öğretim yapan yüksek okullarda ilim tahsil edenler veya oraya mensup ilim adamları
ehl-i mektep : okula ve üniversiteye mensup kimseler, oradaki öğrenciler ve ilim adamları
ehl-i tekke : tekkede tarikat yolunu tutanlar; tarikat ve tasavvuf mesleğinde olanlar
esas : temel
gayr-ı mutemed : güvenilir olmayan
hale mutabık : hâl ve duruma uygun
ifrat : aşırılık
ihlâl etmek : bozmak, karıştırmak
ilcaat-ı zaman : zamanın getirdiği mecburiyetler, çaresiz durumda bırakmalar
ispat-ı müddeâ : iddia edilen şeyin ispatı
itidal : her konuda orta yolu tutma, aşırıya kaçmama
ittihad-ı millet : milletin birliği; aynı topraklar üzerinde yaşayan ve aralarında din, dil, duygu, ortak tarih, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğunun birlik ve beraberliği
kasâvet-i kalb : kalp sertliği, kalp katılığı
mabeyninde : aralarında
mâsadak : bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı örnek
muhafaza etmek : korumak
mukteza : birşeyin gereği
musafaha : tokalaşma; kucaklaşma
musalâha : karşılıklı barışma
muvafık : uygun
muvazene-i şeriat : şeriatın dengesi; Allah tarafından bildirilen hükümlerin dengesi
mübalâğalı : abartılı
münasebet : bağlantı, ilgi
münasip : uygun
müteharrî-i hakikat : gerçeği araştıran, inceleyen
tadlil etmek : birinin veya bir topluluğun delâlette olduğunu iddia etmek
tasvir-i müddeâ : iddia edilen şeyin delilsiz tasviri, san’atlı bir biçimde anlatımı
tebâyün-ü efkâr : fikirlerin birbirinden farklı oluşu
teçhil : birinin veya bir topluluğun cahil olduğunu iddia etmek
tefrit : tersine aşırılık, normalden daha geri seviyede olma
tehâlüf-ü meşârib : meşreplerin, metotların birbirinden farklı oluşu
tekfir : küfürle itham etme, suçlama
tenzil etmek : indirmek, alt seviyelere düşürmek
terakkiyat-ı medeniye : medeniyetteki ilerlemeler, kalkınmalar
tergib : rağbet uyandırma, isteklendirme
terhib etmek : korkutmak
teşhis-i illet : hastalığın teşhisi
tevhid : birleştirme
teyid : destekleme, doğrulama
zaman-ı hâzıra : şimdiki zaman
zaman-ı sâlife : geçmiş zaman
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
—
12 Kasım 2011: 17:26 #799670Anonim
HUTUVÂT-I SİTTE 2.1.HUTUVÂT-I SİTTE
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 1اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ الرَّجِيمِ
وَلاَ تَتَّبِعُوا خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ
Her bir zamanın insî bir şeytanı vardır. Şimdi beşerde insan sûretinde şeytanın vekili olan ruh-u gaddar, fitnekârane siyasetiyle cihanın her tarafına kundak sokan el-hannas, altı hutuvâtıyla âlem-i İslâmı ifsad için insanlarda ve insan cemaatlerindeki habis menbaları ve tabiatlarındaki muzır madenleri, fiilî propaganda ile işlettiriyor, zayıf damarları buluyor.Kimi(nin) hırs-ı intikamını, kimi(nin) hırs-ı câhını, kimi(nin) tamahını, kimi(nin) humkunu, kimi(nin) dinsizliğini, hatta en garibi, kimi(nin) de taassubunu işletip siyasetine vasıta ediyor.
BİRİNCİ HATVESİ:
Der veya dedirir:“Siz kendiniz de dersiniz ki: Musibete müstehak oldunuz. Kader zâlim değil, adalet eder. Öyleyse, size karşı muameleme razı olunuz.”
Şu vesveseye karşı demeliyiz: Kader-i İlâhi isyanımız için musibet verir. Ona rızadâde olmak, o günahtan tevbe demektir. Sen ey mel’un! günahımız için değil, İslâmiyetimiz için zulmettin ve ediyorsun. Ona rıza veya ihtiyarla inkıyad etmek—neûzü billâh—İslâmiyetten nedamet ve yüz çevirmek demektir.
Evet aynı şeyi—hem musibettir—Allah verir, adalet eder. Çünkü günahımıza, şerrimize zecren ondan vazgeçirmek için verir. O şeyi aynı zamanda beşer verir, zulmeder. Çünkü, başka sebebe binaen ceza verir. Nasıl ki düşman-ı İslâm, aynı şeyi bize icra ediyor. Çünkü Müslümanız.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : “Şeytanın izini takip etmeyin.” Bakara Sûresi, 2:168, 208; En’âm Sûresi, 6:142.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
beşer : insan
binaen : -dayanarak
cihan : dünya
düşman-ı İslâm : İslâm düşmanı
el-hannas : şeytan
fiilî : hareketlerle
fitnekârane : bozgunculuk yaparak, ara bozarak
habis : pis, kötü
hatve : basamak, mertebe
hırs-ı câh : makam hırsı
hırs-ı intikam : intikam hırsı
humk : ahmaklık, aklı az olmak
hutuvât : adımlar, şeytanın adımları
icra etmek : tatbik etmek, uygulamak
ifsad : bozma, bozgunculuk yapma
ihtiyar : dileme, istek, irade
inkıyad etmek : boyun eğmek, itaat etmek
insî : insan cinsinden olan
kader/Kader-i İlâhi : Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması
mel’un : lânetlenmiş
menba : kaynak
muamele : davranış
musibet : belâ, büyük sıkıntı
muzır : zararlı
müstehak : hak eden, lâyık
nedamet : pişmanlık
neûzü billâh : Allah korusun
rıza : memnuniyet
rızadâde : kabul eden
ruh-u gaddar : acımasız, çok zulmeden
sûret : biçim, görünüş
şer : kötülük, fenalık
taassub : aşırı derecede, körükörüne bağlılık
tabiat : yaratılış
tamah : açgözlülük, hırsla isteme
tevbe : pişmanlık duyarak günahtan dönüş
vesvese : kuruntu, şüphe
zecren : sakındırma, yasaklama
zulmet : karanlık
zulmetmek : haksız yere kötülük etmek
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]13 Kasım 2011: 17:09 #799700Anonim
MESNEVİ-İ NURİYE DERSLERİ 3.5.LEM’ALAR(DEVAMI)
ÜÇÜNCÜ LEM’A
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Cenâb-ı Hakkın canlı mahlûkata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenâhî nakış ve keyfiyetlerinden bir nümuneyi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi herşeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur. Kezalik, Şems-i Ezelînin de bütün canlı mahlûkatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecellî-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbab iktidar ve ihtiyara sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini, ne münferiden ve ne müçtemian yapmaktan acizdirler. Buna binaen, şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in’ikâs etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde, herbirisinde hakikî bir şemsin maddesiyle mevcut bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.
Kezalik, Şems-i Ezelînin şualar menzilesinde olan tecellî-i esmasının nokta-i merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelîye isnad edilmediği takdirde, bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar herbir zîhayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir ilim, mutlak bir irade gibi, Vacibü’l-Vücuddan maada hiçbirşeyde vücudu mümkün olmayan sair sıfatların mevcut olmasına cahilâne, ahmakane, gülünç bir batıl hüküm lâzım gelir. Ve aynı zamanda, şu batıl hükümle, herbir zerreye ve herbir sebebe bir ulûhiyet-i mutlakayı isnad etmekle sayısız şerikleri ispat etmek mecburiyeti hasıl olur.
Maahaza, tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garip, acip, muntazam vaziyete bakınız ki, o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczasıyla münasebettar olduğu gibi, nev’iyle, yani ebnâ-yı cinsiyle de ve bütün mevcudatla da münasebetleri vardır. Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır. Eğer o tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlaktan nisbeti kesilip kendi nefsine isnad edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, herbir tohumda, herşeyi görecek bir gözün ve herşeye muhit bir ilmin bulunmasını itikad etmek lâzım gelir. Bu ise, sabık temsilde, herbir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin vücudunu iddia etmek gibi gülünç bir hamakattir.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
acip : hayret verici, şaşırtıcı
acz : acizlik, güçsüzlük
ahmakane : ahmakça, akılsızca
binaen : dayanarak
cahilâne : cahilce, bilgisizce
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
cihet : yön, taraf
cilve : görüntü, akis
cism : varlık, beden
ebnâ-yı cins : kendi cinsinden olanlar
ecza : bütünü oluşturan parçalar
esbab : sebebler
farz edilmek : varsayılmak
garip : tuhaf
gayr-ı mütenâhî : nihayetsiz, sonsuz
habbe : dane, tohum
hakikî : gerçek
hamakat : ahmaklık
hasıl olmak : meydana gelmek
hâtem : mühür
hükmedilmek : karar verilmek
hükmetmek : hüküm ve karar vermek
hüküm : yargı, karar
ihtiyar : seçme gücü, irade
ihya : hayat verme, diriltme
iktidar : güç, kudret
in’ikâs etmek : yansımak
irade : dileme sıfatı
isnad etmek : dayandırmak
itikad etmek : inanmak
Kadir-i Mutlak : herşeye gücü yeten, sınırsız güç ve kudret sahibi Allah
katre : damla
keyfiyet : hal, özellik, nitelik
kezalik : bunun gibi
kudret : güç, iktidar
maada : başka, dışında, ötesinde
maahaza : bununla beraber, bununla birlikte
mahlûk : yaratılmış, varlık
mahlûkat : yaratılmışlar, varlıklar
mahsus : has, özel
mecburiyet : zorunlu olma, mecbur olma
menzil : yer, konum
mevcudat : varlıklar
mevcut : var
misil : benzer, eş değer
muhit : her tarafı kuşatan
muntazam : düzenli
mutlak : kayıtsız, sınırsız
müçtemian : topluca, hepsi birden
münasebet : ilişki, bağ
münasebettar : alâkalı, ilgili
münferiden : tek olarak
nakış : işleme, süsleme
nefh-i hayat : hayat üfleme; cansızlara can verme
nefs : kendisi
nev’ : çeşit, tür
nihayetsiz : sınırsız
nisbet : bağlantı; oran
nisbetinde : ölçüsünde
nokta-i merkeziye : merkezî nokta
nümune : örnek, misal
sabık : geçen, önceki
sair : diğer, başka
seyyar : hareketli, yerinde sabit durmayan
sikke : işaret, damga
şeffaf : saydam, parlak
şems : güneş
Şems-i Ezelî : Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri bütün varlıkları aydınlatan Allah için bir unvan olarak kullanılır
şerik : Allah’a ortak koşulan şey
şua : ışık, parıltı
takdirde : durumda
tecellî-i ehadiyet : Allah’ın birliğinin her bir varlıkta görünmesi
tecellî-i esma : Cenâb-ı Hakk’ın isimlerine ait büyük tecelliler, yansımalar
temsil : analoji, kıyaslama tarzında benzetme
timsal : görüntü
turra : padişaha özel mühür, nişan
ulûhiyet-i mutlaka : hiçbir kayda ve şarta bağlı olmaksızın ilâh olma, mutlak ve sınırsız bir ilâhlık
Vacibü’l-Vücud : varlığı zorunlu olan, var olmak için hiçbir sebebe ihtiyacı olmayan Allah
vazife : görev
vaziyet : durum, hal
vücud : varlık
zerre : atom, maddenin en küçük parçası
zîhayat : canlı
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]13 Kasım 2011: 17:13 #799701Anonim
MESNEVİ-İ NURİYE DERSLERİ
3.6.LEM’ALAR(DEVAMI)
DÖRDÜNCÜ LEM’A
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bir kitap el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir kalemler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettipler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezalik, şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vahid-i Ehadin kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve mâkul bir yola sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suubetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar. Çünkü, bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab’ ve bastırılması için ekser kâinatın tab’ına lâzım olan teçhizat lâzımdır. Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir.Ve keza, toprağın, suyun, havanın herbir cüz’ünde, nebatat adedince mânevî gizli matbaalar lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler. Veyahut o nebatatı o kadar ziynet ve intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz’ünde bütün ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hassalarını, cihazlarını ve mizanlarını bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünkü, bu üç unsurun herbir cüz’ü, herbir nebatın teşkiline medar ve menşe olabilir. Evet, bir saksıdaki toprak, cihazları ve şekilleri ve sair sıfatları muhalif olan herhangi bir nebatın tohumunu yeşillendirmeye kabiliyeti vardır. Binaenaleyh, ikinci yola zehab edenlerce, o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücudu lâzım gelir ki, hurafeciler dahi bundan utanıyorlar.
BEŞİNCİ LEM’A:
Bir kitapta yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delâlet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delâlet eder ve nakkaşını târif eder.Kezalik, kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi miktarınca kendini gösterirse de, pek çok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâniini gösterir, esmâsını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla, âdeta Sâniini medih için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni-i Zülcelâlin inkârına gitmemek gerektir.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âlât : aletler
binaen : dayanarak
binaenaleyh : bundan dolayı
cihaz : organ, duyu
cihet : yön, taraf
cüz’ : kısım, parça
delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
edevat : bir iş için gerekli olan malzemeler, parçalar
ekser : pek çok
esbab : sebebler
esmâ : Allah’ın isimleri
eşkâl : şekiller, biçimler
evsaf : nitelikler, özellikler
hassa : nitelik, özellik
Hebenneka : tarihte ahmaklığıyla meşhur bir şahsiyet
hurafe : gerçek dışı, saçma inanış
hükmeden : bir karara varan
imtina : bir şeyin imkânsızlığı
intizam : düzen
isnad eden : dayandıran
izhar etmek : göstermek, ortaya çıkarmak
kabiliyet : yetenek
kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
kalem-i kudret : Allah’ın kudret kalemi
kâtib : yazan
keza : aynı, aynı biçimde
kezalik : bunun gibi
kitab-ı kâinat : kâinat kitabı
kudret : güç, kudret, iktidar
mahiyet : esas nitelik, içyapı
mâkul : akla uygun, aklın kabul ettiği
medar : dayanak noktası, kaynak
menşe olmak : öz, kaynak
mizan : ölçü, tartı
muhal : imkânsız
muhalif : aykırı, zıt
mücessem : cisimleşmiş, maddî yapısı olan
müçtemian : toplu, topluca, bir araya gelmiş olarak, hepsi birden
münferiden : tek başına
mürettip : matbaada çalışan ve harfleri sıralayan kişi
mütehalif : birbirine uymayan
nakkaş : nakış ustası
nebat : bitki
nebatat : bitkiler
sair : diğer, başka
Sâni : her şeyi san’atla yaratan Allah
Sâni-i Zülcelâl : büyüklük ve yücelik sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yapan Allah
sıfat : özellik, vasıf
suubet : zorluk
sülûk etmek : yönelmek, yola girmek
tab’ : baskı, basma
târif etmek : anlatmak, tanıtmak
teçhizat : cihazlar, âletler
teşkil : şekillendirme, yapılma
teşkilât : yapı
unsur : madde
Vahid-i Ehad : bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi herbir varlıkta da tecellî eden Allah
vehm : kuruntu, zan
vücud : varlık
zehab eden : giden
zehab etmek : gitmek
zîhayat : canlı
ziynet : süs
âlât : aletler
binaenaleyh : bundan dolayı
cihaz : organ, duyu
cihet : yön, taraf
cüz’ : kısım, parça
delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
edevat : bir iş için gerekli olan malzemeler, parçalar
ekser : pek çok
esbab : sebebler
esmâ : Allah’ın isimleri
eşkâl : şekiller, biçimler
evsaf : nitelikler, özellikler
hassa : nitelik, özellik
hurafe : gerçek dışı, saçma inanış
hükmeden : bir karara varan
imtina : bir şeyin imkânsızlığı
intizam : düzen
isnad eden : dayandıran
izhar etmek : göstermek, ortaya çıkarmak
kabiliyet : yetenek
kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
kalem-i kudret : Allah’ın kudret kalemi
kaside : övgü şiiri
kâtib : yazan
keza : aynı, aynı biçimde
kezalik : bunun gibi
kitab-ı kâinat : kâinat kitabı
kudret : güç, kudret, iktidar
mahiyet : esas nitelik, içyapı
mâkul : akla uygun, aklın kabul ettiği
medar : dayanak noktası, kaynak
medih : övgü, şükür
menşe olmak : öz, kaynak
mizan : ölçü, tartı
muhal : imkânsız
muhalif : aykırı, zıt
mücessem : cisimleşmiş, maddî yapısı olan
müçtemian : toplu, topluca, bir araya gelmiş olarak, hepsi birden
münferiden : tek başına
mürettip : matbaada çalışan ve harfleri sıralayan kişi
mütehalif : birbirine uymayan
nakkaş : nakış ustası
nebat : bitki
nebatat : bitkiler
sair : diğer, başka
Sâni : her şeyi san’atla yaratan Allah
sıfat : özellik, vasıf
suubet : zorluk
sülûk etmek : yönelmek, yola girmek
tab’ : baskı, basma
târif etmek : anlatmak, tanıtmak
teçhizat : cihazlar, âletler
teşkil : şekillendirme, yapılma
teşkilât : yapı
unsur : madde
Vahid-i Ehad : bir ve tek olan, birliği bütün varlıkları kuşattığı gibi herbir varlıkta da tecellî eden Allah
vehm : kuruntu, zan
vücud : varlık
zehab eden : giden
zehab etmek : gitmek
zîhayat : canlı
ziynet : süs
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
13 Kasım 2011: 17:19 #799702Anonim
HUTUVÂT-I SİTTE 2.2.HUTUVÂT-I SİTTE(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İKİNCİ HATVESİ:
Der (ve dedirtir):
“Başka kâfirlere dost olduğunuz gibi bana da dost ve taraftar olunuz. Neden çekiniyorsunuz?”
Şu vesveseye karşı deriz:
Muavenet eli(ni) kabul etmek ayrıdır. Adavet eli(ni) öpmek de ayrıdır. Bir kâfirin her bir sıfatı kâfir olmak ve küfründen neş’et etmek lâzım olmadığından, İslâmın eski ve mütecaviz bir düşmanını def’ için, bir kâfir muavenet eli(ni) uzatsa, kabul etmek İslâmiyete hizmettir.
Senin ise, ey kâfir-i mel’un, senin küfründen neş’et eden teskin kabul etmez husumet elini öpmek değil, temas etmek de İslâmiyete adavet etmek demektir.
ÜÇÜNCÜ HATVESİ:
Der (veya dedirtir):
“Şimdiye kadar sizi idare edenler fenalık ettiler, karıştırdılar. Öyleyse bana razı olunuz.”
Bu vesveseye karşı deriz:
Ey el-hannas! Onların fenalıklarının asıl sebebi de sensin. Âlemi onlara darlaştırdın, damar-ı hayatı kestin, evlâd-ı nâmeşruunu onlara karıştırdın. Dinsizliğe sevk ederek dini rüşvet isterdin. Onlara bedel seni kabul etmek, yalnız müteneccis su ile necis olmuş bir libası, hınzırın bevliyle yıkamak demektir. Sen yalnız hayvancasına muvakkat bir hayat-ı sefilâneyi bize bırakıyorsun; insanca, İslâmca hayatı öldürüyorsun. Biz ise hem insancasına, hem Müslümancasına yaşamak istiyoruz. Senin rağmına yaşayacağız!
DÖRDÜNCÜ HATVESİ:
Der (veya dedirtir):
“Sizi idare eden ve bana muhâsım vaziyetini alanlar—ki Anadolu’daki sergerdeler(i)dir—maksatları başkadır. Niyetleri din ve İslâmiyet değildir.”
Şu vesveseye karşı deriz:
Vesilelerde niyetin tesiri azdır. Maksadın hakikatini tağyir etmez. Çünkü maksut, vesilenin vücuduna terettüp eder; içindeki niyete bakmaz.
Meselâ, ben bir define veya su bulmak için bir kuyu kazıyorum. Biri geldi, kendini saklamak veya orada muzahrafatını defnetmek için, bana yardım ederek kazdı. Suyun çıkmasına ve define bulunmasına niyeti tesir etmez. Su, fiiline, kazmasına bakar, niyetine bakmaz. Bunun gibi, onlar bizi Kâbe’ye götürüyorlar. Kur’ân’ı yüksek tutmak istiyorlar. Bütün felâketimizin menbaı olan Avrupa muhabbetine bedel, husumetini esas tutuyorlar. Niyetleri ne olursa olsun, bu maksatların hakikatini tağyir edemez.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
adavet : düşmanlık
âlem : dünya
bedel : karşılık
bevl : idrar
damar-ı hayat : hayat damarı
def’ : ortadan kaldırma, savma
defnetmek : gömmek
el-hannas : gizli şeytan
evlâd-ı nâmeşru : helâl olmayan, İslâmın izin vermediği evlâd
hakikat : gerçek, asıl, esas
hatve : basamak, mertebe
hayat-ı sefilâne : alçak bir haldeki hayat
hınzır : domuz
husumet : düşmanlık
kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan şeylerden birini inkâr eden kimse
kâfir-i mel’un : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin birşeyi inkâr eden lânetlenmiş kimse
küfür : inkâr, inançsızlık
libas : elbise
maksat : amaç, gaye
maksut : istek, arzu
muavenet : yardım
muhâsım : düşman olan taraftan biri, hasım
muvakkat : gelip geçici
muzahrafat : süprüntüler, atıklar
mütecaviz : saldırgan, haddi aşan
müteneccis : pislenmiş, kullanılmaz hale gelmiş
necis : pis
neş’et etmek : meydana gelmek, kaynaklanmak
rağmına : zıddına, inadına
razı olmak : hoşnut olmak
sergerde : elebaşı, reis
sevk etmek : tahrik etmek, yönlendirmek
sıfat : nitelik, vasıf
tağyir etmek : değiştirmek
terettüp etmek : sonuç olarak ortaya çıkmak
tesir : etki
teskin : yatıştırma, sakinleştirme
vaziyet : durum, hal
vesile : sebep
vesvese : kuruntu, şüphe
vücud : varlık, var oluş
[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.